ya bırakın didişmeleri.
bunlarla elinize ne geçiyor hiç anlamıyorum.
o böyle demiş bu böyle demiş.
şöyle edebiyatı içeren anlamlı laflarınız yok mu ya,
iyice ipin ucu kaçıyor.
hiçbiri beni ilgilendirmediği için katılmıyorum,
ırgalamıyor beni, bana anlamlı gelen şeylerle ilgili de yazıyorum,
burdaki herkes dönüp kendine bir baksın yahu.
şimdi sayın sezai de ipin ucunu çok kaçırdı,
sayın sezai arkadaş, nedir yahu sizin derdiniz,
buraya geldiğiniz günden beri bir sorunsalsınız,
elinize ne geçiyor,
sizle bi sorunum yok benim,
bu yazdıklarınız nedir,
ben çok iyi yazarım falan diyorsunuz,
kafa bulma yeri değil ki bura, bir yere kadar kafa bulursunuz insanlarla, ama ondan sonra maskeniz düşer.
bence ya burdaki insanlara saygı gösterin ya da hiç yazmayın.
madem yazarsınız, gösterin şiirlerinizi, öykülerinizi.
ben kitap çıkardım, siz ne yaptınız,
ben öykülerimi yayınlattım dergilerde, siz ne yaptınız,
gene diyeyim, benim sizle bir sorunum yok, olamaz da,
ben enerjimi tatışmalarla heba etmem.
roman yazıyorum.
roman.
gevezelik yapmam.
iyi yazmaya açlışıyorum.
Genel Tartışma
107 görüntülenme · 670 ileti
isa efendi,
bulundugum platformlarda sahsim hakkinda konusmayi sevmem. nedeni de o platformdaki insanlarin benim sohretim, gucum, bilgicligim, kulturlulugum, ve olaganustu zekam karsisinda kendilerini ezik hissetmelerini istemememdendir. benim eserlerim (romanlarim, siirlerim, oykulerim, cevirilerim, cilt cilt ansiklopedilerim vs.) Turkiye ve Dunya kitabevlerinin raflarinda isil isil parlamakta. simdi bunlarin listesini burada aciklayip reklam yapmak istemiyorum. hemde uzun is.
sen roman yazsan nolur yazmasan ne isa? sen ilkonce kendine, kitabini bastiracak bir muteahhit sponsor ayarla kardesim. Yoksam 40 yayinevi de dolassan alacagin yanit tarzi bize uymuyor olacaktir.
sezai abiniz aci konusur ama dogru konusur.
sezai
Ağaç dallarıyla, yapraklarıyla bir de meyveye dönecek çiçekleriyle ağaçtır... O çiçeklerden en güzeli, en önce meyveye dönenidir... Güzelliğini örnek olsun diye diğer çiçeklerle paylaşır... Bu uğraşta, o kadar fedakardır ki, OLGUN'laşıp yere düşmekten korkmadığı gibi, son anına kadar da dala sıkı sıkı tutunur... Ama gün gelir, bu uğraşta yorulur ve tutunduğu daldan düşer... O, OLGUN meyve, ağaçtan yere düşerken sadece, "[[B]]acaba geridekilerden kaç tanesine OLGUN'laşma yolunda örnek olabildim[[/B]]" diye düşünür...
Üzülme OLGUN abi, bu uğraşında kendini başarılı sayabilirsin... Başkalarını bilmem ama ben seni hiç yitirmedim, yitirmeyeceğim de... Seni tanımaktan, büyük mutluluk duydum ve sonsuza dek de duyacağım... Sevgilerimle...
evimizin bahçede bi kulube amcamlar oturuyodu kaynatam olacak herif bi taağ o klübeye girip çıkma pılını pırtını topla çık dedi amennaa dedim .. evin alt katı kiradaydı kiracılara iyi davran sakın bi yamuk yapma dedi olur dedim şimdi bizim kiracı gece geç saate kada müzük çalıyo yüksek ses hangı dildeyse anlamıyom kiracının evden leahmeaacun gokusu geliyo kıllı kıllı adamlar çiğ köfte yunuruyo geç saate dek sonra içip içip sarhoş olup naara atıyo bizim eve taş atıyo camı kırıyorlar kardeşlerim yaralandı kaç sefer kaynata istedi ses çıkaramıyoz yoksa kızı vermem diyo kaynana gururumla oynadı böyle züğürde kızmı verili diyo .. aslında ben türki cumhuriyetten bi gız arkadaşım vardı onla çıkıyoduk .. buna işte maddi durum iyi okumuş yazmış liseyi bitimiş kültürlü kız diye tavoldum ... kötümü olu iç güyeesi gibi atsam kapaağ bu nerden baksan bi milyar memur maaşı alı beni besler .. temiz elbise ütülü gömlek akşamda yemeeğmi hazırlar.. yalınız verseler kızı annem senden iyisinimi bulacaklar maaaşallah benim aslan oğluma taş gibi taş diyo cesaret veriyoda.. peder eğer oturma odası takımını da isterler almam onu senide reddederim evladlıktan diyo .. bide kız müslüman olmam ben diyomuş .. avusturyalı kayınço benim babaannemle senin deden evlenip boşanmışlar akraba sayılırız nikah düşmez diyo.. çocuk olusa sakat olu diyo .. bilmiyom bilemiyom dün yüzüğü taktık .. 17 aralığa kadar inşallah başka şey istemezlerde hayırlısıyla verirler de inşallah bi helal süt emmiş çıkar bilmiyorum ... bilemiyorum... noolu bi yardım et iki gözüm abula .. oğlum olusa ne ad veriyim ..
şimdi gine varmıdır bilmem bizim talebeliğimizde türkçe kitabında bir okuma parçasında şöyle bir hikaye vardı babası oğluna mütemaadiyen sen adam olmazsın diyor terbiye edilebilir eğitilebilir bu masum yavrucağızı daimi telkinlerle adam olamayacağına ikna eden baba gün gelir yaşlanır bu arada oğlu okuyup bir yere vali olur bir gün mahiyetindeki adamlarına emir verip uzak köyündeki babasını yaka paça yayan yapıldak ayağına getirtip - gördünmü bana adam olamazsın diyordun halbuki vali bile oldum der ihtiyar ona şöyle yanıt verir - ey oğul ben sana vali olamazsın demedim adam olamazsın dedim der... kıssadan hisse bir insan vali olabilir bakan başbakan olabilir .. siporcu sanatcı hattaa reisi cumhur olabilir ama adam olamaz.. şimdi... şimdi gerçektende çevremize baktığımız zaman mezbul miktarbakan görürüz eskiden bir tane devlet bakanı olurdu şimdi eline bir ip alsan sallasan mutlaka bir bakana denk gelir saatlerin doğru gitmesinden sorumlu devlet bakanı .. yemeklerin yeterince pişmesinden sorumlu devlet bakanı , bunlar bir koltuğa oturmaya bir makama yapışmaya görsün sorunlu sorumluluklardan sorumlu gibi.. bunlar bir koltuğa oturmaya bir makama yapışmaya görsün makam odaları penceresinden ufuktaki bir çizgiye boş gözlerle yıllarca bıkıp usanmadan bakarda bakarlar... donuk gözlerle ufuktaki bir noktaya bakarlar..hiç biride kalkıp pencereden aşağı uluorta akıp giden kalabalığı seyretme lüzumu hissetmez ne yer ne içer bu adam diye sormazlar.. hiç unutmam çanakkale seramiğin bir kursu sonunda biz kursiyerlere sertifika verecekler o zamanki milli eğitim bakanımız sayın ismi lazım değili çağırmışlar bize birer sertifika dağıttılar övünme gibi olmasın enel fakir pekiyi dereceli sertifika aldı sonra kürsüye bakan geçti biz can kulağı dinliyoz böyyük bi adam höküümet adamı sayın bakan konuşma yapacak .. bu önüne önceden dikte ettiği yada ettirdiği kağıdı almış konuştu bir iki yerde tutuldu sonra kaldığı yeri bulup devam etti okudu en son yazı bitti hayırlı olsun arkadaşlar dedi ve kağıtta olmayan kendi kurabildiği cümlelerle şunları söyledi - arkadaşlar gerçektende eskiden bizim memlekette kaliteli insan açığı vardı 20 yıl kadar önce mühendis mimar arar bulamazlardı bugün gene arıyorlar bulamıyorlar kaliteli insan her zaman kaliteye ihtiyaç var deyince dayanamayıp kendimi tutamamış - pakii sayın bakanım siz bakanlığınız döneminde insan kalitesini yükseltme için bir şey yapmadınızmı neden aynı kalıyor kalite düzeyi deyince - yapmaz olurmuyuz elbette yapıyoruz yapmasak senin burda işin ne benim işim ne diye karşılık vermiş daha sonra vakfın kokteyli verilipte biz küçük küçük yaşpastaları kolaları ziftlenirken bi ara yanıma yanaşıp gülerek kulağıma - lan oğlum vatan hainimisin demişti...gerçektende böyle bi kaç istisna çıkar içlerinde görevini layıkıyla yapan... bunların kuyruğuna teneke bağlanır... bunların modern zaman soytarılarıları olduğu toplumu neşelendirmek için ilahi bir misyonla gönderildikleri fikri görüşü ağır basar ekseri..
nur içinde yatsın rahmetli adnan kahveci ileri görüşlü aydın bir kimseydi taş ocaklarını öyle bir işleyelimki geleceğin aspendosları çıksın orta yere derdi... ortaya attığı tez malum çevrelerce hafife alınıp alay ederlerdi... ruhu şaad olsun bu güne değin gelmiş geçmiş bakanlardan farklı biriydi.. bi ara tantan çıktı gazman rolüne soyundu bu.. şemşi paşa paşajında şeşi büzüşüşecileri topluyodu bu.. çat çat çat iyilerin dostu kötülerin düşmanı çat çat çat.. toplumun adam olma şuuru kazanmasında kendini ihya sürecinde bayaağ mesaafe kazandı bu .. sonra harcadılar...
sonra osman durmuş diye bir deli çıktı .. gecenin onikisinde kalkar hastane basar başhekim denetler başhekimi azarlar kovar koltuğa kendi oturur masadaki defterlere bakar hasta odalarındaki hastalara bakardı .. ben böyle delileri hizmete bakanları severim .. şimdi.. gerçektende her yıl devlet kesesinden beslenen .. haybeci kadrolarla şişmiş ssk hastaneleri zarar edan parazit olmadan kurtardığı gibi kar eder hale getirdi ..
şimdi bide kültür bakanı bi deli daha çıktı .. oda bizim kültürümüze bakıyo ..bakarkende arada bi gözleri yoruluncası dinlendiriyor .. olacak o kadar kusur kadı kızında.. yüzelli okkalık balerinleri baletleri , sanatçı kadrosuna yazılıp devleti ufak ufak lüpletip vazife yapmaz yüzsüzleri sayesinde tanıdık .. kültürümüzün geri kaldığını ilerletmek için daha çok kültür merkezi gerektiğini sayesinde öğrendik.. siirtte valilik yaptığı yerde kültür merkezi açarken duygularına hakim olamayıp ağladığına şahit olduk .. içimizden bir ses - acep bu kadarmı ağlanası acınılası bir kültürümüz var?? diye sorgularken bomba patladı .. sayın bakanımızın bakmaya doymaz gözleri sakal-ı şerife bakmak isteyince mahiyetindeki düşük kültürlü şakşakçıları şaklabanları - hemen sayın bakanım şak şak şak emret bakanım şak şak şak diye bir koşu ayağına getirdikleri sakal-ı şerife bakmasına vesile olmuşlardır .. bizde bu güzel örnek davranışa bakarak sayın bakanımızın kültürümüzün ne hale geldiğini göstermesine vesile olan örnek davranışıyla ağlaya ağlaya daha çoook çok çok kültür merkezi açılması gerektiğini idrak ettik tebrikler bakanım .. gözümüzü açtın.. yanlız ibiş oynatmak dalkavuk tiplemesi sergilemekten öte geçecek insanlarımıza ahlakii öğretide verecek olan kültür merkezlerine olan susuzluğumuzla sayın bakanımı bir de ben takdir tebrik etme istedim ..
ey halkım son anda erbile kaydırılmazsa yarın yada öbürgün anakonda üssüne uçucam..en az 4 ay yokum ..kafanız dinç.. yol hazırlığı eş dost ziyareti telaş içinden dayanamadım bi son yazı yaziim dedim zıpladım.. hepinizi tek tek öper sevgiyle kucaklar esenkalın derim ey asil halkım soylu türk milletim.. imza fakir..
Meleklerin duası,
Sabahları kapısının önünden her geçtiğimde onu dua ederken görmek beni ne kadar mutlu ederdi. Posterlerde ki gibi; yatağının başucuna oturmuş, ellerini açıp yakaran bir melek.
Hayatının her anını dolu, dolu yaşamayı başaran, sevgi dolu yüreği ile her duyduğunun yardımına koşan iyilik meleğim benim.
Gün geldi, zamanı geldi bundan tam iki yıl önce bir bahar gününde Ayça’m gerçek bir melek olmak istedi. Sevdi güzel
Allah’ımda onu kırmadı. Ayça’m şimdi gökyüzünün parlayan en güzel yıldızı. O her gece büyülü ışıkları ile odasının penceresinden içeriye girip anacığının ve benim yüreklerimizi ısıtıyor. Bize anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor…
Ayça’m gittikten sonra başucundaki hatıra defterinin arasında; bir kağıda el yazısı ile özenle yazılmış bir dua buldum. Sabahları onu izlerken mest olduğum duasıydı bulduğum.
O kadar güzel bir dua ki, sevgili İzedebiyat ailesi ile de paylaşmak istedim.
Sevgili gençler, sabahları sizde Ayça’m gibi bu kısacık duayı okuyup güne hayırlarla başlayın ne olur. Göreceksiniz kalbiniz sevgi ve hoşgörü ile dolacak, pozitif enerji yüklendiğinizi hissedeceksiniz.
Aslında yaşamın ne kadar basit olduğunu, zorlukları tamamen kendimizin yarattığını keşfedip, kendinizi terapi edeceksiniz. Belki de yeniden, farklı boyutlarda yaşamaya başlayacaksınız.
Olur ya bir melekten size küçük bir armağan olur.
Sağlıcakla kalın, mutlu kalın.
İsmail Semih Köker
Ayça’ mın duası:
Bismillahirrahmanirrahim,
Allah’ım, lütfet ki gittiğimiz her yere barış götürelim. Bölücü değil, bağdaştırıcı olalım.
Nefret olan yere sevgi, yaralanma olan yere affedicilik, kuşku olan yere inanç, umutsuzluk olan yere umut, karanlık olan yere aydınlık ve üzüntü olan yere sevinç dağıtıcı olmayı, bize lütfet
ya rabbim.
Kusurları görenlerden değil kusurları örtenlerden, teselli arayanlardan değil teselli edenlerden, anlayış bekleyenlerden değil anlayış gösterenlerden, yalnız sevilmeyi isteyenlerden değil, sevenlerden olmamıza yardım et.
Yağmur gibi hiç bir şey ayırt etmeyip; aktığı yere canlılık bahşedenlerden, güneş gibi hiçbir şey ayırt etmeyip; ışığıyla tüm varlıkları aydınlatanlardan, toprak gibi her şey üzerine bastığı halde; hiçbir varlığını esirgemeden nimetelerini herkese verenlerden ve gece gibi; ayıp ve kusurları sarıp örtenlerden olmayı bize lütfet.
Alan değil veren ellerin, affedici olduğu için affedilenlerin, hak ile doğan, hak ile yaşayan ve hak ile ölenlerin ve sonsuz yaşamda yeniden doğanların safına katılmayı bize nasip eyle.
Amin
Bir de şu kan düşmeseydi yeryüzüne bu bayramda...Bir de ağlamasaydı çocukları savaşın ne güzel olurdu...Bir de şehit evi sızılar dillenmeseydi ana yüreklerinde...
Öyle ya bayram bugün sevinç takınmalıydık duruşumuza...İyi bayramlar demeliydik gülüşler mıhlayıp dudaklarımıza...Yangın yeri acılardan sıyrılıp neşelenmeliydik , bayramdı bu...Gene kahpe pusular kurulu bayramın geçtiği tenhada...Gene mayın konmuş bayram yüklü bir araca...Gene baskın yemiş bayram karakolu...Gene tecevüze uğramış komşu bayram kızı...Hala yurdu işgal altında bayram ülkesinin...Ve o bayram ülkesine terörist bir devlet kurmuş adiler...Bayram ülkesinin bayrağını indirip kendi paçavralarını asmışlar sokaklarına...
Ve başka bir bayram diyarı tankların paleti altında...Bayram şeridinde bombalar atılıyor hala...Bayram mülteci kampı baskın yiyor...Terörist ilan edilmiş bayram ülkesinin eli sapanlı çocukları...Suçları umut etmek , suçları taş salmak gökyüzünün çirkin tarafına...Suçları taş salmak zalimin tankına - tüfeğine...
Oysa bayram bugün iyi bayramlar diyecektik gülmeler mıhlayıp dudaklarımıza...
Bayram sevdası yarına saklı...
Hele bir gülümseyen bayram dolansın yüreğime o zaman diyeceğim suretime tebessüm takınıp...
Haykıracağım " İyi bayramlar " diye...
Bugün beni mazur görün...
İmdat ÖZCAN
Hali hazır durumda Türk edebiyatı vatanın neresinden tutuyor?
Kıbrıs'tan mı?
Güneydoğusundan mı?
Hiçbir yerinden mi?
Hainlerinlerin ün ve ödül uğruna Nobel yardakçılığı yaptığı, eserlerinin okunduğunu sandığı ama sadece beyinsizlerin ve hainlerin ilgisini çeken yazarlar neye hizmet ediyor?
Uyanalım. Türkiye'nin Cumhuriyet'i bitiyor...
Sevgili Suphi:
Yazılanlara verdiğiniz önem ve onları incelemek uğruna harcadığınız emekten dolayı sizi kutlarım. Hatalı algılanma kaygısını siz de taşıyor olmalısınız ki parantez içlerinde hep açıklama yapma gereksinimi görüyorsunuz. Şiirler hakkında yaptığınız başarılı düşümler çok yerinde. Buna devam ediniz ki ilerleme gösterelim. Sadece kendi sesini dinleyen karga, kendini bülbül sanırmış. Haliyle kargalığımız da olacak, bülbüllüğümüz de. Mühim olan “kör köre kör, demesin” yaptığınız gibi yapılması, yapıcı. Hoş geldiniz.
Değerli Nida,
İki gündür forumun diğer sayfalarında dolaştım. Şu anda epey şaşkınım; daha dün “forum yazarlığı” ifadenin gerçek mahiyeti ve boyutunu kavradım sanırım. Sizin sözleriniz için teşekkür ederim tabii. Doğru bilmeye ve söylemeye yönelik içtenliğiniz çıkıyor sözlerinizden. Bizi bir arada tutabilecek belki de en önemli değer ve insani vasıf bu olsa gerek; bununla (salt bilmek ve bu bilgiyi sunmakla değil) bir yere varılır. İşte “bir yere varılır” şeklindeki sözün arkasında durmak gerekir, bunun için de eldeki olanaklara kendini yanıltmadan (ben kendimi kastederek söylüyorum) bakmalıdır insan. Durum anladığım ve şaşkınlığımın bana anlamayı sağladığı kadarıyla şu: Sitede o kadar çok yazınsal ürün ve etkinlik söz konusu(ymuş) ki, bunların arasından (göreceli ve öznel) ilgiyi üzerinde toplayabilecekleri bulmak bile birkaç hafta (benim gibi bir insanda bu aylar da olabilir) yoğun ve ciddi okumayı gerektirir. Bu (elbette kendi öznellik çerçevesindeki) ilgiye değer olan metinlere yorum getirmek ise, başlı başına devasa bir girişim anlamına geliyor. Ne yapabileceğimi bilmiyorum şu anda. Katkı olarak yansımasını istediğim emeğimi platform düzleminde nasıl somutlaştırabilirim, hiç kestiremiyorum. Bu tartışma kanalları ve odalarında sunulanlara dair yorum ve değerlendirmeler getirmek konusu ise yine apayrı bir boyuta taşındı işin devasa sınırlarını anlamaya başladıkça. Örneğin sayın İsa Kantarcı’nın birkaç metnini gözden geçirdim. Sizin çalışmalarınıza baktım. Birkaç başka (gelişi güzel seçtiğim) arkadaşın yazılarına baktım (kendi sayfalarındaki metinleri kastediyorum), -işin içinde kaybolma korkusu sardı beni; nereden başlamak gerekir, tek başına zaten yola çıkmamalı (o zaman forum üyesi olma ve kalma gereği olmazdı değil mi zaten?). Katkının örselendiği, örselenebileceği yollara hiç girilmemeli kanımca. Peki ne yapabilir insan, eğer katkının gerekliliğine inanıyorsa? İşte yine kendi kıt aklımla çaresiz kaldığım noktaya varıyorum böylelikle.
Öbür yandan, elbette ki ben de (yazınsal/edebi) metin üreten bir kişiyim. Fakat, bu yönümle ilgili benim tuhaf ve çekingenliğe değil de ilkelere dayanan görüşlerim ve “huylarım” var. Ben de bir şekilde bu cümbüş cemaatin şen şakrak hareketliliğine katılsam mı diye sormuyorum bile kendi kendime (kısacası). Fakat, salt yorum ve değerlendirmeler yapmak da biraz fena, biraz kolaycı ve haddinden fazla kibir yüklü bir durum ve davranış olmaz mıydı? Pekala öyle bir izlenim söz konusu edilebilir. Ama, inanın, kendi ürettiğim metinleri sunma veya başkalarına açma konusunda ne gereği var diyorum (benim gözümde) ne de içten, sahici bir gereksinim duyuyorum bu yönde (kendimi eleştirilerden muaf gördüğümden dolayı değil, hayır, hiç değil, sadece şiirleri anlamanın çok çok hassas denge ve kendine göre zamanlamaları olduğuna inandığım için; şiirlerin yazılmasına vesile olmanın çok daha etkin bir yol olduğu konusunda da ayrı bir inanış ve ilkesel duruş da anılabilir bu bağlamda…). Sadece söylemek istediğim değil, bu konuda (genel anlamda şiirin paylaşımı ve yayılmasını sağlamak konusunda) söylenmesi ve tartışılması gereken birçok şey var daha, çok çok şey! Ama sırası ve yeri değil belki de, bunu siz de teslim ve takdir edersiniz sanırım. Söz konusu olan, benimle de (tekil bir şahıs olarak) bağlantı değil aslında, daha çok: bu ülkenin ve bu toprakların kokusu ve dokusu ile yoğrulan birçok insanın bu dokunuşlarına bir ad, bir dil, bir söylem kazandırmak için inanılmaz bir hassas ve içe dönük emek ve çaba içindeyken, kendilerini yapayalnız ve terk edilmiş hissetmemeleri ile ilgili bir şey; bu da bir forum düzeyinde ortak paylaşım ve sunuş ortamının en üretken şekilde somutlaşmasıdır. Bu bakımdan beni de kapımdan çıktığım andan itibaren evimin dışındaki herhangi bir şey, bir çitin arkasından caddeye sarkan bir dal, bir çöp tenekesine gelişi güzel atılmış bir oyuncak, bir arabanın gürültüsü, ne isterseniz, her şey etkilemekte; bu etki ve dokunuş ise bende bir düşünce, bir keşif, bir boyut açılımı sağlıyor; bunu da dile getiriyorum, şiirde, yorumda, romanda, fark etmez ki. Katılım işte burada –soyutlamanın eksininde- bir gereksinim olarak doğuyor. Edebiyat dediğiniz şey, güzel ve/veya anlamlı yazı yazmak değildir ki (salt veya sadece). Edebiyat, biz insanların canlı ve ruhsal bir varlık olduğumuza dair en son elde kalan kanıt noktasıdır, özellikle, içi daraltılmış hafızasızlığı gitgide daha etkin araçlarla yayan günümüz dünyasında başka hiçbir dayanak yok insanın bir canlı varlık olduğunu dile getirmek için; yani: şunun bunun (varlıkların, kurumların, inanışların, dogma veya kalıtların vs.) edilgenleştirilmiş nesnesi olarak araçsallaştırılamayacağını somutlaştırmak için son soluklanma noktası…o halde sahiden de benim tekil bir şahıs olarak kibrimin veya böbürlenmelerimin, çok-bilmişliklerimin ve sonuçta aslında sadece hazımsızlıklarımın bir hedefi ve aynı zamanda kanalı da olamaz, olmamalıdır (ben emrivaki düşüncelere ve önermelere pek sıcak bakmıyorum aslında, ama burada “olmamalıdır” demek zorundayım, umarım anlıyorsunuzdur durumumu). Katkı sözcüğü işte yine ön plana; ilgi odağının tam ortasına yerleşiyor böylece.
Şiir yazmak, kendi içindekileri dışa vurmak değildir, nesnelerin bilinçaltında ikamet etmektir daha çok. Onların hafızasına, ulu ve genelde kapalı ve kilitli (bizim “meşguliyetlerimiz” ve “önemliliklerimiz” var ya ondan kapalı, yoksa kendi başına kapalı değil) kapıların ardındaki hafızasına dahil olmaktır. İnsanların gitgide daha kısa soluklu umut veya kaygıları uğruna işletilen bir yeryüzü sömürüsü düzeni içinde şair nesnelerin yanında yer alan, duygusal değil, ciddi ve düşünceli bir vicdan sahibi insandır. İşte bu bakımdan da, en “kötü şiir” bile (ki böyle bir şeyin olabileceğine inanmıyorum, sadece şiirler vardır, ve şiir olmayan şeyler) en mükemmel mühendislik yapıtından ahlaken üstündür benim gözümde, ilkesel olarak bu böyledir. Gördüğünüz gibi: katkı denilen şeyin bir de –bu sefer ahlaki- boyutu ve gerekliliği çıkıyor karşımıza. Sorun o halde gerçekten de salt benim bir teknik sorunum değil, katkımı nasıl işe dahil edip etmeyeceğimle bağlantılı kalmayıp. Fakat, öbür yandan sorunun çözümüne giden yolda teknik engeller ve somut düzenlemeler de söz konusu elbette. Yani yine başa dönmüş oluyoruz, -kısacası: bu devasa hacim karşısında (bu durumda benim gibi çalışmayı yeğleyen, yani salt yorumlamakla sınırlı kalan arkadaşların) katkı(sı)nın en etkin ve makul ayarı ve yeri nedir sorusu ile yüz yüze kalıyorum, ve inanın, başta da söylediğim gibi: şaşkınım, ne yapacağımı hiç ama hiç bilemiyorum (korkarım birçok arkadaşın durumu benimkinden farksızdır, daha etkin katılım yönünde aslında bir güç ve niyet var, ama bunu foruma nasıl dahil edeceği konusunda bir tıkanma hissi).
Bütün bu –yarı sayıklama sayılabilecek- düşüncelerimin bir an önce kendi yatağını bulup akması ve somutlaşması dileği ile (yani: sizden bana yol göstermenizi de rica ediyorum aslında) sevgilerimi sunuyorum.
suyel
İşte tam orada kaybettik. Samimiyetin vurulduğu noktada. Beylik kalemlerimizi doğrulttuk kırk su ile harmanlanmış zırhlara. Sonu hüsranla biten bir deniz kaçamağıydı. Sırtımızın yanığı verdi ele bizleri ki korkumuzdan ağlayamadık. Eleştiriyi yermekle karıştırdığımız anda topuzun gölgesinde gürültüler de kopmadı. Gerçi bir ihtilal olmazdı dur diyebilmek, demokrasinin kutsallığını da zedelemezdi. Kapısı açık bir halı sahaya daldık, kale direklerinden mızrak yaptık. Saplandığı yeri umursamaksızın savurduk… Bir ceylan yaralanmış setin ortasında ve kelebeği kanserli kanadından vurmuşuz, üzülmedik. Kaybettik ya samimiyeti, timsah zaten hep yalan ağlar. Abalıya taş atmaktan, tarla temizlendi de sarıkız yine küskün. Takılmalı bir kayaya, gerdanında ter basitsizcesine sürmeli. Anlayacağın dozunu tutturamadık. Çok su verdik demire, kırıldı. Olmalı tabi şiirde müzik, mozaik olmalı. Sanal penceremizi açtığımızda yağmurdan korkamamalıyız ki gitti samimiyet… Anlayacağın taşlar yerine oturmadı. Fil L çiziyor, at çapraz koşuyor. Bırakmış olmamız vardı aslında güncel tavırları, topun geriye dönüş zaviyesini hesaplamaktansa Pinokyo olmak daha bir güzel Peter’le mor dağlarda elma yanaklı kızı yaşamak.
Şiir planlanmalı mı? İçten gelen her düşüm de şiir, değil… Görüş! İşte çağrım burada başlıyor ki sizden önce de ben bu çağrıyı yaptım. Yazmanın sonu yok ki tükenmez kalemden sonra parmaklarımıza klavye de tutturuldu. İlk boğumunda olurdu sızı oysa şimdi izleri silercesine basıyoruz zavallı tuşların tepesine. Kendi aynamızda, kendimizi görmek tat vermiyor. İki, üç arkadaşın tebrik mesajları da sarmıyor, ilerleyemiyoruz. Gül alıp vermek sarmıyor. Yazdıklarımla eleştirilmek istiyorum ki daha derin denizlere ulaşayım. Güzelim sitenin eksiği bu. Gerçi sahibi de pek bir şeyler beklemiyor yazılım ve okunum dışında. Kayıtsız… Bilginizi sezdim ve saygı duydum. Gerekçesi anlaşılmazlığı oynamak hoşuma gitmiyor desem yalan olur. Size benzer Zeynep isimli bir arkadaş daha vardı, yani varsınız, var böyle insanlar. Sizi küme düşmeye yüz tutmuş bir takımın başına davet etmeye çalışmıyorum, sadece sesli düşündüm. Size böyle bir görev önerilmeli, düşüncem. Ama büyümeyi kafasında bağdaştıramayan kişilerden bunu beklemek, kahve falında fırtınaları içmeye benzer. Soracaksın, niye amaçsız bir yerde bu tırnak izleri… Amaçsızlıktan doğmadı mı, çoğu amaçlar… Neyse, haddimi aştım. Virgül vari sol omzumda başım…
Değerli Nida,
Çok çok teşekkür ederim; çok zor ve dolambaçlı okumalara iten yazınızı anladığımı biliyorsunuz (bütün yan anlamları ve sizdeki –geçmiş- yaşantıları ile diyorum, hem de “yorumlamadan” uzak.). Özellikle farklı (birer) dili kullanmamız beni umutlandırıyor. Çok kolay umutlanmakla birlikte çok zor umutsuzluğa kapılmak huyları, illa da aptallık veya kolaycı anlaşmacılık anlamında algılanmamalıdır, değil mi? Size hemen bir elimi uzatmak istiyorum:
Yıllardır beni (yazınsallığın oluşumu ve somutlaşması bağlamında) bir nokta düşündürüyor, bu konuyu sizinle görüşmek istiyorum, örnekler de vermek istiyorum, kimi noktada itici bir düzey ve oranda “teknik” düzleme bile girmek/düşmek istiyorum, aksi takdirde anlaşılmazlığın kendine yönelik kibir ve sevdasına saplanacağımdan korkuyorum.
Aristoteles (en başa dönmek gerekirse) yazılı sanat eserleri (diğer sanat etkinlikleri –lavta, resim vb. lerini sayıyor- gibi) ile ilgili en temel tanımında “taklit”tir (mimesis) diyor “poetica”sında. Şimdi bu “taklit” tanımı, yüzyıllardır kabul edilen bir “yasa” şeklinde geçerli kılınıyor (sadece Batı uygarlığında değil, hayır bu kültürel havzada da çok önemli Aristoteles alımlaması –özellikle İskenderiye sayesinde- söz konusu olmuştur). Taklit ise uzun yüzyıllar boyunca, “gerçekliğin” (algı yoluyla ulaşılan olgusal dünya anlamında) taklidi bağlamında algılanagelmiştir. Bu nedenle “figüratif” (şekilsel/görünümsel) bir anlayış hemen hemen tüm sanat etkinliğin özünü oluşturmuş (bu bağlamda çeşitli kuramcılar “olası bir dünyanın” kurgulayımından bahsetmiş; sanat eserinin alılmayıcısı tarafından “alımlanabilmesinin” koşulu olarak bunu ilke saymışlar); yani: olgusal gerçeklik bağlamında olası olmayan bir tasarımlama veya kurgulayım sanat eserinin dışında tutulmuş (genelde beceriksizlik, barbarlık vb. nitelemelerle); o halde: biçim konusunda hem gelenekçi hem ustalık vasıfları, sanatçı olmanın en temel nitelikleri olarak sayılmıştır (örneğin bir çiçeğin renginde olgusal gerçeklikle kıyasta “yanlışlık” varsa, bu bir tutarsızlık durumu olarak yargılanırdı vb.; şiir veya diğer yazınsal metinlerde de “tür”ler için geçerli kılınan temel ilkelerin biçimsel somutlaşmasındaki ustalık esas alınmaktaydı vs.). Şimdi anlamadığım ve yıllardır üstünde –boşuna- düşündüğüm şeye gelmek istiyorum: taklit kavramı, belli bir dönemde terk edildi (“Modernite” diye adlandırılan dönemin ilk ışıklarından itibaren); yerine “öznel yaratım” (“yaratım”ın kendisi kısacası) ilkesi yavaş yavaş yerleşti; özgünlük, yaratıcı deha, ilham vb. kavramlar “ustalık”, biçimsel uygunluk” gibi kavramların yerine geçmeye başladı. Bunları çok net olarak görebiliyorum özellikle son yüzyılın içindeki gelişmelere bakınca, ama: o zaman “sanatçı öznesi”, sanatsal ürünün önüne geçmiyor mu? Yani bir “olgusal bütün” olarak sanat eserinin bütün “sırrı” o kişinin öznel ve biyografik karanlıklarında gömülü kalmıyor mu? O vakit, onu, sanat eserini alılmamamdaki neden veya gerekçe çok rastlantısal veya keyfi olmuyor mu? Bunu anlamıyorum: herhangi bir belirlenmiş koşulda, yani: günümüz Türk edebiyatının koşulları (ve özellikleri) bütünü içinde kalmadan, kendime özgü salt beni bağlayan bir dille pekala şiir/roman/dram oluşturabilirim ve sonunda: bu bir (türk dili ve kültürü içinde) şiirdir diye iddia edebilirim. Bunun kabul görmeyeceğini siz de biliyorsunuz, zira “şiir olarak algılanan” şeyin bizim bu karmaşık ve belirsiz beğeni ortamında bile, belli ölçütleri ve özellikleri vardır; yani: öznel olmayan “kalıp”lar ve biçimselleşme/söylemselleştirme yasaları. Farazi olarak örnek vereyim:
“kum/
mor/
bulut/
gözler/
akşam uğultusu.”
şeklindeki biçimselleşme (metinselleşim), kimse tarafından (kolay kolay) şiir olarak algılanmaz, -ardındaki “yasallık” belirgin değil ya. Şiir olarak algılanması için belki de (yine farazi konuşuyorum):
“Kumun üstündeyim.
Mor düşler içinde.
Bulutlardan bakan gözler
Akşam uğultusu ile karışır” (gibi) bir biçimselleşme yönünde genişletildiği an, ha işte şiir (beğeniyorum beğenmiyorum’ların ötesinde diyorum) bu diyebilir insan. Ama neden? Hani: özgün yaratıcılık vardı? Hani gelenekçi kalıplardan (söylemsel ve biçimsel) mümkün mertebe uzak durarak gerçekliğin taklidine düşmeyen bir yapı olacak(tı)? İşte burada kafamın almadığı nokta pıhtılaşıveriyor: “özgür(n)lük” ile “yasallık” modern çağda, yani günümüzde nasıl bir arada duruyor; zira yukarıdaki örnekte (büsbütün “özgür”lükçü yönelimde olan) günümüzde de pekala “yasallıkların” işlediğini görebiliyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki: yukarıdaki birinci örnek için de “işte şiir” denilebilir bugün, -evet denilebilir, ama sadece ilk kez yapılması ile bunun orijinalliği (ardındaki biçimsel uyanıklık ilkesi) teslim edilir, -“bu bir şiirdir” tanımı bence çok sonraları –gelenekselleşmeden sonra- söz konusu olacaktır. Bu bakımdan “yasallıklar” bütünü içine sadece yeni bir özgürlükçü “tarz” eklenmiş olacaktır (yani yeni bir yasallık örneği katılmış olacaktır).
Bu forumda yazı olarak sunulan metinleri oluştururken, insanlar acaba hangi temel “güdüsel” ivme ile yola çıkıyor? Bu soru da, yukarıdaki tartışmanın çekirdeğinde gizlidir. Ondan bağımsız değildir. Yazılan metinlerin şu ya da bu denklem içinde alımlanması beklentisi içinde yazılmıyor mu? Hem şiir (roman/öykü vs.) olduğu tescil olsun, hem “özgün” ve “iyi” olduğu ortaya çıksın, değil mi? Bir şeyler söylenmeye çalışılıyor, ama direk değil, Türk dili ve Edebiyatı çerçevesinde (bu her ne ise!) geçerli olan söylemsel “normlar”a uyması koşulu sanki hep geçerli ve var. Burada bir çelişki yok mu sizce? İnsan bu durumda sadece “bakın ben şu tarz / söylemsel –biçimsel çerçeve içinde ne kadar gelişmiş durumdayım” diye bir ivme ile yola çıkabilir gibime geliyor. “Neyin paylaşımı” sorusu burada gündeme geliyor? Neye katkı yapılmalı sorusu yine burada önem kazanıyor?
Dilerdim ki, kimi (yazan) arkadaş, herhangi bir metnini oluştururken yaşadığı (olumlu / olumsuz), örneğin vezinsel düzeydeki bir sorununu dile getirsin, ya da imgesel düzeyde; o zaman bazı –dipte işleyen- yasaları anlamamız, bu keşmekeş bulanıklık ortamında yine de yol alabilmemiz olanaklı/olası olabilirdi belki. Mesela bir yerde (sanırım İmdat bunu yaptı), ortak şiir yazımı çerçevesinde, “-yor” şeklindeki eylem morfemlerinin şiiri hantallaştırdığını bulgulayıp bundan vazgeçilmesi önerisini getiriyor; bence mükemmel bir an, tam forumluk bir sorunsal kümesi! Böyle bir tartışma içinde kimi (belki çok güçlü bir şair damarı olan, ama bunun farkında olmayan) arkadaş o kadar yararlanabilir ki! Bunun katkısı kimse tarafından ölçülemez derecede büyük olabilir. O halde:
Taklit olmasa bile, başka içerikle doldurulmuş bir yasallık söz konusu mu değil mi sorusu öncelikle ele alınmalıdır; sonra bu –varsa, ki kanaatimce, olduğu, okurların tavırlarından anlaşılıyor- yasallığın nerede odaklandığı, hangi tanımlarla daha belirgin kılınabileceği konusunda derin bir (örneklemelerle desteklenmiş pekala) tartışma mutlaka gerekli. Tabii ki bu tartışma içinde “kişiselleşme” dürtüsüne de yenik düşebiliriz kimi an veya aşamalarda, ama önemli olan gözünü budaktan sonuç açısından ayırmamaktır. Biliyorum: ütopik bir beklenti veya önerme. Ama, eliniz vicdanınızda, söyleyin: ütopik olmayan şeylerde hangi ikna gücü vardır ki? İkna edicilik özelliği, bir şeyin ne denli ütopik olması ile doğrudan (artan) orantılıdır kanımca. Uyanık ve gerçekçi fikirlerin peşine düşeceği kadar uzun değildir insanın ömrü (bunu da bir tür nükte ve mizah olarak söylemiş olayım).
Sonunda işte somut önerim:
- “kıta” bilinci ile söylemsel amaç arasında bir ilgi/bağ var mı yeni şiirlerimizde? Yani genel anlamda: içerik ile biçim arasında bir yasal bağlantı söz konusu mu hala, yoksa, bu yasallık gerçekten de hiçbir işlevi ve anlamı olmayan bir şey mi günümüz şiirinde? Yukarıda kuramsal ve soyut tasarımladığım sorun ve anlaşılmazlık durumunu böyle teknik ve tekil bir soruda hissediyorum. Böyle bir soru üzerinde bilgi sahibi olmadan da, salt içten düşünerek insan tartışabilir, tartışmalıdır pekala.
Bu dilek ve niyetle sevgilerimi yolluyorum size.
Suyel
Not: elbette ki bir mektup ortamı değil, buradaki, ama bir kere böyle başladı örgü, böyle gitsin şimdilik diyerek kendi kendimi bölmemeyi daha uygun görüyorum...bir noktada -doğadır ya her şey- kopar başka örgülere dönüşür ilgi.
Nida,
Sizin kişisel olarak “kötü” (diyerek) veya iyi diye (??) nitelendirdiğiniz şiirlerin beğenisi için (parantezli veya parantezsiz anlaşılma kaygısı içinde) insanları ikna etmeniz gerekirken, içi doldurulmamış kişi-odaklı yaklaşımlarınız sayesinde insanları en sonunda şöyle diyecek bir noktaya getirebilirsiniz: “Nida kötü buldu, demek ki iyi bir şiir; Nida iyi buldu demek ki okumaya değmez.” Bunu amaçlıyorsanız eğer, iyi yoldasınız. Zira bazı insanların övgüsü değil, sövgüsü asıl bir latife olur insana. Böyle bir duruma düşmenizi ben şahsen istemem.
Ekabir sözcüğünü anlamadım; keşke sizde de anlaşılma kaygısı olsaydı. Belki o zaman hedefinize daha kolay ulaşabilirdiniz. Yine de: zaman sizden daha zeki bir kılavuzdur.
Suyel
Not: eski parantezlerimden kalma bir “çeviri”: “iyi veya kötü şiir yoktur; şiir vardır bir de şiir olmayan şeyler vardır.” (sanırım size yazdığım bir açıklamada geçiyordu; tamamıyla kendimi bağlıyor; ikna etmeye yönelik sav değil, salt anlaşılma/tartışma/derinleşme kaygısı) tebrikler: okuma kültürünüz ile yazma kültürünüz birbirinden hiç sapmıyor. Bu bakımdan size (okumayacağınız) öğüdüm: iyi ve değerli bulduğunuz şeylere yöneltin o değerli yargılarınızı, kötü şeylere değil,- size bu öğüdümle eşlik etmeye özen gösteririm bundan sonra...bunları da sizin dilinize çevirmem gerekir mi? Sanırım, gerek yok (anlama çabası olan yerde çeviri devreye girer.) Sizin anlayacağınız: bir gönderme/sataşma metni hariç, okumaya değer bulduğum bir metninize (şiir/roman/öykü vs.) bir değerlendirme yapmışım gibi davranmayın; metinlerinize hiç (tek bir sözcük) lafım olmadı, yok, olmaz da, olamaz. (nokta) İçiniz rahat olsun. (nokta) Okuyun: nokta. (bakın ne güzel: parantezsiz de anlaşılıyormuşum; Allah sizden razı olsun…beni kaygılarımdan kurtardınız…)