Abacı kebeci!
Çıkmış ortaya adamın biri,
Almış eline mürekkepli kalemi,
Boyayıp duruyor istediği gibi her yeri,
Olmuş sanki bir abacı kebeci…
Ne esması, nede kendi belli,
Ağzı kara, dili pis,
Ağzı kara, şom ağızlı,
Ağzı eğri, kendi eğri..
Yazdıklarından belli…
Bu adam kesin abacı kebeci…
Aba altından değnek mi görmek istersin,
Arı kovanına çomak mı sokarsın…
Rüzgar ekip fırtına mı biçmek istersin,
Pireyi nallamaya çalışırsın.
Ne istersin söyle be; abacı kebeci…
Öykü Atölyesi
22 görüntülenme · 81 ileti
Kadın yeniden salona döndüğünde ne düşüneceğini bilemez durumdaydı. Ortalığı b
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
“iyi parça” diye geçirdi içinden bir tanesi, kadının dolgun kalcalarından ayırmadan gözlerini. Digeri başıyla onayladı onu sırıtarak ve belli belirsiz birseyler mirildandi, bir yandan testislerini kaşırken. Bir ara diş kapının vuruldugunu sandılar. Kısa boylu olanı, parmaklarıyla hafifce araladıgı perdeyi indirerek korku dolu adımlarla kapıya yöneldi. (sezai)
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
“iyi parça” diye geçirdi içinden bir tanesi, kadının dolgun kalcalarından ayırmadan gözlerini. Digeri başıyla onayladı onu sırıtarak ve belli belirsiz birseyler mirildandi, bir yandan testislerini kaşırken. Bir ara diş kapının vuruldugunu sandılar. Kısa boylu olanı, parmaklarıyla hafifce araladıgı perdeyi indirerek korku dolu adımlarla kapıya yöneldi. (sezai)
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardesü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne, gibi sarsıyordu. (nida)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne, gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgar peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kağıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kağıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kağıttı yalnızca. Bu sırada rüzgarın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kağıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne, gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgar peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kağıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kağıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kağıttı yalnızca. Bu sırada rüzgarın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kağıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgarın dondurucu etkisinen medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kabus olmalıydı. Sanki elindeki kağıt bunun cevabını veriyordu. EVET kabus..berbat bir kabus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah,rüzgar hala sırtındaydı,yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgar durmuştu,istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kağıtlar,oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kan damlası,rüzgarın savurduğu perde hepsi,evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu,bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve kokunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kabus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek"Egemen Uc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne, gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgâr peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kâğıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kâğıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kâğıttı yalnızca. Bu sırada rüzgârın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kâğıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgârın dondurucu etkisinin medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Sanki elindeki kâğıt bunun cevabını veriyordu. EVET kâbus..berbat bir kâbus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah,rüzgâr hala sırtındaydı,yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgâr durmuştu,istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kâğıtlar,oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kandamlası,rüzgârın savurduğu perde hepsi,evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu,bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve korkunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kâbus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek "Egemen Üc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Genç adam, elinde ki kâğıdı ve kalemi bir çırpıda duvara fırlattı. Ne duvara çarpan ne de yere düşen bir kalem sesi duyuldu. Yanağındaki acıya aldırmadan tekrar perde ile bütünleşti. Karşı evin penceresinde gördükleri karşısında korkusu bir kat daha arttı. Etrafa korkunç ışıklar saçan bir bilgisayar odayı içine çekiyor ve bir kadın sesi kulakları tırmalarcasına bağırıyordu “Egemen üç”. Genç adamın eli cebine gitti, bu kelimeleri not etmeliydi. Parmaklarının ucu boşluğa dokundu, ürperdi. Islık çalmayı denedi, yapamadı. Gök gürledi, içinden saymaya başladı adam bir, ki, üç, dört, beş… Şimşek çaktı, oda aydınlandı ve genç adamın dizleri onu taşıyamadı. Fırlattığı kalem duvarda asılı bir bebek resminin gözüne saplanmış, kan fışkırıyordu… (nida)
Umarım korku öyküsüne bilim kurgu havası vererek her şeyi mahvetmemişimdir.
Bu öykü bittikten sonra başka bir şey önerebilirmiyim?
Katılmak isteyen arkadaşlar,inanmadıkları bir ideoloji veya düşüncenin en ateşli bir kalemi olsunlar ve bu ideoloji veya düşünceyi göklere çıkaran kısa bir makale yazsınlar.
Hayalgücünüz yeterli mi?
Bu yeterince kışkırtıcı olmadı mı?
Cesaretiniz var mı?
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulunda bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adamın, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorluklada olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için uzanmıştı. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Ben değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla içeri daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne, gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgâr peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kâğıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kâğıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kâğıttı yalnızca. Bu sırada rüzgârın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kâğıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgârın dondurucu etkisinin medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Sanki elindeki kâğıt bunun cevabını veriyordu. EVET kâbus..berbat bir kâbus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah,rüzgâr hala sırtındaydı,yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgâr durmuştu,istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kâğıtlar,oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kandamlası,rüzgârın savurduğu perde hepsi,evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu,bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve korkunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kâbus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek "Egemen Üc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Genç adam, elinde ki kâğıdı ve kalemi bir çırpıda duvara fırlattı. Ne duvara çarpan ne de yere düşen bir kalem sesi duyuldu. Yanağındaki acıya aldırmadan tekrar perde ile bütünleşti. Karşı evin penceresinde gördükleri karşısında korkusu bir kat daha arttı. Etrafa korkunç ışıklar saçan bir bilgisayar odayı içine çekiyor ve bir kadın sesi kulakları tırmalarcasına bağırıyordu “Egemen üç”. Genç adamın eli cebine gitti, bu kelimeleri not etmeliydi. Parmaklarının ucu boşluğa dokundu, ürperdi. Islık çalmayı denedi, yapamadı. Gök gürledi, içinden saymaya başladı adam bir, ki, üç, dört, beş… Şimşek çaktı, oda aydınlandı ve genç adamın dizleri onu taşıyamadı. Fırlattığı kalem duvarda asılı bir bebek resminin gözüne saplanmış, kan fışkırıyordu… (nida)
Hastanenin acil servisine giren ambulanstan inen mavi gömleklilerden uzun boylu olan genç delikanlı;
“Paramedik Zeynep hanım’ı bulun hemen, Doktor Figen hanım’a da haber verin, çok ilginç bir durum nabız her an için duracak gibi, atmıyor sanki, tansiyon normalin çok altında, kaybetmek üzereyiz hastayı, çabuk, çabuk olun biraz …” diyerek sedyeyi diğer arkadaşı ile birlikte yere indirmeye çalışıyordu.
Sedyenin üzerindeki kadın tüm konuşulanları duyuyordu, hatta kalbinin ara sıra attığını bile. Ama hiç bir şey yapamıyor, sadece duyuyor ve düşünüyordu, parmağını kıpırdatmaktan acizdi.
Yaşadıklarına anlam veremiyordu, bir kazaya şahit olmuştu, bayıldığını hatırlıyordu, ambulansı, beyaz gömleklileri, adamın kaybolduğunu, sonra evinde geçenler... En son evindeki kırmızı şapkalı, elinde konfetileri ile gülümseyen bebek resminin üzerindeki kalemi ve bebeğin gözünden akan kanlar aklına geliyor çıldıracak gibi oluyordu. Hiç biri diğerini örtüştürmüyordu, neydi yaşadıkları, bir kabus mu, bir rüya mı ve en kötüsü bir gerçek mi?
“Egemen üç” neydi ve o kaza olmuş, yerde yatan adam ölmüş müydü…
Ve bu kadar kısa zamana sığan bu yaşadıkları neydi…(Olgun Onur)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulun da bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adam, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorlukla da olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için eğilmişti. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Bana değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar, lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla odaya daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra çocuk arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgâr peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kâğıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kâğıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kâğıttı yalnızca. Bu sırada rüzgârın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kâğıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgârın dondurucu etkisinin medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Sanki elindeki kâğıt bunun cevabını veriyordu. EVET kâbus..berbat bir kâbus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah, rüzgâr hala sırtındaydı, yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgâr durmuştu, istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kâğıtlar, oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kandamlası, rüzgârın savurduğu perde hepsi, evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu, bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve korkunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kâbus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek "Egemen Üc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Genç adam, elindeki kâğıdı ve kalemi bir çırpıda duvara fırlattı. Ne duvara çarpan ne de yere düşen bir kalem sesi duyuldu. Yanağındaki acıya aldırmadan tekrar perde ile bütünleşti. Karşı evin penceresinde gördükleri karşısında korkusu bir kat daha arttı. Etrafa korkunç ışıklar saçan bir bilgisayar odayı içine çekiyor ve bir kadın sesi kulakları tırmalarcasına bağırıyordu “Egemen üç”. Genç adamın eli cebine gitti, bu kelimeleri not etmeliydi. Parmaklarının ucu boşluğa dokundu, ürperdi. Islık çalmayı denedi, yapamadı. Gök gürledi, içinden saymaya başladı adam bir, ki, üç, dört, beş… Şimşek çaktı, oda aydınlandı ve genç adamın dizleri onu taşıyamadı. Fırlattığı kalem duvarda asılı bir bebek resminin gözüne saplanmış, kan fışkırıyordu… (nida)
Hastanenin acil servisine giren ambulanstan inen mavi gömleklilerden uzun boylu olan genç delikanlı;
“Paramedik Zeynep hanım’ı bulun hemen, Doktor Figen hanım’a da haber verin, çok ilginç bir durum nabız her an için duracak gibi, atmıyor sanki, tansiyon normalin çok altında, kaybetmek üzereyiz hastayı, çabuk, çabuk olun biraz …” diyerek sedyeyi diğer arkadaşı ile birlikte yere indirmeye çalışıyordu.
Sedyenin üzerindeki kadın tüm konuşulanları duyuyordu, hatta kalbinin ara sıra attığını bile. Ama hiç bir şey yapamıyor, sadece duyuyor ve düşünüyordu, parmağını kıpırdatmaktan acizdi.
Yaşadıklarına anlam veremiyordu, bir kazaya şahit olmuştu, bayıldığını hatırlıyordu, ambulansı, beyaz gömleklileri, adamın kaybolduğunu, sonra evinde geçenler... En son evindeki kırmızı şapkalı, elinde konfetileri ile gülümseyen bebek resminin üzerindeki kalemi ve bebeğin gözünden akan kanlar aklına geliyor çıldıracak gibi oluyordu. Hiç biri diğerini örtüştürmüyordu, neydi yaşadıkları, bir kabus mu, bir rüya mı ve en kötüsü bir gerçek mi?
“Egemen üç” neydi ve o kaza olmuş, yerde yatan adam ölmüş müydü…
Ve bu kadar kısa zamana sığan bu yaşadıkları neydi…(Olgun Onur)
Kadın ambulanstan indirilirken yeniden kendinden geçer gibi oldu. Direndi. Bu kez uyumayacaktı. Ne kadar da sıcaktı. Gözlerini açmak istiyordu ama korkuyordu. Birinin ona doğru eğildiğini hissetti. Üzerine bir örtü örtülmüştü. Şimdi gözlerini açabilirdi işte. Beyaz örtünün arasından sızan soluk ışığın içinde hareket eden karaltıları görebiliyordu. Karaltılardan biri yanına yaklaştı. Hızla örtüyü çekti. Kadın örtü üzerinden çekilir çekilmez yeniden gözlerini kapamıştı. Hoyrat bir el kadının parmaklarını birer birer açıp aralarında duran buruşuk kağıdı çekerek aldı. Kağıdı elinden bırakır bırakmaz kadının gözleri kendiliğinden açıldı. Şaşkın gözlerle çevresine bakındı. Kaldırımın hemen dibinde yatıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarını arkaya attı. Ayağa kalktı. Aniden çakan bir şimşekle ürküp başını öne eğdi. Şimşeğin ardından gelen gök gürültüsü dalga dalga sokağı sararken köşede siyah bir araba belirdi. Karşı apartmanlardan birinin penceresinden bakan genç adam siyah arabayı görünce ürperdi. Böyle olmasını istememişti o. Ama çaresizdi. Siyah araba hızla yaklaşıyordu. (Deniz Canefe)
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulun da bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adam, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorlukla da olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için eğilmişti. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Bana değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar, lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla odaya daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra çocuk arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgâr peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kâğıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kâğıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kâğıttı yalnızca. Bu sırada rüzgârın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kâğıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgârın dondurucu etkisinin medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Sanki elindeki kâğıt bunun cevabını veriyordu. EVET kâbus..berbat bir kâbus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah, rüzgâr hala sırtındaydı, yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgâr durmuştu, istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kâğıtlar, oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kandamlası, rüzgârın savurduğu perde hepsi, evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu, bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve korkunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kâbus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek "Egemen Üc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Genç adam, elindeki kâğıdı ve kalemi bir çırpıda duvara fırlattı. Ne duvara çarpan ne de yere düşen bir kalem sesi duyuldu. Yanağındaki acıya aldırmadan tekrar perde ile bütünleşti. Karşı evin penceresinde gördükleri karşısında korkusu bir kat daha arttı. Etrafa korkunç ışıklar saçan bir bilgisayar odayı içine çekiyor ve bir kadın sesi kulakları tırmalarcasına bağırıyordu “Egemen üç”. Genç adamın eli cebine gitti, bu kelimeleri not etmeliydi. Parmaklarının ucu boşluğa dokundu, ürperdi. Islık çalmayı denedi, yapamadı. Gök gürledi, içinden saymaya başladı adam bir, ki, üç, dört, beş… Şimşek çaktı, oda aydınlandı ve genç adamın dizleri onu taşıyamadı. Fırlattığı kalem duvarda asılı bir bebek resminin gözüne saplanmış, kan fışkırıyordu… (nida)
Hastanenin acil servisine giren ambulanstan inen mavi gömleklilerden uzun boylu olan genç delikanlı;
“Paramedik Zeynep hanım’ı bulun hemen, Doktor Figen hanım’a da haber verin, çok ilginç bir durum nabız her an için duracak gibi, atmıyor sanki, tansiyon normalin çok altında, kaybetmek üzereyiz hastayı, çabuk, çabuk olun biraz …” diyerek sedyeyi diğer arkadaşı ile birlikte yere indirmeye çalışıyordu.
Sedyenin üzerindeki kadın tüm konuşulanları duyuyordu, hatta kalbinin ara sıra attığını bile. Ama hiç bir şey yapamıyor, sadece duyuyor ve düşünüyordu, parmağını kıpırdatmaktan acizdi.
Yaşadıklarına anlam veremiyordu, bir kazaya şahit olmuştu, bayıldığını hatırlıyordu, ambulansı, beyaz gömleklileri, adamın kaybolduğunu, sonra evinde geçenler... En son evindeki kırmızı şapkalı, elinde konfetileri ile gülümseyen bebek resminin üzerindeki kalemi ve bebeğin gözünden akan kanlar aklına geliyor çıldıracak gibi oluyordu. Hiç biri diğerini örtüştürmüyordu, neydi yaşadıkları, bir kabus mu, bir rüya mı ve en kötüsü bir gerçek mi?
“Egemen üç” neydi ve o kaza olmuş, yerde yatan adam ölmüş müydü…
Ve bu kadar kısa zamana sığan bu yaşadıkları neydi…(Olgun Onur)
Kadın ambulanstan indirilirken yeniden kendinden geçer gibi oldu. Direndi. Bu kez uyumayacaktı. Ne kadar da sıcaktı. Gözlerini açmak istiyordu ama korkuyordu. Birinin ona doğru eğildiğini hissetti. Üzerine bir örtü örtülmüştü. Şimdi gözlerini açabilirdi işte. Beyaz örtünün arasından sızan soluk ışığın içinde hareket eden karaltıları görebiliyordu. Karaltılardan biri yanına yaklaştı. Hızla örtüyü çekti. Kadın örtü üzerinden çekilir çekilmez yeniden gözlerini kapamıştı. Hoyrat bir el kadının parmaklarını birer birer açıp aralarında duran buruşuk kağıdı çekerek aldı. Kağıdı elinden bırakır bırakmaz kadının gözleri kendiliğinden açıldı. Şaşkın gözlerle çevresine bakındı. Kaldırımın hemen dibinde yatıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarını arkaya attı. Ayağa kalktı. Aniden çakan bir şimşekle ürküp başını öne eğdi. Şimşeğin ardından gelen gök gürültüsü dalga dalga sokağı sararken köşede siyah bir araba belirdi. Karşı apartmanlardan birinin penceresinden bakan genç adam siyah arabayı görünce ürperdi. Böyle olmasını istememişti o. Ama çaresizdi. Siyah araba hızla yaklaşıyordu. (Deniz Canefe)
Uzun namlulu silahının dipçiğini okşadı… Artık ıslık çalabiliyordu ve gerek de kalmamıştı gök gürültülerinin ardından şimşekleri beklemeye. İpe dizilmişti gerçekler, namluya kurşunlar. Eski olağan haline dönmüştü gece. Önce şimşek, sonra gök homurtuları… Kurşun vızıltısı… Araba frenine karıştı sesler, göğün gurultusuna. Tetikçi… Öldü öykünün kahramanları. Taziyede Belkıs hanımın içli köftesi ve şıracının şerbeti var. Taziyelerimle. (nida).
Sevgili Deniz:
Ben içindeki veya içinizdeki kahramanları öldürmedim. "Genç adam düş görmüştür". Benim iz edebiyatla tanışmam, maydonoz adlı bir site ile olmuştu. Orada böyle öyküler vardı ama onlar dallara ayırmıştı. Yazan kişinin eklemesi, ekleyeni benimsemesiyle alakalı, kafasına uyan. bu saatte anlatmam zor, anlamış olmanı dileyecek kadar da anlamanı diliyorum. Ben katil değilim.
Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Uzaktan duyulan ayak sesleri birden hızlandı. Ardından bir çığlığı izleyen sert bir fren sesi duyuldu. Sonra ortalığa derin bir sessizlik çöktü. (Deniz Canefe) Anne birden irkildi, henüz eve gelmeyen Can geldi aklına, bu okulun da bu saate kadar devam etmesi şart mıydı? Kocasına da kızıyordu, her akşam iş dönüşü iki kadeh atacağına, Can'ı alıp gelse olmaz mıydı? (Olgun Onur) Kızgınlığı anlam veremediği bir başka duyguya dönüşüyordu ağır ağır. Biri sırtına diziyle bastırıyormuş gibi omuzları geri doğru kasılmaya başladı, hissettiği ince acının doruğunda tüm benliğini sarsan bir ürpermeyle içini çekip ellerini dudaklarına götürdü. Korkmuştu. Başına bir şey mi gelmişti oğlunun? (Kenan Şahin) Elindeki maşayı ocağın üstüne bırakırken yere düştüğüne aldırmaksızın kendini balkona attı. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Siyah renkli lüks bir arabanın önünde biri yatıyordu, Aracın şoförü olduğunu sandığı uzun boylu, koyu renk takım elbiseli bir şahıs, yerde yatan kişinin yanında bir süre eğleştikten sonra arabasına binmek üzereydi. İhtimal bile vermek istemese de, şoför olay yerinden kaçmayı düşünüyor olmalıydı. Yerde yatan, ölü mü yoksa yaralı mı olduğunu anlayamadığı kişiyi bu mesafeden tanımak imkânsızdı. Bağırmak istedi. (Olgun Onur) Rüyalarda olur ya hani, bazen çığlık atarız ama sesi duyulmaz insanın. Yapamadı. Ama gördüğü manzara karşısında seyirci kalmak üzereydi. Hemen kendini topladı. Sürücüyü değil, hayatı tehlikede olan o insanı düşündü. Telefona doğru hızla koştu. Hiç soğukkanlı olamazdı böyle durumlarda ama bu sefer tek hamlede çevirdi numarayı. "-Lütfen, acele edin. Sokağımda tam önümde bir kaza var. Menekşe sokak- Zeyrekönü. Yaralının durumu ciddi görünüyor." (Aslıhan Kurt)
Ahizeyi yerine koyduğunda bacaklarının üzerinde durmakta güçlük çekiyordu. Merdivenleri üçer, beşer atlayarak sokağa indiğinde siyah araba çoktan uzaklaşmıştı yerde yatan adamın yanından. Ortada pek kan görünmüyordu, lâkin adam yerde boylu boyunca uzanmış, hareketsiz yatıyordu. Yanına yanaştı, korkuyordu, yere yığılacak gibi hissetti kendini, usulca sokuldu. Orta yaşlarda olduğu belli olan adam, yanağı asfalta yapışmış yan yatıyordu. Kırçıllanmaya yüz tutan saçlarının arasından, yere basan kulağının yanında hafif bir kan birikintisi oluşmuştu. Hafifçe yanağından tutarak çevirmek istedi, nefes alıyordu. Zorlukla da olsa sırt üstü yatırmayı becerebilmişti.
“İyi misiniz bayım?”
Adamın gözleri yukarıya dönük, bakışları pervasız ve anlamsızdı. Sanki derinden gelen bir solukla;
“Egemen üç!” diyebildi…
Bu iki kelimeyi anlamakta güçlük çeken kadını zaten kan tutardı, asfalta biriken yağmur sularına karışan kan kokusuna daha fazla dayanamazdı! Olduğu yere yığılıp kaldı beynindeki muamma ‘Egemen üç’le birlikte. ‘Egemen üç’ün ileride kendine kâbus dolu günler yaşatacağını bilmeden…(Olgun Onur)
Kadın ambulansın dar sokağın duvarları arasında yankılarla büyüyen çığlığıyla kendine geldi. Gözlerini açtığında beyaz arabadan inen beyaz gömleklilerin kendisine doğru hızlı adımlarla geldiklerini gördü. Yağmur hızını iyice arttırmıştı. Sokağın yamru yumru parke taşlarının üzerinden küçük, çamurlu nehirler akıyordu aşağı doğru. Kadın doğrulup oturduğu sırada yanına yaklaşan beyazlılardan biri ona eğildi, yüzüne bakıp arkaya seslendi.
"Kendine geldi, yaralıya benzemiyor."
Yanına gelen öteki beyazlı şimdiden kadını yoklamak için eğilmişti. Kadın silkinip kendine uzanan eli itti. Zayıf bir sesle "Bana değil, ona bakın," dedi. Titreyen eliyle yaralı adamı gösterecekti ama parmağının gösterdiği yerde hiç kimse yoktu. Sokaktan hızla aşağı doğru akan yağmur sularından başka bir şey göremiyordu. Beyazlılardan birinin ona "İyi misiniz?" diye sorduğunu duyunca başını salladı. Sendeleyerek yerinde doğruldu, arkasına bakmadan evine doğru yürümeye başladı.
Ambulans bir ambulanstan hiç beklenmeyen bir sessizlikle oradan uzaklaşırken yandaki evlerden birinin kapalı perdesinin arkasından iki çift göz kadını izliyordu. (Deniz Canefe)
... Genç adam tıpkı filmlerde gördüğü özel dedektifler gibi beyaz bir atletin üzerine pardösü giymiş, bu kılığını iki gün önce kiraladığı odada da değiştirmemişti. Otuz altı saattir pencerenin önünde, yanaklarını yara yapan sert perdeye yüzünü dayamış duruyordu. Gözleri her kapanmaya başladığında kendine tokatlar atıyor, bildiği şarkıları söyleyerek uyanık kalmaya çalışıyordu. Ne var ki çok fazla şarkı yoktu aklında. “Toprağın, ateşin ve ışığın çocukları...” diye düşündü. “Neden rahat bırakmıyorsunuz birbirinizi?” Göreceğini görmüştü. Not defterini çıkarıp ince, okunaksız yazılara yenileri ekledi. Uzun zamandır yaptığı hesaplarda yanılmamıştı. “İnsanların ve cinlerin kötülüklerinden koru!” Elinde tuttuğu kalem sanki kendiliğinden yazmıştı bu sözcükleri... “Ve melekler ne iyidirler, ne de kötü!” Çok iyi biliyordu ki iyi ya da kötü olmayan bir şey bazen iyi, bazen kötü olmak zorundaydı... (Kenan Şahin)
***
Kadın ne düşüneceğini bilemez bir şekilde evden içeri girdi. Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp çevresine bakındı. Birden ortalığın ne kadar sessiz olduğunun farkına vardı. İlk düşüncesi 'herhalde yağmur dinmiştir,' oldu. Ayakları farkında olmadan onu yeniden balkona çıkarmıştı. Gerçekten ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ve her yer zifiri karanlıktı. Yağmur dinmişti ama gökyüzü hâlâ bulutlarla kaplı olduğu için tek tük bir iki yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu yukarıda. Sokağın iki ucundaki sokak lambalarından ıslak ve bomboş kaldırımlara yağan cılız ışıklar, lambaları söndürülmüş binaları daha da kara gösteriyordu.
Kadın kocaman açılmış gözleriyle dehşet içinde karanlık sokağa bakıyordu. Neler oluyordu böyle? Daha biraz önce okuldan dönecek olan oğlunu ve kocasını beklemiyor muydu o? Güneş ne zaman batmıştı, ne zaman gece olmuştu? Korkuyla balkondan içeri koştu. Oğlunun odasının kapısını açarken elleri titriyordu. (Deniz Canefe)
Bu ev için anlatılanlar doğru olamazdı. Kapının kolundan elini usulca çekti. Yatak odasına giderek, dedesinin ölmeden önce avuçlarının içine tutuşturduğu cevşeni alıp boynuna taktı. Bildiği tüm dualar dudaklarında titriyordu. Oğlunun odasına yöneldi, bir kez daha kapının kolunu tuttuğunda sırf elleri değil tüm bedeni titriyordu. (nida)
Kapıyı açtığında burnuna gelen keskin kokuyla yüzünü buruşturdu. İçeriden hiç ses gelmiyordu. Telaşla odaya daldı. Oğlunun yatağı sabah düzelttiği gibi duruyordu. Küçük masasının önünde duran sandalye yere devrilmişti. Ama bunun dışında her şey sabahki gibiydi. Şaşkın adımlarla pencereye doğru yürüdü. Kokuya dayanamıyordu, gözleri yanıyordu, camı açması gerekiyordu. Pencerenin koluna elini uzattığı sırada bir anda donup kaldı. Can dışarıdaydı. Üzerinde okul önlüğü, sırtında okul çantasıyla arka bahçede durmuş yukarı bakıyordu. Sonra çocuk arkasını dönüp koşmaya başladı. Kadın arkasından seslenmek için pencereyi açmaya çalıştı ama yapamadı. Pencerenin kolu çivilenmiş gibiydi, hiç kımıldamıyordu. Fazla uğraşmadı, koşarak odadan dışarı çıktı. Karanlık salonu hızla geçerken ayağı yerdeki kilime takıldı, tökezledi. Titiz elleriyle her gün toplayıp temizlediği salonun ortasında o kilimin ne aradığını anlayamamıştı ama bunu düşünecek zamanı yoktu. Sokak kapısına koştu, tokmağı çevirdi. Ama kapı açılmıyordu. (Deniz Canefe)
Tekrar balkona doğru yöneldi, çakan şimşeğin odayı aydınlatması ile olduğu yerde buz kesti. Oğlu, elinde küçük bir bebekle odanın ortasında bir saat sarkacı gibi iki yana salınıyordu. Gözlerini ovuşturdu, bu aklının ona oynadığı bir oyun olmalıydı… Oğluna doğru yöneldi, ayağı kaydı ve tökezledi. Bu demin ayağının ucuyla masanın altına ittiği kilim olamazdı. Ayaklarının altında kaygan, ıslak ve sıcak bir şeyler vardı. Şimşeğin tekrar çakması ile oda yeniden aydınlandı ve zaman durdu. Oğlunun işaret parmağı, kucağındaki bebeğin gözünün içindeydi. Akmaya devam eden kan yerdeki halıyı dalgaya yakalanmış küçük bir tekne gibi sarsıyordu. (nida)
Balkon kapısı daha kadın yaklaşmadan kendiliğinden açılmıştı. Dışarıda uğultularla esen rüzgâr peşinden buz gibi gece havasını ve yağmurun iri damlalarını da odaya sürüklemişti. Kapının açılmasıyla birlikte balkonun yanındaki yemek masasının üzerinde duran bir tomar kâğıt dört bir yana uçuştu. Oğluna doğru atılan kadının elleri boşlukta çırpınıyordu. Doğruldu. Bir hayal gördüğünden kuşkusu kalmamıştı artık. Ayağına takılıp duran kilimi almak için yere eğildi. Uçuşup sağa sola dağılan kâğıtlardan bir tanesi tam elinin altında duruyordu. Boş bir kâğıttı yalnızca. Bu sırada rüzgârın savurduğu kapı büyük bir gürültüyle yeniden kapandı. Bir an için bulutların arasından başını uzatan ay ışığında kadın önünde duran kâğıdın boş olmadığını gördü. Tek bir sözcük yazıyordu üzerinde. EVET. (Deniz Canefe)
Kadın sırtına ve ensesine esen soğuk rüzgârın dondurucu etkisinin medet umarak kendini toplamaya çalıştı. Bunların hepsi bir kâbus olmalıydı. Sanki elindeki kâğıt bunun cevabını veriyordu. EVET kâbus..berbat bir kâbus.. Gözlerini kapadı. Niye daha önceden düşünmemişti? Bunun muhakkak faydası olacaktı. Ah, rüzgâr hala sırtındaydı, yere yayılmış kanın içini bayıltan kokusu da burnunda..Birden garip bir şey oldu. Rüzgâr durmuştu, istemsizce gözlerini açtı. Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu şimdi. Havada asılı kalmış beyaz kâğıtlar, oğlunun parmağını soktuğu bebekten yere düşen kandamlası, rüzgârın savurduğu perde hepsi, evet hepsi havada asılı kalmıştı. Oğlu, bir ayağı üzerinde sağa doğru devrilecek gibi donmuş ve korkunç devinimi yarım kalmıştı. Kadının aklında bütün bu olanların mantıklı bir açıklaması belirdi. Çocuğunun odasına yöneldiğinde tüm kâbus eve geri dönmüştü ve her yeri kasıp kavurmaya yeniden başlamıştı. Kadın artık korkmuyordu. Oğlunun açık bilgisayarının ekranında ki İngilizce yazıyı öfkeli bir ifadeyle okudu;
"Programdan çıkmak için şifreyi giriniz"
Kadın başını çevirip salonun ortasında sallanmaya devam eden çocuğunun görüntüsüne sinirli bir bakış attı ve klavyenin tuşlarında titreyen parmaklarını gezdirerek "Egemen Üc" yazdı ve enter tuşuna bastı.
(Dersaadet)
Genç adam, elindeki kâğıdı ve kalemi bir çırpıda duvara fırlattı. Ne duvara çarpan ne de yere düşen bir kalem sesi duyuldu. Yanağındaki acıya aldırmadan tekrar perde ile bütünleşti. Karşı evin penceresinde gördükleri karşısında korkusu bir kat daha arttı. Etrafa korkunç ışıklar saçan bir bilgisayar odayı içine çekiyor ve bir kadın sesi kulakları tırmalarcasına bağırıyordu “Egemen üç”. Genç adamın eli cebine gitti, bu kelimeleri not etmeliydi. Parmaklarının ucu boşluğa dokundu, ürperdi. Islık çalmayı denedi, yapamadı. Gök gürledi, içinden saymaya başladı adam bir, ki, üç, dört, beş… Şimşek çaktı, oda aydınlandı ve genç adamın dizleri onu taşıyamadı. Fırlattığı kalem duvarda asılı bir bebek resminin gözüne saplanmış, kan fışkırıyordu… (nida)
Hastanenin acil servisine giren ambulanstan inen mavi gömleklilerden uzun boylu olan genç delikanlı;
“Paramedik Zeynep hanım’ı bulun hemen, Doktor Figen hanım’a da haber verin, çok ilginç bir durum nabız her an için duracak gibi, atmıyor sanki, tansiyon normalin çok altında, kaybetmek üzereyiz hastayı, çabuk, çabuk olun biraz …” diyerek sedyeyi diğer arkadaşı ile birlikte yere indirmeye çalışıyordu.
Sedyenin üzerindeki kadın tüm konuşulanları duyuyordu, hatta kalbinin ara sıra attığını bile. Ama hiç bir şey yapamıyor, sadece duyuyor ve düşünüyordu, parmağını kıpırdatmaktan acizdi.
Yaşadıklarına anlam veremiyordu, bir kazaya şahit olmuştu, bayıldığını hatırlıyordu, ambulansı, beyaz gömleklileri, adamın kaybolduğunu, sonra evinde geçenler... En son evindeki kırmızı şapkalı, elinde konfetileri ile gülümseyen bebek resminin üzerindeki kalemi ve bebeğin gözünden akan kanlar aklına geliyor çıldıracak gibi oluyordu. Hiç biri diğerini örtüştürmüyordu, neydi yaşadıkları, bir kabus mu, bir rüya mı ve en kötüsü bir gerçek mi?
“Egemen üç” neydi ve o kaza olmuş, yerde yatan adam ölmüş müydü…
Ve bu kadar kısa zamana sığan bu yaşadıkları neydi…(Olgun Onur)
Kadın ambulanstan indirilirken yeniden kendinden geçer gibi oldu. Direndi. Bu kez uyumayacaktı. Ne kadar da sıcaktı. Gözlerini açmak istiyordu ama korkuyordu. Birinin ona doğru eğildiğini hissetti. Üzerine bir örtü örtülmüştü. Şimdi gözlerini açabilirdi işte. Beyaz örtünün arasından sızan soluk ışığın içinde hareket eden karaltıları görebiliyordu. Karaltılardan biri yanına yaklaştı. Hızla örtüyü çekti. Kadın örtü üzerinden çekilir çekilmez yeniden gözlerini kapamıştı. Hoyrat bir el kadının parmaklarını birer birer açıp aralarında duran buruşuk kağıdı çekerek aldı. Kağıdı elinden bırakır bırakmaz kadının gözleri kendiliğinden açıldı. Şaşkın gözlerle çevresine bakındı. Kaldırımın hemen dibinde yatıyordu. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarını arkaya attı. Ayağa kalktı. Aniden çakan bir şimşekle ürküp başını öne eğdi. Şimşeğin ardından gelen gök gürültüsü dalga dalga sokağı sararken köşede siyah bir araba belirdi. Karşı apartmanlardan birinin penceresinden bakan genç adam siyah arabayı görünce ürperdi. Böyle olmasını istememişti o. Ama çaresizdi. Siyah araba hızla yaklaşıyordu. (Deniz Canefe)
Uzun namlulu silahının dipçiğini okşadı… Artık ıslık çalabiliyordu ve gerek de kalmamıştı gök gürültülerinin ardından şimşekleri beklemeye. İpe dizilmişti gerçekler, namluya kurşunlar. Eski olağan haline dönmüştü gece. Önce şimşek, sonra gök homurtuları… Kurşun vızıltısı… Araba frenine karıştı sesler, göğün gurultusuna. Tetikçi… Öldü öykünün kahramanları.
Belki tetikçinin aklından geçen bu bela öykünün tüm kahramanlarını öldürmekti, hem de gözünü bile kırpmadan. Ancak arabadan inmeye karar verdiğinde bunun hiç de kolay olmayacağını hissetti. Çünkü gözüne bir an için çarpan, ama beyninde koca bir çanın delirmiş gibi çalmasına neden olan şey, kararlılığını alıp götürmüştü. Yandaki evin penceresinde gördüğü karaltı, o bir anlık devinim, ellerinin titremesine ve aklının da bu titremeye kapılıp kalmasına yol açmıştı. “Bu, ‘o’ olmalı” diye düşündü. “Evet, bu ‘o’ olmalı, ama orada olması imkansız!”
Tetikçi arabada bıraktığı uzun namlulu tüfeğini düşündü, keşke hiç inmeseydi arabadan, keşke yapması gerekeni oturduğu yerden yapsaydı, yapabilseydi! Ama şimdi, elinde tüm seslerden arınmış ince, keskin ve bir hançer gibi kıvrık bıçaktan başka hiçbir şey yoktu. Kaldırıma yaklaştığında, içinden ısrarla, yalvararak yükselen “dönme geriye, bakma sakın!” uyarılarına benliğinin her zerresini kapayarak, geride kalan pencereye baktı. Evet oradaydı, bundan emindi. Pencerede, ölürken yanında olduğu bir adam, yıllar öncesinde kalması gereken hastalıklı, kısık bir ses! ve tam önünde, dehşeti gözlerine hapsetmiş gibi kendine saklayan, o gözlerle elindeki bıçağa bakan bir kadın. (Zeynep Gün)
ilkonce Zeynep Gun'e bu oykuye yaptigi katkidan ve adamin birinin (ismi lazim degil) son eklentisini kirpip sey gibi ortada birakmasindan oturu tesekkur ediyorum.
Efendim hatirlayacaginiz uzre bendenizde degerli vaktimden ayirip bu oykuye katki yapmistim. Hikaye'ye biraz cinsellik katarak renklendirmistim. Fakat heyhat... benim eklentimi densizin teki cikarip guya oykuyu edebice devam ettirdi, sonra devam edemeyecegini anlayinca da oldurmeye yeltendi... la havle.
Neyse oykuye donersek; eger benim yonlendirdigim gibi devam etseydi bu oyku best-seller olup peynir ekmek gibi satacakti. Ama kardesim kadini bir ayilttiniz bir bayilttiniz. Bir ambulansa soktunuz bir cikardiniz. kadinin dunyasini kararttiniz be. Ulan bir icraat yaptirin su kadina. iki cift goz dediniz gardropa soktuk. kadin evde yalniz. daha ne. ortam hazir.
neyse... bundan sonra yazacagimiz oykulerde ilkonce aramizda ustalardan bir ekip olusturalim. oyle oyku'yu sabote etmeye meyilli kisiler olmasin ekip'te. sonra bir ekip lideri secelim bu kisi oykuye girecek metinleri kontrol etsin. Simdi siz diyeceksiniz ki "yaw sezai abi senden baska kim lider olabilir. icimizdeki en iyi yazar sensin"
Ben biliyorum siz bu lafi diyeceksiniz bana. Ya da yine ne soytariligim ne de saklabanligim kalacak. Gorecegiz.
Not: kufur edeceklerin kufurlerini foruma yazmak yerine direk olarak email adresime gondermelerini rica ediyorum.
sezai