Yalova Valisi Yusuf Erbay, bir ilköğretim okulunun öğrencilerine camide uygulamalı din dersi verdiği iddia edilen öğretmen hakkında soruşturma başlatıldığını bildirdi.
Vali Erbay, Yalova merkezde bir ilköğretim okulunun din dersi öğretmeni E.A'nın 5. sınıf öğrencilerini, Merkez Camii'ne götürüp, uygulamalı abdest alma ve namaz kılma dersi verdiği yönündeki iddiaları görüşmek üzere İl Milli Eğitim Müdür Vekili Şevki Genç ile toplantı yaptı.
Erbay, toplantının ardından yaptığı açıklamada, İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün soruşturma açılması talebine onay verdiğini söyledi.
Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından konuyu ve çıkan haberleri araştırmak üzere müfettişler görevlendirildiğini belirten Erbay, "Biz de onay verdik. Müfettişler yapılanın, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve mevzuata aykırı olup olmadığını araştıracaklar. Tabii ki biz de yasaları ve mevzuatı uygulamakla, uygulanmasını sağlamakla yükümlüyüz" dedi.
Erbay, din dersi öğretmeni E.A'nın görevden alınıp alınmayacağına ilişkin soruya "Müfettişler gerekli soruşturmayı yapacaklar. Yasalara ve mevzuata aykırı bir durum var ise gereği yapılacaktır" yanıtını verdi.
KAYNAK:internethaber.com
Yalova kaymakami meshurdu bir zamanlar; hatirlarsiniz. meshur bir soz vardir. Yalova il olununca, bu sefer de yalova valisi meshur olma yolunda galiba.
Sayin Valim; dersler teori ve uygulamali yapilir imkanlar dahilinde, yani nasil ki kimya dersi için laboratuar'a gidilirse, resim dersi için resim odasinda uygulama yapilirsa, muzik dersi için nasil derste piyano, gitar ve benzeri muzik aletleriyle uygulamali ders verilirse, modelaj dersinde nasil camurla uygulamali heykelcikler yapilirsa, din dersi için de, camide uygulamali ders verilmesi çok normaldir.
Eger bu mantaliteyle hareket ederseniz, muzik dersinde, ogrencilerine piyano calan ogretmeni de sikayet etmeniz gerekli degil mi, derste sazli sozlu cumbus yapiliyor diye...
matematik ogretmeni yada cografya ogretmeni olsa bunu yapan, hak verecegim ama.....
Bu haber insaallah uydurmadir. yoksa inanmasi guç, traji-komik bir olay, daha fazla yorum yapamiyacagim inanin nutkum tutuldu by prizma
yaani şimdi gerçektende.. milli güvenlik dersinde talebeyi aşka getirip allahu ekber nidaları eşliğinde küffar üzre sefere yürümeli ... tarih dersinde o tarihi yaşamalı ..her öğrencinin kimi 4.murat kimi baltacı olmalı.. turizm dersinde turistik yerlerimiz ziyaret edilip turistlerle şalşabalak denize girilip güneşlenmeli...
ben hep derim bizim başarısızlıklarımızın temelinde teori ve pratik arasındaki uzlaşmaz dengeyi sağlayamamamız yatar diye.. ne alaaka demeyin bakın yeminle söylüyorum daha sıcağı sıcağına geldim gidin araştırın sorup soruşturun erbile içme suyu sağlayan ifraz şantiyesinde hayatında elektirik konusunda bilgisi kablodan gelip ampulu yakardan ibaret olan ben fakir orda endüstri meslek lisesi mezunu motor elektirikden tut panocusu enstumancısı 4 yıllık bitirmiş nice alaylı gördüm nazaride hepsi ezbere sayyo fazı nötürü ama al götüre gelince o kadar mektepli alaylı taifesi 1 inçlik bi emt boruyu bük dediğinde kimi belim aağrıyo kimi yaa hoca ben bunu bükerimde şimdi tam 90 derece olmaz sen iyisimi bi gönye kap gelde beraber bükek deyince bu fakir yaa sabır deyip kalaylı taifesinden gelmenin hayatta uygulamalı olarak iş bitirmenin verdiği derin tecrübe anında boru bükme aygıtına abanıp 90lık dirseği eline verir o kadar alaylının ..gerçektende onu diyecem şereketül amelenin erbil hatıratı adı altında bi gün sanala aktarma imkanım olursa göreceksiniz koskoca idarii binayı belkide benim uygulama bilgim sayesinde bitirdiler o kadar alaylı taifesi 90lık dişli dirsek yokki kabloyu döndürüp şu köşeden geçirmeye diye günlerce işsiz güçsüz pineklerken - arkadaşlar bu dünya imtihan yeri içinizde evli olup çoluk çocuk besleyeniniz varsa onlara helal ekmek yedirmelisiniz şirket malzemeyi alıcak mazeret değil demokrasi çare rejimi emt boru çevresine şöyle birkaç tur kağıt bant sar normal dişli boru maşonunu çevresine geçir ondan sonra maşonu duvarda sabit tutarken dişli boruyu içinde çevirip montele al matkabı eline sekizlik ucla del deliğini at dübelini tak kelepçeyi .. çek kablonu hepsi bu diye ikna ede ede göbeğim çatladı yaağnii...
batıda çocuklara insan neslinin nasıl türediğinin okullarda anlatılması gerektiği yönünde ileri adımlar atılırken bizde maaalesef eğitim dediğimiz olay kurbağaların kandolaşım sistemlerine takılı kalmış olup büyük kalp kapakcığından gelen kirli kanın küçük kapakcıktan geçerek temizlendiği yolunda gerekirliliği tartışmalı müspet olmayan bilgiyi enjekte edip darwinin teoriyi sollayan post modern insandan maymuna dönmüş bi öğrenci ünversite kapısının arkasında eline diploma tutuşturulup hayata salıverilmekte..
şaayet düz lise bitirip ünversitedede işte biraz ondan az şundan değişik alanlardan farklı bilgi kırıntıları serpiştirilmişse ne alaa ama mesleki liselerden mezun olmuş olan şahsiyetlere bakıyorum da hepside birer moron mongoloitten ibaret .. ne bir yakın dönem cumhuriyet edebiyatından ne en ufak felsefeden mantıktan haberleri var.. hepsinin buluştuğu ortak payda yaa hoca bize verdikleri haftada yarım saat yabancı dil dersi bahanesi.. o kadar gerilerki bunu algılamaları için karşılarında benim gibi usta hatip olması gerekiyo yoksa çoğu farkında bile değil maalesef kendilerini dev aynasında görüyo .. izafiyet teorisi diye bi şey öğrenmişler ezberden ne anlamageldiğinden hepsi bi haber.. imam hatipliler arapçanın maziül muzarisinden hayatın siyah beyaz renklerden başka rengi olduğunu farkedemiyorlar...
haa şimdi kalkıpda yaa herşeyi uygulamalı anlatalım gidelim bilumum tıp talebesini toplayıp hastanelere götürüp ellerine birer neşter verelim uygulaya uygulaya öğrensin demiyorum .. hayatta bazı şeylerin maalesef okulu olmaz bakanlık yüksek okulu ayakkabı boyası parlatıcılığı meslek akademisi lafebeliği fakültesi gibi.. okul olmaz olamaz...
efendiler ey kutsal ötüken ormanı halkı
ilim dediğin kanatlanmış şahlanmış bi kavga atı beşikten mezara değin ilim öğrenmeli ilim okumalı .. bilgi içten gelerek elde edilmeli zorunlu ders adı altında dayattırılmamalı çocuğun bir eğitim yuvasında öğrendiği edindiği bilgiye yatkın olduğu alana kaydırılmalı ..bi diploma alınca yeter her şeyi öğrendim denilmemeli kişi kendini ileri zaman okul sonrasıda geliştirmeli beyni zinde tutmalı.. halk arasında işte ne biliim çok okudu en son kafayı yedi karısını kaynanasını kesti gibi safsatalara itibar edilmemeli bakın ben çok okudum bana hiç de bişii olmadı .. olmaz olamaz hah hah haaay...
günümüzde ise bilgi bi internet arama motoruyla saniyede elimiz altında olmasına rağmen biz modern dünyadan o kadar kopuk yaşıyoruzki onlar bir cep telefonunu bir televizyonu bir robotu makineyi bilgisayarı kafada tasarlayıp icad edip hayata geçirirken biz arıza yaptığında bile tamir edecek denli bilgiye vakıf değiliz ..ne çalışma sistemlerini biliriz nede nası oluyorda olduğunu saadece tüketiriz.. bilhassa rusyada oto tamirci çok ender görürsünüz hepside arabası bozulunca açar kapağı alet sandığını çıkarıp arızayı bulup tamir eder biz hemen çekici bulup basit arıza için sanayide filanca ustanın insafına bırakırız...ki onlar eskileri bir dönem gerçek sanat erbaabıydı çırak girip şamar tokat tekme ile işi öğrenmiş çekirdekten yetişöme bu insanlar hacı murata 450 beygirlik motoru takınca kaputu kesip büyütme gerektiğini bilir ona göre geniş teker takarlardı.. şimdi gittiğin yeni yetme babasının dükkana hazırdan konmuş -usta şu kapının şurda az ezik var doğrultamazmısın dediğinde -abi o kapı gitmiş yeni kapı takacaz diye yüksek meblağ istiyo bi pürmüzle tavlayıp çekiçle doğrultup macunlayıp boya atma bilgisinden yoksun embesil eyi yerede dükkan açmış olmuş olduğundan berikilerinden ondan farksızlığından mecbur toka ediyon parayı eline...
prizma bey biladerimin hakkı var bu mentalite bu kafa yarın öbürgün müzik dersinde davul çalan zurna çalan köçek oynatan müzik hocasınıda içerde düğün dernek kurup oğlan tarafından bahşiş toplayıp kendine nem ben gaç sayılı memur yasasına muhalefet edip memuriyeti dışı alanda ek gelir sağlıyo diye şikayetçi olması işten bile değil.. bu kafa ah bu mentaliteki yaarın en iyi niyetli hocanın bebe beliği toplayıp tabiat dersinde hayvanat bahçesine götürüp - bakın yavrularım işte hayvanlar alemi böyle yaşıyo şu gördüğünüz hayvanın adı aslandır bakın bakıcının ona attığı eti ( yaşlandığı için tekaayüte ayrılmış merkepleri kesip parçalayıp aslana attığı eti) yiyerek yaşıyo ne olmuş oluyo burda fikren aslan etcil bi hayvandır diyen zavallı iyi niyetli hocanın sürgünlerde sürüm sürüm sürünmesini ister bu mentalite ..
yarın müzük dersinde bebe beliği toplayıp konservatuara götürse motsartın kırkıncı senfoniyi bethovını rodrigonun gitar konçertoyu dinlettirse işte gençliği batı kulturuyle yoğuruyo misyoner faaliyette bulunuyo diye yeri göğü ayağa kaldırı o mentalite o kafa.. o için senin benim burda yırtınmamız boşa nafile .. bırakın deli desinler bırakın ne derlerse desinler her devir bu mentaliteye kafa tutan bi aklı selim çıkar bencileyin dünya dönüyosa bunlar sayesinde bu gün tc ayaktaysa böyle millet aşkı ile deli divane böyle örnek insanlarla vardır sevgiyle ey halkım...
Genel Tartışma
103 görüntülenme · 670 ileti
Hoş bir ortama doğru ilerliyoruz doğrusu; bu kadar malzeme karşısında nereden başlansa acaba diye düşüncelere dalarak kalakalınca insan, hiç başlayası gelmiyor içinden; ama, bu bir malzeme bir kere; güzel bir servisle önümüze getirilmiş; hayır istemez diyerek kibirle reddetmek biraz nahoş olurdu. Öbür yandan, burası benim babamın çiftliği değil; kaldı ki, vesile başka, çok başka, somut deyişle: Dersaadet’in bir şiiri. Eh bu durumda, kibirsiz, alaysız, kasıntısız kalmak için insanın elinden sadece şu kadarı gelir:
Sevgili Dersaadet:
sizin şiirinize dönük bir ilgim söz konusu(ydu). Bu ilgimi bölüp başka yönlere odaklandırabilir miyim? Öncelikle siz izin vermelisiniz, yoksa, sizden izinsiz buraya (yani oraya) atlarsam, ayıp olur, ayrıca siz haklı olarak bana dönüp, yahu Suphi, benim şiirimle ilgili değil miydi tartışma, şimdi nelerle uğraşıyorsunuz demez misiniz? Dersiniz, ve kimse bu haklı çıkışınızdaki isabeti ve adaleti yadsıyamaz, değil mi? Size yalvarmıyorum, ama çok içtenlikle sizden izin rica ediyorum. Ne için mi? Söyleyeyim:
Değerli Nida:
Yazdıklarınızın hem dil hem içeriksel olarak arkasında durmak ister misiniz? Size bir fırsat daha veriyorum, yazdıklarınızı içeriksel ve biçimsel olarak okuyun, istediğiniz düzeltiyi yapın, ancak, aynı metni (içerik ve biçimsel olarak) onaylayacaksanız, o zaman benden alacağınız yanıta da katlanmak durumundasınız; sizi uyarmadım diyemeyeceksiniz; tamam? Adaletli değil mi bu? Hiçbir art niyet olmadan tekrar tekrar sorayım size o halde: yazınızın arkasında mısınız, yoksa değişiklik yapmak ister misiniz? (Olur ya, dalgamı geçtim diyebilirsiniz de…)
İnsan başka daha nasıl kibirsizliğe, alaya direnebilir ki kuzum?
Sevgili Dersaadet:
Ne için sizden izin almaya çalıştığımı anladınız mı şimdi?
Suyel
Tüm eleştirileriniz için teşekkür ederim.
İzin ne demek? Çok kibarsınız. Gösterdiğiniz ilginin ve eleştirinin hakkını vermek telaşıyla bir daha ki şiirimin telaşı aldı beni. Bu tatlı telaşı bana yaşattığınız için teşekkür ederim. Tabii,şiirlerime illaki yorum yapmak durumunda değilsiniz.
Sağlıcakla;
Dersaadet.
Bende sahte çimento olmaz. Kerpiç evleri sevdiğim doğrudur. İki dizdiğim taşın da arkasında olamayacak kadar cesaretsiz, değilim. Alaylı olduğum doğru, alaylı… Elinde cetvelle gezmen bana ilkokul öğretmenimi hatırlattı. İyi mendil kapardım ama hiç arkadaşımın fasulyelerini çalmadım. Kırmızı kurdele takanlara gıcığım olduğu da doğru. Sonra işi büyüttüler, ben kırmızı kurdele alınca onların kırmızısına beyaz eklediler. Gerçi onlar tuhafiyeci zengin tellallarıydı ama ben de bastırdım parayı yakama yapıştırdım, beyazı. Önlük cebimin üstünde duran kalbim pek yakıştırmadı ki parmaklarım üçgen oldu ve öptü onları cetvel. Bak aramızda kalsın ilk sevgilime verdiğim gülü de mezarlıktan çaldım. Kiraladığımız sandalın küreğini düşürdüğümüzde benim kimliğim sandalcıda rehin kaldı da üç gün uyuyamadım. İtiraf ediyorum o balıkları Kumkapı’dan, aldık. Çakarın önüne bağladık kayığı ama ben hala aranıyorum. Kısa kesilmiş şeytan uçurtmalarının gölgesinde. Suyel; sen hiç elma çaldın mı? Yoksa sen, o yazlığı olan, beni sevgilimden koparan oksijen saçlı çocuk musun? Kafan kimlikte kaldı, üst o üst… İki günlük kayıp kirasını ve kırık küreğin bedelini ödedi dedem. İlk korsanlık kaçamağımda yakalandım. Gerçi balıkları iplere dizip, manitaya çalım satacaktık. Olmadı! Kulağımda parmak ile geçtim balkonunun önünden. Hiç sevmedi beni, sırasına kazıdığım kalbi de silmiş. Hala paytak adımlarla yengeci oynuyorum, tek sahnelik aksak aşk oyununda.
Ustura Kemal... Traş bitti mi? Daha lahana turşusuna sarmısak soyacaktık... Senin de boynun kıl variymiş. Hani integraller, pisagor bağıntıların olmadan bu portakal soyulmaz. Sen kal ya, ben uzatmaları oynadım. Bu sitenin sana ihtiyacı var. Hani sen de küsersen, vay haline çevirgenlerin. Ben de oynamıyorum, verin misketlerimi. Gerçi toplu iğneyle yorgan dikilmez... Olsun ama senin parantezlerin var. Kalan sağlar senin. Bana bir kedi gıdığı kaşıyacak kadar zaman ver. Mır mır... Gerçi onların hırıltıları " ya Rahman, ya Rahim" demekmiş. yine kelimenin bahçesine kaçak girdim. Sen Büyük virtiyözsün, kelimelerimizin donu döşük halini mazur görürsün. Amma sen kal! Benim yıkıcılığımı tersine çevir, kurtar bu siteyi. Daha demin yemin ettim artık yazmayacağım. Padişah sensin.
Nereye gidiyorsunuz? Ne Padişahı? Neyin kavgası bu gereksiz?
Nida asabi mizaçlı,alaya alan yazılar yazar,ondan takdir görmek o yüzden çok değerlidir. Suyel'in bu sessizlik vadisine getirdiği seste çok önemlidir. Kimsenin bir yere gitmeye ihtiyacı yok. Dikkat edin zaten kaç kişiyiz ki şurada? Yazdıklarımıza,bizden başka kim değer veriyor?
Tutturduğumuz seviyenin,dostluğun farkında değilmisiniz? Nida'dan olduğundan farklı daha sakin,daha tepkisiz olmasını beklersem,ben Nida'yı kaybederim! Çünkü o zaman o gitmiş yerine başkası gelmiş olur, Suyel giderse ki,buraya farklı bir soluk getirdi,Nida'nın sinirlerini alt üst etmekten başka( paranteze gerek bile olmamalı,lafı olmamalı arkadaşlar arasındaki alınganlığın) bize farklı pencereler açtı. Bir anlık alınganlık ve kırılmayla bırakıp gidilecek kadar ucuzmu medeni dostluklarımız?
Tamam,gözlerimize dikmedik gözlerimizi,dudaklarımız dağılmadı sağa sola kahkahalarla,karşılıklı bir kere sıkışmadı ellerimiz ve kanayan parmaklar birleşmedi kardeşliğe.. ama bahsi pek geçmeyen ama hissedilen bir dostluk kurduk. Bu kadar ucuzsa yıkın,terkedin.
Ben çok düşünüp,sile ekleye,satırı heceyi saya saya,kitapları karıştırarak yazarım ardınızdan ağıt şiirlerini. Artık siz gittikten sonra kime söylenir,kalpten çıktığı gibi yazıldığı bedbaht şiirlerin?
Dostlarım gitmeyin,beni de mutsuz etmeyin.
Dersaadet
Parmaklar tetiklemeseydi dünyanın kalbini mavzer mavzer...
Gürültü , patırtı koparmasaydı suskunluklar...
Şizofren bir sayıklamaya mahkum olmasaydı ağızların sol tarafı...
Gitmelere kahredilir...
Gitmeler kurşun...
Gitmeler hırçın...
Gitmeler puşt...
Durulsun yer - gök...
Durulsun kara - deniz...
Durulsun rüzgar...
Vurulsun havada takılı kalan kar...
Kurulsun yağlanmış urganıyla dâr...
Arkadaşlar diye bir hitapla bir gün yazabileceğim bir metin olacağını bana –yakın dostlarım yok, tanıdıklarım diyeyim- kimseler söyleseydi, gülüp geçerdim. İnsan, hiçbir zaman kendini bir (bağışlayın) bok sanmamalı (ben kendi durumum bağlamında söylüyorum!); zira sandığı o bok değildir. Hayat ve hayatın enginliği bizden çok daha zekidir. İşte bu nedenle diyorum ki gülmeden, alaysız bir içtenlikle:
Arkadaşlar,
Hem beni fazlasıyla önemsiyorsunuz, hem –önemsemenin nedeni bu olsa gerek- tanımıyorsunuz (nereden tanıyacaktınız ki denilebilir; tanınabilir, yazılar dikkatle okununca insanın özü meydana çıkar, kokusu, dokusu, ses tonu, simasındaki kırışıklıkların kendine özgülüğü…); ben küsmem, alınmam, hatta (yanılmıyorsam) öfkelenmem bile, hiçbir yaşamsal darlık beni bu hadde henüz getirmedi çok şükür; gerçi sabırsızlanırım, evet, kimi zaman –dün akşam olduğu gibi- sabırsız bir tahammül sınırlanmasına sürüklenirim, ama bu geçicidir kuşkusuz); kısacası: ayrılmak gibi bir derdim yok (nereden çıkardınız anlamıyorum, gerçi anlıyorum ama, bu kadar kısa bir iletiyi de mi yanlış yorumlar insan; uzun iletilerimin –parantezlere rağmen- hep farklı yerlere çekilmesi neyse…kısacık bir nottu yahu dün geceki, kısa öz: kolay gelsin! Bu kadar! Bunda yanlış anlaşılacak ne var Allah aşkına! Bu yanılgının tekrarlanmaması için (ayrıca beni bir daha gereksiz yerlere -önemli/önemsiz, üst/alt yerlere- koymamanız için size bir “aleni” sırrımı vereyim: en az üç yıl buradayım; elimden ne geliyorsa, işe yarar mı yaramaz mı, kendi zamanımı harcamış mıyım, heba mı etmişim, anlamlandırmış mıyım gibi saçma sapan hesap ve kasıtlardan büsbütün uzak ve korunmuş bir iradeyle buradayım arkadaşlar, bunu anlamadınız mı? İnsana, aklı sadece ilk dar eşikte küssün, tükürsün, lanet etsin diye mi veriliyor bu kalp, bu akıl, bu sabırlı ve sebatlı irade? Yok sokakta bulmadık hiçbirimiz bize ait olanları. Dün geceki mesele (kolay gelsin dememin) ardındaki niyeti o zaman gönderme olarak değil de, olduğu gibi alırsanız iyi edersiniz: Ben Nida’ya ve onun (bu konudaki, salt bu konudaki) “sapmalarına” katılmıyorum, işim (yani hem genel işlerim hem bu forumdaki katkım) başımdan aşkın, daha değerli şeylere ayıracağım zamanımı demek istedim. Ayrıca, Dersaadet, bana izin vermedi (Dersaadet, siz çok iyi niyetli bir çocuksunuz: ben sizden Nida’nın “akıl oyunlarına” ve “araba motoru”na takılabilir miyim, onunla bir şöyle –üstelik kendi adabında ve onun kılıfına girerek- güzelce dalgamı geçebilir miyim diye izin istemiştim; konu –asıl konu, sizin şiiriniz olduğuna göre, konudan sapmak isteyenlere ben şimdi sizden izin almadan peşi sıra sürürklenirsem, siz haklı olarak bana yahu Suphi sen nerelere uçuyorsun demez miydiniz?), onun (Dersaadet’in) benim izin dilekçeme yönelik yanıt iletisi başka bir şey için izin verdi; Nida’ya takılıp başka yerlere gitme izni değil (lütfen okuyun yazılanları!).
Her neyse, arkadaşlar. Sizi gereksiz yere meraklandırıp değerli zamanınızı benim ayrılıp ayrılmam, küsüp küsmem konusunda kafa yorarak harcamanıza neden olduysam, özür dilerim, içtenlikle, hepinizden; ama bilin ki; bu gereksiz, büsbütün gereksiz (bu kadar önemsendiğimi öğrenmek elbette ki beni onurlandırıyor, sevindiriyor, ama inanın, en azından bu bağlamda beleş bir nişan takıyorsunuz bana; beleş nişandan da kime yarar sağlanmış olur?).
Biliyor musunuz neye üzülüyorum asıl: Nida’nın akıl oyunları ve “araba motoru” yok mu, ah, ne güzel bir seyirdi aslında…ama fırsat kaçtı bir kere (hele var ya: “masaya yatırdığınız araba motoru, değil” şeklindeki biçimsel ve içeriksel –virgülün yerine bakın!- matraklık bir daha ne zaman karşımıza çıkacak ki? Eğlenebilirdik, faturayı da Nida’ya keserdik, kaşındı…arkadaşlar: kaşındı, ben ne yapabilirim; Cem Yılmaz değilim ya…), ama üzüntü bir kenara, son söz o halde:
Herkese kolay gelsin. Hepimizin işi başından aşkın. (Yani, çeviriyorum arkadaşlar: daha güzel ve önemli işlerimizin başına geçip çalışalım, düşünelim, okuyalım, tartışalım, bulalım, kaybedelim, şaşırıp kendimize gelelim vs., birbirimizle gereksiz yere dalaşmaya yetecek vaktimiz yok kısacası!).
Sevgiler
Suyel
Not: Dersaadet; bu arada: araba teknisyeni olarak sunduğum önerimi düşündünüz, bir yol aldınız mı? Almadıysanız, iyidir derim,- başka bir örnekte belki…?
Kaş alırken, far çekmek…
Yaşantısını sevmediğimiz ama buna rağmen dillendirdiği parçaların çoğu yastık altımızda olan birini Paris’in göbeğinde kalbinden vurdular. Sevinenler de oldu, üzülenler de. Musalla taşına yatana kadar... İyi bilinenler de öldü, çok hatırlanması gerekenler de unutuldu. Şansızlığın da bir şans olduğunu kendi kulağımıza hiç fısıldamadık. Dün öylesine yaptığım bir karalamada “hangi resmimiz bizden büyük ki” tırnak içinde olan bu cümle düşündürdü beni. Kimleri okumadık ki… Kendi köşküne çekilenler dahi oldu Nilüfer Magrıso, gibi. Ne mi anlatıyorum, kendimle aynada konuşuyorum.
Keşke boğazında düğümlenmeseydi harfler… Hani klavye düzelince insan yadırgıyor… Birbirimizi sadece kısa paslaşmalarla tanıyoruz. Gizemli olanları da “dark tahtasında” bıraktığı 12’den vurulmuş noktalarla çözmeye çalışıyoruz. İmdat bana çok şizofren, dedi. Desin, bu benim hakkımda onun lüksü. Hiç cevap verme gereği duymadım. Bu onun haklılığına delalet midir, değil. Bu lüks takıntısı onun kötü bir insan olduğuna işaret, değildir.
Suyel; iyi giden birkaç yazışmanın arkasından, ters ne düştü ki zıt kutup olduk… Virgülü yerine oturtmamış olmamla alakası olmasa sanırım. Kötü bir espri, vurgulamak istediğin. Gerçi bu yeni. Neyse! Desene daha en az 3 yıl buradasın, yandık. Dersaadetin dediği gibi bana katlanma gereksimiz yok. İki şahit ile ip çekilir. Kaç mahallenin delisi kapatılmadı ki… İmdat hazır kıta, birde sen… İki şahit olursunuz. Yedikule, Zeytinburnu ve Bakırköy. Ben şiirlerimi kağıt mendillere yazar, kırmızı ışıkta onlarla araba camı silerim. Yorma kafanı sen, ben bölündükçe çoğalırım. Belki İsa’nın romanında camiye tırmanan kertenkeleyi oynarım. Gülümseyin!
Değerli Nida,
Ben sizinle başka bir forum üyesi arasında olup bitenlere ilişkin bir şey söyleyemem. Bilmiyorum durumlarınızı; aynı şekilde bu son yazışmalarda (ki neyse “Genel Tartışma” odasında seyrediyoruz), bizim aramızda geçenleri ben başka bir katılımcı gözüyle değerlendirdiğimde rahatsız oluyorum doğrusu; bunun nedeni çok basit: niye hep bizleri ve kendimizi konuşuyoruz? Benim sizinle sahiden alıp veremeyeceğim hiçbir şey yoktur, size yönelik yaptığım veya yapabileceğim espri (ki espri değildi aslında, başka bir şeydi) ise asıl beni küçük düşürür, sizi değil. Bunu düşünüyor, bunu böyle görüyorum. Bu sözlerin herhangi bir gönderme veya atıf işlevi yok. Kalbimdekilerin birebir çevirisidir. Ben forumda sahiden sadece katkı yapmayı düşünüyorum. Bu konuda da kendimle iddialaşma durumuna girmediğimi biliyorum. Katkımın olası sınırlarını ve etkisini ne büyütüyorum, ne de gereksizleştiriyorum kendi gözümde. Ama bunları söylerken bile, yine başka bir katılımcının gözüyle bu sözleri okuyan birisi doğuverip içimde, tebessüm ediyor; ve onun bu tepkisinde ben haklı olan şöyle bir içerik görüyorum: “yahu bana ne senin kendinle ilgili değerlendirmelerinden, sadede gel!” Bu sahiden bütün bu sözlerimiz için çok isabetli bir değerlendirme olurdu. Peki o zaman niye hala bu tür ikili –kişi odaklı- atışmalara giriyorum? Kaşınan ben miyim? Bunu değerlendirecek olan yine ben değilim; ben sadece niyetimi açıklayabilirim; bu açıklama ise kişisel değil, forum geneli düzleminde olmalı ki, ben-merkezli olmaktan uzak olsun; bu bakımdan açıklama yapmaya niyetlendiğimi belirtmek isterim:
Neden hala bu tür tartışmalara (da) katılıyorum, aslında açık,- sizleri ciddiye alıyorum, ne olursa olsun; forumda herhangi belirli kesit veya kişilerle kalıcı ve yönlendirici kümelenişler içine girmeyi ise düşünmüyorum (bu da şu anlama veya çıkarıma yol açıyor: herkese açığım ve açık kalmak istiyorum, yeter ki kişiler-ötesi verimli bir paylaşım olsun); forumda –kendimce edebiyat bağlamında değerli gördüğüm- yazılar veya metinler üzerinde düşüncelerimi mümkün mertebe o metin sınırları içinde kalarak belirtmeye özen gösterirken, kendi beğenilerimi de –bir anlamda zorunlu olarak- dışlamak durumundayım. Eğer metinlerin sınırları dışına –yani okur olarak örneğin kendime doğru- çekersem ilgiyi, o zaman –işte korkum bu!- birçok farklı görüşü de dışlamış olurum, ancak ben –salt kendim için konuşuyorum- ben böyle bir hakka sahip değilim; olduğumu düşünseydim, ben de kendi yazınsal ürün ve metinlerimi burada beğeniye sunardım; ama bir metin hariç (o da belli bir iletişimsel amaçlıydı) henüz bir metnimi burada sunmadım, hatta yazıp yazmadığım konusunda bile bir karanlık nokta bırakıyorum (bu da ilgi toplamak için değil, hiç değil, sadece bunun benim kendi katkı ölçütlerim bağlamında önemli olmadığını düşündüğüm için); demek ki, katkımı ben belli sınırlarda görüyorum, tutmayı seçmişim; bu sınırları da yukarıda andım, şimdi tekrar (ve umarım son kez) açıkça belirtmek istiyorum ki bir daha boşuna zaman ve yer tüketmek zorunda kalmayalım:
-Metinler üzerinde ilgimi toplamak.
-Okur olma ciddiyetini yazan arkadaşların lehine işletmek.
-Belli bir edebiyat birikimi ve beğenisi olan bir topluluğa ayrı metin yaklaşımlarını sunmak ki, beğeni ölçütleri (dolayısıyla üretme teknikleri) çeşitlensin, zenginleşsin.
-Bazen karşı tarafı kırma tehlikesi doğmasına rağmen, haddinden fazla “ben-odaklılık” durumu olunca susmak. (susmayı ben ancak belli koşullarda ahlaklı bir davranış olarak görüyorum; o koşulları da sayarak gereksiz yere aslında herkesin kalbiyle düşündüğü şeyleri fazla tüketmemek için susuyorum bu konuda; ama belirtmeliyim ki; ahlak konusunu açınca ahlakı kendi tekelime almadığım, alamayacağım, tabii ki kendiliğinden anlaşılır bir durumdur; Yani, kimsenin nerede neden susup susmayacağına ben haddimi aşarak karışamam).
-Edebiyat üzerinde tartışma/sohbet/paylaşım ortamlarına kendi birikimim doğrultusunda bir boyut getirmek, bu illa da “başka” ve “farklı” bir birikim veya boyut olmayabilir,- yani: söylemsel bir dizge içinde kalmak. Kısacası: özgünlük beklentisi veya iddiasından arınmış bir tartışma adabı ve üslubunu forum düzlemine katmak. (Bunu da genelleştirmeye, tekelleştirmeye dönük bir amaçla yapmadığımı belirtmem gerekir mi? Sanırım açık. Her tür fikre ve metne açık olduğumu, ilgiyle irdelediğimi, “susmadığımı” görüyorsunuz).
-Bu tartışma anlayışına uygun olarak da mümkün mertebe yan-anlamlı, çok-anlamlı, göndergesel, “gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla” gibi söylemsel yapı ve dil tutumlarını elemek, ayıklamak, kendi yazılarımdan soyutlamak, başlı başına bir ilke ve kararlılıktır katkı yapabilmemde; aksi takdirde yapabileceğim katkıyı da engellemiş, olanaksızlaştırmış olurdum (sanırım bu kararlılığımdandır asıl “anlaşamama”, zira siz –yani forumda “yerleşik” düzene girmiş arkadaşların çoğu- belli bir kararlılıkla yan-anlamlı, çok anlamlı bir iletişimi yeğliyorsunuz; hep konudan sapma durumu söz konusu oluyor, en azından beni açımdan; son örnek: Dersaadet’in şiirine dönük değerlendirmeye birden bire başka bir yön verilebiliyor; bu yeni yöne girmişken, birden İmdat Beyle olan –beni ilk derecede, birinci elden ilgilendirmeyen, daha doğrusu öncelerine dayanan bir husumete bağlı- bir tartışma ve elektriklenme patlak verebiliyor vs., bense sahiden şaşırıyorum, menziller arasında kalakalıp; oysa benim tek derdim, bir şiir metnin (Dersaadet’in) okunmasındaki çeşitlemeler ve bu çeşitlemelere dönük değişen olası farklı yorumlamalardı…yani: kel alaka diyebileceğim bir tartışma ortamının merkezinde buluyorum kendimi; inanın: bu kadar çok insanın zamanını kapsayacak kadar önemli değilim, ama aynı zamanda konuya dönük yazdıklarım da özünden bu kadar saptırılacak ve başka kaygı ve sindirim komplekslerine yem olacak denli de önemsiz değildi hani…-elbette siz, “Dersaadet sadece dalgasını geçiyor” diye bir değerlendirmeyi kendinize çok görmeyebilirsiniz; ben bu değerlendirmenize dönük bir yanıt hakkına sahip değilim, ama kendi ilgimi sizin bu değerlendirmenizle birlikte zayıflatacak, dolaylandıracak da değilim sizin de takdir edeceğiniz gibi…benim için o metin o metindir, Dersaadet’in niyetinden bana ne, metin bir kere onun elinden çıkmış, karşıma gelmiş; artık onun değil, benimdir, yani okurundur demek istiyorum. Edebiyatın güzelliği ve ciddiyeti de burada değil mi zaten? Bir metin çıktı mı elden, artık “özerk”tir; bu özerklik onu üreten kişiyi de –dışlama anlamında- kapsar!).
-Sonuç: ben anlamaya dönük (yani anlaşılmaya değil!) belli ve kararlı bir titizlik göstermekte görüyorum kendi katkımı; yargılamadaki (göreceli doğru veya yanlış) keskinlikte değil; anlamak, anlamak, anlamak. Bu kadar basit. Çünkü yazan bir kimse, anlamaya dönük bir içten istemin ve iradenin karşı tarafta bulunduğuna güvenebilirse, o zaman çok daha fazla ve özenle metin üretir, yoksa yanılıyor muyum? Bunu anlamak bu kadar zor mu (ki tekrar tekrar bunu –eylemle değil sadece- sözlerle de ortaya koyma gereği doğuyor?).
Katkımı lütfen olduğu gibi anlamaya çalışın; benim burada başka bir niyetim veya hesabım yok (bunu belirtmek bile bana gereksiz ve ayıp geliyor ama, gerekli oldu bir kere).
Hiç merak etmeyin, ben -kendimce- sizi de anladığımı düşünüyorum; ve inanın, anladıklarımla karşıma “düşman” hissini uyandıran biri değil, zor ama kendi doğrultusunda kararlılıkları olan biri, yani: anlama isteğimi öğütmeyen biri çıkıyor. Bu da –siz de takdir edersiniz ki- sizin gibi “kerata çocuklarda” -hele hele ben gibi bir “moruk teknisyen” için- hiç kolay bir şey değil…
Şimdilik sevgiyle ve daha verimli günlere artan hasretle selamlıyorum sizi.
Suyel
Sabrın mı, azmin mi, bilginin mi… Belki de hepsinin başarısı bu. Bir amaç tuvaline fırça değdirmek. Özgünlük! Bana sorarsan, dört yaşında bir çocuğun çamurdan yapmış olduğu, o adını her ne koyduysa aslında, asıl özgünlük ve özgürlük odur. Bize sorsan, biz onları hiç bir şeye benzetemeyiz… Ama onlar var ya birer çamur yığının ötesinde arabadır, kuştur, annedir, kedidir, kendidir.
Sizle hiç husumetim olmadı ki olmaz. Yapıcılığınız farkındayım. İki kalem sektirdik, iki ruh gıdıkladık say. Böylesine bir sav. Çamurdan yapılmış, balkabağı içinde süngeri yanan bir izmarit.
BiTtİ.
Sevgili Nida,
hem hayır, hem evet; "saray soytarısı" ifadesini ben şahsen seni böyle anarken ne düşündüm ne de hedefledim; rapsodların saray soytarısı olarak yorumlanması, Batı Kültürü içindeki denklemlerle belki mümkün, ama burada Çarlık Sarayının gelenekleri söz konusu (ayrıca sadece "çarı eğlendirmek" değil, her yerde yaşayan rapsodlar vardı elbette); saray soytarılığına toz kondurmak değil elbette (Kral Lear'in soytarsını düşünsene bir; var mı yeryüzüne bundan daha şair gelmiş bir kimse? Bu arada: sana sen demeye başlamışım; umarım sakıncası yoktur...?). Ben, rapsodluğu şöyle algılıyorum (ve bu niyetle seninle ilişkilendirdim): anlatısal "zirvelerde" dolaşır sadece, iletilerini salt tepelere dokunarak (ima ve gönderme üslubuna dayalı olarak) sunar; "vadilerde", yani zirveler arasındaki yolları anlatmaya, deşifre etmeye hiç tenezzül etmez, anlaşılmayı da hedeflemez, bilenlerin kendisini pekala anlayacağını bilir. Kısacası: zirveden zirveye geçer, aradaki yolları atlayarak.
Bu rapsodluk yönündeki anlatım tekniği veya tutumu, aslına bakılırsa, Homeros dışında büyük anlatıcıların hepsinde söz konusu olabiliyor; açığa vuracaklarına, ayrıntılara boğulacaklarına, sonuçsal durumları aktarmakla yetinirler (Kafka örneğin bu bağlamda en kristalize olmuş örnektir, onun edebiyatı başlı başına bir üst-göndermedir, yani doruklarda dolaşmadır kanımca.). Bir de rapsodlarla ilgili çok önemli bir boyut veya nokta daha var: üst-gönderme içinde bulundukları "referans"larını, yani hangi bağlamda bir üst-gönderme olduğunu da hiç belirtmezler, -her yana açık bırakırlar ileti içerikli "mesaj"larını. Bu onları aslında hem gizemli hem "tuhaf" kılar...
Rapsodlara sonradan "saray soytarısı" yakıştırması salt Batının Rus Kültürü karşısında içine düştüğü bu konudaki cehaletinin eserinden başka bir şey değil. Sanırım, bizde "orta oyunu" da bir tür "rapsodizm" içerikli bir gelenek...ya da meddah mıydı tam bilemiyorum doğrusu, pek ehli değilim...
Bu arada: kendimle ilgili, yazı ortamında değil de, gerçeklik içindeki tutumlarım konusunda sıkça rastladığım bir niteleme, "rapsod" olduğum yönündedir. Ama yazıda (en azından edebiyat dışı yazılarda) ben bu "huyumu" sürdürmüyorum nedense...
Anlayacağın: bu rapsod yanını, zor bulsam da, iletişimi zorlaştırsa da, çok ama çok olumlu buluyorum şahsen...sorun şurada: şahsen olumlu bulmam, genele yarar sağlar mı sorusu ile bir çelişki de doğmuyor değil, ama bunu sen benden daha iyi biliyorsundur, farkındasındır zaten...
Haydi kolay gelsin...
Suyel
Not: Debussy (örneğin) çok büyük bir "rapsodi" ustasıdır...müzikal "değinmeler" ve zirveler yani....
O'na eskiden eskiye sempatim var.. iyi niyetli biri .. ama bir özelliği varki daha çok beğeniyorum değme talkshowculara beş basar komik söylemleri beni ziyadesiyle eğlendiriyor.. tek kusuru var biraz asık suratlı somurtuk beton gibi duruyor. emekli olduğunda ufak bir makyajla palyançoluk yapsa gine yolunu bulur.. emiinim buna.. emineyse ileri yaşına rağmen haala taş gibi ayakta..
taş çakıl kum çimento mozaik falan fıstık.. beton olmaya tek engel çimentosumu? sudamı lağzım??
benim gibi bir inşaat emekçisi iyi bilirki; bir örneği uygun bir örnekle vermek lağzım misal yuvayı dişi kuş yapar deyip bir kadını inşaatlarda çalıştırıp duvar ördürmek beton attırmak çatı yaptırmamak çalıştırmamak lağzım.. yada ne biliim karpuz yata yata büyür deyip karpuzu örnek alıp kendini onla özdeşleştirip yan gelip yatmamak laağzım..
tabiatta bazı varlıklar vardır onların yapılarına bünye anatomilerine uygunken insana uygun olmayabilir örnek: halk arasında sütleyen olarak bilinen zehirli bir bitkinin yapraklarını kemirerek iyice semirmekte olan parmak kalınlığındaki kurtçuklara bakıp - sütleğen çok yaralı bir bitkidir bol bol yemeliyiz diyemeyiz..
'' milyonlarca sinek yanılmış olamaz'' deyip booozuk gıda yiyemeyiz...
kaldıki bugün az çok tıp tahsili almış belediyedeki bir temizlik işçisi bile bilirki yeni bulunmuş bir aşı bir ilaç insana uygulanmadan önce kobay adı verilen son derece uysal farelere enjekte edilip onların gösterdiği reaksiyon göz önüne alınıp zararsız olduğu anlaşılınca bile bu iş için gönüllü umutsuz vaka yada fakru zaruret içindeki birey masaya oturduğunda - fareye bi şey yapmadığını ama insan için belki zararlı olacağı kendine anlatılıp mesul değiliz diye imza alınır..
tıp dünyasının bir gün bedence hiç bir arızası olmamakla birlikte kafaca sakat yahut kafada pıspırıl bir beyin olmakla birlikte bedence özürlü mazlumların derdine de deva olacağının hiç bir şey yapamazsa nakil makil tek vücud tek beden iyi bir takım elbise çıkaracağının işe yaramaz parçanın ıskartaya çıkarılacağının itikadı umudu inancımla.. henüz insan aşamasına varmadığım deneyimi sizle paylaşma istedim ey milletim.. geçengün ayıptır söylemesi manavdan bi kilo elma bi kiloda portakal aldım ( mermi parası gidiyor diye işportadan almıyorum) deneyime uygun olması içinde yarıdan fazlası çürük elmayla portakalı bir poşete koyup üzerine bol bol çimento sepeleyip ya tutarsa deyip birleşmesi tek vücut olması için iyiniyetli dualarımla amin deyip duvara astım..
ancak doğrusunu söylemek gerekirse içimi kemiren şüpheyle işimi garantiye alıp bu kezde başka bir portakal ve elmayı alıp( yine yarıdan fazlası çürük olan) bu portakalıda bıçakla kırk ayrı parçaya bölüp haritadan aklımda kalanla karadeniz asıllı portakal rumeli iç anadolu kafkas asıllı egebölge asıllı portakal diye topluiğneyle üstüne kazıyıp isimlendirerek poşet içinde bol çimentoya yatırdım ve elmanın çürük kısımları çöpe atıp sağlam gibi görünen ( gerçi bi iki yerinde kurt ve kurtların geçtiği yumurta bıraktığı yol vardıda onuda temizlesem elma kalmazdı) kısımlarıda bölüp doğrayıp parça bölük ettiğim çimentolu portakal içine attım tekrardan bol çimento ekleyip karıştırdım onuda yine dualarım eşliğinde duvara astım.. her sabah gözlemliyorum birbirine yapışıp yapışmadıklarını zaman gösterecek size sonucu bildirecem ey halkım eğer başarılı olursam bunu bir kedi ve köpek üzerindede deneyip yine başarılı olursam insana olur olmayacağına öyle onay vericem ..
hoş o'nun tarifi aldığını iddia ettiği o'ndan aldım diye sözünü ettiğide büyük bir iyiniyetle '' bir portakal bahçesi içinde yetişen her meyve o bahçenin meyvesisir'' diye konuya açıklık getirmişti de bilmiyorum bilemiyorum...
türklük başımızda bulutlar gibi yüksek
gel sancağım altında oynayalım seksek
parçalar yıkarız tutup elele versek
olmaz engel bize ne çukur nede tümsek
her türkoğlu türkkızı bunu böyle bilsek..
Değerli Suphi:
Gülsüm Baş isimli yeni katılımcının, Ömer Sevinç Gül’e ait bir alıntısını okudum, okumuşsundur. Bir düzyazı kimliğine bürünmüş olsa da şiiri içermekte. “neyse bunu tartışmayalım” Kimine nesir, kimine şiir… Bu yazıyı yorumlamanızı içtenlikle sizden, arz ediyorum.
Not dibi: Mekanik ve tema itibariyle…
Saygılarımla.
Sevgili Nida,
Çok duru bir söylem; ne şiir ne de nesir kalıbına kendi kendini sıkıştırıp sokmuyor, tabiatıyla: sokmaz, çünkü burada söylenenler bütün “yetişkin akıl kılıflarını” reddeden sonal bir duyum ve duygu durumundan çıkıyor; yani: edebiyat olmaya çalışmayan bir metin, bu nedenle de bence bütün diğer kasıtlı edebiyatlardan biraz daha fazla edebiyat (bu “monologumsu ağıt” aslında çok iyi bir sükseyle geniş çaplı bir dramın merkezi sahnesinde geçebilirdi!); eh edebiyat (bana göre) olmayan kimi noktalarını da göz ardı etmek gerekir. Ben ilk okuduğumda “iğnelemeyi” üzerime almadım doğrusu; belki de kendimi hemen hemen her yazını akışında bulduğumdandır, kibirden değil. Ben Ömer Sevinçgül’ü ilk kez ismen duyuyorum ve okuyorum. Ama bu çok önemli veya belirleyici bir şey değil, zira genelde yazarı (isim – biyografi – sosyal denkleniş vs. vb. gibi etmenler bağlamında) değil, metni (dil, içerik, biçem ve söylem düzeyi bağlamında) birincil derecede alımlayan, okuyan biriyim.
Ömer Sevinçgül’ün bu metnindeki betimsel duruş ve yeğleyişlerine ben şahsen katılmayabilirim (bu illa da şu anda kendim anlamında bir “ben” değil), içeriksel olarak ama karşı konulmaz bir görsel ve düşünsel “iffet” söz konusu; tabii “metinler-arasılık” boyutu da –kasıt veya planlı izleyişten uzak- yadsınmaz bir netlikle ortada, fakat göndermelerin çoğu, gizli bir şekilde modernitenin diplerinde her zaman akan “karşıt kültür”ünden ileri geliyor. Modernite’nin karşıtlığını, elbette ki “naivite” ile beslemek olanaklı; kimileri (ki bu, Doğuda çok yaygın, Doğu derken, Hindistan’a kadar uzanan bir yelpazeyi kastediyorum burada) naivite değil de, “sersemletici” bir “aylaklık” felsefesi veya mistik bir belirsizlik ortamını yeğliyor, her ne olursa olsun, modernitenin yeryüzüne yönelik ussal ve rasyonalist (akılcı) sömürgeci egemenliğine karşıt söylemler ilk başından beri (yani Sensualistlerle – Spiritualistlerle, kısacası, “aydınlanma” dönemi ile hemen hemen eşzamanlı) filizlenegelmiştir. Bu bakımdan, Sevinçgül’ün söylemi batıdaki karşıt kültür odaklı akımların çerçevesi içinde alımlanmalıdır. Faust’un da bezer trajedisi yok mu? Var elbette. Faust’un hizmetçisi/yardımcısı/öğrencisi olan “Wagner” adlı karakter tıpkı günümüz “bilim adamları” gibi akılsalcı ve kasıtlı rasyonalist bir kimliği temsil ederken, Faust “arınmaktan”, bilinçten kurtulmak uğruna Mefistofeles ile iddiaya bile girişir. Bunlar bilinen şeyler. Ama bu iddianın temeli ve ardındaki asıl güç, hayret eden (coşkun ve duyusal) bir bilgi düzeyine erişme hasretidir. “Hayret” sözcüğünü tüm romantik akımların (yani “rasyonalist-karşıtı” yönelimlerin) içinde merkezi bir yerde bulabilirsin. Sihirli bir etkiyle yarı karanlık bir ortamda (romantik hava) , çoğunlukla geçişken vakitlerde (yani “akşam” ağarmalarında; Watteau’nun resimlerine bakın!) birden bire belirsizliklerden hiç beklenmeyen dip gerçeklik (düşsel hakikat) –genelde de doğa betimlemeler aracılığı ile- karşımıza çıkıp bizi hayrete düşürür.
Ben şahsen bu bağlamda hiçbir yorumda bulunmak istemem, bana düşen şey, anlamaktır. Bu konuyla ilgili çok etraflıca konuşmak ve tartışmak gerekir; çok etraflıca; çok yararlı olur, ama öncelikle anlamak ve bir yönelimi kendi tanımlarımızı yapmak üzere belirlemek gerekir kanaatindeyim. Böyle bir tartışmaya katkı olsun diye ben ilgili odaya “Lord Chandos’un mektubu” adlı metni eklemek istiyorum, bu mektup modernite ve moderniteye karşıtlık yönelimlerini çok net bir şekilde “şair”in konumundan irdeliyor. Mektubun yazılış tarihi 1903’tür; yazarı ise genç bir Avusturyalı Hugo von Hofmannsthal.
Gördüğün gibi: “iğnelemeleri” şahsen üzerime almam için bir neden yok. Kanımca sen de “iğnelemeleri“ boşuna üzerine almışsın, ya da: gereksiz yere, zira (çok basit bir neden:) bir iğneleme aslında yok.
Şimdilik sevgiyle kal; not üstü: acele ve telaşla yazdım, kusuruma bakma, birkaç önemli iş bekliyor beni kapıda, eşikte…
Suyel
Hani erken inerdi karanlık
Hani yağmur yağardı inceden
Hani yokluğunda işten dönerken
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizim
Henüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi çok eskiden
Şimdi ay usul yıldızlar eski hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden geçen geçti, geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbimin şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi
Sevgili dostum,
kişisel olup olmaması şu an umrumda değil, zaten "genel tartışma" odasındayız, yani biraz özgürce takılabiliriz; sana bir itirafım olacak:
rakı içmeyi bilmeyen bir insanım; bundan da hiç gocunmamıştım şimdiye kadar; ama doğrusu, akşam güneşini uzaktaki bir nehirde toplanmış olarak görmek, bu arada seninle bir kadeh rakı içmek, susmak, ve sadece etraftaki dünyayı olduğu gibi kabullenmek, kısacası: rakı muhabetine ortak olmak, şu anda başarabileceğim bir şey gibime geliyor; hakkını verebilirdim şu an; ama bunun için bir koşul var: sen olmalıydım karşımda saki olarak.
Suyel