Sarı Yüz, bir roman gibi başlamıyor.
Bir itiraf gibi başlıyor.
Ama yüksek sesle değil.
Daha kötüsüyle: kendini haklı çıkararak.
Bu kitap bana edebiyatın ne kadar kirlenebilir olduğunu hatırlattı.
Sadece para yüzünden değil.
Alkış yüzünden.
Görülme ihtiyacı yüzünden.
Ve en çok da “ben de hak ediyorum” cümlesinin ardına saklanan açgözlülük yüzünden.
R.F. Kuang, bir hikâye çalmayı anlatmıyor sadece.
Bir hayatı çalmanın ne kadar kolay olduğunu gösteriyor.
Bir başkasının acısına dokunup, onu cilalayıp, üstüne kendi adını yazmanın…
ve sonra aynaya bakıp hâlâ kendini “iyi biri” sanabilmenin.
Roman boyunca rahatsız edici olan şey şu:
Ana karakteri tamamen nefret edilesi yapmıyor.
Bizi orada tutuyor.
“Ben olsam?” sorusunu boğazımıza düğümlüyor.
Çünkü o da bizim gibi düşünüyor:
Biraz kıskanıyor.
Biraz korkuyor.
Biraz geç kalmış hissediyor.
Ve bir yerden sonra, çizgiyi geçtiğini bile fark etmiyor.
Edebiyat dünyası bu romanda temiz değil.
Editörler, yayınevleri, sosyal medya kalabalığı…
Hepsi aynı yüzü takıyor.
Herkes doğruyu savunuyor ama doğru kime yarıyor, kimse sormuyor.
Temsil meselesi, ahlak meselesi olmaktan çıkıp pazarlama meselesine dönüşüyor.
İnsanlar hikâyeleri değil, etiketleri seviyor.
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm:
Bazı insanlar yeteneksiz oldukları için değil, sabırsız oldukları için kötülük yapıyor.
Bekleyemiyorlar.
Kendi seslerinin olgunlaşmasını bekleyemiyorlar.
O yüzden başkasının sesini ödünç alıyorlar.
Sonra da o sesi kendi içleriymiş gibi savunuyorlar.
Sarı Yüz, okuru rahat ettirmiyor.
Net bir adalet sunmuyor.
Bir “hak eden kazandı” duygusu vermiyor.
Çünkü gerçek hayatta da öyle olmuyor zaten.
Bazı hırsızlıklar çok satıyor.
Bazı suçlar ödüllendiriliyor.
Bazı yalanlar alkış alıyor.
Ve kitap bittiğinde geriye şu kalıyor:
Kendine sorman gereken tek bir soru.
Hikâyeyi mi sevdin,
yoksa hikâyenin sana açtığı kapıyı mı?
Bazı kitaplar okunur ve biter.
Bazılarıysa bittiği yerde başlar.
Sarı Yüz, aynayı kapatmaz.
Işığı söndürür.
Ve karanlıkta kalan şey,
hikâye değil…
sensin.