"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şey anlamadığım anlamına gelir." — Franz Kafka"

Yaratıcı Yazarlık

İlk Roman

108 görüntülenme · 463 ileti
??? #241
Kusura bakmayın, olmuş bir hata. Doğru ya da yanlış, artık yazmayacağım. Hoşçakalın:)
??? #242
İsa, siz bir hoşsunuz doğrusu; içtenliğinize, nasıl desem? -şöyle diyeyim: açık sözlülüğünüze hayran olmakla birlikte bazen afallayıp kalakalıyorum adeta. (bu forum tartışmaları bağlamında) Yazdıklarınızı her seferinde okumaya özen gösteriyorum, çabalıyorum, ama inanın, işimi zorlaştırıyorsunuz (başkalarını bilemem), bakın, size bir örnek vereyim: "TEKNİKTEN ÖNCE YAZACAĞIMI GÜNLER ÖNCESİNDEN DÜŞÜNÜR, HİSSEDERİM ÇOK GÜÇLÜ BİÇİMDE," "HER ŞEYİ SEZGİSEL OLARAK HALLEDERİM," "BEN PLANSIZ HAREKET EDERİM, İÇİME KELİMELER BİRŞEYLER GELİR YAZARIM," "İLK BEŞ SAYFADA ROMANIN NASIL OLACAĞINA KARAR VERMİŞSİMDİR," "YANİ EN BAŞTA HESAP KİTAP YAPAR, SONRA BIRAKIRIM KENDİMİ METNE," (hemen ardındaki ifade) "SEZGİSEL İLERLER METİN, HER ŞEY KAFAMDADIR, YAZACAKLARIM KAFAMIN İÇİNDEDİR, HEPSİNİ BİRDEN DÖKMEM, KURGU KAFAMDADIR, HEMEN HARCAMAM ONU, BAZEN BOŞ SAYFAYA BAKAR, ONLARI DOLDURMAK İÇİN BİR ŞEYLER DÜŞÜNÜR, BİRDEN AKLIMA BİR ŞEY GELİR, BİR CÜMLE YAZARIM METİN YOL ALIR, BÖYLE UYDURA UYDURA İLERLERİM," "NEREYE NE KADAR GİRMEM NE SÖYLEMEM GEREKTİĞİNİ TAMAMEN BİLİRİM" "BÖYLE UYDURA UYDURA İLERLERİM," "NEREYE NE KADAR GİRMEM NE SÖYLEMEM GEREKTİĞİNİ TAMAMEN SEZGİSEL HESAPLA BELİRLİYORUM, OTURUP İNCE İNCE KAFA PATLATMIYORUM," "BEN BİRDEN ŞİİRSELLİĞE GİRERİM BİRDEN MİZAHA SAPARIM SAĞIM SOLUM BELLİ OLMAZ, VS VS" "ÖLÇ BİÇ, SONRA DÜŞÜN HİSSET, SONRA HERŞEYİ MİKTİR EDİP YAZMAYA BAŞLA," "ben romanın kaç sayfa olacağını bile hesaplarım," Şimdi sevgili İsa, bu açık sözlülükle değil de nedir? Ama bir de bunları anlamaya özen gösteren birinin yerine koyar mısınız kendinizi? Bazı ifadelerin birbirleriyle çelişmeleri değil (hem de birbirini dışayacak oranda), kendi içinde bir sürü çelişme ve totolojik ifadeler göze çarpıyor; -illa da Arap mı olmalı kuzum bunları anlamak için? Suyel Önemli not: yazarları sadece yazmaları için teşvik edip yazdıkları hakkında konuşmaları bağlamında susturmak gerektiği yönünde Adorno'nun (ilk okuduğumda onaylamadığım) bir görüşü vardır; artık onaylamaya çok yakınım Adorno'yu!
??? #243
Tık tık tık...kimse var mı orada? Suyel
??? #244
bir arkadaşım ilk romanını yazcak, ona yazmıştım onları, buraya asayım dedim, orda çelişki yok ki, plansız hareket ederim dedim, yazarken öyle tabi, en başta metni kafada kurarken bir plan var, valla ben yazarların nasıl yazdıklarını merak ederim, işime de yaradılar, yazarların konuşması lazım, burası insanların konuşabildiği bir ülke haline gelseydi iyi olurdu, nazi almanyasındaki bir subay gibi düşünmen, hiç yakışmadı suyel sana,
??? #245
Bu sabah yazdıklarım ortada: okuma ve anlama çabası ve gereği duyan kimse, orada inceler, denetler. Adorno, fikirlerinden ötürü Nazilerden kaçmıştır; Amerika'ya yerleşmek zorunda bırakılmıştır, sonra Almanya'ya dönmüştür. Demek, nazilikle suçlanmamak için, onu büsbütün onaylamak gerekir(di). İşin şakası bir yana: iletimde benim değil, sizin fikirlerinizi yan yana alıntılayarak verdim, -orada çelişki var mı yok mu, herkes kendisince yorumlayıp anlamlandırır. Bana düşen şey, dosdoğru muhatabımla yüzleşerek, arap olma zorunluluğu konusundaki durumu(mu) açıkça belirtmektir (bunun birçok yararının yanı sıra özellikle şu yararı vardır bence: insanların arkasından önyargı oluşturmayı, yani kabızlığı önler). Size karşı açık ve samimiyetle okumaya yönelik çabamda zorlandığımı belirttim. Bundan daha açık ve yarasa ideolojisine (örneğin Nazi ideolojisi) olduğu kadar yaygara ideolojisine de uzak bir anlayış nasıl olur, lütfen açıklayın da ona göre davranayım. Yeter ki, birbirimizle uygar ve içten bir iletişim ortamını oluşturalım. Bana yakıştıramadığınız konuya gelince: bana titiz ve içten bir okuma niyeti ve anlama çabasını yakıştırmıyor musunuz yoksa hala? Sadece nazilik tutumunu yakıştırıyorsanız bana, sizin adınıza pek karlı ve iktisatlı çıkmadığınız için üzülmüş olurum. Şimdiye kadar benim insanların yazdıklarını okumakta ve anlamakta ne denli inatçı ve kararlı olduğumu, olmaya özen gösterdiğimi, buna karşın kişisel görüş ve fikirlerimi gerektiği yerde bastırdığımı öncelikle ve özellikle siz biliyor olmalısınız sevgili İsa. Ama, zararı yok, sizi o iletimle üzdüğümü biliyor(d)um. Ama ne yapabilir ki insan benim durumumda? Lütfen siz de kendi iletinizi bi rokuyun ve kendinizi benim (gibi sahiden anlamaya kararlı bir insanın) yerine koyun...-Arap olmamak mümkün mü? Yazarların (kendi eserlerini açıklama düzleminde) susturulması gerektiğini söyleyen Adorno herhalde şunu düşünmüştür: Yazarlar ne kadar güzel yazıyor, ama ne kadar gereksiz ve büyü bozucu bir hararetle açıklıyor, -kendi metinlerin derinliğini ortadan kaldırıyorlar o metinlere dönük "iç-dökmelerle". Bunun örnekleri de yok değil... benim not bölümüne eklediğim şeylerin ardında bunları okumak o kadar zor mu? Biraz çaba, biraz özen...olur mutlaka. Ben olaya şöyle bakıyorum: "Gençler, fikirler konusunda hep bir peruka taşır, ama bu perukalar kendi saçlarından yapılmıştır." Suyel
??? #246
steinbeck nasıl görünür diye düşünüp bir arama yaptım, türkçe sitelerde yok resmi, insan adamcağızın koca yazarın bir resmini koyar en azından yahu, sonuçta yabancı bir sitede resmini buldum, merak edenler baksınlar, http://www.steinbeck.org/MainFrame.html suyel, bilirsin ki, orda açık seçik bir anlatım var, gelelim senin yazdıklarına, senin yazdıklarını kaç kişi anlıyor, bunu sor insanlara, ben açık seçik yazarım ki, doğru gitsin, berrak, senin diyorsun diyorsun ama, hep kapalı şeyler bunlar, bir de diyorsun ki, ben anlamadım şudur budur, nazilikle suçladım seni, e bu yanlış benzetme değil, sussunlar diyorsun, bu akla yakın değil, ben oraya yazdım onu, birkaç hevesli amatör bir şeyler yakalar diye, vs şu büyüsünü bozma hadisesi, ya bunlar toptan yalan olsa bile, bir yerde gerçek oluyorlar, yazarın sakız çiğneyerek yazdığı, belki bende bir yere denk gelir, yalan gerçek olur, yani bu şeyin büyüsünü yazarın açıklamaları söndüremez, senin diğerlerinden epey çok dikkatli olduğun ortada zaten, işgal altındaki bir ülkede, bunun gibi bir ülkede, vs insanlar susturulurlar, susmak, susturulmak, iyi değildir, sanatçı insan bu türden bağnaz şeyleri savunmaz dostum, kişisel fikrindir, vs, katılmam, dilsiz olanı sustursan bile o bir şekilde konuşturur dilini, sen yazdığın yazıların netliğini düşün, sor, ne anladınız bundan diye sor bakalım, ondan sonra konuşalım, ben anlaşılır, genel, basit biçimde diyorum, yok efendim orda bir sıralama hatası olmuş, yok çelişki yok şu bu, bunlar ne ki, bunlar düşünülmeye değmez, ne demeşim, ona bak,
??? #247
http://jacklondonfdn.org/ http://jacklondonfdn.org/photos.html onun romanlarını büyük bir zevkle okdum, yabancı bir sitede buldum onu, çok resmi var, çok sevdiğim jack london, büyük yazarı merak edenler, resimlerini, evini görebilirler, karısını vs, ben merak ederim yazarı, merak edenler buyursun baksınlar,
??? #248
Konuşunca anlaşılır olan bir ülkede anlaşılmak için ne yapılıyorsa yapmanın kılavuzunda yazmanın ilkeleri bulunmaz. Düşünme etkinliği, konuşmayı ortadan kaldırdığı içindir ki yazma etkinliği doğmuştur insan zihninde. Suyel
??? #249
Anlatım denilen etkinlik, insan doğasında en başındaki bilinçlenme anından itibaren belki de en inatçı eylem biçimidir. Bu eylem biçiminin savaşmak sevişmek, para kazanıp harcamaktan, hedef belirleyip ondan sapmaktan farklı bir boyutta gerçekleştiğini kanıta gerek duymadan kabul ederiz. Fakat, uzam ve zaman boyutları içinde gerçekleşen eylemler ile anlatım eyleminin arasındaki farkın tam olarak ne olduğu konusunda etraflıca düşünmekte yarar var yine de. Bir delikanlıyı düşünelim, genç olsun. Hayatında ilk kez sevişir. Aradan bir gün geçer, en yakın arkadaşına rastlar. Birkaç soluklanma sözlerinin ardından, bir tuhaf yana bakışla aynı delikanlı arkadaşına bir önceki gün yaşadığı sevişmeyi anlatır. İki kimlik, yani sevişen delikanlı ile bu sevişmeyi anlatan delikanlı aynı kimlik midir? Mümkün müdür aynı kimlik olmaları? Bir tüccar var diyelim. Bir başka tüccarla çay içer. Çay içtiği meslektaşına bir başka tüccardan bahseder. Bu bahsi geçen tüccarın çok karlı bir işi çok elverişli bir sonuca bağladığını; bunu özellikle işi yürüttüğü kişinin dikkatsizliğine yormak gerektiğini açıklar. Olayın böyle sonuçlanmasının nedenini belirtir. Bu arada, işi karlı bir şekilde bitiren adam, kazandığı bu parayı harcamaktadır, diyelim bir araba alarak, ya da emlak işinde bir yatırım yaparak. Genç bir kız, bir öğle sonrası yağmurlu bir gün pencereden bakar, dalgınlık basar yüreğine. Düşüncelere dalar, aklından çocukluğunda yaşadığı bir olay geçer. Olayı büsbütün –başından sonuna kadar- gözden geçirir. Sonunda hava kararır ve genç kız mutfağa gidip annesine yardım etmeye başlar. Bir kitap sayfası vardır. İlk satırda bir kişinin gözlerinden bize bir bahçenin güzün görülen hali ile bahçe dışındaki kent manzarası anlatılmaya başlanır. Kent sokaklarında dolaşan genç bir adam görünür; camekanlardan kendi solgun yüzüne bakarak ev yolunu tutar. Eve varır, bahçe kapısından geçer ve evin içinde kaybolur. Gece vakti adamın ansızın uykudan uyanan gözlerine bakarız Ter vardır alnında. Biraz karanlık odanın derinliğine bakar kalır, sonra yine tatlı uyku basar gözlerine. Onu gören bizim gözlerimizin ardında görmemizi isteyen o yabancı kişinin soluğu ve kokusu gizlidir, karanlık odanın içinde kaybolur ansızın, tıpkı uykuya dalan genç adamın düşüne dalıp bir daha oradan çıkmamak üzere kaybolur misali. Anlatan kişinin hayatı yoktur. Eylemlere hasret gibi durur. Sevişen ve savaşanların kalak taşıdır. Kalak taşı? Bir taş ustası, duvarı örerken aynı ölçekli taşları dizer durur, fakat, aklı gönye sağlayacak ve duvarı bir bütün haline getirecek aradaki taşı düşünmekle yoğrulur durur. O araya girecek taş, diğerlerinden farklı bir ölçekte olarak bütün diğer taşların birbirine kenetlenmesini sağlar, duvarı duvar kılar. Doğal uzam ve doğal zaman boyutlarındaki yaşamın sanki kalak taşı yoktur. Bu nedenle o yaşamın bitimsiz bir şekilde hareketliliği ve tamamlanmaya dönük bir ivmeyle işleyen enerjiyi üretir durur, kendi kendini de tüketir ha bire. Kalak taşı ile kapanan bir duvara, bir sınır çizimine ulaşabilirdi, ama yaşam, ilerlemek zorundadır. Durmasına olanak yok. Bizler kendi yolumuzda yürümek durumundayız. Eksikliğimizin hissiyle ararız, tamamlanmaya müthiş hasretle dolu. İşte galiba somut eylemlerle anlatım eylemi arasındaki en belirgin (ve belki de tek) fark, anlatım eylemi içinde iken bir kalak taşına sahipmişiz hissiyle davranırız. Bir şey tamamlanmıştır, geride kalmıştır. Bir şey kendine gelmiştir artık. Bu kendine gelmişliğin kendi kendine hazırladığı bir şölen havası eser etrafta. Bir anlatıcı: “benim babam bir kunduracıydı” diye söze başlarsa, bu şu demektir: sonu gelmeyecek bir dünyaya buyur ediyor bizi. Epeyce vakti vardır böyle bir söze kavuşan kimsenin, düşündürücü ve ürkütücü bir telaşsızlık, tüm hayatın inanılmaz hareketliliğine karşı “ahlaksız” bir kaygısızlık ve vurdum duymazlık içindedir. İmreniriz onun bu muafiyetine, bu özgürlüğüne, zira o artık kalak taşına sahiptir, biz ise yollarımızı –bulsak bile- daha arşınlamak zorundayız. Aristoteles “hareket etmeden hareket ettiren” boyuttan bahseder. Platon ondan önce “1” rakamından bahsetmişti; o inanılmaz deruni merkezden. Timaios diyalogunda adını bile koyar, Demiurgos, göz duyusu, duyan göz. Bu göz için her şey birdir. Ne daha çirkin veya güzel, ne daha uzak veya yakın, ne daha küçük veya iri bir şey vardır; bu farklılıklar insanın sevişme ve savaşma boyutuna özgüdür. İnsan zaman kaybeder, kazanır; insan yer edinir yitirir. Duyan gözün yeri herhangi bir şeydedir, ve değildir, başka geniş ufuklu yerlere açılır en dar noktaya kapanırken. Bir derenin üzerine düşen ince parıltı, bir şatonun zengin şamdanlarından ne daha düşük ne de daha yücedir biçimlenişte. Bir kova yeni sağılmış sütün en karmaşık hazları yaratan içkilerden aşağı kalır yanı yoktur, bir bardaktaki berrak suyla kardeş. Acı çeken veya neşe duyan insanların kalplerine ikamet ederken, yeğsiz ve tercihsiz bir hoşnutluğu bulur aynı göz. Anlatıcı, sabırlı ve özgürdür. Anlatım uğruna koyulur yola, salt kendisi uğruna anlatım, -ne şu ne budur onun kastı, “amacı”, -bunlar özgür olmayan insanların işidir: amaç, hedef, kasıt. İnsan, kalak taşını arar. Heyecan bekler, yatıştırılması gerekir hararetli kalbi, öfkesi ise dindirilmek için çırpınır ha bire, gitgide daha iradesiz, daha kendi başınlaşmış bir mekanik zorunlulukla; kendi gözüyle duymayan, kendi kalbiyle düşünmeyen bir hurda yığını, avuntu arar; insanları avutmaya kalkışan bir anlatıcı yoktur. Anlatacağı bir şey yoktur anlatıcının. Bakar sadece. Ulu ve engin yeryüzü tüm kilitli kapılarını açar ona, bir bakışta. Her bir eşya ise bir şifredir özünde. Bir tarak ansızın bir denizin diplerindeki suskun midye ile özdeştir. İkisi de güzel parmaklar arasında dolanabilir. İşçi bilmez anlatıcı, kralı bilmediği gibi. İyi insanı kötü olanı ile ayırt edebilen insana şaşırır sadece. Her bir varlık, her bir nesne, onun için birdir: bakılabilir bir doku, bir koku, bir dünya. Evet, yaşam, kendine gelmek için bu kalak taşına muhtaçtır. Sevişiriz, sonra bir kulağa fısıldarız bunu. İyilik yaparız, sunarız büyüklüğümüzü, hem de yaldızlı tepsilerde. Hedeflerimize ulaşırız, öksüzleştiğimizin ayrımına varırız böylece. Pencereden bakışlarımızın bir yönü, bir yatağı yoktur, akar gider boşluklara. Bir tek şey yatıştırır bizi: heyecanı bize anımsatan rengarenk yalancı elmaslar. Gözümüz kamaşır. Kamaşmalı, aksi takdirde yok oluruz. Eh, büyük afişlere boyanmış sinyaller yollayan kimselerin de, bu bizim korkumuzdan kendi boyacı işlerine bir sermaye yaratmalarına şaşmamalıdır.
??? #250
Steplerde gece steplerde gece bir başkadır yalın eser rüzgar türkü tadında okşar yanağını ay bir başka öper karanlığı yıldızlar şimalden parlar uzatsan elini tutacak sanırsın bozkırın ortasında hatıraların gelir aklına soğuktur ortalık beyazlığını giymiştir kar taneleri düşer saçına saç rengine inat bembeyaz bıyıkların salkım saçaktır buzulları değer alt dudağına yürek kuytularına inersin buz tutmuş yüreği avucuna alır ısıtmak istersin üşürsün çığlık çığlığa sessizliğe karışır sesin nefesin kendine yeter bir sen kalırsın sen de ucundan dönersin ölümün de kimse sesini duysun istemezsin bir ıslık sesi alıp götürür seni uzaklara serseri bir kurşunda bulursun kendini vurulursun uçurumun ucunda bir yanın hasret öbür yanın sevda kokar ağlarsın benim steplerimde geceler başkadır hiç utanmam da göz koyarım vuslata çekinmem a ğ l a r ı m ağlatırım da…
??? #251
her yalnızlık suçtur olgun, oysa,
??? #252
Erkeklerin yanlış kadın seçtikleri, yüzde doksan böyle, Tatlı Perşembe adlı romanında Steinbeck bunu Fauna adlı genelev işletmecisine söyletiyor, işlenmemiş, kaba bir kadınla (orospu), üniversite okumuş bir biyolog olan Doc’un arasını yapmaya kalkışır, öyle akıllı bir kadın ki Fauna, bir sürü bilgelik saklı dilinde, epey bir ilgiyle dinliyorum onu, insanlardan istediğini almanın yollarını ne güzel anlatıyor, mesela, kadın, kendi düşüncelerini erkeğin düşüncesiymiş gibi sunarsa, söylerse, diyor romanda, ben bu cümleyi bir filmde duydum, aynısı, sonra bu cümleyi başka yerde de duydum, yani birileri kapmış bu aklı, kullanmış, yani yaşamaya gerek yok, aile terapistleri, psikologlar kitap yazıyor, şöyledir böyledir, karı koca ilişkileri, kadın ve erkek incelemeleri, bir dolu zırva aslında, sağda soldan bir sürü bilgi toplayıp bunu roman formunda ya araştırma başlığı altından yayınlamak mümkün, bir de çok satıyor bunlar, birileri fantastik kitaplar yazıyor, içine Amerika’yı şunu bunu katıyor, insanlar da bu fantastik kitabı alıyor, üstelik gerçekmiş gibi algılıyorlar, işte ben de böyle bir dolu zırva yazmayı düşünüyorum, aslında zırva yoktur, yazmak büyüdür kısaca, yalan zırva saçmalık olsa bile, öte yandan, Mack var, oturduğu ev elden gitmesin diye çevirdiği dolaplar, yazar ne güzel kurmuş bunu, dillendirmiş, hissettirmiş, mutlaka alın okuyun Tatlı Perşembe’yi, Erkekler evlenmek için yanlış kişi mi seçerler, Tabiki yanlış kadını seçerler, kafaları basmaz çünkü, göremezler ki, üçüncü göz daima görür, yani bir kadınla bir erkeğin arasını en iyi gören üçüncü kişidir, yani evlilik gizli bir el tarafından öyle oluşturulursa, daha iyi olur, romanda öyle diyor, bizde de hep öyle, üçüncü kişiler meydandadır, evlilikleri ayarlarlar, bana kalsa, bu iyi, mantık az hata yapan biridir,
??? #253
bu Steinbeck’in romanı, Tatlı Perşembe, uzun zamandır elimde, ha şu cümleyi alayım yazayım ha ötekini, ya şaşırdım kaldım, oldu olacak gibi değil, hepsini boş verdim, bir romanı bitirmek çok zamanımı alıyor, bir de bunu yazayım, görsünler, adam nasıl demiş, tabi o cümleler güzel ki bende bunları duyurma isteği uyandırıyor, romanda Doc adında bir karakter var, roman bu adamın üstüne kurulu, adamın ruh halini anlatması var yazarın, bazen düşünüyorum, tıpkı benim ruh halim, insan çalışırken bazen aklının oyunlarına kapılır, akıl çalışmak yerine gider zıkkımın köküyle, saçma aptalca şeylerle ilgilenir, işte onu öyle atlatmış ki yazar, şimdi aklımda kaldığı kadar parça parça, tuvalette trompet çalan bir adam, o gün bütün mahallenin tuvaletlerinde trompet duyulması, bir genelev ki, orada epey gülünç hadiseler cereyan etmemektedir, (bu arada bu kitap devletçe okullarda okutulması uygundur ibaresi taşıyor, ben anlamadım, kitapta bir sürü argo kelime var, genelevi anlatan bir kitabın neresi gençlere göre ki, hem çeviriyi yapan adam da iyi yapmamış, birçok deyimi yanlış kullanmış, baskısı kötü kısacası,) kimi romanlar karabasan gibidir, onlar kara kuru romanlardır, içlerinde mizah yoktur, ben sevmem öyle kitapları, karabasan gibi olabilir ama mizah da olsun isterim, işte bu kitap, yani Tatlı Perşembe’de büyük bir sevecenlik var, Genelevde çalışmaya başlayan bir kadın, ona ve diğerlerinde kibar görünme dersleri verilmekte, mesela, kafasının üstünde kitap taşımak, hatta yatarken bile başının üstünde kitap varmış gibi yatmak, sonra yemek detayları, çatallar, bıçaklar, her yemek için ayrı çatal ve bıçaklar ve kaşıklar kullanılır, yazar bunları anlatıyor, ama ne yapıyor, lafı yürütüp mizaha çıkarıyor, her zaman değil ama, sözü şiirsel götürüyor arada başka bişiyler yapyor, mesela, genelevde bir salon var, bu salonda belli bir yerde yıldızlar var, bu yıldızlar oradan evlenip ayrılan orospuları temsil eder, evin işletmecisi bundan gururla söz eder, bu sırada Mack adlı karakterden bir not gelmiştir, akşam kızlar ona gidecektir bir mesele için, işletmeci, aşçısının yaptığı büyük ve tadı berbat pastayı hazırlamalarını söyler, dört birayla beraber, evde yeni çalışmaya başlayan kadın homurdanır, işletmeci onu tersler, dediklerinin yapılmasını ister, kadın da içinden der ki: keşke şu çocuk için de bir yıldız yapıştırabilsem burada harcanıyor zavallı… başı dertte olan bir adamı paklayan ne olabilir? arkadaşı onun bir karıya ihtiyacı olduğunu söyler, karı ki adamın bütün gücünü alacak türden, yani dır dır edecek vs, ve bütün arkadaşlarını dert alması, işte bütün bunları renkli bir biçimde anlatıyor yazar, eski Türk filmlerindeki bir candanlık var metinlerde, bana onu anımsattı,
??? #254
yazmak bir serüvendir, tabi bunun farkına sonra sonra varırsınız, ilk zamanlarda ne yapacağını bilemez yazar heveslisi, yönlendirilmeye ihtiyacı vardır, şimdi geldiğim noktadan geri baktığımda, ne çok şey görmüşüm diyorum, Mehmet Zaman Saçlıoğlu bana Martin Eden’i önermişti, Jack London yazmış, aldım okudum, yazma heveslisi buna mutlaka okumalı, dergilerde metin yayınlatmak, bunun güçlükleri, yayıncı denen garip adamlar, garip suratlı editörler, kısacası bu işin pis yönleri, bir adamcağızın yazar olarak bir yer edinmek istemesi, işte bu serüven anlatılıyor romanda, dünyanın neresine giderseniz gidin, bu iş böyle, kimse hoş geldin bay yetenek demiyor yazara, gerçek bu, ben bunu gördüm defalarca, bir roman yazdınız diyelim, iyi olabilir, hatta basılan çok kitaptan iyi olabilir, aslı mesele şu, yayınevinin editörünün sizden yana olması, iyi yazmak yetmiyor yani, şu an basılan çok satılan eserlerin sahibi bile en başta yayınevi bulamamışlar, yılmamışlar, kitaplarını bastırmışlar, her hayır yazarı güçlendirmeli, bu iş böyle çünkü, sabırsız insanın işi değil. tek bir adam tutar yazarı, işte bu tek adam, yazarın önünü açar, bir yazarın parlaması böyle işte, tek bir şeye bakar, bazen, bizde birçok yazarı birileri tutar, onlar böylece parlarlar edebiyat dünyasında, dost ahbap ilişkileri, yazarların hayat öykülerine bakın, orda derler, kim ilk yardım etmiş, kim ilgi göstermiş de kitap yayınlatmışlar, yani yazarın onu anlayan editörü de bulması lazım bir şekilde, yoksa o editöre ağzınla kuş tutsan yaranamazsın, anlamaz, görmez, editörler kahin olsaydı, işlerini iyi yapsalardı, o kitabını basmaya yayınevini bulamayan yazarın geleceğini fark eder, onu hemen yanına alırdı, sanıyoruz ki yetenekleri sayesinde parlamışlar, edebiyat dünyasında yer edinmişler, yüzde doksan dokuz başka faktörler var, mesele yetenek değil, eğer yeteneğe bakılsaydı, ortalıkta kötü kitaplar da olmazdı, ancak ve ancak yazar yaşadıkça görür meydanda dönenleri, altın kural: sürüneceksin önce,
??? #255
belkide hic tesadüf degildi onunla tanısmam.o benimzor anlarıma derman olmuştu,ben onun hayatında az doğrularından biri olmustum.bir gün onun hayatını yazmami istedi.kendi gibi hayat sürmek isteyenlere bir ibret olsun diye.baslarda cok gözüm korktu.ama kabul ettim.onu anlatmak hayatını anlatmak bizim ülkemizde cok zordu hala temeli tam atilmayan bir kitap icin sizden cesaret istiyorum.o bir travesti. arka sokaklarda hüznü sevinci kaybolmus biri.iç acitan hikayesinde yeni bir isık olabilir bu kitap.sizlerden utanarak rica ettiğim sey bana biraz olsun cesaret vermeniz herese şimdiden tesekkür ederim. FUNDA ALTINÖRS
??? #256
merhaba funda, travesti'yi yaz bence, biyografi gibi değil de roman olarak yaz, 'dönersen ıslık çal' filmini izledin mi bilmem ama... o film, toplum tarafından kenara itilen insanların samimi, naftalin kokulu, iç burkan öykülerini, gerçeklerini anlatıyordu.
??? #257
Bu insanları kimliklerini helâda unutmuş, iki kuruş vermemek için arka kapıdan kaçanlara benzetiyorum. “Adam ol, iki tabak yıka”. Felsefe bu olmalı. Vur halıya bir takoz… Çıkan tozları geometrik şekillerine göre, diz raflara. Aynaya üfle, buğunu. Arkası yaldızlı cam, serçe parmağınla adını yaz veya dudaklarını özgür bırak, senmişsin gibi öp kendini. Roman mı olur, efsane mi bilinmez ama benim konum senin cebinde, altı çizili bir mesaj; … “Komşumun karısını nasıl tavlarım” (?). Güzelsin, diyemem. Ters teper. Yaptığı yemeğin dayanılmaz leziz olduğunu, ağzımı şaplatarak, ekmeğin kenarıyla tabağın dibini çıkartarak da anlatamam. Gözlerimi, gözlerinden kaçırmamla bitti aslında son fantezi. “Oysa gözlerin cennet siyahı”. Tesadüf olsa gerek, indiğin asansörde kokunu hissetmek. Ve ne hikmetse, kapını açtığım asansörle bir türlü yukarı çıkamamak. Cesaret!
??? #258
evet bende öle düsündüm. aslında calısmanın bir bölümünü tamamladim. ancak cok uc anlatımlar var ve bunlar yadırganır mı diye inanın cok korkuyorum. ilginize ayrica tesekkür ederim.
??? #259
funda, bunu da söylemem gerekli, yadırganmayı dikkate bile alma, bu seni yönlendirmesin, korka korka yazma, kendine güven, cesaretle yaz, iyi yaz, gerisini düşünme bile,
??? #260
elim varmaz oldu hallarımı yazmaya, sen;dilin beni söylesin diyorsun. kıyıpta diyemez gönlün kırmaya; bırak da şarap içip eğlensin........
Başa Dön