..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşam ciddi, sanat neşelidir. -Schiller
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Tarihsel Roman > Hüsrev Özel




6 Kasım 2008
Tanrı Dağlı Akkartal 1. Bölüm  
Mete Han'ın Hikayesi /Akkartal'ın doğuşu

Hüsrev Özel


Koca Tuğrul, yaşlı kılıç ustası, mağaranın sol yanında kurulu demirci ocağının başında, terlemesine aldırmadan, elinde ki kılıç taslağına biteviye çekiç sallıyordu.


:CJBH:
TANRI DAĞLI AKKARTAL


Eski çağın bir Fil yılında, uzun süren karakış nihayet gidip, acun yeniden ısınınca, eriyen kar susuz dere yataklarını doldurmuş, Uygur diyarı çağlayan sesleriyle çınlıyordu. İncelen karın altından kardelenler, çalan güneşi görmek için baş uzatırken, mor çizgili beyaz taçlı nazenin çiğdemler, turuncu, gevrek yapraklı nevruzlar, uçuşan kelebekler, envai tür göçmen kuşlar, kertenkeleler, gelincikler ile şenlenen Asya kıtası yeni bir ilkbaharı selamlıyordu…

Ötüken'den günler öncesinde yola çıkan bir ulak, ulu Tengri'de kurulu Koca Tuğrul Dergâhına, Kağan, Kutluk Kül Bilge'nin uçmağa varıp, tahta yeni kağan oturacağı haberlerini getiriyordu. Töre gereği, oğul Moyen Çor, ölen babası için (745) Yuğ yaparak, onu Tanrı beldesine uğurlamak ve kendi kağanlığı şerefine büyük toy yapıyordu. Moyen Çor bunun için Acun'un her yanına haberler salıp, hüner, bilek ve yüreğine güvenen bütün yiğitleri, tören ve yarışlara davet ile kazananlara büyük ödüller vaat etmişti...

Tanrı Dağı Dergâhı’nın Turan diyarındaki yeri çok muteberdi. Dergah'da, hükümdar adayından, dilmaç ve savaşçısına kadar, talep eden herkese ilim ve sanat öğretilirdi. Dergâha çocuk yaşta gelen öğrenciler, sıkı bir eğitimle yetişir, ilerleyen yıllarda kamu hayatında önemli görevler alırlardı. Dergâhın eğitim düzenine göre; sabah erkenden koğuşlarında uyanan öğrenciler, kuşluk vaktine kadar bedeni eğitim ve silah talimi yapar, öğlen vakti topluca yemeğe giderlerdi. Öğleden sonra atölyelerde görülen pusat yapımı dersine ek olarak, sair el sanatlarına dair kurslar görülürdü. Akşam yemeği sonrası dergâh mabedinde toplanılır, vukuf ehli hocaların naklettiği türlü ders ve hikâyeler izlenirdi. Hafta sonu geldiğinde, büyük meydanda toplanılır, harada yetişen cins atlarla heyecanlı Gökbörü oyunları oynanırdı. Eski çağın namlı yiğitlerinden Kazan'ın sekizinci göbekten torunu, Kam Ulu tolga (Şaman), bu dergâhın başöğretmeni iken, Kılıç piri Gökbörü, Kargı piri Boran, Gürz piri, Dağhan ve Tirendazlık piri Tarhan, pusat ve savaşa ilişkin dersleri verirlerdi...

Ötüken ulağının verdiği haber Dergâhta sevinç ve üzüntüyü bir arada yaşatmış, toplanan yönetim kurulu, yarışlar için seçim yapmıştı. Ötüken'e gidecek olan Çopendozlar (Gökbörü oyunu oyuncuları) takımı beş kişiden oluşacak, ferdi yarışlara o yılın birincisi ile altı yeni mezun katılacaktı. Büyük meydanda yapılan uğurlama töreni akabinde Çopendozlar ekibi yola çıkarken, Dergâhta kalanlar büyük dershanede toplanmış, konuşanlar yarışlara gidenlerin başarı şansını sorgularken, eski çağın ünlü kahramanlarından Bahadır Akbaş'ın yedinci kuşaktan torunu Akkartal’ı favori görüyorlardı. Dergâhta mutat hayat devam ederken, Ulu tolga’nın sohbet saati gelmiş, Kam bu defa insan ruhu ve onun kişi olarak yaratılması konusunu nakledecekti. beyaz tüylü post üzerinde bağdaş kurup, söze başlayan Kam;

-Aziz ve asil ulusumun değerli evlatları, canlarım! Derken, dershane kubbesinde yankılanan davudi sesi ile şöyle devam ediyordu:

-Kökü zaman deryasının dibinde başlayıp, ucu günümüze kadar ulaşan eski kaynaklarımıza göre, insanın yaratılması olayı şöyledir;



“ Kişi, Tanrı Beldesi'nde önce, uyuşuk, hareketsiz, şekilsiz, renksiz, kokusuz bir halde bulunur iken, yüce Tanrı dilemiş, o da ozlaşarak1, alev ve ışık topu haline gelip, döne döne yeryüzüne inmiş ve burada yeniden ozlaşarak, yeryüzü kişisi olmuştur. Tanrı katından geldiği için kişi şerefli ve kutsaldır. Nitekim bu kişiler toplanıp, aralarından birini Buğ2 seçerlerdi. Beylere, ‘Kutsama Töreni’ ile Güneş'in eşi Ay tarafından, ait oldukları Budun'a kul gibi hizmet etme görevi verilirdi. Beyler ise ömürleri tamam olup, öldüklerinde, Budun toplanarak muhakemeleri yapılır, Budununa iyi hizmet etmiş olanlara ‘ALP’ sıfatı verilirdi. Kutsama töreninde cesedi yakılıp, bedeni kül olan beylerin Tinleri ozlaşarak, alev ve ışık halinde semaya yükselerek Tanrı katına geri dönerlerdi...”




Anlatı böylece sürüp giderken, aradan saatler geçiyordu. Geniş dershane zeminini kaplayan nakışlı halılar üzerinde, baş köşede beyaz tüylü postuna yeni doğan yıldız misali oturan Kam Ulutolga, uzun ak sakallarına tezat teşkil eden kara kaşlarını hafifçe kaldırıp, sanki çağlar öncesinde başlamış bir uykudan uyanıyordu. Parıltılı ela gözleri, etrafında hilali saflar tutmuş, kendisini can kulağıyla dinleyen öğrencilerini sevecen nazarla süzüyordu. Talebeler huşu ve sükûn içinde beklerken, sessizliği bozan Kam, bu kez şöyle diyordu;

- Şimdi sıra, saz ve deyişler ile ruhları ozlaştıracak sazende ve ozanlarda. E, eh, hani nerede kopuz, cura, tef, davul ve kavalın ustaları? Diyordu…

Bu daveti bekleyen öğrenciler sevinçle kıpırdanıp, anılan sazlar bir bir ortaya çıkıyordu. Anında oluşan otantik koro, nümayişe bir peşrevle başlıyor, temaşa icra edilen diğer eserler ile devam ediyordu. Dershane kubbesinin muhteşem akustik yapısı, insanı mest eden bu musikiyi, ilâhî kudret adına kendi boşluğuna alırken, onu sonsuza kadar aynı tazeliğinde, aynı güzelliğinde saklayacak gibiydi. Bu esnada oluşan duygu sağanağı bütün dergâhı kuşatırken, dinleyenler içsel bir ozlaşmağ yaşardı. Ölmeden, yanmadan erişilen bu ruhsal değişimin


verdiği haz, Kam Ulutolga'yı ziyadesiyle duygulandırıp, yanaklarından minyatür derecikler akarken, aslen muharip olmak için yetişen talebelerine, böylesi bedii yetenekleri de bahşeden yüce Tanrıya medh-ü senalar gönderiyordu...

Bir başka gün sıra Tanhu Mete (Oğuz Kağan) ve Koca Tuğrul Dergâhı'nın tarihçesine gelmişti. Bu, sadece çok merak edildiği için değil, aynı zamanda Dergâh Müfredatı’nın mühim bir parçasıydı. Ulutolga bu bahsi kitaplıkta itina ile korunan, el yazması, kadim “Tanhu Mete” kitabından okuyacaktı. Derin bir nefes alan Kam, çoğunu ezbere bildiği nakle başlarken, bütün dikkatler onda, meraklar doruğundaydı:

"Başı dumanlı, göğsü çimenli ulu Tengri Dağı'nın güney yaslanında, bir yanda güneş çalıp, bir yanda yağmur yağıyordu. Yüksek çam ve meşe ağaçlarının gizlediği büyük mağaradan gelen metalik sesler, bu kayalık bölümü mekân tutan doğan, kartal ve atmacaların sesleriyle karışıp, etrafa aks’ı sedalar yayılıyordu…

Koca Tuğrul, yaşlı kılıç ustası, mağaranın sol yanında kurulu demirci ocağının başında, terlemesine aldırmadan, elinde ki kılıç taslağına biteviye çekiç sallıyordu. Eski zamanlarda oluşmuş bu büyük mağaranın tabanı yer yer dikitli, tavanı sarkıtlı, yanlar kavi, binlerce yıldan beri yüzeyini yalayarak geçen damlaların taşıdığı renkli kil ve kalk dalgalarıyla kaplıydı. Koca Tuğrul bu kılıcı, kırk altı senelik ustalığı bir yana, yapılma sebep ve tekniğini bir düşte gördüğü şekilde yapmak istiyor, bu nedenle merakından yorulmak nedir, bilmiyordu…

Bu esnada, dağın doruklarına doğru tırmanan keçi yolunda iki atlı döne döne geliyorlardı. Omuzlarında yay ve ok dolu sadakları, terkilerinde avlanmış kuş dolu, nakışlı heybeleri vardı. Burun deliklerinden buğular saçarak, yol alan atlar, serin havaya rağmen terliyorlardı. Mağara önüne geldiklerinde ansızın duydukları gür sesle irkilerek başlarını yukarı kaldıran iki atlı, orada dimdik duran kara börklü, aksakallı, dinç ustayı hemen fark etmişler, rahatlamışlardı.

İki adam boyu yükseklikten onlara gülümseyen Koca Tuğrul;

-Sarıbörü'yü rastlamadınız, değil mi yiğitlerim? Her neyse, hoş gelip, sefalar getirmişsiniz! Hele inin atlardan, zavallı hayvanlar nefeslensinler. Solumalarını ta nereden işitti şu ihtiyar kulaklarım! Diyip, yanıt beklemeden içeri giriyordu.

Başlarından gemleri çıkarıp, otlanmaları için atları serbest bırakan avcılar, doğal taş merdiveni tırmanıp, heybeler omuzlarında mağaradan içeri girmişlerdi. İhtiyar usta az ötede, türlü edevatın dizili olduğu rafın önünde, taş yontusu masanın başında onları bekliyordu. Önünde kımız dolu bir testi ve üç şimşir oyması çamçak vardı. Gülümseyen gözlerle masaya konukları davet ederken, çamçaklara kımız dolduruyordu.

Sonra müşfik bir sesle:

-Hele şöyle gelin, oturun yiğitlerim. Diyordu.

Heybeleri bir kenara bırakan konuklar, masayı çevreleyen post sarılı alçak oturaklara oturmuşlardı. Koca Tuğrul;

-Hal, keyif ve işleriniz nasıl gitmekte Toman Beğ?

Bu yağız bahadırlardan geniş omuzlu, çengel bıyıklı ve kara gözlü olan Tuku Oymağı'nın önderi Toman, diğeri Tamgalı oymağına mensup bir genç avcı idi. Toman Beğ mayalı kısrak sütünden mamul, keskin kımızdan bir yudum alıp, sonra elinin tersiyle ağzını silerek:

- Ne desem bilmem ki Tuğrul Eçi… Durumdan hoşnut olmadığı edasından belliydi. Sözlerine devamla; kayda değer bir gelişme yok, vaziyet öncesinden farksız…

Sonra, dozu giderek artan esef ve umutsuzlukla konuşup, sözünü şöyle tamamlıyordu:

- Uğradığı son hezimeti unutturup, unutmağa başladığı egemenlik hazzını, beylik ve bahtiyarlığı Kara Budun’a yeniden hatırlatmak hiç kolay değil Tuğrul Eçi. Öz yurdunda esarete alışan ahalide, her şeyi kabul edip, kanıksayan kötü halleri var. Bu gidişle nasıl ederiz, bilemiyorum…

Yoldaşı Kula, onu tamamlamak için, yadırgı ve asabiyetle:

- Alınan fahiş vergiler ve her an sataşılan onuruna rağmen, hem!

Koca Usta, gayri ihtiyari yüzünü buruştururken, Toman Beğ sözü tekrar alarak:

-     Evet Eçi, her şeye rağmen zannım o ki, eğer tez zamanda yeniden silahlanışımız mümkün olmazsa, korkarım bu hal çok daha kötüye gider. Aksi olursa, düşmanı bu kez yurttan silip, atarız.

Derken, tasdik etmesini ister gibi Kula'ya dönüyordu. Kula önce Koca Tuğrul'a, sonra Toman'a bakarak;

- Evet, ama her halde bu, önce Tengri, sonra da sizlerin çabalarına bağlıdır. Diyordu.


Bu izahatları dikkatle dinleyen Koca Tuğrul, kendisinden beklenmeyen bir iç kuvvetiyle gülerek:

- Umudunuz kırılmasın yiğitlerim. Biz neler görüp, bu gibi hallere dair neler işitmedik ki geçmişimden. Her şey olacağına varır, merak etmeyin. Pusat hazırlıklarına gelince, bu uğurda elimizden geleni yapacağız. Bakın, daha şimdiden beş sandık dolusu üretip, uğraş için hazır etmişiz.

Böyle derken, yerde, rafın önünde duran gürz, yay ve kılıç dolu sandıklar ile raf terasına dizili kalkan ve kamaları işaret ediyordu.

Sonra sözlerine devamla:

-Bunlar Güz’e kalmaz iki, belki üç misli olur. Diğer ustalar da gayret ederse, ki bunda kuşkum yok, umarım orduyu donatacak hale geliriz. Öte yandan, halkın şu sıra ki hallerine bakıp, kulak asmayın. Çünkü onlar bütün bu işlerden habersiz, onun için öyle meyus olabilirler. Amma, hele o gün gelip, pusatlarını kuşandıklarında, düşmanı yurttan atmak için nasıl boz kurt, kaplan kesileceklerini, görürsünüz.

Bir an durup nefes tazeleyen Koca Tuğrul, ses tonuna hamasi vurgu yükleyerek;

- Hem unutmamalı yiğitlerim ki, her ne kadar kırılırsa kırılmış olsun, Türk ilinde er tükenmez, o da tutsak yaşamaz, yaşayamaz. Çünkü er kişinin özü Tengri’den gelir. Bunu böyle bilip, ferah tutasınız içlerinizi. Bu arada sakın ola çabalarınızı aksatıp, Budun’a önder olmaktan beri durmayasınız. Çünkü öndersiz ordu, ordusuz savaş, uğrunda savaşsız da yurt olmaz yiğitlerim…

Bunun üzerine davranan Toman Beğ, konuşmağa başlamadan önce kemerinde taşıdığı, içi altınla dolu deri keseyi Koca Usta’nın önüne iteleyerek:

- Sağ olasın Tuğrul Ağam! Bu sözlerin maneviyatımızı yükseltip, inancımızı büyüttü. Pusat olmadan ordu olunup, uğraş kazanılamaz elbet. Bununla biraz daha ihtiyaç gidermek her halde mümkün olur. Hem bunları bırakmak, hem biraz hasbıhal etmek için uğramıştık. Çabalarımız kuşkusuz sürecektir, ta ki yeniden ayaklanıp, yurt kurtulana dek. Eçi, şimdi destur verirsen dönmek vaktidir. Lakin ne çare ki, bu kez kardeşimiz Sarıbörü'yü göremeden ayrılacağız. Selam söylersin artık bizden, gelince.

Böylece konuklar ayrılmış, Koca Tuğrul çalışmasını sürdürmek üzere gene ocak başına dönmüştü. Bıraktığı yerden işe koyulan Usta, saatlerdir ateşte kızdırıp, örs üstünde şekil verdiği taslağa su vermek istiyordu. Yeni kılıcın üstünlük bakımından farkını oluşturacak nirengi noktası bilhassa bu su veriş tarzında gizliydi. Bunun için kılıcın ağzını bir parmak, sırtını ise iki parmak kalınlığında özel bir balçıkla sıvayıp, onu tekrar harlı ocağa sürüp, körüğün başına geçmişti. Tam bu sırada bir atın kişnemesi duyulmuş, Koca Tuğrul memnun, yüzü gülmeğe başlamıştı. Evet, hayatta kalan tek evladı Sarıbörü idi çünkü gelen. Diğer üç oğlunu, özgür bir yurt uğruna, daha önceki isyanlarda meyyit vermişti. Az sonra gülerek içeri giren Sarıbörü, kucağında getirdiği eski demir parçalarını bir kenara bırakıp, hemen körüğün başına geçmişti. Babasına yardım için, ya çekiç sallar, ya böyle körük çekerdi…

Sarıbörü adına yakışacak denli sarışın, yeşil gözleri daima gülen, güçlü ve zeki bir gençti. Her gün düze iner, ihtiyaç duyulanları veya olan bitene dair haber almaya çalışırdı. Babasının ünü, onun her yerde tanınıp, itibar görmesini sağlamakla kalmaz, işlerini de kolaylaştırırdı. Körüğün tempolu devinimleri çok sürmeden ateşin harını yükseltirken, Koca Usta ham taslağın ateşin tesiri ile aldığı renkleri dikkatle izliyordu. Nitekim kalın balçıkla sıvalı kılıç sırtı kiraz kırmızısına, ağız tarafı beyaz kor haline gelip, körüğe dur demişti. Beklenilen tav nihayet oluşup, kılıca su verilmek vakti gelmişti. Bu durumda su verilen kılıç sırtı nispeten yumuşak ve esnek, ağız asil çelik olacaktı. Maşayla tuttuğu ham taslağı közden çıkarıp, hiç bekletmeden madeni suyla dolu taş oyması tekneye daldırıyor, fokurdayan su kısmen buharlaşırken, kızgın namlu suyunu alıyordu.

Kılıç imalatının son adımı özen ve sabır isteyen kılağılama işiydi. Kalın, ince, yağlı ve yağsız kılağı taşlarından geçen kılıç namlusu günler sonra bir ayna kadar pürüzsüz ve parlak, bir ustura kadar keskin ve alıcı olmuştu. Bu arada, bir şahesere yakışan kemik kabza ve halis deriyle kaplı kın da yapılmıştı. Derken kabza takılıp, sıra eserin sınanmasına gelmişti. Deneme iki aşamada yapılıp, ilkinde sertlik ve sağlamlığı, ikincisinde kılıcın keskinliği sınanmıştı. Sertlik denemesini Koca Usta’nın gözetiminde Sarıbörü yaparak, onunla masif örs demirinin yana doğru uzanan sivri ucunu koparırken, ağızda bir çentik bile oluşmamıştı. Keskinlik ve alıcılık denemesini Koca Usta bizzat yapmış, bunun için düzdeki akarsu yatağına inmişti. Uygun yerde suya dikey soktuğu kılıca doğru yüzerek gelen yapraklara karşı sabit tutulan kılıç, onları hayrete şayan bir şekilde tek tek ikiye bölüyordu. Bütün denemelerden başarıyla çıkan kılıca, son işlem olarak, Usta’nın damgası, kurt başı ve kılıcın müstakbel sahibinin adları, kabzanın bir parmak önüne nakşedilip, şaheser tamam olmuştu. Ulusu, gelecekte layık olduğu düzeye ulaştıracağını düşte gördüğü, henüz doğmamış birine armağan diye yaptığı bu kılıcı bir ipek parçasına sarıp, hususi eşyasını sakladığı ceviz sandığına koymuştu. Yarım kulaç uzunluğunda, her bakımdan dengeli, ustası kadar asil olan kılıç, kendisi o zamana ulaşamasa bile, müstakbel sahibine oğlu Sarıbörü tarafından mutlaka verilecekti…

Toman Beğ ile yoldaşı Kula'nın yaşadıkları bölge kut dağı Tengri'nin Kuzeybatı eteklerinde kalan topraklardı. Otlak ve ormanla çevrili bu engebeli arazide dağınık yaşayan Türk boyları, birlikleri bozulup, devletleri yıkılarak uzunca süren esaret ve sefalete düşmüşlerdi. Yaptıkları kanlı ayaklanmalar iki defa akamete uğramış, pek çoğu kırılmıştı. Bu havalide yaşayan oymakların çoğu işgal altında bulunan doğu illerinden, Ötüken tarafından göçmüşlerdi. İstilaya uğrayan diğer bölgelere kıyasla, buralar daha güvenliydi.

Buna rağmen hayvan besleme, tarım ve metal işlemek yanında, deri ve dokuma işlerinde ileri gitmiş olmaları fayda vermiyor, üretimden sağlanan gelirin çoğu vergilere gidiyordu. Toman Beğ ve onunla çalışan bir grup avcı, zaman zaman gizli kervanlar düzenliyor, yükledikleri malları vergisiz satarak, kurulacak gizli ordu için gelir sağlıyorlardı. Ülke üç farklı kökene sahip düşman tarafından işgal edildiğinden, aralarında bulunan doğal rekabeti kullanmak mümkün olup, birinin hâkim olduğu bölgeden kaçırılan mallar, diğer yörelerde rahatlıkla alıcı buluyordu.

Tengri Dağı’nın eteklerinde, Işıkgöl’ün kuzey kıyısını örten büyük bir orman vardı. Ormanın göle bakan kıyısına yakın bir düzlükte ulu çınarın altında bir ağıl içinde koyun ve keçiler, önünde yatan iki iri köpek ve bağlı üç at durmaktalardı. Yan tarafta, etrafı çalılarla çevrili büyük bir kara çadır kuruluydu. Yoldaşı Kula ile ayrılan Toman Beğ, obasına sabahın seher vaktinde ulaşmıştı. Çadırında onu bir sürpriz bekliyordu. Zira, ileri düzeyde hamile olan esmer güzeli eşi Küngülü doğum yapmış, yanında mışıl mışıl uyuyan bir de çocukları vardı. Ağılın önünde atından inip, yolda avladığı dağ keçisini terkisinden indirmiş, atın koşumlarını çözmekteydi. Gelişini önce köpeklerin ürümesi, sonra nal sesleri ve atının kişneyişinden anlamış olan ihtiyar ana, eşi çoktan ölmüş, oğullarından üçünü ayaklanmalarda kaybetmiş, herkesçe sayılan Tolun hatun, oğluna müjde vermek için dışarı çıkmıştı. Toman Beğ, eyeri ağılın çit sırıklarından birinin üstüne koyarken, annesinin seslenişi ile dönmüştü;

- Gözlerin aydın ola, ey oğul!

- Ne oldu ki ana?




- Daha ne olsun oğul, gelin gülle gibi bir oğlan doğurdu bize. Şükürler olsun yüce Yaratana!

Toman Beğ sevincini belli etmeyerek;

- Ne diyorsun ana, doğru mu bu dediklerin?

- İnanmadınsa git kendi gözünle gör!

Bunun üzerine çadıra giren Toman Beğ, hakikati görünce çok sevinmiş, sonra atına binip, çevre oymaklara büyük şölen haberini vermek için yola çıkmıştı. Bu olaya belki en çok sevinen Kam Koca Tuğrul olmuş, at binip, oğlu Sarıbörü'yle birlikte gelmişlerdi. Çardaklar kurulup, kebaplar çevrilmiş, yenilip, içilerek sıra yeni doğana ad konulmasına gelmişti.

Buna dair ilk öneri Koca Tuğrul'dan gelip:

- Adı yiğit, kahraman anlamına gelen "Mete" olsun! Demişti.

Bununla kalmayıp, azatlık mücadelesine ilişkin gayretlerinden ötürü överek, Toman Beğ'i bu uğraşın "Başbuğ'u" olması gereğini dile getirmişti. Aksakallıların oyuna sunulan bu öneri derhal onaylanmış, gönüllü önderliği resmiyet kazanan Toman Beğ'e “Yapgu" eşi Küngülü'ne ise bundan böyle “Katun” sanı verilmişti.

Aradan geçen bir kaç ay içinde bütün hazırlıklar tamam olup, yeniden kurulan ordu Yapgu'nun komutasında atağa geçmişti. Bu esnada karşı koyan düşman kılıçtan geçirilirken, direnmeyene hayatı bağışlanıp, takas ve fidye için esir alınıyordu. Temkin ve tedbirde hata yapılmaması sayesinde, bu kez düşman gafil avlanıp, yeniden toparlanmalarına fırsat verilmiyordu. Baskın şeklinde gelişen saldırılar düşmanı panikletirken, olayı duyan dağınık budun erleri dört bir yandan sökün eden süvariler ile muharip sayısı çığı gibi büyüyordu. Öz sınırlar dışına taşırılmayan bu savaş nihayet kazanılıp, Yüeçiler hariç, diğer düşmanları (Çinli ve Sienpiler) ile barış antlaşmaları yapılmıştı. Böylece yağıdan temizlenen yurt, yüksek egemenlik hukukunu yeniden kazanıp, gönenç ve onur geri geliyordu.

Aradan üç yıl geçmişti ki, vuku bulan talihsiz bir olay Budun’u yasa boğmakla kalmayıp, bir takım kötü oluşumlara da kapı aralamıştı. Zira Tigin Mete, hastalığı sonucu annesini kaybedip, küçük yaşta öksüz kalmıştı. Çok geçmeden tekrar evlenen Yapgu, hamile kalan eşinden bir erkek evlada daha sahip olmuş, ordu komutanlarından biri olan dayısı Uruz, onun adını "Uluç" koymuştu.

Öksüz kalan Mete, üvey annesinden daha çok, gösterdiği yararlıklardan ötürü artık yüzbaşı olan Sarıbörü ile kalmayı yeğliyor, ondan ayrılmak istemiyordu. Yaşıtları analarının eteği dibinden ayrılmağa bile korkarken, Mete, Sarıbörü ile at sırtında ava gitmeğe bayılıyordu. Doğuştan acar bir çocuk olan Tigin Mete'yi yakın gelecekte bir vahamet bekliyordu. Çünkü, yeni Katun, onun yerine kendi oğlunu veliaht yapmak istiyordu. Oysa töre icabı bu hak büyük oğula mahsus olup, o ölmedikçe başkası veliaht olamazdı. Onun için de, Katun muhakkak bir yol bulup, Mete'den kurtulmak istiyordu. Bunu sağlamak üzere tacir, çoban, gezgin, Yüeçili adına ne bulduysa, hudut haricinde bile olsalar yakalatıp, eziyet ettiriyordu. Devam eden bu hal, iki halk arasına düşmanlık tohumları yeşertiyordu. Bu işler daima gizli yapıldığından, içerde kimse duymuyor, karşı tarafın yaptığı misillemeler sebepsiz sataşma sayılıp, büyük tepkiyle karşılanıyor, taraflar her geçen gün savaşa bileniyordu. Yüeçiler, Hunlular’a karşı eski müttefikleri olan Çinli ve Sienpiler'i kışkırtıyor, onları yeni bir Hun tehlikesine karşı birlikte hareket etmeğe çağırıyordu.

Bu olaylardan bıkıp, usanan Budun, toplanan her kurultayda şikâyet konusu ederek, yönetimden acil çare talep ediliyordu. Lakin Katun ve yandaşları olayları daima örtbas edip, barış ve huzura olan ihtiyaç şiddetlendiriliyordu. Bunu sağlamak için el altından önerdikleri tek yol; Yüeçiler’e bir rehin verilmesiydi. Uluç Tigin henüz küçük olduğundan, Mete’nin rehin olması uygun görülüyordu. Bu gidişata artık bir son vermek isteyen Yapgu, halktan gelen yoğun itirazlara rağmen, Yüeçiler'le saldırmazlık paktını temin için Mete'yi, bir süreliğine olsun, onlara rehin etmeğe razı oluyordu.

Bu duruma çok üzülen Yüzbaşı Sarıbörü, pederi Kam Koca Tuğrul'a gidişatın nereye varacağını soruyordu. Kam, hırslı Katun’un her şeye rağmen ilk fırsatta savaş çıkartmak istediğini biliyor, onun için hemen önlem almak gereği üzerinde duruyordu. Tigin Mete savaş çıkmadan önce rehinlikten kurtarılmalıydı.

Bu işi üstlenen Yüzbaşı Sarıbörü, güvendiği muhafızlardan üçünü gizlice Yüeçi ülkesine salıyordu. Bunlar, onbaşı Ötemiş başta olmak üzere, Mete'yi seven, Töreye bağlı, lisan ve sair konularda yetenekli yiğitlerdi. Nitekim üç yiğit iki sınır arasında kalan tampon bölgede, yollara uzak düşmeyen, asude bir yerde çadır kuruyor, burada av ve hayvan besleyerek yaşarken, az zamanda birer Yüeçili'den farksız oluyorlardı. Bu arada Yüeçi Başbuğu Barak bir at yarışı düzenliyor, buna katılan Ötemiş ustalığı ile göz doldurup, Barak tarafından ödüllendirilmekle kalmıyor, Tigin Mete dâhil, hanedan çocuklarına binicilik öğretmeni yapılıyordu. Böylece çok sürmeden Tigin Mete ile karşılaşan Ötemiş, ona asıl maksadından söz etmeyip, alakası, kabiliyetli bir öğrenci ile öğretmen arasında beklenen şekilde kalıyordu. Bundan sonra at gezintileri yapmak dâhil, her gün birlikte olabiliyorlardı.

Böylece aradan üç yıl geçip, emeli malum Katun ve yandaşları tahrik eylemlerine yeniden başlayınca durum aniden değişiyordu. Onların bu tavrına önce pek anlam veremeyen Barak Han, Ötemiş'in zaman zaman çıtlattıkları dolayısıyla, aslında Tigin’in kurban edilmek istendiğini anlıyordu. Hun töresini bilen Barak Han, onu her şeye rağmen elinde teminat olarak tutmak istiyor ve bunun için tedbir alıp, birçok hareket serbestîsini kısıtlayıp, gözetim önlemlerini arttırıyordu.

Bu gidişat, henüz olayların farkında bile olmayan Tigin bakımından vahimdi, çünkü bir savaş durumunda hayatı tehlikedeydi. Fakat her şeye rağmen onun arkasında köklü bir ulusu temsil eden, feragat ve asalet sahibi bir avuç yiğit ile onlara şu acunda ad veren kadim bir Töre vardı. Bu "Türk Töresi" ve onun kişi dimağında yer alan manevi hâkimiyetinin ezeli ve ebedi tahtıydı. Çünkü o taht; onları ve töreyi yaratanın tahtıydı. O taht, Türklüğün namus ve şeref timsali, uğruna savaşan ruhların mihrabıydı...

Bu sırada Ötüken’de son kurultay toplanıp, harp kararı alarak dağılıyor, artık savaş davulları çalınıyordu. Olan biteni yakinen izleyen Sarıbörü, hemen mahut planı uygulamağa koyup, Bozok adlı ulağı sezdirmeden yola çıkarırken, ona şu talimatı veriyordu;

-Tigin Mete ilk fırsatta kaçırılıp, esen olarak, Tengri Dağı'na ulaştırıla!

Yeller gibi esip, kuşlar gibi uçan atıyla yol alan Bozok, Yüeçi sınırını geçerken, Hun ordusu bölükler halinde yola diziliyordu. Nihayet bir gün bir gece sonra tampon bölgede bulunan üsse ulaşıp, Ötemiş'e bu emri iletmek görevini orada daimi bulunan Bars ve Berkiş'e devredip, aldığı muhtemel uygulama planı ile geri dönüyordu. Bu emri alır almaz yola çıkan Bars, Ötemiş'i çadırında yalnızken buluyordu. Bars'a, çadırda beklemesini tembih eden Ötemiş, derhal at binip, binlerce çadırdan oluşan Yüeçi Payitahtı Hargon'a sürüyordu. Hargon, küçük bir çayın kenarında, sırtını ormana vermiş, rakımı giderek yükselen, ağaçlı ve çimenlik bir düzlükte yer alıyordu. Kendi kaldığı çadır biraz dışarıda, kuytu bir yerde kuruluydu. Yukarılardan bakıldığında, etrafı iri mantar evlekleri ile çevrili bir dağ eteğini andıran bu düzlük, iki yandan geniş bir ovaya açılıyordu.

Ötemiş Kuzeyden gelip, güneye doğru gidiyordu. Mevsim yine değişmiş, etrafta serin güz yelleri esiyordu. Çadırların çevrelediği meydanlarda çocuklar koşuşuyor, koyunlar meleşiyor, kuşlar gönlünce uçuşuyordu. Biraz ileride ceviz ve çınarların çevrelediği görkemli Han Otağını gören Ötemiş, içinde bir ürpertinin serince kıpırdandığını hissediyordu. Yumuşak usulde işe yarar ümidiyle, gerektiğinde bu iş için kullanılmak üzere, yanında biraz altın ve gümüş getiriyordu. Şimdi ilk iş, bir yolunu bulup, Tigin Mete'ye ulaşmağa kalıyordu. Önceleri olsa bu çok kolaydı. Ama şimdi onunla ancak haftada bir gün, o da esasen yarın olmak üzere, bir araya gelmeleri mümkündü. Ayrıca öncesinden farklı olarak, onun kaldığı çadırı gözaltında tutan üç yeni nöbetçiye daha görev veriliyordu. Ötemiş, Han Otağına elli adım kadar yaklaşmış, pür dikkat etrafı tarıyordu. Ortalık hayli hareketli, ama onun umduğu türde bir telaş havası sezilmiyordu. Bu ise, savaş haberinin oraya henüz ulaşmadığını gösteriyordu. Önünde eli kargılı, beli kılıçlı bir manga çerinin daima nöbet tuttuğu üç tuğlu Han Otağının hemen sağına düşen büyük yaslanda, etrafı bodur ardıçlar ve yer yer servilerle çevrili küçük bir meydanlık vardı. Esasen burada çeriler talim yapar, onlar çekilince yerini çocuklar veya yetişkin delikanlılar alır, aralarında güreşir veya oyunlar oynarlardı.

Güneş uzaklarda görülen sıradağın arkasında guruba (günbatımı) girerken, gökyüzünde kobalt mavisi zemin üzerine sarı, turuncu, eflatun renkli devingen katlar oluşmasına yol açıyordu. Ötemiş bu meydanın girişine doğru dikkat ettiğinde, orada bir grup çocuğun arasına çömelmiş, onlara bir şeyler anlatan Gabor'u fark ediyordu. Fakat Tigin Mete, henüz ortalıkta gözükmüyordu. Az daha yaklaştığında, beyaz börkünü alnından geri iten Gabor da onu fark edip, çocukları bırakarak, neşeli bir yüzle ona doğru yürümeğe başlıyordu. Gabor, Tigin'in en eski muhafızıydı. Ötemiş onunla iyi anlaşır, kımız içip, birlikte eğlenirlerdi.

Nihayet birbirlerine üç adım kala, önce Gabor yaltaklanarak:

-O,oo! Ötemiş Ağam, nerelerdeydin? Kaç gündür hiç uğramaz olmuştun buralara. Derken, Ötemiş buna karşılık yapay bir neşeyle:

- Ohoooh! Nerede olacak, elbette ki aynı yerimizde, hani bilmezmiş gibi konuşursun. Hem bu sıra ki keyiflerimizi de hiç sorma... Derken, bu arada göz kırpıp, eliyle bir kadehin içilişini işaret ederek, devamla:

- Sizleri merak edip, sonunda geldik işte. Diye ekliyordu.

Ötemiş bu tarz bir karşılaşmayı her zaman olsa umardı, ama gizli niyetinden ötürü olacak, bu gün beklemiyor, o nedenle kendini şanslı gününde sayıyordu. Derken eyerden atlıyor ve sağ elini uzatıp, Gabor'un omzunu sıvazlıyordu.

Aynı dostluk edasıyla karşılık veren Gabor:

-Bilirim, güreşten hoşlanırsın, hele bir de senin yenilmez çırak, Hun Tigin'i güreşirse. Hele şuraya baksana, gene güreşiyorlar işte. Diyordu.

Bunu duyan onbaşıyı bir heyecan sağanağı yalayıp geçiyor, atı yularından çekerek, yakındaki bir serviye bağlayıp, koşar adım çocukların arasına dalıyordu. Meydanın öte ucuna doğru giderken, Gabor ardından ona yetişmeye çalışıyordu. Güreşenleri izleyen kalabalıktan üçü, Tigin'i kollayan yeni muhafızlardı. Tigin artık ince, kara yağız ve sırım gibi bir genç olmuş kıyasıya güreşiyordu. Karşısındaki rakip iri kıyım bir gençti. Bir elense ve parat bir çelme ile rakibini bir anda sırt üstü yere yıkan Tigin, onun göğüs kafesine çöküyordu. Başta Ötemiş olmak üzere, bunu beğenen herkes Tigin’i alkışlıyordu. Güneş batıncaya kadar üç güreş daha yapan Tigin, gene rakiplerini yeniyor ve seyredenlerden bol alkış alıyordu. Güreşler sürerken, diğer muhafızlara yaklaşan Gabor, biraz sonra kurulacak muhtemel çilingir sofrasından lafı ballandırarak bahsedince, onların iştahları da kabarıyordu. Onları göz ucuyla izleyen Onbaşı, Gabor'a yaklaşarak, bol kımızlı mükemmel bir sofranın donatımı için gereken parayı veriyordu. Biraz sonra çökmeğe başlayan karanlıkla meydanlar boşalıp, ortalıkta kimseler kalmıyordu. Bu arada Ötemiş çoktan gidip, işret sofrası için gereken nevaleyi getirmiş, sonra gelip onları da alarak, hep birlikte Tigin’in kaldığı çadırı dört yandan kuşatan nöbetçi çadırlarının arasına çöküyorlardı. İri bir çadırın girişini tercih eden nöbetçiler, böylece hem içeriden yansıyan şamdan ışığıyla aydınlanacak, hem Tigin'i gözaltında tutabileceklerdi.

Meze olarak getirilip, kızartılmış etlerden bir kuzu budu alan Tigin, yemek ve yatmak için çadırına çekilirken, Ötemiş'in yaptığı bir göz işaretinin anlamını bir türlü çözemeyip, bunu merak ederken uykuya dalamıyordu. Çadırda yere serili yatağa sırt üstü uzanmış, bu arada dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyor, keskin kalite kımızla esriyip, peltekleşen dudaklardan dökülen sözleri anlamağa çalışıyordu.

Nitekim nöbetçiler sızıp, kimi oraya kimi buraya yığılırken, konuşmalar kesilmiş, etrafta baykuş sesinden ve uyuyanlardan gelen horultulardan başka ses duyulmaz olmuştu. Onları tekrar yoklayarak kalkan Ötemiş, sessizce Tigin’in kaldığı çadıra girmişti. Hala gözü uyku tutmamış olan Mete, onu bir siluet halinde bile olsa tanımıştı.

Nitekim fısıltıyla seslen Onbaşı:

Mete Tigin, haydi hemen kalkıp hazırlan. Artık buradan gitmek vakti gelmiştir! Öz yurdumuza, bizi bekleyenlerin yanına dönüyoruz.

Buna çok şaşıran Mete heyecanlanıp, sesi kısılarak;

-Kaçacak mıyız yoksa buradan hocam?

- Evet Tigin'im, Haydi davran bakalım.

-Vay anasını, demek siz bizden biriydiniz? Tamam, o işaretinizin sırını şimdi çözdüm.

Diyen Mete, hemen kalkıp yeleğini, börkünü, çizmelerini alırken, bu olan bitene gene de tam inanamıyor, kendini bir düşteymiş sanıyordu. Derken çok geçmeden sessizce dışarı çıkıp, az ötede duran atlardan ikisine biniyorlardı. Oradan ayrılırken, Hargon'a girmeyip, ormanı arkadan dolanarak onbaşının çadırına varıyor, bu sırada, merakından yerinde duramayan Berkiş'i biteviye voltalar atarken buluyorlardı. Derken, hemen o da davranıp, üç atlı Kuzey-batı yönüne dörtnal uzaklaşıyorlardı. Hava akşamkine nazaran daha ılımandı. Şanslarına, biraz önce lacivert semada hiç görünmeyen yarım ay da ortaya çıkıp, ılgarla giden atların yolu görmelerine yetecek şuayı yeryüzüne gönderiyordu…

Bu sırada Yapgu, tepeden tırnağa pusatlı beş bin kişilik atlı ordusuyla Yüeçi sınırına dayanıyordu. Gün batarken yola çıkan ordu, gece boyunca yol almış, ortalık yeniden ışıyordu. beyaz aygırı ile önde giden Yapgu, Yüeçi sınırından girilince atını tırısa kaldırmıştı. Hun ordusu bir karayılan gibi büküle, kıvrıla giderken, ortalık gümbürdeyen nal sesleriyle sarsılıyordu.

Bu sırada, Mete ve fedaileri tampon bölgeye varmış, burada kurulu çadır sökülerek, yöreye hâkim bir tepeyi tırmanmışlardı. Uzaklardan duyulan bu uğultuya ancak hareket halinde olan bir ordunun sebep olacağını kestirmiş, fakat onun ne taraftan gelip, geçeceğini henüz kestiremiyorlardı. Ordunun izlediği güzergâha beş ok atımı mesafede yer alan bu tepe, tamamen meşe ve fındık kümeleri ile örtülü, nispeten emin bir yerdi. Küçük kafile açık bir alanda, güneşin ısıttığı şebnemli çimenlere oturmuş, ordunun uzaklaşmasını beklerken, bir şeyler yiyip, hemen yola koyulacaklardı. Bars ve Berkiş tepenin çevre düzlüklere bakan sağ ve sol cephelerine siperlenmiş, etrafı kolluyorlardı. Bir çıkından aldığı kızarmış, soğuk av etlerini işaret eden Onbaşı, Tigin Mete'ye:

-Tiginimiz'in ağzına layık olmasa da, bunlardan başka yiyecek yok yanımızda.
-Bunları bulduk ya, siz ona bakın hocam. Seslenelim Bars ve Berkiş’e, beraber yiyelim.

Derken onlar da gelip, yemek henüz bitmişti ki, beklenen şey, yerleri sarsan nal seslerinin, kasırgayı andıran uğultusu artık iyice yakından geliyordu. Hemen kalkıp, hızla sesin geldiği kuzey istikametine koşmuşlardı. Bulundukları yer karşı düzlükleri görmeğe müsait, fundalık bir noktaydı. Şimdi buradan, dörtnala gelen koca bir ordunun havaya kaldırdığı yoğun toz bulutunun, yaklaştıkça büyümesini hep birlikte izliyorlardı. Onbaşı ve yiğit çerileri her şeyi muhtemel saydıkları halde, biraz sonra olabilecekleri umursamıyor gibi sakindiler. Buna sebep, uğruna baş koydukları kutlu davaydı. Henüz muğlâk bu durum karşısında acep genç Tigin neler düşünüyordu? Bu sorunun cevabını, sanki aynı şeyleri düşünmüş gibi, Onbaşı Ötemiş veriyordu:

-Geleceğin Yapgu’su Mete Tigin! Diyerek, söze başlıyor ve konuştukça duyguları depreşip, gözleri puslanarak;

-Bu gördüklerinden hiç tasa etme. Özgüvenimizin kaynağı Gök tanrı biliyor, biz yaşadıkça sana kimseler dokunamaz… Sonra arkadaşlarına dönerek;

-Kardeşler hele buraya gelin, sonuna dek Tigin Mete'nin yanında yer alacağımıza birlikte ant içelim!

Nitekim kılıçlar çekilip, avazla hep bir ağızdan:

-Sözümüzden dönersek; Gök gire, kızıl çıka! Derken, silah üzerine yemin ediyorlardı.

Ordu olur da öncüsü, artçısı olmaz mıydı? Bakın işte sol yamaçtan beş atlı doludizgin yaklaşmaktaydı bile. Bizimkiler ok ve yaylarına davranıp, gelenlere, ağaçlığa girdiklerinde, şah çekmek için atılmışlardı. Az sonra öncüleri yerlerine mıhlayan katı emir, üç yandan ve üç ağızdan aynı anda çıkıp, üzerlerine nişanlanan demir ok temrenleri kadar keskin ve onlar kadar caydırıcı olmuşlardı:

- Durun! Sakın kıpırdamayın!

Üç sesin sahipleri, ellerinden kurulu yaylar, birer birer çalıların arasından çıkmışlardı. Önce yerlerinde donup kalan öncüler, sonra Ötemiş'i tanıyınca bir an ferahlamış, lakin onun ciddi tavrı ve;

-Hemen at inip, silah bırakın! Emrinden sonra, yukarı gelmelerini istemesiyle şaşkınlıkları sürüyordu.

Yukarı çıkan öncüler Mete'yi tanımış değillerdi. Şaşkınlıkları sürüyordu. Kendini ilk toparlayan öncü başı, Ötemiş'e hitaben:

-Onbaşım, acaba bu hissim doğru ve karşımızda ki Tigin Mete’mi?

Diye sormuş, Onbaşı başıyla onaylarken, onurla gülümsüyordu. Bunun üzerine Öncü başı;
-Haşin tutumunuzun asıl sebebi şimdi anlaşıldı. Lakin Tiginimiz lütfen bağışlasın, çünkü biz sadece birer emirberiz. Amirimiz de malum, Yapgu, yani, kendi babalarıdır şahsen. Diyordu. Buna karşılık veren Onbaşı’nın bakışı yine kinayeliydi. Olumsuz manada, başını sallarken.

-Bilmem nereden başlamalı. Ama bilip, tanımış olduğunuz gibi, Tiginimiz Mete, el’an karşınızda olup, töre uyarınca gelecekte ki Yapgu’muzdur. Sizler, şu topraklara, mertçe haber bile vermeden saldırırken, bunun neye mal olacağını ya hiç düşünmemiş olan yozlar (sığır), yahut da vicdansız, töreye bilerek ihanet eden hainlersiniz. Derken, bir an durup, bunları kıvançla izleyen Mete'ye bakmış, sonra sözlerine devamla;

-Amma, şükür Tengri’ye ki sonuç, fesatların umduğu gibi değil, işte böyle olmuştur.

Bu sözleri tartmaktan geri kalmayan Mete, öncülere bakarken gülümsüyor, onbaşı ve diğer çerileriyle iftihar ediyordu. Artık dayanamayan öncüler bir ağızdan:
-Ne mutlu sizlere!

Derken, duydukları büyük mahcubiyetten ağlamaklı idiler. Mete hemen müdahale ederek, onları teskin için, mazeret ve masumiyetlerini kabul ediyordu. Buna çok sevinip, minnet duyan öncüler, hemen ant içip, olan biteni Yüzbaşı Sarıbörü ve sonra güvenilen herkese söylemek üzere at binip, ordu yönüne sürüyorlardı. Çok geçmeden azgın sel gibi akan orduya katılan öncüler, orta saflarda Yüzbaşıyı bulmuşlardı. Bu arada yan taraflardan girenler konuyu hemen duyurmuş, bulanık sel gibi akan kıtalar önce yavaşlamış, sonra tamamen durmuşlardı. Son durumu öğrenen Sarıbörü çok sevinmiş, savaş nedeniyle tasası kalmamıştı. Bu arada ön saflarda at koşturan Yapgu ve Tümen başılar, arkalarında eksilen nal seslerini fark edince durmuşlardı.

Katun’un büyük kardeşi Tümen başı Uruz, öfkeyle kaşlarını çatarak:

-Ne oldu bu çeriye? Neden dururlar? Delirdi mi bu adamlar, yoksa ne?

Yapgu bu duruma yol açan meçhul sebebi sanki garip bir içgüdüyle bekliyor gibi, manen bizar, zihnen allak bullaktı. Öyle ki, şu an burada olduğu dâhil, her şeyin bir düş olmasını diliyordu. Nitekim yalın gerçekle bir an önce yüzleşmek için atın, dizgin kasıp, durmuş olan saflara doğru mahmuzluyordu. Herkese soruyor, lakin kimseden cevap gelmiyordu. Son olarak, ön saflarda at üstündeki Sarıbörü'yü fark edip, ona hitaben:

-Koca Tuğrul'un oğlu, sen söyle! Neden durdunuz, bunun için emir veren mi oldu?

Bulunduğu saftan bir at boyu öne çıkan Yüzbaşı Sarıbörü, yüksek sesle:

- Ordu içinde bir yanılgı var ya, ondan ötürü Sayın Yapgu!
- O ne demek? Nasıl bir yanılgı bu Yüzbaşı?
-Sevgili Tiginimiz Mete, halen düşman elinde rehin sanılmıyor mu? Yapgu birden afallayıp, istemeden sesi titreyerek:
- Öyle değil mi yani şimdi?

Duyduğu gönençten sesi daha da gürleşen Sarıbörü:

- Göktanrı'ya şükür ki, değil artık! Tigin Mete özgür ve esenliktedir şu an!

İşitilen bu sözler, ordu içinde bir soruşturma başlatır ki, sormayın nasıl. Sonucun böyle olacağını bilse hiç sormazdı Yapgu. Lakin, yaydan çıkan ok gibi, soru sorulmuş, cevap verilmişti bir kez. Çok geçmeden ordu ikiye bölünüp, azı Yapgu, çoğu Sarıbörü yanında kalıyordu. Çoğunluk azınlığa üstün gelecek durumdaydı, lakin, kardeşkanı dökülsün istemiyordu Sarıbörü. Derken çoğunluk duramayıp, arka arkaya gülbanklar atarak:

- Yaşasın Töre!

- Yaşasın Yüzbaşı Sarıbörü!

- Yaşasın Tigin Mete!

Nidalar yeri, göğü inletirken, bu sırada karşı taraftan çıt çıkmıyordu. Çoğunluğun muhtemel "Kahrolsun Yapgu" nidalarını duymaktan çekinen Yapgu, derhal yüz geri edip, yanında kalanlarla Ötüken istikametine dönerken, Sarıbörü ile kalanlar beklemiyor, atlar doludizgin, Mete ve fedailerinin durduğu tepeye doğru sürülüyordu. Bu arada düzde olan biteni izleyen tepedekiler de vaziyeti anlamış, coşkuyla bayır aşağı at koparıyor, az sonra düzlükte bir araya geliniyordu. Coşku dolu buluşmadan sonra, atlar Günbatısına, Tengri Dağı’na doğru sürülüyordu…




TENGRİ DAĞINDA DERGÂH KURULUYOR




Mete ve yandaşları, bir akşamüstü Işıkgölü kıyısına varıyorlardı. Çerilerin bir kısmı burada sadakat andı verip, çağrılınca yine gelmek üzere terhis edilirken, Mete ile kalan yüzü subay ve binbeşyüzü er, Tengri Dağı yolunu tutuyorlardı.

Kadim mağaranın hemen önüne, önceleri Dergâh olarak kurulmakta olan bir bina, artık hem dergâh hem ordugâh olacak şekilde, yeniden düzenlenecekti. Hemen çadırlar kurulup, başlı işler hızla yürütülecek, gece gündüz demeden çalışılıp, bina dikilecek ve kış gelmeden içine girilecekti. Ustalık ve bilgelikte şanına layık bu eser, Koca Tuğrul'un yol gösterisi ve gayretleri ile bir an önce yapılıp, onun adıyla, zaman durdukça anılacaktı. Nihayet inşası bitirilen muazzam eser, günü gelip, kutsama törenleriyle kullanıma açılıyordu.

Budun için bu aynı zamanda yeni bir düzenin başlangıcı olacaktı. Üniformalarını giyen subay ve erat, aşağıda, büyük meydanda içtima ediliyor, her yan taklar, tuğlar, sancak ve bayraklarla donatılıyordu. Siyah, beyaz, sarı, kırmızı, mavi, yeşil, varlığın bütün renkleri simgelenirken, yeni doğan güneşte etraf pırıl pırıldı. Bu sırada Dergâh mabedinde mihraba yönelen Mete, Göktanrı'ya hamd ve senalar ediyordu. Büyük meydanda merasim bandosu coşkulu marşlar çalarken, Mete mabetten henüz ayrılmış, ardında maiyeti, cümle kapısından çıkıyorlardı. Bu esnada musiki sazları eşliğinde önce ozanlar;

Üze Tengri temür çıda,
Oklar birle bir bulut
Başbuğumuz Tanrı kut’tur!
Tanrı kut’tur! Tanrı kut!

Dizelerini yüksek sesle teganni ve terennüm ediyor, yankılanan bu seda, dalga dalga gök kubbeye yükseliyordu. Akabinde büyük Toy başlıyor, sofralar kurulup, kurbanlar kesiliyor, yenilip, içiliyor, cilasunlar savaş sanatlarında yarışıyor, bahadırlara ödüller veriliyordu. Gece merasiminde geleceğe dair nizam ve hiyerarşi belirlenip, Budun'un idari tarzı yeniden şekilleniyordu. Sarıbörü artık Başyaver, Koca Tuğrul, Dergâh ve tüm Budun’a bilgelik yolu gösteren, Kam oluyorlardı. Ötemiş Binbaşı, Bars ve Berkiş Yüzbaşılığa terfi ediyor, layık olan herkese münasip bir mansıp, makam veriliyordu.

Bu arada, bilinen sebeplerden ötürü ayrılan Yapgu, halen muhteris Katun’un tesiri altında, entrikalara alet olmakta devam ediyordu. Çünkü Katun emelinden asla vazgeçmeyip, Mete yaşadıkça buna erişemeyeceğini bildiğinden, onu yok etmek için baba oğlu can düşmanı etmeğe bakıyordu. Ayrıca Sienpiler'i ona karşı kışkırtmak istiyor, bunun için Mete'nin onlara saldıracağı haberini salıyordu. Mete el’an dahi hatırı sayılır bir güç ve buna niyetsiz değildi, lakin, vakit bu maksatlara ulaşmak için henüz erken olup, biraz daha hazırlık yapmak istiyordu. Bunun için, gerek savaş aletlerini ve gerekse muharip kalitesini artırmaya çalışıyor, nam salmış en iyi savaş hocalarını yanına alıyor, mahir ustalar getirtiyordu. Bu esnada kendisi dâhil, herkes büyük gayret ve özveriyle çalışıyor, beceriler gelişirken, ordu büyük gaye için hazırlanıyordu.

Derken, aradan aylar geçerken, hazırlıklar tamam olup, Mete artık yaşıyla ölçülemeyecek kadar gelişkin bir savaşçı, yetkin bir komutan olmuştu. Yıllardır Koca Tuğrul'un özel sandığında bir sır gibi saklı duran şaheser kılıç artık müstakbel sahibine takdim edilmeyi beklemekten bıkmış, nihayet bunun için özel bir tören, farklı bir şölen yapılmıştı. Asya'nın en namlı kılıç ustaları Akbaş ile Kazan bunun şerefine karşılaşmış, gün boyu yenişemedikleri halde, Mete'ye bağlanmakta birleşmişlerdi. Çok geçmeden Ötüken’e de ulaşan bu haberler Katun’u küplere bindirip, Yapgu’yu, Mete'nin onlara saldıracağı fikrine kani etmişti. Lakin tek başına bu atağı göze alamayan Yapgu, kayın birader Uruz'un önerisi ile komşu Sienpiler'le birleşmek yoluna gidiyordu. Mete diyarında barınıp, Katun’a haber uçuran bir çaşıt (casus) varsa, Ötüken'de Mete için çalışan sayısız adam bulunduğu için, taraflar olan biteni çoğu kez, az bir zaman farkıyla da olsa, önceden öğreniyorlardı. Nitekim bu haber Tengri dağına ulaştığında, derhal emir verilip, ordu büyük meydanda içtima oluyordu. Tümen başı ve Komutanlar, ay ışığı altında, at üstünde bir araya gelen orduyu nihaî teftişe çıktıklarında şaşırmış, Tengri Dağını kargıdan bir ormanla çevrili sanmışlardı. Düşman bundan az değil, sayıca çoktu, lakin, aralarında mühim fark; Mete ve

ordusunun Koca Tuğrul tarafından zafer için temin edilmiş olması ve muhariplerin bundan kuşkusuz olmalarıydı. Kam zaferle müjdelemişti çünkü onları.

Son defa, kıtaları görmek isteyen Mete, yerinde duramayan küheylanları zapt etmekte zorlanan ilk kıtadan başlarken, "Karayel" adlı atı üstünde, hafif zırhıyla vakur bir kara doğanı andırıyordu. Onu hemen fark eden saflar;

"Yaşasın Tanhu Mete!"

Üze Tengri temür çıda,
Oklar birle bir bulut,
Başbuğumuz Tanrıkut'tur!
Tanrıkut'tur! Tanrıkut!

Diye gürlüyor, yankılanan nidalar ortalığı inletiyordu. Mete bu kalabalık önünde "Alpagut" adı verilen kılıcını ilk defa kından çekip, ışık saçan namluyu havayı biçerek yukarı kaldırırken, bu kıvrak hareket orduyu coşturup, alaylar yüksek sesle ant içiyordu;

-Yaşasın Tanrıkut Mete! Ardından dönersek gök gire, kızıl çıka!

Bu toplu seste ifade bulan güven ve inan yoğunluğu arşa kadar yükselirken, Mete, havada dik tuttuğu pırıltılar saçan kılıcını öne doğru uzatıp, birleşerek üzerlerine gelen iki orduyu karşılamak üzere kuzey bozkırlarına doğru harekât emrini veriyordu.

Uçsuz bucaksız Asya bozkırında günlerce at süren Mete ordusu, nitekim rakiplerine yarım günlük mesafede geniş bir vadiye gelince konaklıyordu. Öncü birliklerin getirdiği bilgilere göre; eğer gece yarısı hareket edilecek olursa, muhtemelen sabahın fecrinde onları ani bir baskınla yakalamak mümkün olabilecekti. Ordu bu arada dinlenip, zuhur eden ihtiyaçlar gideriliyordu. Gece yarıyı bulunca yola devam edilip, rakip orduya yeterince yaklaşıldığı bir yere gelince tekrar durup, atların ayaklarına keçe sarılıyordu. Bir baskın için böylece daha yakına sokulmak mümkün olabilecekti. Öncülerden alınan istihbaratta; sırtını iki yandan sarp dağlara veren düşman, sadece iki yandan saldırıya maruzdu. Tümen başı Sarıbörü ve emrindeki baskın birlikleri daha önce davranıp, savaşın geçeceği alana hâkim tepe ve sair önemli noktalar ele geçirilmeğe başlanmıştı. Bu sırada sessiz okları kullanan kemankeşler (okçu), yeri geldiğinde, kendi icatları, ıslıklı bir vınlamayla uçarak, düşmanı paniğe sevk eden delikli okları kullanacaktı. İki yüz adıma kadar ok atan bu birlikler, çok sürmeden etrafı kollayan rakip gözcüleri bertaraf ederken, her nasılsa sağ kalan biri saldırıyı haber veriyor, böylece toplu hücumdan kesin sonuç alınmıyordu. Lakin her şeye rağmen, karşı tarafta başlayan bir panik, güçlerin sevk ve idaresini dumura uğratınca, Mete ordusu bundan yararlanıp, düşmanı hırpalıyordu.

İlk saldırıda zayiat verenler genelde Moğol soyundan gelen Sienpiler olduğundan, öç almak üzere toparlanıp, tekrar atağa geçenler yine onlardı. Lakin bu defa da amansız bir ok yağmuruna tutularak kırılmışlardı. Yapgu'nun askerleri ilk anda onların gerisinde kaldıklarından kayıp vermemiş, ama az sonra hücuma geçtiklerinde vızıldayan ok sağanağından paylarına düşeni almışlardı. Her şeye rağmen savaş sonuçlanamayıp, şimdi iş yakın dövüşün silahları kılıç, kargı, topuz ve baltaya düşmüştü. Ordular toparlanıp, yekdiğeri üzerine dehşetengiz birer çığ misali at koparınca, çatışma kanlı olup, iki taraf da büyük zayiat veriyordu. Bu arada isabet eden bir okla Yapgu ve Uruz vurulmuş, onların ölümüyle savaş durup, asker gruplar halinde teslim oluyordu…

Katıldığı ilk büyük savaşta kahramanca vuruşarak, kendini kanıtlayan Mete, başındaki tolgayı çıkarınca, türlü yaralar almış olsa da, atı karayel üstünde dimdik, yüzünde acıya dair bir emare görülmüyordu. Derken ordu yeniden toparlanıp, yaralar sarılarak, cesetler gömülüyordu. Nitekim yeniden düzene giren ordu, bu kez Ötüken yolunu tutuyordu. Çok sürmeden kadim başkent Ötüken'e ulaşan haberler şehri velveleye vermiş, orada amansız fırtınalar kopmuştu. Daha önce tutumlarını gizleyen pek çok Mete taraftarı şimdi açıkça baş kaldırmış, Mete oraya varmadan Başkent teslim alınıyordu. Tam bir felaketin eşiğinde olduğunu anlayan Katun, oğlu ile at binip, firarı deniyordu, lakin, izleyen Mete yanlılarından kaçarken acele ile fark etmeyip, ansızın önlerine çıkan uçurumun dibini boyluyorlardı.

Mete'nin kadim Payitaht Ötüken'e girişi muhteşem oluyor, budun yediden yetmişe bir bayram sevinci yaşıyordu. Verilen onca kayba rağmen ordu büyüyor, tüm kıtaya korku salan dehşetengiz bir güç haline geliyordu. Böyle hızlı büyümelerinden kuzeyde yaşayan komşu Tunguzların rahatsız olduğu haberi gelse de, Mete bu topluluğu akraba sayıp, mecbur olmadıkça onlara karşı savaşmak istemiyordu. Çünkü onun asıl hedefi birlik olup, Çine akın etmekti.

Bir gün, yine kurultay toplanmış, ülke sorunları tartışılırken Tunguzlardan elçi gelmişti. Hemen huzura çağrılan üç kişilik heyetin sözcüsü, suratında ki seyrek sakal ve bıyıkları küstah bir eda ile sıvazlarken:

- Hanımız Künçün'ün hanlığınızdan ivedi istekleri olup, bunlara derhal uyulması ya da savaşa hazır olunmasını bildirmek için geldik. Sizden istedikleri ise; at, avrat ve topraktır! Diyordu.

Alaysı bir gülüşle kısa konuşan Mete:

- At ve kadın olur, lakin, toprak asla. Şimdi git ve Han'ın olacak kişiye bunu böylece ilet! Diyordu.

Mete'nin bu tavrı, elçi heyeti dâhil, herkesi şaşırtmıştı. Tunguz elçisi arkadaşlarının yüzüne hayretle bakarken, böylesi bir karşılığı beklemedikleri anlaşılıyordu. Çünkü onların istediği, malum; savaştı. Bunun en kısa ilanı da işte böyleydi. Mete kasten, denileni anlamazlıktan geliyor, sonra olacaklardan vicdanen sorumlu olmamak için böyle diyordu. Bu sırada hazır bulunanlardan Sarıbörü hayretli bir tebessüm ve resmi bir hitapla şöyle soruyordu:
-Hakanımızın Tunguzluya verdiği cevap, en az onlar kadar bizleri de hayrete sürükledi. Bunun sebep ve hikmetini aramızda merak etmeyen kimse var mıdır, bilmem?

Buna vakarla cevap veren Mete:

- Kadın ve at şahsıma aittir. Kendime ait şeyler için toplu savaşa, katliama razı değilim. Fakat toprak Budun’a ait olup, onun bir karışını bile savaşsız vermem. Evet, ordu son hazırlığını yapsın, Tunguzlunun asıl istediği budur çünkü. Diyordu.

Nitekim aradan üç gün geçmiyor, aynı elçi tekrar gelip, hanlarının toprak talebinde ısrarlı olduğunu bildirirken, aksi halde yine savaşı tekrarlıyordu. Bu kez Mete savaşı kabul ediyor ve yapılan savaşta Tunguzları hezimete uğratırken, at, avrat ve topraklarına bütünüyle el konuluyordu…

ÇİN SETİ AŞILIYOR

Yüeçi Başbuğu Barak han, bu zaferden sonra artık Mete ile başa çıkılamayacağını anlayarak, ona bağlanıp, yıllık vergi vermeği kabul ediyordu. Eski yenilgilerin öcünü almak isteyen Mete, şimdi Çin'e yöneliyordu. O sırada Çin “Han Dinastisi”nin (Hanedan) yönetimindeydi. Mete bu akın için bir Yüeçi sınır şehri olan Kansu'dan yararlanıp, burayı bir üs olarak kullanacaktı. Bu arada askerini yeniden tanzim edip, iki yüz bin atlıdan oluşan ordusunu onar yüzer, biner ve on binerli gruplara ayırıyor, öncesinden farklı olarak, ipek yolunun denetim ve işletimini de onlara veriyordu. Bu tedbir ile askerlik mesleğini daha cazip kılıyor, barış zamanlarında işlenmek üzere, halka tımar arazisi tahsis ediyordu. Böylece, bu önemli güzergâhta güvenliği sağlayıp, posta ve ticaret kervan seferlerine yeni imkânlar sunuyordu.

İstihbarat ve sair çalışmaları denetlemek için Kansu'ya önce kendisi, sonra ordusu gelmişti. Sarıbörü oraya çok daha önce gelerek, saat gibi düzenli işleyen bir teşkilat kurmuştu. Kansu'da geçireceği günler için Mete'ye güzel bir saray tahsis edilmiş, şehir asayiş güvenliğini temin için iki bin asker görev yapıyordu. Bu sayının on misli hudutlarda dolaşırken, duvarlı duvarsız demeden, bütün sınırları aşılıp, Çin içlerine akınlar yapılıyor, imparator Gao-Ti'nin tepkisi yoklanıyordu. Ordunun asıl mevcudu, biri diğerine çok uzak olmayan aralarla, şehre yarım günlük uzaklıkta olup, doğaya ve yağıya (Düşman) karşı daima eğitim yapılıyordu. Kuşkusuz, bir ordunun muazzam Çin Seddi'ni aşarak, ülke içlerine akın edebilmesi, en az bilek-yürek gücü kadar, zekâ ve beceri sahibi olmasını da gerektiriyordu. Bu arada Çin'in önceki imparatorluk Hanedanı Tengler, kaybettikleri tahtı geri alma maksadına yönelik olarak, prenses Huşian'ı Mete'ye zevce olarak vermişlerdi. Kendi gayesine de uygun olan bu izdivacı kabul eden Mete, bir yıl içinde Çin dilini öğrenmiş, Tengler vasıtasıyla Çin içlerine salınan ajanlardan gelen istihbaratı ilk elden alarak, hazırlık yapıyordu.

Havanın günlük güneşlik olduğu bir günde Mete, eşi Huşian ve onun erkek kardeşi Prens Wang, zevkli düzenlenmiş saray bahçesinde, çiçek tarhları arasında dolaşırlarken, az ileride, taştan yapılmış, mimari bir sanat eseri olan kameriyenin önüne gelmişlerdi. Bir an duran Prens Wang, elini duvardan sarkan yeşil sarmaşık ve asmalar arasına uzatarak, oradan taze bir dal koparmıştı. Bunu inceledikten sonra eniştesine dönerek;

-Efendim, bakınız aklıma ne geldi? Derken, seyrek dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sonra sözlerine devamla;

- Tanhu Cenapları'na ait o süslü kılıcı bilge usulü denemek?

- !?

Mete ile karısının şaşkın bakışları altında sözünü şöyle bitiriyordu;

- Bunda şaşıracak bir şey yok? Küçük bir deneme yapacağız, o kadar. Şu nezih dalı, tuttuğum yerin az önünden bir vuruşta kesmeğe dayanan, basit bir şey.



Mete gülerek:

-Kayın biraderim gücenmesinler, lakin, bu husustaki önerim bunu kendi yapmalarıdır. Kılıcım Alpagut'a güvenim tamdır benim. Çünkü o, ustasının elinde, gerekirse demir zırhlı bir Çin çerisini dahi ikiye bölecek kadar keskin ve de sağlamdır! Diyordu.

Buna rağmen pişkin gülüşü ve ısrarı süren Wang:

-Sakın, Tanhu Hazretleri kılıçlarını küçümsediğimi sanıyor olmasınlar? Bu ne haddimize efendimiz. Benim maksadım farklı bir deneme tarzıdır sadece. Bu şekilde Çin'de biz, hem kılıç namlularının kalitesini, hem de onu hareket ettiren kolun süratini ölçeriz.

Diye açıkladıktan sonra, sözlerine ek olarak;

- Mazur görün lütfen, ama bu bence, o demin söylediğiniz işten çok daha zordur. Ne dersiniz efendim?

Mete yine gülerek:

- Ya, demek böyle. Peki, madem öyle, bir kez daha göster bakalım neymiş bunun sırrı? Diye öneriyordu.

Bu öneriyi kabul eden Wang, nezih asma dalını Mete'ye uzatıp, bir adım geri çekilmişti. Akabinde, sol yanında asılan kavisli, uç kısmı yatay kesik ve enlice kılıcını çekip, hiç duraksamadan dal parçasına indirmiş ve usta bir manevra ile onu kınına koymuştu. Düşen parçayı yerden alan Wang, Mete'ye uzatmıştı. Mete dala kısaca bir göz gezdirip:

- Hımm. Sanırım bu deneme, kesilen yerin düz ve pürüzsüz oluşuna göre sonuç veriyor. Öyle mi?

Wang memnun, bildik haliyle gülerek:

- Tamamen öyledir efendimiz! Derken, sözlerine devamla: Şimdi de siz denemek ister miydiniz?

Fakat Mete tavrında inatçıydı, nitekim:

- Hayır, buna gerek yok. Zira bence mühim olan, bir kılıcın başka bir kılıcı biçmesidir. İstersen kılıçlarımızı deneyelim, ne dersin Wang?

Bu sözler Wang'ı ilk defa ve ansızın ciddileştirip, suratında abartılı bir Çinli endişesine has mimikler oluşturmuştu.

- Tanhu cenaplarının kıymetli kılıçlarına bir ziyan gelsin istemem. Zira kılıcımın çeliği karşısında ortadan ikiye biçilmese dahi, korkarım, namlusuna telafisi nâkabil bir çentik açılacaktır. Ne dersiniz? Benden yana hava hoş.

Mete kayıtsız:

- Benim için hakeza.

Derken, karşılıklı geçilip, yapılan şedit hamle sonucu çatışan kılıçlardan etrafa kıvılcımlar saçılırken, Alpagut karşısında bir anda ikiye biçilen Çin kılıcı, az kalsın sahibini de aynı akıbete uğratacaktı.

Suratı o an allak bullak olan Wang:

- Hayır, bu olacak iş değildi. Lakin kılıcınıza güvenirken hakkınız varmış efendim. Derken, üzüntüsünden neredeyse ağlayacaktı.

Alpagut'u kınına koyan Mete, dudağında alaylı bir tebessüm gezinerek:

- Doğrusu, ben de bir an Koca Tuğrul'un armağanına bir şey olacak, diye kaygılanmıştım. Demişti.

Nedense, birden gözleri parlayan Wang, meşhur Çinli nezaketiyle atılarak:

- Efendim, kılıcınız Alpagut'u bir kez yakından görebilir miydim?

Wang'ın aklında, Mete'nin kılıcında bir çentik açılmış olacağı ümidi vardı. Mete onu kırmıyor ve kından çektiği kılıcı uzatıyordu. Yüzüne yaklaştırarak asil namluyu iyice inceleyen Wang, umduğu şeyi göremeyince yine hayal kırıklığına uğrayıp, teselli ümidi hepten yok oluyordu. Nitekim laf olsun diye kılıcın menşeine dair sorular sorarken, bu arada gıptadan öte bir kıskançlık duymaktaydı. Bunu mimiklerinden anlayan Mete, bilahare aynı Usta’nın yapıtı başka bir kılıcı ona armağan ederek, kılıçsız bıraktığı kayın biraderinin gönlünü almayı bilecekti.

Bir gün yine, gelinen yolun iki kenarında bambu kamışları yükselen, önünden bir derenin aktığı ağaç cenneti içinde kurulu sarayda akşam olmuştu. Tanhu Mete ve konukları, süslü salonlardan birinde toplanmış, Çinli güzel nedimelerin hizmet ettiği zengin sofralarda yenilip, içilerek, sohbet ediliyordu. Sarıbörü teftiş gerekçesiyle biraz sonra ayrılmış, onu diğer Tümenbaşılar, Akbaş, Kazan ve sair konuklar izlemişlerdi. Şimdi geriye Wang, Mete ve prenses Huşian baş başa kalmışlardı.

Bir ara Mete kımız ve Çin şarabı içmekten artık dili peltekleşen kaynı Prens
Wang'a takılarak:

- Ne diyorsun Wang, hala Çin tahtını ele geçirip, Gao-Ti'nin yerine oturmak niyetinde misin?

- Ha, ben mi? Eh, tabi tabi. Bundan hiç vazgeçer miyim? Eh, tabii ki, kadirşinas eniştem bizi desteklemek lütfunu esirgemezler ise, değil mi ya?

Mete bu defa karısı Huşian'a:

- Acep bu hususta sevgili Konçuyu’mun (Eş) telakkileri nedir?

Derken, Huşian yumuşacık, albenili kimonosu içinde, önce küçük ağzını büzmüş, sonra pembe dudaklarını diliyle ıslarken, yay kaşları yukarıda ve kanarya sesiyle:



- Bence Hakanım, kardeşim Wang'ın işi kolay olmayıp, bilakis çok zor görünmektedir. İmparator Gao-Ti'ye düşman, zengin ve kudretli başka çok hanedan varken, onlar dahi bir şey yapamıyorlar. Bu durumda Wang'ın tahta oturabilmesi hoş bir düşten başka ne olabilir? Diyordu.

Mete bu arada Wang'ın tepkisini ölçmek için ona bakarken, o kız kardeşine hemen itiraz ederek, hararetle:

- O ne demek, tabii ki bunu başarabilirim. Çünkü benim bir müttefikim daha var. Ünlü usta Chang-Hua. O bence Çin'in en nüfuzlu adamıdır. Daha mühimi, onun tahtta gözü yoktur. İmparator olduğumda bir iki imtiyaz karşılığında bana destek vereceğine dair sözü var.

Bu açıklamayı dinleyen Huşian hafifçe gülerek:

- Sanırım salt bu yüzden tahtta gözü olmadığını söylüyordur. Ama ona ne kadar güvenilir ki, hem çok taraflı oynamadığı ne malum?
Mete:
Wang'ın tepkisi gelmeden, hafifçe iki yana sarkan kumral bıyıklarını sıvazlayan

- Birliklerimiz çok defalar Çin sınırından akın ettiği halde İmparatordan halen bir tepki gelmemiş olmasına ne demeli?

Buna, kendinden gayet emin bir eda ile cevap veren Wang:

- Bence, Gao-Ti iç istikrarı henüz sağlayamadı, onun içindir. Yoksa en azından bir elçi gönderip sizi tel'in ve tehdit ederdi. Anlaşılan şu sıra savaşı göze alacak durumda değil.

Fakat prenses Huşian'ın görüşü farklıydı:

- Kim bilir, belki bunlardan haberi bile olmamıştır. Çünkü onun gazabından korkan adamları, bu akınları pekâlâ gizlemiş olabilirler Gao-Ti den.

Buna tebessümle cevap veren Mete:

- Şayet duyduklarımın tümü doğru ise, halkına bu denli korku veren bir hükümdar bizzat güvenden yoksun olmalı. Hem bunu yakında deneyip, daha iyi göreceğiz.

Derken, Wang sevinçle atılarak:

- Aynen bence de öyle. Çünkü bu adam ödlek ve sadist, zalimin tekidir. Halkı, parayla tuttuğu katil silahşorların baskısı ile susta tutup, saltanatını böylece sürdürüyor. Yoksa onu kalpten tutan kimse yoktur ülkede.

Buna karşılık Mete:

- Pekâlâ, diyelim ki yarın ordumuz yola çıkıp, Çin sınırından girdik, sence nasıl bir ordu buluruz karşımızda Wang?



Bu soru karşısında birden heyecanlanan Wang, sağ eliyle şakağını okşayıp, kaşlarını kaldırarak:

- Sanırım en azından dört-beş yüz bin ve çoğu yaya asker olabilirler. Fakat bir sorun var, çünkü savaşa tutuşmak için önce büyük duvarı aşıp, karşıya geçmek gerek. O muazzam seti tamamen atlı, koca bir ordunun nasıl aşacağı hususunu hiç düşündüler mi acep Tanhu cenapları?

Mete bu soruyu bekliyor olmalıydı ki, beyaz dişlerini açığa çıkaran bir şekilde gülmeğe başlamıştı. Sonra da:

- Yerinde bir soru bu prens Wang ve elbette ki düşündüm. Ama buna dair cevabı gene senin vermeni istiyorum. Bakalım düşüncelerimiz aynı yönde mi olacak?

Wang önce afallamış, sonra seslice düşünmeye başlamıştı:

- Ben olsam, evet ben olsaam... Tamam buldum! Önce gözcü kulelerine saldırırdım. Derken, aniden durdu ve soruyu sahibine iade ederek:

- Sahi siz nasıl ederdiniz efendim? Mete cevaben:
- Bu akında sevgili Wang isterse bizimle gelip, o muhteşem duvarı aşarak, ötesine nasıl geçeceğimizi gözüyle görebilir. Şimdi de, ne zaman olacak bu, diyorsun, değil mi?

- Evet, sahi ne zaman?




- Yolda ve her an ulaşmasını beklediğimiz bazı mühim haberler var. Onları öğrenince.

Bu açıklamadan sonra morali iyice yükselen Wang, artık istirahata çekilmek üzere kalkmış, Çinli gözdesi ile sarayın ikinci katında, kendilerine ayrılan daireye geçmişlerdi. Bir an sonra Mete ve eşi, en üst katta bulunan kendi dairelerine çıkmışlardı. Zemin katı hizmetçiler ve Huşian'ın nedimeleri paylaşıyordu. Salonun toparlanması için çalışmalar sürerken, kapı muhafızlarının yanına dışarıdan bir ulak gelmiş, dediğine göre; Mete'nin Hun asıllı eşi Katun Aytolun üç gün önce Ötüken'de gürbüz bir oğlan çocuğu doğurmuştu. Fakat bu haber Tanhu'ya ancak yarın sabah verilecekti...

Nihayet o gün gelip, tekmil ordu kuzeyden Junnan ovasına girişi engelleyen yüksek duvarı uzaklardan gören bir alanda toplanırken, bunun dörtte biri, Koca Tuğrul'un emrinde iç güvenliği sağlamak üzere yurtta bırakılıyordu. Ordunun başında Tümen komutanları, Sarıbörü, Akbaş, Kazan gibi ünlü komutanlar olmak üzere, her biri kendini savaşlarda kanıtlamış olan pek çok bahadır bulunmaktaydı. Uzun bir vadinin önünde bulunan geniş alanda sabah erken toplanan ordu, öncü, artçı ve yancıların tayini akabinde ağır ağır güneye doğru akmağa başlıyordu. Bu vadinin giderek daralıp, sonra bittiği yerde, sağda ki tepeye çıkılınca, hemen karşı dağlarda yüksele alçala sonsuzmuş gibi uzayıp giden Çin seti, olanca garabeti ile görünmekteydi. Yüksek duvarın yanına varmak için bir tepenin eteğini dolaşmak gerekiyordu. Ordu bu noktada konaklamış, öncülerden gelecek habere göre davranılacaktı. İlk etapta dikkat çekmeden duvarı geçmek denenecekti. Önceden belirlendiğine göre, her kulede olduğu gibi, karşıda duran kuleden de bu tarafa açılan bir kapı vardı. Buradan olmazsa başka bir yerden denenecek, ama bu duvarın ötesine mutlaka geçilecekti. Aksi halde duvarın alt başını dolaşmak için uzun ve dağlardan geçen meşakkatli yollar kat edilecekti.

Ötemiş komutasında bulunan seçkin öncüler nihayet vadiyi geride bıraktıklarında öğlen olmuştu. Her üç yüz adımda bir gözcü ve barınma kulesi bulunan Çin duvarında daima çok sayıda nöbetçi bulunur, tehlike anında ateş, ayna gibi vasıtalarla haberleşerek, gerekince yardımlaşırlardı. Dört adım eninde, altı-yedi adım yüksekliğinde olan duvarın üstünde yaya veya atlı olarak hareket etmek mümkündü.

Hedef alınan ilk kulede bulunan Çinliler, düzlükten yaklaşan atlıları görmüş, lakin sayılarının azlığına bakarak, diğer kulelere uyarı işareti vermemişlerdi. Yaklaşık yüz adım ileride duran öncü birlikten iyi dil bilenlerden Çatar, Ötemiş'in emri ile kargısının ucuna beyaz bir bez parçası bağlayıp, duvarın üstünden bakanlara doğru ilerlemeğe başlamıştı. Duvarın yüksekliği burada dört adam boyunda falandı. Daha yüksek olan kulenin burçlarında okçular vardı. Duvarın kule ile birleştiği noktaya iyice yaklaşan Çatar'a yukarıdan seslenen Çinli bir bekçi:

- Hey! Ne istiyorsun yabancı, kimsin?

- Hiç, bir tacirim. İzin verin kule komutanı ile konuşayım. O yoksa yardımcısıyla görüşeyim!

Yukarıdan seslenen:

- Pekâlâ, biraz bekle! Dedikten az sonra, iki taş basamağın üstünde yükselen demir kemerli kalın kapı gıcırtıyla aralanmıştı. Akabinde dışarı çıkan beş Çinli, atından inen elçiyi hemen içeri alıp, kapıyı kapatmışlardı. Burası mahzen vazifesi görüyordu. İçeride, karşı tarafa açılan ikinci bir kapı bulunuyordu. Onu taş merdivenlerden çıkarıp, kulenin ikinci katında bulunan komutan odasına götürmüşlerdi. Komutan orta yaşlarda, kırçıl bıyıklı, çekik gözlü, sarı benizli bir adamdı. Sarkan keçisakalının ucundan yakalamış, aşağı doğru çekiştirirken, sessizce Çatarı süzüyordu.

Bir süre sonra:
- Anladığıma göre sen bir Hunlusun, benimle görüşmek istemene sebep nedir yabancı?

- Doğrusu Bilge bir adama benziyorsunuz sayın komutan. Fakat dış görünüşüm sizi lütfen yanıltmasın. Çünkü ben aslında bir Yüeçi taciriyim. Hunları da hiç sevmem. Malum, şu sıra ülkem onların işgali altında bulunuyor. Dikkat çekmemek için onlar gibi giyiniriz. Aksi halde sınırları geçip, ticaret yapamaz ve hatta bu arada yüce imparator Gao-Ti hesabına haber taşıyamazdık, değil mi ya?

Çatar bunları bir çırpıda sıralarken, bir yandan komutanın tepkisini ölçüyordu. Komutan ve iki nöbetçi Çatarın bu sözlerinden etkilenmişlerdi. Nitekim komutan, iki yanında ayakta bekleyen kule nöbetçilerine manidar nazarla baktıktan sonra:
- Ya, demek öyle. Sonra devamla: İyi ama, bir tacirin şu kargı ve kılıçla ne işi olur ve şu ilerde bekleşenler necidir?

-Ha, onlar. Ticaretle uğraşan kimselerdir. İçlerinde Hunlu olan da vardır. Malum ya efendim, dikkat çekmemek gerek. Taşıdığımız kargı ve sair pusat, ani bir saldırı karşısında savunmamız içindir. Şayet karşı tarafa geçmemize müsaade edilirse, buna karşılık olarak adam başı on altın Yüen ödemeğe de hazırız.

-Hayır, bu olmaz, hepsi olmaz! Sadece sen dâhil üç kişiye izin verebilirim. O da imparatorumuz lehine çalıştığın için, tamam mı?

- Fakat efendim, bunu niçin hemen ret ediyorsunuz. Lütfen bir kez daha düşünün. Çünkü size yüz altın Yüen vereceğiz. Sanırım bu sizin bir yıllık kazacınızdan bile fazla bir yekûn eder. Ne dersiniz?

Çatarın ısrarları fayda etmemiş, Çinli komutan ilk kararında diretmişti. Bununla yetinmeyen Çatar, sayıyı hiç olmazsa beşe çıkarmak istemiş, lakin başarılı olamamıştı. Komutan sanki altıncı hissiyle başlarına geleceği tahmin etmişti. Çatar ötekileri çağırmak üzere tekrar dışarı çıkmıştı. Aşağı inerken toplam nöbetçi sayısına ve etrafa dikkat ediyordu. Atı halen az ötede ve uysalca durmaktaydı. Hemen binip topuklamış ve durumu az sonra diğerlerine izah etmişti. Kulede on Çinli vardı. Üç kişi onları haklamağa yeterli olmalıydı.

Ötemiş:
- Tamam, ben geliyorum, bir de Balaban olunca, onlara fazla bile geliriz. Dedikten sonra, geri kalanlara, gidişatı izleyerek ona göre davranma emri vermişti.

Derken hemen hareket etmiş ve az sonra kule dibine vardıklarında, yukarıdan ilk seslenen gene:
- Hey! Ötekiler orada neden bekliyor hala! Diye sorguluyordu. Çatar:
- Ne yapsın garipler, ola ki komutan insafa gelir, onlara da izin çıkar, diye umuyorlar!

Bu arada kule kapısı tekrar açılıyordu. Ama bu defa aşağıya üç karşılayıcı inmişti. Açılan kapıdan önce Çatar girmiş, atların karşı tarafa geçebilmesi için öbür kapıyı da açan nöbetçi ile karşılaşmıştı. Geride kalan öncüler birden harekete geçip, kuleye doğru hızla at sürmüşlerdi. Bunu gören kule nöbetçileri telaşlanmış, bağırıp, çağırmaya başlamışlardı. Biri hemen yayına davranırken, bu arada aşağıdakilere;

- Çabuk kapıyı kapatın! Diye sesleniyordu.

Bu sırada öncüler ok menzili kadar yaklaşmışlardı. Kule kapısı halen açıktı. Dışarıda bulunan nöbetçiler şaşkınlık ve telaştan ne yapacaklarını bilemiyordu. Ötemiş kapının hemen yanında, son anda kılıca davranmak üzere tetikte bekliyordu. Nitekim kule burcundakiler yay gerip, gelenlere nişan almağa ve bu arada "Durun!" emirleri vermeğe

başlamışlardı. Ama buna aldıran yoktu. Aksine, onlar da yay gerip, kirişe ok koyarak, koşan atlara rağmen, seçilen hedeflere nişan alıyorlardı. Nitekim yaylar salınıp, oklar burçlarda bulunan hedeflerini vurmuşlardı. Nöbetçilerin tamamı isabet alırken, öncülerden sadece biri, o da kolundan yaralanmıştı. Dışarıdaki nöbetçiler burçlardan gelen canhıraş feryatları işitince içeri kaçmak istemiş, ama bunda geç kalmışlardı. Çünkü vınlayarak gelen üç ok nefeslerini kesip, onları da yere sermişti. Giriş kapısındakiler kılıç çekemeden teslim alınırken, az sonra gelen diğer öncüler içeri dalmış, makam odasından henüz çıkmamış olan komutanla bir askeri saf dışı etmişlerdi. Komşu kuleler bunları duyamadan, ilk kulenin teslim alındığı haberi orduya ulaştırılmış, Prens Wang ve Sarıbörü birlikte gelmişlerdi. Çok sürmeden kıyafet değiştiren bahadırlar, yörede ki on kuleyi kontrolleri altına almış, böylece karşı tarafa geçmenin yolları açılmıştı. Ele geçirilen en son Batı kulesinden belli zaman sonra gelmesi gereken işaret ulaşmayınca, kontrol için, iç zeminden gelen Çinliler vaziyeti nihayet anlamış ve hemen merkeze haber yollamışlardı.

Bu sırada, görkemli sarayında tantana ve debdebe içinde hüküm sürmekte olan imparatorun hiç istemediği şey, bir ordunun saldırmakta olduğuna dair haberdi. Oysa bu sırada, yeryüzünün en büyük taş engelini aşan Hun cengâverleri bir kasırga gibi Çin içlerine doğru esmeğe başlamışlardı. Bu haber nihayet saraya ulaştığında, imparator önce inanmamış, muhalif güçlerin bir oyunu sanmıştı. Fakat daha sonra ardı arkası kesilmeden gelen ulaklardan gerçek anlaşılıp, karşı koymak üzere Hun ordusunun üç katı bir orduyla yola çıkılmıştı.

Bu arada tutsak edilen birçok kule ve kale komutanları Prens Wang'ın yanına getiriliyor, durumu görenler Wang'ın anlattıklarıyla taraf değiştiriyorlardı. İmparatorun ordusu ve hareket tarzına dair birçok mühim bilgi öğreniliyor, savaşın kazanılma ihtimali yükseliyordu. Zaferden sonra Çin tahtına Prens Wang'ın oturacağını duyan pek çok kale komutanı hemen teslim olup, taraf değiştiriyorlardı. Alınan istihbarata göre; imparator Gao- Ti'nin ordusu savaşı Bag-Teng kalesi yakınlarında kabul edecekti. Lakin Mete'nin askerleri onları oraya varmadan önce, henüz yollarda yakalayıp, ani baskınlarla hırpalamak, en sonunda meydan savaşına girişmek taktiği güdüyorlardı.

Çinlilerin asıl ana yurdu olarak kabul edilen Junnan, Şansi ve Şensi bölgelerini hedef alan Hun ordusu, güneye doğru hızla ilerlerken, yollarına çıkan birçok irili ufaklı kaleyi zapt etmişti. Baskınlarda bilhassa başarı gösteren Ötemiş ve çerileri, Çin ordusuna ait öncüleri üzeri kayalarla kaplı, eteği fundalık bir tepenin üzerinden görmüşlerdi. Bunlar elliyi aşkın bir süvari kolu idi. Garip şekiller oluşturan bu kayalık, Çinli öncülerin geçecekleri güzergâhın hemen üstünde yer alıyordu. Asıl ordu yarım günlük mesafede konaklamıştı. Ötemiş biraz sonra önlerinden geçecek olan atlılara on kişiyle saldırıyordu. Nitekim ok menziline giren Çin çerileri ansızın uçuşan oklara birbiri ardından hedef olup, sapır sapır atlarından düşerken, panik içinde geri kaçılıncaya kadar yarıya inmişlerdi. Onları takibe koyulan öncüler atlarını bu kez bayır aşağı sürmüşlerdi. Bu arada toparlanan Çinli süvariler tekrar geri dönmüş, yalın kılıç, karşı atağa geçmişlerdi. Halen çok kalabalık olduklarını gören öncüler, atları ılgar ederken ok salıp, onları kılıç kılıca vuruşma sayısına getirmişlerdi. Derken yakın dövüş başlayıp, çok sürmeyen vuruşma öncülerin yengisiyle noktalanmıştı. Bu arada sağ kalanlardan Çin ordusunun kesin sayısının dört yüz bin ve bunun yarısını yayaların oluşturduğu öğrenilmişti.

Nitekim akşam karanlığı basarken orduyla yeniden buluşulup, Çin ordusuna ilk saldırı konakladığı yerde ve sabaha karşı yapılmıştı. Bir ara iyice bunalan İmparator, çareyi yakınlarda bulunan sağlam Bag-Teng kalesine sığınmakta bulmuştu. Müteakiben muhasara edilen kale, günler süren ablukaya rağmen düşmeyip, netice, İmparatorun barış teklifi, şartlar Hun ordusu lehinde olmak kaydıyla, kabul edilerek alınmıştı. Buna göre Gao-Ti; savaş tazminatı ve yıllık vergiye ek olarak, ticaret serbestîsi tanıyor, prens Wang'ın vergi muafiyeti ile kendi malikânesine dönüşünü temin ediyordu…

Nihayet, otuz beş yıl süren hükümdarlığı esnasında kendi soyundan boy ve toplulukları tek bayrak altında toplamayı başarıp, Asya’da irili ufaklı yirmi altı devletin ulu Hakanı olan Tanhu Mete, Çin gibi büyük bir güce dahi baş eğdirip, devlet sınırları Kuzeyde Sibirya, Batıda Ural, Hazar, güneyde Himalaya ve Doğuda Büyük Okyanusa kadar uzanan, koca bir imparatorluk kuruyordu. nispeten kısa süren ömrünün geri kalan zamanlarını kâh Kansu, kâh Ötüken'de geçirip, devletin iç işlerini düzenlemekle uğraşan Mete, nitekim tutulduğu bir illetten ötürü uçmağa varırken, kazandığı başarılar ozanların dilinde onu ölümsüz bir destan kahramanı yapıyordu..."

Ulutolga böylece sözlerini bitirirken, saatler gece yarısını buluyor, öğrenciler yatakhanelerin yolunu tutuyordu…




2. Bölüm




GÖKBÖRÜ OYUNU

Büyük sarayın önünde yer alan geniş düzlüğe pek çok çadır kurulup, müsabakaların yapılacağı bölümler düzenlenmişti. Yarışmalara katılmak üzere, uzak il ve ülkelerden gelen konuklar Kağan Otağı'nın solunda kurulu süslü çadırlara yerleşirken, sağdakilerde ülke içinden gelen seçkin konuk ve yarışmacılar konaklıyordu. Yüksek duvarlarla çevrili sarayın arkasında başlayan ormanlık alan, yarışma ve şenliklerin yapılacağı geniş sahayı da çevreliyordu. Yirmi gündür süren şölenin ardından asıl ilgiyi, başlayacak olan yarışmalar çekiyordu. O güne kadar yenilip, içilerek eğlenilmiş, bundan sonra yiğitler er meydanına boy ölçüşmek için çıkıyordu. O nedenle şehrin bütün hanları lebalep dolmuş, pek çok yeni çadır kurulmuştu. Bu yarışlara uzak diyarlardan itibar edileceği bilindiği için, ferdi müsabakalar ikinci fasılada yapılacaktı. Nihayet vakit dolmuş, yarış davulları çalmağa, yarışçılar er meydanını doldurmağa başlamışlardı.
Güzel bir bahar sabahıydı. Muhteşem on altı direkli, dokuz tuğlu otağın hemen önünde, yüksek bir zeminde kurulu, ayakları som altın, görkemiyle göz kamaştıran Taht, yeni sahibinin oturması için özenle hazırlanmıştı. Bu tören için, en arkada seyirci kitlesi, onların biraz önünde görkemli üniforma ve pusatları ile kolluk kuvvetleri, onların önünde çopendozlar uzunca bir sıra oluşturmuş, kağanın teşrifi bekleniyordu.
Nihayet süslü otağın zümrüt yeşili giriş perdeleri yana açılıp, kırk yaşlarında, orta
boylu, ince bıyıklı, uzun saçlı, keskin bakışlı, hafif çekik gözlü kağan Moyen Çor seri adımlarla önden çıkıyordu. Onu, hemen arkasından üç dünya güzeli genç kız ve onları ülkenin saygın Tarkan, Noyan ve beyleri izliyordu. Bu kızlardan biri kuşanacağı kılıcı, biri kağanlık tacını, diğeri ise sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan üç parçalı ipek bir flama taşıyorlardı. Kağan, halı döşeli yolu beş adımda geçerken, pahalı kumaşlarla örtülü üç basamağı tırmanıp, altın tahtın önünde tebessümle çevresini süzüyordu. Onu izleyen kızlar ikinci basamakta sırayla taşıdıkları geleneksel simgeleri kağana sunuyorlardı.

Önce tacı, ardından kılıcı kuşanan kağan, bu görüntüsüyle daha bir haşmet ve heybet kazanıyordu. Yakut ve zümrüt kakmalı gümüş taç, tam ortasında altından bir kurt başı ile tezhip edilmişti. Giysileri son derece mahirane işlenmiş, deri ve al renkli ipekten yapılmışlardı. Kendisine en son sunulan üç renkli flamayı alan kağan, sağ eliyle sol yanından sarkan kurt başlı kılıcı çekerek havaya kaldırıyor, o ana kadar sessizliğin hâkim olduğu ortam birden canlanıyordu:

-Yaşasın yeni Kağan Moyen Çor!

Tezahüratlar yükselirken, bunu çekilerek yukarı kaldırılan kılıç şakırtıları, çalınan davul ve zil sesleri takip ediyordu. Tebrik ve selamlaşmadan sonra ilk yarış olan, töresel "Gökbörü" oyunu başlayacaktı. Kağan sol elinde tuttuğu flamayı havaya kaldırmış, hızla aşağı indirerek büyük oyunu başlatıyordu. Oyuna iştirak eden takımlar beşer kişilik yedi ayrı gruptan oluşuyordu. Yaklaşık üç yüz adım ötede bir çukura başsız bir oğlak bırakılmış, kazanacak takım bu oğlak gövdesini oradan alarak, rakip takımlara kaptırmaksızın, yarışın başladığı, üç renkli, ananevi şölen bayrağının asılı bulunduğu gönderin dibine bırakacaktı.

Derken, nal sesleri yerleri sarsmağa başlamış, çopendozlar bir an önce oğlağın bulunduğu noktaya ulaşmak üzere at koparmışlardı. Bunun için kamçılanan atlar, koşarken azgın bir çığı andırıyordu. Rakibi engellemek için bu oyunda, hemen her şey serbestti. Kamçıyla ele, yüze vurmaktan tutun da, çekerek attan düşürmeye varıncaya kadar her hareket yapılabilirdi. Halk nezdinde bu ananevi oyun çok yer tutup, katılan taraflar için savaş gibi ciddi sayılıyordu.

Nitekim çok sürmeyip, hızla giden atlılar bir biri ardından oğlağın bulunduğu çukurun yanı başına ulaşıyordu. Ancak henüz hiç biri çukurdaki oğlağa hamleye yeltenemiyor, daha elverişli bir an için etrafında daireler çiziyorlardı. Takımlar tamamen karışmış, meydan bir sel girdabı durumuna gelmişti. Esasen, kim kimin nerede koştuğuna dikkat etmek ve ona göre davranmak zorundaydı. Nitekim, ilk fırsatı değerlendiren bir çopendoz, kara donlu atıyla doludizgin çukurun başına gelince, at hızla yanından geçerken yere eğilmiş ve oğlağı arka ayak bileğinden kaparak kaldırmıştı. Bu, oyununun en zor hareketi ve mühim bir aşamasıydı. Atını bitiş çukuruna doğru hızla sürerken, altındaki kara donlu aygır koşmaktan öte, sanki uçuyor gibiydi. Onu bir at boyu arkadan izleyen doru at takım arkadaşlarından birini taşıyordu. Sağ ve sol gerisinden gelen atlılar diğer takımların çopendozları olup, atlar hızla koşarken, onlar naralar atıyorlardı. Orta noktadan başlayan bir helezonik açılım, önde koşanın ardı sıra giderek genişliyordu. Önde giden kara donlu küheylana yetişmek için çılgın bir tempo ile kamçılanan atlar arayı kapatmağa başlıyorlardı. Nitekim iki taraftan iyice yaklaşan iki takım arkadaşı onu ortalarına almışlardı. Arkadan ve diğer yanlardan yetişmek üzere olan rakip çopendozlar öne geçmek istiyorlardı. Böylece oğlağı kapabilecekleri bir ortam yaratmak peşindeydiler. Zira önde koşan üçlü grubun hızını ancak bu şekilde kesmek mümkün olabilirdi. Bu başarılırsa, sıra oğlağı kapma girişimine gelecekti. Ancak, kara donlu küheylanı geçmek halen zor görünüyordu. Bunun için arkadan gelen rakiplerin onun süratini kesmeleri gerekiyordu. Onların konumunu bilen üçlü grubun çopendozları, oğlağı kapmış olan arkadaşlarını korumak için kamçılarını geri ve sağa sola dönerek, önleyici bir şekilde sallıyor, ne ona yaklaşılmasına, ne geçilmesine fırsat veriyorlardı. Arkadan takip eden sıralar devamlı değişiyor, atlıların kimi öne geçerken, kimi geride kalıyordu. Bu helezonik koşu durumu giderek daha geniş bir çembere dönüşürken, bu arada kendiliğinden oğlağa hamleye imkân verecek tehlikeli bir ortam oluşup, her an bir keşmekeş çıkabilirdi artık. Çünkü önde gidenler en arkada gidenlere yetişmiş ve bunların çoğu rakip çopendozlardı. Nitekim durumu fark eden rakipler dizgin kasıp, atların hızını hemen keserek, sağa sola sarkılarak yanlardan geçişe engel olmağa başlıyorlardı. Bu durumda kara börklü ve takım arkadaşları mecburen yavaşlıyordu. İşte tam bu sırada arkadan yetişen bir çopendoz, engellemelere rağmen sol yandan sokulmuş ve sol eliyle oğlağı bir bacağından yakalıyordu. Onu izleyen takım arkadaşları da onu arkadan desteklemek için yaklaşıyordu. Bir hamle ederek, yakaladığı oğlağı kendine çekmiş, lakin onu kara börklüden alamamıştı. Bir iki deneme daha yapmış, ama gene başaramamıştı. Bu defa bütün gücüyle asılmak için harekete geçmiş, lakin az sonra buna pişman olmuştu. Çünkü her hareketini izleyen kara börklü, bu çekişe karşı direneceğine, bunun tam aksini yaparak, oğlağı serbest bırakırmış gibi aniden o tarafa eğilmiş, bu ise onu yakalayana dengeyi kaybettirip, oğlağı bıraktırmakla kalmamış, onun attan düşmesine sebep olmuştu.

Böylece rakibinden kurtulmayı başaran kara börklü, arkadaşlarının yol açmasından da yararlanarak, atını bitiş noktasına doğru topuklamıştı. Lakin bu sırada, elli adım ilerde ve aynı yönde daireler çizen başka atlılar vardı. Onun yön değiştirip, kendilerine doğru geldiğini gördüklerinde hemen gem kasıp, durmuşlardı. Seyirciler bu esnada nefeslerini tutmuş, heyecanla bu mücadeleyi izliyordu. Kara donlu aygırın ilerde bekleyenlerle korkunç bir şekilde çarpışması an meselesiydi. Eğer yolu kesenler çekilmezlerse, bu kaçınılmaz görünüyordu. Fakat korkulduğu gibi olmayıp, gelen atlının kararlı tutumu önünü kesenleri caydırıp, onları son anda yoldan çekilmeye zorluyordu. Bu sırada hemen arkasından takip eden rakip atlılarla arasında ancak iki at boyu mesafe vardı. Yoldan çekilenlerden açılan aralıktan sadece bir atlı geçebilirdi. Nitekim onun geçişinden bir lahza sonra, arkadan gelenler, yoldan henüz tam çekilemeyenlerle gürültüyle çarpışıp, atlarından yere uçuyorlardı.

Bu arada yolu tamamen açılan kara donlu çopendoz halkın yoğun alkışları arasında bitiş noktasına yöneliyordu. Arada az bir mesafe kalmış, biraz sonra yarış bitecek görünüyordu. Fakat bu esnada hiç hesapta olmayan bir şey olarak, her nasılsa atına tekrar binmeği başaran ilk düşen, arkadan gene yetişmek üzereydi. Kara donlu bundan henüz habersizdi. Lakin bir an içgüdüsel olarak geriye bakarak onu fark etmiş, atını yeniden mahmuzlamış, her ihtimale karşı sağ yanından sarkan oğlağı soluna aktarmıştı. Son anda onu kaptırmak niyetinde değildi. Derken bayrak direğinin dibine varınca gem kasan kara börklü, atı şaha kalkarken oğlağı bitiş noktasına bırakarak, seyirci kitlesinin coşkun alkışları arasında takımıyla bu zorlu mücadelenin galibi oluyordu. Bu takım, ünlü Koca Tuğrul Dergâhı yarışçıları ve bu çopendoz, kadim kılıç Alpagut'u taşıyan, her dalın favorisi Akkartal'ın ta kendisiydi.
Nitekim, takım yarışını ferdi müsabakalar izliyor ve yapılan karşılaşmalarda, rakiplerine üstün gelen Akkartal'ın, henüz yenişemediği bir rakip olup, onunla kılıçta berabere kalıyorlardı.
Bu, Tamuro adlı, yabancı bir savaşçıydı. Nitekim, gösterdikleri başarılardan ötürü, alkışlar eşliğinde, onları ödüllendirmek isteyen Kağan’ın karşısında, dimdik duran, yiğitliğin timsali savaşçılara hitaben:

- Değerli Cilasunlar, gösterdiğiniz hünerleri gerçi, zevkle izlemiş bulunuyoruz. Lakin, yarışların birincisi olabilmek ve “Yiğitler Yiğidi” unvanına ulaşmak için, sizleri, son bir yarış daha beklemektedir. Bu ise, asli ve kadim yarışmağ türü ve silahı da sadece, sözdür.
Derken, bir an etrafı süzen Kağan, konuşmasına devam etmek için, önce ses tellerini akortlayıp, sonra özel bir vurguyla;

-Unutmamalı ki, bu bir oyun olmaktan öte, ciddi bir karşılaşmadır. Sözü kısa, usu keskin olan kim ise, o kazanır. Var mısınız şimdi buna?

Derken, karşılık veren savaşçılar, tok sesle:

- Varız ulu Kağan!

- O halde, başlayabilirsiniz!

Kağanın bu sözlerinden sonra etraftan çıt çıkmıyor, seyirciler merakın zirvesini yaşıyorlardı. İki çetin savaşçı arasında, az sonra geçecek olan sözel müsabakanın nasıl başlayıp, nasıl sonuçlanacağı tam bir muamma idi. İlk söz, adet olduğu üzere, konuk savaşçıya ait olacağından, Akkartal dahi, merak içinde bulunuyordu. Acaba rakip Tamuro, ne ile ve nasıl başlayacaktı söze?

Aralarında bulunan mesafe sadece bir buçuk adımlıktı. Yönleri önce kağana dönük iken, onu başlarıyla selamlayıp, akabinde, birer yarım dönüşle karşı karşıya gelmişlerdi. Birbirine

dikilen bakışlar sanki etrafa, çatışan iki yıldırım misali, kıvılcımlar saçıyordu. İzleyenler, istem dışı, kendi gözlerini kırpmış, bu bakışma, zihinlerde infilak eden bomba tesiri yaratmıştı. Zorlu rakiplerin bakışları kıpırtısız, yek diğerinin ruhi derinliklerine inmek ve onu çözüp, geri püskürtmek ister gibi, birbirine saniyelerce dikili kalıp, bu an, seyredenlere dakikalar gibi uzun geliyordu.

Gözleri hafif kısık duran Tamuro, saçı tepesinde, deri bağla bağlanmış bir topuz iken, Akkartal, kumral, hafif bukleli gür saçını kara bir börkle örtüyordu. Adaleli kolları, geniş omuz hizasından itibaren çıplak ve bilekleri pazubantlı idiler. Her ikisi de, siyah deriden mamul savaşçı yelekleri, çizme ve kıspet giymiş, ince bellerini saran yaldızlı kemerlerden, uzun ve görkemli kılıçları sarkıyordu.

Nitekim, ağır bir ses tonuyla konuşmağa başlayan Tamuro, tane

tane:



- Kendini tanıt ey rakip, adın, sanın nedir, önce, onu bilelim?

Bu soru sanki, sadece Akkartal'a değil, izleyen herkese

yönelik imiş gibi, tesir ediyordu.

Akkartal duraksamadan:

- Tanrı Dağlı Akkartal'ım ben. Başka sorun var mıdır ey Tamuro? Derken, Tamuro'nun bir anlık hâkimiyetini gür sesiyle ihlal ediyordu.

Buna karşın Tamuro, alaysı bir tebessümle:
-Bu kadarını bilirdik, ancak emin olmak gerekti. Diyordu. Akkartal cevabını, önce gülen gözleri, sonra aralanan
dudakları arasında beliren, muntazam, beyaz dişleri ile vermiş, sonra tok sesiyle:

- Madem öyle, temin oldun mu artık, ey rakip?

- Evet, kesinlikle!

Akkartal bu sözel zemin üzerinde, rakibe son dar beyi indirmek

için:



- Emin olan adama, başka soru gerekir mi ey rakip? Beklenmeyen bu kesiş Tamuro'yu bir an bocalatarak:
- E, evet. Maalesef! Dedirtiyordu.

Mağrur bakışları yere yönelen Tamuro'yu izleyenler, hayret ve şaşkınlık içinde kalmış, lakin cevap alamayınca omuz silkip, dudak büküyorlardı. Görünüşe bakılırsa karşılaşma bitmişti. Fakat meselenin çözümünü çoğu kimse henüz kavrayamamıştı. Çünkü, bu kısa diyalogun mânâ derinliğini tahlil etmek, sıradan kişiler, kara budun için, hiç kolay olmayıp, hatta imkânsızdı.

Oysa Tamuro bu sonuca o denli esef etmeyip, bunu rakibin elini içtenlikle sıkarak göstermişti. Kağan başta olmak üzere, tavır sahibi kişiler, konuşma akışını bloke edip, onun kaybetmesine yol açan nokta-i nazarı, çok sürmeden anlamışlardı. Kağanı selamlayan iki savaşçı, coşkun alkışlar arasında huzurdan ayrılıyordu.


Esasen Denizler ülkesinin tebdili kıyafet etmiş hükümdarı olan Tamuro, bir gün sonra yurduna dönmek için yola çıkarken, büyük ödül, koca bir kese altına ilaveten, kağanlığın "Yiğitler yiğidi" kadirşinas belgesini de yanında taşıyordu. Gerçekte, Tamuro'nun ataları da yüz yıllar öncesinde bu anakaradan derya içine serpilmiş gibi duran adalar ülkesine göç etmişlerdi. Orada kendilerince bir uygarlık kurmuş, bağımsız olarak yaşıyorlardı. Tamuro bu yarışlara dair haberi, ülkesine gelen ticaret gemilerinden öğrenip, kendini denemek için yola çıkmış, şimdi geri dönüyordu. Önce güneşin oğlu Tamuro'yu ülkesine salimen iade edip, sonra büyük yarışlar akabinde neler olup bittiğine dönelim:

İkinci günün akşamında, " Yiğitler yiğidi " sanı ve büyük ödülü hak eden Akkartal, takım arkadaşlarıyla birlikte sarayda, kağanın şeref konuğu olmuşlardı. Kağan ve maiyetinden başka, sadece hizmetçilerin bulunduğu bu davet, bilhassa onlar için düzenlenmişti. Zengin donanımlı, büyük dikdörtgen masada oturulmuş, sağ kısa kenara tek başına oturan Kağan Moyen Çor, sağ yanına Akkartal'ı alarak, onunla bilhassa ilgilenirken, karşı kısa kenara kağanın yeni yetişen oğlu Bögü Şad ile çopendoz takımının öteki elemanları masanın uzun kenarlarını paylaşmışlardı. Kağanın hizmet alma teklifini Akkartal hariç, bütün arkadaşları sevinerek, hemen kabul etmişlerdi. Zira yaşamaktan bir amaçları da buydu zaten. Akkartal bu teklifi bir şartla kabul edip, bu meyanda olarak;

- Ulu Kağana hizmet, budun ve kamuya hizmet demektir. Bundan kaçınmak geçmek aklımızdan. Lakin, destur olursa, bendeniz bunu fahri olarak icra etmeği diler kağanım?

Derken, Kağanın hoş ve uygun gören mimikleriyle rahatlıyor, kağanlıktan ulaşacak her buyrultuyu şeref sayıp, buna derhal icabet etmeği teminen ekliyordu. Bundan memnun ve müsterih olan Kağan, ilerleyen vakit nedeniyle istirahata çekilirken, Akkartal'a hitaben:

- Akkartal, demek yarın sabah yola çıkmakta kararlısın?

- Evet kağanım, destur verilirse niyetimizde bu var. Zira, dergâha ulaşmak ve muazzez hocamız Kam Ulutolga'ya Kağanımızın selam ve hediyelerini gecikmeden sunmak isteriz.

Kağan:

- Pekâlâ yiğidim, destur senindir. İstediğin zaman gitmekte azatsın, amma bizleri unutmayacağını umar, ilk fırsatta gene görüşmek isteriz ha.

Akkartal:

- Yola gidenin akıbetini gerçi Tanrı bilir, lakin bize kalırsa sizleri görmekten daima bahtiyar oluruz. Kağanımız bundan kuşkusuz emin olabilirler.

Akkartal'ın son sözleriyle gülümseyen Kağan;

- Bu "emin" sözünle açamayacağın kapı, alamayacağın kale yok gibi. Ben lafı uzatmadan, "sana inanıyor ve bekliyorum", diyeceğim, tamam mı?

Buna gülümsemekten kendini alamayan Akkartal:

- Fakat size karşı başarılı olamadığımı görüyorum. "Eminim" demediniz çünkü Kağanım! Diye latife yapınca, bu sözler kağanın hoşuna gidip, şen bir kahkaha atmasına yol açar ve sonra:

- Güzel vakit geçirdik, şimdi hepinize iyi geceler diliyorum!

Derken kalkıyordu. Onu izleyen herkes, sarayda kendisine tahsis edilen bir odaya çekiliyordu. Akkartal, yol gösteren bir uşakla odasına giderken, loş bir koridordan geçiyorlardı. O esnada sağ tarafta bir odanın kapısı açılarak, içerde yanan ışıkta güzel bir genç kız ile orta yaşta bir kadın görünüp, aralarında anlamlı bir şekilde bakışmış ve sonra gülüşerek, kapatıyorlardı tekrar kapıyı. Aynı koridorun sonunda bulunan odaya geldiklerinde, Uşak onu içeri buyur edip, geri dönmüştü. İçeri giren Akkartal, kapıyı örtüp, hazırlanmış olan misk'i amber kokulu yün yatağa sırt üstü uzanıyordu. Bir süre böylece yattıktan sonra, köşede yanmakta olan şamdanı söndürmek ve soyunmak üzere tekrar ayağa kalkmıştı ki, kapı yavaşça çalınıp, sonra aralanarak, içeri genç bir kız giriyordu. Bu, az önce koridorda gördüğü kızdı. Akkartal ona bakarken şaşkındı. Kız, dalgalı kumral saçları, kestane rengi gözleri, çatma kaşları, zarif burnu, uzun kirpikleri, kıvrımlı şuh dudakları ve mevzun boyuyla destansı bir güzelliğe sahipti. Üzerine sadece mavi ipekten, hafif açık bir gece tuvaleti giymiş, şamdanın ışığı, giysileri, uzun saçları ve pembe dudaklarında hareler meydana getiriyordu.

Nitekim kız ona hitaben muzip bir eda ile:

- Sizi rahatsız etmiyorum umarım! Diye başlayıp, onun duraksamasından yararlanarak, şöyle devam ediyordu;

- Beni tanıyamadınız galiba? Tümen başı Arıkbuğa'nın kızı Tangülü'yüm. Hatırladınız mı, sizin yarışları başlatan flamayı taşıyan ve onu kağana veren bendim?

Akkartal yarışı başlatan o işarete bilhassa dikkat ettiğinden, onu hatırlayarak;

-Evet hatırladım şimdi. Ne yapabilirim sizin için? Kız, sanki aklından geçenleri anlamış gibi:

- Sizinle konuşmak ve tanışmak istemiştim. Çünkü bunun için başka yerde fırsat olmadı şu ana değin. Ama taciz etmişsem bağışlayın, çıkıp giderim hemen.

- Hayır, vaktin geçkin oluşu karşısında biraz şaşırdım, o kadar.

Sonra kız izin isteyerek, ama cevap beklemeden, az önce onun kalktığı yatağa yaklaşıp, alt kenarına oturuyordu. O ise halen ayakta ve hayretle kızı izliyordu. Kız, konuşma ve davranış tarzıyla çok doğaldı. Yatağın üst kenarını gösterip, ona da oturmasını rica ediyordu.

Fakat onun tereddüt ettiğini görünce, alayla gülerek:

- Hayret, yiğitler yiğidi Akkartal, meydanlardaki kadar cesur değilmiş meğer. Hani nerede kaldı o pervasız tavırlarınız?

Kızın bu tarz, beklenmedik konuşmaları Akkartal'ı neredeyse çileden çıkaracaktı. Fakat o kendini tutarak:

- Kim demiş. Lakin biraz fazla ileri gitmiyor musunuz Noyan kızı? Hem umarım buraya gelmeden önce babanızdan destur almışsınızdır?

- Töremiz onsekizini aşmış bekâr kişi için buna gerek bırakmaz? Ama siz ola ki bu yanlarını bilmezsiniz törenin.

- Pekâlâ Tangülü hatun, beni temin ettiğinizi var sayalım. Başka ne sormak istiyordunuz şimdi benden?

- Doğrusu açık sözlüyümdür, bunu fark etmiş olduğunuza eminim. Bütün kızlar gibi ben de sizi değer görüp, muhakkak tanışmak istedim. Ayrıca, bekâr olduğunuzu işittim. Ancak bir yavuklunuz da yok muydu, bunu çok merak ettim?

Tangülü gülümseyerek bunları sayarken, aleni tavrı; şu acunda cezp edemeyeceğim erkek bulunamaz, diyordu. Doğrusu, bunda haksız da değildi.

Akkartal gülümseyerek, kısaca:

-Siz kızlar hep böyle meraklı mısınızdır bilmem. Ama, doğrusunu isterseniz, cüretinize hayran kaldım. Güzellik ve cazibenize, Tanrı bağışlasın, diyecek yok. Sorunuza dair cevabım ise; hem var, hem yok.

-Fakat bu nasıl olur?




Akkartal bu tatlı bela karşısında daha fazla dayanamayıp gülmüş ve sonra ona cevaben:

- Bunu kolay anlamayacağınızı biliyorum. Evet, bir yavuklum yok ve olmaz da. En azından daha uzun bir süre için bu olmamalı. Bilmem anlatabildim mi?

-Hayır, anlayamadım. Hem anlaşılacak gibi bir gerekçe söylemediniz henüz. Umarım alay etmiyorsunuz benimle Akkartal Beğ?

-Hayır, kesinlikle. Anlaşılan bunu size anlatmam zor iş, hatta belki imkânsız. Fakat, değil mi ki bendeniz bir savaşçı ve yolu kılıç yoludur, o halde böylesi bir mesuliyeti taşıyamaz. Yani, aksi halde ikisinden birini bırakmak gerek. Şu durumda ise ben, gücenmeyin lütfen, önce kılıcı seçmişim. Umarım anlatabilmişimdir artık?

- Evet, sanırım şimdi anlıyorum. Ancak size yine de hak veremiyorum. Çünkü bence hayat zaten başlı başına, kılıçla da kılıçsız da tehlike ve risk taşır. Zira ölüm kılıç taşıyanlara has bir akıbet değildir. Bilakis, yaşama vadesi tamam olup, ömür mühleti biten herkes bir gün ölür. Öyle değil mi?
- Yo, yoo, beni yanlış anladınız. Ölümden başka şeyleri kast etmiştim ben çünkü. Kız, karşı konmaz cazibesi ve mantıklı sözleriyle bastırırken, o bundan kurtulma ve bir şekilde savma çabasındaydı. Ama nafile, zira bu akılcı sözlere karşı cevap bulmak çok zordu. Onunla bu konuda tartıştığına hayıflanırken, mevzua yanlış başlamış olduğunu düşünüyordu. Şimdi o da, Tamuro gibi hata yapmış ve işte kaybediyordu karşılaşmayı. Oysaki, onunla bu konuyu hiç tartışmayıp, daha başlangıçta: "Bak güzelim, ben sevmek ve sevdalanmayı kendime yasak etmişim. Haydi sana güle güle." diyerek, bitirmeliydi sözü. Fakat o bunu yapmamış, yapamamıştı nedense. Çünkü elkızı us ve albenisiyle yaman çıkmıştı. Hem kaç tane Tangülü'ne rastlamıştı henüz ki. Çelik temrenine zehir sürülü on oktan bile daha amansız ve daha ölümcül bir silahla vuruluyordu işte. Başı dönüyor, beyni zonkluyor, düştüğü hale inanamıyordu. Şimdi aklından geçen, bu kızın kendiliğinden kalkıp, bir kelime dahi söz etmeksizin gitmiş olmasıydı. O an hemen yatağa düşer, sabah uyandığında bunları bir düşten ibaret sayabilirdi. Ama yapmıyordu işte, kalkıp gideceğine, oturduğu yerde hafifçe geriye kaykılarak, yatağa dayadığı sağ kolunu destek etmiş, masum ve mahzun tavrına halis bir hayranlık katarak onu izlerken, gitmeyi hiç düşünmüyor gibiydi. Nitekim dakikalar sonra, olanca iradesini toplayan Akkartal tekrar konuşabiliyordu.

- Kim bilir, belki sen haklısın. Yok yok, belki değil, tamamen haklısın, ama ne olur, lütfen bu konuyu burada keselim, ve sen artık-

Onun bütün hallerini kâh elem, kâh ümitle izlemiş olan Tangülü, oturduğu yerden bir hamlede ayağa kalkıp, sonra titreyen sesiyle;

- Tamam! Anladım. Merak etme hemen gidiyorum. Sana tatlı uykular dilerim. Fakat beni unutma emi. Uzun yolların bir gün biter, veya bıkarsan artık o yolları aşmaktan, ara beni, olur mu?

Bu sırada kırpılan uzun kara kirpikleri arasından süzülen iki damla gözyaşı gül pembesi yanağından yuvarlanırken, Akkartal ona sadece:

- Dilerim öyle olur. Diyordu.

Bir çırpıda kapıdan çıkan Tangülü loş koridorda ceylan çevikliği ile odasının yolunu tutarken, elinde sadece onun eline bir an dokunmuş olmanın yakıcı sıcaklığı kalmıştı. Akkartal üstündekileri bile soyunmadan, bir testi şarap içip, sarhoş olmuşçasına bir harabati ile açık duran yatağa düşüyor ve öylece kalıyordu...

O şimdi bir düşteydi;

Yola çıkalı beri atı Karaşimşek ile
Tam bir hafta geçmişti yorucu hareketle
Bir pınarın başına uğramıştı yolları
Yeşil çimen örtülü bir çayırdı burası
Karaşimşek otlakta gönlünce yayılırken
O da yedi azığında kurutulmuş etlerden
Biraz dinlenmek için çimenlik pek güzeldi
Çok geçmedi aradan, yere uzanıverdi
Acı kişnemesiydi atın, biraz sonra duyulan

Fırlayıp, ayağa kalktı uyandığı uykudan
El kabzada, etrafına bakınca süratle,
Bir kobranın başıydı gördüğü az ilerde
Kabzayı bırakıp, aldı ok ve yayını yerden
Nişan alarak oku fırlatacakken,

Ne hikmetse o yılan dile gelerek birden;
Ey cengâver! Diyerek ona hitaben;
Gerekmez üstüme salıvermen okunu
Ne atına, ne sana zarar vermek kastım yok
Sana iletilecek haberlerimse pek çok...

Ya, demek öyle, söyle bari bilelim haberlerin ne ise?
Ben Denizler ülkesinden gelirim.
Sen ise Tanrı dağlı Akkartal diye bilirim.
İnisidir Tamuro'nun beni size gönderdi
Bir zalimin tuzağına düşmek üzere kendi.

Sana haber iletmeyi bacısına o söyledi…
Ey filan,
Tamuro’yu nerden bildin, bilemem,
Lakin, danışırım bu hususu hocama
Uygun görür, düşerim tez yollara
Bulurum ben onları gerçekten…




DENİZLER ÜLKESİNE YOLCULUK

Akkartal sabah yatağında uyandığında, neredeyse kuşluk vakti olup, herkes çoktan kalkmıştı. O halen gördüğü tuhaf rüyayı hatırlıyor, böylesiniz daha önce hiç yaşamadığını düşünüyordu. Derken kapı açılıp, dün gece Tangülü ile gördüğü hatun, bir tepside getirdiği kahvaltıyı masaya bırakıp, çıkıyordu. Bu Tangülü'nün halası Aytolun idi. Biraz sonra onu koridorda karşılayan Aytolun, ona gül rengi, ipek bir mendil verirken, bunun Tangülü'den yadigâr olduğunu söylüyordu. Erken kalkan Tangülü, bu sırada yaşıtı kızlarla bağlara, gezintiye çıkmıştı. Misk kokulu mendili teşekkür ile alan Akkartal, az sonra yola revan oluyordu...

Olaysız bir yolculuk ve günler sonra dergâha geri dönen Akkartal, getirdiği armağanlardan ötürü sevinçle karşılanmış ve bunun şerefine şölen tertiplenmişti. Nitekim Yalnız kaldıkları bir sırada, gördüğü düşü Kam Ulutolga'ya nakletmiş, hocasından buna dair yorum sormuştu. Kam, bu düşü çözülmeye değer bir muamma sayarak, gereğince davranmakta onu serbest bırakırken, yolda, izde temkinli olmasını öğütlüyordu.

Akkartal bu düşün hakikatle ne denli alakalı olduğunu öğrenmek istiyor, kısa bir hazırlıktan sonra yola çıkıyordu. Hemen herkes dergâhın önüne, onu yolculamak için çıkmıştı. Yola çıkmak içiz her şey uygun, hava güzeldi. Hocaları ve arkadaşlarıyla vedalaşan Akkartal, koşumlu bekleyen atı Karaşimşeğe binip, topuklarken, "Uğur" için genç talebeler, onun ardından yere su serpiyordu.

Soylu at rahvan yürüyüşü ile yorulmadan yol alıyordu. İlk menzili Karakurum şehriydi. Bunun için en zorlu yol Gobi çölünden geçendi. Sonra Hanbalık ve derken deniz yoluna ulaşıp, anılan ülkeye muhtemelen haftalar sonra ancak varacaktı.

Akkartal uçsuz bucaksız gibi görünen Asya steplerinde bir hayli yol kat ettikten sonra, nihayet müsait bir mola yeri bakınmağa başlamıştı. İleride, bozkırın önünü kesen, kıyıları ağaçlık bir dere yatağı görünmüştü. Burası Orhun Irmağı'nın küçük kollarından biri olan Selenga çayının bir başlangıcıydı. Yanına yaklaştıkça dere belirginleşip, çevrenin güzelliği ortaya çıkıyordu. Sarkan dalları suya değen kalın söğüt ve kavak ağaçları türlü kuşlarla doluydu. Sağ kıyıda yer alan geniş düzlükte yaşlı bir ahlât ağacı ve bunun dibinde kümelenmiş, öylece duran bir koyun sürüsü vardı. Güneşin sıcak ışınlarından kaçan koyunlar, ahladın gölgesine sığınmışlardı. Akkartal dereye bakınca, fazla derin olmayan yeşil, berrak sularda kaçışan iri balıklar olduğunu fark edip, ani bir kararla attan iniyordu.

Gem ve koşumlarını indirip, atı o düşte gördüğünü andıran, diz boyu taze otla dolu büklüğe salıyordu. Sonra sadağından demir temrenli bir ok alıp, bunu bir zıpkın gibi kullanmak ve bir kaç semiz balık avlamak istiyor, bunun için en uygun yeri bulmağa koyuluyordu. Nihayet sığ suyun derince bir çorttan (su birikintisi) çıkarak, aşağı doğru aktığı bir noktasında, bir kısmı su üstünde kalmış iki iri kaya görmüş ve bunların her birine bir ayağıyla basmıştı. Aradan geçen kol kalınlığında alabalık ve sazanları vurmak için daha uygun yer yoktu. Henüz bir balık vurmuştu ki, on dört-onbeş yaşlarında bir erkek çocukla, onu izleyen duman renkli bir çoban köpeğinin yan taraftan yaklaştığını fark ediyordu. Gelenler onu tanımadıkları için, çekinerek yarın üstünde durmuş, "Acep bu yabancı da kim?" diyen bakışlarla, bakıyorlardı. Giyim kuşamı, hal-tavrıyla, ister istemez bu ücra yörede dikkat çeken Akkartal, dönüp onlara gülümseyerek bakınca, bundan cesaret alan çocuk:

- Bükte yayılan o güzel at senin mi Ağam?

Derken, ata karşı duyduğu hayranlık yüzünden okunuyordu. Akkartal, eskimiş pantolon ve beli kemerli abası, deri çarıkları, başında beyaz börkü, kemerinde asılı bıçağı ve elinde bir değnekle duran kara yağız, sempatik bakışlı çocuğa cevaben:

- Eğer sahip çıkan olmazsa, evet!

- O ne güzel, ne bakımlı bir at. Böyle bir atım olsa, başka şey dilemezdim şu acunda!


- Aldırma, elbet bir gün senin de olur! Çocuk, umutsuz bir eda ile:
- Ama bu olacağa hiç benzemiyor Ağam, çünkü böyle bir at buralarda bulunmaz. Böylesi ancak Hakanlarda, beylerde olur. Oysa ben sadece bozkırda bir garip çobanım.

- Hımm, demek ki o koyun sürüsü de seninmiş?

- Evet, onları Çomar ve ben güderiz, ama hepsi bizim değildir.

Çomar derken köpeğini işaret etmiş, sanki sözden anlamış, onaylamak istermiş gibi, köpek de ona bakarak kuyruğunu sallamaktaydı.

Sançar, aniden aklına gelen bir fikirle:

- Ağam sen dur, o balık tutma işini ben hemen hallederim.

- Ya… Sahi mi?

- Elbette. Bu da çoban Sançar’ın bir ikramı olsun.

- Pekâlâ, haydi bakalım, balık avında ne kadar ustasın, görelim.

- Yok Ağam, bunun ustalıkla bir işi yok. Dereye önceden kurduğum tuzaklar var. Sen az bekle, ben hemen geliyorum.

Akkartal Sançar’ın dediğini yapıp, dere kenarına çıkmıştı. Az sonra o da, neredeyse bir sele dolusu balıkla çıkagelmişti. Alabalıklar henüz canlı ve bilek kalınlığında idiler. Bu işi sık yaptığı anlaşılıyordu. Az ötede bir söğüt kovuğunda ise ateş yakmak için hazırlanmış kuru odunlar vardı. Hemen bunları tutuşturmuş ve az sonra temizlenen balıkları şişe takıp, ateşte kızarmak üzere hazırlamağa başlamıştı. Nitekim balıklar korlaşan ateşte kızarırken, onlar konuşuyordu.

- Demek hep buralarda yaşamaktasın Sançar?

- Evet Ağam! Bu bozkır, bu dere boyları ve çevre dağlar benim yurdumdur.

- Peki oymağın ne tarafta kalıyor?
- Uzak değil, hemen şu tepeyi aşınca, karşı dağın eteğinde görünür.

- Peki Ötüken'i hiç duydun mu?

- Tabii ki… Hiç duymaz olur muyum? Ama oraya hiç gitmişliğim yoktur. Daha önceleri gidemeyişim hadi neyse, ama geçenlerde, yeni kağanın tahta çıkış şenliklerinde bulunamayışıma çok üzüldüm. Meğer o sırada neler olmuş, neler…

- Demek o tür şeylerden bile haberin oldu, öğle mi?

- Evet Ağam, lakin keşke olmasaydı. Çünkü katılamadıktan, yakından göremedikten sonra o yarışları, haber almak üzmekten başka bir işime yaramaz.

Bunları derken, Sançar’ın gerçekten üzgün olduğu iç çekişlerinden anlaşılıyordu. Sonra sözlerine devamla:

-Ne çare ki ora bize çok uzak, yoksa bizim Pulat’la kaçıp, giderdik. Arkadaşımın adıdır Pulat. Birazdan, eğreklemek için o da buraya gelir. Orada olanları dedesinden duymuş, bana o anlattı. Ah keşke senin kadar ben de büyümüş olsaydım Ağam!

- Gamlanma, nasıl olsa ileride sen de büyürsün, sonra istersen benzeri yarışlara da katılırsın. Değer mi bunca yerinmeye şimdi be Sançar?

Leziz balıkları yemekten bile iştahı kesilmeğe başlayan genç çobanı bu konudan savsaklamak isteyen Akkartal:

- Bırak o yersiz hayıflanmaları da şu balıkların tadına bak be Sançar! Diyor ve hemen sözlerine devamla: Belinde ki bıçak da çok güzelmiş, bir bakabilir miyim şuna?

- Haa, bu mu? Dedem yıllar önce Ötüken’den getirtmişti. Bu koyunları gütmemin tek sebebi budur desem yeridir.

Derken iki ağızlı çelik kamayı kınından sıyırmış, Akkartal'a uzatıyordu. Kendisi için çok önemli olduğu anlaşılan bu kamanın övülmesinden memnun olmuştu. Bu arada Akkartal yarışlar konusunu unutturdum sanırken, o gene al yeni baştan ederek:



-Sahi sen katılmadın mı o yarışlara Ağam? Taşıdığın şu görkemli kılıca ve bindiğin o küheylana bakılırsa bu kendiliğinden anlaşılıyor. Ne olur biraz anlatıverseydin be Ağam? Diye ısrarla sorguluyordu.

Akkartal bir an ne diyeceğini şaşırmıştı. Sonra zihnini toparlayıp:

- Bu kama usta elinden çıkmışa benziyor. Namlu çeliği ve kemik kabza da gayet güzel, sağlam ve dengeli. Her halde bunu senden satın almak isteyenler olmuştur?

-Evet, bir kaç kişi oldu, ama sen beni atlatmak istiyorsun Ağam. Ne olurdu sanki biraz anlatsaydın? Örneğin, Akkartal'ı gördün mü? Tarifler doğruysa, senin gibi biri olmalıymış hem o da.

Akkartal iyice şaşırmış, bu soruya bir an ne cevap vereceğini bilemiyordu.

- O dediğin de kimmiş be Sançar?

- A, aa?! Bu da oldu mu yani Ağam! Anlaşılan benim gibi sen de oraya gidememişsin. Onu görmemiş olabilirsin, bu tamam, ama hiç değilse öyle bir yiğidin namını duymuş olmanı umardım...

Derken mola faslı bitmiş, Akkartal kamayı Sançar’a iade ederek, atı kara şimşeği bir ıslıkla yanına çağırmıştı. Hemen koşumlarını vurup, bir sıçrayışta eğere oturmuştu. Sançar bütün bunları hayranlık ve gıptayla izliyordu. Atını topuklamak üzere olan Akkartal ona tekrar dönerek:

- Haydi esen kal Sançar! İkramın için çok sağ ol. Umarım yolum buralardan tekrar geçer ve gene görüşürüz!

Dedikten sonra biraz ilerlemişti ki, Sançar’ın sesi tekrar duyuldu:

- Sormayı unuttum Ağam! Adını bağışlamaz mısın gitmeden!?

Gemi kasılan Karaşimşek o an şaha kalkarken, Sançar’a ulaşan cevap:

- Adım Akkartal! Diyordu.

Bunu duyan Sançar, heyecandan sesi kısılarak, tekrar sorar:

- Tanrı dağlı Akkartal mıydı Ağam?

- Hayır! Kara börklü!

Diyen Akkartal gülerek ona el sallıyor ve yerinde duramayan atın gemini salıyordu. Sançar coşkuyla karşılık verirken, yanından ayrılmayan köpeği de ondan etkilenmiş, havlıyordu. Ardında bir toz bulutu bırakan Karaşimşek dörtnal uzaklaşırken, çok sürmüyor bozkır ufkunda kara bir nokta oluyordu...



YEŞİL EJDER ADASI

Rüzgâr ve uçan kuşlarla yarışan Akkartal yoluna devam ededursun, biz henüz ona meçhul, Denizler Ülkesi dâhilinde bulunan Yeşil Ejder adası ve ahvaline bir göz atalım:

Bu adacık, eteklerinde bodur bitki türlerinin yanı sıra, uzun boylu ağaçların, palmiye ve bambuların yer aldığı, kayalardan oluşmuş yüksek bir tepeden ibaretti. Tepenin zirvesinde, görüntüsüyle çok uzaklardan bile insana ürperti veren, üç kuleli şato tipi bir kale yükseliyordu. Bu meşum kaleye dışarıdan ulaşan bir yolun olmayışı yanında, nasıl yapılabildiği de insanı hayrete düşürüyordu. Ancak adaya güneyden yaklaşıp, karşıdan bakılınca, içeriye açılan, küçük gemilerin rahatça sokulabildiği büyük bir mağara girişi görülüyordu. İnsanlık âleminin baş belası, büyücü, despot Zungo ve adamları işte burada yetmiş yıldır yaşa maktalardı.

Zirvedeki şato benzeri iç kulenin girişinde eli kargılı iki insan azmanı nöbet tutar, ancak bunları geçmek kabil olduğunda Zungo'nun makamına ulaşılabilirdi. Aşağıda kalan orta kulede muhafızlar barınırdı. En alttaki kulede ise dünyanın dört bir bucağından kaçırılarak veya hile ile getirilen köleler tutulurdu. Buraya deniz seviyesinden yükselmeğe başlayan spiral bir taş merdivenle çıkılırdı. En yukarıdaki iç kulenin devasa kanatlı abanoz kapısını bekleyen insan azmanlarını geçip, içeri girildiğinde bir hol ve üç kapıyla karşılaşılırdı. Sağ kapı Yaver Zebo'nun, sol kapı diğer önemli yardımcıların kaldığı odalara açılırdı. Tavandan yukarı açılan üç yuvarlak pencere, boş ve sade taş duvarlar, tahta döşeli zemin, dört köşede birer iri yağ meşalesi, kürsüye yakın sağ ve solda iki iri şamdan ve bunların önünden çıkışa kadar uzanan, her birinde yirmi kişinin oturabileceği iki ahşap, cilalı kanepe bulunan mekân Zungo'nun hükümdarlık makamı idi. Taht beş basamaklı bir mermer kürsü üzerine kurulmuştu. Hemen arkasında, tavana kadar yükselen tunç kabartma bir şeytan temsiliydi. Sivri kulakları, yakuttan gözleri, keçi benzeri boynuz ve ön ayakları olan, ne kadın, ne de erkek olduğu belirsiz bir surat güya şeytanı resmediyordu. Onu görenler Zungo'nun ruhu san maktalardı. Tahtın hemen arkasında, mekanik bir düzenle açılıp, kapanan bir başka kapı gizlenmiş olup, bunu ondan başka kimse bilmiyordu. Burası onun tapınmak ve büyücülük için kullandığı özel bir bölüme açılıyordu.

Zungo'nun ne zaman, nerede olduğu kolay kolay bilinemezdi. Bu kanepelere, başları önde oturmuş yirmi kadar köle, onun vereceği talimatları almak üzere beklerdi. Değil izinsiz konuşmak, öksürmek-aksırmak bile yasak olup, kendini tutamayıp, bu suçu (!) işleyenlerin cezası ölüm olabilirdi.

Zungo'nun surat ve kılığına gelince; daima kırmızı gözler, pörtlek. Kırçıl saçlar, seyrek teller halinde örümcek ağı gibi. Avurtlar buruşuk patates benzeri, içe çökük, elmacık kemikleri kabarık, alnında hendeksi kırışık çizgiler dolam dolam. Gaga burun kemikli ve uzun, ince boyun yaşlı akbabalar gibiydi. Dudaklar birer kırık çizgi. Keçi sakal çeneden aşağı düz tahta göğse sarkmıştı. Eller pörsük deriyle kaplı, parmaklar ince-uzun birer çangal kemik. Tırnaklar, biçimden yoksun, cağımsı. Neredeyse bakılamayacak kadar çirkin ve ürkünç olduğu içindir ki, Zungo’nun yüzene bakılması dahi yasaklar arasındaydı. Onun huzuruna çıkıldığında eller daima dizlerde, baş önde olunur ve emirler sadece koca göbekli, dazlak kelleli yaveri Zebo vasıtası ile duyurulurdu.

Görüşmeler sırasında Zebo'nun gözleri daima onun uzun tırnaklı sol işaret parmağında olur, işaret edilince, başı önde bekleyen Zebo, yere bakarak basamakları çıkıp, kulağını ona uzatarak, cırtlak sesin ne dediğini dinlerdi. El’an oturmakta olduğu basamakta iken, aynı basamağın üstüne birden Zungo'ya ait işaret parmağının gölgesi düşüp, Zebo derhal ayağa kalkarak, her zaman ki düsturu ile yanına çıkmıştı. Kulak zarını tırmalayan ses tonuyla yüzü ıstıraptan buruşarak, onun söylediklerini dinleyen Zebo, nihayet talimat bitince baş eğerek, gerekenin derhal yapılacağını belirtip, yavaşça huzurdan inerken, yanına sürünerek gelen yardımcılarından birine yeni emirleri aktarıp, sonra yerine oturmuştu. Emri teslim alan bir an doğrulup, geri geri yürüyerek dışarı çıkmış ve az sonra yine geri gelmişti. Bilahare bunu, rotası Kanhantu adası olan bir çektirinin (küçük, hızlı gemi türü) mağara çıkışından dışarı süzüldüğü görülmüştü…

*** *** ***

Haftalar boyu at sırtında yol alan Akkartal, sonunda kıtanın denize ulaşan uçlarından biri olan Şantung şehrine varıyordu. Burada ilk işi uygun bir han bulup, atını teslim ederek, dışarı çıkmak ve o yöreye has giysiler satın almak oluyordu. Sonra geri dönmüş, geceleyeceği han odasında kıyafet değişerek, gene çıkıyordu. Şehirde biraz dolaşarak, Yeşil Ejder Adası hakkında bilgi toplamaktı istiyordu. Bu yeni dış görünüşünde onu yerli halktan ayıran en belirgin fark, bağsız uzun saçları ve uzun kılıcıydı. Kendisini, herkese Kaşgarlı bir tacir olarak tanıtıyordu.

Akkartal, şehir caddelerinde dolaşırken, gittikçe kalabalaşan dar bir sokağa sapıyordu. Biraz ilerleyince oval bir meydana açılan sokak hareketliydi. Burada kumarhaneler, meyhaneler, aşhaneler, berberler, kunduracılar ve kısaca bütün meslek ve meşreplerde insan ile mekânlar mevcuttu. Yapılar Asya tipi mimarinin temel özelliklerini taşıyor; etrafları çitle çevrilmiş çok bölmeli, zarif panjurlu ahşap evler, sanki sır perdesi arkasındalar imiş gibi, merak uyandırıyorlardı ilk gören insanda. Caddeler sokaklara, sokaklar daha dar sokaklara ayrılıp, nispeten düz zemine açılan karınca yuvalarına giden yollara benziyordu.

Biraz daha ilerleyen Akkartal'ın dikkatini, meydanın karşı kenarında kırmızı damlı, üç katlı bir binanın önünde, bir şeyi ablukaya almış bir topluluk çekiyordu. Alanı dolduran ve türlü yönlere hareket halindeki diğer insanlar da o yöne dikkat çekip, merakla bu cazibe merkezine yöneliyordu. Oraya gitmek isteyenlerin kimi kararsızlık içinde bocalarken, kimi seri adımlarla yürüyordu. Aheste yürüyenler arasından sıyrılan Akkartal, seri adımlarla cazibenin merkez noktasını hedef alıyordu. Hedef noktaya varmağa on adım kalmıştı ki, kaynaşan nokta sağdan, aniden yarılıp, içinden sendeleyen bir adam çıkıyordu. Bir an yerinde yaylanan adam, gövdesi dibinden kesilmiş bir ağaç gibi yere yüz üstü kapanıyordu. Akkartal biraz daha yaklaşıp, yerde tozlar içinde yatan orta boylu adama iki adım mesafede duran üç kişinin yanına dikiliyordu.

Kapısı açık duran kırmızı damlı bina esasen bir kumarhane ve giren, çıkan eksik olmuyordu. Zemin katın önünde ki taş verandada kırçıl bıyıklı, kalkık kaşlı, çekik gözlü, konveks burunlu, geniş gövdeli iri yarı bir adam durmuş, burnundan soluyarak yerde yatana bakıyordu. Omzundaki mavi ipek pelerin, yüzünü gri bulutların arasından henüz çıkaran güneş ışınlarını geri yansıtıyordu. Sağ eli kırmızı kuşağına sokulu duran kılıcın kabzasını tutarken, etraftaki bütün gözler onu izliyordu. Kızgın adama bakan yüzlerde gizli bir yadırgama vardı. Hedef adam yere düşenin kalkmaya yeltenmediğini görünce, öfkeli bakışlarıyla çevreyi tarıyordu. Bunun anlamı; "Var mı bir itirazı olan?" demekti. Buna itiraz eden bakışlar kendi ayakuçlarına yönelirken, itiraz için nedeni olmayan bir kişi önce baktığı gibi bakıyor ve bu tarama ona gelince sekteye uğruyordu. Bu asabi bakışlara tınmadan karşı koyan Akkartal'dan başkası değildi. Onun tavrı herkese meydan okuyan adamı kızdırmışa benziyordu. Bakışları ısrarla aynı noktada, Akkartal'ın üzerinde takılmış, lakin tesir edemiyor, onu karşılık vermekten caydıramıyordu. Bu durum çok geçmeden etraftakilerce fark edilip, şimdi herkes içinden "Ne oldu bu adama böyle birden? Hani bunun deminki pervasızlığı?" diye sorarken, gereken çıkışı yapamayan adama aniden, tok sesle hitap eden Akkartal:

- Ne yaptı sana ki, öyle davrandın!

Diye sorarken, sağ eli yerde yatanı işaret ediyordu. Hedef adam başına vurulmuş gibi birden afallayarak:

- E, şey. Kumarda hile yaptı. Üstelik hakaret edip, bana meydan okuyunca, mecbur kaldım. Derken, Akkartal gerekçeyi makul karşılamakla beraber; ona hitaben:

- Anlaşılan burada yabancısın, dikkat et de başın derde girmesin!

Hedef adam bu sözler karşısında baş eğip, yavaşça dönerek, kalabalığın arasına karışıyordu. Akkartal aynı noktada dururken, yerde yatan, önce kıpırdanıp, sonra suratını ovuşturarak ayağa kalkıyor ve sokaklardan birine yöneliyordu. Kumarhaneye girmek isteyen Akkartal'a, giren çıkanların gösterdikleri saygı dikkat çekiciydi. Yanından geçenler ona değmekten imtina ediyor, belli bir mesafeyi koruyorlardı. Nitekim akşam olmuş, etrafı yüksek taş duvarla çevrili, üç kattan oluşan hana dönmüştü. Han cephesi işlenmiş ahşap kaplamalıydı. Çevre duvarını içten yükselen yeşil asmalar örtüyordu. Avluya giren Akkartal, duvar dibine çekilip, önüne semiz ot yığılmış olan sevgili atıyla meşgulken, gün batmak üzereydi. Bu sırada yanlarına gelen genç bir kadın:

- Selam, ismim Şu, hoş geldiniz. Babamın bahsettiği yeni konuk olmalısınız? Derken, pırıltılı gözleri gülümsüyordu.

Akkartal mütebessim:

- Evet, sanırım! Hoş bulduk.

Bu kısa yanıttan sonra Şu tekrar konuşarak;

- Efendim, arzu ettiğiniz gibi, üçüncü katta bulunan odanızın balkonunda masanız kurulu, yemeğiniz hazır beklemektedir. Bunu hatırlatmak istemiştim. Dileriz ki güzel atınız da burada halinden memnundur? Diyordu.

- Çok teşekkürler Şu Hanım! Atım halinden memnun görünüyor. Değil mi Karaşimşek?

Munis hayvan, sanki anlamışçasına, önce kulaklarını kırpıp, sonra başını sallıyor, dudaklarını şapırdatıyordu. Şu, kendisine umduğunca dikkat etmeyen bu adamı bende etmek istiyor, bunun için soyunun bütün yeteneklerini tatbik ediyordu. Esasen her bakımdan albenili ve mütenasip bir bedene sahip ve gerçek bir Çin dilberiydi. Akkartal'a refakatle odasını gösteriyor, ayrılırken birazdan gelip, masayı toplayacağını söylüyordu.

Nar gibi kızarmış ördek, Çin pilavı ve salatalardan oluşan akşam yemeği lezizdi. Han odasının balkonundan bakıldığında, kısmen görünen şehir limanında demir atmış irili

ufaklı teknelere artık ışıklar yakılmaktaydı. Akkartal, oturmakta olduğu sarkaçlı koltuktan balkonun alçak tırabzanına dayamış olduğu koluna, başını yaslamış, öylece şehrin akşam manzarasını seyre dalmıştı. Bir an kapı açılıp, içeri Şu giriyordu. Bu geliş için bilhassa hazırlanmış gibiydi. Giyim kuşamı ve özenle uygulanmış makyaj ve süründüğü misk-i amber kokularıyla Çin imparatorunun cariyelerinden farksız görünüyordu. Elinde bir fağfur sürahi ve iki zarif fincan getirmişti. Bunları masaya bırakmış, yüzünde beliren şuh tebessümü yalandan bastırırken:

- Sayın konuğumuz belki sıkılmıştır, diyerek, bunları getirdim. Bizde kımız bulunmaz, fakat buna karşın size yıllanmış Çin şaraplarının en tercih edilenini getirdim. Dilerseniz bir kadehle akşamınıza çeşni katmanız mümkündür efendim?

Akkartal cevaba davranırken, Şu kadehleri dolduruyor, sonra geçip, karşısındaki koltuğa oturuyordu.
- Şu hanım, doğrusu bunu beklemiyordum. Bu kadirşinaslık için sağ olunuz. Derken, ilk kadehler iki ellin parmak uçlarıyla kavranarak, baş hizasına kaldırılan fincanlar hafifçe tokuşturulup, geri çekilirken gözlerle şerefeleşip, başlar geri dikilirken Çin şarabı art arda yudumlanıyordu. Böylece başlayan akşam muhabbeti, karşılıklı sorularla bir kaç saat sürüp, bu yarenlik hancının güzel kızı Şu'nun yarı istemsiz kalkarak, tekrar aşağı inmesiyle son buluyor, erken uyanmak isteyen Akkartal hazır yatağına uzanıyordu...

Sabah olup, erken kalkan Akkartal, hancı yamaklarından birini limana göndererek, Denizler Ülkesi'ne giden bir gemi sorduruyordu. Geri gelen yamak biraz sonra hareket edecek olan bir gemi bulunduğunu ve ondan kendisi için yer ayırtmış olduğunu bildiriyordu. Atı ve bazı şahsi eşyasını Şu'ya emanet olarak bırakan Akkartal, en kısa zamanda dönmek üzere vedalaşıp, limana yürüyordu. Limanda iki büyük yelkenli, beş mavna ve bir kaç küçük tekne bulunuyordu. Çevrede ağ ören, yelken onaran balıkçı yamakları göze çarpan ilk tiplerdi. Biri uzun, üç direkli ve serenlerinden büyük yelkenler sarkan gemiyi görünce, kendisine yer ayrılan geminin bu olacağını düşünerek, onun yanına gelip, gemiyi rıhtıma bağlayan babaların önünde durmuştu. nispeten sağlam ve yeni görünen bu gemi, diğer gemilerden daha büyüktü. Bu sırada, sırtını küpeşteye yaslamış olduğu halde, ambara erzak istif eden tayfaları izleyen bir adama yaklaşarak:

- Hey arkadaş, bu geminin kaptanı kim?
Hitap edilen adam yavaş yavaş ona dönmüştü ki;

- !

Fakat o da ne? Gördüğüne, onun kadar Akkartal da şaşırıyordu. Çünkü karşısında duran kişi, dün ki "Hedef adam"ın ta kendisiydi. Küçük bir duraksamadan sonra, adam:

- Benim, neden sormuştunuz?




Derken, sanki kendisini ilk defa şimdi görüyormuş gibi yapmıştı. Akkartal aynı tavırla:
- Şayet doğru ise, geminiz az sonra Denizler Ülkesi'ne hareket edecekmiş. Bana bu gemiyle seyahat edebileceğim söylenmişti?

- Evet, doğrudur! Buyurun, lütfen bordaya geçin!

Akkartal gemi bordasına tahta bir köprüden geçtiğinde, kaptan oraya gelmiş ve elini dostane bir tavırla uzatırken:

- Gemime hoş geldiniz, ben kaptan Huan!

- Hoş bulduk Kaptan. Ben de Akkartal, Ötükenli bir gezginim.

Bu son kelime kaptanı şaşırtsa da, o bunu geçiştirmeyi yeğliyordu.

- İki yolcumuz daha olacak, onlar da gelince yelken açarız. Çok sürmez, gelirler...


Akkartal, bu açıklamaya, ziyanı yok, anlamında bir eda ile karşılık verip, etrafına bakınarak, önce pupaya doğru yürümüştü. Gemi rıhtıma kıçtan yanaşmış, yükleme işi sancak tarafında ki iskeleden yapılıyordu. Gezinerek uç kısma kadar ilerleyen Akkartal, geri dönüp, tekrar kaptanın yanına gelerek:

- Kaptan, şayet vakit varsa bir şeyler almak için rıhtıma çıkmam gerek, şimdi aklıma geldi?

- Tabi, tabii buyurun!

Az sonra deri bir çanta ve omuzlarından sarkan vaşak postundan yapılma bir pelerinle geri dönmüştü. Bu arada diğer yolcular da gelmişlerdi. Derken kaptan; “ Demir al!” ve “Yelkenler fora!” emirlerini vermiş, tayfalar işe koyulmuşlardı. Akkartal küpeşte önünde sağa sola bakınırken, yolcu olarak başka kimler var, diye araştırıyordu. Bu gemi esasen kuru yük taşıyordu. Kaptanın dediği gibi, ondan başka sadece iki yolcu binmişti. Bunlardan biri esmer orta boylu, kara sakallı, mor sarıklı, yeşil kaftanlı, belindeki turuncu kuşağa uzun bir hançer sokulu, genç bir adamdı. Öteki, saçını kökünden kazıtmış, baştan aşağı sarılar içinde, boynu tespihli, ayağı çarıklı, elindeki uzun asasıyla bir Buda rahibiydi. Seren direğinin dibinde bir sandığa oturmuş, önüne bakıyordu.

Çok geçmeden indirilip, yerlerine sabitlenen iri yelkenler rüzgârla dolarken, ağır ağır hareket eden gemi belli rotasında açık denize ilerlemeğe başlıyordu. Akkartal mor sarıklı adama yakın, kıç küpeştesine abanmış, geminin geride bıraktığı köpüklü ize bakmaktaydı. İlk menzil Şantung limanı olup, buraya ulaşmak için gereken süre takriben on günü alacaktı.


KASIRGA

Kam Ulutolga bu yolculuk esnasında dikkat önermiş olduğundan, Akkartal her şeyi yeniden mülahaza ediyor, bir takım zihinsel hesaplar yapıyordu. Daha önce görüp, tanımadığı iklimlere, değişik hayat ortamlarına seyahat ediyordu. Gayesi, sıradan bir seyahat olmadığına göre, buna paralel olarak, karşısına çıkabilecek engeller de tür ve boyut olarak farklı olabilirdi. Buna dair şimdiden tahmin yürütmek ancak, peşinde olduğu gayenin niceliğini somutlaştırıp, daha açık bir tanımlamak yapmakla mümkün olabilirdi. Çünkü belirsiz bir mânia beklemek, gerçekte tehlike beklememek olacağından, böyle durumlarda kişi gafil avlanabilirdi. Her durum için, uyanık olmak ve nelere bilhassa dikkat etmek gerektiğini tespit etmeliydi. Şöyle ki; Tamuro ve kız kardeşi o düşte ima edildiği gibi bir tuzağa düştülerse, bunun sebebi ve müsebbiplerin kimler olduğunu bilmek gerekirdi. Cevabı bulunmak olasılığı bulunan ilk soru bu olup, buna dair cevabın açılımında rakiplerin muhtemel tepki türleri ile bu meyanda şahsen ne yapmak gerekeceği belli olurdu. Mahut düşte anıldığı gibi bir düşman varsa bile, onun niyetinden haberdar olmadıkça, kendisini engellemek çabasına girmesi mümkün olamazdı. Şu halde bu gemide ki herkes kadar emniyette sayılırdı. Ancak bu yaklaşım, bir meselenin para normal fizik kuralları yöntemiyle çözümünde geçerliydi. Onun niyetinden haber alıp, karşı tarafa ileten bir casus olmadıkça, durumun menfi yönde değişmesi beklenemezdi. Hiç bir rakip, tabiatüstü bir haber alma yeti ve yöntemine sahip olmayacağına göre, mesele yok demekti. Bu durumu sadece olağan üstü bir rakip değiştirebilirdi ki, buna da hiç denecek denli az ihtimal veriyordu. Ulutolga da zaten salt bundan ötürü dikkatli olmasını istiyordu.

Akkartal bu konuları düşünürken, o an işittiği;
- Baki Huda'ya hamd ve senalar olsun. Yolculuk için ne güzel, müsait bir hava! Diyen adamın sesiyle sağa ve dolayısı ile fiziki hayatın gereklerine dönmüştü. Kendi kendine konuşan kişi, mor sarıklı yolcudan başkası değildi. Akkartal onun varlığından tecahül etmeyip, bilakis nezaket icabı ona hitaben:
Diyordu.
- Evet, gerçekten öyle. Umarım yolculuğun sonraki günleri de böyle olur!
Mor sarıklı cevaben:
- İnşallah öyle olur! Diyordu.

Akkartal'ın ilgisi, adamın daha yakına gelmesine yol açmış, şimdi her ikisinin kolları küpeşteye dayalı, kâh denize, kâh gökyüzüne bakıyor, bu diyalogun sürmesi için başka konular kuruyorlardı. Nitekim mor sarıklı sağ kolunu küpeşteden çekip, dönerek:

- Adım Mirza, İranlı bir tacirim!

Derken, altın ve gümüş yüzükler takılı sağ elini ona doğru uzatıyordu. Akkartal kollarını küpeşteden çekmiş, kendisine uzatılan ele karşılık verirken:

- Ben Akkartal, Ötükenli bir gezginim. Diyordu.

Akabinde, önceki durumlarına dönüp, böylece konuşmağa devam ediyorlardı. Bir ara Mirza:

-Bir ticaret erbabı olarak çok dolaştığım için, sizin Turan diyarına da uğrayıp, oralarda, mesela Kaşgar ve Talas'ta değerli dostlar, Müslüman din kardeşleri dahi tanıdım.
Derken, muhatabının tepkisini ölçmek ister gibi yüzüne bakıyordu. Akkartal o zamana kadar “Müslüman" kelimesini lâfzen işitmiş, lakin onu temsil eden kimseye hiç rastlamamıştı. O nedenle ilgiyle:

- Siz de Müslümansınız anlaşılan.

- Evet, elhamdülillah artık Müslüman'ız.

- Daha önce değil miydiniz yani?

- Ha, evet, bizim atalarımız, önceleri Mecusi imişler. Ancak, Peygamberimiz, sizin deyişinizle "Yalvaç", Muhammed El Emin hazretlerinin sahabelerinden olan Selman-ı Farisi sayesinde İslam ile tanışıp, onun tavassutuyla bu yeni ve mükemmel Dine geçmişler.

Mirza bu izahatı yaparken, yönü karşı ufuklara doğru olan Akkartal ondan tarafa dönerek:

- Siz, İranlıların önceki Dininizi hocamdan kısmen dinlemiş, biraz olsun malumat edinmiştik. Ancak, Din değiştirmek gibi mühim bir konuda nasıl karar kıldığınızı anlayamadım.

- Ya, peki ne biliyordunuz Mecusilik hakkında?

- Hatırladığım kadarıyla, bu inancın öğretmeni Zerdüşt, insanın yaratılışını açıklarken " Işık ve ateş kültüne dayanıyordu. İnancınız bu bakımdan bizim inancımızla benzerlik gösterdiği için, bilhassa bu kalmış aklımda. Hangi gerekçelerin sizi din değişikliğine götürdüğünü bilmek isterdim. Tabii açıklamanız mümkünse?

Bu soru karşısında bir an tereddüt eden Mirza;

- Doğrusu, Turanlı yoldaş, bunun asli sebep ve gerekçelerini fazla bilmem. Bilgim, dinimizin kaideleri ile sınırlıdır, denebilir. Fakat sanırım bunun asıl sebebi İslam'ın önceki dinimizden daha üstün olmasıdır. Ama siz bu konulara dair, öyle anlaşılıyor ki, daha fazla bilgiye sahipsiniz, şayet anlatmak isterseniz memnuniyetle kulak misafiri olurdum.

Akkartal bu cevaba pek memnun olamamıştı. Çünkü o, inanç ve itikatlarını derin nazarî bilgi ile açıklayıp, pragmatik olarak savunacak muhataplar arıyordu. Zira değişik bir kurama dair sağlıklı bilgi ortaya ancak böyle çıkardı. Fakat her şeye rağmen, kişisel davranışların da çok mühim olduğunu kabul ediyordu. Yani, kişi insan olarak, dürüst ve mert olsundu da, varsın hangi inanç ve kanaat üzere yaşarsa, yaşasındı. Mirza dürüst birine benziyordu. Bu düşüncelerini ona açıkladıktan sonra:

- Umarız bu konularda sohbet etmek için çok fırsatımız olur, bol bol konuşuruz Mirza yoldaş. Şu kadarını söyleyelim ki, bizim görüşümüze göre; kişi, öz yaşantısında özgür davranmak hakkına sahiptir. Ancak söz konusu toplumsal hayat olursa, toplum karşısında her fert eşit düzeyde feragat ve özveriyi, dürüstlük ve mertlik adına, asaleten gösterir. Aksi durumlarda, o toplumda dirlik, uyum ve birlik olmayacağı tabiidir. Bize göre, asaletimizin menşei, insanı önce Tin, sonra beden sahibi "Kişi" sıfatıyla yaratmış olan tek ve en yüce kudret olan "GökTanrı”dır. Bizler böylece iman ve itikat ederiz.

Derken, bir an durup nefes tazeleyen Akkartal, Mirzanın dinleme eğilimini görünce, sözlerini sürdürerek;

- Ancak, hayatta Kişi yaratılışının aşama ve Tanrı’nın hikmetleri icabı olan bazı mutlak çelişik kaideler de söz konusudur. Bunları hemen her kavramda görmek mümkündür. Kişi "Ruh ve Beden" olarak, biri birinin karşıtı ve aynı zamanda tamamlayıcısı olarak (Erkek-Kadın) iki asal varoluş unsurundan meydana geliyor. Sonra bunlar kendi içlerinde ve yaratılışlarının özel kuralı gereği, türlü zıt yapılar barındırabiliyorlar. Varoluş'un genel kaidesi zaten; "Bir şey ancak kendi zıddıyla vardır". Karşıtı olmayan şey, yok demektir. Kötülük olmasaydı iyilik bilinip, fark edilemezdi. Buna, güzellik, çirkinlik, soğuk ile sıcak kavramlarını da örnek verebiliriz. Bunların sarf ve kontrolünde, işte sizin "Din vecibeleri", bir başkasının "Ahlak kuralları" diye nitelediği, terbiye ve disiplin kural ve öğretileri söz konusu oluyor. Bu kaçınılıp, yadsınamaz tabii gerçek karşısında, hangi din insanı birey ve toplum olarak, daha mutlu kılacak kural ve kaideleri, davranış yöntemlerini "Nizam" halinde sunuyorsa, o din daha çok tutulup, taraftar toplar. Öğle değil mi?

Bu açıklamak karşısında Mirza takdir ve tasdik mânasında başını salladıktan başka, sitayiş ederek:

- Ağzına sağlık Turanlı yoldaşım, vallahi izahatın çok güzeldi! Diyordu.

Tam bu sırada kaptan, gemi tayfalarından birini önce sert sözlerle paylayıp, sonra şiddetli bir tokatla yere yıkmıştı. Yediği darbenin şiddetiyle geriye uçan tayfa, küpeşteye çarpmasa denize uçuyordu. Az sonra onun yanı başına gelen kaptana:

-Ne oldu Huan? Neden vuruyorsun o garibe, sende hiç insaf yok mu?

Diye asabileşen kişi, az ötede derin tefekküre dalmış gibi oturan, sarı giysili, eli asalı adamdan başkası değildi.

Kaptan ona dönerek, sertçe:




- Sen bu işe karışmasan daha iyi olacak Tao-Li! Unutma ki bu geminin kaptanı benim!


Hemen mukabele eden Tao-Li:

- Gemi kaptanı olman, her canın çektiği zaman birine kötek atma hakkını vermez sana. Bu, emrindeki basit bir tayfa bile olsa! Sen de bunu unutma ve bunun sebebi her neyse bize de söyle, tamam mı Kaptan efendi?

Ona cevap veren kaptan değil, aşçının yamağı Taro olmuştu:

- Bu herif daha ağır bir köteği bile hak etti Tao-Li kardeş. Çünkü bana, su fıçılarından açık olana katmam için bir avuç zehir ve buna karşılık rüşvet önerdi! Şimdi anladın mı bunun nedenini?

- Ya, demek öyle! O halde kusura bakma kaptan, böyle olduğunu bilsem işine karışmazdım!



Kaptan sabotaj peşinde ki adama dönerek:

- Hadi söyle bakalım, bunu neden yapmak istedin pis herif!

Derken, halen küpeştenin önünde ağzı, burnu kanayan tayfaya çıkışıyor, fakat o cevap vermiyordu.

Bu sırada diğer gemi personeli gibi, Mirza ve Akkartal aralarında konuş maktalardı. Önce söz Tao-Li adlı adam ve takındığı fevri tavırdan açılmıştı. Fakat bu, Akkartal'a daha önce geçen bir olayı hatırlatarak;

- Ne o Mirza yoldaş, yoksa bu adamı tanıyor muydun?

- Ha, evet. Tibetli bir Lama olan Tao-Li'yi daha önce bir yolculukta görmüştüm. Tabii kaptanla da tanışırlar. Diyordu. Akkartal Lama’yı kast ederek:

- Kendisine biraz fazla güveniyor gibi geldi bana. Ne dersin Mirza Yoldaş?

- Olabilir ve bence bunda hiç haksız da sayılmaz Tao-Li!

- Nasıl yani?

Mirza bu kez aleni övgüyle:

-Şu elinde duran sopayı nasıl kullandığını görmüş olsaydınız, bunu sormağa gerek görmezdiniz sayın dostum!

Diyen Mirza sözlerine devamla: Abartmış olmayalım, ama, hiç unutmam, demir aldığımız rıhtımda, bir gün o sopayla eli silahlı on kişiyi perişan etmişti. Bir o kadarı da kaçarak kurtulmuştu.

- Ya, demek öyle. Doğrusu hatırı sayılır bir kabiliyet, lakin bence bu yine de genel geçer güç olarak sayılmaz. Çünkü kişinin gerçek gücü rakiplerin sayısından ziyade kaliteleri ile ölçülür. Hiç belli olmaz, belki gün gelir kendisi gibi bir kişiden o dayak yer. Muhtemelen gene böyle, sonunda pişman olduğunu ifade edeceği bir duruma zıppadak müdahil olduğu için...

- Ee, tabii el elden üstündür. Ama Lama boş kişi değildir, onu söylemek istemiştim ben sadece.

Bu sırada iki tayfa suikast peşindeki adamı küçük seren direğine bağlamakla meşguldüler. Kaptan, yüzünde samimi bir tebessüm olduğu halde Akkartal ve Mirzanın yanına gelerek:

- Selam, sayın yolcularım! Bu hadiseden ötürü sizden özür dilerim. Ancak maalesef buna mecbur kaldık.

Ona karşılık veren Akkartal:

Demişti.
- Haklısınız Kaptan! O adamın kast ve sebebi her ne ise bilmek isteriz.

Akabinde kaptan Huan sorgulamayı sürdürmek üzere tekrar adamın yanına dönüyordu. Bu sırada hava giderek kararmaya, hafiften esen rüzgâr şiddetlenmeğe başlamıştı. Bu durum yolcuları kamaralara inmeğe zorlayacak gibi görünüyordu. Çünkü bozan hava soğumakla kalmayıp, şiddetli bir yağmura gebe görünüyordu. Akkartal ve Mirza kamaralarına inmek için davranırken, kaptan suçluyu direğe bağlamış, başında duran iki tayfaya:

- Bu sefih adam hâlâ konuşmadı, değil mi?

- Hayır Kaptan, konuşmadığı bir yana, sanki hiç bir halt yememiş gibi " Ben kime ne yaptım, neden beni cezalandırıyorsunuz?" diyor. Çıldırmış mı ne?

-Peki öyleyse, hemen çözün iplerini ve arkamdan getirin, ben onu konuşturmasını bilirim!

Diyen kaptan gemi burnuna doğru yürüyordu. Tam bu sırada gemi aniden sarsılıp, hızla yükselmeğe başlıyordu. Bunu fark eden kaptan geri dönüp, derhal yelkenlerin indirilmesi emrini veriyordu. Bordada zorlukla ayakta duran tayfalar emirleri yerine getirmek için koşuyordu. Ama her şey o kadar kontrol dışı bir hızla ilerliyordu ki, zamanında davranmak imkânsız gibiydi. Bıçak gibi kesici rüzgâr, kabaran dalgaları hışımla gemiye saldırtırken, tekne su alıyor, gittikçe azan dev dalgalar koca gemiyi kâğıttan yapma küçük bir kayığa benzetiyordu. Az sonra etraf karanlık bir geceye bürünürken, gemi kâh metrelerce yükseliyor, kâh hızla aşağılara düşüyor, direkler bir biri ardından kırılırken, patlayan bu ani fırtınada her şey tarumar oluyordu. Aşağılara uçmamak için can havliyle tutunduğu yerden artık kimse kıpırdayamıyor, çaresizlik içinde, akıbet gemiyle soğuk sulara gömülmeği bekliyordu. Derken o dehşetli an gelip, aldığı suların ağırlığına artık dayanamayan gemi, son yükselişinin ardından çatırdayarak, tepe üstü azgın bir girdaba gömülüyordu. O an ortalığı sarsan yıldırım saikaları bir biri ardından patlıyor, adeta bu durumu arzulayan kötü bir ruhun zafer kutlamaları yapılıyordu.

Bu sırada metrelerce su altında, bordadan zorla koparılmış olan kazazedeler, kendilerini kurtarmak için karanlık sularla boğuşuyor, amansız bir ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Tekneyle beraber sulara gömüldüğü an sağa doğru kulaç atan Akkartal, derinlere sürüklenmekten kurtulup, az sonra su yüzeyine çıkmak üzereydi. Başı nihayet su üstünde görünüp, ilk nefesi aldığı yer iri bir dalganın sırtıydı. Hareketli su kitlesi bir yana doğru akarken, az sonra sulardan üç kafa daha fırlıyordu. Ağızlar açılıp, havasızlıktan patlamak üzere olan hançereler taze nefesle ihya oluyor, onları, yüzeye ulaşmayı başaran diğer kafalar izliyordu.

Deniz ve üzerindeki hava çok geçmeden tuhaf bir istihale geçirip, manzara bir anda değişiyordu. Demin patlayan o cehennemi fırtınadan artık eser kalmayıp, sanki bütün hıncını batan gemiden almak istemiş gibi, o ortadan kalkınca her yan sütlimana dönmüştü. Sağ kalmayı başaran kazazedeler bu duruma çok sevinmişlerdi, lakin idrak edilen bir hakikat, sevinci yeise döndürüyor, sükût-u hayal kalplere girip, çıkan hançer oluyordu. Çünkü hayatta kalma savaşı bütün acımasızlığıyla devam edip, bu hal kim bilir kadar sürecekti?

Su yüzeyine beş-altıparmak yukarıdan etrafa bakan biçare gözler, uçsuz bucaksız görünen akşam ufkunda karaya dair bir emare göremiyordu. Patlayan o amansız fırtına ve alaboranın tesiriyle beyni bir anda allak bullak olan kaptan, yön bulma melekesini kaybetmiş gibiydi. Aklında sadece, fırtına kopmadan önce, bulundukları yere uzaklı, yakınlı, koca derya içinde yer alan eşkenar bir üçgenin köşe noktaları gibi duran, üç küçük adanın olduğuna dair bilgi kalmıştı. Ancak, bunların her biri ne tarafta ve en yakını kaç mil uzakta, bunu bilen kimse yoktu.

Henüz şimal yıldızı yoktu görünürde. Islanan giysiler ve kiminin üstünde bulunan silahların ağırlığı su üstünde tutunmayı güçleştiriyordu. Bu durumda elzem olan, en kısa zamanda bir yön tayin edip, güçlerinin son demine kadar kulaç atarak, beyhude güç ve vakit kaybını önlemekti. Bunu idrak eden kazazedeler su yüzünde bir daire meydana getirecek şekilde toplanıp, yön tayini ve izlenilecek yol tartışılmaya başlanıyordu. Tayfalar Kaptan Huan'ı takip etmek isterken, o bu konuda kendine güvenmiyordu. Kaptan önce iki tayfa arasında bulunurken, sonra üç kulaç atarak, yan yana duran Mirza ve Akkartal'ın yanlarına gelmişti. Az ötelerinde Lama ve suikastçı bulunuyordu. Yeni konumunda tayfalara yönelen kaptan, üzgün bir sesle:

- Güveniniz için sağ olun arkadaşlar, ama, şu an buna karşılık verecek durumda değilim, ne yazık ki. Açıkçası, bu hayati konuda karar alacak özgüvenden yoksunum. Diyordu.

Sonra yanı başında duran Akkartal'a dönüyor, lakin zikretmek istediği halde adını hatırlayamıyordu. Bunu fark eden Akkartal:

- Adım Akkartal'dı kaptan, bir şey mi diyecektin? Kaptan memnun olarak:
- Sayın Akkartal, neden diye sormayın lütfen, bir mahzuru yoksa, şahsen sizi takip etme fikrindeyim.

Akkartal bir an ne diyeceğini düşünüp;

- Bu güvene teşekkür ederim, lakin henüz gideceğim yöne karar vermiş değilim. Az sonra yüce Tanrıya tevekkül edip, bir yön tutacak ve mecalim bitene kadar onu izleyeceğim. Bu yönün kesin doğru olacağı hususunda kimseyi temin edemem. Her şeye rağmen beni izlemek isteyen varsa bunda serbesttir.

Bu açıklamadan sonra kaptan tayflara hitaben:

- Arkadaşlar, hala beni takip etmekte kararlı mısınız? Tayfalar hep birlikte:
- Evet kaptan!

- Öyleyse ben de sizi takip edeceğim Sayın Akkartal!


- Ben de! Diyen Mirzayı Lama izliyor, böylece Akkartal'a uymakta umumi ittifak sağlanıyordu. Ancak hangi yönü tutacağı konusunda halen karar vermemiş olan Akkartal, bunun için duyu organlarına müracaat ederek, başını sulara daldırıp, bir süre kıpırtısızca denizi dinliyordu. Bu hayatî konuda tamamen içgüdüyle davranmaktansa, fizik olarak sahip olduğu duyu güçlerini de kullanmak istiyordu. Akkartal'ın nihayet takibe karar verdiği yön, el’an bulunduğu noktaya göre sağa düşen yöndü. Sulardan başını çıkarıp, o yöne doğru belli bir tempoda kulaç atarken, diğerleri onu takibe koyuluyordu.

Bu amansız yolda zaman zaman dinlenme molaları vererek, güç tazeleyen kazazedeler, sonra gene aynı yönde uzun süre yüzüyorlardı. Bir ara hızını artıran kaptan, önde giden Akkartal'a yetişerek;

- Biliyor musun dostum, tuttuğumuz yönün doğruluğuna şu an daha eminim ve yolumuz hayli azaldı sanırım!

Derken. Bunu artık görünmeğe başlamış olan Kuzey yıldızıyla sebeplendirip;

-Hem de, çevrede bulunan üç adadan en büyük olanına çıkacağız! Diye ekliyordu. Buna memnun olan Akkartal, ona cevaben:
- Sağ ol kaptan, dilerim gerçekten haklısındır!

Derken koyu kobalt mavisi gök kubbe altında iki mil kadar daha yol almışlardı. Bir ara kaptanın sevinç haykırışı yükselip, bunu diğerleri takip etmişti. Çünkü bir o kadar, belki daha fazla bir mesafede görünen yüksek bir karaltı nihayet görünür duruma geliyordu. Esasen mecalleri tükenmek üzere olan kafile, çıplak gözle tespit edilen kara karşısında cana gelip, kulaçlar yeniden hızlanıyordu. Bereket versin, deniz akşam dalgasız ve ilerlemeyi gerekenden çok engellemiyordu. Biraz sonra aynı yüksek karaltının arkasından ay doğuyordu. Kalan son güçlerini sarf edip, nihayet birbiri ardından kıyıya ulaşan kazazedeler, henüz sudan dışarı çıkmadan ayak basıyorlardı sığ sahile. Az sonra kumsalda bir araya toplanıp, sevinç gözyaşlarıyla sarılarak:

-Kurtulduk! Yaşasın kurtulduk! Derken, sevinç ve minnet duygularını;
-Yaşasın Akkartal!

Nidalarıyla sürdürüyorlardı. Onlar bu kurtuluşu kutlarken, Akkartal içinden kendisini mahcup etmeyen yüce Tanrıya hamd ve senalar gönderiyordu.

Nitekim kaptana hitaben;

- Kaptan Huan, umarım bu arada adamlarınızdan eksilen olmamıştır? Diye sorduğunda, kaptan mahzun bir ses tonuyla cevaben:
- Artık gemisi olmayan bir kaptanım ve sayenizde eksilen yok aramızdan. Fakat şunu belirtmeli ki, buraya ulaşmakla kurtuluşa götüren yolun sadece yarısına varmış sayılırız. Çünkü, bildiğim kadarıyla bu adaya kolay kolay gemi uğramaz. O nedenle, nasıl eder de tamamen kurtuluruz, bu henüz bana meçhul. Kabul ederseniz, bu meyanda benim önerim; bundan sonra da kararları sizin vermenizdir.

Kaptanın bu sesli önerisine karşı çıkan olmayıp, bilakis, herkes benimsiyordu. Nitekim Akkartal:

-Arkadaşlar, öyleyse derhal harekete geçip, önce bir ateş yakmağa bakalım. Sonra ne yapılacağına karar veririz. Haydin şimdi iş başına!

Derken, herkes çevreye dağılıp, ellerinde uzunlu, kısalı kılıç, bıçak her ne varsa, bunlarla etraftaki ağaçlardan kuru dallar kesip, belirlenen noktaya toplamağa koyulmuşlardı. Çok geçmeden büyük bir kayanın dibinde ateş yakmak üzere yeterli odun yığılmış, Lama yakma işini üstlenmişti. Bunun için iki yöntem biliyordu. İlki, bulup getirdiği iki çakmak taşı, diğeri ise iki kuru ağaç dalının sürtünmesi ve etrafa yerleştirilen kuru otların tutuşturulması usulleriydi. Tatbik edilen ikinci yöntem netice verip, bu konuda deneyimli eller, küçük kıvılcımları çok sürmeden büyük bir ateşe dönüştürmeyi başarıyordu. Biraz sonra herkes ateş başında kendisine bir yer edinmiş, çıkardıkları ıslak giysileri, kurumaları için ateşe tutuyordu. Ferli ateş çok sürmeden bu işi halletmiş, giyitler kuruyup, tekrar giyinilmişti.


KORSANLAR

Adanın batı tarafında bulunan kahramanlarımız, bu inanılmaz olayın tesirinden, ateşin verdiği kıyassız yaşam erkiyle ısınarak arınırken, sair tüm ihtiyaçlarını unutup, hoş sohbetlere dalmışlardı. Bu gibi durumlarda çok görüldüğü gibi, onlar da bilhassa metafizik ve mistik konularda sohbetler açıp, bilhassa üç-dört kişi konuşurken, diğerleri sükûnet ve ümitle onları dinliyordu. Bu konular çoğuna açlık hissini unutturacak denli hoş gelse de bu duygunun midesinde yarattığı ayaklanmaya artık engel olamayan biri, leziz ateş başı sohbetini hissettirmeden bırakıp, adanın doğusunda kalan koruluğa yöneliyordu. Bu giden biraz sonra omzunda bir düzine ada tavşanı ile geri dönüp, herkesi hayretler içinde bırakıyordu. Az sonra kesilip, soyulan tavşanlar ateşte kızarırken, ateş başı sohbeti tam bir şölen havasına dönüşüyordu. Bu şölene sebep olan kişi, olaylar zincirinin artık unutturmağa başladığı suikastçı Takimo'dan başkası değildi.

Bir ara Lama ona hitaben:

- Yahu Takimo, sen ne acayip adamsın, anlayamadım. Az kalsın bizi zehirle öldürtecek iken, şimdi tutmuş açlıktan kıvranan midelerimize em olacak işler yapıyorsun. Bu olayın aslı neydi, ne olursun artık söyle? Diyordu.
Fakat o;
-Ben mi zehirletecektim sizi? Sen neden bahsediyorsun, inan anlamıyorum!

Diye, masum bir tavırla hala itiraz ediyordu. Oysa, onu itham eden yamak Taro da aynı samimi tavır üzereydi. Bu konu şimdilik bir muamma olarak kalacak gibiydi. Zira kaptan, o tutumuna makul bir sebep göremiyor, suçlu olduğuna artık inanmıyordu. Akkartal mahut hadiseyi olmamış saymıyor, lakin temkinli olarak, çözümlenmesi işini zamana bırakıyordu. Vakit artık gece yarısını bulup, zaten serin olmayan hava ve ateşin tesiriyle etraf iyice ısınmış, çevresindekileri rehavet ve uyku sarmıştı. Derken, bulunduğu uygun bir doğa yastığına başını koyan herkes yatıp, uyumuş, etrafta halen yanan ateşin çıtırtılarından başka ses duyulmaz olmuştu...

Kahramanımız Akkartal, başını derme çatma bir yastığa koymuş, uyurken, zihninden geçenler mimiklerine yansıyıp, yüzünde değişen edalar, gördüğü bir başka rüyanın eseri olmalıydı. Şimdi onun muhayyilesinde açılan düş ekranına bir göz atıp, orada el’an vizyona giren hadiselere bakalım, neler olmakta...

"... Yaşı hayli ilerlemiş, nur yüzlü, ak sakallı bir adam elinden tuttuğu altı yaşlarında bir çocukla, iri sütunlar arasından geçerek, önlerine çıkan çift kanatlı, maun kapıya doğru yürüyorlardı. Yaşlı adam getirdiği bu öksüz çocuğun dedesiydi. Dede eğitimi için onu, acunun bu en eski ve en güzide dergâhına öğrenci olarak getiriyordu. Bu iş onun için bu başlı başına bir mutluluk vesilesiydi. Mermer döşeli hol zemini geçip, önlerine çıkan başka bir kapıdan içeri girmişlerdi. Yeni gelenlerin kayıt ve teslim işlemleri burada yapılırdı. Az ilerde kurulu maun bir kürsüde kara börklü bir zat vakarla oturmaktaydı. Onların içeri girmesiyle ayağa kalkıp, selamlaşmaktan sonra sağ yanındaki raftan siyah kaplı ceylan derisi bir defter alıp, yerine geçiyordu. Onu bu deftere kaydetmek için adını soran kara börklü, söylenen adı duyunca, kendisi gibi ela gözlü, oğlana gülümsüyordu. Bu iş bitince dedesiyle vedalaşan çocuğu elinden tutup, onu geniş hole çıkarmış, hemen yanlarına gelen daha gençten bir hocaya teslim edip geri gelmişti. Dede ile bir miktar daha konuşup ayrılmışlardı. Genç hoca, refakat ettiği bu çocuğu uzun koridorun sonunda bir dershaneye bırakırken, yaşlı dede dergâh önünde bekleyen emektar atına binmiş, meçhul bir yöne doğru hareket ederken, içinde mühim bir görevi yapmış olmanın gönencini yaşıyordu. Düş bu ya, aradan yıllar geçip, ela gözlü, çelimsiz çocuk gürbüz bir yiğit oluvermiş, ve nihayet bu dergâhtan mezun olup, dış dünyaya açılacaktı, lakin, bunun için şart olan çetin sınavlar vermeliydi. Bu sınavla denenen bir öğrenci, aşamalardan birinde takılacak olsa bile icazet verilir, lakin derecesi ona göre kayd olunurdu.

Çok uzun yıllardan beri, beş aşamalı bu çetin sınavın son merhalesinden mezun olan çıkmamış, en başarılı öğrenciler bile ancak dördüncü aşamadan icazet almışlardı. Sınavın çetinliği, bu sınavda girenin karşısına çıkan ölçücü rakiplerden ötürüydü. Bunlardan geçebilenin karşısına mülakat ve son denemeyi izleyen Ulutolga çıkıyordu ki, bu şerefe nail olan henüz yoktu. Nitekim o an gelmiş, kubbeli salonda sınav Jürisi onu bekliyordu. Ulutolga, buraya getirildiği günden beri onu yakinen izlemiş ve bu müstesna kabiliyetin eğitimi ile bizzat alakadar olmuştu. Lakin gene de son merhaleyi başaracağından henüz emin değildi. Çünkü bu sınavda onu, kendisi değil, bizzat kadim kılıç "Alpagut" deneyecekti. Zira bu kılıç, dergâhın ilk piri Kam Koca Tuğrul tarafından "Tanhu Mete" adına yapmış olduğu o şaheserden başkası değildi.

Alpagut'un bir tini vardı ve eğer o, kabzasını kavrayanın ruhu ile bağdaşıyorsa umulan netice alınıyor, yoksa bu asla olmuyordu. Çünkü ondaki ruh, bu kılıcın ustası ile onun ilk sahibi Tanhu Mete'nin ortak özelliklerini taşımaktaydı. Aday olan herkes gibi, o da bundan haberdar ve bu sınavı muhakkak başarmak istiyordu. Sınav salonuna girdiğinde baş eğip, diz kırarak pirler heyetini selamlayıp, denemenin uygulanacağı kurulu tezgâhın başına geçiyordu. Bu tezgâh, yerden bir diz boyu yüksekte kurulu, sağlam ve genişçe bir kürsünün üzerine tahkim edilmiş olan demir bir sehpa idi. Bunu sağdan gören daha yüksek bir divanda ise, ortada Ulutolga ve onun her iki yanında yer almış olan önceki aşama pirlerinden oluşan Jüri, uzun tüylü postlar üzerinde oturmuşlardı. Yapılacak iş; iki demir çatal üzerinde duran, bilek kalınlığında ve bir karış uzunluğunda bir demir parçasını, el’an Jürinin önünde ve başka bir sehpa üzerinde kınında duran "Alpagut" ile ortasından ikiye biçmekten ibaretti. Alpagut, Kılıç piri Gökbörü tarafından kendine has merasimle, yerinden alınarak, ona uzatılmıştı. O da aynı merasimle kılıcı alıp, Kılıç Piri ve Jüriyi selamladıktan sonra, deneme sehpası önündeki yerine geliyordu. Şimdi içerde tam bir sessizlik vardı. Derken, henüz kınında durmakta olan kılıcı iki eliyle kavrayıp, asil çelik namluyu görkemli kınından çekmiş, kını sehpa üzerine bırakmıştı. Sonra kabzayı iki eliyle kavramış, pırıltılar saçan namluyu yüzü hizasına kaldırmıştı. Şimdi elinde tuttuğu kılıçla batınî bir diyaloga girmiş, kendi gücünü kılıçla birleştirmek istiyordu. Saniyeler süren bir konsantrasyondan sonra, bir adımla hedefe uzanıp, ona tam ortasında bir noktada namluyla dokunup, tekrar geri aynı duruşa geçmişti. Ayak ve kolları belli hareketleri refleks haline getirmek için tekrar edip, sonra gür bir nara duyulurken, gözle izlenemeyecek bir hızla demire inen kılıç etrafa kıvılcımlar saçarken, hedef iki parçaya bölünüp yere düşmüştü. Akabinde, töre icabı ve Jürinin oy birliği ile, o andan itibaren ve ondan sonra gene aynı mekâna teslim edilmek üzere, ömür boyu taşıması için Alpagut ona veriliyordu..."

Saatler sonra, etrafta ötüşen kuşlar adayı adeta bir kuş cennetine çevirmişlerdi. Akkartal bu düşten uyanır uyanmaz eli yanından hiç ayırmadığı kadim kılıç Alpagut'a gitmişti. Neredeyse güneş doğmak üzereydi. Adanın güzel semalarından gelen şamatalı bir martı sürüsü, henüz uyumakta olan diğer kazazedeleri de uyarmış, derken toparlanıp, ayağa kalkmıştı herkes. Denizin dün ki vahşi dalgalarından kurtulmuş, nihayet parlak bir güne daha başlıyorlardı. Ancak, yapılacak çok iş vardı. Bunun için önce acıkan karınlar doymalıydı. Zira güçlerini olabildiğince korumak gerekliydi. Bunun icabına bakmak için hemen çevreye dağılan tayfalar, ot, meyve, bitki kökü namına, yenilebilir ne buldularsa toplayıp, getirmişlerdi. Derhal ateşi canlandırarak başını çevrelemiş, çok geçmeden karınları doymuş olarak kalkmışlardı. İkinci iş, adanın dört bir etrafında bulunan yüksek noktalara ateşler yakarak, bunları yaş ağaç dal ve yapraklarıyla besleyip, bol duman salmaları sağlanacaktı. Eğer yine de bir kurtuluş yolu oluşmaz ise, o zaman son çare, bir sal inşa etmeyi denemek olacaktı. Derken kararlaştırılanı hemen yaparak, dört yönde, uygun noktalara ateşler yakılmıştı.

Doğunun en uzak noktasında belirmeye başlayan yoğun ağartı, bir anda üstlerine sabah güneşini doğurmuştu. Göklerin sultanı güneş, sanki onlara "İşte ben de geldim, haydi yeniden deneyelim" demek istermiş gibi, sıcak tebessümler gönderiyordu. Nitekim çok geçmemiş, adanın Kuzey-batı yönünde bulunan gözcünün bir işareti, bütün gözlerin o tarafa yönelmesini sağlamıştı. Çünkü ufukta çalan güneşle yelkenleri parlayan bir gemi bu tarafa geliyordu. Biraz sonra bütün kafileyi büyük bir sevinç sarıp, elleri havalarda coşku nidaları atarak dolaşırken, sonra toplanıp, adanın o kesimine yürümüşlerdi. Burası, geldikleri yöne göre rakımı gittikçe artan, önce ağaçlık, sonra geniş bir çukur ve sahile yukarıdan bakan kayalara götüren bir tümsekti. Buradan kumsala inmek için tek yol, kayalıktan aşağıya doğru kaymaktı. Kafile çukuru aşıp, düzlüğe ulaştığında, yelkenli de bir hayli yakına gelmişti. Denizden üç adam boyu yüksekte, ağaçtan oyulma bir ejder başı, yaklaşan görkemli geminin burnunu oluşturuyordu. Büyük serenlerinde birçok yelken geriliydi. Bu yelkenlerin üstünde siyah, motifsiz bir de bayrak asılıydı. Düzlüğü çevreleyen fundalık, önlerine duvar örmüş gibi sıktı. Bu duvarın arasından yer yer yükselen bambulardan yelkenliyi görmek pek mümkün olmuyordu. Gemiyi net olarak görebildikleri noktaya geldiklerinde ise kaptan:

- Arkadaşlar, bunun bir korsan gemisi olduğuna kalıbımı basarım. Bahtımıza çıka çıka işte bu çıktı sonunda. Sakın bu adamların eline geçmeyelim, yoksa bizi zincirle küreğe bağlayıp, ömür boyu forsa yaparlar ona göre.

- Yanılmadığına emin misin kaptan? Diye soran Mirza idi. Bu soru hemen herkes için geçerliydi.

Nitekim umarlı bir edayla gülen Akkartal:

- Mademki bu bir korsan gemisiymiş, o halde onlara hemen görünmeyelim. Kalabalık olduğumuz anlaşılmasın. Aksi halde sahile çıkmak istemeyebilirler. Oysa sahile çıkmaları pekâlâ işimize gelebilir. Zira şu veya bu şekilde bir gemiye acil ihtiyacımız var, öyle değil mi kaptan?

Kaptan:
- Doğru, aksi halde durumumuz zaten vahim. Ha, bunun için aklıma bir fikir geliyor, ama bilmem siz ne dersiniz?

Akkartal:
- Sanırım aynı fikirdeyiz kaptan, önce siz söyleyin bakalım!
- Bana kalırsa, bunlarla ilk görüşmeyi iki kişi yapsın ve niyetleriyle, gemideki korsan sayısını öğrenelim. Ama onları da belli mesafeden başka bir ikili gizlice izlesin. Daha beride kalan çoğunluk duruma göre davranıp, gereken neyse yapsın. Ne dersiniz?

Bu fikir genel onay almış, hemen uygulamaya geçilmişti. Hepsi on sekiz kişiydiler. İş bölümü yapılarak, ilk diyalog için kaptan ve Chang adlı tayfa seçilmişti. Taro ile aşçı yamağı ise onları izleyeceklerdi.

Akkartal ek olarak:
- Mümkünse onları bu çukura çekersiniz. Biz sizi buradan izleyeceğiz.

Derken, herkes silahlarını gözden geçirip, gemiyi görebileceği bir pusuya çekiliyordu. Biraz sonra gemi iyice yaklaşıp, sahile yüz kulaç açıkta demir atmıştı. Yakından bakıldığında gemi çok daha büyük ve yeni görünüyordu. Kaptan köprüsü, geniş bordası ile iki küçük, bir de büyük seren direği vardı. Görünüşe göre bordasında en azından elli kişilik mürettebat olmalıydı.

Nihayet Kaptan ve Taro sahile inmiş, bir kayanın üzerinden gemiye doğru el kol işareti yaparak, yardım istiyorlardı. Onları fark eden gemidekiler suya iki kayık indirmişlerdi. Sonra her bir kayığa dörder kişi binip, küreklere asılmışlardı. Az sonra sahile ulaşan filikalardan inenler gerçekten korsan tipli, iri yarı adamlardı. Bol yenli, bol bedenli, kırmızı kumaştan mintanlarını kalın kemerlerle kıstırmış, altlarında koyu mavi şortlar bulunan kişilerdi. Enli kemerlerinde dikkat çeken palalar takılıydı. Bu cüsseli, farklı ırklara ait oldukları izlenimi veren adamların kimi sakallı, kimi serpuşlu, kimi de iri halka küpeliydiler. İyice yaklaştıklarında onları yapay bir tebessümle karşılayan kaptan Huan:
- Şükürler olsun, sizi buraya her halde Amida Budha'nın bir ilhamı göndermiş olmalı. Derken, hemen aklına, yaktıkları o ateşler ve saldıkları onca duman gelince; e, şey, yani eğer hala tütmekte olan o dumanları görmediyseniz? diye düzeltiyor, korsanlar bu sözlere kahkahalarla gülüyordu. Onlardan en iri yapılı olanı, kalın boğuk sesiyle:

-Söyleyin bakalım, siz burada ne arıyorsunuz, kimsiniz? Kaptan:
-Ben bir kaptanım, yani kaptandım. Ama dün akşam fırtınaya yakalandık. Gemim ne yazık ki, adanın öte tarafında kayalara çarparak parçalandı. Bütün mallarımız suyun dibini boylayıp, burada çaresiz ve mahsur kaldık. Diye yakınınca, korsan hayal kırıklığıyla kızarak:
- Hiç bir şey kurtaramadınız mı yani gemiden? Sadece siz mi kaldınız hayatta? Her halde salt ikiniz değildiniz sefere çıkan?

Kaptan zoraki gülerek:
- Hayır, tabii ki sadece ikimiz değildik, ama on adamım sulara kapılıp boğuldular. Sadece biz ve öte tarafta bekleyen zengin dostum Persiyalı Prens Mirza ile bir adamı kurtulduk.

Bu son cümleye kadar suratı asık duran korsan, birden neşelenerek:

- Ya, öyle mi? Demek başkaları, hem de zengin biri daha var aranızda ha?

- Evet, bize yardım ederseniz borcumuzu fazlasıyla öderiz. Gerçi dostumun sandık dolusu altınlarını henüz çıkaramadık, ama batık yerini biliyoruz, hem çok derin de değil orası.
- Nasıl? Bir sandık dolusu altın mı vardı geminizde? Yerini biliyorsunuz hem de, öyle mi?

Adam altın lafını duyunca birden histeriye tutulmuş gibi olup, gözleri dönmeğe, ağzı salyalaşmağa başlamıştı. Sonra yanındaki adamlarına hitaben:
- Çabuk bunu gemiye, reis Kato'ya götürün, bir de o konuşsun bakalım! Demişti. Ama kaptan kıvrak bir manevra ile atılarak, buna gerek olmadığını, çok lazımsa
birinin gidip reisi buraya çağırmasının daha yerinde olacağını söylemiş ve bu fikir anında kabul görmüştü. Nitekim az sonra Reis Kato ve iki kürekçisi yanlarındaydı. Reis Kato kara yağız, ablak çehreli, seyrek bıyıklı ve sol yanağında uzun ve derin bir yara izi bulunan, irikıyım bir adamdı.

Kaptana hitaben:
- Senin adın Huan değil miydi? Beni tanımadın mı yoksa?
- Reis Kato, kusura bakma ama, senin adını, sanını az öncesine kadar hiç duymamıştım!
- Bu şimdi mühim değil, sen önce çabuk o bana söylenenin doğru olup olmadığından haber ver! Altınlar nerede? Zengin adam hani, yerlerini göster canın tatlıysa?

Korsanların reisi bunları söyleyince, adamları ellerini pala kabzalarına götürüp, gözdağı vermek istemişlerdi. Gönüllü korkak kaptan, bundan etkilendiğini ziyadesiyle abartarak gösterip, korsanları daha da şımartıyordu.

Nitekim korsanların başı:

- Bana ünlü Reis Kato derler, bütün bu denizler benden sorulur, krallar bile bana haraç verir, bunu sen nasıl bilmezsin bre sersem! Diye böbürlenmeğe başlıyordu.
Kaptan:
- Çok af edersin reis Kato, cahilliğime say, ben işlerimle o denli meşguldüm ki, inan kendi komşularımı dahi tanıyamadım.

- Fazla uzatma, düş önüme şimdi, beni o adamın yanına götür. Sakın aklından da bir aldatmaca geçmesin, yoksa postu hemen deldirirsin, ona göre?

- Tamam reis, ne haddimize, buyurun hemen gidelim!

Bunun üzerine Kaptan önde, on bir kişiden oluşan korsan sürüsü arkada, Akkartal ve arkadaşlarının bulundukları çukurluğa doğru yola çıkmışlardı. Henüz çukurluğa girmeden bile gemi ağaçlar arkasında kalıp, görünmez oluyordu.

Nitekim büyük bir kayanın önünden gelinmişti ki:

- Durun! Hemen silahlarınızı bırakıp, teslim olun! Diye gürleyen bir ses, ilk anda korsanları yerlerine yapıştırmıştı. Başını sesin geldiği yere, kayaya doğru çeviren Kato, orada, eli kılıcının kabzasında duran Akkartal'ı yalnız görünce, öfkelenerek:

- Hey, sen de kim oluyorsun? Ölümüne mi susadın be adam?! Cevaben Akkartal;
- Bırak soru sormayı, dediğimi yap sersem. Yoksa başın omuzlarına yük etmeğe mi başladı?

Bu sözleri tek kişiden duymaya alışık olmayan korsanlar, önce umursamak istememişti. Nitekim kaptan ve Taro kılıçlarını çekip, yana atlarken, Mirza, Tao-Li ve diğerleri, yalın kılıç çalıların arkasından ortaya çıkıp, etrafı sarmışlardı. Geç de olsa bir tuzağa düşürüldüklerini anlayan korsanlar, silahlarını atmış, teslim olmuşlardı. Nitekim tekrar sahile dönüp, gemiye götüren üç kayığa doluşmuşlardı. Reis Kato, eli yılan burması hançerli Mirza'nın tehdidi altında, gıkını bile çıkaramadan söyleneni yapıyordu. Gemide ki korsanlar, hep beraber gemiye bininceye kadar gerçek vaziyet anlayamamışlardı. Nitekim bordaya çıkınca sıkıştırılan reisin emri, bütün korsanlara silah bıraktırıp, hepsi tutsak edilerek, ambarı boylamışlardı. Homurdanarak iki ayrı bölmeye kapatılan korsanlar, daha sonra eski forsalarıyla yer değiştirmiş, Kato bu defa da forsa başı olmuştu.

Hem yelken, hem de kürek marifetiyle işleyen bu gemi, çağının en hızlı deniz taşıtı sayılırdı. Eski forsalar ilk fırsatta salıverileceklerini duyduklarında, önce kulaklarına inanmayıp, sonra bahtlarını değiştiren kahramanlara teşekkür ederek, bu ani dönüşüm karşısında sevinç gözyaşları döküp, bayram etmeğe başlıyorlardı.


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Akkartal romanı ve düzenlemesine dair...
Gönderen: Hüsrev Özel / , Türkiye
6 Kasım 2008
Sevgi ve saygı değer Okurlarım... Senelerden beri üzerinde çalıştığım Akkartal isimli tarihsel romanımı nihayet arzu ettiğim, gereken şekilde tashih ile yeni bir düzene sokarak, izlenimlerinize suna bildiğim için mutluyum. Selam ve saygılarımı sunuyorum...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın tarihsel roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tanrı Dağlı Akkartal 2. Bölüm
Tanrı Dağlı Akkartal 4. Bölüm
Tanrı Dağlı Akkartal 3. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Savaşçının İntikamı [Öykü]
Askerlik Macerası... [Öykü]
Açı ve Usta [Öykü]
1.Bölüm: Çatal Yürek [Öykü]
Ademin Akıbeti [Öykü]
[Eleştiri]


Hüsrev Özel kimdir?

Yazma tutkusu olan herkes gibi, bu yolda bir çok cefayı bedel olarak ödemiş biriyim.

Etkilendiği Yazarlar:
Bir çok iyi yazar var, lakin H.N.Atsız ve P.Safa'nın yeri başkadır nezdimde.


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hüsrev Özel, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.