"Kelimelerin gücüyle dünyaları değiştirin."

Kur'an Merkezli Bir Yaklaşımla Çocuk Sünneti: Dini, Tıbbi ve Etik Bir Değerlendirme

Bu metin, İslam'da erkek sünneti uygulamasını Kur'an merkezli bir bakış açısıyla sorguluyor. Geleneksel olarak dini bir yükümlülük sayılan sünnetin aslında Kur'an'da yer almadığını vurgulayarak, bu uygulamanın İslam öncesi kültürel geleneklerden geldiğini öne sürüyor. Yazı, konuyu modern tıp etiği ve insan hakları perspektifinden de incelemeyi amaçlıyor.

yazı resim

İslam dünyasında köklü bir gelenek olarak kabul gören erkek çocuk sünneti, tarih boyunca sorgulanmaksızın dini bir yükümlülük olarak uygulanmıştır. Oysa bu uygulamanın kökleri, İslam'ın kaynağı olan Kur'an'a değil; İslam öncesi Ortadoğu kültürlerine ve cahiliye dönemi geleneklerine dayanmaktadır. Burada; sünneti Kur'an merkezli bir perspektiften, modern tıp etiği çerçevesinden ve insan hakları ilkeleri ışığında ele almaya çalışacağız.
Kur'an'da Sünnetin Yeri: Yokluğun Anlamı
Müslümanlar için yeterli kaynak olan Kur'an, hayatın her alanına dair hükümler barındırmaktadır. Namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler Kur'an'da açıkça emredilmişken, erkek çocuk sünneti için herhangi bir emir, tavsiye ya da işaret bulunmamaktadır. Bu sessizlik, tesadüfi değildir; aksine anlamlı bir tercihin yansımasıdır. Kur'an, müminleri yalnızca Allah'ın hükümlerine uymaya davet ederken beşeri geleneklere, kültürel normlara ve atalardan devralınan pratiklere körü körüne bağlanmayı açıkça eleştirir:
> "Cahiliyye hükmünü mü istiyorlar. Kesin bilgiye sahip bir toplum için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim olabilir?" (Mâide, 50)
Bu ayet, tarihsel ve kültürel köklere sahip uygulamaların, bir dayanaktan yoksun olduğunda, Kur'an'ın rehberliğiyle yeniden değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Sünnetin Tarihsel ve Kültürel Kökenleri
Sünnet uygulaması, İslam'dan çok önce Ortadoğu coğrafyasında yaygın biçimde uygulanmaktaydı. Yaklaşık yedi bin yıllık bir geçmişe sahip olan bu uygulama; eski Mısır, Yahudi ve cahiliye dönemi Arap toplumlarında hem erkekler hem de kadınlar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Pek çok İslam öncesi Arap kabilesinde sünnet, sosyal kimliğin ve topluluğa aidiyetin bir göstergesi olarak işlev görmüştür. Kur'an'ın indirildiği toplumda bu uygulama zaten mevcut bir kültürel pratik olarak varlığını sürdürmekteydi. Kur'an ise müminleri bu tür cahiliye geleneklerinden arındırmak amacıyla inmiş; mevcut kültürel yapıya onay vermek için değil, onu değiştirmek için nazil olmuştur. Bu bağlamda sünneti "İslami bir uygulama" olarak nitelendirmek, tarihin ve Kur'an'ın mesajının yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
Nisa 119 ve "Allah'ın Yarattığını Değiştirme" Meselesi
Kur'an'da şeytanın insanlığa verdiği zararlı vaatlerden biri şöyle aktarılır:
> "Ve onları mutlaka saptıracağım, onları mutlaka asılsız kuruntulara daldıracağım ve onlara kesinlikle emredeceğim, Allah'ın yarattığını değiştirecekler." (Nisa, 119)
Geleneksel tefsir anlayışı bu ayeti estetik ameliyatların haramlığına delil olarak göstermiştir. Ancak aynı çevrelerin erkek çocuk sünnetini savunması, derin bir tutarsızlığa işaret etmektedir. Zira;
- Estetik ameliyatlarda organın işlevsel yapısı korunmakta, yalnızca biçimsel bir değişiklik söz konusu olmaktadır.
- Sünnet ise erkeğin üreme organının anatomik yapısını kalıcı olarak değiştirmekte ve tıbbi literatürde belgelenen cinsel işlev kayıplarına yol açabilmektedir.
Bu çelişki, söz konusu ayetin seçici biçimde yorumlandığını ve kültürel alışkanlıkları koruma güdüsüyle hareket edildiğini göstermektedir. Tutarlı bir Kur'an merkezli okuma, sünnetin bu ayet kapsamında değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
İnsan Onuru ve Rıza İlkesi: Kur'an'ın Yaklaşımı
Kur'an, insanı Allah'ın yeryüzündeki halifesi ve onurlu bir varlık olarak tanımlar. İnsanın bedeni emanettir ve bu emanete saygı göstermek dini bir yükümlülüktür. Rıza gösterme kapasitesinden yoksun bir çocuğa, tıbbi bir zorunluluk bulunmaksızın kalıcı ve geri dönüşü olmayan cerrahi bir müdahale yapmak, bu ilkeyle doğrudan çelişir. Kur'an, zulme ve haksızlığa karşı güçlü bir duruş sergiler. Birinin bedenine rızası alınmadan yapılan kalıcı bir müdahale, Kur'an'ın temel ahlaki ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu perspektiften bakıldığında, çocuk sünneti salt kültürel bir uygulama olarak değil, aynı zamanda etik bir sorun olarak da ele alınmayı hak etmektedir.
Tıbbi Açıdan Sünnet: Belirsiz Yararlar, Somut Riskler
Modern tıp literatürü, sünnet konusunda tartışmalı ve çoğunlukla bağlama bağlı bulgular sunmaktadır.
Uluslararası tıp otoritelerinin tutumu şu şekilde özetlenebilir:
- Amerikan Pediatri Akademisi (AAP), 2012 tarihli raporunda sünnetin bazı potansiyel yararlarını kabul etmekle birlikte, bu faydaların yenidoğanlara rutin sünnet uygulamasını meşrulaştıracak düzeyde güçlü olmadığını açıkça vurgulamıştır.
- Avrupa Çocuk Ürolojisi Derneği, rutin sünnet uygulamasına açıkça karşı çıkmaktadır.
- Dünya Sağlık Örgütü (WHO), sünneti yalnızca HIV prevalansının yüksek olduğu belirli Afrika bölgeleri için tavsiye etmektedir. Bu tutum, sünnetin evrensel bir tıbbi gereklilik değil, coğrafi ve epidemiyolojik koşullara bağlı istisnai bir önlem olduğunu ortaya koymaktadır.
Olası komplikasyonlar arasında şunlar yer almaktadır:
- Enfeksiyon ve sepsis riski
- Aşırı ve kontrol altına alınamayan kanama
- İdrar yolu darlığı (meatal stenoz)
- Cinsel organda kalıcı şekil bozukluğu
- Ameliyat sırasında veya sonrasında gelişen cinsel işlev bozuklukları
Tıbbi zorunluluk bulunmayan durumlarda gerçekleştirilen cerrahi bir müdahale, tıp etiğinin temel ilkelerinden biri olan "primum non nocere" (her şeyden önce zarar verme) ilkesiyle açıkça çelişir.
Çocuk Psikolojisi Üzerindeki Etkileri
Sünnetin yalnızca fiziksel bir müdahale olmadığı, aynı zamanda derin psikolojik izler bırakabileceği göz ardı edilmemelidir. Yenidoğan ve erken çocukluk döneminde gerçekleştirilen bu uygulama;
- Yoğun ağrı ve korku deneyimine yol açmakta,
- Çocuğun ebeveynlerine duyduğu temel güveni zedeleyebilmekte,
- Özellikle annenin eşliği olmaksızın gerçekleştirildiğinde terk edilme hissi ve ayrılık kaygısı oluşturabilmekte,
- Uzun vadeli çalışmalarda ise travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) benzeri semptomlar, beden bütünlüğüne dair bilinçaltı korkular ve cinsel gelişim sürecinde özgüven sorunlarıyla ilişkilendirilmektedir.
Rıza gösterme kapasitesinden yoksun bir çocuğa uygulanan bu tür bir müdahale, onun psikolojik güvenliğini ve kişisel haklarını ihlal eder. Çocuğun yüksek yararını gözeten ilke (best interest of the child), tıbbi bir zorunluluk bulunmayan durumlarda bu tür uygulamaları meşrulaştırmaz.
Tıp Etiği Çerçevesinde Bir Değerlendirme
Modern tıp etiği dört temel ilke üzerine inşa edilmiştir:

  1. Otonomi — Bireyin kendi bedeni üzerinde karar verme hakkı
  2. Zarar vermeme — Tıbbi müdahalelerin zarar oluşturmaması
  3. Yararlı olma — Müdahalenin bireye net bir fayda sağlaması
  4. Adalet — Eşit ve tarafsız muamele
    Tıbbi zorunluluk bulunmaksızın, bireyin bilinçli onayı alınmadan gerçekleştirilen sünnet bu ilkelerin büyük bölümüyle çatışmaktadır. Özellikle otonomi ilkesi açısından bakıldığında; bebeğin veya küçük çocuğun kendi bedeni hakkında karar verebilecek olgunluğa erişmeden yapılan bu müdahale, bireyin gelecekteki tercih hakkını elinden almaktadır. Bir uygulamanın asırlık bir gelenek olması, onun etik açıdan doğru olduğunu kanıtlamaz. Tıp tarihi boyunca pek çok köklü uygulama, bilimsel ve etik ilerlemenin ışığında terk edilmek zorunda kalmıştır. Kur'an merkezli bir İslam anlayışı, kültürel gelenekleri değil Allah'ın hükümlerini esas alır. Erkek çocuk sünneti; Kur'an'da emredilmemiş, İslam öncesi Ortadoğu kültürlerinden miras kalmış ve yüzyıllar boyunca sorgulanmaksızın dini bir zorunluluk gibi sunulmuş bir uygulamadır. Bu uygulama üç temel düzlemde sorunludur:
    Dini açıdan: Kur'an'da hiçbir dayanağı bulunmamakta; aksine, Allah'ın yarattığını değiştirmeyi eleştiren ayetlerle çelişmektedir.
    Tıbbi açıdan: Uluslararası tıp otoriteleri rutin sünnetin evrensel bir gereklilik olmadığı konusunda hemfikirdir; müdahalenin somut riskleri, tartışmalı faydalarının önüne geçmektedir.
    Etik açıdan: Rıza gösteremeyen bir bireye yapılan kalıcı cerrahi müdahale, otonomi ve zarar vermeme ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
    Müslümanlar olarak asıl sorumluluk, kültürü değil Kur'an'ı rehber edinmektir. Kur'an'ın sessiz kaldığı yerde kültürün sesi yükseltilmemelidir. Gerçek teslimiyet, atalar geleneğine değil; Allah'ın kitabına teslim olmaktır.
    > "Cahiliyye hükmünü mü istiyorlar. Kesin bilgiye sahip bir toplum için Allah'tan daha iyi hüküm veren kim olabilir?" (Mâide, 50)

KİTAP İZLERİ

Çıplak ve Yalnız

Hamdi Koç

Hamdi Koç’un Hafıza Labirentinde Unutulmaz Bir Yolculuk: "Çıplak ve Yalnız" Hamdi Koç’un "Çıplak ve Yalnız" romanı, okuru daha ilk cümlesiyle yakalayan o nadir eserlerden: "Amcam
İncelemeyi Oku

Yorumlar

Başa Dön