"Yazdıklarım bir gün anlaşılırsa, bu, benim de bir şey anlamadığım anlamına gelir." — Franz Kafka"

Mehmet Ali Özler

Mehmet Ali Özler

December 2007 tarihinde katıldı

Son forum iletileri

Mehmet Ali Özler
İlham
Niçin yazıyorum?
Tanrı, meleklerinden ikisinin kendine eskisi kadar saygı göstermediğini ve yüz çevirdiklerini fark eder. Bunun nedenini öğrenmek için sorar: Ne oldu da bana sırt dönersiniz? Melekler, artık sana ihtiyacımız yok, derler. Çünkü biz de insan kulu yapabilme mertebene ulaştık ve en az senin kadar güçlüyüz. Peki, der Tanrı. O zaman bir insan kulu yaratın da ben de göreyim. Bunun üzerine melekler hemen işe koyulurlar. Kazmayı, küreği, suyu alıp topraktan çamur karmaya başlarlar. Bunu gören Tanrı, ne yapıyorsunuz siz öyle? diye atılır. Topraktan çamur karıyoruz yanıtını verir melekler. İnsanı topraktan yapacağız da! Lütfen, der Tanrı! Madem ki kendi kullarınızı yaratacaksınız, o zaman kendi toprağınızı kullanın. Yazanların çoğunun kendilerini Kâf Dağının ötesinde görmeleri doğaldır. Her yazan, yazdıklarının gücüne inanır. Zaten bunu yapmasalar yazma eylemine girişmezler. Lakin, sadece Almanya’da yılda yedi yüz elli bin yeni lektürün piyasaya çıktığını biliyor muydunuz? Bu rakamın dünya çapında hangi boyutlarda olduğunu ben tahmin edemiyorum. Her yazan demek ki o güne kadar hiç görülüp okunmamış yeni bir ilham ile yazıyor. İnsanların şöyle dediğini çok duymuşumdur: Benim hayal gücüm sonsuzdur. Benim hayal gücüm hudut tanımaz. Benim ufkum çok açıktır. Allah aşkına! Şu doğa kadar, yaşadığımız evren kadar sonsuz bir hayal gücü olan var mıdır? Hayal güçlerimizi nelere, kimlere, hangi kitaplara, hangi öğretilere borçluyuz? Madem ki ilham, o zaman çamur kararken lütfen kendi toprağınızı kullanın! Yazıyı baştan yaratın. Hiçbir şey duymayın ve hiç bir şey okumayın! Yazdıklarınız bu dünyadan olmasın! Teessüfle tekrarlıyorum: Yazdıklarımız (düşüncelerimiz), görüp yaşadıklarımızın, dolayısı ile duyup okuduklarımızın bir eseridir. Buna ilham demek ne kadar doğrudur? Sevgilerimle
Mehmet Ali Özler
Nietzsche okumak...
Okuma Önerileri
On yedi, on sekiz sene olmuştur Nietzsche’nin eserleriyle ilk karşılaştığım. İyinin ve Kötünün Ötesinde, İnsanca, Böyle Buyurdu Zerdüşt gibi eserleri o dönemlerde bayağı dikkatimi çekmişti. Sonra, sonra Nietzsche üzerine yazılan başka eserleri okuyup inceledim. İleriki dönemlerde Nietzsche’nin aforizmalarının çoğunu veya benzerlerini Asya (Tao-Zen) edebiyatlarında gördüm. Basel Üniversitesinde öğretim görevlisi iken bile popülizmi ve gündemde kalmayı seven Nietzsche, bilerek ve kasıtlı bir şekilde kendi çağına aykırı düşünceler ortaya sürerek gündemde kalmak istemiştir. Kah filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer’ci olan, kah opera bestecisi Richard Wagner’ci olan ve çareyi müzikte arayan, kah yazar ve filozof Voltaire’ci olan, hatta bir dönem Dostoyevski’ci olan Nietzsche, kendine bir türlü yön verememe derdi ve çaresizliği içersinde bir nevi ruhsal yıkıntıya uğramıştır. Bundan dolayı Nietzsche’ye bir filozof gözüyle bakmak yerinde değildir kanısındayım. Zaten filozofluk Alman dilinden ve düşüncesinden çok ötede olan/kalan bir kavram ve niteliktir. Anca, filozof olarak bilinen bazı alman yazarlar, zamanın onlara verdiği huzur ve rahatlığı iyi değerlendirmesini bilmişler ve aniliğinden ve çarpıcılığından (spontaneität) dolayı yaşayan ve gündemde kalan sözcükler ve düşünceler kurmuşlardır. Örneğin: Hey, Güneş! Ne kıymetin olurdu seni gören gözlerim olmasa? Aynı şekilde: Hey, Tanrı! Ne kıymetin olurdu… denebilir. Bunların daha bir çok örnekleri vardır. Ama sadece çarpık düşünüyorum diye insan filozof olamaz. Böyle olsaydı akıl hastanelerinde yatanların çoğu filozof sayılırdı. Nietzsche türünden yazılara önem gösterenlere Asya Edebiyatı okumalarını salık veririm. Sevgilerimle Ek: O dönemlerde Asya'yı ve Asya Edebiyatını araştırıp inceleyen ve bunu kullandığını kabul eden sadece Hermann Hesse midir?
Mehmet Ali Özler Yazma Süreci
Düşüncelerim herhangi bir sorun ile meşgul değilse günün yirmi dört saati yaza bilirim. Daha açıkçası zihnimde huzuru bulduğum her anı yazmak ile geçiririm. Bazen o kadar ileri giderim ki, gecenin bir vakti uyandığımda kendimi uykuda hikaye yazarken yakalarım. Bu illa bir kalem ile yazma anlamına gelmiyor. Kafamda hikayeler üretir, güncel sorunlara cevaplar arar, hayatı değerlendirir, bir şeyleri eleştiririm. Bunu o denli yoğun yaparım ki, aklımdan geçenlere kendi kendime bile kah güler, kah üzülürüm. Ama bunları sırf düşünmeyle kalmam tabiî ki. Zeka oyunu saydığım bu meşguliyeti aynen yazıyormuş gibi söz, söz düşünür ve fırsatım olduğu müddetçe de bol, bol ufak kağıtlara notlar alırım. Bu kağıtçıklar cebimde birikir ve günler içersinde bir kağıt topağı haline gelir. Eşimin de ısrarı üzerine bu kağıt birikintilerini haftada veya iki haftada bir ayıklar, önemli bulduklarımı bilgisayarıma kayıt ederim. Bu, sokak ta duyduğum tek bir laf da olabilir, bir gazete de okuduğum bir not ta olabilir, internetten aldığım bir havadisin tek bir cümlesi de olabilir veya bir kitaptan çaldığım tek bir sözcük de. Ama günü gelir sahiden yazıya oturduğumda bu notların hiç birine bakmadan bunlardan faydalanırım. Bakmadan deyişim belki aklınızı karıştıracaktır. Şöyle anlatayım: Bu aslında ta ilk okuldan kalma bir alışkanlıktır bende. Bir tarih öğretmenim vardı. Tarih, en zayıf dersim olduğundan olsa gerek bir gün ders sonrası beni yanına çağırdı. “Mehmet Ali,” dedi bana. “Sen aslında diğer derslerinde başarılı bir çocuksun. Benim dersimde notlarını neden bir türlü düzeltmezsin?” Öğretmenim, tarih dersinden nefret ediyorum diyeceğim ama olmayacak. “Tarihi kafam almıyor, öğretmenim,” dedim. “Bilmem kimin doğum tarihi veya hangi senelerde yaptıkları savaşlar… kafama girmiyor.” Bunun üzerine öğretmenim bana çok güzel bir nasihat verdi. “Mehmet Ali, bundan sonra benim yazılı dersime girmeden önce senin bir kopya hazırlamanı istiyorum,” dedi. Şaşırmıştım tabii ki. Nasıl yani? diye soramadım. Sadece bu kopyayı kullanırken kendisine yakalanmamamı istiyordu. “Kopyanı iyi hazırla ve bunu güzel bir yerine sakla. Hatta yazılıya girmeden önce bu kopyayı ben görmek istiyorum,” diye de üzerine basa, basa beni ikaz etmişti. Aklım karışmıştı ama ben ne olur, ne olmaz diye bir dahaki yazılıda güzelce çalışıp kopyamı hazırlamıştım. Aynen söylendiği gibi yazılı öncesi öğretmenim beni yanına çağırıp kopyamı görmek istedi. Gösterdim ve sonra bunu iyi bir yerime saklayıp yazılıya girdik. Aklım, fikrim hep kopyada ve kopyada yazılı olanlarda. Fatih Sultan Mehmet işte falan yılında, Osman Gazi şu senede gibilerden. Durum bundan ibaret olunca da, yazılı süresince daha önceden hazırladığım kopyalara hiç bakma gereği duymamıştım çünkü kopya olarak yazdıklarım ve vücudumun bir yerinde saklı olarak duran o notlar hep aklımdaydı. Bundandır ki, bir yere yazı ile tutulan bir not öyle de, böyle de insanın aklından çıkmıyor ve silinmiyor. Hele de bu notları yazdıktan sonra bir kez daha okuyup ve tekrar temize çekerseniz. Tüm arkadaşlara önerim olur. Şayet yazıyorsanız yanınızdan kalemi eksik etmeyin ve bol, bol not alın ve bir yerde saklayın! Sevgiler
Mehmet Ali Özler
Neden?
Niçin yazıyorum?
Sayın Engin, yazmak da bir uğraş ve çaba değil midir? Yani iş değil midir? Peki çalışan, bir iş ile uğraşan buna karşılık ne ister? Tabii ki mükâfatını. Bunun karşılığı ister saygınlık olsun deyin, ister para deyin. Ama öyle de, böyle de bir türlü karşılığı olması gerekiyor ki insan yaptığı ile tatmin olsun. Bir örnek: Yaşını almış ünlü bir yazara çaylağın teki sorar: “Üstadım, zamanımızda sadece para için yazmaya gayret gösteren yazarlar vardır. Siz hep unvan ve nam için yazdınız, değil mi? Hani kalıcı olmak adına?” “Sen ne için yazmak isterdin?” diye üstat geri sorar. “Tabii sizin gibi nam ve unvan adına,” diye karşılık verir çaylak. Bunun üzerine üstat, “Senin yaşlarında iken ben de öyle düşünürdüm,” der. Sevgilerimle
Mehmet Ali Özler Ben bir yazarım!
Sayın Diren, iyi bir yerden yola çıkıp hedefi on ikiden vurmuşsunuz. Aklımı karıştıran diğer bir konu ise, yazılanların gerçekçiliğidir. Cidden, kaleme aldığımız yazıları eleyip taradıktan sonra, süzüp düzelttikten sonra geriye ne kadar bir gerçek payı kalıyor? Doğru sözcükleri arayıp bulma gayretinde olan yazarlar gerçeklere ne kadar yaklaşa biliyor? Şöyle bir örnek vereyim size: Almanya’da yüksek mahkemeler, göz şahitlerinin verdiği ifadelerin ne kadarı doğru ve inandırıcı veya gerçeğe ne kadar yakın olduğu konusunda daha olumlu kararlar verebilmesi için bir deneyi planlayıp uygularlar. Bu deney aynen aşağıda ki gibi gelişir: Mesleğinde kıdemli bayan ve bay karışık kırk polis seçilir. Bunlara görev gereği yarın sabahtan falan devlet binasının önüne gelmeleri söylenir. Ve ertesi sabah bu polisler kapı önünde beklerken, kendilerinden otuz, kırk metre kadar ötelerde iki aracın bir birine çarpma (kaza) süsü verilir. Bununla kalmayıp, araçtan inen sürücülerden biri öylesine öfkelenir ki, diğer sürücüye bir tokat dahi atar. Sonra da aracına binip ortalıktan kaybolur. Bu olayı birebir gören polisler buna müdahale etmeye kalkmadan da binanın kapısı açılır ve onların içeriden beklendiğini, diğer polis arkadaşların bu olayla ilgilenecekleri bildirilir kendilerine. Bu polisler sonra tek tek ayrı odalara alınır ve dışarıda neyin olup bittiği kendilerine sorulup öğrenilmek istenir. Sonuç bir enkazdır: Kırk polisin neredeyse tamamı arabaların renklerini ve sürücülerin giyimlerini karıştırır veya bunların başka renklerde olduğunu söylerler. Kırk polisten sekizi, bıyıklı şoförün diğersine vurup kaçtığını ifade eder. Ama şoförlerden hiç biri bıyıklı değildir. Kırk polisten beşi, sakallı adamın tokat yediğini söyler. Ama şoförler sakallı da değillerdir. Kırk polisten dördü, adamlardan birinin diğersine tekme tokat giriştikten sonra kaçtığını ifade eder. Kırk polisten ikisi, dayak yiyen adamın kötü bir durumda olduğunu ve onlar içeri girerken bu kişinin yerde kıvrandığını söyler. Kırk polisten üçü olayı iyice karıştırıp, tokat yiyen adamın korktuğunu ve olay mahallinden bu yüzden kaçtığını söyler. Kırk polisten ikisi, kazadan sonra fazla bir şey olmadığını ve bu yüzden iki adamın anlaşarak yollarına devam ettiğini söyler. Hatta dahası var: Polislerden biri, arabasına binip kaçanın bir bayan sürücü olduğunu iddia eder. Bu deney cidden yapılmıştır. Şimdi kara kara düşünür ve sorarım kendi kendime. Yazılarımızın ne kadarı doğru ve gerçekçidir, ne kadarının uzaktan, yakından bununla alakası yoktur? Yazı yazarken hep bir şeyleri şişirmez miyiz? İster istemez işimize gelen bir yön tutmaz mıyız? Şayet Türk’sem Türkler namına, şayet Almansam Almanlar namına yazmaz mıyız? Kadınsam kadın namına, erkeksem erkek namına, çocuksam çocuk namına. Mamafih, yazılara aktarılan düşünceler hep sübjektif değil midir? Sevgilerimle
Mehmet Ali Özler Ben bir yazarım!
Aslında bu konu üzerine her şey yazılmış ve yorumlar yerinde. Şahsımdan örnek verecek olursam, ana dili Türkçeyi Almancadan yola çıkarak yirmi dördünden sonra geliştirmiş ve öğrenmişimdir. O dönemlere kadar piyasada az bulunan Türk Dili Edebiyatlarını Almanca çevirilerinden okumuş ve bunlardan kesinlikle en ufak bir haz almamışımdır. Ta ki, ben bu Türkçeyi ve Türkiye’yi öğrenmem gerek dediğim güne dek. O dönemden sonra Almanca dilinde beğenmiş olduğum şiir’ler birden değerlerini yitiriverdi. O güne dek Almanca dilinde okumuş olduğum halk romanları zihnimden siliniverdi. Çünkü Türkçemiz o kadar duygusal ve güzel bir dil ki, sanırım hiçbir şiir başka bir dilde daha güzel ve gizemli ifade edilemez. Türkçede olduğu kadar hiçbir dilde kelime oyunları yapılamaz. Yeter ki bizler bu dilimizi iyi kullanmasını bilelim. İşte o dönemden sonra kararımı vermiştim. Şayet bir şeyler yazacaksam bunu kesinlikle Türkçe dilinde yapmam gerekiyordu. Zira Almancayı ana dilim olarak öğrenmiş ve benimsemiş sayılsam da, içimde yer eden duyguların Türkçe olduğunu keşfetmiştim. Burada Almancayı ana dilim gibi bilmiş olmanın faydalarını bugün hâlâ yaşar ve bundan yeterince faydalanırım. Sadece Almaca Edebiyatlar okuma konusunda değil. Bazen Türkçede hatırlayamadığım bir sözü veya kurduğum cümleleri Almancada düşünür, bunu sonradan Türkçeye çeviririm. İnsanın bir yabancı dil değil, on yabancı dil bilmesi dahi azdır. Tercüme konusuna gelince: Yazılmış bir dili birebir başka bir dile çevirmek (duygusallığı ile birlikte) kesinlikle mümkün değildir. Kim ne derse desin. Siz kalkın da herhangi bir dile şu sözleri çevirin bakalım: “Anan sana kurban olsun. Anan senin bokunu yesin.” Bu sözleri okuyacak olan bir İngiliz, bir Alman veya bir Rus burada sadece cık cık diye kafasını sallar ve midesi bulanır. Bir de şunu tercüme edin, lütfen: “El bağının gülleri, koka geldi, koka gider.” Diğer taraftan Türkçemizi dışarıya tanıtmak istiyorsak polisiye ve gerilim türü romanlara daha fazla özen gösterilmesi ve bu roman türlerine destek çıkılması gerektiğine inanırım. Bugün Avrupa veya Amerika kitap okuma rekorları kırıyorsa, bunu anca bu tür kitaplar ile başarıyor. Hani kurunun yanında yaş da yanar misali. İnsanlar okumaya başladıktan sonra ister istemez okunulması gereken diğer kitaplara da göz kırpacaklardır. Yeter ki okurken o heyecanı ve tılsımı bir yakalasınlar. Sevgilerimle.
Mehmet Ali Özler
Doğum Sancısı
Yazma Süreci
Yazmaya başlamadan önce kesinlikle şöyle veya böyle yazsam mı diye düşünmem. Ne şiir yazarken, ne bir deneme yazarken, ne de uzun süre üzerinde çalıştığım romanıma devam ederken. Bu şiirim şöyle başlasın veya böyle bitsin diye kafa yorduğum olmaz. Kalem elimdeyse bir yerden karalamaya başlarım. İçeriğini beğenirsem bunun üzerinde çalışır ve düzeltmelerimi yaparım. Denemelerde yine öyle. Başlarım bir yerinden ve bitmesi gereken yerde bitiririm. Roman çalışmasında ise hikayeyi satır, satır doğururum. Gidilmesi gereken bir yer varsa, figurların oradan nereye gideceklerini o an düşünüp kararlaştırırım. Söylenmesi gereken bir dialog varsa onu o an düşünürüm ve hikayenin gerisi kendini böylece tamamlayıp gider. Bilmem hangi bölüm illa şöyle bitsin de, falan bölüme şu şekilde başlayayım diye bir kaygım olmaz. O an yazdığım satır benim için önemli olandır. Sadece önümdeki satırı görür ve ona konsantre olurum. Bu satırdan sonra ve daha ileride gelecek satırlar benim için hiç bir önem taşımaz. Kendi kendime bir nevi o güne kadar anlatılmamış bir masal kurarım. Not: bu açıklamayı da örneğin plansız yazdım. Aklımdan geçenleri diziyorum sadece. Satır, satır.
Mehmet Ali Özler Ben bir yazarım!
Yeri geldiğinde hep falan edebiyattan veya bilmem hangi klas yazardan bahsederiz. Bazen bu yazarları göklere çıkarmayı dahi az buluruz. Hatta o kadar ileri gideriz ki, yazılar ile yazanı aynı kefeye koyup yazarın, yazısında ki kadar şahsiyetli ve iyi karakterli insanlar olduğunu sayarız. Yazarlar, yazılarında ki insanlar mıdır? İyi yazı yazmak için iyi insan mı olmak gerekiyor yoksa geçmişi karanlık şahsiyetler de iyi yazılar yazmış mıdır?
Mehmet Ali Özler
İlham
Niçin yazıyorum?
Yazmak, insanlara gökten zembillime inmedi. İnsanlar bunu tırnaklarıyla kazıyarak adım, adım hak ettiler ve nice uğraşlardan sonra zamanımıza kadar getirdiler. Yazmanın bir ilham olduğuna kesinlikle katılmıyorum. Nasıl ki bir ressam gözleri ile çalıyor ise, yazarlar da her okuduğu kitaptan, her seyrettiği filimden, her gittiği tiyatro veya bir pazar alış verişinden çalarlar. Yazılarla veya duyumlarla beslenmeyen bir beyin kesinlikle yaratıcı olamaz. Okunmadığı müddetçe o bahsedilen ilhamın gelmesi çok beklenilir.
Mehmet Ali Özler Niçin yazıyorum?
Yazmak, düşüncelerimizde kördüğüm haline gelmiş isteklerimizi, öyle olduğunu veya olması gerektiğini kabul ettiğimiz tezlerimizi veya hayallerimizi birilerine aktarmak ve buna karşılık olum ve övgü (mümkünse maddi karşılık) almaktır. Zira okunmayan bir yazının değeri yok denecek kadar azdır ve öyle ima edilmeye çalışılsa da hiç kimse sadece kendi için yazmaz. Peki yazınca beynimizde ki bu kördüğümler çözülüyor mu? Kesinlikle hayır. Yazma isteği ve tutkusu olan insanlarda bu düğümler yaşadıkları sürece artıyor ve artacaktır. Yazı, karşılık ister. Yazı, övgü ister. Yazı, okunmak ister. Yoksa yazı, yazı olamaz.
Mehmet Ali Özler İzEdebiyat
Selam, benim kafamı kurcalayan şöyle bir sorun ile karşılaşıyorum: ana sayfada bir yazarın metnini tıklayıp okuyorsunuz. Bu sayfa'nın sonunda yazarın diğer yazılarını görüyorsunuz. Örneğin toplamında 5 yazı görünüyor. Bu yazıları da tek tek okumaya başlıyorsunuz. Ve birden önünüze bu yazardan daha fazla yazılar çıkıyor. Yazarların metinlerinin tümü neden her defasında eksiksiz görünmez? Aynı sorun ile bir yazarı ismen arattığınızda da karşılaşıyor sunuz. Açılan sayfada aranan yazarın sadece bir kaç metnine rastlıyorsunuz. Metinlerin tümünü görmek mümkün olmuyor. Kolay gelsin.
Başa Dön