"Sanat, hayatın bir yansımasıysa, bugün bir ayna kırıldı ve her parça ayrı bir roman oldu." - Oscar Wilde (kurgusal)"

Ben bir yazarım!

Yazarların Yabancı Dil Bilmeleri Şart mı?

4 görüntülenme · 10 ileti
??? #1
Yabancı dil bilmeden yazar olmak mümkün mü? Dünyadaki kaynakların ve dünya edebiyatının sadece küçük bir kısmı Türkçe'de bulunuyor. Yazarlıkla ilgili en önemli kaynaklar çoğunlukla İngilizce'de bulunuyor. Bunlara ulaşmadan yazar olunabilir mi? Yabancı dil bilmeyen yazarlar kimlerdi? Bu özellikleri onlara bir şeyler kaybettirdi mi?
Ömer Akşahan #2
Bir yazar ancak kendi dilinde yazar olabilir genel bir görüş olarak kabul edilse de aykırı örnekleri yok değildir. Bunu Almanya'da bulunduğum beş yıllık deneyimimle farklı bir biçimde yaşadım. Zaman zaman yazılarımda bu deneyimlerimi kaleme alıyorum. Almanca Gemeinsam adlı bir yayın gerçekleştirdim. Almanca şiir denemelerim oldu. Bir dil bir insan, iki dil iki insan olduğunu bizzat yaşadım. Bu konuda daha söylenecek çok şey var; yalnızca birini söylesem yeridir. Örneğin Yaşar Kemal eşi Tilda sayesinde yurtdışına açılabildiği söylenegelir.. Bir ölçüde doğruluk payı olduğuna inanıyorum. Ama bunun yanında bir Orhan Kemal'in Tilda'sı yoktu ve Yaşar Kemal kadar yurtdışında populer olamadı.. demek istediğim şu, dışa açılmanın yolu bir dil bilmekten ve özellikle İngilizceden geçtiğini nihayet Fransızlar da anladı! Şimdilik bu kadar...
Nükhet Everi #3
Ben de bu konuda bir yazarın en azından bir yabancı dil bilmesi gerektiğine inanıyorum. Yabancı dil bilmeden yazar olunabilir belki ama Diren Yardımlı'nın da belirttiği gibi yazarlıkla ilgili en önemli kaynaklar genelde diğer dillerde. Ben yalnızca İngilizce'de bulunduğunu düşünmüyorum. Almanca da bu konuda iddialı dillerden biridir. Almanca'da da kaynaklara ulaşma şansı çok yüksek. Zaten her kitap Almanca'ya tercüme edilmesi gerekir gibi bakıyorlar bu dilde konuşulan ülkelerde. Ben kendimden örnek vereyim: Bazı yazarları kendi dillerinde, orijinalinden okumanın zevki bambaşka. Gabriel Garcia Marquez'in İspanyolcası ile İspanya'daki İspanyolcayı karşılaştırdığımızda, Marquez'in İspanya'da kitaplarının ne hale getirildiğinden dolayı çektiği acıyı çok iyi anlıyorum. Hermann Hesse'nin Bozkır Kurdu'nun orijinalini okumanın zevki, diğer tüm bildiğim dillerde o dilde yazan yazarları okumanın zevki bana bir şey daha öğretti: Tercümenin önemi. Sevgili dostum Nedim Gürsel'in kitaplarının Almanca tercümeleri harikadır. Tercümanı da onun en büyük şansı. Öte yandan Halikarnas Balıkçısı, 'beni tercüme etmeyin, hangi dilde yazılması gerekiyorsa ben o dilde yazarım, tercüme çok şey kaybettirir' der ve tercüme işine karşı gelirmiş. Hâlâ da Halikarnas Balıkçısı'nı tercüme etme cesareti bulan olmamıştır. (Bir kişi kalkıştı, o da inzivaya çekildi ve sonra ne yazık ki aniden öldü gitti.) Sonuç olarak bu konu uzun ve çetrefilli bir konu. Mesele yazmak, yazar olmaksa, evet, bence bazı kaynaklara ulaşmadan da yazar olunabilir ama gene de bazı teknikleri de bilmek, öğrenmek ve bunları yadsımamak gerekir diyorum. Bazı kimselerin ana dilleri dışındaki dillerde de yazabildiğini biliyorum ama bu kişiler azınlıkta kalır herhalde ve çok özeldirler diye düşünüyorum. Bir arkadaşım der ki; bir şair, kendinden önce yazılmış her dizeden sorumludur. Bence de bir yazar kendinden önce yazılmış her cümleden sorumludur diye düşünerek, dünyamızı ve ufkumuzu genişletmeye çaba göstermek zorundayız. Evet, yabancı dil bilmek çok önemli. Herkesin zaten bilmesi gereken İngilizce bile Türkiye'de sorun oluyor. Bu bir sistem ve dolayısıyla eğitim sorunudur. Bir de günümüzde Türkçe'nin de ne hallere sokulduğunu gördükçe düşünüyorum. Bir insan yabancı bir dili ne kadar öğrenebilir? Cevap: Ana dili kadar. O halde öncelikle ana dilini iyi öğrenmek ve kullanmak öncelikli olmalı. Ancak o zaman bir yabancı dili üstüne inşa edebiliriz. Sevgiyle kalın...
??? #4
Belki de en önemlisi yabancı bir dil bilmenin insana sadece "dil" öğretmiyor olması. O dille gelen bütün bir kültürün de kapılarını aralıyor ve yazarken yapılması gereken çözümlemelerin ve karşılaştırmanın önünü açıyor. Dünya edebiyatını ve en az onun kadar önemli olan yaşadığımız dünyanın "tinini" referans almadan yapılmış bir yazarlık ne kadar başarılı olur, düşünmek gerekir. Halit Hüseyni (Khaled Hosseini) adlı Afgan asıllı yazar belki de son dönemde "iki kültürlülüğün" en güzel örneği. İngilizce konuşan okura batılı bir yazar gözüyle değil ama bir Afgan olarak kendi kültürünü anlatabiliyor çünkü her iki dile ve kültüre de hakim. Kite Runner ve A Thousand Splendid Suns (sonuncusu Türkçe'de çıktı) romanlarında anlattığı hikayeyi dünyanın kalanında olup biteni görmezden gelerek de anlatabilirdi belki ama ortaya bu denli çok okunan ve bu denli güzel çözümlemeler içeren kitapların çıkmayacağı kesin. Elbette İngilizce bu bağlamda bilinmesi gereken tek dil değil. Hatta edebiyat söz konusu olduğunda İngiliz ve Amerikan edebiyatının dünyaya sunabildiği bir Fransız, bir Latin ya da bir Rus edebiyatından (bana kalırsa) daha fazla değil. İngilizcenin önemi çağdaş dünyanın Latincesi olmasında ve sırasıyla önce İngiliz, ardından da Amerikan kültürünün dünyada "baskın" kültür olmasında yatıyor. Yaşar Kemal'in eşinin İsveçli olmasının önemi büyük bana kalırsa. Bu sözünün sadece eşine bir iltifat olarak söylemediği kuşku götürmez. Kitaplarında sık sık çevrecilik, insan hakları vb. temaları işliyor olmasında İskandinav kültürüyle olan göbek bağının önemli bir payı olduğuna eminim. Çoğu kez ülkenin içinde değil ama uzağında olmak yaygın kanını aksine kendi toplumunun, kendi kültürünün bu gibi konularda nerede durduğunu bize daha iyi gösterebiliyor. İçtenlikle, Diren Yardımlı
??? #5
Hiçbir zaman tamamlanmayan, ereğine ulaşmayan bir kendinde-şeyden bahsettiğimiz ölçüde hiç kimse "bir dili öğrendim" diyememeli zaten. Devingendir, doğası değişimdir ve son şekline ancak yok olmadan hemen önce ulaşacaktır. Son şekli de asla "tamamlanmış" değildir, sadece son şekildir. Zerberus'un mitolojideki Cerberus olduğunu varsayarak...Müdür yardımcısı bu lakaptan rahatsız değilse, hoşgörüsünden kimsenin kuşkusu olmasa gerek. İçtenlikle, Diren Yardımlı
Simten K. Ataç #6
Yazarların yabancı dil bilmeleri şart mı? Yazarın kaleme aldığı konuyu sunarken karşısındaki izleyiciyi sürükleyebilmesi için o yazıyı aktarırken kullandığı dile hakim olması ilk şart elbette. Eğer forumun konusu şart içermemiş yani sadece bir detayın altını çizerek örneğin “ yazarın yabancı dil bilmesi ona değer katar mı?” olsaydı; benim yanıtım “Evet” olurdu. Fakat başlık koşulun altını çizdiği için yoğunlaşmamız gereken konunun bu olduğunu sanıyorum. Anadilimiz dışında bir dili biliyor olmak bize fayda sağlayacaktır elbette en azından kaynak ve detayları araştırırken daha hızlı ve kolay sonuçlara varmamızı sağlayacaktır fakat şart değildir diye düşünüyorum. Yazarın yazdığı dilde usta olması, dilin bir kültürün en önemli yapı taşı olduğunu bilmesi, gereken saygıyı duyup edebiyatını dilin içeriğini etkili kullanarak sürdürmesi ve yazdığı konu üstüne genel kültürünü de yüklemesi gerektiğine inanıyorum. Diğer yabancı dil ise bu genel kültür olgusunun oluşması ve birikmesi sırasında etkili bir silah olacaktır mutlaka. Kişi ister ana dilinde üretsin ister vakıf olduğu bir diğer dili kullansın başarının başlangıcı “iyi kullanmak” sonuçta. Herkese sevgiler,
mavi #7
merhabalar.yazarın yabancı dil bilmesi bence şart değil.ben bizim yazarları bizden olduğu için seviyorum.okuyucunun yabancı dili yoksa nasıl okuyacak yazarların ne yazdığını şu anda bu durumdan memnunum çünkü yabancı dilim yok tam anlamıyla öğrenmek uzun zaman alacağından bu iş yeni yazarlara kalıyor bence. saygılarımla-mavi
??? #8
Çok dilli (multilingual) olmak bir yazar için olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Yabancı dillerin bilinmesi hem diğer dillerdeki eserleri takip etmek için ön koşuldur hem de yazarın (eğer büyük düşünüyorsa) diğer dillere çevrilen eserlerine doğrudan müdahale etmesini sağlar. Bunu Elif Şafak örneğinde çok net bir biçimde görebiliriz. İngilizce olarak kitap yazabilen bu insan, başka bir kişinin çevirdiği kendi eserini de tam istediği gibi redakte edebilmektedir. Elif Şafak bunu bir röportajında bizzat belirttiği için emin bir şekilde onun adını verebildim. Bu tarz bir açıklamasına rastlamamış olmama rağmen aynı durum büyük olasılıkla Orhan Pamuk için de geçerlidir... Diğer yandan diğer dillere çevrilen kendi eserini redakte etmenin dışında yazarın bazı sorumlulukları da vardır. Melih Cevdet Anday'ın çevirisi en iyi Edgar Allan Poe çevirisi kabul edilir. Hatta Annabel Lee şiirinin çevirisinin orjinalinden bile daha vurucu olduğunu söylemiştir daha bu yakınlarda Selçuk Altun. Shakespeare'in 66 nolu sonesinin Can yücel çevirisi ve Homeros'un İlyada'sının Azra Erhat çevirisiyle birlikte, dilimize yapılmış güzide çeviriler arasındadır. Peki Ataol Behramoğlu olmasaydı Mayakovski'yi kim çevirecekti? Dikkat ederseniz bu isimler "çevirmen" değildirler... Tıpkı (Tıp, Hukuk vb.) teknik çevirileri nasıl ki o işin uzmanı olan ve çevrilecek metnin yazıldığı dili de bilen kişiler yapmalı ise edebiyat da gerçek işi edebiyat olmayan birileri tarafından çevrildiğinde sonuç tam bir facia olabiliyor. Yazarın, kendi diline, bildiği diğer dillerden özenli çeviriler yapmak ve ülkesindeki insanlara sunmak gibi bir görev ve sorumluluğu da bulunmaktadır.
Nükhet Everi #9
Rahmi'ye kesinlikle katılıyorum. Edebiyat tercümeleri yalnızca teknik tercüme değildir, işi edebiyat olanın el atması gerekir, doğrudur. Bir tek, bildiğim kadar O. Pamuk İngilizce olarak yazmıyor ama Elif Şafak hem İngilizce yazıyor hem de Amerika'da ders veriyor. Bu arda mutlaka eklemek istedim: Shakespeare'in en yi tercümeleri Sabahattin Eyüboğlu tercümeleridir. Örneğin, Kenan Işık Devlet Tiyatroları'nda Macbeth'i sahnelerken, yorumu modernize etmesine ve haliyle kendinden ve günümüzden çok şey katmasına rağmen reji masasında ilk söylediği şey, 'Sabahattin Eyüboğlu tercümesine müdahale ettirmem, tek kelimesi bile değiştirilmeyecek!' olmuştur. Reji masasında budama işlmi yapılmamıştır bu oyunda ve S.E tercümesi tam olarak kullanılmıştır. Oyunun dünya çapında bir iş olmaya aday olmasının nedenlerinden biri de budur. (Zamanında önünü kesmeselerdi... Neyse!) Ayrıca, Homeros'un İlyada'sının türkçe tercümesinin dünyadaki en iyi tercüme olmasının nedeni yalnızca Azra Erhat değildir. Azra Erhat'ın Halikarnas Balıkçısı ile tanışıp Anadolu Gerçeği ile yüzleşmesi (ilgilenenlere Mektuplarıyla Halikarnas Balıkçısı kitabını hararetle tavsiye ederim) ve tabiî ki A.Kadir'dir. Haklarını yemeyelim. Rahmi çok haklı, tekrarlıyorum. Biraz düşünsek daha neler çıkar ortaya. :)
Mehmet Ali Özler #10
Aslında bu konu üzerine her şey yazılmış ve yorumlar yerinde. Şahsımdan örnek verecek olursam, ana dili Türkçeyi Almancadan yola çıkarak yirmi dördünden sonra geliştirmiş ve öğrenmişimdir. O dönemlere kadar piyasada az bulunan Türk Dili Edebiyatlarını Almanca çevirilerinden okumuş ve bunlardan kesinlikle en ufak bir haz almamışımdır. Ta ki, ben bu Türkçeyi ve Türkiye’yi öğrenmem gerek dediğim güne dek. O dönemden sonra Almanca dilinde beğenmiş olduğum şiir’ler birden değerlerini yitiriverdi. O güne dek Almanca dilinde okumuş olduğum halk romanları zihnimden siliniverdi. Çünkü Türkçemiz o kadar duygusal ve güzel bir dil ki, sanırım hiçbir şiir başka bir dilde daha güzel ve gizemli ifade edilemez. Türkçede olduğu kadar hiçbir dilde kelime oyunları yapılamaz. Yeter ki bizler bu dilimizi iyi kullanmasını bilelim. İşte o dönemden sonra kararımı vermiştim. Şayet bir şeyler yazacaksam bunu kesinlikle Türkçe dilinde yapmam gerekiyordu. Zira Almancayı ana dilim olarak öğrenmiş ve benimsemiş sayılsam da, içimde yer eden duyguların Türkçe olduğunu keşfetmiştim. Burada Almancayı ana dilim gibi bilmiş olmanın faydalarını bugün hâlâ yaşar ve bundan yeterince faydalanırım. Sadece Almaca Edebiyatlar okuma konusunda değil. Bazen Türkçede hatırlayamadığım bir sözü veya kurduğum cümleleri Almancada düşünür, bunu sonradan Türkçeye çeviririm. İnsanın bir yabancı dil değil, on yabancı dil bilmesi dahi azdır. Tercüme konusuna gelince: Yazılmış bir dili birebir başka bir dile çevirmek (duygusallığı ile birlikte) kesinlikle mümkün değildir. Kim ne derse desin. Siz kalkın da herhangi bir dile şu sözleri çevirin bakalım: “Anan sana kurban olsun. Anan senin bokunu yesin.” Bu sözleri okuyacak olan bir İngiliz, bir Alman veya bir Rus burada sadece cık cık diye kafasını sallar ve midesi bulanır. Bir de şunu tercüme edin, lütfen: “El bağının gülleri, koka geldi, koka gider.” Diğer taraftan Türkçemizi dışarıya tanıtmak istiyorsak polisiye ve gerilim türü romanlara daha fazla özen gösterilmesi ve bu roman türlerine destek çıkılması gerektiğine inanırım. Bugün Avrupa veya Amerika kitap okuma rekorları kırıyorsa, bunu anca bu tür kitaplar ile başarıyor. Hani kurunun yanında yaş da yanar misali. İnsanlar okumaya başladıktan sonra ister istemez okunulması gereken diğer kitaplara da göz kırpacaklardır. Yeter ki okurken o heyecanı ve tılsımı bir yakalasınlar. Sevgilerimle.
Başa Dön