Sırf bilgi amaçlı İngilizce'den basit çevirisini yapacaktım, ama inanın vaktim çok dar. Dil bilen arkadaşlar açısından orjinalini ve iki İngilice çeviri yorumunu buraya alıyorum....
Le Léthé
Viens sur mon coeur, âme cruelle et sourde,
Tigre adoré, monstre aux airs indolents;
Je veux longtemps plonger mes doigts tremblants
Dans l'épaisseur de ta crinière lourde;
Dans tes jupons remplis de ton parfum
Ensevelir ma tête endolorie,
Et respirer, comme une fleur flétrie,
Le doux relent de mon amour défunt.
Je veux dormir! dormir plutôt que vivre!
Dans un sommeil aussi doux que la mort,
J'étalerai mes baisers sans remords
Sur ton beau corps poli comme le cuivre.
Pour engloutir mes sanglots apaisés
Rien ne me vaut l'abîme de ta couche;
L'oubli puissant habite sur ta bouche,
Et le Léthé coule dans tes baisers.
À mon destin, désormais mon délice,
J'obéirai comme un prédestiné;
Martyr docile, innocent condamné,
Dont la ferveur attise le supplice,
Je sucerai, pour noyer ma rancoeur,
Le népenthès et la bonne ciguë
Aux bouts charmants de cette gorge aiguë
Qui n'a jamais emprisonné de coeur.
— Charles Baudelaire
Lethe
Come, lie upon my breast, cruel, insensitive soul,
Adored tigress, monster with the indolent air;
I want to plunge trembling fingers for a long time
In the thickness of your heavy mane,
To bury my head, full of pain
In your skirts redolent of your perfume,
To inhale, as from a withered flower,
The moldy sweetness of my defunct love.
I wish to sleep! to sleep rather than live!
In a slumber doubtful as death,
I shall remorselessly cover with my kisses
Your lovely body polished like copper.
To bury my subdued sobbing
Nothing equals the abyss of your bed,
Potent oblivion dwells upon your lips
And Lethe flows in your kisses.
My fate, hereafter my delight,
I'll obey like one predestined;
Docile martyr, innocent man condemned,
Whose fervor aggravates the punishment.
I shall suck, to drown my rancor,
Nepenthe and the good hemlock
From the charming tips of those pointed breasts
That have never guarded a heart.
— William Aggeler, The Flowers of Evil (Fresno, CA: Academy Library Guild, 1954)
Lethe
Rest on my heart, deaf, cruel soul, adored
Tigress, and monster with the lazy air.
I long, in the black jungles of your hair,
To force each finger thrilling like a sword:
Within wide skirts, filled with your scent, to hide
My bruised and battered forehead hour by hour,
And breathe, like dampness from a withered flower,
The pleasant mildew of a love that died.
Rather than live, I wish to sleep, alas!
Lulled in a slumber soft and dark as death,
In ruthless kisses lavishing my breath
Upon your body smooth as burnished brass.
To swallow up my sorrows in eclipse,
Nothing can match your couch's deep abysses;
The stream of Lethe issues from your kisses
And powerful oblivion from your lips.
Like a predestined victim I submit:
My doom, to me, henceforth, is my delight,
A willing martyr in my own despite
Whose fervour fans the faggots it has lit.
To drown my rancour and to heal its smart,
Nepenthe and sweet hemlock, peace and rest,
I'll drink from the twin summits of a breast
That never lodged the semblance of a heart.
— Roy Campbell, Poems of Baudelaire (New York: Pantheon Books, 1952)
Devran-i Şairane
41 görüntülenme · 149 ileti
Lethe’nin getirdikleri
Sayın Kenan Şahin’in özeni, duyarlılığı ve titiz dikkatine çok şey borçluyuz. Kendisi Baudelaire’in “Lethe” adlı şiirini Fransızca aslı ile –ve tuhaf bir isabetle- İngilizce çevirisi ile sundu bizlere. Şiir göz önünde. Ve görüldüğü gibi, modern şiirin ilk kaşifleri arasında dar limanlarda eski gemileri yakıp bilinmezliklere yelken açan Baudelaire’in (sanırım Lamartine ve Theofille Gautier’ye esinlenerek/özenerek) Lehte şiirinde hem bu (Lethe nehri ile doğal olarak çağrışan/doğan) imgesel manjetik alanla ilgili hem de çağının söylemlerine bağlı kalarak davrandığı ortaya çıkıyor. Kenan Şahin Beyefendiye bu güzel katkısı ve anımsatması için hepimizin sonsuz teşekkür etmesi gerekir. “Unutmanın nehri” diye bilinen “Lethe” ile doğal olarak bağlantılanan “tema” ve “duygulanımlar” Demet’in şiirinde olduğu gibi burada da yine apaçık ortaya çıkmakta. Bu arada ilk değerlendirme yazısında –aslında bende daha çok uzak bir gönderme olarak çağrışan- Hamlet bağıntısı, Baudelaire’de o kadar yakın ve bariz ki, insan ister istemez (Baudelaire’deki!!) “çeviri” hissine kapılıyor; hafızadan alıntılıyorum:
…to die…to die…may be to sleep…
And per chance dreams may come…… (to die/to sleep/to dream bağıntısı önemli! Şu anda sadece hafızadan alıntıladım; yakında bu monoloğun tümünü –kütüphanemi bir düzenleyip toparlayayım!- sunarım burada!)
Vs…
(Hamlet, 3.Perde, sahne 2 –galiba- veya üç)
Je veux dormir! dormir plutôt que vivre!
Dans un sommeil aussi doux que la mort,
(Baudelaire; Lehte)
İlk değerlendirme yazımda Lethe ile ilgili –aslında doğal olarak- çağrışan “unutma” uyuma, ölüm, hafıza vs. gibi imgesel kümelenişlere atıfta bulunmuştum. Demek ki, isabet varmış.
Ayrıca başka bir isabet: Demet’in şiirinin –Baudelaire’inkinin yanında dururken- ne denli çeviri olmadığı; hatta özgünlüğe sahip nitelikte olduğu gerçeği. Bir tuhaf nokta, burada Baudelaire’in şiirindeki “lirik ben”in aslında neye seslendiğinin, pek belli olmayışıdır (en azından ben ilk bakışta lirik ben’in muhatabını çıkaramıyorum), daha doğrusu Lethe nehrini “figüratif” (canlı bir kimlik olarak) algılamaya yakın durmasıdır. Demet’in şiirinde ise, Lethe nehrine bir yaklaşma, yönelme, kıyısına doğru bir “ağma” belirginleşmekte; yani “mekansallık” olarak karşımıza çıkıyor; örneğin şiirin son mısrağı: “Ölümlü gezim son bulsun” vb.); çok farklı ve ayrı bir imge denklemi söz konusu kısacası. Doğrusu: çok şaşırtıcı, çok.
Bir başka atıf veya bağlantı, Baudelaire’in bu “antikleştirici” imgeleminin kendisinden sonra –özellikle izinde giden- Mallarme tarafından da devralınmasıdır. Mallarme’de de bu kadar açık ve “explicit” olmasa bile gizli ve okunaklı bir “unutma” ve bilincin arınması yönünde bir hasret duyulur sıkça (örneğin L’Eventail de Mme Mallarmee - Madame Mallarme’nin Yelpazesi- adlı şiirinde bu söz konusu; ya da “Azur” –mavi hayal- adlı şiirde). Aslında çok tuhaf bir “çeviri” durumuyla karşı karşıyayız: Baudelaire Fransız Edebiyatına Edgar Allen Poe’yu kazandıran çevirmen ve sanatçı iken, İngiliz öğretmeni olan Mallarme de gençliğinde uzunca Londra’da yaşamış, Keates, Shakespeare vb. şairleri kendi dillerinde okumuş bir şairdir. Hamlet bağıntısı buradan ileri geldiği, açıktır, çeşitili metinler-arasılık olgusunu inceleyen makalelerde de kanıtlanmıştır. (belki de Keates’in eserlerinde kurcalanırsa, Lethe bağıntısı ve imgelem konusundaki yakınlık ve akrabalık daha da belirginleşebilmektedir. İncelemek lazım).
Kısacası: Kenan Şahin’in büyük bir dikkatle sunduğu Lethe şiiri, bize bu konuda –son günlerde gereksiz yere ve işlevsiz bir nedenle girilen tartışma güzergahından çıkma fırsatı ile birlikte- çok yararlı ve daha özsel bir tartışma vesilesi olmaktadır. Bunun için kendisine teşekkür edilmesi gerekir. Ayrıca şu noktayı bir kez daha vurgulamak istiyorum: Demet Demirhan’ın şiirinin –ilk değerlendirme yazısında belirtmeye çalıştığım gibi- bütün bu geniş plan edebiyat tarihi ve geleneğinin içinde yer alması, buna rağmen özgünlüğünü ve sahiciliğini koruyabilmiş olması, dolayısıyla çeviri olma durumu bu kadar yakınken, yine de çeviriye “sazan” gibi girişilmemesidir; bunda çok önemli bir işaret gizlidir; bu işareti salt Demet Demirhan’la da sınırlı tutmak belki yanlış olur, daha geniş açıdan bakıldığında, Edebiyat’ın kültürler-ötesi ve zamanlar-üstü bir ortak dili ve bakışı temsil ettiğini kanıtlamaktadır böylesi şaşırtıcı durum. O bakımdan da tartışmaya değer; o bakımdan da –beğendim/beğenmedim, çeviri – çeviri değil gibi- üretkenliği hiçbir şekilde ilgilendirmeyen boyutlardan uzak bir tartışma ortamına sevketmektedir.
Suyel
Bahsi geçen şiir kendimi çok kötü hissettiğim bir anda, kendini çok kötü hisseden birisi için yazılmış ve şiir amacına ulaşmıştır. Bir hediyedir, o kişinin yanında olduğumu belirtmesi için yazıldı ve amacına ulaştı.
sizin okumanızda bir hata yok. Kalbimin imla bilgisi zayıf,virgülü eksik. Çünkü birden kurgulamadan ortaya çıkıyor şiirler.
Ham cam gibi. .Ağlamaklı bir haldeyken bir üfürük,bir ah..tık nefeslilik hali..tabi ortaya kuralsız bir eser çıkıyor.
Ama aynı benim kopyam.Eksiklerim ve düzensizliklerimle,anlaşılmayan hallerimle,beni karşısına alıp konuşarak,sorarak çözmek isteyen dostumun karşısında anlaşılmaz,biçimsiz duruşumla durduğum gibi bir kopya.
Gerçi şiirin sonunu güzel buluyorum.Bu da hayata dair bir umuttur değil mi? Sırf bana bu kadar benzediği için bu şiir,sonunun kısa ve güzel bir biçimde bitmesi gerçekten hoşuma gitti.
Değerlendirmeniz için teşekkür ederim.
Saygılar
Dersaadet
Sevgili Dersaadet'in kendi şiirlerinin oluşumuna yönelik sözlerinde gözüme öncelikle ve ayrıcalıklı olarak "ham cam gibi" tanımı çarptı. Ben kendisinden kendisi aslında şiirini nasıl okur diye bir beklentiyle yazdığım metne, şiir(ler)inin oluşumlarındaki belirleyenleri belirterek yanıt vermiştir. Ben kendi beklentim bağlamında boş çıkmış olabilirim; fakat Dersaadet'in yanıtıyla birlikte gündeme gelen açıyı -oluşumsal kaynak ve belirleyenleri- çok ilgi çekici ve üstünde durmaya değer görüyorum. Tartışma daldan dala olmaya başlaması tehlikesine karşın yine de gereksiz ve anlamsız olmasa gerek. Fakat, bir şey, her bir sözden önce açıklığa da çıkarılmalıdır, o da şu:
Şairler çoğu zaman, kendi şiirleri ile ilgili tartışma/açıklama/değerlendirmelerde farklı bir açıdan bakıyor işe; şiiri ilgiyle okuyanlar farklı bir açıdan bakıyor; şimdi denilebilir ki, elbette ki şairin baktığı açı her zaman tartışmaya değer bir durumdur; okurun ilgisinin yöneldiği açı ve boyutlar ise, çok önemli ve birincil değildir. Gayet makul görünen bu savlama ve yaklaşım, esas ve gerçek tartışma içinde ama sürdürülemiyor, bir yerde tıkanıyor; okur da -hele hele samimi bir ilgiyle bakıyorsa şiire- kendi düşüncelerini (yorumlarını değil), tartışmaya değer gördüğü boyutları şairle paylaşmak ister, bu da onun doğal hakkıdır kanımca. Ama şairler, ebeveynelerin kendi çocuklarına olduğundan çok daha fazla bir duyarlılık ve "aşk"la metinlerine bağlı duruyorlar. SOrun da buradan kaynaklanıyor; o zaman ya şair yazdığı şiirle kalacak ve gerisi için susacak (belki de şunu söyleyerekÇ: şiirim zaten söylemek istediklerimi söylemiş durumda, daha ne konuşabilirim ki?") ya da "açıklamalar" ve tartışmalara kendi şiirine karşı mesafe kazanmış olarak katılacak.
Somut anlamda bakmak gerekirse, Dersaadet'in şiirinin oluşumuna dair söylediklerini ben -bir okur olarak- tabii ki hiçbir şekilde değerlendiremem, bu benim tasarffumunda olmayan bir şeydir sonuçta. Ama, ben o metin içinde şiiri okuma düzeyinde -olumsuz da olmayan- bir gariplik hissettim, farklı farklı okuma şekilleri olduğunu duyumsar gibi oldum, ama emin değilim; emin olmak için şair karşımda olduğuna göre- ona sormak icabına uydum. Okur olarak ilgim bu yönde yoğunlaştı; ki herhangi bir değerlendirme de henüz söz konusu olmadı bile.
Gelelim "ham cam gibi" ifadesine; bu tanım, insanın kendisine ve yaptığı işe dönük çok ciddi bir öz-sorgulamadan çıktığını (çıktığını!!) gösteriyor, öncelikle bunu belirtmek lazım. Yani: Dersaadet, ne yaptığını olduğu kadar ne yapmadığını da çok net biliyor olmalı ki, böyle -kanımca isabetli- bir tanımda bulunabiliyor. Zaten, böyle bir tanımla yola çıkan birinin, virgül veya noktalama gibi gereksiz ayrıntılara özenmesi de çelişkili bir duruma işaret ederdi; bu bakımdan Dersaadet kendi içinde son derece tutarlı ve ikna edici bir yol izliyor görüşündeyim. İşte yine aynı sorun noktasına varıyoruz böylece: okur ne yapmalı? Denilebilir ki gayet geniş bir kayıtsızlık duygusu ile: canım ne yaparsa yapsın bana ne! (Dersaadet'in böyle bir tutum sergilediğini öne sürmek istemiyorum, hayır, farazi söyledim bunu).
Bu soruyu Dersaadet'e sormuş olmak isterim, ama kendisinin böyle bir soru karşısında suskun kalmasını da saygıyla karşılarım; demek istediğim: o zaten ne yaptığını bildiğini göstermiş durumda, gerisi benim (yani okurun demek istiyorum) sorunum. O halde: sevgili Dersaadet, okur sizin metinleriniz karşısında nasıl bir tepki/etki boyutu içinde olmalıdır? Okurunuzun kimliği, özellikleri, profili nedir? Aklınızda "ideal okurunuz" var mı? Lütfen bu soruları çok sıkıcı ve lüzümsuz olarak görüyorsanız, böyle söyleyin veya hiçbir yanıt vermeyin, ben her halükarda yorumdan uzak bir şekilde saygı duyacağım. Ama merak da etmiyor değilim, -merakımı da bana çok görmeyin emi...
Suyel
Yorumlarınız için teşekkür ederim. İlk mesajımda tatmin edici bir cevap veremediğim içinde kusura bakmayın.
Sorularınızı not ettim. Bunları cevaplayabilmek için biraz da benim nasıl biri olduğuma değinmek gerekiyor. Gerçi bunu yapma niyetinde değilim. Daha önce arkadaşlar,"Dersaadet" in ardına saklanmakla kınamışlardı beni.Fakat kimseye kırıcı bir söz söylemediğimden bundan sonrada söylemeye gerek duymadığımdan,ben bu kapının ardına saklanmaya devam edeceğim. Eğitimimin büyük bir bölümünü,buna Üniversitede dahil yurtdışında aldım. Belki Türkçe diline hakimiyetsizliğim bundan kaynaklanıyordur.
Kendimi, romantizmle yaşayan ama romantizm hakkında fikrimi sorsanız en katı şekilde reddeden duygusal biri olarak tanımlayabilirim.Karakterim fırtınalı bir hayatın darbeleriyle,ufak titreşimler geçire geçire daha mı yerine oturuyor,yoksa yıkılıyormu yavaş yavaş,inanın bilmiyorum!
Nasıl yazdığımı söylemiştim,nasıl okuduğuma gelince,teknik olarak değil de duygusal bir tanımlamaya gireceğimden beni bağışlayın.Bu gerçektende bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Şiirlerimi,titreyen bir sesle,en çok etkileyen kelimeleri vurgulayarak ve sahip olamadığım için taklitte kalmış davudi bir sesle okuduğumu görüyorum. Belki sizi ilgilendirir,sesimi son derece ilgisiz ve yapmacık buluyorum. Şiirin kaynağının yani kalbimin asaletine ve içtenliğine güvenim tamken,duygusal bir tonla kulaklarıma ulaşan sesim bende bir yalancının,içtensizce konuşan sahte bir aşığın izlenimini bırakıyor.Biliyorum,tam olarak sorduğunuz bu değil. Peki olabildiğimce aradığınıza yoğunlaşayım.Bunun için şiiri tekrar okudum.Mesela "çığ" ı uzatıyorum,son satıra kadar belli bir hızla giden okuma,son satırda birden duruyor ve başka bir şiirin bitiş mısrasıymışcasına daha yavaş ve daha içten bulduğum bir duygusal tonlamayla bitiyor.
Okurun tepkisi,eh,sizin gibi olsa hep ne güzel olur ? Çok teşekkür ederim. Aklıma gelmeyecek noktalara değinmişsiniz ve emek harcamışsınız. Okurda aradığım kıstas,hakaret etmemesi ve olabildiğince kırıcı olmaması. Zamanında Nida dostumuzla böyle bir tartışmaya girdiğimi hatırlıyorum. Okurun tepkisinin ne olmasını isterdim? Tabii ki beğeni..Ben edebiyatın neredeyse tamamen beğeni görmek ve takdir edilmek için yapıldığına inanıyorum. Demekki ihtiyacımız var buna. Ben farklı bir insan değilim. Gözlerim yazdıklarımın hakkında yorum ve paylaşım satırlarını arıyor. Üzerinde konuşmak,belki ortak şiirlere yol almak,uzaktan sıkı gönül dostlukları kurmak iyi olurdu. İdeoloji ve fikirleri ne olursa olsun,objektif bakabilen eğitimli insanların sohbetinde ayrı bir lezzet olduğuna inanıyorum.
Okurun kimliği veya profili..dediğim gibi, en temel medeni ölçülerle yorum yapıp,siir üzerindeki düşüncelerini iyi veya kötü olmuş,şurası olmamış,diyerek paylaşırsa,ben gerçekten,daha ne isteyebilirim?
Umarım,sorularınıza tatmin edici cevaplar verebilmişimdir.
Sağlık ve mutluluklar dilerim.
Dersaadet
Değerli Dersaadet,
Çok çok teşekkür ederim. Bana, sizi anlamada çok yardımcı oldunuz. Anlamak diyorum da, tabii ki bir insanı anlamanın o kadar kolay ve hızlı bir şekilde olmayacağını unutmuyorum; bu nedenle yukarıdaki sözümü sizi anlamanın bir anlamı olduğunu gösterdiniz bana şeklinde değiştirip düzeltiyorum. Bunun için de sizi anlamaya çalışmayı sürdürmek istediğimi belirtmek isterim.
Ben şahsen Dersaadet isminin “gerçek” bir kimliğini göstermediğini, daha çok bir “pseudonym” (kapaklı isim) teşkil ettiğini elbette ki biliyordum, ama ardına saklanmak gibi bir kaygıyı görmemiştim. Bu, saklanmak değildir; “örtünmek” daha çok. Saklanan kişi, saklandığını belirtir miydi, ifşa eder miydi sizce? Örneğin adınızı Dersaadet değil de “Mehmet Öztürk” (tüm Mehmet Öztürk’lerden özür dileyerek söylüyorum) koysaydınız, o zaman saklanmış olurdunuz kanımca. Ne olursa olsun, isim üretme konusunda narin bir kreativite göstermenizden ötürü sizi tebrik etmek gerekiyor. Hoş bir isim Dersaadet; aslında yazdıklarınıza da “yakışıyor” gibi.
Yurtdışı odaklı bir kişilik oluşumu (eğitimi ve kültürü vs.), Türkiye’de genellikle farklı ve biraz da “haksız” değerlendirmelere yol açıyor; bir yandan “aha, bak hele” tepkisine benzer bir şey; bir yandan da (özellikle Edebiyat bağlamında) “bak, bak, gördün mü” yönünde bir tepki, ve sanki iki tepki biçimi de birbiriyle –duruma göre- karışıveriyor, iç içe girip birbirinin yerine geçebiliyor; insan buna çok fazla ehemmiyet vermemelidir (hem olumlu hem olumsuz anlamda). Ben şahsen yurtdışı kültürü görenleri bir kazanım ve katkı yapmada büyük bir fırsat olarak görüyorum. Yurtdışı bilinci ile Türkiye’ye bakmayanlara göre bu insanlar çok-katmanlı, çok-gözlü bakabiliyor olay ve gelişmelere. Bu ülkenin insanları da bu yolla kendi kendilerini daha net görebilme fırsatını bulabilir; tabii bu fırsatı kullanmak ayrı bir şey, insanın kendi kendisiyle ilgili bazı noktaları keşfetmesindeki sancılara katlanabilmek ayrı bir şey. Rahat olan şey, bize yabancı ve farklı insanların buyruğu ile sunulmuş kimlik içeriklerini sorgusuz sualsiz üstlenmiş olmak, yetmiyormuş gibi, tapıntı ve saplantı haline kadar sabitleştirmektir. Konu işte burada Edebiyat mefhumu ile yakın ilişki kurmaya yakınlaşmış oluyor: Edebiyat dinamik ve devingen bir şeydir kanımca. Yani: kalıplarla yeniliklerin, bilinenle bilinmezliklerin, gelenek ile yabancı olanın sürekli karşı karşıya gelip “savaştığı” bir mefhum. Bütün bunlardan bir bilanço olarak şu söylenebilir: yurtdışından geliyor olmanızı ben çok yararlı ve olumlu görüyorum.
Ama bu yeterli mi? Bu soruya elbette ki ben veya başkası yanıt veremez. Siz, sadece siz buna yanıt bulabilirsiniz, zahmetli ve uzun bir yoldan giderek hem de. Bu konuda sizi temin edebilirim ki: (soyut somut anlamda) Anadolu’daki hayatı anlamak kadar insanı binlerce insanlıktan geçiren ve zenginleştiren başka hiçbir macera ve yol düşünemiyorum. Kolay gelsin.
Şiirlerinizi genel anlamda, söz konusu şiirinizi de özel anlamda okuma anlayışınızla ilgili belirttiğiniz şeyler ise tam tamına bu bağlamda olabilecek en düzgün sözlerdi sanırım. Daha net ve yapmacık, içeriksiz bilimsellikten uzak bir söylem ben şahsen düşünemiyorum. Ben anladım sanırım. Buna bağlı olarak da metninizi okudum. Kısa yoldan giderek (teknik veriler genelde yazılarımızı dağıtıyor galiba, okuma ilgisini zayıflatıyor) size geçici olarak vardığım sonucu aktarmak istiyorum:
Söz konusu şiiriniz, bazı mısralarında kısa vezinli –hatta kırık mısra denilen biçime- dönüşmesi, o şiirin kendine gelmesini sağlayacaktır; siz kendiniz şöyle dediniz ya: “Mesela "çığ" ı uzatıyorum,son satıra kadar belli bir hızla giden okuma,son satırda birden duruyor ve başka bir şiirin bitiş mısrasıymışcasına daha yavaş ve daha içten bulduğum bir duygusal tonlamayla bitiyor”…işte tam bu noktalarda –belki de kendi içinizdeki doğal ritme direnerek ve onu ihlal ederek- mısraı kırın, kimi yerlerde kıtalar açarak daha da parçalayın, göreceksiniz, şiir, birden daha çok kendi kendini dinleyen ve yapılandıran bir şeye dönüşüyor (belki bunun için bazı yerlerde fiillerin/eylemlerin söz dizimsel konumlarını –yani tümce içindeki yerlerini- değiştirmek zorunda kalabilirsiniz; bilmiyorum). Tabii; benim bu önerim, şiirin özsel yapısı ile ilgili değil (gibi); salt biçimsel (gibi); yani: göz ardı edebilirsiniz, belki de etmelisiniz, ben büsbütün naif ve çocukça bir öneride bulunuyorum. Naif derken, amatörce demek istiyorum. (bütün bu hamleler belki sizin gözünüzde şiirinizi “yabancılaştıracaktır”, içindeki vahim sahiciliği ve sancılı hayat izlerini törpüleyecektir, bunu göze almanız gerekebilir, -bundan dolayı da kendi önerilerime aslında kızgınım; sihri bozuyor olabilirim, ama dediğim gibi: sırf amatörce ve naif bir yönelim bu bendeki…)
Bir keresinde bir dostum bana bir şiir göstermişti ve demişti ki: “şunu oku, burada benim hayatta kalabilmemin bedeli saklıdır.” Okuduktan sonra, beğendiğimi söyledim, ama aynı “hammaddeyi” bir romanda işleseydi, beni de hayatta tutabilecek bir metin yazmış olacağını belirttim. Söylemek istediğim: bazı metin türleri bazı “malzeme”yi peşinen çağrıştırıyor; bazı malzemeler ise sanki doğal olarak bazı biçimlerde ancak işlenebiliyor; dolayısıyla insan şöyle bir yargıya varıyor: biçimi olduğu kadar insan malzemeyi de “hazmetmelidir” (bu arada böyle bir sözün –emin değilim,- Goethe’den de söylenmiş olması olasılığı da var). İnsanın kendi kalbini bilmesi (evet çok çok değerli bir koşul, kabul, ama:) yetmiyor; yazınsal metinlerin diplerinde de belli yasaların olduğu ve bunların etrafında kümelenmiş olarak da bir kalbin işlediğini ve attığını duymak da gerekiyor aynı zamanda. İki kalbin atışını eşzamanlı ve uyumlu bir ritme dökmek, kanımca, yazarın en başlıca yükümlülüğüdür. Kendi kardiyogramlarına, ne kadar net olursa olsun bu çizgiler, grafikleşmiş şifreler vs., bakmak ve bakmak, ve yine bakmak yeterli midir, dünyanın müziğini duymak için? Ama, yine belirsiz ve muğlak konuşmalara dalıp gitmişim. Bağışlayın beni emi…
Şimdilik sevgiyle ve hoşça kalın.
Suyel
Şiir… Elinizde kumpas ile onun inceliğini ölçemezsiniz. Nitekim masaya yatırdığınız bir araba motoru, değil. Yağlama ve yıkama ile pistonların hareket gücünü bir nebze arttırırsınız ki o da uçmasına yetmez. Basınç gerekli ve sızdırmazlığı sağlayan keçelerin direnç gücü… Aslında tamirci kimliğinizin altında bir müzisyen yatıyor ama bu da sizi haklı kılmaz. Bir piyanonun tuşlarına basan parmak, o anda kaç kg/f. uyguladığına bakmaz, değil mi… Mekanik tutkunuzu kenara bırakamıyor veya müzik ile harmanlayıp bir çorba sunumanızı. İnsanlar her zaman robot, değildir. Kendisini, onun kendini ifade ettiğinden fazla ben de tanımıyorum. (Dersaadet). Tek bildiğim bir gerçek var o da şiir ile dalga geçtiğidir. Otuz satırlık bir şiirin içinde vereceği mesajı bir satır içine gizleyebilecek kadar usta. Ben şiirde akıl oyunlarını sevenlerdenim. Üzerine ölü toprağı serpilmiş, tavırlarına ben inanmıyorum. Sadece kendi çevirisini bilerek kötü yapıyor. Belki gerçek ismiyle şahikalardadır, kim bilir…
ŞİİR SANATI VE TÜRK ŞİİRİ
Söz sanatları içinde tartışmasız büyük bir yeri olan şiir, insanlık tarihi boyunca gücünü ve varlığını hissettirmiştir. Genel anlamda “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” olarak karşımıza çıkan şiirin tam bir tanımını yapmak, bir bakıma güçtür. Çünkü, şiir anlayışları çağlara, toplumlara, felsefe temellerine, yaşanılan hayata ve insanlara göre farklılık göstermektedir. Kimi zaman dizelerin ses uyumu, ölçü, uyak gibi öğelerin yer aldığı yapıya şiir denilirken, kimi zaman da, dizeler içine serpiştirilen seslerle süslenen, duygu, düşünce ve hayalin ahenkli bir biçimde aktarılmasına şiir denmiştir.
Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir. Şiirde kelimeler farklı çehreleriyle karşımıza çıkarak, bizi nesrin götüremeyeceği bir duygu dünyasına ulaştırırlar. Şiir dil içinde ayrı bir dildir. Nesre ait kurallar şiir için geçersizdir. Nesirde bir şeyi söylemenin pek çok yolu varken, şiirde bir tek yolu vardır. Nesrin çaresiz kaldığı yerde şiir imdadımıza yetişir. Bu yönüyle şiire, mensubu olduğu dilin en son anlatım yeteneği diyebiliriz.
Her şiirin dil, biçim ve konu olmak üzere üç temel öğesi vardır. Dil, şiirin maddesi; biçim, şiirin anlatım tarzı; konu, şiirin anlattıklarıdır. Şiirin özü ise, şairin tabiat, insan, toplum ve dünya görüşlerini yansıtır. Şiir bir bakıma kelimelerle güzel biçimler kurma sanatıdır. Şiirde önemli olan, kelimeleri iyi bir biçimde kullanmaktır. Bunun için kelimeleri tanımak, kelimeler arası ilişkileri iyi bilmek gerekir. Mallarme’nin “şiir kelimeler dinidir” demesi bundandır. Şüphesiz şiiri şiir yapan, ne biçim kusursuzluğu, ne de öz üstünlüğüdür. Şiirsel aydınlık öz-biçim dengesine ve öz-biçim güzelliğine bağlıdır. Bütün bunların yanı sıra, şiirin gerçek özelliği duyurup duygulandırmasında, ürpertip düşündürmesinde aranmalıdır. Şiir bizi bulunduğumuz ruh hâlinden alıp başka bir ruh hâline götürebilmeli, bizi düşündürmeli ve hatta zihnimizi allak bullak edebilmelidir.
Aslında, şiir çağlar boyunca insanoğlunun içinde var olan iyiye, doğruya ve güzele ulaşma isteğinin bir sonucudur. Şiirin olmadığı yerde insan sevgisi eksik kalacak, hatta insanlar korkunç bir duygusuzluğun pençesine düşecektir. Çünkü şiir yaşadığımız dünyanın güzelliklerine yeni güzellikler katmakta, yaşamı bizim için daha renkli, daha güzel ve daha anlamlı kılmaktadır. Şiirle daha güzel bir dünyaya sığınabilir, çirkinliklerden kurtulabilir veya rahatsızlığını duyduğumuz bir yükten kurtulabiliriz. Şiirin sonsuz etkileme gücü duygularımızı uyararak, yaşamın bütün yönlerini, en ince ayrıntılarına varıncaya kadar önümüze serer.
Yaşamımız boyunca bizi sonsuz güzelliklere ulaştıran şiir, kuşkusuz sürekli bir çalışmanın ürünüdür. Emeksiz, disiplinsiz hiçbir yetenek meyve veremeyeceği için, şiir yazmak da sürekli bir çalışma ve sürekli bir disiplin ister. Gerçek bir şiirin nasıl yazılacağı konusunda elbette ki elimizde hazır formüller yoktur. Bu konuda belirlenmiş bir ölçü de olamaz. Çünkü her şair ayrı bir değerdir ve ayrı bir “poetika” üretir. Örnek verilebilecek, taklit edilebilecek tek poetika yoktur. Yalnız, şimdiye kadar yazılmış iyi şiirlerin ortak yanlarına baktığımızda ise, kendinden önceki şiirleri aşan, yaşanılan çağa damgasını vuran, evrensel değerlerin derinliğini taşıyan, fikirlere aydınlık, kuvvet veren ve tüm insanlığı sarabilecek söyleyiş, duyuş, düşünüş güzelliğine varan türde özelliklere sahip olduğunu görürüz.
Şiir yazan insan öncelikle ne yaptığını, ne yapmakta olduğunu bilmek zorundadır. Eğer bir şiir zekâsına ve bir şiir yazma yeteneğine sahip değilse, bu işe kalkışmamalıdır bile. Şiir yazmak, kolay bir uğraş olarak görüldüğü sürece, ortaya çıkacak yapıtlar da o derece şiirden uzak olacaktır. Oktay Akbal bir deneme yazısında aynen şunları söylüyor: “Şairlik heveslilerinin ilk başta yapacakları şey, kendinden önce neler yazılmış, hangi gerekçelerle, itmelerle, duygulanmalarla, düşüncelerle yazılmış bunları bilmek ve incelemektir.” Ve ekliyor: “Şair diye ortaya atılmak bir yürekliliktir, saygı duymalı bu yürekliliğe. Öte yandan biraz da acımalı bu yürekliliği gösterenlere, hele böylelerinin çiziktirdikleri şiirle ilgisiz şeylerse.” Rober Suares ise şu görüştedir: “Her isteyen şair olamaz. Şair olmak için mısralar sıralamak yetmez. Şairlik az kimsenin nasibine düşen bir altınca duygudur.” Bu sözler de bize gösteriyor ki, şairlik basite indirgenecek bir olay değildir. Her resim yapana ressam diyemeyeceğimiz gibi, her şiir yazana da şair diyemeyiz. Şair ilham alandan çok ilham veren, içinde ayrı bir dünya taşıyan, olayları kuvvetle duyan, duyduklarını duyuran ve güzellik yaratan insandır. Gerçek şair tüm insanlığın yükünü omuzlarında hisseden kişidir. O, bize yaşama sevinci verebilen, hayatımızı daha renkli, daha canlı ve daha derinden duyurabilen bir yaratıcıdır. Ve onun asıl özelliği, bir duyguyu alıştığımız deyiş düzeni dışında anlatabilmesi, yaşantının nabzını bir şiir diliyle duyurabilmesidir.
Bu genel değerlendirmelerden sonra gelelim Türk şiirine... Türk şiirinin çok eskilere dayandığını Çin kaynaklarından öğreniyoruz. M.Ö. 2. yy.da Türk şiir çevirilerine rastlanılmıştır. Hiç kuşkusuz Türk edebiyatında en çok gelişme gösteren tür şiir olmuştur. Ulusumuzun tüm iç özelliklerini şiirlerimizde bulmak mümkündür. Edebiyatımıza giren sayısız yazı türüne rağmen hiçbirisi şiir kadar rağbet görmemiştir. Edebiyat denilince ilk aklımıza gelen şeyin şiir oluşu, yüzyılların bize bıraktığı bu büyük mirastan ileri gelmektedir.
Türk şiiri yüzyılların verdiği alışkanlıkla vezinsiz, kafiyesiz pek düşünülmemiştir. Fakat 19. yy’dan itibaren batı etkisi altına giren şiirimiz, Fransız sembolistlerinin etkisiyle vezin ve kafiye gibi kayıtlara bağlı olmayan bir şiir akımıyla, yani serbest nazımla tanışmıştır. Özellikle 1937’den sonra Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’le başlayan vezinsiz-kafiyesiz şiir akımı, Türk şiirine yeni bir soluk getirmiştir. Buna rağmen bu şiir akımı günümüze kadar gelen tartışmalı bir konu olmuştu. Cahit Tanyol’un bu tartışmalar çerçevesinde eski şiirle yeni şiiri değerlendirmesi ilginçtir: “Birçok şair keman çalmasını bilmediği hâlde koltuğunda kemanla dolaşan adama benzer. İşte kafiyesiz şiir söyleyen gençler, bu gibilerin sahteliğini açığa vurmak için o aleti kırmakla iyi bir iş gördüler. Vezinli-kafiyeli binlerce tekerleme ve klişeleşmiş hayaller Türk şiirinde tekrarlanıp durdu. Vezinsiz-kafiyesiz şiir cereyanı bu kişilerden şiiri kurtardı ve kötü şiiri dayandığı en sağlam temel destekten mahrum etti.“ Yeni şiirin mimarlarından Oktay Rıfat ise meseleye bir başka açıdan bakıyor: “Duyu ettiğimiz şeyi şiir hâlinde tespit ederken, klâsik şairin yaptığı gibi akla başvurmak, vezin ve kafiyenin de işe karıştığı akla uygun bir mimarî hazırlamak, bir şimşek gibi çakıp sönen duyunun elimizden kaçıp gitmesine mal olabilir.”
Şu bir gerçek ki, serbest şiirle şiirin alanı genişlemiş, yetenekleri artmış ve bugünkü modern Türk şiiri doğmuştur. Bugünkü modern Türk şiiri dünya şiirinde olduğu gibi, insan duygularındaki karmaşıklığı bütün yönleriyle yansıtabilmektedir. Bugünkü şiir adetâ gerçeğin, yaşantının dili konumundadır. Ancak, bu şiir akımı da yeteri kadar anlaşılmadığı için, birtakım yozlaşmalara uğramıştır. Serbest şiir çoklarının sandığı gibi bir kuralsızlık, bir başıboşluk ve bir vezinsizlik değildir. Serbest şiirin kendine has bir vezni, bir kurgusu ve bir bütünlüğü vardır. Serbest şiirde bir rahatlık değil, aksine, bir kaos vardır. Serbest olarak yazılan her bir şiir için ayrı bir vezin gereklidir. Bir şiir için yaratılan vezin, bir başka şiir için kullanılamaz, kullanıldığı takdirde tekrara düşülür ve gelişigüzel şiirler ortaya çıkar. Maalesef serbest şiirin bu incelikleri gözden kaçırıldığı için ortaya şiirle alâkası olmayan yığınla şiir, hatta şiir kitapları çıkmaktadır. Ne yazık ki böylesi hatalar yüzünden Türk şiiri birtakım yaralar almaktadır. Şiir alanında yaşanılan olumsuzlukların bir sebebi de hiç kuşkusuz şiire meraklı bir toplum oluşumuzdur. Aziz Nesin şiire olan bu merakımızı, “Türkiye’de her üç kişiden dördü şairdir.” sözleriyle gayet çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir. Nesin, bu sözüyle şiire olan bilinçsiz ilgimizden yakınıyordu.
Amacımız Türk şiirini bir yerlere taşımaksa, günümüze kadar gelen Türk şiirini iyi incelemek ve anlamak zorundayız. Eski ve yeni Türk şiirini tartışmak yerine, her ikisini de iyi anlamak zorundayız. Türk şiiri en büyük gelişimini elbette ki serbest şiire borçludur, ama bunun da çıkış noktası Tanzimat şiiridir. Şinasi olmasa, Orhan Veli olmaz ve bugünkü modern Türk şiiri doğmazdı.
Bütün bu sözlerden sonra belki de şunları söylemek yerinde olacaktır: Şiiri seviyor olabiliriz, şiir de yazıyor olabiliriz. Yeter ki kendi beğenimize takılıp kalmayalım, yeter ki yazdığımız şiirleri eşi benzeri olmayan birer yapıtmış gibi ortaya çıkarmayalım. Çünkü şiiri biz başlatmadık ve bizimle de bitmeyecek.
Değerli Musa,
Yazdığınız makale içinde –siz de onaylarsanız- adım adım ilerlemek istiyorum. Ayrıca belirtmem gerekir ki, fikirlerimizin ve görüşlerimizin ayrışması değil, öncelikle kendi içinde netleşmesi ve bir olasılık belli noktalarda birbirini kavramsal düzeyde tamamlaması amacıyla size sorularımı iletiyorum. Bu da şu anlama geliyor: Sorularımı sorarken, kendi kafamdaki doğruların sonradan tasdikini illa da hedefliyor değilim. Ben de sizin gibi makalenizde dile getirdiğiniz konu ve noktalar üzerinde –farklı bir bakış açısıyla olsa da- düşünüyor, anlama çabamı sürdürüyorum yıllardır. O halde kasıtsız bir ilgiye sizinle tartışmak istediğimi burada hemen belirtip bundan sonraki aşamalarda da buna göre ilerleyeceğimizi umut ettiğimi bilmenizi isterim. Bugün sormak istediğim sorularım şunlar:
1. Söz sanatları derken, acaba tam olarak neyi kastettiğinizi anlamadım; bu kavramla yoksa malzeme bakımından “söz” mü kastediliyor, net değil, en azından benim için net değil; nasıl ki heykelcilikte örneğin mermer, bronz, taş, hatta daha “fani” bir malzeme olan ahşap söz konusu oluyorsa, “söz sanatları” adı altında siz de, içinde tiyatronun, nesrin ve şiirin olduğu “yazın”ı kastediyorsunuz. Bunu netleştirmek gerekir kanımca.
2. “duygu ve düşüncelerin, okuyan ya da dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması” şeklindeki tanımınızda benim gözüme ilişen çeşitli belirsizlikler var, bunlar arasında öncelikle; aynı tanımın acaba sadece diğer yazınsal türler (nesir ve dram) değil, başka sanatlarda, örneğin “müzik” ya da “resim” sanatı için de geçerli olup olamayacağı sorusudur. Daha net sormak gerekirse, şöyle bir tanım yanlış mıdır: “Müzik, duygu ve düşüncelerin, (okuyan ya da) dinleyenlerde güzellik duygusu uyandıracak biçimde aktarılması”dır. Ayrıca bu tanımda bir de (özellikle 19.yy’dan sonraki estetik kuramları bakımından) şu önemli belirsizlik var: güzellik duygusu uyandırmak. Bu ne anlama geliyor? Orhan Veli’nin şiiri örneğin “güzellik duygusu uyandırıyor” mu? Genel anlamda Modern (Hermetik) Şiirde, özel anlamda Sürrealizm, Dadaizm, Yeni Gerçekçilik gibi şiir kuramlarında biliyorsunuz ki “dekonstrüksiyon” ilkesi geçerlidir; Picasso’nun tablolarını anımayın: güzellik duygusu uyandırıyor mu? Eğer uyandırmıyorsa, sanat değil mi bu? Ben Picasso’yu savunmak durumunda değilim ya da yermek de bana düşmez, sadece sizi anlamaya çalışıyorum: güzellik duygusu uyandırmak şeklindeki koşullandırma altında acaba genel anlamda sanat, özel anlamda da şiir çok (tehlikeli) boyutta daraltılmış olmuyor mu? Ben, şiirin sadece kendisini ifade etme amacı olduğunu, başka bir deyişle; kendi kendisinin dışındaki “amaç”lara koşullandırmaya pek elverişli bir sanat dalı olmadığını düşünüyordum. (bununla da “sanat sanat için” ya da “sanat toplum için” gibi anlamsız ve içeriksiz bir boş diyalektiğin peşine düşelim demiyorum elbette.) Zaten anılan tanımınızın hemen devamında şiiri “tarih, çağlar, toplumlar ve felsefe temelleri” şeklindeki cendereye alıyorsunuz. (burada yine “güzellik duygusu” yerine “ahenkli bir biçimde aktarılması” gibi tekniksel önermede bulunarak yukarıdaki koşullandırmayı daha da sınırlandırmış oluyorsunuz. Bence bunlar tartışmaya değer önermeler. Düşüncelerinizi biraz netleştirirseniz sevinirim.
Bugünlük bir de son soru olarak belki de –en azından benim açımdan- en sancılı noktaya işaret etmek istiyorum; gerçi sizin için bir sancılı nokta yok gibi, zira saptamanızı o kadar doğal yapıyorsunuz ki, hem size imreniyorum, sorunsuz olduğunuz için, hem de şaşırıyorum, yine sorunsuz bakabildiğinize. Saptamanız şu: “Şiir nesirle doğmakla birlikte, bambaşka bir özelliktedir. Etkileme gücünden olacak ki, şiir her zaman nesirden çok sevilmiştir.”
Şimdi “şiir(in) her zaman nesirden çok sevilmiş” olduğunu ölçmenin veya bulgulamanın dayanaklarını bir kenara bırakırsak, “şiir(in) nesirle birlikte doğmuş” olduğunu hiç mi hiç anlamadım. Bildiklerimi bütün içtenliğimle sizinle paylaşmaya hazırım, ama korkarım ki, siz o zaman bu doğal saydığınız birlikte doğum durumunu büsbütün inkar etmek zorunda kalacaksınız. Bunu da ben haddime olmayan bir durum olarak değerlendirmeyi –en azından bu aşamada- yeğlerim. Bu bakımdan sorum şu: hangi şiirden bahsediyorsunuz? Türk şiiri (ve aynı anda doğan, yani bir bakıma ikiz kardeşi diye gösterdiğiniz nesri) mi? Genel anlamda şiir (nesir) mi? Eğer bu birlikte doğum sahiden varsa, “bambaşka özellikte”dir ne olacak? İki şeyi nasıl anlamak lazım, yan yana, -nedensellik bağını ben çözemedim. Bir benzetmeyle derdimi anlatmaya çalışayım size: Eğer –diyelim- “ev yapmak” ile “çadır kurmak” aynı anda doğduysa, ikisinin farklı özellikte olması nasıl olanaklıdır? Olanaksızdır demiyorum, ama “ev yapmayı” icat eden kişinin bu icadındaki dürtü ile “çadır kurmayı” icat eden kişinin bu icadındaki dürtü arasında ne gibi nedensellik bağı kurulabilir? Kurulabiliyorsa, o zaman aynı anda nasıl doğabilirler? Kanımca her bir sanatsal etkinlik genetik (oluşumsal) boyutta birbiriyle kesin diakroniktir (farklı zamanlama), senkronik değil. Bu bakımdan bazı sanatlar yerini başka sanatlara bırakıyor, başka sanatlarla ilintilenerek yeni sanatların oluşumuna yol açıyor, aynı şekilde yazının içinde “doğal tür” diye geçen şiir, nesir ve dram türleri de birbiriyle diakronik bir ektileşmeyle meydana geldi, biçimlenmeye yüz tuttu. Genel anlamda “söz sanatları” diye sizin tarif etmeden anladığınız “yazın”ın da başka bir sanatın içinden –belki de onun yetersizleşme durumuna geçmesiyle birlikte- oluşagelmiştir. Tarhisel açıdan bu çok kolay kanıtlanabilir bir durumdur. Ve aynı şekilde şiir mi önce, nesir mi önce “doğdu” ve diğerini “tetikledi”, bu da aşağı yukarı kesin dayanaklarla ortaya konabilmektedir. Ama yine de sizin söylemek istedikleriniz acaba benim anladığım şeylerle aynı mı, emin değilim. Bu nedenle sizden ricam, tartışmamızın seyri ve verimliliği açısından bendeki soru işaretlerini ortadan kaldırmanız olacak. İyi çalışmalar dileği ile
Suyel
Merhaba,
Yazınızın giriş paragrafındaki temennilere aynen katılıyorum.Amaç iyi niyetli olarak bir yapıtı,bir insanı veya herhangi bir olayı anlamak olunca ,sonuna kadar paylaşmaya,tartışmaya hazırım.Elbette ki farklılıklarımız olacak.Zaten aynı düşündüğümüz zaman problem var demektir.Ancak belli bir seviyede konuşmak ve tartışmak için de bazı temel noktalarda buluşmamız gerektiğini düşünüyorum.Lafı fazla dolaştırmadan kısa kısa yönelttiğiniz sorulara değinmek istiyorum:
1-"söz sanatları" derken elbette ki içinde şiir,roman,öykü,tiyatro vs.bulunan "yazın"(sanat değeri taşıyan) kastedilmiştir.
2-Bu soruya karşılık verebilmem için, yaptığınız şiir tanımınızı biraz açmanız gerekecek.Açıkçası yaptığınız tanıma katılmıyorum.Tanım kendi içinde çelişkiler barındırıyor.Bu çelişkiyi geçtik diyelim,yaptığınız tanımın-siz peşinen bunu vurgulamadığınızı ifade etseniz de-"sanat sanat içindir" çıkmazının bir uzantısı olduğunu düşünüyorum.Bence şiiri asıl dar bir alana hapseden böylesi yaklaşımlardır.Şiiri nereye kadar yaratıcısından soyutlayabiliriz?Şiiri nasıl gerçek yaşamdan koparabiliriz?
Yaptığınız şiir tanımına bakarak insanın aklına ister istemez şu sorular geliyor:
*Şiir nasıl kendi kendisini ifade edecek?
*Şiir bu amacı oluştururken yaratıcısının rolü ne?
*Kendi dışındaki amaçlara koşullandırmaya elverişsiz olması ,neye göre?
................................................................
Sizin tabirinizle en sancılı noktaya gelelim.Bu konuda kısmen haklısınız."Şiir nesirle doğmakla birlikte..."Bu kısım yazının gerçek metninde "şiir nesirden doğmakla birlikte..." şeklindeydi.Yani dergiye gönderdiğim metinde bu şekildeydi.Bilirsiniz dergide yayımlanacak yazılarda yayın kurulunun müdahalesi kaçınılmmazdır.Tahminimce o kısım ya düzeltmeye uğradı ya da baskı hatası oldu.Şiirin nesirle aynı zamanda doğmadığını edebiyata,şiire az da olsa merak duyan herkesin rahatlıkla bilebileceğini tamnin ediyorum.Yalnız,bu anlamda bildiklerinizi anlattığınız takdirde benim yazdıklarımı inkar etmek zorunda kalacağımı ifade etmeniz ,ilginçti doğrusu.Bildiklerinizi lütfen anlatın,bundan zerre kadar gocunmam.Anlattıklarınız benim ufkumu açacak,bana yeni kapılar aralayacak,en azından zihnimde birtakım soru işaretlerinin oluşmasını sağlayacaksa ,neden dinlemeyim sizi.
"Şiir Sanatı ve Türk Şiiri"nde adım adım ilerleyelim,ama öncelikle sizden ricam bende oluşan soru işaretlerini gidermenizdir.
İyi çalışmalar...
Değerli Musa,
Öncelikle sizden bir ricam var, bana bey demenize gerek yok, nezaketiniz beni elbette ki memnun kılıyor, fakat bu forum ortamında hepimiz aynı denklem ve düzlemde yürümeye gayret ediyoruz. Güzel bir eşitlik ortamı diye bakmak gerekir. Tabii yine siz bilirsiniz, ben sadece belirtmiş olayım.
Yazdığınız yanıtlar beni son derece memnun etti, daha doğrusu umutlandırdı; buna bağlı olarak da işimizin zorlaştığını ve boyutlanmaya başladığını görünce biraz da korktum doğrusu; düşüncelerin netleşmesi ve ortak kabullere doğru seyretmesi elbette ki sorumluluk payını da arttırıyor. Korkumu yenip sizin sorularınıza dair yanıtlar vermeye çalışayım.
Söz sanatları konusunda anlaştığımıza göre, hangi kavramın kullanılacağı da artık önemli değil, yeter ki biz neyin kastedildiğini bilelim.
Söz sanatları içinde şiirin durumunu irdelemekteyiz anladığım kadarıyla. “Durumu” derken acaba aynı açıdan mı bakıyoruz emin değilim; aynı açıdan derken yine şu eklemeyi yapmam gerekiyor galiba: Şiirin durumu bağlamında siz konuşurken galiba bir “nitelik” tanımlaması yapmaya çalışırken, ben daha ziyade “olgusal” olarak şiire bir tanım getirmeye çalışıyorum. Anlaşamadığımız nokta burada; “sanat sanat için” veya “sanat toplum için” gibi “nitel” (ve dolayısıyla göreceli) tanımlamaların karşısında olduğumu söylerken şiiri (öncelikle) bir fenomen olarak görmenin yararlarından bahsetmeye çalıştım. Yoksa size “sanat sanat için” anlayışına dönük getirdiğiniz eleştirinizde çok büyük bir oranda katılıyorum (gerekçelerinizi kabul etmeye pek gönlüm razı değilse de, ama bu başka bir konu, şimdilik ayrışan noktaları değil, buluşabileceğimiz noktaları aramak gerekir kanaatimce.); ama bunun karşıt anlayışına dönük sav ve yönelimlere de karşıyım, yani: şiiri (herhangi bir gerçeklik çerçevesi içinde) koşullandırmanın özsel bir anlamı olmadığını düşünüyorum (edebiyat tarihi de beni destekliyor galiba: şiirlerin yazıldıkları dönemdeki “etkin” güncelliğinin üzerine o kadar toz binmiş ki, artık bizler o şiirlerin oluşumsal gerçekliklerini bilmesek de dokuları konusunda güvenilir bir beğeniye sahibiz genellikle; müzik konusunda bir örnek vermek gerekirse: Bach kendi dönemi içinde “devrimci” olarak nitelenen bir asi müzisyen olarak algılanıyordu; bizim için “gelenek” olmuş durumda; bu inanılmaz bir şey, ama öyle! Kendi döneminin mesafesizliğinden ötürü Bach’ın müziğine dair bir “değerlendirme”yi Bach’ın döneme özgü güncel etkisi geri plana itmiş oluyordu kısacası; benzer durumlar söz sanatları içindeki kalıcılaşmış yapıtlar için de geçerlidir). Şiire fenomen (olgusallık) boyutuyla yaklaşıldığında yapılabilecek tanımların başında onun (tıpkı başka “nesne”ler gibi) bir (dilsel) “yapı” olduğu; bu yapının da yasallıkları yazarın keyfinde değil, yapının kendisi içinde bulunduğunu; dahası, şiirin bu yasallıkların sağlanması ve biçimlendirme yöntemleriyle somutlaştırılması sonucunda sadece kendi yapısallığını dışavurduğunu; yani kısacası: birincil derecede kendi kendini ifade ettiğini görmek çok uzak ve anlaşılmaz durum olmasa gerek. Tabii, “dil” denilen yapı unsurunun etkisiyle biz şiiri (dili biz her gün kullanıyoruz ya!) kendimize yontmayı da alışkanlık edinmekte zorlanmıyoruz. Düşünün: bir anne var, oğlunu yitirmiş; oğlunun mezarındaki “toprağı” öpüyor. Bildiğiniz toprak. Ama onun, yani anne için, o toprak oğlunun yerini almış oluyor. Şiirin oluşumsal yasaları arasında bu denklemin aynısı etkindir kanımca: şiir söyleminde mutlak surette “dil işareti” (örneğin gemi) ile işaret edilen ayrışmış olmalıdır, aksi takdirde bir “bire-bir mesajlaşma”ya indirgenmiş olur. Asıl sorun da zaten burada, özellikle şiir metinlerini üreten kimseler de şiirde söyledikleri ile bir şeyleri gerçekten söylediklerine inanmalarıdır; oysa bizim şiir yoluyla söylemek istediklerimiz ile şiirin kendi yasallıkları yoluyla söyledikleri arasında inanılmaz bir uçurum söz konusudur her seferinde (yani ne zamanki şairler duygusal ve düşünsel anlamda şiire bir koşullandırma koyuyorsa). Bu bakımdan Adorno şu önemli sözü söylemiştir: şiir, şairin istediğinden fazla/ başka şeyler söyler. Yani kendi kendini ifade eder birincil derecede.
Bu düşünceyle birlikte çok basit bir gerçekliği de görüyoruz, ama maalesef işimize çoğunlukla gelmediğinden olsa gerek hep göz ardı ediyoruz; şöyle ki: Şiir duyuglar/düşünceler/anlamlar ile yazılmaz, “sözcüklerle oluşturulur”. Şiirin sözcük materyali vardır öncelikle; bu sözcükler –şiirin içindeki haliyle diyorum- bizim tasarrufumuz veya kasıtlarımızın dolaysız “nesne”leştirilmiş araçları değildir. Elbette ki, insanlar aşık oluyor, efkarlanıyor, dertleniyor, içerliyor, vb. ve bu durumda bir şiir yazıyor; güzel, ama şiir yazmayıp da futbol stadyumuna giderek bağıran kimselerin (aşağılamadan uzak belirtmek isterim ki) yaptığından pek farklı bir şey yapmadığını bilmek gerekir. Zaten bu “esin perileri” ortadan kayboldu mu, veya liseli aşık liseden mezun oldu mu, şiir yazmayı da bırakıyor. Demek o süre içinde şiir kılıfındaki şeyi sadece belli bir amaç doğrultusunda araçsallaştırmış; amaç ortadan kalkınca da şiirin kendisi de etkinlikten uzaklaşmış oluyor.
Ben size şimdi hiç duymadığınız, kendi kendinize hiç yaşamadığınız bir duygudan bahsetsem, hem de şiir yoluyla, ama şiirin temel yasalarını çiğneyerek yapsam, sadce duygulanım içinde bulunduğuma dayanarak yol almaya çalışsam, siz o şiiri beğenir misin, dahası “şiir” olgusu yerine alır mısınız? Demek ki, dil içeriksel aktarılan şeyin kendisi, şiiri şiir kılan şey değildir. Aynı şekilde size en bilindik duygusal deneyimden bahsedeyim, ama bunu şiirin yasallıkları içinde kalarak yapayım, hatta, sizin kendinize göre siyasal görüşünüze tam karşıt içerikli bir ideolojiye sahip şeyler söyleyeyim, ama bunu şiir yasallıkları doğrultusunda yapayım, siz buna “bu şiir değildir” der misiniz? Sanırım bu sorularda çok fazla bir ayrışma olmayacaktır aramızda, varsa hala, lütfen söyleyin de anlaşamadığımızı en azından kabul ederek devam edelim.
Gelelim o “nazik” konuya. İşte şimdi biraz korkum var diyebilirim.
Öncelikle düşüncemi veya bildiklerimi (bildiğime inandıklarımı) söyleyeyim: şiir ilkel dans dürtüsünden doğmuştur. Milattan aşağı yukarı 1000 – 1200 yıl önce, bizim Anadolu topraklarına çok yakın bir coğrafyada (Attika ve Delphos’ta) “Tragoi” diye adlandırılan insanlar kentlerin sokaklarında yürürmüş. Bu yürüyüş sırasında belli bir müziğin ritmine uyarak ilerlenirmiş. Önceleri büsbütün doğada ve düzensiz bir tekillik (aile kavramı olmadığından, gelişi güzel bir araya gelen gruplar, varlıklar, kümelenişler doğrultusunda) içinde yapılan bu “ritmik” etkinlik (buna “dans” demek belki henüz erken olduğu için, biçimsizliği ve gelişi güzelliğinden ötürü bir bilinç olmadığından) sonraları –dediğim gibi- törenlere dönüşmüş kentlerde; bu törenlere “Dionysos Şenlikleri” deniliyordu. Tragoi’lar ise “Koç başlık”lar taşıyan insanlar (tragoi koç başı demek Yunancada). Aşağı yukarı 300 yıl boyunca bu şenlikler sırasında sadece düzenleme bakımından bir gelişme görülmüştür, biçimsel olarak her hangi bir gelişim görülmemiştir. 300 yıl sonra müziğe o dönemi ilgilendiren konuların eklenmesi doğrultusunda ve akılda daha kolay kalsın diye müziğe ve onun ritmine denk (onu “taklit” eden) “sözler” eklenmiş; bunlara “Dithyrambos” adını veriyorlardı (bugün de Dithyrambos” bir vezin ölçüsüdür hala). Edebiyat tarihinde benim bilebildiğim kadarıyla ilk “biçimselleşmiş sözler” bunlardır. Tragoi’ların şenliklerinden –aşağı yukarı 250 yıllık bir gelişmenin ardından- mısralı ve manzumeli “Tragoedia”lar doğmuştur (bizim “trajedi” dediğimiz” tür, yani dram türü). Şimdi birçok ayrıntı var bu bağlamda ama, bizi ilgilendiren boyutuyla söylemek gerekirse: Önce müzik / yeryüzü müziği vardı. Bunun yetersizleşmesi sonucunda “söz” eklenerek “söz sanatları” doğdu; bu söz sanatların doğuşu “şiir” ile gerçekleşti; Homeros adında bir kör (efsanelere ve rivayetlere güven olursa tabii, ki bu pek meçhul ve tartışmalıdır) tragoi’ların dithyramboslarla sokaklarda yürüdükleri dönemde Yunan halkının tarihsel hafızasını canlı kılmak için “epos” (anlatım) denilen (şiirden farklı) türde başka bir söz sanatı kullanmıştır, ama bu “epos”larda yine “biçimselleşmiş sözler”di, sadece Tragoi’ların amaçlarından farklıydı bir amacı vardı (hatta, ilk dönemlerde Odysea ve İlyada’nın şarkı eşliğinde okunduğunu söyleyen araştırmacılar bile var). O halde şöyle bir oluşumsal gerçeklik karşımıza çıkıyor: müzik sanatından şiir (ve genel anlamda söz sanatı; aşağı yukarı 1000 Milattan önce) doğuyor, bundan sonra nesir denilen tür biçimleşiyor (Homeros ile; aşağı yukarı m.ö. 800), en sonda da dram türü (aşağı yukarı m.ö. 600/500) belirginleşiyor (dram türünün targoiların şenliklerinden nasıl oluşageldiği konusu çok çok ilginçtir aslında! Ama konumuzun dışında olduğu için belirtmekten uzak duruyorum). Şimdi diyebilirsiniz ki: Yunan şiirinden bana ne. Haklısınız. Bize ne! Yeni Zelanda veya Amazon Ormanlarında yaşayan ve henüz hiçbir modern algının kapsam alanına girmemiş kabilere bakalım; dilleri bile henüz en ilkel seviyede bulunan kabilelere; törenleri vardır bunların; bu törenlerde yine çeşitli maskeler takarak bedensel ve ritmik hareketlerle “öcüleri” kovalamaya çalışırlar bunlar; bunları hepimiz biliyoruz. Ama öngörmediğimiz bir şey var bu işte, o da bizim –yani en modern dil ve bilinç algılarımızla bizim- günümüz şiirini yazmaya çalışırken o ilkel insanların ritmik bedenleriyle yaptıklarının özsel anlamda aynısını yapmaya çalıştığımız yönündeki gerçekliktir. Pindar, tarihte kayda alınmış ilk şairdir, hatta Şairlerin Tanrısı olarak bilinen Orpheus’un “lir”ini (saz- yanı “lirik” olanın çalgısı) çaldığı söyleniyor, rivayet öyle. Orpheus sadece lir çalardı. Pindar uyaksız sözler ekledi onun müziğine. Peki, Anadolu topraklarında ilk sazı havaya kaldırıp da salt müzik seslerine söz ekleyen kimdi? Türkçemiz diğer dillere göre daha bir tatlı zenginliğe sahip bu konuda: diyoruz “Ozan”; yani şarkı söyleyen demek, ama yeterli değil, zira ozan şairin eşanlamlısı olmuş bir sözcüktür artık. O halde sevgili Musa, “şiir nesirden doğmakla birlikte” şeklindeki ifadenizde de (baskı hatası bir yana) içeriksel anlamda da –en azından benim anlayışım ve bildiklerime göre- bir hata olmalıdır. Zaten (tarihsel gerçeklik bir yana) “biçimselleşme yasaları” bakımından da şiirin nesirden doğmuş olması da büsbütün olanaksızdır. Söz sanatların ilk ve birincil varlık nedeni, insanların hafızasına (uygarlaşma sürecinde etkinleşen bir organ) bir destek sunmasıdır; hafızada kalabilmesi açısından söz sanatları içinde en kristalize ve çekirdek biçim de şiirdir; uyakların ve veznin işlevi de yine bununla yakından ve sadece bununla ilgilidir: hafızada kalsın diye, kolay ezberlensin diye ritmik tekrarlamalar (ses tekrarlamaları olarak) devreye girer; biçimselleşme yasasının özü de: tekrarlama ile değiştirme tekniklerinin orantılı ilişkisi şeklinde özetlenebilir belki (kanımca bu son derece önemli bir nokta: tekrarlama ile değiştirme tekniği sayesinde yazınsal metinler oluşturulur, hele hele şiir türündeki metinler).
Umarım, bugünlük size –biraz hızlıca oldu ama- beni anlamanız (onaylamanız değil!) yönünde daha belirgin veriler sunmuşumdur; ben önümüzdeki hafta sonuna sizin yazınızdaki diğer sorularımı hazırlayacağım; ama ondan önce vaktiniz olursa, bu yazımdaki itiraz noktalarınızı bana bildirmeniz yönünde bir ricam olacaktı. Siz hiç kabul etmediğiniz yerleri lütfen tekrar işaretleyin.
İyi çalışmalar
Suyel
Merhaba Suyel,
Aslında içimden yine size “Yakup Suphi Bey” demek geliyor,ama ricanızı dikkate alarak bundan böyle “Suyel” diye sesleneceğim.Öncelikle bir konuda sizi bilgilendirmem gerekiyor:Benim cepheden kaynaklanan nedenlerden dolayı söyleşimiz yavaş ilerliyor;bundan dolayı özür diliyorum.Aslında daha çabuk karşılık yazmak istiyorum ama şartlar gereği maalesef bu pek mümkün olmuyor.Yani anlayacağınız,çoğu zaman sizi bekleteceğim.
…………………………………………………………………………………………………...
Şiir tanımınızla ilgili yaptığınız uzun açıklamalar, sizi anlamam/onaylamam değil/ açısından birtakım ipuçları sundu diyebilirim.Şiir anlayışınız,daha doğrusu “olgusal “olarak şiire getirmeye çalıştığınız tanımlar-ki bunları edebiyat tarihinin de desteklediğini ifade etseniz de - kolaylıkla üzerinde uzlaşılacak açıklıkta değil.Şunu kabul edelim ki şiir, çok kişisel bir tür,yani olabildiğince öznel. Önemli olan, bu öznelliği, bu kişiselliği, herkesin olabilecek bir yaşama dönüştürmektir. Baudelaire, Mayakovski, Poe, Valery ve şu an sayabileceğim birçok ismin de yaptığı budur. George Thomson’un şu saptamasını çok ilginçtir: “Şair, hepimizde ortak olan çağrışımlardan yararlanarak, kendi kişisel yaşantısını toplumsallaştırır ve böylece ona evrensel bir boyut kazandırır.” Şairin yaşamında bu çağrışımlar, kendi yaratı ürünü olarak dışa yansır. Şiirinin doğruluğu ve güzelliği de bu çağrışımlardan kaynaklanır. Onun biçimleyişi, imge düzeni, herkesin olabilecek bir doğruluğa, bir güzelliğe şiirsellik kazandırır.
………………………………………………………………………………………………..
“Şiirin temel yasaları”ndan,yasallıklarından bahsediyorsunuz.Doğrusu bunda da kafama takılan noktalar var.Şiirin temel yasaları derken,şiirin kurallarından, “Nasıl şiir yazılır?”sorusunu içine alan yaklaşımlardan veya diğer sanat değeri taşıyan yazın türlerinde var olan yasalardan-kurallardan- mı bahsediyorsunuz?Ayrıca şu sözlerinize de katılmıyorum:”Şiir duygular, düşünceler, anlamlar ile yazılmaz/sözcüklerle oluşturulur/.Bu sözlerinizle insan denilen varlığı en temel özelliklerinden soyutladığınızı,mekanik bir yapıya soktuğunuzu düşünüyorum.Hele hele “Şiir anlamlarla yazılmaz” sözünüze hiçbir anlam veremedim.O zaman şiir yazmak için sözcüklerin anlamını,diğer sözcüklerle olan anlam ilişkilerini,ve temel dil kurallarını bilmeye hiç gerek yok.Durum böyle olunca yükleyelim bilgisayara binlerce sözcüğü, şiirin kendi yasallıklarına-sizin deyiminizle- göre de programlayalım,ve bize birbirinden güzel ve sadece kendi kendini ifade eden şiirler üretsin…?!Konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan bu konuda şunları ifade etmek istiyorum.Şiir elbette ki duygular,düşünceler ve anlamlarla yazılır.Ama şair bunu yaparken ayrı bir dil oluşturur.Bu –dil anlamında-yeni bir yaratıdır.Okuyanı çarpar, çünkü öyle bir söz daha önce duymamıştır.Veya içinde bulunduğu dilin kuralları onu anlamaya yetmez.
…………………………………………………………………………………………………...
Adorno’nun sözü şu şekilde de yorumlanabilir:”Şiir,şairin istediğinden fazla/başka şeyler söyler.” derken,”şiir birincil derecede kendini ifade eder”-sizin yorumunuz-anlamını çıkaramayız. Şairin kullandığı kelimeler her insanda ayrı bir çağrışım yapar ve bu kelimelerde insanlar için farklı anlamlar vardır.Şairin şiirde söylemek istediği şeylerle okuyucuların anladığı elbette ki farklıdır.Bir şiir, okuyucunun kafasında meydana gelen zihni bir olaydır ve her okuyucuda ayrı bir etki yaratır.Okuduğumuz şiir bizim ruhi durumumuz ve kendi çapımızla renklenir,boyut kazanır.Kısacası bir şiirin her okunuşu ona bir şeyler ekler veya ondan bazı şeyleri eksiltir.
…………………………………………………………………………………………………..
Şiir nesir ilişkisi üzerine söylediğiniz şeyler için teşekkürler,Söyledikleriniz bilinen şeyler olmasına rağmen zevkle okudum.Bu konuda söylediklerinize büyük oranda katılıyorum.Bu konuda yine bazı açıklamalar yaparak meseleyi uzatmak düşüncesinde değilim.
…………………………………………………………………………………..
Şimdilik bu kadar.Size iyi çalışmalar…
Musa
Değerli Musa,
sanırım, son iletinizle birlikte (aslında güzel başlayan umut verici) tartışmamızın sona ermesinin daha makul olduğunu (belki de istemeden) belirtmiş olduğunuzu çıkarıyorum. Acaba benim yanlış yorumum mu bu, yoksa "okumam"da isabet var mı? Ayrıntılara girmeyeceğim, ama konudan çok başka bir yöne gittiği anda ilgi, benim ilgim büsbütün sönüveriyor. Ne kendimin ne de başka değerli insanların kişilikleri umurumda değildir, bunun için yeterince hırslı değilim. Beni salt yazınsal denklemler heyecanlandırır. Bu bağlamda iginiz varsa, her zaman tartışmaya, yanılmaya, aramaya, ve tekrar yanılıp düzlüğe çıkmaya gönülden varım.
İyi çalışmalar
Suyel