"Yazar olmak, bir tür zihinsel hastalıktır; tek farkı, bu hastalığı satabiliyor olmanızdır." — Neil Gaiman"

Servet Ve Sorumluluk: Kur'an'in Ekonomi̇k Eti̇ği̇

İslam'ın ekonomik dünya görüşü, kapitalizm ve aşırı fedakarlık arasında özgün bir denge kurar. Kur'an'da mal, insanın mutlak mülkü değil, Allah'ın emaneti olarak tanımlanır. Bu bakış açısı, Batı'nın mutlak mülkiyet anlayışından farklılaşarak, malın toplumsal sorumluluğunu vurgular. İslam ekonomisi, ne sınırsız zenginliği ne de yoksulluğu yüceltir; bunun yerine mal sahibine emanetçi rolü yükleyen, adil ve dengeli bir sistem sunar.

yazı resim

İslam'ın ekonomik anlayışı, modern çağın bireyselci kapitalist mantığı ile geleneksel aşırı fedakarlık telkinleri arasında özgün bir yer tutar. Kur'an, ne mutlak yoksulluğu kutsallaştırır ne de sınırsız zenginleşmeyi meşrulaştırır. Bunun yerine, malın doğası, sahibinin sorumluluğu ve toplumsal rolü üzerine kurulu dengeli bir model sunar.
Malın Ontolojisi: Mülkiyet mi, Emanet mi?
Kur'an'ın ekonomik öğretisinin temelinde, mülkiyet anlayışına dair radikal bir perspektif değişimi yatar. Batı hukuk geleneğinde mülkiyet mutlak bir haktır; mal sahibi dilediği gibi tasarruf edebilir. İslam düşüncesinde ise mal, gerçek anlamda insana ait değildir. Tüm varlığın gerçek sahibi Allah'tır ve insan sadece geçici bir kullanıcı, bir emanetçidir. Bu ontolojik fark, pratikte derin sonuçlar doğurur. Mal üzerinde mutlak hakka sahip olmayan insan, bu malı dilediği gibi biriktiremez, saklayamaz veya sadece kendisi için kullanamaz. Aksine, bu emaneti belirli ilkeler çerçevesinde yönetmekle yükümlüdür. Zariyat Suresi'nin 19. ayetinde vurgulanan "Ve mallarında isteyen ve istemeyen için bir hak vardır. " ifadesi, bu yükümlülüğün somut görünümüdür. Burada ilginç olan, "isteyen"in yanı sıra "istemeyen"in de zikredilmesidir. Yani toplumda yardım isteyemeyecek kadar onurlu veya utangaç kişilerin de bu paylaşımdan hak sahibi olduğu vurgulanır. Bu, sosyal yardımı karşılıklı ilişkinin ötesine taşıyan, yapısal bir adalete dönüştüren bir yaklaşımdır.
Tevbe 34: Biriktirmenin Değil, Dondurmanın Eleştirisi
Tevbe Suresi'nin 34. ayeti, İslam ekonomik etiğinin en çok tartışılan pasajlarından biridir: "Altını ve gümüşü yığıp ve onları Allah yolunda harcamayanlara işte onlara acıklı bir azabı müjdele."
Bu ayetin yüzeysel bir okuması, zenginliğin veya biriktirmenin başlı başına günah olduğu izlenimini verebilir. Ancak ayetin bağlamına ve İslam'ın genel ekonomik öğretisine bakıldığında, eleştirinin farklı bir noktaya yöneldiği görülür. Ayet üç temel sorunu hedef alır:
Birincisi, servetin dolaşımdan çekilmesi. Ekonomik sistem canlı bir organizmaya benzer; dolaşım durduğunda hastalık başlar. Servet belli ellerde birikip toplumdan koparıldığında, ekonomik canlılık kaybolur, yoksulluk derinleşir ve toplumsal çatışmalar artar. Modern ekonomi bilimi de paranın dolaşım hızının (velocity of money) ekonomik sağlık için kritik önemini vurgular. Kur'an, bin dört yüz yıl önce bu ilkeyi ahlaki bir gereklilik olarak ortaya koymuştur.
İkincisi, toplumsal sorumlulukların ihmal edilmesi. İslam, zenginliği toplumdan bağımsız bireysel bir başarı olarak görmez. Her servetin oluşumunda toplumun bir katkısı vardır: altyapı, güvenlik, eğitim, pazar, işgücü. Dolayısıyla zengin, kazandığının bir kısmını topluma geri döndürmekle yükümlüdür. Bu, isteğe bağlı bir iyilikseverlik değil, yapısal bir adalettir.
Üçüncüsü, malın güvence kaynağına dönüşmesi. Tevbe 34'ün en derin boyutu psikolojiktir. İnsan servet biriktirdikçe bir güven yanılsaması yaşar. Kendini kontrol altında, güvende hisseder. Ancak bu yanılsama, Allah'a tevekkülün yerini alır. Mal, araç olmaktan çıkıp amaç haline gelir. Kur'an bu bağı kırar: Gerçek güvence Allah'tadır, servette değil.
Burada önemli bir nüansı vurgulamak gerekir: Kur'an zenginliği veya biriktirmeyi yasaklamaz. Nebimiz Muhammed'in sahabileri arasında varlıklı tüccarlar vardı. Halife Osman, Abdurrahman bin Avf gibi isimler hem zengin hem de örnek müminlerdi. Ayet, mal sahibi olmayı değil, malın putlaşmasını eleştirir.
İsra 29: Cimrilik ve Savurganlık Arasındaki Denge
İslam'ın ekonomik öğretisinin en özgün yönlerinden biri, aşırılıkların her ikisini de reddetmesidir. İsra Suresi'nin 29. ayeti bu dengeyi mükemmel özetler: "Elini boynuna bağlama; tümüyle de açma. Sonra kınanır; pişmanlık içinde kalırsın."
Cimriliğin Reddi
"Elini boynuna bağlama" ifadesi, aşırı tutumluluğu, malı sımsıkı sıkıp kimseyle paylaşmamayı simgeler. Bu tavır, zenginlik biriktirmenin ötesinde patolojik bir malın esiri olma halidir. Cimri insan, toplumsal sorumluluklarını yerine getirmediği gibi, kendi ailesini bile mağdur edebilir. Dahası, malı bir araç olarak kullanmak yerine onun kölesi haline gelir.
Savurganlığın Reddi
Öte yandan "tümüyle de açma" ifadesi, kontrolsüz harcamayı, hesapsız cömertliği eleştirir. Modern tüketim toplumlarında yaygın olan israf kültürü, İslam'ın şiddetle karşı çıktığı bir davranıştır. Ancak burada kastedilen savurganlık sadece lüks tüketime değil, sorumsuz paylaşıma da işaret eder. Ayetin devamındaki "kınanır; pişmanlık içinde kalırsın" uyarısı önemlidir. Aşırı cömertlik sonucunda kişi iki zarara uğrar: Birincisi, kendisi ve ailesi muhtaç duruma düşer. İkincisi, artık Allah yolunda harcayacak imkanı kalmaz. Bu ikinci nokta kritiktir: İslam, müslümanın sürekli olarak hayır yapabilecek ekonomik güce sahip olmasını ister. Bir defaya mahsus büyük bir bağışla tükenmektense, sürdürülebilir bir cömertlik modeli önerir.
Orta Yol: Stratejik Cömertlik
İslam'ın önerdiği model, ne stokçuluk ne de tüketimcilik; dengeli, stratejik ve sürdürülebilir bir ekonomik davranıştır. Bu modelde insan:

  1. Çalışır ve üretir
  2. Kazancını akıllıca yönetir
  3. Ailesinin ihtiyaçlarını karşılar
  4. Gelecek için makul birikim yapar
  5. Toplumsal sorumluluklarını yerine getirir
  6. Sürekli olarak infak edebilecek kapasiteyi korur
    Bu model, kişisel refahla toplumsal dayanışmayı uzlaştırır. İnsan ne ailesini ihmal eder ne de toplumu. Mal elinde olur ama kalbinde olmaz.
    Ekonomik Adalet ve Dolaşım İlkesi
    Kur'an'ın ekonomik öğretisinin merkezinde, servetin toplumda adil dağılımı ve dolaşımı fikri yatar. Haşr Suresi'nin 7. ayetinde geçen "...ki içinizden zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" ifadesi, İslam'ın yapısal eşitsizliğe karşı duruşunu gösterir.
    Temerküzün Tehlikesi
    Servetin belli ellerde yoğunlaşması (temerküz), sadece ekonomik değil, sosyal ve siyasi tehlikeler de barındırır. Zenginlik, zamanla siyasi güce, siyasi güç daha fazla zenginliğe dönüşür. Böylece oligarşik bir yapı oluşur. Toplum iki kutba bölünür: Aşırı zengin azınlık ve giderek yoksullaşan çoğunluk. Modern dünyada bu tehlikenin gerçekleştiğini görüyoruz. Günümüzde dünyanın en zengin %1'lik kesimi, küresel servetin yarısından fazlasına sahip. Bu eşitsizlik, sosyal huzursuzluğun, radikal hareketlerin ve siyasi istikrarsızlığın temel sebeplerinden biridir. İslam, on dördüncü yüzyılda bu tehlikeyi öngörerek yapısal önlemler almıştır: Zekat, toplumun alt tabakasından üst tabakaya doğru değil, zenginlerden fakirlere doğru düzenli bir kaynak aktarımı sağlar. Miras hukuku, servetin tek elde toplanmasını engeller. Vakıf sistemi, servetin toplumsal faydaya dönüşmesini garantiler.
    Dolaşımın Ekonomik Mantığı
    Servetin dolaşımı sadece ahlaki değil, ekonomik olarak da rasyoneldir. Ekonomi, mal ve hizmet akışıyla canlılık kazanır. Zengin tüketim yapmadığında, yatırım etmediğinde veya paylaşmadığında, para donmuş bir varlık haline gelir. Oysa para dolaştığında:
    - Tüketim artar, üretim canlanır
    - İstihdam oluşturulur
    - Girişimcilik teşvik edilir
    - Ekonomik büyüme hızlanır
    - Vergi gelirleri artar
    - Toplumsal refah yükselir
    Kur'an'ın infak emri, bu ekonomik gerçekliği ahlaki bir yükümlülükle birleştirir. Zengin paylaştıkça hem kendi maneviyatı gelişir hem de toplumsal refaha katkı sağlar.
    Malın Psikolojisi: Güvence Yanılsaması
    Tevbe 34'ün en derin boyutu, servetin psikolojik etkisiyle ilgilidir. İnsan, doğası gereği güvensizlik ve kontrol ihtiyacı yaşar. Servet, bu ihtiyacı karşılıyor gibi görünür. Banka hesabındaki rakamlar arttıkça insan kendini güvende hisseder, geleceğe dair endişeleri azalır, kontrol yanılsaması yaşar. Ancak bu yanılsamadır çünkü:
  7. Hiçbir servet mutlak güvence sağlamaz. Ekonomik krizler, savaşlar, hastalıklar, ölüm karşısında servet çaresizdir.
  8. Servet, sürekli daha fazlasını ister. Yeterli seviyeye ulaşıldığında durmaz, aksine kazanma tutkusu artar. Psikoloji buna "hedonik adaptasyon" der; insan ne kadar kazanırsa kazansın, her zaman daha fazlasını ister.
  9. Mal, amacından sapar. Başta araç olan servet, zamanla amaç haline gelir. İnsan artık refah için değil, servet için çalışır.
  10. Tevekkül zarar görür. Allah'a güven yerini mala güvene bırakır. Manevi bağ zayıflar.
    Tevbe 34, bu psikolojik tuzağı kırar. Servet biriktirmek günah değildir ama servete güvenmek, onu hayatın merkezi yapmak, şirke yaklaşan bir tavırdır. Gerçek mümin malı elinde tutar ama kalbinde tutmaz. Serveti yönetir ama servetle yönetilmez.
    Fakirin Hakkı: Zekat ve Ötesi
    Zariyat 19'daki "mallarında bir hak vardır" ifadesi, İslam'ın sosyal adalete dair yaklaşımını özetler. Burada iki kritik nokta vardır:
    Hak, İyilik Değil
    Ayet "iyilik" veya "lütuf" değil, "hak" der. Yani zengin, fakirle paylaştığında bir iyilik yapmış olmaz, sadece başkasına ait olanı yerine koyar. Bu perspektif, yardımlaşmayı isteğe bağlı bir erdemden yapısal bir yükümlülüğe dönüştürür. Modern sosyal devlet anlayışı, bu ilkeyi seküler bir şekilde ifade eder: Vergi, zenginlerin fakirlere yaptığı bir iyilik değil, toplumun zenginlerden talep ettiği bir haktır. İslam, bu ilkeyi on dört asır önce dinî bir temelde ortaya koymuştur.
    İsteyen ve İstemeyen
    Ayetin "isteyen ve istemeyen" ayrımı sosyolojik açıdan derindir. Toplumlarda iki tür muhtaç vardır:
  11. İsteyen: Yardım talep eden, durumunu açığa vuran
  12. İstemeyen: Onuru/utanması nedeniyle yardım isteyemeyen, görünüşte normal yaşayan ama gizli yoksulluk çeken
    İkinci grup genellikle göz ardı edilir çünkü görünmezdir. İslam, bu "namuslu yoksul"u koruma altına alır. Zengin, sadece kapısını çalana değil, kapısını çalamayacak kadar onurlu olana da ulaşmalıdır. Bu, sosyal yardımı reaktif olmaktan çıkarıp proaktif hale getirir.
    Çalışma ve Üretim: İslam'ın Pozitif Ekonomik Vizyonu
    İslam'ın ekonomik öğretisinin yanlış anlaşılan yönlerinden biri, zenginliğe veya biriktirmeye karşı olduğu fikridir. Oysa Kur'an:
    - Ticareti meşru kabul eder (Bakara 275)
    - Kazancı över (Cuma 10)
    - Çalışmayı teşvik eder (Mülk 15)
    - Maldan zevk almayı doğal görür (Âl-i İmran 14)
    Sahabe arasında başarılı tüccarlar, çiftçiler, zanaatkarlar vardı.
    İslam'ın eleştirdiği zenginlik değil, zenginliğin ahlaksızlaşmasıdır. Yani:
    - Haksız kazanç (Bakara 188)
    - İhtiyaç stokçuluğu (ihtikâr)
    - Riba (Tefecilik, faiz, ana maldan fazlasına haciz) (Bakara 275-276)
    - Aldatıcı ticaret (Mutaffifin 1-3)
    - Servetin putlaşması (Tekasür 1-2)
    İslam, etik kurallar çerçevesinde çalışmayı, kazanmayı, üretmeyi, biriktirmeyi meşru görür. Amaç, yoksulluğu kutsallaştırmak değil, adaleti ve paylaşımı zorunlu kılmaktır.
    Modern Dünya ve Kur'an'ın Ekonomik Vizyonu
    Günümüz kapitalist sistemi, Kur'an'ın uyardığı pek çok sorunu içinde barındırır:
    Servetin Temerküzü
    Küresel servetin büyük kısmı çok az sayıda elde toplanmış durumda. Milyarder sayısı artarken, milyarlarca insan açlık sınırında yaşamaktadır. Bu, Haşr 7'nin uyardığı tam durumdur.
    Tüketim Fetişizmi
    Modern insan, İsra 29'un uyardığı aşırı harcamanın kurbanıdır. Tüketim bir ihtiyaç değil kimlik haline gelmiştir. İsraf, kültürün normu olmuştur.
    Finansallaşma
    Ekonomi, üretimden koparak soyut finansal araçlara dayalı hale gelmiştir. Para, para oluşturur ama değer oluşturmaz. Bu, İslam'ın yasakladığı faiz ve spekülasyonun global versiyonudur.
    Manevi Boşluk
    Servet artarken mutluluk artmamaktadır. Gelişmiş ülkelerde depresyon, anksiyete ve anlam kaybı yaygındır. Tevbe 34'ün işaret ettiği manevi çöküş gerçekleşmektedir.
    Çevresel Yıkım
    Sınırsız büyüme ve tüketim mantığı, gezegeni yaşanmaz hale getirmektedir. İslam'ın israfı yasaklaması ve emanet anlayışı, çevresel sürdürülebilirlik için bir temel sunmaktadır.
    Mal Elinde Olacak, Kalbinde Değil
    Kur'an'ın ekonomik öğretisi, ne aşırı bireyselci kapitalizmi ne de toplulukçu sosyalizmi savunur. Bunun yerine, kişisel çıkarla toplumsal sorumluluğu dengeleyen, özgürlükle adaleti uzlaştıran, maddi refahla manevi gelişimi birleştiren özgün bir model sunar.
    Bu modelin temel ilkeleri şöyle özetlenebilir:
  13. Mal, emanettir, mülk değil. İnsan mutlak sahip değil, sorumlu kullanıcıdır.
  14. Zenginlik suç değil, sorumluluktur. Mal sahibi olmak meşrudur ama malın hakkını vermek zorunludur.
  15. Birikim, dolaşıma engel olmadığı sürece meşrudur. Gelecek için tedbir almak akıllıcadır ama servetin donması adaletsizliktir.
  16. Denge esastır. Ne cimrilik ne savurganlık; ölçülü, stratejik, sürdürülebilir ekonomik davranış.
  17. Fakirin payı haktır, lütuf değil. Sosyal adalet isteğe bağlı değil, yapısal bir gerekliliktir.
  18. Güvence Allah'tadır, mal da değil. Servet araçtır, amaç değil; güvenlik kaynağı değil, imkan alanıdır.
  19. Mal elinde olacak, kalbinde olmayacak. İnsan serveti yönetecek ama servetle yönetilmeyecek.
    Modern dünyanın ekonomik krizleri—eşitsizlik, yoksulluk, çevresel yıkım, anlam kaybı—Kur'an'ın on dört asır önce uyardığı sorunlardır. Çözüm, ne komünist eşitlikçilik ne de kapitalist rekabetçilik; adaletle özgürlüğü, bireysel refahla toplumsal dayanışmayı, maddi ilerlemeyle manevi gelişimi birleştiren dengeli bir modeldir. Tevbe 34, Zariyat 19 ve İsra 29, bu dengenin Kur'an'daki ifadeleridir. Ve bu ayetler bugün, belki de indirildiği dönemden daha fazla, insanlığa rehberlik edebilecek prensipleri içermektedir.

KİTAP İZLERİ

Yaşadığım İstanbul

Selim İleri

İstanbul'un Kırık Kalbi: Selim İleri'nin Hafıza Kazısı Bazı yazarlar vardır ki bir şehirle öylesine özdeşleşirler, sanki o şehrin sokakları onların damarlarında akar. Selim İleri de,
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön