Şebnem İşigüzel
Can Yayınları
Eski Dostum Kertenkele
1996 yılında basılmış.
Şebnem’in bu romanı on altı yaşında bir gencin yaşamını, dostlarını, aile çevresini anlatıyor,
kendine çıkış arayan bir genç, onun film artistlerine özenen arkadaşı, Baş Parmak,
çarşaf biriktiren evlenme saplantılı kız kardeşi,
saçları örgülü annesi, ‘Kalemli’ lakaplı annesi,
Teyzesinin kızı, aşkla kafayı bozmuş biri, kağıtları kesip bahçeler yapan biri,
Minyatür ustası, Matrakçı Nasuh,
kütüphaneci kız,
gencin bir benzin istasyonun soyması Baş Parmak’la, yakalanması, hayatının öncesi ve sonrası,
genel olarak bu karakterler arasında dönüyor metin.
Şebnem’in söyleşilerini birçok yerde görmüş, zevkle okumuştum, romanını elime alınca heyecanlıydım, ne var ki, ilk otuz sayfa bir hüsran oldu benim için,
romana girebilmem otuz sayfadan sonra oldu, önce itiştik kakıştık, kavga ettik sonra barıştık,
neden mi öyle oldu,
Şebnem özen göstermeden yazmış gibiydi, romanın kimi bölümleri de öyle, yani baştan savma, üstünde çok düşünülmemiş çok kafa yorulmamış, bu cümlelerden açıkça görülüyor,
gel gelelim kimi yerde bunun tersi söz konusu, o cümleler sağlam, kısa değiller, virgüllerle güzelleşiyorlar,
kedici diye bir karakter var romanda, bunun kedi yırtma olayı var, ben pek anlayamadım, bir adam tahsilat yapmaya gidiyor ve o sırada kedi yırtıyor, kedi kağıt olsa tamam da,
Şebnem, ironiyi iyi kullanıyor, mizah sinmiş romana,
sevgilisinin akıntılı donunu eline alıp, “hayatın kokusu” diyen biri.
regl olan çarşaf takıntılı kızın kanlı bezlerini yıkadığı sırada, erkek kardeşinin bunu görüp bayılacak gibi olması: “adam mı kestin?” diye sorması,
romanda kiminin “ulan bu da ne!” sayacağı birçok sözcük var, bu o çevre insanının dili tabiki, yoksa boşuna koymadı onları oraya, ama ben argo sözcükleri diğerlerinden çok severim.
insanı gülümseten bölümler çok romanda, kimi yerde lafları çok güzel bağlıyor Şebnem, romanın kimi bölümleri insanın kalbine işliyor, bunlardan biri, askerliğini doğuda yapmış bir genç evine gelir, o sırada heyecandan kalbi durur, Şebnem, bu çok sık rastlanan durumu, insanın üstündeki etkisini basit ve vurucu, süssüz cümlelerle, derin ve güzel anlattı,
romanın sonunu beğenmedim,
bazı yerlerinde de on altı yaşındaki çocuğu aşan, anlamı kapalı ve anlaşılmaz yerler var.
sonuç olarak, şebnem’in romanında iyi yönler vardır, kötü yönler de vardır, okumanızı tavsiye
ederim,
o ki yazar zaten hatalarını fark etmiştir ve iyisini yazmayı amaç edinmiştir, bu ilk kitaplarından biri,
onun başka romanlarını da alıp okurum,
sonuçta, ben bir roman okudum ve düşündürdüklerini yazdım, onun haberi bile olmaz bu yazıdan, ama o ki, ne yüceltmek ne de yerin dibine sokmak değildir iş.
İlk Roman
99 görüntülenme · 463 ileti
Hiç okumadığım bir metinle bağlantılı olarak bir yorumda bulunmak, aslında yapılabilecek en son girişimdir, ama İsa'nın Şebnem İşigüzel'in bir romanı ile ilgili yazdıkları, bana geçenlerde bir başka vesile ile düşündüklerimi hatırlattı; tartışmaya değer bir konu gibime geliyor, belki de tartışılması son derece gerekli bir konudur, -açımlamaya çalışayım:
Özellikle yeni (son 10 - 15 yılı kastederek söylüyorum) romanların temel kurgulanışları ve konu düzenlemelerinde bir tür "Film" sanatı ile rakabet ortamı hissediliyor. Konu belirlenişi sırasında, belki de yazarlar doğal olarak "görsel dünya" ile sınırlı olmanın bir etkisiyle böyle bir yönelime giriyorlar, bilmiyorum, ama bu yönelimin çeşitli sakıncaları ve edebiyatın temek gerekirleri ve yasaları bağlamında da tehlikleri söz konusu olabilir, en azından ben böyle bir tehlike görüyorum (kendisinden başka bir "sanat dalı" ile rekabete girerek kendi öz yapısına aykırı ve yabancı biçimlenişlere doğru sürüklenmek şeklinde bir tehlike).
Bu durumda şu soru sorulması gerekiyor:
Yazınsal sanatın içinde nesir türünün anlatım ve sunum boyutu nedir, film sanatının anlatım ve sunum boyutu nedir? Benzeşme nerededir, farklılıklar nerededir? İki ayrı anlatım boyutu ve sunum şekli birbiriyle karşılaştırılarak kıyaslanabilir mi acaba? gibi sorular ön plana çıkıyor. Özellikle genç yazarlar için böyle bir tehlike söz konusu olmuyor, genelde bu tehlikenin ayrımında bile olunmadan bu rüzgar içinde seyrediliyor (gibi bir genel izlenim var kanımca). Bilinçlendirilmesi gereken noktalar çok sayıdadır.
İsa'nın yazdıkları bana tekrar bu soruları hatırlattı; umarım tartışma ilgisi bulunur da, ben de kendi kendime henüz yanıt bulamadığım bu sorulara ortak akıl çerçevesinde yanıtlar bulabilirim...
herkese sevgiler
Suyel
Emmanuele Bernheim
O’nun Karısı
Çeviri roman.
Can yayınları.
1995 yılında basılmış.
Roman 1993 yılında Fransa’nın en saygın ödülü olan ‘Medicis Ödülü’nü kazanmış.
otuz yaşında bir kadın, doktor, sevgilisi vardır, sevgilisi onun evine gidip gelmektedir…
sonra doktor müteahhite âşık olur, adam kırk iki yaşındadır...
romanın sonuna gelene kadar, müteahhitle ilgili hayaller kurar kadın,
romanda bir aşkın detayları, satırları, patikaları anlatılıyor,
çok yalın bir dili var romanın, su gibi,
çok kısa bir roman, bunun ödül aldığına çok şaşırdım, nedenlerine az sonra geleceğim,
roman öykü işçiliğiyle yazılmış, öyle parlak, şaşalı cümleleri yok romanın,
ilk etapta, “yahu bu da roman mı?” demekten kendimi alamadım,
bir roman, ev inşa etmektir, o evin önce temelleri atılır, sonra kaba inşaat, her şey böyle gider,
yani evin bir odasını baraka düzenler gibi düzenleyemez yazar, boyasını iyi seçmeli, özen göstermeli,
benim nitelik çizgime göre özensiz bir roman,
büyü unsuru yok metnin,
romanın kimi bölümleri yarım sayfa,
pornografik şeyler çok romanda,
sevişmeler, sevişmeler, sevişmeler, sevişmelerdeki detaylar da ilgi çekici,
insanı gülümseten, saran sıcak bir yanı yok bu metnin,
dilinde bir özgünlük yok,
dozunda yazılmış her şey, hatta çok cimrice yazılmış, detayları güzel,
sonuç, aşkı anlatmış yazar ama benim bildiğim aşk böyle değil,
aşk insanı deli eden bir şeydir, insanı deli etmiyorsa o aşk değildir, aşkın büyülü parlak sonsuz kıyafetlerini giymiş bir hayvandır o,
romandaki kadın ise onu bırakıp bunu alıyor, brezilya dizisi gibi, işte en başta burada kaybetti yazar,
belki de ben aşk konusunda bağnaz düşüncelere sahibim,
sonuçta amacım yazarı karalamak değil, ama yorumumu eklemekten de kaçmak değil, iyi yönleriyle kötü yönleriyle, kişisel yorumumla söyledim,
isteyen romanı alıp okusun, bu arada, kurgusu da iyi bence,
kısa film tadında bir roman,
haftalık dergisi bir yarışma başlattı tahmin ediyorum ki duymuşsunuzdur bir roman yazsanız, ilk cümlesi ne olurdu?
"neden kaçtığımı ya da neyi kovaladığımı bilmeden koşuyordum sadece.Beynim bomboştu koşmalıyım diyordum kendimce.Bir ışık çarptı gözüme, sanki biri dur diyordu sessizce. Evet, bu bir oyundu neye kavuşmak istersin belirsizce? Ben sana kavuşmak istedim ama yanlış yol diyorudu sinsice."
sanırım bir paragraf oldu ama benim hoşuma gitti siz ne dersiniz?
Genel anlamda bir romanın ilk cümlesi ile ilgili söylenecek çok şey var; bu fikirler yorumsal açıdan birbirinden farklılaşsa da, özde bir noktada yine de buluşuyor kanımca; o nokta da, bir romanın ilk girişinin aslında romanın en önemli noktası olduğudur.
Kanımca, romancı bir anlatım boyutu, belli bir ruhsal konuma erişmiş olmayı öngörür. Bir yerde, şiir söyleminin büsbütün “kendinden geçmiş olmak”la ilintisine karşın roman anlatımının da büsbütün “kendine gelmiş” olmayı gerektirdiğini okuduğumu sanki anımsarım, belki de konuşmalar ve kendi kendime düşünmeler sırasına hazıfamda yer etmiş olabilir, -kaynağını hiç hatırlamıyorum, ama bu söz bana “aleni sırlar”dan biri gibi aşina ve ilk-el olarak yansıyor. İşte “kendine gelmiş” olan bir duyum ve bakışın ilk (anlatımsal) hamlesi de, son hamleyi biliyor olmalıdır. O yüzden şimdiki zaman kipi biçiminde anlatsa da romancı, aslında biliriz ki, bir “geçmiş” zaman durumu söz konusudur. Bir şeyi geride bırakmıştır romancı boyuttaki duyum. Dünya edebiyatında tüm büyük romanların ilk cümleleri itinayla okunsa, bu gerçeklik kolayca ortaya çıkacaktır.
Fakat, günümüz Türk edebiyatı bağlamında bu gerçekliği irdelediğimizde, bu gerçekliğin biçimselleşmesine daha yakından baktığımızda, çeşitli “sorunlar” görüyoruz. Bir romanın ilk cümlesi konumundaki ifade, kimi örneklerde aslında bir “arayışın” işareti gibi duruyor; ya da şiirsellik yönelimi gibi. Burada söz konusu olan bu gerçekliği yadsımak veya yargılamak değil elbette, daha çok anlamak ve kavramak yönünde bir girişimdir. Bu bağlamda (uzun bulgulama ve inceleme zahmetinden şimdilik uzak durarak) denilebilir ki, Türk edbiyatındaki anlatımsal yönelim ağırlıklı olarak “öykü”cülüğü içeriyor, kapsıyor; yani: olay odaklı hikaye ve öykülerin sunumu yönünde belirginleşen bir yazınsal güç söz konusu. Oysa roman ilk bakışta olay odaklı değil, iç-bakış oldaklı bir devinim ve ruhsal gelişim yönündedir.
Nesir türünde belirginleşen başlıca biçimler arasında (roman, öykü, nuvel, yani: dramatik nesir) sanırım Türk edebiyatında roman gerçekliğine yaklaşan çok az örnek var, -bir örnek vermek gerekirse: Yaşar Kemal bir romancı değil, bir nuvelisttir, yani: metinleri iç-biçimsel ve anlatım-teknisel boyutta incelenir, çözümlenirse, (bu arada Yaşar Kemal’deki giriş cümleleri de bunu destekliyor) çok kolyaca, bir “çizgisel” (linear) anlatım boyutunun egemenliği ortaya çıkar, kısacası: prolex (olay odaklı ilerleyiş) anlatım tutumu söz konusu. Çoğu durumda ise, roman diye (yazar tarafından) ilan edilen metnin, bir öykü olduğu ortay açıkıyor (metin isterse 500 sayfa da olabilir, metnin uzunluğunun onun bir roman olup olmadığı yönünde bir ölçüt olamayacağı herhalde savlanması gerekmeyen bir kendiliğinden anlaşılırlık içeriyordur).
Bu ve buna benzer daha birçok boyut ve açı göz önünde tutulması koşulu ile Duygu’nun sorusu ve yaklaşımına dair şu söylenebilir: bu bir romanın ilk cümlesi değil. Bir nuvel girişini de andırmıyor. Aslında öykü de söz konusu olamaz; daha çok (özellikle 20. y.yın ilk yarısında) Amerikan edebiyatında ilk olarak ortaya çıkan ve sonraları da yaygınlaşan “short story” biçimindeki “kısa hikaye”yi andırıyor.
Zeynep Gün’ün önerisi ise biraz daha romana doğru yol alış gibi duruyor, ama o kadar belirgin değil, zaten belirginlik bu durumda (yani öncel bir öneriye yanıt olması durumunda) pek olanaklı değil.
Kanımca, ilk cümlede belirginleşen duyum ve anlatım aşaması, romanın çok sonralarında bir “ara-sahne” olarak ancak ortaya çıkabilir.
Konu açılmışken, belirtmeden edemeyeceğim; Moby Dick (Melville) romanının girişi mükemmeldir: "Benim adım İsmail." Kısa, net ve öz.
Bir de Dostoyevski’nin girişleri çok şaşırtıcıdır, karmaşıklığına rağmen, belki de en saydam girişler arasında sayılabilir.
Türk Edebiyatında Benim Adım Kırmızı romanının girişi de (tümel imgelem ve anlatım boyutu olarak bir yerden –Max Frisch’in “Mein Name sei Gantenbein” yani: “benim adım Gantenbein” (!!!)inden - “araklama” olsa dahi, ki tüm büyük eserler bir “çalıntıdır” aslında; dikkat: tırnak içinde kullanılmıştır “çalıntı”!!) olağanüstü teknik bir cinlik içeriyor: anlatıcı ölü olduğunu belirtiyor.
Roman girişleri ile ilgili bir tartışmanın ivediliği ve gerekliliği ortada, önemli olan tartışma düzleminin nerede ve nasıl syrediliceği konusundadır.
Suyel
Not: Kafka'nın bitmemiş "Şato" adlı romanının ilk cümlesi ile birlikte ilk girişi (ilk parafraf) çok ender bir değere sahip...
İlk cümle “Bu parfüm sana aşkı getirecek!” olabilir..
Okuyanda çok bayat, çok sıradan bir izlenim bırakma olasılığı hayli yüksek olan bu giriş cümlesi, roman bittiğinde "Evet, o parfüm aşkı getirmiş gerçekten de" sonucuna götürebilir. Gelen aşk, yüz yıl öncesinden, sonrasından ya da hemen yanı başından olabilir. Sanırım yazıp, görmek gerek....
Teşekkürler Yakup bey:)
Zeynep,
öneriniz üzerinde düşündüm, bana bir macera romanının girişini andırıyor; sizin giriş önerinizin devamında "aşk" denilen (ama herkesce biraz farklı içeriklendirilen) girdabın içindeki baç dönmelerine dair bir macera gibi. Bundan bir roman çıkar mı belli değil, zor ama yine de usta bir anlatıcı sabrıyla olabilir(di) de...Madame Bovary bu türde bir girişim sanırım, o kitabın sonunda da zavallı iyi yürekli Charles Bovary koltuğunda ne acıklı bir sonla son nefesini verir: parfüm biraz ağır gelmiş olmalı...ah Madame Bovary yok mu...böyle iyi bir "koca"yı nasıl alt ediyor, ibret verici bir macera bu...
Türk Edebiyatında bir Bovary örneği var mı sizce? Yoksa, nasıl olmalıydı? Zor bir soru mu yoksa?
Şimdilik sevgiler ve iyi çalışmalar dilerim size.
Suyel
Zeynep,
özür dilerim ödev gibi oldu benim sorularım, belki..eğer öyle oldu idiyse, özür dilerim sahiden; ama belki de öyle değildir...
Andığınız gerçek örnek, sanırım roman içinde çok itici ve "bayat" kalır; romanların içindeki olayların gerçekliği, onların dışındaki gerçekliklerden çok daha gerçek oldukları için o (dışındaki) gerçeklerin, içindeki gerçeklerin yerine geçmesi gerçek-dışılığı çağrıştırıyor (bu arada: kelime oyunu yapmadığım umarım belli oluyordur). Maalesef, edebiyat gerçekliği (dışarıdakini) taklit etmiyor. Veya: çok şükür ki...
"Kiralik Konak" adlı kitabı duydum ama okumadım...sayenizde okuma listeme almış oldum...teşekkürler.
Roman giriş cümlesine dönmek gerekirse: anlatıcı, kadın açısından mı bakacak anlatım malzemesine? giriş cümlesi bununla yakından irtibatlı bir seyir izleyecektir sanırım. Bir kadın açısından anlatımın zorlukları çok farklı sanırım, ve bu konuda çok ehli olmadığımı düşünüyorum (belki de o nedenle Duygu'nun önerisine bu kadar yabancı ve uzak kaldım???). Pekala olabilir. Eğer şöyle bir (olası) ön-yargıda bulunursam, çok mu yanlış yola sapmış olurum:
Kadın gözüyle veya anlatım konumundan "şahıs odaklı" bir anlatım meydana gelecektir; bir erkek gözüyle anlatım, olay veya iç-seyir odaklı olacaktır. Böyle bir varsayım sizce ne denli makul ve isabetli olabilir?
Sevgiler
Suyel
Kadınların ayrıntılara daha hakim olduklarını düşünüyorum. Anlatım söz konusu olduğunda bu durum bir avantaj sağlar mı bilemiyorum. Belki de asıl hüner, sizin de değindiğiniz gibi usta bir anlatıcının sabrında gizlidir.
Olaydan çok, sanırım nasıl anlatıldığı daha önemli olmalı. "Bu parfüm sana aşkı getirecek!" giriş cümlesiyle romanına başlayan yazar, belki de anlatımı eski bir eve bırakır.
"Yardım edin, birini yaraladım!" ya da "Öldürecem o iti!" diye başlayan bir roman, pekala şu gazete haberinden esinlenmeler taşıyabilir. Sonuçta, hayalleri gerçeklerle uyuşmayan bir kadının cinayete varan öyküsüdür bu. Defalarca anlatılmıştır. Artık önemli olan, farkı yaratmaktır.
Yakup bey, sınava tabi tutulduğumu hissetmiştim ama yanılmışım. Duyarlı davrandınız, teşekkür ederim.
John Steinbeck, romanı Tatlı Perşembe’de bir kızın yürüyüşünü nasıl yazmış, görelim, sayfa 43 :
Bear Flag’dan bir kız çıkmış, Sardalye Sokağı boyunca Monterey’e doğru yürüyordu. Doc kızın yüzünü göremiyordu ama yürüyüşü biçimli, kıvamındaydı. Kalçaları, dizi, ayağı gayet rahat ve serbest, gururla gidip geliyor, çoğu karıların yaptığı gibi her adımda bir sağa bir sola çalkalanıyordu. Hayır bu kız, omuzları arkaya gerilmiş, çenesi hafifçe yukarı kalkık, kollarını tatlı bir ritimle sallıyordu, tam kıvamında yürüyordu. Doc, coşkulu bir yürüyüş bu, diye aklından geçirdi. İnsanın yürüyüşü neler söylemez ki anlayana; hastalığı, ümitsizliği, azmi hep yürüyüşten çıkarmak mümkündür. Küstahların yürüyüşü; utangaçların, kavgacı hilebazların yürüyüşü başkadır. Ama bu neşeli, canlı bir yürüyüştü. Sevdiği bir insanla buluşmaya gidiyor gibiydi sanki. Bu yürüyüşte gurur da vardı, besbelliydi. Doc köşeyi dönmez diye beklediyse de kız döndü. Eteği bir ışık gibi yanıp sönmüş, kız ortalıktan silinmişti.
tek yürüyüşünü yazmamış kızın, içine de göz atmış, yürüyüşlerle ilgili derin ve geniş bir bakış açısı yansıyor,
öyle ki okur okumaz kafada bir görüntü canlanıyor,
o kızı görebiliyorsunuz, onu hissedebiliyorsunuz, ona hayranlık duyabiliyorsunuz,
son cümle ise rüya gibi bir etki bırakıyor,
ben de bir kadının yürüyüşünü yazdım ama böyle yazmadım, işte ustalık, yukarıdaki gibi yazabilmek, yazarın görsel alanı çok güçlü, kamera gibi kullanmış kalemini, hem düşüncesi de sağlam, düşüncelerinize sesleniyor, ustalık böyle,
John Steinbeck
Tatlı Perşembe
Bilgi Yayınevi
İkinci basım 1989
Mack, dostu Doc’un yanına borç istemek için gider,
şimdi, yazar bunu nasıl ulaştırmış okura, görelim
:
Mack’ın bu kampanyası sanat hayatının belki de en görkemli, en süslü örneğidir.Gayet sessiz, yavaştan başladı, bir iki aşamadan sonra biçimlenmeye yüz tuttu. Sonra içeri duygu öğesi yerleştirildi, trajik ihtiyaçların sesi ağır bir tonla yerini aldı. Dram büyüyor, her zaman olduğu gibi kendini besleyen zeminden yuları çıkıyordu. Mack’ın sesi gayet yumuşak, iyice kontrol altında, henüz titrememekle beraber tam kıvamındaydı. Mack işleri iyi becerebildiğinin farkındaydı. Kendi kendini duyduğu kadar, bu ses, direnmeye imkân vermiyordu. Fakat o halde niye Doc, içeri girdiği zaman kuru bir merhaba bile dememişti. Mack bir hayli şaşırmıştı. Epeyce bir şey mırıldandı durdu.
Amerikalı yazar John Steinbeck, basit bir para isteme konusunu sihirli biçimde, can alıcı biçimde vermiş, onun kitabında böyle yüzlerce cümle var,
Bakıyorsunuz bir yerde duygulu, aniden değişiyor karşınıza mizah çıkıyor, sonra aforizmaları çıkıyor, şiirsel cümleler, dizeler demek daha doğru,
alabildiğine renkli, en önemlisi inandırıcı, anlattığı şeyi, durumu, gözünüzün önüne hemen getirebiliyorsunuz, onda insancıllığı hissedebiliyorsunuz, yarattığı karakterleri bağrınıza basabiliyorsunuz,
mizah çok güçlü, ironisi,
ki büyüleyici,
en basit, sıradan durumdan ironi nasıl çıkarılır, gösteriyor,
müthiş zeki bir adam John,
kozmik ironi,
Fareler ve İnsanlar, onun başka bir romanı, o romanı on altılı
yaşlarımda okumuştum, ki o zaman yazar değildim, normal bir
okuyucuydum, o romanın duygusu, karamanları kalbimdedir, yıllar geçti gitti ama ben unutmadım romanı, hatta filmini de izledim, filmi de çok güzeldi, özel kanalların birinde gösterildi,
ve yıllar sonra onunla yine karşılaştım, bir yazar olarak, kısacası o bir usta, her sayfayı ağır ağır okuyorum, ne/nasıl yazmış inceliyorum,
Tatlı Perşembe’yi mutlaka okumanızı tavsiye ederim,
romanda yüzlerce harikası var, bir kere yeni şeyler öğretiyor,
yeni bir dünya açıyor önünüze, fakat bunu okuru zorlamadan yapıyor, terayağdan kıl çeker gibi,
bir insanlık güldürüsü, bu güldürü bazen gözyaşına dönüyor,
ki John insanı, insanlığı iyi hissetmiş, yoksa o cümleleri
yazamazdı,
kısacası sevgili gibi önümde uzanıyor cümleleri,
ki bir John Steinbeck okuyun, sonra diğer romancıları, aradaki
farka bakın, yani birileri önünüze roman diye bir şeyler koyuyor, siz de onlarla geçiriyorsunuz hayatınızı, hakiki, güzel, iyi yazanlar, işte onları okumak gerekli,
sonuç olarak sığ metinlere de ihtiyaç vardır toplumda,
ama iyisine de ihtiyaç vardır,
Evet, -insan aslında hiç inanmak istemiyor, gördüğü tüm terbiyeyi yadısmak zorunda kalıyor, ama sahiden de cinsler arasında (doğaları bakımından) bir ayrım söz konusu; "kadınsı tavır" (diyeyim, "kadınlar" demek yanlış olur bu bağlamda) ayrıntılara doğal bir şekilde hükmetme gücünü içerirken, eril tavır daha ziyade genelleştirici/tümleyici bir bakışa sahip. Roman yazmanın betimsel boyutu ve yükümlülüğü de kadınlar tarafından belki daha az zorlanarak yerine getirilebilir, erkekler bunun için kendilerini daha fazla zorlamalıdır (olabilir anlamında söylüyorum).
"Eski ev"le ilgili konumlanma/mekan konumlanışı, çok şaşırtıcı doğrusu; ilgimi çekti; Ayrıca "fark"ın nerede düğümleneceği/odaklanacağı üzerinde kafa yormaya değer diye düşünüyorum. Sizce fark nerededir? Biçimsel ve içeriksel klişelerden uzak durmanın yolu nerede? Acaba bir cinayetin vuku bulduğunu veya bulacağını hiçbir şekilde sezdirmemekte, sunmamakta, açığa vurmamakta mıdır? Bir örtü -karanlık gece gibi- örtsün lanetli hamleyi? Psikolojik bir "analex"? (Yani geriye bakış, anımsama, salt düşünme?). Olabilir mi acaba?
Suyel
merhaba isa ağabey.ben bir okurum.bir hikaye yazmak istiyorum ama çok acemiyim;yazacağım yazının bir kağıttamı yoksa bilgisayarın yardımıylamı yazılması gerektiğini bilmeyecek kadar acemiyim.işte bu konuda sizden yardım amaçlı bilgi istiyorum.yani bir yazar neyle yazıp nasıl yayın evine götürür?bilgisayarlamı yazıp götürüyorlar yoksa kağıtta yazıp götürüyorlar?saygılar
Steinbeck okumak bir ayrıcalıktır gerçekten.. Kitapları bir solukta okunabilecek, şiir tadı veren güzel eserler.. Ben kitap okumaya Steinbeck'in Gazap Üzümleri romanıyla başladım.. Sonra Fareler ve İnsanlar daha sonra 6 roman daha isimlerini çok iyi hatırlamıyorum... Hepsi kütüphanemde mevcut.. 8 kitabını hayranlıkla okuduğum bu insan sevgili İsa Kantarcı'nın dediği gibi ilk okunması gereken yazarlardan biridir kanaatindeyim..
Öncelikle herkese merhabalar. Ben ilk romanımı yazmaya başladım. Anlatım olarak fazla bir sıkıntım yok ama, konusu itibarıyla okunup okunmayacağı hakkında endişelerim var. Roman, 19yy. tarzında. O zmanlarda yazılanlar gibi içinde gemiler, keşfedilmemiş kıtalar dolaşıyor. Roman iki kıta arasında geçiyor. Üç kişinin hakayesi. Biri Afrikalı. Zamansa 15yy. Bir macera romanı gibi görünse de arayış romanı aslında. Zaman zaman eğlendiren, hüzünlendiren bir roman. Ama yukarıda da değindiğim gibi okunmamasından korkuyor ve basılması konusunda tereddütler yaşıyorum. Tereddütlerim yayınevinin kitabı beğenmeme-siyle ilgili. Mesela kitabımdan bir bölüm. Daha ayrıntılara girmek, konusunu, ismini vermek istemiyorum. Sizden tek isteğim; zamanın birinde bu türde bir kitap çıksa okunur muydu?
"Tanyeri usulca ağarıyordu. Uykusundan uyanan gökyüzü geriniyordu, esniyor-du. Bir tüy kadar tatlı ve yumuşak bir esinti etrafa yayılıyordu. Her gün olduğu gibi bugünde sakin bir sabah yeniden yaratılıyordu."
Yine bilinen bir öykü üzerinden örnek vermek isterim. Pamuk prenses ve yedi cüceler masalında iki cinayete teşebbüs ve bir cinayet vardır. Bu masalı çocuklara anlatan, üçüncü gözdür. Peki masalın kraliçenin ağzından dinlenmesi, ya da avcının ya da öfkeli cücenin anlatımıyla dinlenmesi durumunda ne değişir? Olay aynıdır, mekan ve kişiler aynıdır. Fark, anlatımdadır. Daha doğrusu, anlatım tarzındadır.
Eski ev, cinayette kullanılan bıçak ya da herhangi bir şey, anlatım aracı olarak seçilebilir. Ancak yazarın cinsiyeti bu anlatım aracını kullanmasını nasıl etkiler bilemiyorum doğrusu. Belki kadın yazar masal örneğinde kraliçeyi seçer, erkek yazar avcıyı. Eski evi seçen kadın yazar olur, bıçağı seçen erkek yazar. Tam tersi bir denemede öyle sanıyorum ki fark daha belirginleşir.
Kafamın karıştığını itiraf etmek zorundayım:)
Sevgilerimle..
Üçüncü Göz (ve dönüştürülmesi) ile igili söylediklerinizi anlama niyetiyle soruyorum: bu "özerk anlatıcı" konumu mu (yani "o" anlatımı, ya da "üçüncü şahıs" anlatımı mı)? Öyle görünüyor, örneğiniz de bu içeriklendirmeyi destekliyor. Böyle olduğunu varsayarak düşüncelerimi belirteceğim, eğer öyle değilse, beni lütfen uyarınız.
Örneğiniz, çok şaşırtıcı ve şaşırtıcı olduğu oranda da yapıcı bir bakış açısına zemin niteliğinde diye düşünüyorum. Şöyle: Masal türünde "normal"de (ve anlatım tekniğinin mantığı bakımından) bir "üçüncü şahıs/göz" anlatımı esastır, bu esasın başka bir anlatım tutumu (ben anlatımı) tarafından sarsılması yönündeki fikir de inanılmaz derecede aydınlatıcı oluyor kanaatimce. 'Ben anlatım'lı bir masal, herhalde çok ilginç ve "devingenleştirici" olsa gerek. Sizin örneğinizi sivriltilmiş bir somutta örneklendirmek için söylüyorum:
"Evvel zaman içinde ben bir kraldım. Şatolarım vardı, bahçelerim vardı. Eşim ölmüştü ve bana onu hatırlatan sadece kızım kalmıştı.." vs. gibi bir anlatımı düşünebiliyor musunuz? (düşünülemez anlamında sormuyorum, daha çok böyle bir somut örneğin devamını hayal edebiliyor musunuz anlatım tekniği olarak?). Şaşırtıcı değil mi? (acaba bundan dolayı mı "Doğa türleri" deniyor edebi biçimlere?)
Görünen o ki, anlatım boyutunda çeşitli "kategoriler" söz konusu oluyor; kategoriler arası atlama veya değişimler yazınsal yasallara aykırı ve ters görünse de, yine de yeni yazınsal tür ve biçimlerin oluşmasına (dolayısyla da edebiyatın gelişmesine) dolaysız olarak etki ve yardım ediyor. Sizin örneğiniz de bunu somutlaştırıyor. "Normal" anlatım yasallıkları anlamak için bu denli değiştirilmiş bir örnek (ben-anlatımlı masal) vermek bazen çok yararlı oluyor. Kategori dediğim şey, daha çok "anlatıcı" kimliğinin kendi kendine olduğu kadar anlattığı olgu bütününe karşı tavrı ve duruşu da içeriyor. "İzleyen" bir konum olarak düşünürsek anlatıcı konumunu ve anlatmayı da izlemenin seslendirilmiş/somutlaşan eşzamanlı seyri olarak tanımlayabilirsek, o zaman kategori kavramı daha çok netleşir; bu bakımdan anlatıcı "izlemeyi de izleyebilir", yani bir üst kategoriden bakabilir anlatıma. Bu da onun (birinci veya üçüncü göz olmasından bağımsız olarak) "sabit" bir anlatıcı olmadığı sonucunu doğrur. Eski anlatım tutumlarına göre fark işte burada bence. Yani: eski anatım metinlerinde (roman, öykü vb.) anlatıcı bir kere bir konuma girdi mi, o konumda metin sonuna kadar kalıyorken, modern ve günümüz roman ve anlatımlarında anlatıcı konumunun artık öyle sarsılmaz bir sabitliğe sahip olmadığını görüyoruz (Türkçe'de özellikle bu bakımdan Benim Adım Kırmızı kitabı önplana çıkıyor).
Cinayet romanı/masalı örneğinde sunduğunuz öneriler ("Peki masalın kraliçenin ağzından dinlenmesi, ya da avcının ya da öfkeli cücenin anlatımıyla dinlenmesi durumunda ne değişir?" şeklindeki yaklaşımınızın içerdiği öneriler) bu bakımdan çok çok ilginç ve yol açıcı bence. Galiba dünya edebiyatında bir roman vardı, ismini unuttum, bize bir cinayet anlatılıyor ama sonuna kadar, cinayetin aslında anlatıcı tarafından işlendiğinden habersiz bırakılıyoruz; yani: katil, anlatıcının kendisiymiş. Bu süre zarfında hep üçüncü göz olarak "tarafısız" gibi davranmıştır...burada da yine çok ilginç bir kategoriler arası geçişler söz konusu oluyor.
Sessiz Ev, cinayet, kadın-erkek, belirsiz anlatıcı. Bunlar aslında bir roman için temel taşlar...insan heyecanlanıyor...
Kafanızın karışık olması doğal, çok doğal ve bence yararlı...
Suyelv
merhaba ergül ergin,
yaza yaza ve okuya okuya gelişir yazar, elbette neyi/nasıl yazdığını hesap edererek, diğerlerinin neyi/nasıl yazdığını inceleyerek büyür, gelişir, dil bilinci edinir,
elle yazma elbette, onu asla okumazlar, daktiloyla ya da bilgisayarda yaz, çıktı al, yolla,
sonra yayınevlerine kargoyla yolla,
ama önce çalış, geliş, çok oku,