İki satırlık iletime yazdığınız zehir zemberek satırlar bir iki sayfa geride kaldığı için durup dururken sizi rencide eden kişiyi oynamaya hiç niyetim yok. Mahalle kahvelerinde daha incitici ithamlar olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Kaba olabilirler sözünü ettiğiniz ithamlar, ama incitici olabileceklerini sanmıyorum. Bakın karşılıklı anlayış, saygı ve kibarlığa yüksekten baktığınız için benim bir takım şeylere yüksekten baktığımı düşündüğünüz ortada. Ya da ben haksızım, durum bu değil, ama buna benzer bir şey. Şu mu çıkıyor ortaya: İkimizin de yüksekten baktığı bir şeyler var... Bu biraz çocuk oyununa döndü, eh, olması gereken de bu sanırım. Siz hatanızı görmediniz, ben de geri adım atmadım.
Hatanızı görmemeyi bir ileti daha sürdürmeniz durumundaysa ithamlarımın hepsini geri alır ve özür dilerim... Çünkü durumu tanımlamak için başka sözcükler gerekir artık. Ne bileyim siz kendinizinkini kendiniz bulun, ben kendime "ebleh" diyeyim o durumda. Ne fark eder ki?
Aslında, bu arada yazar sayfama gidip tanım bölümünü okursanız "yüksekten bakma" olarak gözüme çarpan "yüksekten atma" ithamınızı bir kez daha düşünürsünüz. Ben hiçbir şeye göremeyeceğim bir yerden bakmama yanlısıyım. Yüksekten falan baktığım yok. Yalnızca ne zaman, nerede olduğumun bilincinde olmayı ve buna göre davranmayı seviyorum.
Sizin hakkınızda bulabildiğim kaynaklardan herkesle senli benli konuştuğunuz gibi bir özelliğinizi çıkaramadığım için suç bende olmalı, diye düşünülebilir. Bu da bir farklı bakış açısı olabilir.
Son olarak şunu söyleyeyim: artık biraz daha tanıştık sanıyorum...
?
???
July 2026 tarihinde katıldıSon forum iletileri
Ben mısra sahiplerinin adın konmasın gibi bir öneride bulunmadım sadece ve sadece sınırlar konulmasın ve ekleme yapacak kişinin kendisine bırakılmasını önerdim...
Ya da şöyle diyebiliriz eğer bir çalışma yapılacaksa ve ben bulunacaksam bu çalışma da sınır tanımam...
Siz ille de "sınırlı yazacağız belirlenen kriterler dışında yazmak yok " derseniz bende katılmam ve buyrun yazın dedim...
Hepsi bu...
[[I]][[B]]Nasıl Geçti Habersiz, o güzelim yıllarım
bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı
Her anını eksiksiz dün gibi hatırlarım
Dudaklarımda tuzu, içimde durur aşkı [[/B]][[/I]]
Ne güzelmiş anamın sıcak göğsüne yatıp
Bir eşsiz musikiyi ninni diye dinlemek
Bütün oyuncakları bir kenara fırlatıp
Çimenlerin üstünde dört parça serinlemek
Hâlâ yazılı durur çınarın gövdesinde
Gençlik günlerimizin en güzel hâtırası
Şarkılar esen yeldir yaprakların sesinde
Dillere destan olmuş bir gönül macerası
[[I]][[B]]Hani o saçlarına taç yaptığım çiçekler
Hani o güzel gözlü ceylanların pınarı
Hani kuşlar, ağaçlar, binbir renkli böcekler
Nasıl yakalamıştık saçlarından baharı[[/B]][[/I]]
Artık ne gözlerimde denizlerin rengi var
Ne de dudaklarımda dudaklarının tuzu
Günlerimin düzeni ne de bir âhengi var
Başımda bir ağırlık, içerimde bir sızı
[[I]][[B]]Ben hâlâ o günleri anarsam yaşıyorum
Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi
Hâlâ güzelliğini kalbimde taşıyorum
Dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi [[/B]][[/I]]
Bu satırları yazan yürek dün(25 Aralık) İzmir`de sustu, şair Nihat AŞAR da gitti, "dalından koparılmış beyaz bir çiçek gibi"...
"Enis Behiç Koryürek, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy, Faruk Nafiz Çamlıbel`den oluşan Beş Hececiler hareketinin üyelerinden Yusuf Ziya Ortaç`ın Meşale Dergisi`nde toplanan Yedi Meşaleciler, Sabri Esat Siyavuşgil, Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi Nayır, Muammer Lütfi, Vasfi Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi Koray`dan oluşmaktaydı... Kendilerinden önceki şiire biçimsel yenilik getirecekleri düşüncesinyle yola çıkmalarına rağmen, hece ölçüsüne bağlı kalmayı sürdürdüler. 15 Ekim 1928`te Meşale Dergisi kapandı.
Nihat Aşar da aynı yıl doğmuştu. Yani ne Beş Hececiler, ne de Yedi Meşaleciler dönemini yakalayamadı. Ama ilerde yolu 11 Mart 1962`de ölen Yusuf Ziya Ortaç`ın şiir alanındaki çabalarıyla çakışacaktı...
Etkisinde kaldığı Yusuf Ziya Ortaç 01.11.1932 tarihli Cumhuriyet Gazetesi`deki YAĞMA başlıklı yazısında şöyle diyordu:
[[I]][[B]]"Bizim manzumeler, yalnız meyhane müşterilerini çoşturmak, hanende kızları zengin etmekle kalmıyor. Gramafon kumpanyaları da yağmacılarımız arasında...
Bunları besteleyen, hisse alıyor, okuyan hisse alıyor, satan hisse alıyor da, yalnız yazan avucunu yalıyor.
eğer bizim sözlerimizin kıymeti yoksa, bu plâk fabrikalarının indinde asıl mühim olan kendi besteleri, bu hanendelerin indinde asıl mühim olan kendi sesleri ise, bizim sözlerimizi bırakıp sadece güzel sesli hanendelere mahir bestekârların notalarını okutsunlar.
Do re mi fa
Fa mi re do
Bakalım plâklarına kaç müşteri bulabilirler!.."[[/B]][[/I]]
Tam 40 yıl sonra Nihat AŞAR 1972`de çıkaracağı, "Nasıl Geçti Habersiz" isimli Şiir kitabını yayınlarken, Yusuf Ziya Ortaç`ın bu yazısına da kitabında yer vermiştir. Telif hakları konusunda çok büyük uğraşlar vermesine rağmen son yıllara kadar pek bir şey elde edememiş olan Nihat AŞAR`ı en çok üzen konu ise, herkesin dillerden düşürmediği bir şarkının söz yazarı olarak adının anılmaması, "bilinmiyor" yazılmasıdır...
Şair-Yazar Feyzi Halıcı'nın, [[B]]"Yedi Meşalecilerden bu yana hece veznini bu kadar güzel kullanan Nihat AŞAR`dan başka kaç şair kaldı ki?"[[/B]] sorusunun yanıtı dün akşam İzmir`de verildi, [[I]][[B]]"Hiç kalmadı!"[[/B]][[/I]]
[[I]][[B]]Bir ayrı güzellik verilmiş göze
Etekler vurulmuş dize
Uzaktan seyretmek düşüyor bize
Gece hâyallerde, düşte benimsin
(...)
Dokunma saçına bu hâli güzel
Seni düşünmenin hayâli güzel
Bir kavuşsam sana belâlı güzel
Kabrime dikilen taşta benimsin[[/B]][[/I]]
dizeleri 70'li yılların başında yazılmıştır...
Sadece hece vezniyle değil serbest şiir de yazmıştır Nihat AŞAR...
[[I]][[B]]Sabahları evden çıkınca
Beni mutlu kılan nedir bilir misiniz
Islak çimenlerin yeşil kokusu
Ve ağaçların beyaz çiçekleriyle birlikte
Dostça gülümseyen tanıdık yüzler [[/B]][[/I]]
Halk Edebiyatı tarzında da şiirler yazdı...
[[I]][[B]]Gün doğanda yaylalara çıkmalı
Ateşi alıp da için yakmalı
Duyulan sözlerden gönül bıkmalı
Sana söylenmeyen sözü neyleyim
Şiir yazdım mısra mısra okundu
Mızrabım hafifçe tele dokundu
Deli gönül seni gözden sakındı
Seni görmeyince gözü neyleyim
Dmrt mevsim geçiyor hükmün sürerek
Uykudan uyanmış saçın dererek
Baharı bitirdik yaza girerek
Çiçeği olmayan yazı neyleyim
Bakraçlar dolusu sular buz gibi
Elâlem düşünmez ince biz gibi
Gelmemiş dünyaya böyle kız gibi
Benim olmayınca kızı neyleyim[[/B]][[/I]]
Murathan MUNGAN'ın, [[B]]"Bazı dizeler vardır ki insanın yüreğine ok gibi saplanır. '[[I]]Nasıl yakalamıştık saçlarından baharı[[/I]]'... 30 kitap yazsan bu duyguyu anlatamazsın"[[/B]] dediği Nihat AŞAR, şiirlerinde sevgi, aşk, kadın konularıyla sınırlı kalmamış, toplumsal konularda da eserler üretmiştir.
Ulusal Bayramlar, Atatürk, Hiroşima, savaşlar ve çocuklar.... ama çoğunlukla yaşam sevgisi, yaşama sevinci, insancıl yaklaşım göze çarpmaktadır...
[[I]][[B]]Böl evreni ikiye ellerinle
Yıldızları ipe diz boncuk boncuk
Uzat ellerini dokun bana
Uzat ellerini çocuk
Çöz kurdelânı, dağıt saçlarını
Yıldızları saçlarına diz boncuk boncuk
Ver ellerini ellerime
Ver ellerini çocuk [[/B]][[/I]]
1968 çıkışlı AYDINLIK isimli şiir kitabından alıntıladığım yukarıdaki dizelerin yazıldığı tarihler gözönüne alındığında aradan 40 yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın dilindeki sadelik, anlaşılırlık dikkat çekmektedir...
Aşk kelimesinin dilimizdeki karşılığının [[I]][[B]]"sevi"[[/B]][[/I]] olduğunu hepimiz biliriz... Peki kaçımız bu sözcüğü kullanırız, şiirlerimizde, yazılarımızda?..
Nihat AŞAR, şiiri kaleme aldığı tarihi henüz bilmemekle birlikte 1968 yılında çıkardığı AYDINLIK adlı kitabındaki bir şiirinde "sevi" sözcüğünü kullanmıştır...
Hakkında, şiirleri üzerinden sınırlı kalmayacak çok kapsamlı bir çalışmaya başlamışken çekip giden Nihat AŞAR bir şiirinde şöyle demektedir;
[[I]][[B]]"Huzuru ölgün sularda yüzen nilüferlere bıraktık
Bir yokladık, bir dinledik kendimizi
Biraz daha sevsek insanları, yaşayacaktık"[[/B]][[/I]]
bir başka şiirinde de şöyle;
[[I]][[B]]"Ölülerden utanın insanlar ölülerden utanın
Ne sevdikleri belli ne sevildikleri
Ne yaşadıkları, ne öldükleri"[[/B]][[/I]]
ve bir şiirinde de şöyle;
[[I]][[B]]"Yıkın çevremdeki şu kara duvarı
Çal türküsünü aydınlığın aydınlık gönlüm
Dilerim aydınlıkta gelsin yanıma ölüm
Hiç söndürmeyin lâmbaları mumları"[[/B]][[/I]]
Aydınlık İzmir'in bir aydın insanı daha gitti, ama o da diğerleri gibi ışığı açık bırakarak...
İyi uykular Nihat AŞAR... Çünkü, sen bunu, sevgi olup da dizelere akan o kocaman yüreğinle çoktan hakettin...
Orkun Levent BOYA
Şiir yazacaktık, evet.
Şöyle başlamıştı:
Aynanın buğusunda belirmiyordu akis (suphi)
Aksediyor, aksediyor ve sırrına varıyordu (kenan).
Gerçi İmdat, mısra sahiplerinın adlarını koymayalım diye bir öneride bulunmuştu; bunu makul buluyorum. Yazılmasın adlar daha iyi; bir de şu ekleme/çeşitleme önerisi vardı:
Aynanın buğusunda belirmiyordu akis (suphi)
(Ayna, buğusunda açmıyordu akis).
Aksediyor, aksediyor ve sırrına varıyordu (kenan).
Gelinen somut nokta bu şimdiye kadar. BU noktanın dışında ne var ne yok yorumlamak bana düşmez, benim sadece üzüntü duyduğum ama karışmaya da kendimi yetkin veya yetkili görmediğim bir şey.
Şiirin sınırları ile ilgili kendiliğinden oluşan şeyler mi belirleyici olsun, yoksa peşinen mi sınırlar belirlensin, aslında düşünülünce çok fark yok arada. Sonuçta kendiliğinden bir yapı, bir metin ortaya çıkacak, ve doğallıkla bu metin belli sınırlara sahip olacaktır; bu sınırların peşinen belirlenmesi, yazma eylemi ve sürecini etkileyeceğinden çekingelere yol açması da doğal, ama öbür yandan tümüyle belirsizlik içinde seyretmesi de -yapının sonuç boyutu bakımından- çeşitli çekingelere yol açabilir(di; açmayabilir de pekala).
Ben hala sevgi ve sabırla katılımcı arkadaşlar bekliyorum. Bu niyetle birkaç -belki kışkırtıcı olabilecek- değinmeye kalkışmak istiyorum:
-"Ayna" imgesi, mekansal açıdan şiiri "içe" yönlendiriyor, acaba bu "engelleyici" bir hamle midir?
-Ayna ile yüzleşenle ilgili belirsizlik ortamı çözülmez gibi bir "ön-yargı", imgenin içine yerleştirilmiş durumda, -bunun sakıncaları yok mu?
-Söylemsel düzlem ve boyut, "2. kategori"de tutulmuş; yani birincil ağızdan yaşanılan mekan/duygu/düşüncenin açığa vurumu değil, açığa vurmanın kendisi üzerine yoğunlaşılmakta; -bu acaba tıkanmaya yol açabilir mi?
-Söylem ile görülen arasında derin bir uçurum hissedilmektedir; bu uçurumun kapatılması mı gerekir (yani müdahale mi gerekir), yoksa salt bu uçurumun bilince yansıtılması ile yetinilmelidir (yani: didaktik/buyurgan mı olsun şiir, yoksa betimsellikle sınırlı mı kalsın)? sorusuna kim nasıl yanıt verecek kavgası ileride tetikte bekleyen bir sorundur.
Suyel
Okuma ile yorumlamayı birbirine karıştıran bir yönelimin dibinde ve arkasındaki güdüyü adllandırmak neden bu kadar zor oluyor? Bulanık sulara ağan yüzlerde neden hiç neşe görülmüyor? İnsan, her yerde, her bir noktasında, kendisidir, salt kendisi.
Kısacası:
Takırdayan nalın bir çivisi eksiktir. (Portekiz Atasözü)
Suyel
Değerli İsa,
önceden de benim şiir/roman/tiyatro metinleri yazıp yazmadığım konusunda bir iddiam olmadığını ilan etmiştim; gözünüzden kaçmış olmalı. Benim kim olduğum değil, bu foruma hangi niyet ve düşüncelerle katıldığımı da defalarca andım, gösterdim, örneklendirdim. Kimliğim o kadar önemli mi sizce? Bu kişilere merakınızı ben anlamıyorum. Ben de sizin kişiliğinizi hiç sorgulayıp haddime olmayan yorumlamalarda bulundum mu şimdiye kadar? İstesem de, bu kadar vakti nereden bulabilir insan? Çok içten ve samimi söylüyorum: kişiliğimle değil de, "benim" demekten bile çekindiğim ve bu foruma bir şekilde taşıdığım fikirlerle (olumsuzlama yönünde bile olsa) değerli zamanınızı doldursanız bence kendinize daha iyi etmiş olursunuz. Bende ne olabilir ki? O kadar üstünde düşünmeye değecek bir adam olduğumu -samimi söylüyorum!- düşünmüyorum.
Sevgiler
Suyel
Not: bu yönelimler artık bir şey getirmiyor...
Kenan Şahin haddini bil. Bana adamın biri diye hitap edemezsin. Asıl sen adamsan editör sıfatına bürün ve benim özelime attığın iletinin aynısını buraya bırak. Bırak ki senin ne denli fenomen bir yapıya sahip olduğunu herkes görsün. Bu forumlarda gereksiz atışmalara sebebiyet veren, ortalığı geren hep sensin. Sen editör olamazsın. Şimdi yazdıklarımdan sonra diyeceksin ki “Sen de taktın benim editörlüğüme…” Evet taktım. Sana daha öncede söyledim, bu elbise sana uymuyor. Çıkar at üstünden. Git şiir bölümünü düzenle, düzyazıları şiir bölümünden ayıkla. Bak bakalım, Şiirde ilk yirmide yer alan ve seni uyardığım 12 nci sırada bulunan düzyazı mı yoksa şiir mi? Ha bunları yapamıyorsan kendine editör yakıştırmasını yapma. Biliyorsun zamanında Umar isimli şiiri bile sen editörlerin seçtiği bölüme koymuştun. (Bu arada Sevgili İsa! sana bir kastım yok, sırf yapılan hatalara gıcık kaptığımdan dolayı, verdiğim örneklerde senin şiir ve yazıların geçti; kusuruma bakma…) Bir ileti bırakmıştın buraya, Kenan Şahin'den nefret etmek gibi bir şeydi...Evet haklısın...
Sizli bizli şekillerde çok nadir davrandığımı az çok bilirsin...Bu aşikar iken bana adım ile hitap edip cümle yüklemlerini sizli bitirmenin sadece ortamsal açıdan olduğu kanaatindeyim.kaldı ki benim bu şekil bir takıntım yok...
Ve sana siz diye hitap etmediğim için " küstah" ilan ediliyorsam bu senin hezeyanından başka birşey değil.Sen sana siz demeyen herkesi küstahlıklamı nitelersin...
Ha çok istiyorsan sizli cümlelerde kurarım.Biraz zorlanırım ama başarırım korkma ( yın )...
Siz kendi adınıza belirtmeler yaparken bende kendi adıma belirtmeler yaptım kimse adına söz söylemedim. ( Siz ) sınır olsun dedin ( iz ) bemnde olmasın dedim...Olması yönlendirme olur dedim.
" Mahalle ağzı " , " kahve sözcükleri " vs. vs. gibi tanımlamalar da çok yükseklerden baktığın ( ız ) anlamına geliyor.Benim kullandığım kelimeler en normal İstanbul sokaklarında kullanılanlar...Plaza kelimeleri nasıl olur bilmem...
Büyük Şairler ( ! ) gibi kıvrak kelimeler kullanmadığım için de küstah olabilirim kusuruma bakma ( yın ).
Neye sabrediyorsun( uz ) ve sabrın( ız ) ın taşması ne sonuçlar doğurur.
Öfke kusmaktan da bahsetmişsin ( iz ) öyle bir durum yok ortada...Kişiyi rencide edici cümleler kuran ( sizsiniz ) ben değil...
Ne kabalığım kaldı ne küstahlığım ne de acizliğim...
Bunlarla ilgili düzeltmeler yap( ın ) ki bende size bu tür ithamlar da bulunmayayım...Yoksa biliyorsun mahalle kahvelerinde daha incitici kelimeler mevcuttur...
"...Şairim, bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım..
Fakat asıl şaheserime başlamak için
Hafızı Kapital olmayı bekliyorum..."
Nazım Hikmet - 1923 - Şair
Hayır Kenan bey, hiç şiir yazmadım.
arkadaşlar yazarken biraz dikkat edelim bugün aramıza katılan bir arkadaşımızın rumuzu dikkatimi çekti YANLIZ ASLAN yapmayın etmeyin gözünüzü sevim
Bir şeyler yazarken hep dudaklarım kımıldar. Herkeste var mıdır bu özellik, onda bir, birkaç kişiye mi özgü bilmiyorum; ama yazı yazarken okurum yüksek sesle. Adınızı yazarken de yüksek sesle okudum ve tuhaf bir hisse kapıldım. "Zeynep Gün" İlginçtir ama inanın bana "Nastasya Filipovna" diyormuşum gibi geldi. Öylesine çıkıveriyor insanın ağzından, sanki... Bilemiyorum sanki ne... Belki tanıdığım başka birinin adının anagramıdır bu. "Güney Zen" gibi v.s... Ya da bizim "Fatma Teyze" nin adı "İsmet Amca" olabilirdi, neden olmasın gibi bir his, benimkisi... Forumlardaki iletilerinizde de söylediklerinizden hep daha fazlasını söylemek istiyormuşsunuz gibi geliyor bana. Neyse karmakarışık bir konuşma oldu bu. Bağışlayın. Özetle üstün bir aklın küçük dokunuşlarını görüyoruz yazdıklarınızda.
Sormak istediğim şuydu: Siz ne yazıyorsunuz, yazıyorsanız?
Çok klişe ve kulak tırmalayıcı duyulacak, tüm içtenliğimle özür diliyorum, ama "Hiç şiir yazdınız mı?"
Ah, şiir yazmak. Cidden yorucu olabiliyor, bana kalırsa... Mavi boyalı, küçük döküm daktilonun başına çöreklenip güle oynaya yazılmıyor her zaman... Simsiyah bir klavyeye öfkeyle bakıp parmaklarınızı konuşturmanız gerekebiliyor... Bazen "Altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz başlarınızı" (*) dizeleri girmiş oluyor sıraya, bir bakıyorsunuz... Bazen en sevdiğiniz insana kızıp bir yumruk atmak gibi yorabiliyor, diyorum...
Neyse kimi zaman da çiçekler, böcekler, şair bey kahvaltıya ne yiyecekler...
(*) Nâzım, lakin eksik almış olabilirim aklımdan, malum saat geç...
Bir jesti kavrayamak, kabullenememek veya kabullenmemek... Bu "Kaba" bir davranış.
Çözüm önerisini anlayamamak ve bunu bir sorun haline getirmeye çalışmak... Dedim ki siz sınırlamayın kendinizi, ben sınırlayayım kendimi. Bunu niye söyledim, çünkü siz sınırlar olmasın derken herkes adına konuşuyorsunuz! Şimdi siz böylesine bir çaba içerisindeyken bu olay iki sözcüğe dayanıyor : "Acizlik ve Saçmalık"
Ben "siz" diye hitap ederken benimle "senli benli" konuşuyor olmanız dikkatsizlikten kaynaklanmıyorsa yaptığınız düpedüz küstahlık, bu lafı geri almıyorum.
Ve bana sözlerimi iade etmeye kalkarken hâlâ daha takmışsınız sınırlar şöyle, sınırlar böyle...
Başında da belirttiğim gibi ben sabrımın sonuna geldim...
Kabalığımın kusuruna bakmayın... Burayı bir mahalle kahvesi gibi görmek istiyorsanız gerçekten bu görüşünüze saygı duyabilirim, katılmam o ayrı, tartışırım sizinle. Daha gerçek demişsiniz kahve ortamı. Dilerseniz siz de öfke kusan bir ileti yazın yukarıdakiler için, sonra müsait bir odada şu ortamın sahteliğini tartışalım...
Sn, Naile evliymiş. Bilemezdim. Yaptığım yakıştırmanın adaba uymadığını bunu öğrendikten sonra anladım. Kifayetsiz kaldım.
Özürler.
www.lavaraci.com
Tartışmanın bir anlam içermesi şarttır. Cahilliğim anlatımızda olan anlamı anlamama engel oldu. Başlayın ben de yazacağım. Kurallar falan deniyor, banane... İlhamiye düşeni ben yazarım. Beğenmezseniz, yazdığımı siler devam edersiniz. Çırpınmayın, uçun...
“her bir şiir, tüm kendisinden önceki şiirleri arkada bırakmak için yazılır.”
Her bir yarış atı, önünde koşan diğer atları geçmek için koşar…
Doğrusal mantık bağlamında bakıldığında birinci tümce ile ikinci tümce birbirine doğru orantılı. Sununun yelpazesini biraz daha açarsak, karşımıza kunduracı usta çıkacak ki frezecilerin ve sayacıların türevinden gayet mutlu bir biçimde arkasına yaslanarak (ayaklarını tezgâha uzatmasa da) solvent bazlı yapıştırıcıların eşliğinde sigarasını tüttürecek. Kaytarılmış dakikanın mutluluğunu yaşarken, kanser illeti ile burun buruna gelecek. Su bazlı yapıştırıcıların itici kokusuzluğundan bi haber.
Şair kimdir?
Kimlere şair denmiştir?
Şair vasfını onlara kim vermiştir?
Yukarıda ki üçlemin, ilkine yanıt verildiğinde alt satırlara oturmuş suni sorumların kifayetsizliği bize sırıtacak.
Klasik olacak ama benim nezrimde cevabı çok basit. Şiir bir duygu selidir. Şair de bir ressam, bir çalgıcı, tamirci, otostopçu, mimar, terzi, çoban, aşık, asker, kondüktör, palyaço, ateşe, cellat, korucu, seri veya tekil katil hatta kunduracı yani her mesleği içinde barındıran bir fahişedir. Bir oto tamircisinin yazdığı sevdiği kızı 13-15 açık ağız İngiliz anahtarına benzetmesi kadar olağandır, düşüm.