..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkes aynı notayı söylediğinde uyum elde edilmiş olunmuyor. -Doug Floyd
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Tarihsel Roman > Hüsrev Özel




6 Kasım 2008
Tanrı Dağlı Akkartal 3. Bölüm  
Kam Bilge Ata/Bizans yolunda/Kırgızlar Ötüken tahtını alıp Göktürk Devleti yıkılıyor

Hüsrev Özel


Yorgo: - Ben şahsen aileden bir Ortodoks'um. Ama dostum Arpad bir istisna adeta, çünkü ülkesinde atalarının din ve töresi çoktan terk edildiği halde, o bir " Son Hunlu "dur. Akkartal bu "Son Hunlu" nitelemesi üzerinde durarak Yorgo'ya: - Yani şimdi Arpad dostumuz "Hun" aslından mı gelmektedir?


:BFIE:


BİLGE ATA

Akkartal Batı istikametinde yol alırken, Ötüken'den ayrılalı günler olmuştu. Dört ünlü Kamdan üçüncüsü Bilge Ata ile muhakkak görüşmek istiyordu. Ulutolga bunu bilhassa önermişti. Bilge Ata, Yedisu civarında, Zengibar dağında bir mağarada münzevi hayatı sürmekteydi. Oraya varmak için, Altaylar ve Tarbagatay dağlarından aşması gerekiyordu. Tengri Dağı’nın kuzeyinden aşıp, Türgişler diyarına ulaşmıştı. Buradan yola devamla, Balasagun ve Fergana üzerinden geçerek, Semerkant ve Buharay'a kadar gidecekti. Aslında, ünlü kamlardan dördüncüsü olan Kıraç Ata’yı da görmek istemiş, lakin onun Kaşgar civarındı bulunuşu, bunu daha sonraya ertelemesini gerektirmişti. Hem nasıl olsa Kam Kül Erkin ona uğramış, ülke ahvali ve gidişatından haberler vermiştir, diyordu.

Nihayet Yedisu’ya ulaştığında gölgeler doğuya doğru uzanıyor, gün akşam oluyordu. Ufukta yükselen Zengibar Dağı, uzaktan sisler ve dumanlar arasında bir siluet gibi görünüyordu. Biraz önce dinmiş olan yağmur yerleri ıslatmış, çamurdan kaçınmak isteyen Akkartal, yoldan kenara çıkarak, atını otlu bozkırdan sürüyor, karanlık basmadan varmak istiyordu oraya. Bozkırın ortasında yükselen bu dağ, esasen çok yüksek sayılmazdı, etrafta başka tepelerin olmayışı, burayı olduğundan çok daha yüksekmiş gibi gösteriyordu. İlk anda koyu yeşil görünen etekler, yaklaşıldıkça değişik ton ve nüanslara bürünüyor, mor ve turuncu kesimler, o yöredeki yaban kavaklarının hazanı yaşadığını işaret ediyordu. Küçük patikadan tırmanarak ulaştığı bir düzlüğün tam ortasında, sarp ve kayalık bir tepe daha yükseliyordu. Sıradan atların kolay kolay çıkamayacağı bu yokuş, Karaşimşek için pek bir sorun teşkil etmiyordu. Dağ keçileri gibi mahirane tırmanan çevik at, nihayet zirveyi oluşturan devasa kayanın dibine gelip, durmuştu. Bilge Ata’nın barınağı olan mağara işte bu yalçın kayanın böğründe bir yerde olmalıydı.

Bu sırada üç kartal, bu ulu kayanın semasında biteviye daireler çizmektelerdi. Akkartal atından inip, onu, yerleri dolduran uzun yapraklı otların, mayhoş kuzukulaklarının tadına bakmak üzere serbest bırakıyordu. Kendisi daha yukarıda bulunan mağara girişine tırmanmağa hazırlanıyordu. Terkisinden, Kam için özel olarak getirdiği bazı eşyanın bulunduğu küçük deri torbayı alarak, yukarı doğru tırmanmağa başlamıştı. Bir süre yokuş tırmandıktan sonra, sola dönünce mağara girişi nihayet görünüyordu. Aynı anda, yan yana duran iki boz kurdun arasında, orta boylu aksakallı, nur yüzlü bir adam beliriyordu. Kurtlar hırlayarak atılmak istiyor, lakin emir bekliyormuş gibi, yerlerinden kıpırdamıyorlardı. Bu adam Bilge Ata’dan başkası olamazdı. Gelen olduğunu bir şekilde haber almış, mağarasında yanan ateş başından kalkıp, bakmak için dışarı çıkmıştı. Ulutolga'nın bu isimde bir öğrencisi olduğunu elbette ki o da işitmiş, lakin henüz şahsen tanışmıyorlardı. Buraya öyle, her aklına esenin gelemeyeceğini bildiğinden, bu gelenin ancak bir tanıdık tavassutuyla burada olacağını kestiren Kam, aşağı doğru seslenerek:

- Hey, savaşçı kimsin, burada kimi ararsın?
- Adım Akkartal, size hocam Ulutolga'nın selamını getirdim. Destur olursa yukarı gelmek isterim.




Ulutolga'nın adını duyan münzevi Kamın gözlerinde bir sevinç pırıltısı uçuşmuş, sonra eliyle hemen yukarı gelmesini işaret ederek, içeri girmişti. Bu sırada, irikıyım boz kurtlar da bir biri ardından aşağı doğru koşmuş, kuyruk sallayarak Akkartal'ın yanına gelmişlerdi. Sonra adeta hoş geldin eder gibi, ayaklanarak, şakacıktan onun elini kolunu ısırmaya başlamışlardı. Nitekim Akkartal'ı bırakıp, sanki etrafı kolaçan etmeye memur edilmişler gibi, oradan ayrılmışlardı. Akkartal yukarı çıktığında, mağaranın kaya çıkıntılarına tünemiş bir kaç kartal daha görmüştü. Çok dikkatini çeken bir şey, Bilge Ata’nın bir bakıma Ulutolga'ya benzemesiydi. Akkartal bu benzerliğe şaşırarak, bir ara onların ikiz kardeş olabileceklerini bile düşünmüştü. Bu sırada misafiri için mağarada yanan ateş başında külbastı yapmakla meşgul olan Kam, onun içeri girdiğini fark edince doğrulmuş ve şefkatli bir ses tonuyla onu buyur ederek :

- Hoş geldin oğul! Hele geç otur, önce bir güzel karnını doyur, sonra konuşuruz!
- Hoş bulduk Bilge Atam! Sağ olasın, cidden hayli acıkmıştım.

Derken, ateş başında serili bir ayı postunun üstüne bağdaş kurup oturmuştu. Bu sırada korlaşmış ateşte cızırdayarak pişmekte olan etlerden yayılan nefis koku iştah kamçılıyordu. Pişerek, artık yenecek duruma gelmiş olan etlerden iri bir parçayı, maşasıyla kavrayan Kam, bunu hemen ona uzatmıştı. Geyik eti olan bu külbastılar kadar lezizini başka hiç bir yerde yemediğini teslim ederek, karnını doyuran Akkartal, merakından:

- Bu ne etiydi, Bilge Atam, çok lezizdi eline sağlık?
- Geyik etidir oğul. Yoksa şimdi de bunları, bu yaşta nasıl avladığımı mı soracaktın?
- E, şey... Diye tereddüt eden Akkartal, gerçekten bunu düşünmüştü.
- Tamam, tamam anladım. Ama bu işleri kendim yapmam, av etmek yardımcılarımın işidir çünkü oğul!
- Demek başka yardımcılarınız da vardı?

Onu, yalnız yaşıyor diye sandığından, bu ifade karşısında hayli şaşırıyordu. Fakat, Bilge Ata’nın gülerek;
- E, tabii, insan yapa yalnız da yaşayamaz ki bu dağ başında oğul. Yardımcılarım, işte o gördüklerin, yani kurtlar ve kartallardır.

Derken, bu cevap, Akkartal'ın şaşkınlığını hayrete çeviriyordu. Nitekim:
- Demek bu kurt ve kartallar öyle mi?
- Evet. Onlar benim can dostlarım ve yegâne yardımcılarımdır, hem uzun yıllardan beri böyledir bu oğul!

Bilge Ata bunu derken kıvançla gülümsüyordu. Akkartal'ın hayreti onun hoşuna gidip, gururunu okşamış olacaktı. Çünkü bir insanoğlu olarak, kurt ve kartal gibi böyle vahşi ve asil hayvanlara söz dinletip, hatta onlarla dost olabilmek her baba yiğidin harcı olamazdı. Bunu başarabilen bir kişide bulunması gereken iradi güç ve ruh derinliğini ölçmek imkânsızdı her halde.

     - Koca Tolga nasıldır, ne haldedir oğul? Bırak bunları da biraz da aziz dostumdan bahset şimdi bana! Çünkü yıllar geçti görüşemedik halen bir türlü.
Diyerek, konuyu değiştiren Bilge Ata’ya cevaben Akkartal:

-Hocam, şükrolsun Gök tanrı’ya ki, sıhhat ve afiyet üredirler Bilge Atam. Tedrisata devam etmektedir el’an dergâhta. Çıkacağım yolculuktan önce size muhakkak uğrayıp, fikir danışmamı salık veren de kendisi olmuştu zaten.

Akkartal'ın yolculuktan bahsetmesiyle hemen ilgilenen Kam:

- Ha, sahi yolculuk ne tarafaydı, yoksa güney-batıya doğru mu uzanmak niyetindeydin oğul? Çünkü Tolga, olsa olsa bu nedenle beni salık vermiştir, zira bilir ki, biz de bundan hayli zaman önce, senin gibi at sırtından inmez, dünya kazan biz kepçe, acunu diyar diyar gezer, dolaşır idik.

-Benimkisi, gezip görme merakının yanında, biraz da zorunluluktan kaynaklanıyor Bilge Atam. İcap eden bir araştırma ve keşif gezisi diyebiliriz buna.

- Ya, demek öyle, ne hakkında bu peki?

- Töreler, yöreler ve dinler hakkında. Budunun yoğun ilgi ve dikkatini çeken Musevilik, İsevilik ve Müslümanlık dinleri hakkında. Öncelikle eski bir gezgin olarak, sizin bu konudaki malumatınızı öğrenmek isterim. Tabii, lutf ederseniz Bilge Atam?

- Bundan yıllar önce bir seyahatimde, bu konularla bir Hintli ve bir Arap Bedevî'si aracılığıyla tanışıp, onlardan dinlemiştim. Tanrı tarafından gönderildiğine inanılan Yalvaçlardan (Resul) öğrenildiği iddia edilen dinlere semavî dinler denip, bunlar, demin saydıklarındı. Anladığıma göre bu dinler, kaynak ve usulde bir, sadece pratikte bazı değişiklerle ayrılıyorlarmış. Mevcut ve yaşayan sair töre ve dinlere ise, tabii dinler, yerel inanışlar diyorlar. Durum şimdi nicedir? Zaman içinde değişmeler olmuşsa, bunlar nedir, bizzat görmek, sanırım en iyisi olur oğul. Vaktin olursa bir ara gene bana uğrar, gözlemlerini anlatırsın. Ama hiç değilse, yolda yararı olacak bazı somut şeyler verebilirim sana.

Onlar böyle konuşurken, biraz sonra batmaya başlayan güneş, doğu semalarını eflatuna boyamış, cephesi güneydoğuya bakan mağara, giderek karanlığa gömülmekteydi. Bilge Ata, yanmakta olan ateşte tutuşturduğu meşaleyi, yukarda bir oyuğu sokmuş, içerisi olabildiğince aydınlanmıştı. Bu arada Akkartal mağara çıkışına gitmiş, oradan dışarı bakmaktaydı.

Bunu gören Bilge Ata:
- Ne o, atını mı merak edersin yoksa oğul? Öyle ise buna hiç gerek yok. Çünkü gördüğün o kartal ve kurtların korkusundan yaklaşan olmaz buralara. İçin rahat olsun. Diyerek onu temin etmekte geç kalmamıştı.

Derken tekrar ateş başına oturmuşlardı. Bu arada Bilge Ata, iri bakır bir bakraçtan, topraktan yapılma çaydanlığa su aktarmış, bunu ateşe koymuştu. Onlar sohbet ederken, su da kaynamıştı.

Bilge Ata:
     - Sana, buraya özgü bir çay demliyorum şimdi oğul. Çünkü kımız pek bulunmaz buralarda. Hem bunun yeri gene de çok başkadır ya. Buna Zengibar çayı derler. Her bakımdan yararlı olan bu nimet için ulu Tanrıya ne kadar şükredilse yeridir.

Ağaçtan oyma bir kavanozdan aldığı yarım avuç çayı, kaynamış suya boca etmiş, sonra onu ateşe yakın bir kenara, dem almak üzere koymuştu. Akkartal bu övülen çayı bir an önce denemek için sabırsızlanıyordu. Nitekim hazır olan çay, maun oyma çamçaklara konulup, içilmeğe hazır hale gelmişti.

İlk yudumdan sonra, çayla ilgili izahatına devamla Bilge Ata :

- Bundan sana da vereceğim oğul. Yolculukta işine yarayacaktır. Şöyle ki, bu çaydan bir kaç yudum alan, açlık ve yorgunluk nedir bilmeyeceği gibi, iyi bir tasnif ve tahayyül yetisine erişerek, uzun yollar boyunca bile yalnızlık çekmeyecektir. Diyordu.

Buna memnun olan Akkartal, merakı daha da artarak;




- Bu tam benim aradığım şeymiş meğer Bilge Atam. Aynı etkileri hissedebilirsem ne ala!

- Bundan hiç kuşkun olmasın oğul.

Nitekim, ilk defa denediği bu çaydan ard arda bir kaç yudum alan Akkartal, biraz sonra beyninde değişik bir kıpırdanma hissedip, zihninde daha önce hiç duymadığı oluşumlar duymağa başlamıştı. Aldığı bir kaç yudumdan sonra yerinden kalkma ihtiyacı duyarak:

- Hissettiğim ilginç bir etki var Bilge Atam. Şimdi biraz dışarıya, mehtaba bakacağım. Demişti.

Bunu beklediği anlaşılan Kam, tebessümle:

- Tabii oğul, tabii, buyur dilediğin gibi yap!

Mağara ağzına gelen Akkartal, burada dış cephe önüne oturup, geri yaslanarak, başını yukarı kaldırmıştı. Gözlerinin önüne serilen manzara muhteşemdi. Dolunay sanki başına beyaz ipekten esiri bir serpuş dolamış gibi haleli, sema viyolet mavisi ve renk o denli yoğun ki, ay normalin bir kaç misli büyüklüğünde ve uzayda, kendine has bir mekâna açılan sihirli, tünelimsi bir kapıyı andırıyordu. Burada yaşayıp da mistik hayallere dalmamak mümkün olamazdı. Sanki kâinat onunla yüz yüze konuşarak sırdaş olmak ve bütün gizemlerini açmak istermiş gibi yakındı. Havadaki bulutlar gelişi güzel olmayıp, adeta bir ressam fırçasından çıkan, üç boyutlu cisimleri biçimliyor, devasa filler, kartallar, leylekler, zürafalar hareket halinde, sağa sola devinip durmaktalardı. Bu denli pitoresk bir mehtabı ilk defa seyre dalmanın hazzıyla uzun süre sessiz kalan Akkartal, nihayet aklına üşüşen bir dizi soru ve açıklamayı paylaşmak için ateş başına, Bilge Ata’nın yanına dönmüştü.

-Bilge Atam, mehtabın buradan görünüşü bir harika. Buralardan ayrılamayışınızın gizemi, sanırım anlaşılıyor artık.

- Haklısın, galiba bunun için seviyorum buraları oğul. Ama zaman zaman sizlerin hayatına gıpta etmiyorum değil ha.

- Size sormayı ta başından beri istediğim bir husus var, destur verirseniz ?

- Elbette oğul, ona ne hacet, buyur sor ne soracaksan?

- Size, neden Bilge yerine, Bilge diyorlar?

Bu soru Bilge Ata’yı seslice güldürmüş, nitekim:

- Oğul, bunun cevabını o, hocanız olacak köftehordan sorsan daha iyi olurdu. Ama ne var ki, şimdi burada değil ve bize düşüyor bu iş. Evet, doğru şekli senin dediğin gibidir. "Bilge" lakabını talebelik yıllarımızda Tolga takmıştı. Böylece sürüp bu güne geldi işte.

Bilge Ata’nın bu izahatından sonra bir süre sessiz kalmışlardı. Akkartal bu arada yarın sabahla başlayacak olan yolculuğunu ve geçeceği yerleri düşünmüştü. Nitekim sessizliği bozarak;




-Bilge Atam, görmemi bilhassa salık vereceğiniz yerler var mı, diye sorsam ne derdiniz?
- Tabii ki vardır oğul. Mesela, Batılıların Kostantinopol dedikleri bir yer vardır, orasını gidip görmeni isterdim. Doğrusu uzaktır, ama o zahmete değer. Burası aynı zamanda İsa dini, diğer adıyla Hıristiyanlığın doğu merkezidir. Bir de batı merkezi Roma vardır. Mekke, Kahire, Atina şehirleri de vardır. Ama bunlar da uzaktır. Ancak, şartların elverirse git hepsini gör, derim.

Bir süre daha böylece sohbet edip, yatma vakti erişince, mevcut ayı postlarına bürünmüş, huzur içinde uyumuş, sağ selim sabahı bulmuşlardı. Çay ve yemekten sonra vedalaşmış, Bilge Ata, ceylan derisine yapılmış bir harita ve torba dolusu Zengibar çayını eline tutuşturmuş, gene görüşmek dileği ile ayrılmışlardı. Aşağıda, kendi haline bıraktığı atını yerinde ve sapa sağlam ayakta bulunca sevinen Akkartal, onu bir insanmışçasına selamlayıp, sağrısın okşamış ve koşumlarını vurup, elindekileri heybenin bir gözüne koymuştu. Bu sırada Bilge Ata ve kurtları aynı yerlerinde durmuş, yukardan izlemekteydiler. Nihayet at binip, yukarı el sallayarak onları son bir kez daha selamlayarak, hareket etmişti.

İlk uğrağı Alma ata’dan sonra Tokmak, Balasagun ve Fergana ya varmış, sonra kuzeye yönelerek, Talas yakınlarından geçmişti. Burada edindiği bilgiler, duyduklarını tasdik eder vaziyetteydi. Bir savaş olup, sağlanan Arap ittifakıyla, Çin işgali artık kaldırılmış, daha önce düşman olarak görülmelerine rağmen, bu kanı değişip, ilişkiler yumuşamaya başlamıştı. Buradan tekrar güneye yönelip, ünlü şehirlerden Taşkent, Semerkant ve Buhara'ya varmışı. Buralarda uğradığı İlteberler, doğu Ulu Kağanlığı hakkında söylediklerinden pek memnun olmazken, kendi yönettikleri ahalinin huzursuzluğunu da izah edememişlerdi. Buradan yola devamla Merv, Nesa, Gürcan, Teberistan ve Reyden kuzeye yönelip, nihayet Tebriz'e ulaşmıştı.

Burası, Turanî illerden Azerbaycan'ın büyük ve mamur kentlerinden biriydi, lakin, siyasî yönetim Araplara geçmiş olup, Mervan isimli bir Emevî Valisi tarafında idare ediliyordu. Talas yengisinde pay sahibi olan Araplar, bunun sonucu itibar ve nüfuz sahibi olmuş, ahalinin sosyal hayatına doğrudan etki ediyorlardı. Bu etkiyi en barizinden, çarşı- pazarda dolaşan kadınların giyimlerinde görmek mümkündü. Kimi kadınlar, gözleri hariç, tüm bedeni örten, çarşaf ve peçelere bürünürlerken, kimisi sadece yüzü ve ellerini açıkta bırakacak şekilde örtünmüşlerdi. Etrafta belli yerlere, Mescit adı verilen yeni mabetler kurulmuş, mimari görkemi haiz bu binalar, toplu ibadet için açılmışlardı. Buralara bilhassa erkeklerin gidip geldikleri görülmekteydi. Ancak ahaliden çoğu henüz din değiştirmemişti. İslamlıkta bu bakımdan zor kullanmak yok, fakat daha ziyade milli-siyasî amaçlar gözeten Vali Mervan, bu kuralı keyfince uyguluyor, yerine göre uymak işine gelirken, yerine göre uymamayı yeğliyordu. Nitekim zorla Müslüman ettiği eski yönetici ve nüfuz sahi bireyler vasıtayla fiili idareyi ele geçirip, sair halka hoş görünür duruma gelebilmişti. Âlicenaplık için, onları din değiştirmeğe zorlamamak bile yetebiliyordu artık. Buna maruz kalanların her türlü angarya işin yapımına razı olacağı belliydi. Böyle bir durumda İslam'ı kabul etmiş olan kimi Beylerin, takiyye yaparak, durumlarını düzeltip, kendilerini baskıdan kurtardıktan sonra, gene eski inançlarına döndüklerine bile rastlanıyordu.

Nallarından biri düşüp, diğerleri kısmen eskimiş olan atı yedeğinde, yürüyen Akkartal, onu nallatmak için Tebriz sokaklarında dolaşıyor, bu arada usta bir nalbant arıyordu. Nitekim, çevresinde haşarı çocukların oynaştığı, devasa şemsiyeyi andıran ulu bir çınarın altında, gördüğü üç kurnasından akan suların doldurduğu havuzlarından atına su içirmek istiyordu. Küçük kurun (havuz) bunun için yapılmış olup, atını doğruca onun başına çekmişti. Berrak suya eğilen at içmeğe başlarken, Akkartal ıslığa çalmağa başlamıştı. Bu ıslık atı içişe teşvik ederken, kuyruk ve kulak hareketleri atın duyduğu hazzı gösteriyordu. Etrafta oynaşan çocukların dikkatlerini çeken, her haliyle farklı görünen bu atlı, oyunlarını kesip, ona yaklaşmalarına sebep olmuştu. Çocukların meraklı bakışlarına gülümseyerek karşılık veren Akkartal, su içmekte olan atına ıslık çalmaya devam ediyordu. Bu hareket, on- on iki yaşlarında çakır gözlü bir oğlanın dikkatini bilhassa çekmiş olacak ki, yanındakilere hitaben, hayretle:

- Gördün mü Yaman, bu yabancı tıpkı bizim gibi yapıyor? Demesine yol açmıştı. Akkartal'ın ıslıkla çaldığı "su içiren ezgi" dalga dalga sürüp giderken, Karaşimşek daha bir keyifle içmeye devam ediyordu. Nitekim ıslık kesilince, at da dudaklarını şapırdatarak, başını sudan kaldırıp, sağa sola sallıyordu. Her molada olduğu gibi, gene atının başını, gür yelesini, gelişkin kaslarını şefkatle okşamış, onu tekrar yedeğine alarak, uzaklaşmaya başlamıştı. Az sonra arkasından seslenen biri:
- Beğim, nalbant ararsan şu ilerden sağa sapınca, hemen karşına çıkar! Diyordu. Bu çakır gözlü çocuktan başkası değildi. Çocuklar önce çeşmenin başında
dururken, şimdi ona yaklaşmağa başlamışlardı.

Nitekim Akkartal :

- Nalbant aradığımı nereden bildin? Bunun üzerine çocuk gülerek:
- Elbette ki atın yürümesinden anladım. Bizim atımız da var beğim. Demin çaldığın ıslık, ne Arap ne Farisi olmayıp, bizim budundan biri olacağını düşündürüyor, ama?



- Ya, demek öyle? Peki, sizlere ne denir, kimlerdensiniz?

- Mene Çandar derler, şu karındaşım İlkut, bu da taydaşım Yaman. Hepimiz
Oğuz-Bozok boyundanız. Ağam ya sen?

- Men de Oğuzdanam!

Bu yanıt hepsini gülümsetmişti. Sonra Akkartal çakır gözlü çocuğa:
- Haydin, şimdi o nalbandın yerini gösterin ki, size birer ödül verem, tamam mı?

Bu öneriyi sevinçle kabul eden çocuklar hemen koşturup, öne geçmiş, nitekim az sonra nalbant dükkânına gelmişlerdi. Kemerinde takılı keseden bir avuç gümüş çıkaran Akkartal, bunları çocuklara dağıtmış, sevinçle oradan ayrılmışlardı. Çocuklarla konuşmasını izlemiş olan Nalbant, onu kapıda karşılayarak, saygıyla buyur etmiş, at için gerekenleri özenle yapmıştı. Bunu beğenen Akkartal, Usta’nın emeğini ziyadesiyle karşılamış, memnuniyetle ayrılmışlardı. Taş döşeli şehir caddelerinde bir süre daha dolaşan Akkartal, nihayet tavsiye edilen hanın kapısında durmuştu. Atını orada hazır bekleyen han seyislerine teslim ederek, içerdeki aşhaneye girmiş, yemek için boş bir masaya oturmuştu. Burası hayli büyük ve işlekti. İlk iş, ısmarladığı etli pilav, salata ve revani tatlısından oluşan bir yemek yemiş, sıra etrafa göz gezdirmeğe gelmişti. Çevrede yirmiden fazla masa vardı. Bunların etrafı türlü meslekten adamla çevriliydi. Kimi yiyor, kimi içiyor, kimi sohbet ediyordu. Nitekim içeri giren bir adam, Akkartal'ın gözüne takılıp, ilk anda onu tanış birine benzetmişti. Ama kime? Başında açık kahverengi sarık ve belinde hançeriyle onu, talihsiz yolculuk arkadaşlarından merhum Mirza’ya benzetmiş olmalıydı. İşin garibi bu adam, çevre masalarda boş yer bulunmasına rağmen, doğruca onun masasına yönelmiş, az sonra da yanına gelince:

- Bir mahsuru yoksa oturabilir miydim beğim?

- Hayır. Elbette, buyurunuz.

Masaya oturan adam aşçı yamağını beklerken konuşuyordu:

-Buranın yemekleri iyi olur. Ben Tebriz'e her gelmemde burada konaklarım. Sizi ilk defa görüyorum.

Akkartal cevaben:

- Bu zaten ilk gelişimdir.

- Gün doğusundan geldiğiniz belli, sanırım bir gezgin olmalısınız, belki de bir elçi, yoksa yanılıyor muyum?

Adamın tahminleri Akkartal'ı şaşırtacak denli isabetliydi. Nitekim, hafif yadırgılı bir tebessümle, cevaben:

- Tahminleriniz yerinde. Siz de bir tacir olmalısınız.



Adam yadırganmaya aldırışı etmiyordu. Aynı tarz konuşmayla cevap veriyordu.

- Evet, doğru! Peki ama nasıl anladınız bunu?

- Bir rastlantı her halde.

- Nasıl yani?

- Bana birini hatırlattınız, sanırım ondan ötürü.

- Kimi, nasıl birini?

- İsfahanlı bir taciri.

Bunu duyan adamın merakı birden artarak:

- Demek öyle. O da Farisi miydi yoksa?

- Evet. Hem, ne rastlantıysa, dış görünüş bakımından size benziyordu. Bu sözler adamı iyice heyecanlandırmıştı;
- Adı neydi onun peki?

- Mirza. Evet Mirza'ydı talihsiz dostumun adı. Neden sordunuz?

- Talihsiz mi dediniz, ona ne oldu ki? Böyle diyorsunuz.

Derken, adam endişelenmeğe, hatta üzülmeğe başlamıştı. Sakın onun bir yakını olmasındı? Akkartal bu sanısını gidermek için:

- Onu tanıyor muydunuz yoksa? Oysa tarif bile etmedim henüz. Adam son derece kaygılı bir sesle;
- Korkarım evet. Ama gene de inşallah korktuğum gibi değildir, diyorum. Sözünü ettiğiniz kişinin başına kötü bir şey gelmişe benziyor. "talihsiz dostum" demeniz buna işaret ediyor. Hayli zamandır haber alınamayan kardeşimin adı Mirza olup, o da benim gibi doğuya, batıya seyahatler eden bir tacirdir.

Akkartal, adamın bu sözlerinden sonra aksi tesadüfü iyice anlamış, onun adına üzülmüş, sonra olan biteni kısaca nakletmişti.

Nitekim duyduklarına çok üzülen adam:

- Vah zavallı kardeşim vah! Demek öyle oldu ha?

- Evet maalesef.



- Her şeye rağmen, kaybolan zavallı kardeşime dair akıbeti öğrenmeme vesile olduğunuz için size teşekkür ederim. Çünkü devamlı merakta kalarak, kaygıyla yaşamak daha elem vericiydi bizler için.

Aralarında böylece başlayan konuşma, konular değişerek, uzunca bir süre devam etmiş ve nitekim Mirza'nın büyük kardeşi olduğu anlaşılan Cihangir:

- Demek Bizans'a gitmek istiyordunuz, o halde size bir dostumu tanıştırayım, çünkü kendisi büyük bir kervanla oraya gitmek üzere yola çıkacaklardı. İsterseniz birlikte gidersiniz. Bir hafta sonra bizim kervan da yola çıkacak.

- Ya, öyle mi? Fazla vaktim yok, o nedenle, ben bugün yola devam edeceğim.

- O halde şimdi buyurun yanlarına gidelim. Şehrin batı kapısındaki büyük kervansaraydan neredeyse yola çıkmak üzeredir onlar da.

Böylece masadan kalkıp, kendilerini saygıyla yolculayan hancıya bir miktar bahşiş veren Akkartal ve Cihangir, atlarını alıp doğruca kervanın bulunduğu yere varmışlardı. Kum taşından yapılmış olan kervansarayın yüksek ve geniş cümle kapısı, çok sayıda oymalı penceresi, yirmi kubbe ve on tonozlu büyük bir damı vardı. Öndeki geniş alanda, takriben yetmişe yakın kişi ve bir sürü deve, at ve katırla karşılaşmışlardı. Etrafı akasya, ceviz, çınar ve servi ağaçlarıyla çevrili bulunan meydanlıkta toplanmış olan kervan, yüklenerek, harekete hazır hale getiriliyordu. Çevreye yığılmış olan ticaret malları, rulo yapılmış halılar, ipek topları, baharat torbaları, misk-i amber kutuları ve sair eşya, develere yüklenirken, ağaçların altına kurulu sayvanlarda oturmuş, yemek yiyen, sohbet eden bir sürü kadın-erkek, çoluk çocuk vardı. İnsanlar bir sayfiye havası içindeydiler. Cihangir, ileri gelen zevata Akkartal’ı takdim edip, ayrılmışlardı. Az sonra da, gelmesi beklenen kervan muhafızları sökün edip, hep birlikte hareket edilmişti.


BİZANS YOLUNDA MOLA SOHBETLERİ


Akşama kadar durmaksızın yol alınarak, henüz güneş batmadan etekleri düz ve geniş bir otlakta biten yeşil bir korunun eteğinde ilk molayı vermişlerdi. Burası onların daimi mola yerlerinden biriydi. Yöre her bakımdan elverişli olup, kervancılar etrafı gayet iyi tanı maktalardı. Yükler hemen indirilip, hayvanlar otlağa salınırken, çevredeki uygun yerlere çadırlar kurulup, önlerine ateşler yakılmaktaydı. Muhafızlar çevreyi kolaçan ederken, kervan cariyeleri gayretkeş, türlü yemekler hazırlamağa girişmişlerdi.

Cihangir'in dostu Câbir zengin bir tüccardı. Kervanda malı bulunan iki arkadaşı daha vardı. Bunlardan biri Ermeni asıllı Agop, diğeri Musevi Salamon'du. Çabucak kurulmuş olan süslü sayvanda, yerlere serilen halı ve kilimler üzerine atılan minderlere oturup, ortaya konan büyük bakır bir sininin etrafını çevirmişlerdi. Bir yandan zarif fincanlarda cariyelerce sunulan yemen kahveleri içilirken, bir yandan latife ve nükte dolu sohbetler başlıyordu. Akkartal şayet kervandan ayrı ve yalnız gidecek olsa, şimdi en az dört misli fazla yol kat etmiş, olacaktı. Lakin, o ülke coğrafyalarını gezmekten ziyade, insanlarla görüşüp, tanışarak belli başlı konular üzerinde gözlem yapmak istiyordu. Bu bakımdan böyle bir ortam onun için biçilmiş bir kaftan sayılırdı. Buna, bir bakıma merhum yol arkadaşı Mirza ve sonra onun biraderi vesile olmuş, dolayısıyla onu minnetle anıyordu.

Câbir ve tüccar arkadaşları orta yaşlarını hayli aşmış, olgun, güngörmüş ve neşeli insanlardı. Akkartal onları ismen tanımış, bunun deve yürüyüşüyle alınan bu uzun yola değecek bir müşavereye yol açacağına şimdiden kani olmuştu.

Nitekim Câbir, aniden aklına gelmiş gibi:

- Akkartal Beğ, Cihangir Bizans'a gitmek istediğinizi söylemişti, lakin, sebep neydi buna diye sorsak?




Akkartal, karşısında bağdaş kurmuş olduğu halde oturan Cabir’e cevaben, anlayışla:

- Câbir Efendi, Oraya, fikrine bilhassa değer verdiğim birinin tavsiyesi üzerine, gezip görmek ve aynı zamanda Ulu Kağan Moyen Çor'a fahri elçi olarak, Bizans İmparatoru ile görüşmek üzere gidiyorum.

- Ya, öylemi, çok ilginç! Sözüne devam eden Akkartal;
- Bunun dışında başka bir arzum da buralara has inanç ve töreleri araştırmaktır. Diyerek, asıl maksadını açıklamıştı.

Bu cümlesine neşeyle ilk karşılık, Cabir’den geliyordu;

- Ya, ne kadar ilginç! Dahası tam yerine rastladı dostumuz, öyle değil mi arkadaşlar? Diyerek ötekilere bakmıştı.

Bunun üzerine kır saçlı, Salamon:

- Ben de uzun yol boyunca ne eder, molalarda neler konuşuruz, diye düşünüyordum. Desenize ki, sohbet konusu bol olacak!

Ermeni asıllı Agop neşeyle gülerek:

- Bre, al benden de o kadar!

- Akkartal Dostumuz belki bilmez, biz üçümüz ayrı ayrı dinlere mensup, çok da iyi arkadaşlarız. Derken kıvançla gülümsüyor, ötekilere bakıyordu.

Akkartal;

- Takdire şayan bir olay. O halde bu konular, sohbetlerinizde geçiyor olmalı ?



- Elbette, bizde herkes fikrini açıklamakta hürdür. Kimse kimsenin dinine karışmaz, yermez. Ama aramızda latife eksik olmaz, takılırız bir birimize dostça. Diye cevap veren Câbir idi.

İnsana, din ve töresinden zorla bahsettirilemezdi. Akkartal bu konuda konuşacak gönüllüler arıyordu. Burada umduğundan iyi bir kaynağa rastlamış gibiydi.

Nitekim Salamon kendini tanıtarak:

- Akkartal Efendi, arkadaşlarımın bildiği gibi, ben çok sofu bir Musevi değilim, ama gene de dinime bağlıyımdır evvel Yehva (Yahova), ne de olsa en eski, dolayısıyla en hakiki olanıdır bizimkisi bu dinlerin. Diyerek, sunî bir kurum ve azametle etrafındakileri süzmüş ve sözlerine devamla; umarım buna kimsenin bir itirazı olamaz! Diye eklemişti.

Salamon'un bu sözlerini tebessümle karşılayan Akkartal, diğerlerinin tepkilerini okumak için onlara bakıyordu. Nitekim buna ilk itiraz İsevî (Hıristiyan) olan Ermeni Agop'tan geliyordu:

- Yo, Yoo! Salamon efendi, bak işte burada haksızsın. Niye dersen, çünkü dininizin daha eskiye dayanıyor olması onun aynı zamanda en doğru olduğunu hiç göstermez. Hem o en hakiki diye nitelediğiniz din, eğer cidden doğru olmuş olsaydı, Rabbin Oğlu İsa’yı çarmıha gerer miydiniz? Değil mi ya?

Salamon sathî bir kırgınlıkla:

- Amma yaptın bre Agop, İsa’yı çarmıha gerenin bizimkiler olduğunu sana kim demiş? Onu biz değil, Romalılar öldürmüştür bir kere! Dedikten sonra muzipçe gülerek;

-Hem o yalancının tekiymiş canım; yok Rabbin oğluymuş, yok babasız dünyaya gelmiş imiş, bu konuda bir yığın safsata uydurulmuş. Şimdi niye kimse babasız doğmuyor muş peki ama?

- Salamon Efendi, Salamon Efendi, sözlerini tart biraz da öyle konuş, tamam mı? Çünkü o, kendisi "Ben Rabbin oğluyum" diye hiç dememiştir her halde. Onu çekemeyip, mahkûm ettirmek isteyen sizinkiler öyle uydurmuş olmalılar bunu. Bir de bazı fanatik cahiller. Çünkü onun ortaya koyduğu müthiş mucizelere başka türlü bir mânâ verememiş olacaklardı. Hem ölüleri bile diriltebilene sen olsan ne derdin onların yerinde ki? Diyen Agop, onun cevap vermesini beklemeden sözlerine hemen devamla: Her halde Yehva'nın ta kendisi derdin, değil mi?

Salamon umursamaz bir tavırla:

- Aman, bre Agop Efendi, sen bunları cidden olmuş şeylerden mi sayarsın? Hiç demez misin, ölüleri dahi diriltebilen hiç öldürülebilir mi, buna kimin gücü yeter, diye?

Agop vakur bir eda takınarak:

- Bu, bir itikat meselesidir Salamon Efendi. Kaldı ki, sizinkiler zaten onu öldürememişlerdi, çünkü o, daha sonra gene dirildi ve Rab Baba tarafından göklere çıkarıldı, ta ki zamanı gelip, tekrar yeryüzüne dönünceye kadar.
Salamon gülerek:
- Ya, ne zaman gelecekmiş peki o zaman? Agop:
- Dedik ya işte, kıyamet güne yaklaşma vakti geldiğinde. Gelme tarihini de biz değil, Rab bilir gene.

Salamon yüzündeki umarsızlık ifadesiyle:

- Gerçi, ne onun ne de o zamanın geleceği falan yok ya, ama diyelim ki bir gün çıkıp, hayır, inip geldi gökten. Peki ama, o zaman onun İsa olduğunu nasıl anlayacaksınız Agop Efendi?

Agop bu defa tevekkül ederek:

- Hele o bir gelsin de, anlarız her halde bir şekilde gelenin kim olduğunu. Burada Câbir söze girerek:
- Hayret, Müslümanlar olarak oysa biz, İsa Aleyhisselamın yerine, ona benzeyen bir haydudun çarmıhta öldüğüne inanırız. Sizin ifadeleriniz neden böyle anlayamadım.

Derken, teessüf ediyordu. Bu konu aralarında ilk kez açılmış olmalıydı ki, kimse diğerinin bu konuda nasıl inandığını bilmiyordu.

Salamon, Cabir’in bu sözleriyle Agop'u desteklemiş olmasına tepkiyle:

- Câbir Efendi, mademki ona katılıyordun, o halde az önceki sorulara neden cevap vermedin, anlayamadım.

Câbir:

- Hangi soruları kast ediyorsun? Salamon:
- Bunları yeniden mi tekrarlamalı. Sizin kitabınız ya da Peygamberiniz, İsa'dan bahsederken, ona Allahın oğlu ve yeniden gelecek mi, diyor?

Buna cevaben Câbir:

- Esasen, sizlerin bu konulardaki şahsi tartışmalarınıza katılmak istemezdim, ama bu mevzulara dair bizim kitabımız, her halükarda sizin kitaplarınızda geçenlerden daha farklı ifadeler içerir. Kuran’a göre Allah üç türlü yaratma örneği vermiş; Âdemi ana ve babasız, İsa’yı sadece babasız, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed ve diğer insanları ise hem analı hem babalı yaratmıştır.
Agop:
     - Şimdi Salamon Efendi, acaba pek beğendikleri Mose'lerinin (Musa) aslında adam öldüren bir katil olmasına ne diyecekler bakalım?

Salamon:

- Musa Efendimizin birini öldürmüş olduğu doğrudur, fakat onun bunu neden yaptığını bilmeyen cahiller işte böyle, sanki o, sıradan bir katil olup, durduk yerde cana kıyan bir cani imiş gibi konuşurlar. Oysaki o, haksız yere ve savunmasız bir kadını öldüren Mısırlı bir Firavun askerini öldürmüştür. Var mıydı sizin İsa'nızın da böyle bir yiğitliği, söyle bakalım?

Agop alayla gülerek:

- Bizim İsa'mızın işi öldürmek değil, aksine insanları, hastalarsa sağaltmak ve hatta ölmüşlerse diriltmekti. Bu yiğitlik değil ise, o halde nedir, söyler misin?

Bu soru karşısında bir an susmak zorunda kalan Salamon, yeni bir çıkış yapabilmek için süratle zihnini araştırırken, Akkartal:

- Yaptığınız bu konuşmalar cidden dikkate değerdi dostlar. Yalnız, henüz anlaşılmayan bazı hususlar var. Bunların başında; hem hepimiz ayrı dinlere mensubuz demeniz, ve hem de din kitaplarınızın bazı ortak konuları ele almış olmalarına ek olarak, hatta aynı kişilerden bile bahsetmiş olduklarına dair zannım geliyor. Bu doğru mu? Aynı kişilerden, ki siz bunlara Peygamber diyorsunuz, bahsediliyor mu gerçekten bu üç kitapta da?

- Evet Akkartal Beğ, burada üç kitap söz konusudur. Gerçi bir de Zebur adı verilen ve Davut Peygamber'e gelen kitap var. Diye başlayan Câbir, sözlerine devamla: Bunlar, bizim lisanımızla Tevrat , İncil ve son kitap olan Kuran’a-ı Kerimdir. Bu üç kutsal kitabın ele aldıkları konular, mahreçleri, ortaya çıktıkları topraklar aynı, ama ismi geçen peygamberler biraz farklıdır. Onların kitaplarında bizim peygamberin adı pek geçmez, lakin, onların ismi Kuran’da sık zikrolunur. Bu farkın bence en mühim sebebi; bizim kitabımızın en son kitap olmasıdır. Ayrıca bizim kitabımız en son olmakla kalmaz, en yeni, tahrif edilmemiş ve en sahih olanıdır bu kitapların.

Derken, gülerek arkadaşlarına bakan Câbir, sözlerine devamla:

- Diğerleri, yani bunların kitapları, bizim kanımızca, asıl nüshaları kaybolup, değişikliğe uğramış, bu nedenle, artık hükümleri kaldırılıp, geçerliği kaybolan kitaplardır. Bir başka kayda değer husus ise; bizim peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in Arap Milleti aslından olmasına rağmen, o bütün insanlara, hatta cinlere, meleklere ve tüm kâinata Peygamber olarak gelmiş olduğu halde, ondan öncekilerin, İsrail oğulları halkından olarak, sadece onlar için gönderilmiş olmalarıdır.

Bu izahat karşısında Akkartal:

- Muhterem Câbir Efendi, bu dedikleriniz bence henüz belirsiz ve karışık ifadeler olup, anlaşılmak için bazı ek sorulara ihtiyaç vardır. Bana cevap verebilir miydiniz, rica etsem?

- Tabi, tabii Akkartal Beğ, anlayamadığınız ne varsa, buyurun sorun. Bildiğimiz kadarıyla cevap vermeğe hazırız.

Câbir böyle derken diğerlerine bakmış, onlar da buna başlarıyla onay vermişlerdi. Akkartal baştan başlayarak:
- Önce isterseniz ben, bu ifadelerden şahsen ne anladığımı açıklayayım. Derken, bir an durup, sonra bilhassa Cabir’i muhatap alarak sözlerine devamla: Yani siz diyorsunuz ki, bizim, el’an dahi geçerli olan kitabımız Kuran’da yazılı bulunan ilâhî ifadeler, onların kitaplarında geçenleri de kapsar ve bunlar onların daha sahih, veciz ve doğru olanlarıdır, öyle mi?

Agop ve Salamon Akkartal'ın Cabir’e yönelik sözleri karşısında afallamış, şaşkınlık içinde kâh ona, kâh birbirlerine bak maktalardı.

Nitekim Câbir:

- Evet, öyledir. Akkartal:
- Sonra, diyorsunuz ki, Tevrat ve İncil gelmiş oldukları zamanda doğru ve sahih olmalarına karşın, daha sonra, yeniden yazılışları esnasında, ilk içerdikleri kısmen olsun değiştirilip, asıllarından tahrif ve tağşiş (sahteleştirme) edilmişlerdir, öyle mi?

Akkartal'ın kısa ve kesin tanımlamaları karşısına Agop ve Salamon şaşkınlıkla başlarını bükerken, Câbir sadece:

- Evet, öyledir! Diyordu.

Sonra tahlile devam eden Akkartal:

- Şimdi gelelim bu kitaplarda geçen kelamı oluşturan cümleleri ilk telaffuz eden ağız sahipleri olan kişilere, yani Peygamberlere dair sorulara: Diyordunuz ki, Tevrat'ı ilk vaaz eden Peygamber Musa'dır, o ve İncil'in vaaz edeni olan Peygamber İsa, yani her ikisi de İsrail Oğulları'ndan türemiş kişilerdi, öyle mi?

Câbir:

- Evet, öyle. Akkartal:
- Buna karşın sizin, bizim Peygamberimiz, dediğiniz, yani Arap Milliyetinden türemiş olan ve Kuran'ın ilk vaaz edeni olan Peygamber, yani Muhammed Bin Abdullah isimli Zat, bütün kâinata hitap etmiştir, öyle mi?

Câbir:
- Evet.
Akkartal:
- Şimdi gelelim, tereddütle karşılamakta olduğumuz sorulara: Bir kere, Araplarla İsrail Oğulları aynı topraklar üzerinde yaşamış ve halen dahi oralarda yaşamalarına rağmen, nasıl olup ta şu nispeten ufacık olan yarımadada tamamen gayrı, yani başka soylardan türemişlerdir, ya da bu doğru değil midir yoksa?

Bu soruya cevap Salamon'dan gelmişti:

- Bu doğru değildir, çünkü Araplar ve İsrail oğulları esasen aynı soydan gelip, birbirlerine amcazade olurlar, çünkü daha öncesinde hepsinin ortak adı aynı ve buna Sami kavimleri denirdi.

Akkartal:

- Ya, demek öyleymiş. Dedikten sonra, Cabir’den bir tepki beklemişti, ama o sükût ediyordu.

- O halde Câbir Efendi, demin ki, "Bizim Peygamberimiz Arap Milletindendir, ama o İsrail Peygamberleri gibi sadece kendi kavmi için gelmeyip, aksine bütün insanlığa ve hatta top yekûn Kâinata peygamber olarak gönderilmiştir" şeklindeki, açık bir iddia demek olan ifadeleriniz kısmen hasara uğramaktadır, öyle değil mi?

Cabir’den gene cevap gelmeyince sözlerine devam eden Akkartal:

- Biz, yalnız ve sadece arı gerçeği araştırmak adına, öncelikle, bir kitabın bütün kâinata ve top yekûn insanlık âlemine hitap edebilmesinin şekil ve şartını; "o kitabın hem mânâ, hem de yazılı ifadesinde kullanılan dil ve alfabe itibarı ile bütün insanlar tarafından doğrudan okunabilir ve anlaşılabilir durumda olmasıdır", diye tanımladıktan sonra, gene soruyoruz ki; adı geçen diğer iki kitaptan farklı olarak, nasıl oluyor da sizin kitabınız bütün insanlığa, diğerleri ise sadece o peygamberlerin bizzat içinde yaşamış oldukları kavimlere hitap etmiş oluyorlardı? Bu, sizin kitabın içeriğindeki hitap şeklinden ötürü mü, yoksa yazıldığı dil ve bunda kullanılan alfabeden ötürü müydü? Siz eğer, yazıldığı dil ve yazı türünden ötürüdür, derseniz; o zaman dünyadaki bütün insanların, ilk yaratılıştan beri Arapça okur olması, ve de hepsinin Arap neslinden türemiş olması icap etmez miydi? Bu gerçekten böyle midir şimdi? Yok, eğer bu iddiaya temel, o kitabın içeriğindeki hitaptan ötürüdür, ise, böyle bir iddiaya temel teşkil edebilmesi için bir kitabın, gerçekten evrensel bir dil ve onun yazılı ifadesiyle yazılmış olması icap ederdi. Oysaki, böyle bir dil henüz mevcut bile değildir.

Nitekim sözü bağlamak için Akkartal:

- Netice olarak bana, yukarıdaki "Bizim kitabın müstesna özellikleridir" başlığı altında öne sürdüğünüz iddialar, fasit ve dayanaktan yoksun ifadeler gibi geliyor. Yoksa yanılıyor muyum?

Böylece irdelemesini bitiren Akkartal, Agop ve Salamon'u hayret ve şaşkınlığa, Cabir’i derin düşüncelere sevk ediyordu.
İlk toparlanan Agop:
- Akkartal Beğ, müsaadenizle bir hususa açıklık getirmek istiyorum. O da, bizim davranışlarımıza yön veren dini kaidelerimizin yazılı bulunduğu kitap, Câbir dostumuzun dediği gibi, aslında sahteleştirilmeyip, bilakis, sadece vukuf ehli kişilerden oluşan bir heyet tarafından, değişen çağın gereklerine uygun hale getirilmeğe çalışılmıştır, ki bizce bunun bir mahsuru da yoktur. Nihayet o kuralları, tüm fayda ve zararıyla pratikte yaşayacak olan da gene bizleriz.

Bunu duyan Salamon da, Cabir’in demin ki aleyhte bulduğu sözlerine cevap vermek istiyordu. Bu meyanda olarak da:

- Bizim kitabımızın öncelikle kendi kavmimize hitap ettiğini inkâr etmeğe hiç gerek ve sebep olmadığı gibi, bence bundan tabii bir şey de yoktur. Bunu öncelikle vurguladıktan sonra, şimdi gelelim bir kitabın herkese hitap eden, cihanşümul şümul olma özelliğine; bizim dilimizi bilen, ya da salt dinimizi merak ederek, tetkik ile öğrenmek isteyen herkes, eğer isterse, bunu pekâlâ yapabilir. Zira, isteyen bunu kendi diline çevirip, nüshalarını sayısızca çoğaltabilir. Hal böyle iken, daha nasıl olur da bu özellik sadece Câbir dostumuzun kitabı olan Kuran’a inhisar edilebilir ve böyle bir iddianın aslı, esası olur mu?

Câbir bu arada yeniden toparlanarak:

- Bu sözlerimde esasen, bizim kitabın tüm kâinat ve insanlık âlemine gönderilmiş olması özelliğini açıklarken, onun kapsadığı anlam itibarıyla, demek istiyordum. Ayrıca, demin de dediğim gibi, bizim kitap Kuran’da, onların kitaplarda geçen bütün peygamberler ve bunların hayatlarına dair hikâye ve ibret veren öykülere yer verilmişken, onların kitaplarında bu yoktur, onun için.

Akkartal:

- Câbir efendi, eğer "Bütün insanlık âlemi" derken, yekûn dünya nüfusu yanında sadece devede kulaktan ibaret kalan bir İsrail Oğulları'nı kast etmiyorsanız, zira sözlerinizin anlamı budur, o halde nerede bunun delili? Yoksa başka milletlerden yüce yaratan hiç mi Resul göndermemişti?

Câbir:

- Akkartal Beğ, Aslen bir İranlı olarak, bu konuda ben de tereddüt ediyorum, ama gene de, madem Kuran’da böyle deniyor, zahir bu doğrudur diyorum. Son sorunuza ilişkin ise, Kuran’da adı geçen yirmi beş tane Peygamber vardır, lakin Yaratan'ın her millete muhakkak birçok peygamberler gönderdiği de zikrolunur, ama ne var ki, açık isimlerine yer verilmemiştir bunların.
Akkartal:
- O halde kitabınızın gerçekten ve her bakımdan cihanşümul olmayışı kendiliğinden ortaya çıkıyor denebilir. Bunu geçerek, bir soru da, Agop efendinin "O öldükten sonra tekrar Baba Rab tarafından diriltilip, göklere çıkarıldı, vakti gelince İsa tekrar gelecek" şeklindeki iddiası üzerine hâsıl olmuştu. Hem bunda, açıkça söylediği gibi, Salamon efendinin de kuşkusu varmış. Bu durumda siz şahsen, ve "son kitap" denen
Kuran’a ne diyor?

Bu soru karşısında her üçü de dikkat kesilmişlerdi. Agop gene Cabir’den bir destek umarken, Salamon merakla onun ne diyeceğini bekliyordu:
Câbir:
- Doğrusu bu konuda kitabımız Kuranın açık bir beyanına ben rastlamadım, var diyeni de duymadım. Ama sorsan çoğu Müslüman İsa'nın bir gün geleceğini söylerdi.
Akkartal:
- Fakat nasıl olur? Bu kadar önemli ve daha mühimi, insan ve İslamlığın geleceği ile çok alakalı görünen bu konuda, eğer bu gerçekten bir gün vuku bulacaksa, bir tek cümle olsun nasıl yer almazdı kitabınız Kuran'da. Yoksa bu var da siz mi bilmiyorsunuz?
Câbir:
- Emin değilim bundan. Ama bana kalırsa, ben de böyle bir izahın olması gerektiğine inanıyorum. Kuran’a ayetleri pek çok yerde İsa Mesih'ten bahsederken, onun tekrar dünyaya geleceğinden neden hiç bahsetmemiş olsunlardı ki? Doğrusu, bu konuyu daha önce hiç böyle düşünmemiştim.
Akkartal:
- Sizin sözünü ettiğiniz bu kitapların hem aynı konuları içerip, hem de bazen çok mühim iddialar içeren konularda birbirini tutmamaları çok ilginç. Bu durumda, hangisinin arı gerçeği içerdiğini ortaya çıkarmak da imkânsızlaşıyor. O nedenle, biz gene insanların pratik hayattaki bireysel davranışlarına göre hüküm vermekte devam edeceğiz demektir.

Bu sözlerinden hemen sonra, Akkartal'ın aklına merhum yoldaşı Mirza gelip, onunla olan hatıraları muhayyilesinde yeniden canlanmıştı. Sonra deminki tahlilleri ve en son ki sözleriyle bağlantılı olarak, Cabir’in ilgisini çekebileceğini düşündüğü bir konuya değinmek istiyordu. Mirza'dan bahsedecekti. İnançlarında kararlı, davranışlarında mutedil, uyumlu ve güvenilir bir arkadaştı çünkü Mirza. Onun anısına hürmeten, Cabir’i de el’an bulunduğu muğlâklık halinden arındırmak ümidiyle:

- Muhterem Dostlar, şimdi arzu ederseniz size, bundan çok önceleri gene bir yolculukta geçen bir hatıramdan bahsetmek isterim. Diye genel bir soruyla başlamıştı. Az öncesine kadar sürmüş olan sükût ortamından giderek sıkılmaya başladıklarından, böyle bir öneriyi hepsi memnuniyetle karşılayıp, içtenlikle "Hay hay!" demişlerdi.

Bunun üzerine Akkartal:
- Uzakdoğu'da bir gemiyle deniz yolculuğunda tanışmıştım onlarla. Hepsi on sekiz kişiydik ve daha yolculuk başlar başlamaz bin bir türlü tehlikeden geçerek, ölümlerden dönmüş, nihayet Tanrının yardımları, bizlerin yeti ve metanetleriyle kurtulduktan sonra, işte böyle müzakereler yapıp, din ve töreleri konu edebileceğimiz uygun ortamlara kavuşmuştuk. Orada da, buradakine benzer bir çoğul inanç zümresi oluşturmuştuk. Aramızda bir Mirza, bir Tao-Li, bir de Kaptan Huan vardı. Hemen hepimiz ayrı diyarlardan gelmiş, ayrı din ve törelere sahiptik. Çoğunluk orta ve uzak Asyalıydık ya, bize göre Batı olan bu diyarın din ve inanışlarına, o zamana kadar aşina olamayıp, aksine çok yabancıydık. Bu nedenle, merhum dostumuz Mirzanın da mensup olduğu İslam Dini'ni ve buna dair ameli yaklaşımlarını, kendi dinince yasak sayılan belli bir konudaki tavrını, oradakilerin yadırgayıp, karşı çıkmalarına rağmen, nasıl ısrarla savunduğunu hiç unutmam. Diyen Akkartal, bir an, hem nefes tazelemek, hem de muhataplarının, bilhassa da Cabir’in ilgisini yoklamak için duralamıştı. Tahminde yanılmamıştı, zira Câbir merak içinde ve devam etmesini bekliyordu.

Nitekim Akkartal sözlerini sürdürerek:

- Konu, keyif veren bir otun kullanılmasıyla başlamış, sonra şarap içilme keyfiyetine gelmişti. Herkes "olur veya neden olmasın" düşüncesinde iken, merhum dostum Mirza: "Ben, şahsen bu dâhil, dinimizce yasak olan, keyif verici şeyleri kullanmak istemem". Diyordu. Buna karşın bizim Kaptan ona: "Fakat bir Din, insana keyif ve hoşnutluk veren şeyleri neden yasaklar, anlamak zor Mirza Beğ! Bunu, mümkünse açıklayabilir miydiniz" Diye soruyor, Mirza ise cevaben: "Evet, sanırım. Bunun adı doğrudan zikredilmiş olmasa da, şarap gibi içkiler dinimizin kitabı olan Kuran'da açıkça yasak olan içecekler arasında sayıldığından, bir Müslüman bunları kullanmaktan neden, niçin demeksizin, kaçınır. Çünkü biz o kitabı Allah kelamı olarak bilir, onda yazılan her şeye istisnasız iman ederiz" diyordu. İşte bu ifadelerde yer alan itikat ve teslimiyet, dikkatimi bilhassa çeken nokta-i nazar olmuştu. Kaldı ki çoğu toplumlarda bir kişiye, o kişinin mensubu olduğu dinde "yasak" diye sözü edilen şeylere karşı nefsini engelleyebilmesine ve bunun karşısında gösterebildiği feragate bakılarak güven duyulur. Bu, her ne kadar, güven yaratmanın asgari tarzı olsa da, duyulan güvene haklılık kazandıran somut bir delil olarak takdir edilir. Malumdur ki, insanların yekdiğerinden olan en mühim beklentisi, karşılıklı güven ve bunun bir şekilde temin (garanti) edilmesidir.

Sözlerini böylece bitiren Akkartal, meselenin tarihi açılım ve kökenlerinin mantıkla irdelenmesi bir yana, pratikte yaşanan ve müspet izlenim bırakan bir olayın kendi dindaşı tarafından ortaya konulmuş olmasını duymak ve hakkının teslim edilmiş olması karşısında, Câbir hakikaten memnun olmuştu. Nitekim yüzünde belirgin bu ifadeyle Akkartal'a:

- Siz Uygurlar meğer gerçekten uygar, kelam ve kemal sahibi insanlarmışsınız. Bunu gerçi duyardık, ama tanık olmak bu güne nasipmiş. Sizi içtenlikle tebrik ederim Akkartal Beğ. Milletiniz sizinle övünebilir.

- Bre, al bizden de o kadar! Diye hemen ekleyen Agop ve Salamon, Cabir’e rekabet etmekten geri kalmıyorlardı. Nitekim hazır olan yemekler, kurulu sofraya tabak tabak dizilip, yemek faslı başlayınca, sohbet şimdilik burada noktalanıyordu. Fakat bunun ilerdeki günlerde, hatta saatlerde devam edeceği de kesindi. Çünkü tarafların yekdiğerine açmak istedikleri daha birçok konunun bulunuşu bir yana, Akkartal'ı kendi dinleri için kazanmayı bile umuyorlardı.

Derken gün akşam yaklaşmış, neredeyse karanlık çökmek üzereydi. Etrafta otlayan hayvanları bir yere toplayan kervan hizmetçileri onları birbirlerine bağlayıp, sonra yaktıkları ateşlerin başına üşüşmüşlerdi. Kervanla gelen köpeklerin varlığı, karanlığın basmasıyla ürümeğe başlamaları sonucu daha bir belirgin hale gelmişti. Etrafta otuzu aşkın çadır kurulmuştu. Üstlerinde duran koyu bulut kütlesi ile altından uçuşan kırlangıçlar bir arada olunca, bu kervancıların hayat defterinde, yağmayı bekleyen yağmur demekti. Fakat altından altından esen yel yok muydu, damlalar düşemiyordu yere bir türlü. Keşke esmeğe devam eden yel şu kara bulutu yerinden alıp, karşı yatan kara dağın ardına atsa, diyenler bile vardı. Zira yağacak olan yağmur, kervancıların en az istedikleri şeydi. Onları kısmen ıslatıp üşütmesi bir yana, yolları da çamur batak içinde bırakacaktı çünkü. Fakat ne umulan, ne de korkulan olup, kısa süren bir sağanakla başlayan yağmur, adeta şaka yaparken, dinmeyen rüzgârın üstünde kayan bulutlar, yıldızların bile görünmeğe başladığı lacivert bir gökyüzü bırakıvermişti geride. Yağmur başladığında çadırlara doluşan kervan halkı, az sonra dinen sağanağın ardından gene dışarı dökülürken, sönmeğe yüz tutan ateşlere odunlar atılmağa, içeri alınan halı, kilim yerlere serilmeğe, üzerleri yeniden minder ve yumuşak tüylü postlarla döşenmeğe başlamıştı. Zaman zaman hayatlara mal olan yol kesen haramiler de olmasa, şu kervancılar kadar güzel yaşayan kimse yok denebilirdi bu dünyada. Sürüsüz kurt, dikensiz gül bahçesi olur muydu hiç. Bu bakımdan, hayatın bir başka adı da arena olsa yeriydi. Varoluş'un bir şartı mıydı ne; her şeyin ve herkesin muhakkak bir karşıtı bir rakibi bunuyordu. Hem de kıyasıya düşmancıl, bitiresiye hışımla dolu. Uzağa gitmeğe ne hacet, işte size buna dair bir örnek: Biraz önce kulaklarını kırpmış, uzun bacakları ve ince beliyle rüzgâr gibi hızlı koşan bir Afgani tazı ve onun ardından ılgar eden iki atlı, bir havar tutturmuş gidiyorlardı ki, sormayın nasıl. Bunun nedeni meğer, elli adım ilerde bir bostan ve burada otlanan uzun kulak bir tavşanın görülmesiymiş. Lakin şimdi tavşancık, cansız ceresiz haliyle, o tazının sivri dişleri arasından sarkıyordu. Kim derdi ki, o da az önce harikulade bir canlıydı ve koşup oynaşıyordu gönlünce. Hem bunu düşünen kimdi? Av yakalayan tazı başarısından memnun, tazı sahibi kıvançta, ötekilerse bundan gıptalıydılar. Sanki tavşana acıyıp, tazıya suç yükleyen mi vardı. Kör mü kaçıp, kurtulmayı becerseydi o da. Hayatın özü böyleydi işte; büyük balık küçüğü, hızlı tazı yavaş tavşanı yakalardı. Sanki biri tutmak, diğeri tutulmak için yaratılmışlardı. Yaşamı daha müşfik, her canlı için yaşanılır kılmak için gelmiş olan Yalvaçların onca çaba ve çilesi beyhude gibiydi. Onun için, tabiatın haşin kucağında doğup, boz kurtlarla büyüyen ünlü kamlar Kül Erkin, Bilge Ata boş yere demiyorlardı ki; "Ey can Bahadırlarım, Çağanlarım, siz siz olun, her bakımdan Bilge ve güçlü olun ki, içinizde bulunan en yüce haslet, sevgi ve acıma daima baki kalsın, aksi durumda ne bu mümkün olur, ne de hayatı yaşayabilmek."

Akkartal önüne oturduğu ateşe bakarken düşüncelere dalıp, çevreden uzaklaşmıştı bir an. Nitekim, saçlarına aklar düşmüş olduğu halde, tacirlerin en genci olan Salamon ona seslenerek:

- Bre, Akkartal efendi bakarım da çok derinlere dalmış gibisin. Ne oldu, yoksa sevdalın mı düştü aklına?

Derken, başını kaldıran Akkartal, Câbir ve Agop'un kendisine baktıklarını görüp, gülümseyerek:

- Evet, biraz tefekküre dalmıştım. Belki Salamon efendi haklıdır sanısında. Derken, Salamon hemen atılarak:
- Bre, bilmez miyim ben bu yaşların adamını, hele bir de böylesine yahşi, yaman biri olursa dalanmadan durabilir mi kadın milleti, imkânı yok rahat bırakmazlar adamı!
Agop ise bu konuya başka bir açıdan bakarak:
     - Akkartal efendi gibilerin böyle kadın, kız gibi konulara vakit ayıracağını pek sanmam.
Derken, Salamon'a zıt gidiyordu gene. Fakat Salamon:
- Agop Efendi, sen galiba bu akla, Akkartal dostumuzun taşıdığı o görkemli kılıçtan ötürü hükmediyorsun. Fakat unutma ki, gönül ferman dinlemez.

Onlar böyle havadan sudan konuşurken gün savuşup, gene bir akşam karanlığı kavuşmuş, ateşin yükselen alevlerinden saçılan ışık, etrafta dolaşan pervaneleri oraya çağırmıştı. Bunlardan kimi yanmakta olan kuru odunların üzerine konmağa çalışırken, anında kavruluyor, kimisi ışık ekseninde divaneler gibi biteviye daireler çiziyordu. Az önce tazının tavşan kovalayıp, şimdi bir baykuşun öttüğü düzlük giderek aydınlanıyordu. Çünkü hemen arkalarında yer alan orman, doğmakta olan ayın yansıttığı şuaları kesip, bulundukları yeri kesif karanlıkta bırakıyordu. Ayın bu hareketi, istenirse kervanın yola devam edebileceğini gösteriyordu. Nitekim Cabir’in önerisi kabul görüp, az sonra toparlanan kervan yeniden yola diziliyordu. Gecenin serinliğinde yol alıp, gündüzün muhtemel sıcağında mola vermek, onların zaten devamlı uyguladıkları bir tarzdı.

Kervanı bu minval üzere bırakıp, şimdi de Kostantinopol şehrine kısaca bir göz atalım:
Büyük Anatolya yarım adasının boğazla kesilerek, bittiği yerin karşı yakasında, haliçle boğaz arasında kalan sahada (Altın boynuz) görkemli, yüksek surların içinde kurulmuş olan ünlü şar (şehir) Kostantinopol o an terletici bir sıcağı yaşamaktaydı. İmparator Heraklis'in palikaryaları (asker) talim edip, sokaklarda devriye gezerken, surların dibinde kurulan pazar yerinde toplanan halk, açılan sergilere alışveriş için hücum ediyor, yabancı menşeli mallar adeta kapışılıyordu. Çin, Hint, İranlı ve Turanlı tacirlerin uzun ipek yolunu üşenmeden izleyerek, ta buralara kadar gelmelerinin sebebi bu olmalıydı...

Sabaha kadar olaysız devam eden yolculuk, yeşil bir vadide mola verilmesi ile bir kez daha noktalanıp, yorulan kervanın dinlenme vakti gelmişti. Yine hayvanlar çayırlığa salınıp, çadırlar kurulmağa başlıyordu.

Henüz atından inmiş olan Akkartal, yanındaki Cabir’e:

- Gerçi sizlerle yolculuk çok hoş, fakat bu şekilde Bizans'a kırk günde zor varırız gibime geliyor. Oysa benim bu kadar zamanım yok, ne yazık ki. O nedenle, biraz moladan sonra, şayet gücenmez iseniz, yola yalnız devam etmek niyetindeyim. Diyordu.

Câbir az da olsa şaşırarak:

- Size hak vermiyor değilim Akkartal Beğ, sizinle yolculuk etmekten biz çok memnunduk, lakin karar sizindir elbette ve istediğiniz an bizden ayrılabilirsiniz. Biz üç hafta, yahut aksilik olmazsa bir ayda oraya vasıl oluruz diye umarız. Şayet biz gelinceye kadar orada kalırsanız, yine görüşürüz. Yok, biz gelmeden ayrılırsanız bu da bahtımıza. Şimdi buyurun bizimkilerin yanına gidelim. Bakın, oturmuş gene sizi bekliyorlar.

Akkartal atı kara şimşeği yaklaşan bir kervan hizmetlisine teslim ederken, kendisi az ileride Agop ve Salamon'un oturdukları çadırın önündeki çimenliğe yönelmişti. Ondan önce gitmiş olan Câbir, durumu anlatmış olmalıydı ki, neşeleri birden kaçmış gibiydi.

Nitekim Salamon esefle:
- Bre, Akkartal Efendi, yapılır mıydı bu yani şimdi bize. Refakatinize çok alışmıştık çünkü.

Akkartal onu yatıştırmak için;
- Hemen şimdi yola çıkacağız demedik Salamon Ağa, neden böyle keyfiniz kaçar ki. Hem inanın, ben de sizlere çok alışmıştım, ama ne yaparsınız ki yolum çok uzun, zamanım ise azdır.

Bu izahtan sonra, karşı tarafın nispeten yatışmasıyla tekrar karşılıklı oturulmuş, Akkartal'a yönelik ilk soru Agop'tan geliyordu :

- Akkartal Efendi, şahsen ben ve dostlarımın çok merak ettikleri bir şey var, o da sizin dininiz ile bizimkiler arasındaki fark. Sahi sizde nasıl ve neye göre inanılır? Sizin de bir kitap ve peygamberiniz var mıydı?

Bu soru üzerine Akkartal şöyle kısaca bir düşündükten sonra:

- Bizim dinimiz temel ve esası bakımından sanırım sizinkilere göre biraz farklılık gösterir. Bu meyanda, birleştiğimiz birçok noktadan en mühimi "Tek İlah"a inanıyor olmamızdır. Geriye kalan detayları anlatmak uzun sürer. Sormak istediğiniz varsa, en iyisi siz sorun ben izah edeyim, nasıl?

Salamon hemen başlayarak:

- Size de bir veya daha çok Peygamber gelip, kutsal kitaplar getirmiş midir? Başka bir deyişle; Din ya da törenizi neye göre yaşarsınız desem?

- Bizde, sizdeki anlamda bir peygamber adı geçmez, lakin, kuşkusuz, bilge kişiler on binlerce yıldan beri gelip geçerken aramızdan, elbette bunlar hayat, insan ve kâinata hakkında kitaplar da yazmışlardır. Ayrıca, derin düşünceli ulu kişiler, gerek tabiatı doğrudan okuyarak ve gerekse ilham yoluyla ilâhî gerçek ve nihaî gayeyi keşfedip, bunlar kuşaktan kuşağa, dilden dile nakil ile bu güne gelmişlerdir. O nedenle, bizde, sizlerde görüldüğü gibi, atalara tapınmaya varan ifrati tavırlar olmaz, kitaplar okunur, mânâ ve yorumları şiirlere yazılıp, türkülerle söylenir. Ayrıca bizde "sabit ve asla değişmez" gözüyle sadece Gök tanrı’ya bakılır. Yani, geri kalan hemen her şey zaman ve mekân şartlarına göre değişir hayatımızda.

- Sizde sabit değer hiç mi bulunmaz yani?

Bu sorunun sahibi Câbir idi. Buna cevaben Akkartal:



- Böyle sorulunca, buna öncelikle; bizde sabit olmayan değer hiç yoktur, diyebiliriz. Lakin, her şeyin zaman ve mekâna bağlı bulunması kaçınılamayacak bir gerçek olduğuna göre, ve bunu değiştirmek her zaman kendi irademizde olamayacağı için, elbette ki değişen değerler de olur. Fakat gene de, bunların sonsuza kadar böyle kalacağı iddia edilmez. Zira, zaman içinde hayatta, ihtiyaçlara daha iyi cevap veren yeni çözümler gerekebilir pekâlâ.

Salamon:
- Mesela şimdi hangi değer yargıları sabittir, diye sorsak? Akkartal:
- Bu meyanda; masum olduğu halde adam öldürülemez, rızası dışında kimsenin malına, ırz ve namusuna dokunulamaz, yalan söylenmez, kan içilmez gibi kuralları hemen sayabiliriz.
Agop:
- Kadın ve erkek arasında fark gözetilir mi peki sizde? Akkartal:
- Kadın ve erkek, biri diğerini ikame edemeyen iki asal yaşam unsuru olarak, kuram ve kuralda eşit sayılır. Fakat bazı hususiyetlerini mukayese edersek, aralarında belli durumlarda ister istemez fark oluşur. Mesela, bir zorunluluk olmadıkça kadınlar hükümdar seçilmez, ama yardımcı idareci her zaman bir kadın olabilir. Evlilikte ihanet olmaz, olursa bu birlik bozulacağından, eşler ayrılır. Bir kadın aynı zamanda iki erkekle yaşayamaz, fakat kadın onaylayacak olursa, erkeğe istisna yapılabilir.
Câbir:
- Şimdiye kadar söyledikleriniz bizdekilerin aynı olmasa bile, çok zıt da değiller idi, fakat domuz eti yer misiniz?

- Bizde domuz beslenmeyip, eti de yenmez, ancak her şeyde olduğu gibi, bunun istisnası da olabilir.
Câbir:
- Peki ama istisnalar kaideyi bozmaz mı?
Akkartal:
- Hayır, aksine, istisna kuralı tasdik ve teyit eder. Çünkü, istisna olmadan kural da olmaz. Kuralın oluşması ancak bir istisna ile mümkün olur.

- Bu nasıl olur Akkartal Beğ, bunu biraz daha açıklar mısınız lütfen?
Akkartal:
- Örneğin bu, bir kez müsaade edilip, sonra kesin yasaklama şeklinde olabilir. Zira ancak bu şekilde kural koyucunun otoritesi belli edilmiş olur. Buna, bir defalık olmak üzere, affetmek bile denebilir, tabii söz konusu bir suç olursa.

Başka soru gelmeyince Akkartal:

- Şimdi isterseniz ben bir kaç soru sorayım, siz cevap verin? Diye önermiş ve onlardan müspet cevap gelmesi üzerine:

- Sizce, insan nasıl yaratılmıştır, desem? Câbir:
- Sanırım bu konuda verilecek cevap her üçümüzce de aynı içerikte olacaktır. İsterseniz ben söyleyeyim?

Derken önce ötekilerin yüzüne bakmış, onay gelmesi üzerine de:

- Bizim kitaplarda geçenlere göre insan, ilk insan ve aynı zamanda er kişi Hz. Âdem ve onun bir parçasından yaratılmış, ilk kadın olan Havva'dan türemiştir.
Akkartal:
- Yani tek ruh ve tek bedenden mi çoğalıyor, demek istiyorsunuz insan?

- Evet, öyle anlaşılıyor kitaplardan.

- Yani bu durumda insanlar ruh olarak bir tek kaynaktan geliyor, o tamam, fakat irsi olarak da aynı soydan mı türemiş oluyorlar?

- Evet, öyle.

- Oysaki, bizim törenin izahı daha farklı ve ona göre; insan ruhu yeryüzüne indiği yere göre, hars ve hamur bakımından özelliklerinde farklı olur. Bu ise, yeryüzünde farklı ırklar bulunmasının sebebidir. Siz bunu nasıl izah ediyorsunuz peki?
Câbir:
- Allahın işi ve hikmeti olsa gerek. Akkartal:
- Yani, daha tabii bir izahınız yok mu buna ilişkin?
- Bu bize yetiyor iman için. Akkartal:
- Fakat biz, insan aklına daha uygun somut bir izahı benimseyerek, böylece beyaz, sarı ve siyah ırk nasıl olur, sorularına da cevap veriyoruz. Oysa siz, ırk farkını izah edemeyip, insanların aynı ebeveynden türemiş oldukları halde, nasıl olup da farklı renklerde olduklarına ancak hayret ediyorsunuz. Öyle değil mi?
Salamon söze karışarak:
- Evet, yaratanın işi diyoruz. Bizim kitaplar böyle diyor, biz de böyle kabul ediyoruz. Hem bir an, farklı ırkta bir nesil türeyebilmesi için, belki de aynı ana, farklı renkte baba söz konusu olmuştur, diye aklıma geliyor.
Salamon:
- Bizim inandığımız şeklin bir zararı yok insanlığa. İnsanları kardeş ilan edip, birleştirmeye yönelik bir sav bu nihayet.

Akkartal:
- Faydası nerede peki bunun? Yapılmış ve halen yapıla gelen bunca savaş ve dökülen kanları olmamış sayıp, görmezden, duymazdan mı gelelim yani?
Salamon:
- Bu bir bakıma, ne yazık ki doğru, yani bunun zararı yoksa bile, faydası da pek yok gibi.
Akkartal:
böylece?
- O halde, bir takım tutarsız iddialar içeren kitaplara inanmış olmuyor musunuz böylece?
Salamon:
- Burada, yani bizim kitaplarda geçenler, esasen bir nasihat, bir temenniden ibaret şeylerdir, iddia değil bence. O nedenle doğruluklarının kanıtlanması da beklenmemeli.
Akkartal:
- Fakat burada ister istemez bir kıyaslama yapıyor ve daha açıkçası, bizim töreden gelen verilerle, sizin dinlerinize dair vecibeleri mukayese ederek, doğru olanı bulmaya çalışıyoruz. Öyle değil miydi yoksa?
Salamon:
- Öyle, fakat sizce daha makul bir izahı var mıydı peki bunun ? Akkartal:
- Bizim inancımız daha tabii ve fayda bakımından daha işlevsel. Şöyle ki; bize göre her ırkın, farklı hars ve hamurundan ötürü olan kendine has üstün özellikleri vardır. Bunu kesin doğru olarak alır ve her ırka, toprak ananın çocukları olan insanlık ailesi içinde, onun en iyi yapacağı görev verilirse, karmaşa ve anlaşmazlıklar önlenebilir, diyoruz. Olamaz mı?
Salamon:
- Bu izah makul görünüyor, ama hangi ırkın üstün özelliğinin ne olduğunu nasıl tespit edeceğiz?
Akkartal:
- Tabii ki bunu, milletlerin tarih içinde gösterdikleri idari, yönetsel ve sanatsal yeteneklerine ve bunun sonuçlarına bakarak tespit edebiliriz.
Salamon:
- Akkartal efendi, dediklerin makul görünüyor, ama biz bunları yapmak için çok geç kalmışız. Çünkü bunun için insanlığın yeni bir eğitim-öğretim ile buna imkân sağlayan bir nizama sahip olması icap ederdi. Bir takım yanlış koşullanmalar, ki bunlar şimdi her toplumda ayyuka çıkmış durumda, daha başlangıçta oluşmasındı.
Akkartal:
- Yani, yanlışlar devam edecek, insanlar hayvanlardan ve vahşi tabiat yasasından ayrılıp, gerçek anlamda insan olamayacak ve ayakta kalabilmenin tek imkân ve şartı güçlü olmaktan geçecek, öyle mi?
Salamon:
- Evet, ne çare ki. Akkartal:
- Sizin dediğiz gibi sürüp gidecek belki bu yanlış düzen, ama gene de, insan olarak, umutsuz ve çaresiz seyretmek yerine yanlışları, gerek dilimizle, gerekse elimizle düzeltmeğe ömrümüz oldukça devam etmeliyiz bence, öyle değil mi?

Diyerek sözlerini bitiren Akkartal'a hepsi katılmışlardı. Nitekim onun ayrılma vakti gelip, getirilen atına binerek hareket ederken, kendisini yolculamak için toplanmış olanlara hitaben son olarak:

- Dostlarım, haydi esenlikle kalın, belki dönüşte gene rastlaşırız bu yollarda! Her şey için çok teşekkür ederim!

Onlar gene hep bir ağızdan:

- Yolun açık olsun Akkartal, Güle güle!


AKKARTAL BİZANS'TA

Günler süren yolculuktan sonra nihayet bir kuşluk vakti, boğazın beri yakasında bir tepede durmuş, mavi gökyüzünde, arkasından yavaş yavaş yükselen pırıltılı bir güneşin eşliğinde, nefes kesen güzelliğiyle Bizans'ın kurulu bulunduğu efsanevî şehri seyre dalmıştı. Bulunduğu yerden uzun bir müddet şehri seyreden Akkartal, nitekim atını, boğazın öte yakasına geçiş sağlanan bir kıyısına sürmüştü. Buradan karşıya adam ve yük geçiren irili ufaklı birçok gemi vardı. Atını yükleme yapılan büyük bir geminin yanaşmış bulunduğu iskeleye sürmüş, hem kürek, hem de yelkenle hareket eden gemi, çok sürmeden karşı kıyıya ulaşmıştı.

Yüksek surların önündeki büyük kapıdan giren, çıkan çoktu. Bunların içinde iki tekerlekli zahire, meyve ve şarap fıçısı yüklü kağnılarıyla ve dört tekerlekli at arabalarıyla gelmiş olan köylüler ve süvariler vardı. Büyük kapının önünde duran muhafızlar, gözüne kestirdiklerini hemen durdurup, ancak sorguladıktan sonra içeri bırakıyorlardı. Onun yaklaştığını gören, elinde kargısı, başında uzun tüylü miğferi, kısa etekli, deri saçaklı, yelekten oluşan üniformasıyla bir nöbetçi seslenerek:

- Hey atlı, dur bakalım. Kimsin, ne maksatla girmek istersin Bizans'a?

- Turan diyarından, Bizans İmparatoru Heraklis ile ulu kağan Moyen Çor adına görüşmek için gelen bir elçiyim. Her halde bana refakat eder, imparatorluk sarayına yol gösterirsiniz?!

Bu sözler karşısında bir an bocalayan asker:
-Olabilir, fakat buna dair bir kimlik kanıtlayıcı belgeniz var mı, yoksa giremezsiniz içeri.
Akkartal:
- Elbette! Dedikten sonra, bir zamanlar Kağanın vermiş olduğu, ceylan derisi üzerine altın yaldızla işlenip, damgalanmış olan berat ve buyrultuyu, koynundaki mahfazasından çıkarıp, göstermişti. Bunu gören nöbetçi, içeriğini okuyup anlayamamış olmasına rağmen, gördüğü şeyin resmi nitelik taşıyan bir evrak olduğuna kanaat etmiş ve durumu diğer arkadaşlarıyla danışıp, içlerinden birisi ona refakatle görevlendirilmişti.

İmparatorun sarayı iç hisar dâhilinde kalıyor ve olsa olsa iki yüz adımlık bir mesafedeydi. Oraya doğru atlarıyla yönelirken, şehir çok hareketli ve kalabalıktı. Saray muhafızlarının bulunduğu yüksek giriş kapısının önünde durulup, vaziyet açıklanınca, haftada bir elçi kabulü yaptığını ve bununsa yarına tekabül ettiğini öğrenebilmişlerdi. Fakat buna rağmen, içeri alınan Akkartal, saray misafirhanesine kabul edilip, teşrifatla ağırlanmıştı. Yarına kadar çok zamanı olup, çıkıp biraz dolaşmak istemiş, bunun için yanına hemen bir mihmandar verilmişti.

Mihmandar Vasili misafirine karşı çok kibar davranan, İmparatorun özel hafiyelerinden biriydi. Akkartal isterse, biraz sonra hipodromda yapılacak olan karşılaşmaları dahi izleyebileceklerini söylemişti. Burada İmparatorun özel muhafızlarından seçilmiş olan cilasunlara karşı dövüşen esirler, ya da gönüllü savaşçılar, kıran kırana kapışıyorlarmış. Akkartal bu teklifi kabul etmiş ve kalabalığın arasından geçerek tribünlerden birinde, halkın arasında yer almışlardı. Paralı girişe tabi olan bu karşılaşmalar, çoğunlukla kanlı bittiğinden çok ilgi görüyorlardı. Bu nedenle tribünlerde adeta bir izdiham olup, hiç boş yer kalmamıştı. Bu karşılaşmalar sonucu elde edilen hâsılatın bir bölümü de kazanan savaşçılara veriliyormuş. Buna daha çok esir savaşçılar ilgi gösterip, esaretten kurtulma vaadi dolayısıyla iştirak etmektelermiş. Ancak, kazananlar genellikle imparatorun adamları olurmuş. Nadiren de olsa kazanan bazı esirler olmuyor değilmiş. İşte bu gün dövüşmesi beklenen Arpad da halkın favorisi olan Macar asıllı bir esirmiş. Denildiğine göre şimdiye kadar yaptığı dövüşlerde İmparatorun üç adamını yenerek, öldürmeyi başarmış imiş. Fakat bu gün nispeten daha çetin rakiplerle işi varmış. Şayet bunları da yener ve karşısına başkaca rakip de çıkmazsa, özgürlüğünü hak kazanabilecekmiş.

Hükümdar Locası Akkartal'ın da bulunduğu tribünün tam karşısında yüksek sütunlar üzerinde kurulmuştu. Yarışların başlangıç ve bitişini onun vereceği işaretler belirliyordu.

Nihayet yüksek sütunlu görkemli revak üzerinde maiyetiyle azamet içinde oturan İmparator, elindeki mor mendili hızla aşağı indirmişti. Bunu izleyen saniyelerde arenanın her iki yanından karşılıklı açılan kapılardan, aynı anda iki iri yapılı, eli kılıçlı savaşçı, izleyenlerin coşkun şamataları arasında görünmüş ve ağır ağır meydana doğru yürümüşlerdi.

Arpad adlı Macar savaşçısının, seyirci kitlesini yukarı kaldırmış olduğu elleriyle selamladıkça, lehine yapılan tezahürat etrafı çınlatıyordu. Bu arada onun son durumunu görmek için sabırsızlıkla bekleşen bahisçiler de hemen paralarını yatırmaya başlamışlardı. Bir aksilik olmadıkça, onun yine kazanacağına inanılıyordu.

Kahverengi uzun saçlı, konveks burunlu, uzun çeneli, geniş alınlı Macar savaşçı, aynı zamanda uzun boylu ve geniş omuzluydu. Kaslarının uzaktan dahi seçilir olması, onun çok idmanlı ve güçlü bir yapıya sahip olduğunu gösteriyordu. Karşısındaki rakip de ondan aşağı olmayıp, sakallı yüzü ve iri hatlarıyla daha kaba ve gorilimsi bir yapıya sahipti. Her ikisinin de belden üstü çıplaktı. Üstlerinde sadece kalın kemerli kısa birer deri şort ve kısa konçlu deri çizmeler vardı. Bu kıyafet orada dövüşen bütün savaşçılarda tek tipti.

Derken iyice yaklaşan savaşçılar, yekdiğerini tartan bakışlarla bir an duraladıktan sonra, Bizans tipi birer uzun meçle saldırıya geçmişlerdi. İlk etapta Macar'ın daha atik olmasına karşın, Slav asıllı diğer savaşçının daha sert darbeler indirdiği fark ediliyordu. Fakat atik olana hamle isabet ettirmek çok daha zordu. Bu yüzden karşı tarafın çoğu hamlesi boşa gidiyor, geçen zamanla ataklar hızını kaybediyordu. Seyirci kitlesi nefesini tutmuş dövüşü izliyordu.

Bir ara Akkartal, yanındaki mihmandar Vasili’ye dönerek:

- Sizce kim yenecek?
- Elbette ki ayı İgor!
- Neden buna hükmediyorsunuz peki?
- Ondan çekinmeyen gladyatör yok da onun için.
- Öyle mi, bakalım göreceğiz biraz sonra.
- Sizin favoriniz öteki anlaşılan.
     - Yalnız benim mi, baksanıza, sizden başka herkesin.
- Olsun, bence gene de ayı İgor kazanır.

Mihmandar gerçi lâfzen böyle diyordu, ama gerçekte o da bundan pek emin değildi artık. Çünkü ilerleyen dakikalarda ayı İgor'un hayli yavaşladığı gözden kaçmıyor, buna kaşın Macar dövüşçünün hızı artıyor, her hamlesi rakibini biraz daha yalayıp geçiyordu. Bu gidişle isabet ettirmesi an meselesiydi. Nitekim beklenen olmuş, İgor'un ağır aksak bir hamlesini eskivle atlatan Macar, onu göğsünün tam ortasından şişleyivermişti. Gövdesine saplanan kılıcın geri çekilmesiyle bir feryat koparan İgor, anında yüz üstü yer kapaklanmıştı. Bunu izleyen tribünlerin çıkardığı şamata yeri göğü inletir olmuştu. Kazandığını belirten bir jestle kılıcını yukarı kaldıran Arpad, seyircilerin çığlık ve ıslıklarının dinmesinden sonra, yönünü İmparatorun oturmakta olduğu tarafa dönerek yüksek sesle:

-İmparator hazretleri durumu gözleriyle gördüler! Ya karşıma başka birisi çıksın, yahut destur verin hemen serbest bırakılayım artık! Demişti. Bir adamının daha yenilmiş olması İmparatorun keyfini kaçırmış, bir işaretle hemen başka birinin gönderilmesini buyurmuştu. Bunun üzerine ölen savaşçının çıkmış olduğu kapı tekrar açılmış ve oradan bu defa eli baltalı, beli kılıçlı bir insan azmanı olan Bizanslı Kosta çıkmıştı. Macar dövüşçü bu adamı hemen tanımıştı. Sol gözü, aldığı bir kılıç yarasından ötürü az çok sakatlanmış olduğundan, ona lakap olarak “Kör Kosta” diyorlardı. Kör Kosta kurala aykırı davranarak arenaya iki silahla birden çıkmıştı. Bir ara elindeki baltayı işaret parmağı gibi kullanarak rakibine " Şimdi sana gösteririm " diyordu. Kara kıvırcık saçları, geniş avurtları, çökük burnu, geniş alnı ve kalın beliyle ürkütücü bir görünüşü vardı. Macar savaşçısının işi bu defa daha zor gibiydi. Ama başka seçeneği de yoktu. Ya bu adamı da yenip muhtemelen serbest kalacak, ya da ölüp, bu esaretten artık o şekilde kurtulacaktı.

Nitekim karşı karşıya geldiklerinde, Kör Kosta iğrenç bir şekilde gülmüştü. Hemen ardından da rakibinin boynunu uçurmaya yönelik ilk hamlesini yapmıştı. Fakat atik davranan Macar bundan son anda geri sıçrayarak kurtulmayı bilmişti. Ancak Kosta çok hızlı olarak, haklı bir üne sahipti. Darbelerinin ardı arkası kesilmiyor, rakibine bir hamle fırsatı bile vermiyor, onu hep geri sürüyordu. Az sonra kenardaki duvarın dibine varılacak ve orada daha zor duruma düşeceği içi, Macar bir anda geri çekilme yönünü değiştirmişti. Fakat Kosta hiç ara vermeden saldırıyordu. Elindeki iri savaş baltası kalın pazulu kollarında bir oyuncak kadar hafif ve hızlı ölüm kavisleri çiziyordu. Bir anda durup, tasdik değiştirmeğe ve daha ağır hareket etmeğe karar veren Macar, rakibini böylece bir tuzağa düşürecekti. Aralarındaki mesafe bir adım kadarken, onu ortadan ikiye biçmeye yönelik bir hamleye kalkışan Kosta'yı kötü bir akıbet beklemekteydi. Çünkü bu gidişle tuzağa düşmesi an meselesiydi. Biraz önce, artık yakalanacakmış gibi yavaşlayıp, yerinde sabit duran Macar, son salisede kenara çekilmiş ve o anda öne sert bir dürtüş yaparak, onu tam çene altından yakalamıştı. Neye uğradığını anlayamayan Kör Kosta, höykürüp, boğuk sesler çıkarırken ve bir anda boğazından fışkıran kızıl kana boyanmıştı. Geri çekilen ucu kanlı kılıca ve onun sahibine bir an durup inanamayan gözlerle bakmış, sonra dengesini kaybedip, sırt üstü yere yuvarlanmış, orada bir iki debelendikten sonra öylece kalmıştı.

Bu durum İmparatoru hepten kızdırırken, izleyenleri daha bir coşturmuş, kan görmekten adeta zevk alan bu kitleyi çılgına çevirmişti. İmparatorun onu serbest bırakmak, ya da okçu müfrezesine oklatmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Gereksiz tepki çekmek istemediğinden, öfkesini dizginleyip, onun hemen serbest bırakılmasını emretmişti.

Tribünlerdeki kalabalığın attığı sloganlar, Macar savaşçısının hemen serbest bırakılmasını dayatıyordu. Bu sırada Akkartal ve Vasili dışarıya yönelmişlerdi. Yan taraftan dışarıya açılan başka bir kapıdan da Macar savaşçı çıkarılmıştı. İmparator özel çıkış kapısını kullanarak oradan daha önce ayrılmıştı.
Akkartal ve yanındaki mihmandar nihayet dışarı çıktıklarında, on adım ötelerinde Arpad'ı görmüşlerdi. Koşarak kendisini kucaklayan genç bir adama:

- Gözlerime ve yaşadıklarıma inanamıyorum Yorgo, senin gibi, nihayet ben de özgür oldum galiba! Diyen Arpad, dostu olduğu anlaşılan bu genç adamı halen bırakmamıştı.
Nitekim ayrıldıklarında:
- Buna çok çok sevindim Arpad. Tribünde çok dua ettim. Şükür ki kazanmayı bildin sonunda. Haydi hemen gidelim buradan.

Böylece onlar önden giderlerken, Akkartal ve mihmandar Vasili on adım arkalarından takip eder gibi yürüyorlardı.

Vasili bir ara Akkartal'a:

- Çok affedersiniz, fakat acilen bir yere uğramam gerektiği şimdi geldi aklıma. Hem saraya yalnız da dönebilirsiniz, ben de işimi görüp birazdan tekrar gelirim. Olmaz mı?

- Tabi, tabii buyurun işinize bakın siz. Beni merak etmenize de gerek yok.

Derken oradan ayrılan Vasili, seri adımlarla yandaki dar bir sokağa dalmıştı. Bu durumu çaktırmadan izlemiş olduğu anlaşılan Yorgo, hemen Arpad’a dönerek:

- Dostum hadi davran, bana kalırsa hava bozmağa başlıyor. Hemen buradan kaybolsak daha iyi olacak. Çünkü korkarım başımız yeniden derde girecek! Demiş ve hemen ardından hızla bir yan sokağa sapmışlardı. Onları izleyen Akkartal da durumun farkına varmıştı. Yanından alelacele ayrılan mihmandarın bu tavrını zaten pek hayra yormayıp, konuşulanları da işitince kuşkusu kesinleşmişti. Anlaşılan oydu ki; İmparatorun adamları ortalık sakinleşip, seyirci kitlesi dağılınca Macar'ı tekrar yakalamak istiyorlardı.

Macar ve dostunun girmiş oldukları kuytu sokağa sapan Akkartal, o an için pek ummadığı bir durumla karşılaşmıştı. Eski tutsakların artık kaçıp, izlerini kaybettirmiş olacaklarını sanıyordu çünkü o. Fakat girdikleri sokağın sonunda bir alanda, etrafları pusatlı bir palikarya mangasıyla sarılmış, başlarının yeniden dertte olduğunu görmüştü. Yanlarında silah olarak sadece Yorgo'nun getirmiş olduğu iki kamayı fora ederek, sırt sırta dayanmış, kendilerini zorla bile olsa teslim almak isteyen askerlere karşı direnmeye hazırlanıyorlardı. Her nasıl haber almışlarsa, gelerek etraflarını sarmış olan askerlere karşı pek şansları yok gibiydi. Akkartal da seri adımlarla oraya yönelirken, askerlerin komutanı onlara hitapla:
- Silahlarınızı atıp, hemen teslim olun, yoksa güç kullanmak zorunda kalacağım! Bu sırada oraya ulaşmış olan Akkartal hemen müdahale ederek, sert bir tonla:
     - Hey siz! Ayıp değil mi bu yaptığınız. İmparator hazretlerinin alenen serbest bıraktırdığı, bunu çok da hak etmiş olan bir adamı ne hakla yeniden tutuklamaya kalkışıyorsunuz?!

- Sen de kim oluyorsun be adam, var git işine, canına mı susadın yoksa?!

Bu sözler üzerine, elini kabzaya atıp, sorunu artık kılıcın çözeceğine karar veren
Akkartal, hayli zamandır iş tutmamış olan Alpagut'u yeniden sıyırmadan, son bir defa:
- Bu adamları rahat bırakın, haksızlık etmeyin diyorum! Diyerek, ihtar etmişti. Ama onların cevabı kılıç ve kargılarla üzerine yürümek olmuştu. Bu andan itibaren işlemeye başlayan savaş makinesi, bir anda korkunç bir fırtınaya dönüşmüş, havalardan kılıç ve kargı parçaları yağmaya başlamıştı. Bir anda neye uğradıklarını anlayamayan Bizanslı askerler, aldıkları yaralarla canlarından olmamak için kaçışmaya başlamış, çok geçmeden ara sokaklarda kaybolmuşlardı. Bütün bunları hayretle izlemekte olan Arpad ve Yorgo derhal onun yanına gelerek:
Yorgo:
- Çok sağ ol savaşçı, bizim için başını derde sokmuş oldun. İstersen birlikte gidelim. Çünkü çok sürmez daha kalabalık gelirler.
- Merak etmeyin, çünkü az sonra beni hiç aramayacakları bir yerde olacağım. Siz gidebilirsiniz.
Macar Arpad:
- Bari ayrılmadan adını bağışlayıp, sonra tekrar görüşeceğimiz bir yer söyle savaşçı. Çünkü bu iyiliğin altında kalmak istemem.

- Turan diyarından gelen bir gezginim, adım Akkartal. Saraydan başka bir yer adı da bilmem. Belki tesadüfen karşılaşırız gene.

- Tamam, ilk fırsatta gene görüşeceğiz.

Bu kısa konuşmadan sonra hemen oradan ayrılmış, dar sokaklarda kaybolmuşlardı. Akkartal saraya gelmiş, kendisi için ayrılan misafirhanede istirahat ederken, neredeyse biraz sonra çıkagelmişti Vasili de. Ama yüzündeki ifade, kafasının hayli karışık olduğunu gösteriyordu. Ondan ayrıldıktan sonra, ihbarda bulunmak için gittiği garnizondan ayrılmayıp, sonucu beklemişti. Zira o gelmeden biraz önce diğer hafiyelerin vermiş olduğu habere göre hemen harekete geçmiş olan askeri birlik, hezimete uğramanın perişanlığı ile geri dönmüş, yaşadıklarına dair abuk sabuk şeyler söylüyorlardı. Kimisi on gladyatörün ani saldırısına uğramış olduklarını, kimi üç kişiyle başa çıkamadıklarını anlatıyordu.

Nitekim Akkartal Vasili’ye:
- Sayın mihmandarımı düşündüren bir konu mu vardı yoksa?
- E, şey, bu gün acayip bir iş oldu, daha doğrusu olmuş. Ama ne olduğunu tam olarak bilen yok, ben de henüz anlamış değilim.
     - Öyle mi, neyle ilgiliydi bu iş ki?

- Hani bu gün arenada dövüşerek galip gelen o adam vardı, işte onunla alakalı.
- Ha, öyle mi?

-Evet, o adam esasen bir Macar komutanıydı ve bize çok pahalıya mal olduktan sonra, güç bela esir alınabilmişti. İmparator hazretleri aslında bu nedenle onu serbest bırakmak istemiyordu. O, ya arenada ölmeli, veyahut yaşlanıncaya kadar zindanda yaşamalıydı.
- E, eh sonra ne oldu? Tekrar tutuklandı mı bari?
- Hayır, bizi düşündüren de bu işte. Adam her nasılsa kaçıp, kayıplara karışmış. İmparator bunu duyarsa mahvolduk demektir.
- Hımm. Ama gerçekten iyi bir savaşçıymış bu Macar. Sıradan askerlerin elinden kurtulmasında şaşılacak bir şey yok bence.
- Fakat askerler, ona dışarıdan yardım geldiğini söylemekteler. Kendilerini engelleyenler, kimine göre üç, kimine göre on-onbeş kişilermiş. Bu doğruysa mesele daha ciddi bir boyut kazanıyor demektir. İmparator bunu öğrenirse gerçekten halimiz harap demektir.

Derken Vasili ona bir arzusu olup olmadığını sorup, iyi akşamlar dileyerek ayrılmıştı.
Bu sırada, saraya uzak olmayan, tenha bir han odasında Arpad ile dostu Yorgo baş başa vermiş, olan biteni konuşuyorlardı.

- Görüyor musun alçakların ettiğini Yorgo, o Turanlı savaşçı yetişmese, belki şimdi yine kodeste olacaktım.

- Doğrusu, onu Teo (Tanrı) göndermiş olmalı, seni onlara teslim etmemek için ölümü dahi göze almıştım çünkü ben de. Adam da dövüşüyordu hani, böylesini daha önce hiç görmemiştim şahsen. Sahi adı neydi onun?
- Akkartal. Gerçekten haklısın dostum. İmparatorun adamları aralarına yıldırım düşmüş gibi bir anda darmaduman oldular. Şimdi sarayda olup, sorumluların ne hale düştüklerini görmek isterdim. Hem anladığıma göre, Akkartal şu an sarayda olmalı. Umarım bir aksilik olup, onu tanıyan kimse çıkmamıştır karşısına.
- Bu Akkartal da tam bir muamma yani. Hem tutup hiç tanımadığı kişiler için başını belaya sokuyor, hem de işine engel olduğu adamların sarayında kalıyor. Sakın yanlış anlamış olmayalım.
Arpad:
-Yok canım, eminim "Burada saraydan başka yer bilmem" demişti. Fakat orada ne sıfatla ve ne zamandan beri bulunuyor bu meçhul. Bunu nasıl öğrenebiliriz acep?
     - Bilmem. Fakat Turanlı olduğuna göre, her halde ya bir elçi, ya da İmparatorun hizmetinde bir danışman, belki de bir savaş öğretmenidir. Kim bilir?
- Ha, dur hele, belki bunu öğrenecek birini bulabiliriz. Bizim Eleni'nin kardeşi sarayda önemli bir makamdaydı, ama hangisinde olduğunu şu an bilemiyorum. Ondan yardım isteyelim.

Böylece dışarı çıkan Yorgo, biraz sonra gülerek tekrar içeri gelmişti.

- Aziz dostum, hiç merak etmeye gerek yok artık. Çünkü az sonra bizzat Eleni saraya gidecek ve ne mümkünse yapacak. Kardeşi Yuhannis meğer orada Başpiskopos imiş.

- Ya demek öyle, ben de duymuştum bu adamın adını.

Aradan çok geçmemişti ki, Akkartal'ın kaldığı odanın kapısı yavaşça çalınıp, yanında genç bir bayan ile uzun boylu bir adam içeri girmişlerdi. Kıyafeti sıra dışı olan bu adamın, boynunda, gümüşten, iri bir haç asılıyordu. Akkartal onları ayakta karşılayıp, oturmaları için yandaki masayı göstermiş, sonra da nezaketle:
- Buyurunuz, sizin için ne yapabilirim? Adam tane tane konuşarak:
- Efendim, rahatsız ettikse lütfen mazur görünüz. Adım Yuhannis, Sarayın Başpiskoposuyum, bu da kız kardeşim Eleni. Diyerek, kendilerini takdim etmişti.
Bunun üzerine Akkartal:
- Bendeniz de Turanlı Ulu Kağan Moyen Çor'un fahri elçisi Akkartal. Tanıştığımıza çok memnun oldum, ziyaret sebebinizi neye borçluyum?

Bu kez konuşan, uzun boylu, sarışın bir bayan olan Eleni idi.

- Bu gün siz de arenadaydınız değil mi?

- Evet?

- Arpad, adını hatırladınız sanırım?

- Hımm, sanırım anlıyorum .

-Arpad ve Yorgo dostlarımızdır, sizi görüp, daha sonra kendilerine haber vermeye söz verdik. Çok merak ediyorlar çünkü sizi.

- Evet anlıyorum, kendilerine selam söyleyin lütfen. Fakat bu vesileyle ben sayın
Başpiskopostan, mümkünse yarın için özel bir randevu rica edecektim?
Yuhannis:
- Tabi, tabii efendim, ne zaman isterseniz memnuniyetle görüşebiliriz.

Derken, Yuhannis böyle bir talebi hiç beklemiyor olmalıydı ki, hayli şaşırmıştı. Bunu fark eden Akkartal, maksadını kısaca belirtmiş olmak için:

- Bendenizin ikinci ve hatta daha mühim bir görevi de, dünyadaki din ve töreler hakkında araştırma yapmaktır. Hazır tanışmışken, bu konular üzerine sizinle de konuşmak isterdim.

- Hay hay, çok memnun olurum Akkartal Beğ. Dediğim gibi, nasıl ve ne zaman arzu ederseniz. Mihmandarınızın haber vermesi yeter. İsterseniz burada, isterseniz mabedimiz Ayasofya'da konuşabilirdik.

Böylece vedalaşıp, hemen ayrılmışlardı. Kendilerine bu kısa görüşmeye ilişkin haber ulaştığında, Arpad ve Yorgo son derece sevinmiş, Akkartal'ı yakından tanımak için sabırsızlanmağa başlamışlardı.

Hıristiyan Ortodoksluğunun merkezi olan Bizans, bir monarşi olmasının yanında, aynı zamanda teokratik bir yönetim şekline sahipti. Ruhanî-dînî misyonları dolayısıyla, halk nezdinde azizlerden sayılan Bizans imparatorları, devletin hem siyasî, hem de dinsel önderi sıfatını taşıyorlardı. Bundan ötürü, İmparator Heraklis din adamlarına itibar eder, Başpiskopos dilediği zaman onunla görüşebilirdi. Bu bakımdan bir Başpiskopos, İmparatordan sonra Bizans'ın ikinci yüksek makamına sahipti.

Devresi gün ilk görüşmeyi onunla yapmak istediğini söyleyince, mihmandar Vasili bunda tereddüt etmiş, lakin Akkartal ısrar edince, buna ilişkin haber muhterem pedere iletilmişti. Yuhannis'in bunu derhal kabul etmesi Vasili’yi ayrıca şaşırtmıştı. Akkartal bu görüşmeyi Yuhannis'in makamında yapmayı uygun görmüş, kalkıp oraya gitmişti. Kendisine kapıya kadar refakat eden Vasili, Başpiskoposun emrindeki papazlar tarafından içeri alınmayınca bozuma uğramıştı. Fakat buna karşı yapabileceği bir şey bulunmuyordu. Akkartal, kendisine yol gösteren papazla Yuhannis'in makamına giderken, başka bir papaz da Vasili’ye onun bilmediği mühim şeyleri izah etmekteydi. Dediğine göre bu Turanlı, aynı zamanda Hıristiyanlığın Asya içlerindeki yapılanmasında çok mühim bir rol oynayacak ve Bizans'ın bu meyandaki menfaatlerini gözetecekti. Anlaşılan oydu ki, Başpiskopos bu görüşmeler için gereken kılıfı çok iyi hazırlamış, şüpheye mahal bırakmak istememişti.

Onu kapı önüne kadar getiren papaz, çalarak içeri girmiş ve beklenen konuğun gelmiş olduğunu haber verip, hemen geri dönmüştü. İnce işlenmiş büyük abanoz kapıdan içeri giren Akkartal, kendisini ayakta bekleyen Yuhannis tarafından karşılanmış ve antika bir koltuğa buyur edilmişti. Bulunulan mekânın iç döşemine göz atan Akkartal, burada özgün bir mistik hava keşfetmişti. Etrafta, duvarlarda görülen dinsel önemi haiz ikonalar, fresk ve tablolar ilk etapta dikkatini çekmiş olan nesnelerdi. Yağlı boya tablolardan biri İsa'nın çarmıha gerilişinin alegorik temsilini yansıtıyordu. Diğer tablolarda bazı azizlerin portreleri ve Meryem ile kucağında çocuğunun temsili resimleri bulunuyordu.

Akkartal'ın bunlarla alakadar olması, her halde pek ummamıştı ki, Başpiskopos
Yuhannis'i hayli şaşırtmışa benziyordu.
Nitekim mütebessim:
- Sayın Akkartal, yanılmıyorsam sanatla yakından ilgilisiniz.
     - Biraz aziz Peder. Çünkü biz bu dâhil, bütün sanatlara önem atfederiz. Mabetlerimizin ibadet mahallerinde pek resim bulunmaz. tablolar genelde koridorlara asılır. Şahsen yetişmiş olduğum kadim dergâhta sanatın birçok dalında ders veren üstatlar bulunmaktaydı. O nedenle, kiminde bizzat işlerken, kiminde sadece nazarî malumat edinmekle yetinmişimdir. İşlediklerim arasında resim ve kelamı (retorik), sayabiliriz.

Burada birden söze giren Yuhannis:

- Akkartal Beğ, bunlar bir yana, sizin dün ortaya koymuş olduğunuz sanat, bütün Bizansı allak bullak etmiş, kimse bunu izaha muktedir olamıyor, tabii ki, sizin de bildiğiniz iki kişiden başka. Derken hayranlıkla gülümsüyordu.

Akkartal bu sözleri işitmemiş gibi gene etrafına bakınırken, Yuhannis:

- İmparator şayet bu yönünüzle tanışmış olsa, size ağırlığınızca altın ödeyip, hassa askerlerine bu sanatı öğretmenizi isterdi. Ne dersiniz, isterseniz takdim edebilirdim sizi?

Akkartal:

- Alakanıza teşekkürler aziz peder, fakat bunu sakın yapmayın, çünkü burada uzun süreli kalmamın imkânı yok ve en kısa zamanda ülkeme geri dönmem gerekiyor.

Yuhannis:

- Dünkü hadiseden ötürü, şayet bir kaygınız varsa, bunu hiç tasa etmeyiniz, İmparator bunun için sizi derhal affeder. Hem bu onun nezdinde en geçerlisinden bir referans demektir adınıza.

- Yo, onu kast etmedim aziz peder, geri dönmemin sebepleri çok daha başka. Çünkü her bakımdan beni bekleyenler var ülkemde.

- Anlıyorum, ben sadece, belki arzu edersiniz diye düşünmüştüm. Mademki durum başka, o halde yapacak bir şey yok demektir.

Böylece başlayan sohbet, günün ileri saatlerine kadar sürmüş ve Akkartal Yuhannis'ten değerli malumatlar edinmişti. Esasen İmparatorla şahsen konuşması gereken bir husus olmadığından, huzura kabul talebini iptal ettirmişti. Aynı gün Arpad ve Yorgo ile buluşacaklardı. Yuhannis bunu da üstlenmişti. Nitekim saraydan birlikte ayrılmış ve doğruca kendi evine gitmişlerdi. Biraz sonra gizlice onlar da çıkagelmişti. Halen her yerde aranmakta olan Arpad için en emin yer Başpiskoposun eviydi. Burası gerçi gündüzleri girip çıkmaya pek uygun değildi, çünkü saraya en fazla üç yüz adımlık bir mesafedeydi ve dışarıda iken görülme tehlikesi vardı. Bunun için en uygun saat akşamın karanlığıydı. Ama onlar Eleni'den Akkartal'ın evde olduğunu işittiklerinde, yerlerinde oturup akşam olmasını bekleyememiş, hemen bunun bir yolunu bulmuşlardı. Öyle ki, Akkartal bile ilk gördüğünde tanıyamamıştı onları. Çünkü oraya gelmeden önce görünüşlerini değiştirip, birer rahip kıyafetine girmişlerdi.

Ülkesindeki iyi konumu nedeniyle, Arpad'ın şehir esnafından birçok adamı vardı. Zira kendisi Macar kralı Hunyad'ın hem yeğeni hem de en iyi komutanıydı. Şimdi

Yuhannis'in, etrafı ağaçlar ve yüksek duvarlarla çevrili, iki katlı kâgir konağının üst katında bulunan misafir odasında oturmuş, diledikleri gibi sohbet edebiliyorlardı. Az önce Eleni sofrayı kaldırmış, sıra, Akkartal'ın özel olarak getirdiği, ünlü Zengibar çayına gelmişti. Biraz sonra, Akkartal'ın tarifine göre yapılan çay, servise hazırdı. Porselen fincanlarda servis yapan Eleni, az sonra dışarı çıkmış, onları gene yalnız bırakmıştı. İlk yudumdan biraz sonra, Arpad yüzünde beliren hayretle:

- Aziz dostum, ben galiba zihnimdeki değişikliğin ilk emarelerini hissetmeğe başladım bile.

Yorgo helecanla atılarak:

- Sanırım benim duyumsamaya başladığım şeyleri anlatmaya imkân yok. Çünkü daldan dala atlıyor, bir yığın şeyi bir anda düşünüyor gibiyim. Bu çok değişik bir tesir.

Arpad gülerek:

- Şimdi kalkıp at binerek, boğazı, Altın boynuz’u ve hatta daha öteleri gören tepelere doğru uzanmak geliyor içinden, değil mi? Diye sorunca, Yorgo'nun şaşkınlığı daha da artarak:

- Gerçekten öyle, ama bir farkla; bunun için ata binmek gelmemişti aklıma, oralara bir koşuda kendim varırmışım gibi geliyor çünkü bana!

Neşeyle gülerken kendi kendine hayret ediyordu. Arpad aniden aklına gelen bir fikirle:
- Bunlar bir yana da, dostumuz Akkartal demek aynı zamanda bir araştırma yapmak için gelmiş bu taraflara, hem de din ve töreler hakkında, biliyor muydun bunu Yorgo?

- Hayır. Gerçekten mi?

Bunu Akkartal'a bakarak sorduğu için o da:

- Evet, doğrudur. Bundan amacım ne olabilir, diye sorabileceğiniz aklıma geliyor, yanılıyor muyum Yorgo?

- Bunu merak etmedim değil, ama eğer açıklamak istemiyorsanız hiç gücenmem tabi. Derken Arpad’a bakmıştı. O da başıyla Yorgo'yu tasdik ediyordu.

Buna karşılık Akkartal:

- Ortada açıklanmayacak bir sır yok. Şayet bilmek istediğiniz bir husus varsa çekinmeden sorabilirsiniz. Diyerek onları konuşmaya teşvik ediyordu.

Nitekim Yorgo:
     - Sormak istediğim belli bir şey yok, ben sadece şu ana kadar edindiğiniz genel izlenimleri duymak isterdim, sayın Akkartal?

- Genel kanım o ki, bize göre, batıya özgü bu dinler, esasen aynı menşee sahip olmalarına rağmen, aralarında muhtelif farklılıklar oluşmuş ve tabii her biri kendi doğrularının en doğru olduğu kanaatini yaymak istemekteler. Buna karşılık olarak da, ötekileri tamamen köksüz, mesnetsiz ve uyduruk sayamadıklarından olacak, onları hepten veya kısmen değiştirilmiş olarak görmek eğilimindeler. Ha, bir de hazır yeri gelmişken, sizlere hangi itikat ve kanaat üzresiniz, diye sormak isterdim.
Yorgo:
- Ben şahsen aileden bir Ortodoks'um. Ama dostum Arpad bir istisna adeta, çünkü ülkesinde atalarının din ve töresi çoktan terk edildiği halde, o bir " Son Hunlu "dur.

Akkartal bu "Son Hunlu" nitelemesi üzerinde durarak Yorgo'ya:

- Yani şimdi Arpad dostumuz "Hun" aslından mı gelmektedir? Buna cevaben Arpad:
- Evet dostum, bizim sülalenin, kimilerince "Tanrının Kırbacı" diye anılan, Batı
Hun İmparatoru namlı Atila'ya kadar dayandığı kabul edilir.

Akkartal:
- İşte bu çok ilginç, çünkü bizi de efsanevî Hun Tanhu'su "Mete Han" sülalesi Tuku'ya dayandırırlar.

Tanışmalarının bu raddesinde her ikisi de etkilenmişti. Birbirlerine, yeni tanışıyorlarmış gibi baktıktan sonra, elini Akkartal'a uzatan Arpad:
- Dostum, desene ki biz meğer soydaşmışız! Akkartal memnuniyetle gülerek:
- Sadece soydaş değil, aynı zamanda Gardaş mışız biz meğer. Demişti.

Bütün bunları hayranlıkla izleyen Yorgo, onların duygularını ölçemese de, olabildiğince paylaşmaya hazırdı. Nitekim söz dönüp dolaşarak gene başlangıçta açılan konulara gelmişti.

Akkartal:
- Demek öyle dostum, kutsal Töre bu diyarlarda ancak ve sadece senin gibi bir kaç soylu yiğidin şahsında yaşamakta. Buna karşın kadim Budun giderek bir başka halk olmuş, dilini, geçmişini unutup gitmiştir.
- Evet, maalesef.
- Bu nasıl olmuş peki?
- Bunun sebebi, tabii ki ulu Hakan Atila'nın Batı Roma seferinden dönüşü akabinde zehirlenerek ölmesi ve yerini tutamayan oğulları İlek ve İrnek'in içerde başlayan Cermen isyanlarını bastıramayarak, devletin parçalanması ve anlaşılacağı üzere, zayıf duruma düşülmesidir.
Akkartal:
- Cemiyetlerin, dolayısıyla halkın din ve töre değiştirmesinin en mühim sebebinin devletin her bakımdan güç kaybetmesinden kaynaklandığı konusunda hemfikir olmamıza şaşırmadığım gibi, şahsi kanaatimi doğruladığı için buna sevindim sanki. Ancak bu hal şimdi de köklü Budunumuzun doğu kanadının başındadır. Gerçi bu çözülmeye sebep, doğuda Cermenler gibi bir yabancı tebaanın isyanı olmayıp, bilakis Ulu kağanlığın özde ki unsurlarının serkeşlikleri, beylerin başına buyruk ve küçük hesaplara dayanan hodbince davranışlarıdır. Anlaşılan o ki, netice kaçınılmaz gibi görünüyor. Tabii bu meyanda bize düşen, araştırarak muhtemel oluşumları önceden tespit etmek ve buna ilişkin gelecekteki nihaî çareye dair tabii tohumları ekmeye devam etmektir.
Arpad:
- Aziz dostum, "nihaî çareye dair tabii tohum" derken, sanırım bununla kast edilen; sonradan ithal edilmeyip, kutsal töreden yaratılışımızla beraber gelen değer yargılarıdır, öğle değil mi?
Akkartal bunu başıyla da onaylarken;
- Evet dostum, bunu demek istemiştim.
Arpad kendi kafasında bazı çözümlemeler yaparak:
- Yani, nasıl olsa zamanla bazı kilitlenmeler, bağlanmalar kaçınılmaz bir mukadderat olarak karşımıza çıkacak. O halde bunu açabilecek anahtarları da şimdiden tespit etmek ve uygun mahallerde muhafaza altına almak gerekmektedir, diyorsunuz?
Akkartal:
- Çok iyi bir tanımdı bu aziz dostum. Çünkü yapmak istediğimiz şey de ilke olarak aynen böyledir. Tek farkı, tıpkı bizden önceki ecdadımızın yapmış olduğu gibi, bu bilimsel tohumları, ulu Tengri'de kurulu Koca Tuğrul Dergâhı’nda bulunan, sayıca az ama nitelik bakımından özlü ve dinamik olan yetenekli hafızalara belleterek sağlamak istiyoruz .
-Anlıyorum, böyle bir olanak varsa bu çok iyi bir tedbir olurdu kuşkusuz. Ne yazık ki batıya göçen bizler, her türlü güce sahip olmamıza rağmen, bir gün gelip ulusumuzun var oluş ve beka mücadelesinde işe yarayabilecek böyle bir teşkilatlanmayı zamanında yapamamış, o nedenle bu gün böyle meydanlarda tek tük kalmışız işte.


TURAN DİYARINDA YENİ OLAYLAR

Akkartal geri dönmek üzere yola çıktığında, aradan bir hafta geçmiş, orada kaldığı sürece Arpad'la her konuda sohbet etmişlerdi. Arpad ilk fırsatta ülkesine dönecek ve gecikmeli de olsa, benzeri bir kurumu tesis ve teşekkül ettirmek için ön ayak olacaktı.

Akkartal'ı dönüş yolunda bırakıp, bu arada Turan diyarı ve Çin'de neler olup bittiğine bir bakalım...

Bu sırada Çin'de önemli bir siyasî buhran patlak verip, tam bir karışıklık başlamıştı. Oluşan şartları lehte kullanmasını bilen, anası Uygur askeri bir vali ve komutan olan Gan-Lu-Şan, bir ayaklanmaya önderlik yaparak, emrindeki kuvvetlerle hükümet merkezlerinden Lo -Yang ve Çang-An'ı ele geçirip, kendisini Fağfur (Çin imparatoru) ilan etmişti.

Yaşlı İmparator bu durumda tacını, tahtını bırakıp, canını kurtarmak için güneye kaçmıştı. Onun yerine oğlu, ikinci İmparator sıfatıyla Çin tahtına oturmuş, fakat asilerle başa çıkabilecek güçte olmadığı için, ananevi Çinli itiyadıyla Uygur Kağanından yardım istemeğe karar vermişti. Moyen Çor'un Çin'e akın ettiğine dair çıkan haberin aslı buydu.

Gan-Lu-Şan bunu haber alınca, bir yandan ordu kurarken, bir yandan öte taraftaki dayılarına ve bağlı bulanan boylara haber salıyordu;

- Çin kısmen elimize geçmiş olup, çok sürmez tamamını almış oluruz. Bize tez elden yardım gönderiniz...

Bunun bir hedefi de Kağanı caydırmaktı. Fakat bu çağrı, muhalif Kırgızların eline geçmek suretiyle, ya yerini bulmamış veya çok geç ulaşmıştı menziline.

Kağana karşı çıkmak üzere bir ordu kurulması gerekiyor, lakin bu hiç kolay görünmüyordu. Zira, Talas yenilgisinden beri fazla zaman geçmemiş olup, yaşanılan hezimetin acısı henüz silinmemişti. O nedenle Çinliler buna hiç hazır ve istekli değillerdi. Nitekim, kendine bağlı güçlerden oluşturduğu zoraki bir ordu ile yola çıkan Gan- Lu-Şan, Moyen Çor'u Lo-Yang şehri yakınlarında karşılamış, fakat daha ilk çarpışmada vurulup, atından düşünce ordusu dağılmıştı. Böylece, nispeten kolay bir zafer kazanan Kağan, eski Fağfuru tahtına çıkarıp, buna karşılık ondan yirmibin top ipek ile Fağfurun kızı Prenses Huşe'yi kendisine eş olarak alarak, bu akından yüksek bir moral ve ganimetlerle Ötüken'e dönmüştü.

Bu başarı kağana, son zamanlarda bozulmaya yüz tutan saygınlığını yeniden kazandırmış, ama bir Çinli Prensesle evlenmiş olmanın aleyhte kullanılmasından kurtulamamıştı. Çünkü siyasî muhalifleri, onu yıpratmak için türlü fesat ve fitne çıkarmaktan geri durmuyor, bu meyanda onun Budistliğe geçtiğini dahi yayıyorlardı. Nitekim çok geçmeden, bir sabah yatağında ölü bulunmuştu. Ölüm sebebi tam anlaşılamayıp, kimi kalp sektesinden, kimi zehirlenerek öldüğünü söylüyordu.

Köşe, bucak her yana ulaşan bu kara haber, Budun’u top yekûn üzüntüye gark edip, yas davulları çalınmağa başlıyor, kopuzuna sarılan bütün ozanlar ağıt yakarken, Altaylı Yağız Ozan şöyle diyordu:


KAĞAN ÖLÜNCE
Dağda kurtlar uludu,
Gölde sular kurudu
Kağan Moyen Çor öldü,
Şimdi düşman sevinir.
Doru at yemeden durdu
Katun saçların yoldu
Moyen Çor Kağan uçtu
Artık Budun dağılır.
Göz ağladı kan doldu,
Kalp ağladı burkuldu,
Kağan Moyen Çor öldü,
Düşman kimse gönenir.
Ozan çalar kopuzu,
Yiğit salar topuzu,
Gayrı Moyen Çor öldü,
Tahta kurulur Bögü.

Nitekim Yağız Ozanın dediği çıkıp, Bögü Şad kağanlık tahtına kurulmuştu. Kağanın ölümü açıklanamayınca, bu belirsizliği kullanmak isteyen muhalifler, ki bunlara bir de Gan-Lu-Şan'ın ana tarafından olan akrabaları dâhildi, kasıtlı yorumlar yapıp, Bögü Şad'ı zan altına sürmek istiyorlardı.

Denildiğine göre; Kağan Çin prensesiyle evlenince, bunu kabul etmeyen oğluyla arası açılmıştı. Nitekim, başka kardeşi olmadığı için, babasını zehirleten oğul, onun yerine "İltutmuş Bögü Kağan" unvanıyla tahta geçmişti.

Ülkenin her bakımdan güçlenmesi gereken böylesi bir zamanda, kağanın ölmesi bir yana, daha nitelikli birinin başa geçmemesi Budun için ciddi bir talihsizlikti. Oysaki, Bögü Şad kişilik olarak kağanlık tahtına oturacak olgunluğa bile henüz sahip değildi. Düşmanların şüpheyi onun üzerine çekmek istemeleri başlı başına bir hataydı. Çünkü buna kendilerinden başka kimseyi inandırmayı başaramamışlardı.

Diğer Yandan Bögü, bedensel özellikleri bakımından baba tarafına pek çekmeyip, her bakımdan vasata yakın kalmıştı. Zorunlu gelenekten olmasa, silah bile taşımayacaktı. Açık kestane rengi saçları, aynı renk seyrek bıyıkları, giderek genişleyen konkav burnu, açık renk gözleri, köşesiz çenesi, dolgun yanakları ve genişçe bir alnı vardı. Devrin gözde becerileri sayılan savaş sanatlarında, akranları arasında son sıralara yakındı yeri. Ne var ki, nefesli sazlarda hayli kabiliyet ve marifet sahibiydi Bögü. Bunun yanında birçok da el becerisi vardı. Az bir süre için Koca Tuğrul Dergâhı’nda eğitim bile görmüş, lakin burada musiki ve sofistike konular hariç, başka konularla alakadar olmamıştı. Zekâ yönünden geri olduğu söylenemezdi, lakin sahip olduğu zekâ, tür bakımından yapacağı işle pek uyumlu değildi. Nitekim Kağan olunca, önce kendi mizacına uygun bulduğu kişileri etrafına toplamak istemiş, fakat bunlar gerektiğinde idari, askeri kararlar alıp, bunların plan ve uygulamasını sağlayacak dirayette adamlar değillerdi. Nitekim yakın çevresinden gelen yoğun tenkitler, onu vazgeçirip, babası zamanında verilmiş olan makam ve mansıplar eski sahiplerinde kalmıştı. Çok kez olduğu gibi, bu tarz belki başarılı olur, ast kademelerde yer alan, bilgi sahibi, cesur komutanlar, istisnalar bir yana, baştakilerin her türlü eksikliğini örtmeğe kâfi gelirdi.

Kağan'ın zamansız ölmesi, ülke yeniden toparlanma sürecine girerken, gidişatı olumsuz etkiliyor, yurt geneline yayılan yönetimdeki istikrarsızlık, halkı güven bunalımına sürüklüyor, siyasî, içtimai çalkantılar kapıda bekliyordu.

Çin'de durum bundan farklı sayılmazdı. Zira karışıklık ve isyan yer yer devam ediyor, Gan-Lu Şan öldürülmüş olsa bile, asiler onun yerine geçen oğlu Tanlung'un etrafında toplanıyor, gün geçtikçe sayıları artıyordu.

Buna, fırsatı ganimet bilerek, Çine karşı saldırıya geçen Tibetliler eklenince, vaziyet daha vahim bir hal alıyordu. Bu durumdan en az zararla kurtulmak isteyen Çin sarayı, bu defa Kağan Bögü’den yardım istiyorlardı. Bu durum tabii ki, konumunu güçlendirmek, Çin gibi büyük bir pazarı elden çıkarmak istemeyen Bögü Kağan için bulunmaz bir fırsat oluyordu. Nitekim Tümenbaşıları Kutluk Bilge, Noyan Arıkbuğa ve Tung Baka Tarkan'ı karar için toplayan Bögü, bu yardım talebini kabul edip, orduyla Çin'e yöneliyordu.

Bu sırada, isyancıların toplandıkları Çang-an yakınlarındaki eski bir kalede asilerin lideri Tanlung, elebaşçıları ile konuşmaktaydılar. Tanlung üst dudağından başlayıp, yanlardan aşağı sarkan uzun kara bıyıklarını sıvazlayarak:

- Moyen Çor'un işi tamam, şimdi sıra oğlu olacak o sünepeye geldi. Şayet hazırladığımız plan tutarsa yaptıklarını ödeyecekler.

Derken, elebaşçılardan biri sırıtarak:

- Dur, önce Tibetlilerle kapışsınlar, her iki taraf da bu arada hırpalanır, böylece dişimize uygun lokma kalır her biri. Sonra çıkarız karşılarına.

Bir diğeri dikkatli;

- Fakat gene de her bakımdan uyanık olmalıyız.

-Doğru! Demişti bir başkası ve devamla; öteki kuvvetlerimiz bir araya gelmeyip, devamlı hareket halinde bulunsunlar.

Derken, müdahale eden Tanlung ilk konuşana;

- Ajanlarımızdan ne haber Konfu? Diye sormuş, saçı başında topuz edilmiş, uzun yüzlü, omzunda kılıcıyla konuşan adam:

- Karşı taraftan gelen son haber, Bögü kuvvetlerinin sınırlardan girmiş olduğunu bildirmekte. Bu arada Tibet ordusuyla İmparatorun ordusu temas için henüz uzaklar. Henüz kesin olmayan bir karara göre; Tang ve Bögü kuvvetleri daha önce bir yerde birleşecekler. Bu da olsa olsa Seçuan yakınlarında bir yer olabilir.
Tanlung;
- Hımm, demek öyle yapacaklar.

Derken bu tahmin gerçekten doğru çıkıyordu. Nitekim iki güç anılan yerde bir araya gelmiş, Tibet ordusuyla karşılaşılacak mevki kesinleşmişti. Burası Seçuan yakınlarında büyük bir vadiydi. Batıdan gelen Tibet ordusu, doğuya, Çin içlerine hareket etmek istiyorsa ya buradan geçmesi çok muhtemeldi çünkü. O halde bu vadi, yakında bulunanlarca bir tuzak gibi etkili bir karşılaşma yeri haline dönüştürülebilirdi. Nitekim öyle olup, burayı geçmek isteyen Tibetliler, karşılarında her bakımdan üstün bir güç bulmuş ve başlayan savaşla çok sürmeden bozguna uğramışlardı. Dönüp kaçarken canlarını kurtaranlar, geride birçok Budist rahip ve savaşçıyı, ölü ve yaralı esir bırakmışlardı. Bu arada asilerin savaştan bekledikleri sonuç çıkmamış, güçlü ittifak ordusunca tek tek yakalanıp, çoğu idam edilmişlerdi.

Nitekim Kağan Bögü, İmparator Tang'la birlikte Lo-Yang'a gelmiş, onun özel konuğu olarak son derece itibarla ağırlanırken, maiyetiyle kendisine tahsis edilen bir sarayda dilediği kadar kalabilecekti. Fakat o biraz dinlendikten ve Çin'de maruf, sofistik konuları araştırıp, önde gelenleriyle ile görüştükte sonra, ülkesine dönmek istiyordu.

Burada kaldığı sürece hemen her gün etrafı gezen Bögü, daha ziyade sanat evleri ve manastırlara dikkat etmiş, buralarda tanışmış olduğu kişileri davet edip, onlarla sohbetler etmekteydi. İşte gene öyle bir akşamda üç kişiden oluşan bir rahip grubunu konuk ediyordu. Bunlardan ikisi İmparator Tang'ın adamıydı.

Rahiplerden biri söz alarak:

- Ulu Kağan, esirleriniz arasında Mazda isimli çok ilginç bir kişi var. Bizler ona ancak çırak olabilirdik. Emir ve müsaade ederseniz kendisini huzura çağırsınlar, bir de siz yakından görünüz. Çünkü bize soracaklarınıza en yetkin cevapları o bilir.

Bögü Kağan meraklanarak:

- Ya, demek öyle. Bu çok iyi!

Nitekim Mazda isimli adamı bulup getirmişlerdi. Fakat konukların ağırlandığı salona girmeden önce, üzerindeki pejmürde kılık değiştirilip, yıkanarak, bedenini saran kir, pastan da arındırılmıştı. Bögü Kağan kırk yaşlarındaki bu adamla ilk konuşmasından sonra çok etkilenir. Mazda, eskiden beri bilinen, İsevilik, Budizm, Brahmanizm, Zerdüştlük, gibi dinleri nasılsa bağdaştırmış, kendine has bir sentez oluşturmuş, bunu savunuyor ve buna da "Manilik" diyordu.

Mazda'ya göre; üzerinde barındırdıklarıyla Dünya, değişik iklimlere sahip olarak, daima değişen yapılara bürünen cennetin ta kendisiydi. Bunda hayat ebediydi. Onu bozan ve yok eden, cehenneme çeviren sadece insanoğluydu. Onun için kişiler ruh ve beden terbiyesine çok önem vermeliydiler.

Bunun yolu ona göre, ilk etapta et yememekten geçiyordu. Ne olursa olsun insan asla öldürmemeliydi; ne hayvan, ne de insan hiç bir zaman katledilmemeliydi. Nefsi veya meşru müdafaa bile yoktu. Bunu ilk etapta et yemeyerek yapacaktı. İnsen saldırmaz, cana kıymazdı. Bögü'ye göre bu adamın dini, insan ve toplum için güzel prensipleri içeriyordu, o halde yayılması gerekirdi, hatta kendi ülkesinde bile. Böylece geri dönmeye karar verirken, bu maksada uygun olarak dört Mani rahibini birlikte Ötüken'e getiriyordu. Ancak bu karar komutanları Tung Baka Tarkan ve Kutluk Bilge tarafından benimsenmediği gibi, ülkede tepkilere yol açıp, başarısı dahi sayılmıyordu. Budun'un önde gelenlerine göre doğru olan da zaten buydu. Çünkü aksi hal, Kam Kül Erkin'i haklı çıkaracak gibiydi.

Akkartal bu olayları Fergana Şarı'nda duymuştu. Buradan tekrar kuzeye yönelerek, Yedisu ve dolayısıyla Zengibar dağını mekân tutmuş olan Kam Bilge Ata’ya uğramıştı. Artık Sonbahar gerilerde kalmış, Zengibar dağında kış başlamıştı. Havalar kararsızdı. Öyle ki; bazen çok soğuk olup, Karakışa dönüşürken, bazen günlük güneşlik olup, Yaza öykünüyordu ayam. Mağara girişini bir ayı postuyla kapatmış olan Bilge Ata, harla yanan ocak başında otururken, sabah erken oradan ayrılmış olan Kül Erkin'in anlattıklarını düşünüyordu. Derken bir ara dışarıdan gelen belli belirsiz sesler işitip, ne olduğuna bakmak için dışarı çıkmıştı gene. Aşağıda tam o sırada atından inen de Akkartal'dı. Bunu gören Bilge Ata, yaşından umulmayacak bir çeviklikle hemen kayalardan aşağı inmiş ve onu içtenlikle kucaklayarak:

- Hoş geldin oğul, sefalar getirdin. Dönmüş olmana pek sevindim!

- Hoş bulduk Bilge Atam. Ben de öyle. Derken hemen yukarı çıkmış, serin havada ocak başında oturmuşlardı. Önce o, Bizans seyahatine ilişkin izlenimlerini, sonra Bilge Ata bu arada ulaşan yerel havadisleri nakletmişlerdi.

Bu meyanda olarak Bilge Ata:

- Ya, işte böyle oğul, kim derdi bir gün gelip, Aşına soyundan bir Kağan, kutsal Töreye, bir başka inancı tercih edecek. Ama yazık ki böyle imiş. Diyerek yakınıyordu. Buna karşın Akkartal:

- Bilge Atam, Kağan Bögü Şad'ı tanıyorduk. Yani, fıtrat olarak ondan bu tür bir sapma beklenmez değildi. Çünkü bedensel yetileri bakımından iktidarı yeterli değildi. Bu da, malum ki, henüz yetişme çağında olan bir gençte önemli ruhi arazlara yol açardı. Böyle birinin Kağan olmasının sonuçları meçhul değildi. En azından mizacı kara Budun’a sirayet edip, halkı, kaçınması gereken, olumsuz akıbetlere doğru yönlendirebilir. Bilmem ne dersiniz, şahsen onun Aşına soyundan gelmiş olacağını sanmıyorum.

- Bu bizce de öyle görünüyor oğul. Sanırım ki, bu hal onunla kalmayacak. Muhtemel ki, ileride başka Hanlar gelip, yabancı budunlarda ihdas edilmiş din ve törelere itibar edip, kendi kimliklerinden sapacaklardır. Bu bir kez başlamaya görsün, gayrı ardı alınamaz.

- Bilge Atam, bu konuda elimizden geleni henüz tam yapamadık, bu nedenle yolcu yolunda gerek. Sonrasını Tanrı bilir.

- Bence, bu bir mukadderattır oğul. Budunumuz, bu yanılışın bedelini zaman içinde acı ile ödeyecek, ve sonra özüne dönecektir. Olacakları önlemek artık çok zor.

- Haklısın Bilge Atam, ancak gene de kutsal töre ve Budun adına bir yerlerde direnmeler olmalı.

Bilge Ata kendi kendine gülerek:

-İşte baksana,yıllardır nasıl direnmekteyiz şurada oğul!

- Dünya değişse bile asil olan değişmez, senin gibi Bilge Atam. Kut değerlerimiz uğruna bedel ödeyeceğiz, bu ister istediğimiz için olsun, ister kaçınılmazlığından.

Nitekim vedalaşarak ayrılırlar. At binen Akkartal, kutlu belde Tengri'ye gitmek için güneye doğru sürer. Gidildikçe yumuşamaya başlayan iklim, at sırtında yolculuğa el veriyordu. Nalında çamur tutmayan Karaşimşek, uzakları yakın edip, dergâha ulaşmışlardı.Orada duydukları işkillenmesine yetmişti. Kağanlıktan gelen emir üzerine, Ulutolga ve diğer Dergâh Pirleri atlanıp, üç gün önce payitaht Ötüken'e yola çıkmışlardı. Akkartal, Bögü Kağan'a itimat etmiyor, her ihtimali olası sayıyordu. Dergâhta fazla kalmayıp, tekrar yola koyulmuştu. Bizzat seçtiği yirmi kılıç öğrencisini yanına almıştı. Yol boyunca uğradıkları yerlerde kendilerine katılmak isteyenler olup, ileride gerek duyulması halinde haber verileceği vaat edilmişti.

Nitekim bir akşamüstü Ötüken’e vardıklarında, Arıkbuğa Noyan'ın malikânesine gitmişlerdi. Kendisi orada değildi, fakat Yaver ve Sungur Noyan'ın muhafız kışlasına buyur edilmişlerdi. İletilen habere icabetten kışlamaya gelen Arıkbuğa, görüşmekten memnun olmuştu. Akkartal, buraya gelişlerindeki maksada değinerek, kam Ulutolga ve diğer pirlerin akıbetlerini sorunca, bir an yüzü gölgelenen Arıkbuğa:
- Kendileri sağlıkla ulaşmış olup, sarayda konukturlar. Kaygılı gibisin Akkartal Beğ, niye ki?
Akkartal:
-Kağan Çin'de başka bir dine geçmiş. Dergâha yaptığı bu daveti bu nedenle manidar bulduk. Sizce öyle değil mi Noyanım?

Arıkbuğa hal diliyle onu doğrulayan bir baş hareketi yaptıktan sonra:

- Bak Yiğidim, gerçeği saklayacak değilim. Belki de haklısınız. İşin kötüsü, halkın çoğu bu nedenle,biz dâhil bütün idarecilere kem gözle bakmaktalar. Oysa bizim bir kusurumuz varsa, o da asker olmaktır. Kaygı konusu mevzu, Kam Ulutolga ve diğer hocaların kurultay salonuna çağrılarak, taraftar kitle önünde, Çin'den gelen rahiplerle tartışmaya icbar edilmeleri ve Kağan'ın bu yabancıları destekler bir tavır içinde olmasıdır.

- Tahmin ettiğim gibi. Sanırım gayeleri; bir şekilde bizi aciz kılarak, halk nezdinde itibarımızı yıkıp, kendi, sözde yeni reçetelerini tek mutluluk sır ve yöntemi diye satmak. Böyle bir karşılaşma hiç oldu mu ki?

-Evet, ilk oturum dün öğleden sonra yapıldı. Gerçi Mani rahipleri Ulutolga ve maiyetine karşı bir varlık gösteremediler, ama Kağan'ın desteklemesi, izleyen topluluğu lehte etkilemiş olabilir.

- Başka oturum söz konusu mu peki?

- Evet, yarın aynı vakitlerde.

Bu kısa görüşmeden sonra Arıkbuğa kendi hanesine gitmiş ve akşam Sungur da gelip, Akkartal'ı eve davet etmişti. Verandayı geçip, kapı önüne ulaştıklarında, kapıyı Tangülü açmış, elini uzatarak ona hoş geldin, demişti. Çizmelerini hayatta çıkarıp, sonra yan odada eşi ve yaveri ile oturan Arıkbuğa'nın yanına girmişlerdi. Herkes yeniden hoş geldin demiş ve yanmakta olan ocağın karşısında, peykeye oturmuşlardı. Bir süre sohbetten sonra, gelen ani haberle acele kalkıp, doğruca saraya gitmişlerdi. Geldikleri haberini alan Kağan, Akkartal'ı görmek istiyordu. Büyük kurultay salonunda, çift kanatlı kapının karşısında Kağan'ın tahtı vardı. Tartışanlar tahtın önünde kurulmuş, bir kürsüde, postlar üzerinde karşılıklı olarak yer alıyorlardı. Onların etrafında kalan halı döşeli, geniş saha, saflar halinde zemine oturacak olan izleyenler için ayrılıyordu.

Akkartal ve Arıkbuğa saraya birlikte gelmiş, ancak kararlaştırdıkları gibi, içerde ayrılmışlardı. Buna göre, Arıkbuğa Kağan'ın şahsi dairesine geçerken, Akkartal hocaların bulundukları mihman haneye geçmişti. Bu sırada içerde oturmuş, olan biteni gözden geçiren Dergâh zevatı; hocalar hocası Ulutolga, Pir Gökbörü, Pir Boran, Pir Dağhan ve Tirendazlar Piri Tarhan, Akkartal'ı karşılarında görünce, sevinçle kucaklayıp, yanlarında yer vermişlerdi. İlk konuşan Ulutolga:

- Buraya gelişimiz hakkında bir malumatın var mı oğul? Derken, pek memnun olmadıkları belliydi.

Akkartal metanetini koruyarak:

-Evet hocam, olan bitenden haberliyiz. Belki bizzat Kağan hazretleri? ) ile teşerrüf ederiz. Her şeye rağmen, sizleri esen görmekten çok memnun olduk.

Onun sözlerine hepsi aynıyla mukabele etmişlerdi. Burası mütevazı döşenmiş nispeten büyük bir odaydı. Her birinin yatabileceği beş yatak sağ taraftaki büyük bir peykeye yan yana hazırlanmışlardı. Sol tarafta,geniş kemerli, içinde odunlar yanan bir ocak ve ahşap dolaplar vardı.

Az sonra kapı çalınıp, gezgin Kam Kül Erkin ile daimi öğrencileri Salur ve Ögeday içeri girmişlerdi. Onların çağrıldıklarını duyunca hemen yola düşüp, Ötüken'e gelmişlerdi.
Ulutolga Kül Erkin'e:
- Aziz dostum, demek sizler de geldiniz.
- Buraya davet edildiğinizi duyunca şöyle bir uğramadan edemedik. Bu arada olan bitenden habersiz değildik. Diye izah etmişti.

O anda kapıya gelen bir refakatçi onları kurultay salonuna çağırmaktaydı. Vardıklarında salon dolmuştu. Kağan tahtında otururken, Arıkbuğa ve diğer Tümen başılar onun sağ ve solunda yer almışlardı. Çoğunluk kara budundan bir kalabalık, hemen önlerinde tek basamakla çıkılan kürsünün sol yanında konuşan Mani rahiplerini izlemekteydi. Kanatlı kapının birden açılması ve heybeti büyük savaşçılar Gökbörü, Tarhan, Boran, Dağhan, Akkartal, Ögeday ve Salur'un içeri girip, ürkerek kenarlara kaçılan kalabalık arasından Kamlara yol açmaları, o ana değin hüküm süren Manilik atmosferini berhava edip, bütün erkânı kendi aslına tebdil eylemişti. Önden yürümekte olan haşmetli savaşçıların etrafa saçtıkları çelikten soğuk ciddiyet, Kağan dâhil, herkesi yerinden uğratıp, Kamların önünde top yekûn ayağa kaldırmıştı. Sonra, Töre buyruğu icabı, elleri kılıç kabzalarında diz kırıp, selam veren savaşçıları, Kamlar izlemişlerdi.

Derin bir oh, çekerek, tekrar yerine oturan Bögü Kağan, konuşmadan önce, eliyle, ayakta şaşkın bakan Mani rahiplerine tekrar oturabileceklerini, başıyla ise Kamlara, kürsüdeki hazır yerlerine buyurmalarını işaret etmişti. Dörde karşı iki olmak üzere, rakipler karşılıklı oturmuş, güya söze dün kalınan yerden devam edilecekti.

Savaşçılar, hocalarının hemen arkasında ayakta saf tutmuş, açılışı Kağanın yapması bekleniyordu.
Nitekim Bögü Kağan;

-Bu münakaşanın alenen yapılması ve Budun'un muhteviyat üzerine bilgilenip, aydınlanması bizim için çok mühimdir. Bundan ötürüdür ki, gerek ta Çin diyarından buralara kadar zahmet etmiş olan değerli konuklarıma ve gerekse Koca Tuğrul Dergâhı’nın saygın Kam ve Pirlerine tekrar teşekkür etmek istiyorum! Dedikten sonra bir an nefes tazelerken, sözlerinin etkisini görmek ister gibi, etrafına göz gezdiriyordu.
Sonra devamla:
- Hatiplerden kim önce başlamak isterse bunda serbesttir. Demişti.
Bunun üzerine, bilhassa deneyimli Kam Kül Erkin hemen söze başlayarak:

-Çinli, sayın konuklarımız, tespitimize göre, her nereden estiyse demeyeceğim, çünkü bu pekâlâ, şu ana kadar içinde yaşamış oldukları kendi cemiyet, ya da toplumlarınca duyulan bazı ihtiyaçlardan kaynaklanmış olabilir, yeni bir din ve anlayış düsturu ihdas ederek, bunu yegâne kurtuluş yoluymuş gibi, mümkünse bütün âleme yaymak istemekteler. Onları dinleyip, varsa yeni görüşlerini tanımakta elbette bir beis yok, ancak, bu anlayış ve yaşam düsturuna bizi ram ederek, bunu kabul ettirmek niyetindeler ise, işlerinin hiç kolay olmayacağını bilmeliler. Çünkü din ve töre değiştirmek, hırka değiştirmek gibi basit ve sıradan bir husus olmayıp, aksine bu, insan ya da bir topluma ruh ve benlik değiştirtmek anlamına gelir. Buna ise olsa olsa, ancak kökleri yüzeyde bulunup, mazi derinliği sığ, ya da hiç olmayan uluslar ihtiyaç duyabilirdi Bu da zaten öylelerine yakışırdı, bize değil.

Burada duraklayıp, etrafı süzen Kül Erkin, sözlerinin yarattığı etkiden memnun, devamla: Bu nedenle, bu müşaverenin nezdimizde ki yeri sıradan bir sohbetten öte olmayacaktır. Zira Budunumuzun kadim insanlık tarihindeki müstesna yeri bir hakikattir. Hal böyle iken, ne ilahiyat, ne de hayatiyeti başkalarından öğrenmek ihtiyacımız yoktur. Buna rağmen, bir Budun kendi geçmişi, din ve töresini değiştirmeğe zorlanamaz. Zorlanırsa asıl ve asaletini yitirirse, o ulus bitmiş sayılıp, bunu ise başta Kağan olmak üzere, kimse isteyemez. Fazla uzatmadan, bu sohbete iştirak etmemize vesile olabilmek için uzak diyarlardan gelmiş olan yabancı konuklarımıza teşekkür ediyorum. Demişti.

Kül Erkin'in sözlerini tahlil edebilen herkes gibi, Mani rahipleri de hilafına söyleyecek söz bulamayıp, gülünç duruma düşeceklerini sezinleyerek, susmuşlardı. Böylece tartışma bir monolog olarak kalıp, ister istemez bitmişti. İzleyici kitlesi dağılmaya başlamıştı. Kağan, belli etmese de, sonuçtan memnun olmamıştı. Çünkü dün yaptığını bu gün yapamamış, Kül Erkin buna hiç mahal vermemişti. Nitekim tahtından kalkmış ve arkaya açılan kapıdan keyifsizce çıkıp, gitmişti. Olanlardan sonra kamların sarayda kalıp kalmamakta bir an tereddüde düştüklerini gören Arıkbuğa, gerekirse onları memnuniyetle misafir edebileceğini söylüyordu. Lakin bunun göreneklere ters düşeceğini de biliyordu. Çünkü misafir bir yere konar ve orada akşam olursa, anane gereği, gene orada gecelerdi. Buna bir de konuk evinin hususi ehemmiyeti eklenince, o zaman bu bir zorunluluk olurdu. Aksi halde o tavır hem konuk, hem onu kabul eden tarafından önceki mekân sahibine karşı hakaret sayılırdı. Gerçi Kağan buna müstahaktı, fakat ona uyan da onunla eşit sayılacağı düşüncesinde olan Kamlar, Arıkbuğa'nın teklifini geri çevirmişlerdi.

Akkartal ve Arıkbuğa onlarla vedalaşıp, döndüklerinde, evdekiler merakla onları bekliyordu. Olan biteni özetleyen Arıkbuğa, yarın erken kalkmak için yatmağa gitmiş, az sonra da Çiçek Hatun ayrılmıştı. Ocak başı sohbetinde şimdi sadece Tangülü, Sungur, Aytolun ve Akkartal kalmışlardı.
Sungur gülerek:
     - Demek Kağan Bögü fena bozuldu Ağabey. Umarım aklından bir kötülük geçmese.
Akkartal kararlılıkla:

- Pek sanmam, çünkü bu hükümdarlığını sona erdirmekle kalmaz, akıbeti çok daha kötü olur.

Tangülü kaygıyla:

- Umarım kötü bir şey olmaz. Aytolun kuşkuyla:
- Kağanın şahsen bir kötülük yapmayacağını, ama başkalarının bu işe karışacağından korkarım.
Akkartal meraklanarak:

- Nasıl yani, yoksa bir bildiğin mi var Abla Hanım? Aytolun mütereddit:
- Emin değilim, ama bu konuda kulağıma daha önceden bir şeyler gelmişti. Akkartal aynı tavır üzere:
- Ne gibi şeyler Abla, daha açık konuşamaz mısın lütfen? Aytolun belleğini düzenleyerek:
- Merhum Kağan Moyen Çor'un ölümünden bir kaç gün sonraydı. Sarayda yüzlerini göremediğim iki kişinin konuşmalarına rast gelip, kulak kabarmıştım. Bunlar fısıltıyla "Şimdi herkes Bögü Şad’dan kuşkulanacak, bu da ilerde çok işimize yarar.”diyorlardı.

Akkartal öfkelenerek:
- Ya, demek öyle. Kağan bir suikasta kurban gitmiş desene? Aytolun mahzun ve kaygıyla:
- Sanırım evet. O kişiler hala sarayda ise, bunların yine bir kötülük yapacağından korkuyorum.
Akkartal:
-Anlaşılan sarayda bir takım karanlık emel kişiler varmış. Bunlardan kimseye daha önce bahsetmiş miydin Abla Hanım?

- Hayır, çünkü kim olduklarını görememiştim. Aralık duran bir kapının ardında ve kısık sesle konuşuyorlardı.

Onlar böyle konuşurlarken, tam bu sırada loş saray koridorunda on silahlı adam, yalın kılıç mihman odalarının bulunduğu tarafa doğru sessizce ilerliyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Nitekim, Kül Erkin ve maiyetinin konuk bulundukları odanın kapısında durup, beşer kişilik iki sıra oluşturmuşlardı. Aynı koridorun devamı beş adım ilerden sağa dönüyor ve buradan hemen sola açılan bir kapıdan Ulutolga ve diğer pirlerin bulundukları mekâna girile biliyordu. Silahlı adamlardan öndekiler kapıyı yavaşça aralayıp, seri hareketlerle içeri dalarken, biri dışarıda kalmıştı. Karanlık odada, yeri belli yataklara kılıç üşürdüklerinde, çok geçmeden afallamışlardı. Çünkü serili yataklarda kimse yoktu. Aynı baskını öteki mihman odasına da yapmış ve gene boş yataklarla karşılaşmışlardı. Elebaşları nihayet öfkeyle konuşarak:

- Bu bir tuzakmış meğer, hemen bulup, gebertin şu melunları!



Diye emir vermişti. Adamlar koridordan cümle kapısına doğru hareket etmiş, hızla ilerliyorlardı. Kapıya ulaştıklarında geniş holde, dört yanda, aniden beliren ışıklarla gözleri kamaşıp, kılıç tutan elleri gözlerinde, şaşkınlıkla etrafı seçmeğe çalışıyorlardı. Bir anda vınlayan okları, canhıraş feryatlar izlemiş ve on avcı, ava giderken avlanıvermişlerdi. Avlayanlar ellerindeki meşalelerle, yukarı kata götüren halı döşeli taş merdivene yönelmiş ve bir araya geldiklerinde bunların beş kişilik bir kemankeş (okçu) ekibi oldukları görülmüştü. Sonra onlar yukarki koridorda bir odaya girerken, aşağıda harekete geçen kalabalık bir başka grup, dış kapı önlerine serilmiş olan cesetleri toplamaya, yerlerdeki kanları silmeye başlamışlardı.

Bu sırada Arıkbuğa'nın nöbetçilerinden biri gelerek, evin kapısını hızla çalmıştı. Bakmak için hemen kapıya koşan Sungur, az sonra helecanla geri gelerek Akkartal'a:
- Ağabey hele koş, sarayda işler karışmış, bir takım adamlar Kağandan sonra Kamları ve diğerlerini öldürmek istemişler. Gerçi bunu başaramayıp, kendi canlarından olmuşlar, ama şimdi yolda bulunan Kamlar tehlikede sayılırmış.

Derken kışlada hemen alarm verilmiş, savaşçılar hemen at binip, dörtnala Ötüken'i terk etmişlerdi. Başlarında Akkartal ve Sungur olmak üzere, Dergâhtan gelen yirmi genç savaşçı, olası bir tuzağa düşmeden Kamlara yetişmek için kıyasıya kamçılıyorlardı atlarını.

3.Bölüm


KAMLARIN ÖLÜMÜ

Uzaktan izlendiklerinden habersiz, ılıman bir havada yavaştan uçuşarak düşen iri kar taneleriyle börk ve yamçıları beyazlaşmıştı. İki Kam ve beş savaşçı, rahvan yürüyen atlarla suları coşkun bir çay kenarı boyunca yol alıyordu. Şafak çoktan söküp, tan ağarmıştı. Çay yatağı giderek derinleşiyor, çevresi küçük bir vadiye dönüşüyordu. Suları bulanık Çay biraz ileride, çukurda kalan küçük bir göle dökülüyordu. İzledikleri yol gölün yarı çevresini dolaşıp, güneybatıya doğru yöneliyordu. Henüz göle varmadan, sağ yanda çıplak bir tepe ve bunun önünde küçük bir koruluk vardı. Yol bu koruluğun hemen dibinden geçerken, alt kısım bayırlaşıp, göle inen ağaçlık ve meyilli bir yamaç halini alıyordu. Koruluğa iki yüz adım yaklaştıklarında ağaçlar arasında bir takım kıpırdanmalar görülüyordu. Koruluğun hemen arkasında, kayalık tepenin üst noktasında duran bir adam el, kol işaretleri yaparken fark ettiklerinde duruma dair netameyi anlamağa başlamışlardı. Bu bir tuzak olmalıydı. Arkadan ve önden olmak üzere, iki atlı takımının üzerlerine hızla gelmekte olduğu görülüyordu. Bizimkiler yavaş yavaş pusatlarına el atarken, sağ tarafta yükselen bozlak yamaçtan aşağı bir sürü atlının daha geldiği görülüyordu. Bütün bunların ne manaya geldiği kesinleşince, Kılıç piri Gökbörü diğerlerine hitaben:

-Arkadaşlar, üç yönden üstümüze at sürenlerin iyi niyet taşıdıklarını sanmıyorum. O halde en yakındakilere varıp soralım.

Demiş ve ilk olarak ağaçlar arasında kaynaşan atlı gurubuna hışım gibi saldırmışlardı. Er meydanında her kalkıp inişte bir can alan kılıç, kargı ve gürzleriyle Gökbörü, Boran, Tarhan ve Dağhan naralar atarak ilerliyor, ortalarına kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Onlar vuruşurken, elinde ok ve yayı, etrafta atıyla dört dönen kemankeşler piri Tarhan, yardım gereken herkese, attığı oklar hedefi anında delerek yetişiyor, düşmana ölüm yağdırıyordu. Fakat düşman sayısı kırmakla tükenmiyor, aksine çoğalıyordu. Bu arada arkadan ve yandan gelenler de yetişip, vuruşma daha bir şiddetlenmişti. Biraz sonra kızıla boyanan küçük derecikler aşağıdaki çaya karışıyordu.

Şafakla başlayan vuruşma kuşluk vakti yaklaştığı halde devam ediyor, düşman kırmakla bitmiyordu. Bu zorlu uğraşta bütün yiğitler yara almış olmalarına rağmen, her hareketleri hala bir cana mal oluyordu. Kılıç piri Gökbörü bir ok, iki de kılıç yarası almıştı. Kargı piri Boran'ın sırtına üç ok isabet etmişti. Gürz piri Dağhan'a bir kargı, bir de ok değmişti. Kemankeşler piri Tarhan'ın sadağında artık ok kalmayıp, elde kılıç yakın dövüşe girdiğinden, o da türlü yaralar almış, lakin hala düşmemişti. Kamlara gelince; henüz yara almamış, ellerinde kılıçları, etraftaki güçlü yiğitlerden oluşan sipere rağmen, ulaşan atakları savmaya çalışıyorlardı. Aldığı ağır yaraların neşelerini bozamadığı yiğitler, bir yandan vuruşurken, diğer yandan şakalaşmaya devam ediyorlardı. Gökbörü cenkdaşı Dağhan'a takılarak:

-Dostum, o sırtına saplı duran uzun diken canını yakacağa benzer, yanıma yaklaş bari sapını budayıvereyim şunun!

Böyle derken, arkadaşının sırtına saplanmış olan kargıyı kast ediyordu. O ise buna karşılık:

- Gam etme dostum, bizim sırtımızdaki deri iki kat manda gönü zırhtan bile kalındır. Lakin bu ahmaklar bilmez bunu. Dur hele, bak arkanda tamuya yolculanmak isteyen biri daha var. Bari şu garibe de bir iyilik edelim, sonra gene konuşuruz. Onları gören Boran ve Tarhan da hemen rakiplerini atlarından uçurarak, yan yana gelmiş ve kalkanlarını toka yapar gibi tokuşturarak:




- Yaşşa bre! Vur şu kazırgan (mezar-cehennem) kaçkınlarına ki onmasınlar yiğidim!
Bu sırada Akkartal ve savaşçıları karda at izlerini sürerek hızla gelmektelerdi. Nitekim er meydanına ulaşıp, ilk dar beyi arkadan saldıranlara indirmiş, ablukada aslanlar gibi vuruşan koç yiğitlere yardıma yetişmişlerdi. Birden ne olduklarını anlayamayan bu çakal ve sırtlan sürüsü, arkadan yetişen boz kurtların can alıcı vuruşlarıyla çifter çifter eğerlerinden yuvarlanmaya başlamışlardı. Bunu ilk fark eden, sırtından ve göğsünden birer ok isabet etmiş olan Ulutolga olmuştu. Etraflarında vuruşurken ağır yaralar alıp, artık yorulmaya başlayan Salur ve Ögeday'a seslenerek de:

- Dayanın bahadırlarım, işte deli kartal ve diğer koç yiğitlerim de yetişmiş, bakın işte şurada, kırıp geçirmekteler azgın yağıyı!

Onu seslenişini diğer yiğitler de duymuş, bu sözlerle bir kat daha coşarak önlerindeki düşmanı mısır sapları gibi doğruyor, ortaya doğru ilerliyor, daralan ölüm çemberini yarıyorlardı. Arkadan bindiren bu taze kuvvete artık dayanamayan kalaba düşman, hissedilir bir şekilde erimeye başlamış, fırsat bulanlar kaçıyor, kaçamayanlar leşini bırakıyordu kanlı meydana. Dakikalar geçiyor, ablukadaki yiğitler mecallerinin son demlerinde bile ölüm saçmaya devam ediyorlardı. Nihayet yekûn düşman bertaraf edilip, bir araya toplanmışlardı. Aldıkları yaraları tımar için koşan genç savaşçılar, gördükleri manzara karşısında şaşırıp kalmışlardı. Çünkü, atlarından düşmemiş olan bu Alp erenlerin hemen hepsi çoktan uçmağa varmış, sadece Kamlar son demlerini yaşamaktaydılar. Hemen atılarak onlara yardım ve yaralarını tımar için atlarından indirmek istemişlerdi. Lakin onlar kesinlikle yere inmek istemiyordu. Nitekim güçlükle konuşan Ulutolga:

- Bizi kendi halimize bırakın yiğitlerim ve sakın ola ardımızdan üzülüp, yas da tutmayın. Tam bize göre bir terk-i dünya çünkü bu. Müyesser eylediği için yüceler yücesi ilahımız Gök tanrı’ya hamd ve senalar olsun. Bundan sonrasını sizlere bırakıyoruz. Başkaca öç almayın sakın. At ve pusatlarımızla bizi böylece bırakıp, dergâhtaki vazifelerinize dönün. Dileriz Tanrı'dan ki, Budunumuz adı ve töresiyle dünya durdukça yaşayıp, payidar olur.

Ulutolga'nın bu sözlerini puslu gözlerle dinleyen yiğitler, önce onun sonra Kül Erkin'in göğüslerine düşen başlarını görüp, onların artık asumana göçmüş olduklarını anlayarak, hep bir ağızdan:

- Aziz ruhlarınız şad, Türk Töresi var olsun!

Bu sözlerden sonra atı önden giden Ulutolga’yı izleyen bu Alp erenler kafilesi kuzeyin sonsuz bozkırlarında meçhul bir yere doğru yola dizilmişlerdi. İhtimal ki, bu asil atlar onları, atalarının geldiği, sır âlemi Ergenekon'a geri götürüyorlardı. Onları puslu gözlerle izleyen savaşçılar, şimdi buradan ayrılacak, ama sonra mutlaka gene gelip, bu kızıl hatırayı, adlarına balballar dikerek ebedileştireceklerdi. Onlar oradan henüz ayrılmışlardı ki, çevreden gelen birileri, etrafı dolduran onlarca cesedi hemen toplayıp, gölde kaynaşan pirana sürülerine atıyorlardı.

Aniden patlak veren bu inanılmaz olaylar zinciri dönüş yolundaki Akkartal'ı bütün bunların sebep, saik ve müsebbipleri üzerinde düşündürmekte idi. Bunu araştırmak için ötekileri Dergâha gönderip, Ötüken'e tek başına dönmek istiyordu. İçlerinden yaş ve kıdemce en büyükleri olan Tardu'ya:

- Burada ayrılıp, dergâha dönecek ve benden haber almadan belli işlerden başkasına el atmayacaksınız. Ben dönünceye kadar vekilim sen olacaksın. Tamam mı Tardu?!

- Ama hocam, siz olmadan yolda izde soranlara biz bunları nasıl izah ederiz ve dahası, dergâha ne deriz ? Ne olur birlikte gelseniz. Diyordu.

Akkartal:

- Bunlara dair cevabı benim bizzat vereceğimi söylersiniz. Ben de çok sürmez dönerim zaten. Merak etmeyin.

Çaresiz ikna olan Tardu:

- Baş üstüne Hocam, siz de merak etmeyin!

- Haydi, yolunuz açık olsun öyleyse!


ÖTÜKEN TAHTINI KIRGIZLAR ELE GEÇİRİYOR

Böylece veda edip ayrılmışlardı. O gece zuhur eden zincirleme olaylar başkentin siyasî çehresini tamamen değiştirip, ülke idaresi sabaha el değiştirmişti. Tung Baka Tarkan kağan ilan ediliyordu.

Olaylar şöyle gelişmişti: Kırgızların taht ve idareyi ele almak istedikleri öteden beri biliniyor ve onlar bu işlerde, intikam peşinde olan, Tanlung'un yerli akrabalarını kullanmışlardı. Fakat, bu adamlar plandan ayrılarak, Kamlardan önce Kağan Bögü'yü öldürürler.

Bu düzeni başlangıçtan beri, gizlice izleyen Tung Baka ve müttefikleri Arıkbuğa ve Kutluk Bilge’ye bağlı adamlar, tutumunu sevmedikleri Bögü'yü gözden çıkardıkları halde, bir bahane ile Kamları yola çıkarıp, sonra, kağana suikast yaptıkları gerekçesiyle, Tanlung'un yakınlarını idam ederler. Bu arada, olan biteni uzaktan izleyen Kırgızlar, esasen, kullandıkları bu Gan-Lu Şan'ın ana tarafından akrabalarını, sonra yok etmeği kurduklarından, gece saraydan ayrılanları onlar sanıp, yolda mahut tuzağı kurmuşlardı. Çünkü onlara kalsa, güya Kamları öldürttüğü için, suç Bögü'ye yüklenecek ve onlar da bu bahane ile onu öldürtmüş olacak ve böylece kendi iktidarları için halk desteği sağlanmış olacaktı.

Akkartal Ötüken'e vardığında bütün bunlar olup bitmiş, dönen dolapları ancak Arıkbuğa'nın evinde öğrenebilmişti. Nitekim, Kam ve hocaların hayatlarına mal olan bu hadiseden ötürü onlara çok gücenen Akkartal, zamanında uyarmadığı için sitem etmişti. Lakin Arıkbuğa, işin bu raddeye tam bilmese de, her şeye rağmen kamların güvenliği için onları kendi evine davet ettiğini, buna uyulmuş olsa, o elim hadisenin hiç vuku bulmayacağını öne sürüyordu.

Arıkbuğa bütün bu izah ve özürlerine rağmen Akkartal'ı yeni Kağan'a biate razı edemiyor, sonunda dargın ayrılıyorlardı. Bu durum Sungur ile Tangülü'nü bilhassa üzüyor, ilk fırsatta onun yanına, Tengri Dağı'ndaki dergâha kaçmayı kuruyorlardı. Buna ilişkin konuşmalarını işiten anne Çiçek Hatun, bunu kocasına haber verince, onların göz hapsine alınmasına yol açmış, Arıkbuğa bilahare, bir taliplisi çıkarsa Tangülü'nü evlendirmeye karar veriyordu. Bir talipli esasen dünden hazırdı, fakat, Akkartal'ın yavuklusuna göz koymak kolay yutulur bir lokma değildi. O nedenle bunu asla dışarı vuramayan bu talipli, Arıkbuğa'nın özel birliklerinin komutanı, binbaşı Kıyandan başkası değildi.

Akkartal sonunda dergâha dönmüş, hocalığı ele alıp, tedrisata başlayalı aylar geçmişti. Tangülü'nü buna rağmen unutamamıştı, lakin Ötüken’le araları soğumuş olduğundan, kimse kimseye gidip gelmiyor, olan bitenden haber dahi alamıyordu artık. Orada bulundukları sırada, bunu öğrenmiş olan başyaver Tardu, onu dalgın ve düşünceli görüp, üzülüyor, buna bir çare bulmak istiyordu. Fakat Akkartal'ın onur meselesi yaparak, Tangülü gibi, her bakımdan üstün nitelikli bir güzeli unutmasının kolay olmayacağını da bildiğinden, bunu ilk fırsatta kendisiyle konuşmak istiyordu. Nitekim bir gün yalnız kaldıklarında, sözü döndürüp dolaştırıp, o konuya getirerek:

- Hocam, belki bana kızacaksınız ama, sizi bazen derin düşünceler içinde, mahzun görüyorum. Acep, buna sebep Arıkbuğa'nın kızı Tangülü Hatun mu ola?

Akkartal uzun zamandır bu ismi bir başkasının ağzından duymadığı için, bir an şaşırarak ona bakmış ve sonra kaşları çatılarak:

- Demek bu kadar kesin gözlemler yapabiliyordunuz kâhin Beğ?

- Hayır Hocam, bunun kâhinlikle bir alakası yok, nerede bende o kabiliyet. Bunu, hem orada bulunduğumuz sırada kendim hissetmiş, hem de Sungur buna dair bir şeyler çıtlatmıştı. Onun için. Şimdi kaç zamandır, kim bilir o bahtsız da ne elemler içinde yanmaktadır Hocam?

- E, eh. Ne yapalım yani bunun için? Her halde onu kaçırıp, buraya getirelim diyecek değilsin?

- Neden olmasın Hocam?

- Haydaa! Bize yakışır mı bu Tardu, deli olma?

- Yakışmayacak nesi kaldı Hocam? Bu sevdayı duyup bilmeyen mi kaldı bu ülkede. Babasının onayı mümkün değilse, biz de gider kaçırırız olur, biter.

- Sahi mi bu dediğin Tardu, yani bunu başka bilenler de mi vardı?

- Hocam, galiba ağır işitir oldunuz, ülkede bilmeyen kalmadı diyorum. Hem kimse yakıştıramıyor size böyle biçare, sevdiğinden ayrı ve özlem içinde yaşamayı. İnanın bana. Bir emir verin bu yeter.

Tardu'nun bu sözleri karşısında bir an içini çeken Akkartal, sonra kısaca:

- Tamam Tardu. Şimdi beni yalnız bırak da bir düşüneyim.

Bu sırada Arıkbuğa Ötüken'de, geçen bunca zaman içinde bu sevda unutulmuştur sanarak, göz hapsini kaldırıp, serbest bırakmıştı artık Tangülü'nü. Fakat çok yanılmıştı. Zira, biraz av etmek bahanesiyle, sabah erken at binen Sungur ile Tangülü, akşam olduğu halde geri dönmemişlerdi halen. Nitekim bu durumdan kuşkulanan Arıkbuğa, onları bulup, hemen getirmeleri emriyle, Kıyan komutasında bir süvari birliği gönderiyordu arkalarından. Tangülü ile Sungur oysa bu sırada, Altaylara doğru doludizgin at sürüyor, takip eden olursa, yönlerini hemen bulamasınlar diye de, önce güneye, sonra Batıya ve daha sonra güney- batıya dönüyorlardı. Niyetleri Tengri dağında bulunduğunu öğrendikleri o meşhur dergâha gidip, Akkartal'ı bulmaktı. Bu menzile erişmek için izlenecek olan güzergâhı daha önce kısmen de olsa öğrenmiş olan Sungur, yollarının ilk etapta Urumçi, Turfan ve Karaşar'dan geçeceğini de biliyordu. Bunları, aklında tutması için Tangülü'ne de söylüyordu. Yollarda, yönlerini kaybedecek olurlarsa, rastladıkları yolcu veya çobanlardan soracaklardı.

Sunkur artık iyice yetişmiş, tam bir avcı olmuştu. Bunun yanı sıra babasından kılıç dersleri de almış, ananevi ölçülere göre, savaşçılıkta kayda değer ilerlemeler göstermişti. Tangülü'nün iddialı olduğu dallar okçuluk ve at biniciliği idi. Yanında daima taşıdığı sadak dolusu demir temrenli okları, iyi bir yayı ve sivri uçlu keskin bir bıçağı vardı. Başındaki beyaz kuzu postundan börkü, uzun saçları, mevzun beden ölçüleriyle, beyaz kısrağı üzerinde tanrıça Ayzıt kadar albenili görünüyordu. Fakat uzaktan onu gören, gerçek bir avcı sanabilirdi kendisini.

Gene Bahar gelmiş, boz kırın her yanı taze ot ve çiçeklerle bazenmiş, yüksek dağlarda eriyen karlar, yazın kuruyacak olan birçok derecikler meydana getirmişti. Tangülü

Akkartal'ı görmeyeli iki kış geçmiş, onu pek çok özlemişti. At üstünde, bitmez tükenmez gibi görünen yollar ona hiç öyle görünmüyor, sanki her dağ eteğini dönüp, her tepeyi aşınca ona rastlayacakmış gibi heyecan nöbetleri geçiriyordu. Fakat bu gerçek olmayıp, küçük hayal kırıklıkları yaşasa bile yeise düşmüyor, ümit ve sevincini kaybetmeden yol alabiliyordu. Sungur çok daha neşeliydi. Kâh önü sıra uçmakta olan kuşları yakalamak için at sürüyor, kâh ılgarla giden atın eğerinde dikiliyor, bazen da yere eğilerek, kopardığı bir kır çiçeğini ablasına ikram ediyordu. Gerçi heybelerinde daima olduğu gibi, gene azık olarak kuru et, tuz ve çavdar ekmeği bulunuyordu. Ama onlara daha ziyade, avlanmanın mümkün olmadığı yerlerde ve belki bir pınar başında müracaat ediyor, yoksa daha çok taze kızartılmış av etleriyle karın doyuruyorlardı. Doludizgin takipçiler, kimi zaman sorarak, kimi zaman iz sürerek peşlerinden gelirken, aralarındaki mesafe giderek azalıyordu. Zira, Ötüken'den çıkışta denemiş oldukları şaşırtma taktiğine rağmen, asıl hedefleri takipçilerce tahmin edilmiş olduğundan, zaman kaybından başka bir işe yaramamış gibiydi.

Bu esnada, nihayet karar vermiş olan Akkartal Ötüken'e gitmek için yola çıkmıştı. Tardu'nun bütün ısrarlarına rağmen, yanına kimseyi almak istememişti. Karaşimşek ve Akkartal iki yıldan beri uzun yolculuklar yapmayıp, bu tür serüvenleri de hayli özlemişlerdi hani. Ötüken yollarını neredeyse ezbere bilen Karaşimşek, mevsimin de coşkusuyla adeta rüzgârdan kanatları varmışçasına süratliydi. Nihayet bir gün sonra Karaşar'a vardığında, daha önceleri de konaklamış olduğu Kızılhan'da mola vermişti. Burada durmasının bir nedeni de, epeydir uzaklaştığı ülke hayatındaki gidişata dair sondalamalar yaparak, halktan olup bitenler hakkında taze malumat almaktı.

Hanın önünde yer alan kameriyede, güzel havadan istifade etmek isteyen başka yolcular ve bir kaç da müdavim oturmuş, alçak masalarda hem sohbet ediyor, hem yemek yiyorlardı. Müdavimlerden biri, kamışlı kapıdan az önce giren Akkartal'ı hemen tanır ve yanındaki yolculara usulca:

- Gelenin kim olduğunu bildiniz değil mi?

Derken, yanıtı kendisi vererek; Koca Tuğrul Dergâhı’nın yeni Hocası Akkartal. Açıklamasını yapıyordu.

Yanındaki üç kişiden biri:

- Bilgiçlik taslamaya ne hacet, Akkartal'ı tanımayan mı var sanki. Ama epeydir ortalığa çıkmayıp, kendini dergâh işlerine verdiği söyleniyordu.

Derken, bir diğeri:

- Payitahtın Kağan değiştirmesi esnasında olanlardan ötürü, Ötüken’le arası soğukmuş. Diyordu.

Onlar böyle kendi aralarında konuşa dursunlar, bu sırada yan masada, oturduğu yerden kalkan, uzunca boylu, omzunda kılıç kabzası görünen, vakur bakışlı başka biri yavaşça ona yaklaşarak:

- Adım Tuğçe, Külüg Bilge Noyan'ın Binbaşısıyım, sizi tekrar gördüğüme çok sevindim Akkartal Beğ! Derken, elini uzatmıştı.

Akkartal kendisini tanıyıp, adıyla hitap eden bu adama nezaketle davranıp, oturması için masasına buyur etmiş, sonra da:
- Payitahtta durumlar ne âlemde Binbaşı, her halde siz bizden daha ilgilisinizdir orasıyla?
Binbaşı bu karşılığa tam inanmamış gibi bir eda ile bakarken, cevaben;
- Durumlar idare eder sanırım, fakat gönül isterdi ki daha iyi olsun. Ha, Noyanımız Külüg Bilge, bilhassa bir tavrınızdan ötürü, sizden övgüyle bahseder, bilmem tahmin edebiliyor musunuz bunun nedenini.
- Olabilir. Fakat izin verirseniz, benim sizden sormak istediğim başka bir şey daha var?
- Tabii ki, buyurun!

- Noyan Arıkbuğa, hali keyfi nasıldır, halen sağ ve esen midir, diye soracaktım. Bu soru üzerine bıyık altından gülen Binbaşı, sonra özür dileyerek:
- İlâhî Akkartal Beğ, buna daha açıkça; görüşmeyeli beri Tangülü hanım nasıldır, deseydiniz ya?

Bu kez de hicapla gülümseyen Akkartal olmuştu. Sonra gene Binbaşı:

- Haklarında kulağımıza ulaşan kötü bir şey olmadı, o halde sağ ve esen olmalılar, ama .... Evet, bir de aması varmış bunun. Sanırım anlıyorsunuzdur artık.
- Sanırım anlıyorum, teşekkür ederim.
- Yo, bu yetmez beyim, bana teşekkür edeceğinize, gidip o ama'ya bir çare bulunuz, hem mümkünse daha fazla gecikmeden.

Böylece öğreneceğini öğrenmiş olan Akkartal, akabinde Binbaşıya veda ederek, Turfan ve Beşbalık istikametine giden yola düşmüştü.

Bu sırada Sungur ve Tangülü amansız takipçilerinden habersiz ilerliyorlardı. Kıyan'ın komutasında bulunan birlik, beşi izci olmak üzere, onbeş kişiden müteşekkil idi. Neredeyse gece gündüz demeden yol alıyor olduklarından, aralarında artık bir kaç saatlik mesafe kalmıştı. Sungur ve Tangülü bu sırada Altayları geçmiş, Urungu'ya doğru gidiyorlardı. Akşam olmuş, güneş batmak üzereydi. Atlar da artık iyice yorulmuştu. Bu bölgelerde Şato Türkleri meskûn olup, çoğunluk göçebe olarak yaşıyorlardı. Altay Dağları’nın yeşil etekleri koyun sürüleri, at yılkıları ve yak öküzlerinin otlaklarıydı. Atlı çobanlar yanlarından geçen iki atlıya dikkat etmemiş, nereden gelip, nereye gittiklerini sormamışlardı bile. Onların kuzeyinde Kırgız Türklerinin yurdu vardı. Onlar da geniş steplerde çoklukla hayvan yetiştirip, avcılık yaparak geçinirlerdi. Hava serin ve giderek soğuyordu. Çünkü esen yeller yüksek tepelerde bulunan kar örtüsünü yalayıp geçerken, bu arada soğuyor ve bu aşağılara taşınıyordu. İyi ki yanlarına kürk almayı ihmal etmemişlerdi. Yoksa halleri yamandı. At sırtında iyi uyunamayacağına göre, gecelemek için dulda bir yer bulmaları gerekiyordu. Bunun için yöne kulak asmadan, ileride gördükleri kuytu bir ağaç ve kayalık bir yere sürmüşlerdi atları. Nitekim gün battığında küçük bir dere kenarında, yaşlı büyük ağaçlar ve yüksek kayaların arasında gizli bir oyuk bulmuş, atlardan inip, etrafı kolaçan ederek, orada konaklamayı düşünüyorlardı. Arkalarından gelen takipçiler, rastladıkları çobanlara alaca karanlıkta onları sormuş, lakin belirsiz ve yekdiğerini tutmayan cevaplar almış, sonra en makul istikamet olarak gördükleri, güneye doğru devam etmişlerdi. Çünkü Tengri dağı yöresine gitmek isteyen bir yolcunun her halde burayı izleyeceğini var saymışlardı. Fakat bizimkiler az kuzeyde buldukları dulda kayalıkta mola vermiş, orada istirahata geçmişlerdi.

Bu sırada Akkartal, Karaşar-Urumçi arasında kalan yoldaydı. Son anda yön değiştirip, Beşbalık'a uğramadan kuzeydeki Urumçi şehrine yönelmişti. Bu araziler, Turfan dâhil çok verimli ve bitek topraklardı. Etraf bağlık bahçelik, çok geniş bir vadi görünümünde ve sulaktı. Nüfusun daha yoğun olması ve yolların işlekliği, yol boyunca bir çok han kurulmasına sebep olmuştu. Akkartal üçüncü defa gecelemek için bu hanlardan tanıdığı Beşpınar hanını tercih etmişti. Fakat buraya ulaşmak için biraz daha ilerlemek icap ediyordu.

Nitekim sabahın ilk ışıkları ve kuş sesleriyle uyanan Sungur, ayı postundan tabaklanarak, yapılmış olan kürküne sarınmış olarak halen uyuyan ablasına sevgiyle baktıktan sonra, kahvaltı hazırlamaya girişmişti. Aradan çok geçmemişti ki, Tangülü'de esneyip, gerinerek uyanmış, mahmur gözlerini ovuşturuyordu. Bu sırada dere kenarına inmiş olan Sungur'u göremeyince bir an tereddüt ederek, ona seslenmiş ve cevap alınca rahatlamış, az sonra da kalkıp yanına gelmişti. O anda balık avıyla meşgul olan Sungur ablasına fısıltıyla:

- Ablacığım günaydın, şurada saklananı da avlarsam, az sonra güzel bir sofra donatırız. Derken, eli gerili yayda tetikte, gözleri ise durgun suya nüfuz etmekteydi.

Tangülü sessizce yanına yaklaştığında, onun üç tane iri balık avlamış olduğunu görmüştü. Gerçi derenin bu kesiminde balık boldu, ancak çoğunluk açıkta dolaşanlar dahaca küçüktüler. Derken Sunkur'un oku saldığı görüldü ve akabinde suya dikey girmiş olan okun, hedefe isabetiyle su yüzeyine yükselmesi ve yana yatması ardından, iri bir aynalı sazanın su üstündeki son çırpınışları izlenmişti. Hemen suya eğilen Sungur, onu okla beraber dışarı almış ve:

-Bu iş tamam, haydi hemen ateşi yakalım şimdi. Tangülü:
- Sen ateşi yakmaya bak, ben bu arada balıkları temizce ayıklayıp, geleyim, olmaz mı? Demişti.

Sunkur bunu memnuniyetle onaylamış ve etraftan çalı çırpı toplamaya başlamıştı. Bu sırada ağaçların arasında serbest duran atların yanına gelince, onların da boş durmayıp, çevrelerinde ot yaprak ne buldularsa, bunlarla karın doyurmaya çalıştıklarını görmüştü. Nitekim çok sürmeden doymuş olarak, tekrar atlara binmiş ve güneye doğru yola revan olmuşlardı.

Bu sırada Kıyan ve adamları gece yarısına kadar at sürmüş olduklarından, artık önlerine geçmiş bulunuyorlardı. Nitekim onlar da buldukları doğal bir mekanda gecelemiş ve sabah erken uyanarak, etrafı araştırmaya başlamışlardı. Ama nihaî hedefleri belli olduğundan fazla vakit kaybetmeyip, tekrar ileri, Urumçi istikametine yollanmışlardı. O sırada çoktan yola çıkmış olan Akkartal, bir günlük mesafede, aynı güzergah üzerinde ve tam karşılarından gelmekteydi. Bu durumda iki tarafın, her hangi bir nedenle yol değiştirmemeleri halinde, karşılaşmaları kaçınılmazdı. Fakat aradaki mesafe az olmayıp, her şey olası sayılırdı.

Sunkur ve Tangülü rahvan yürüyen atlarıyla aynı güzergah üzerinde yol alırken, arkalarında gelmekte olan doludizgin atlıyı fark edince kenara çekilmişlerdi. Fakat gelen atlı onları hemen tanıyıp, hızını kesmiş, yanlarına gelince durarak:

-Sungur Beğ ve Tangülü Hatun, siz ha!? Diye sesleniyordu. Sunkur onu tanıyınca gülerek, Tangülü'ye:
-Abla, bu, gezgin Okyaran dır. Ötüken’de tanımayan yoktur onu. Akkartal'a yoldaşlık yaptığı bile söyleniyor.

Bunları dinlerken bir an yüzü kızaran Okyaran, sonra gülerek:

-Kıyan ve adamları henüz size rastlamamışlar demek. Belki bunu bilmiyordunuz bile, ama şu sırada her yerde sizi aramaktalar, haberiniz olsun. Hem sahi, siz nereye gitmektesiniz böyle?

Bu soru üzerine muhataplarının tereddüt ettiklerini görünce:

- Bana kalırsa Tengri dağına, Akkartal'ın yanına, değil mi? Diye tahmin yürüten
Okyaran'a cevaben Sungur:

- Diyelim ki öyledir, ama bu seni neden alakadar ediyor, onu anlayamadık
Okyaran Beğ?

- Bu da sorulur mu Sungur Beğ. Değil mi ki biz Akkartal'ın can dostu ve her şeyden haberliyiz, belki bir yararımız olur, diye kalkıp, rast geliriz ümidiyle yola revan olmuş ve şükür, işte böyle bulmuşuz sonunda sizleri de.

Sunkur duyduklarından memnun gülerek:

- Öyle ise çok sağ ol, ama bilmem ki sana ne işimiz düşerdi Okyaran Beğ? Okyaran gülümseyerek:
- Hiç kuşkunuz olmasın bundan Sungur Beğ, bu uzun ve zorlu yolları bizden iyi bilen az olur çünkü. En kestirme yollardan oraya ulaşmanızı sağlamak için ben hazırım.

Sunkur onaylar anlamda Tangülü'ne baktıktan sonra:

- Pekala, haydi gidelim o halde!

Derken, yeniden hızlanarak, Okyaran'ın ardına düşmüşlerdi. Okyaran bu hüsnü kabulden ötürü kendini talihli sayıp, hayatının en önemli görevini üstlenmekten ötürü çok mutluydu. Çünkü böylece, Akkartal adlı o efsane kahramanı ile tanışma ümidi güçleniyor, hatta bu fırsat nihayet yakında çıkacak gibi görünüyordu. Oymağından ansızın yola çıkıp, at sırtında uzun yollar kat etmesinin sebebi zaten başkası değildi. Akkartal'ı ilk defa Sançar’dan dinlemiş ve ona hayran olmuştu. Sonra merakını yenemeyip, onu bulmak ve mutlaka tanışmak için yollara düşmüştü. Lakin aylar geçmesine rağmen aramaları sonuç vermeyip, ona rast gelememişti bir türlü. Nitekim buna dair ümidi artık yeise dönüşmeğe başlıyordu ki bu fırsat çıkmıştı karşısına. Olurdu ya, şayet bu arzusu gerçek olup, sonra bir gün tekrar oymağına dönünce, Sançar dâhil, köyün bütün gençleri ona kim bilir ne kadar gıpta ederlerdi. Bunların hayali bile ona yetip, o an duyduğu mutluluk içine sığmıyordu.

Aradan saatler geçmiş, günün ikindi vakti yaklaşmıştı ki, Kıyan ve adamları karşı yönden tozu dumana katarak gelmekte olan bir atlı görmüşlerdi. Aralarındaki mesafe yüz adıma inince bu gelenin Akkartal olabileceğine dair tahmin yürütenler çıkarken, elli adıma gelince, onu tanımayan kimse kalmıyordu. Bu sırada o da onları tanımış ve on adımda gem kasmış, Karaşimşek şahlanarak dururken;

- Bu ne hal, nereden gelip, nereye gidersiniz Kıyan Beğ? Demişti. Kıyan cevap vermekte önce tereddüt etmiş, lakin sonra:
- Noyanımızın buyruğu ile Urumçi ye gideriz. İlteber Baytu'ya Kağan'ın bir emrini tebliğ etmekle görevliyiz. Ya siz ne yana Akkartal Beğ?

Akkartal cevaben:
- Kesin belli değil, belki Ötüken'e gider, vaktim olursa Noyan Arıkbuğa'ya da uğrarım.

- Ya, demek öyle. Fakat Noyan Arıkboğa'nın sizinle görüşeceği bir husus bulunduğunu pek sanmam. Diyen Kıyan, ona bundan vazgeçmesini ima ediyordu.

Fakat Akkartal:
Olabilir, ama bu hiç fark etmez, Ötüken’de muhatabım tek o değildir çünkü. Kıyan dudak bükerek:
- Kağanla aranızın iyi olmadığını da duymuştuk.

- Her duyduğuna inanıp, alakadar etmeyen konulara karışacağına, sabrımı taşırmadan yoldan çekilsen çok iyi edersin. Hadi davranın şimdi!

Akkartal'ın tavrı ve bu kat-î emri karşısında birden ürperen takipçiler, ister istemez yolun kenarına çekilmişlerdi. Adamlarının ürkmesi karşısında yalnız kalan Kıyan, bu kez alttan alarak:

- Beğim, bizden haber vermesi, gene de siz bilirsiniz ! Diyordu.

Yerinde duramayıp, şaha kalkan atına tekrar yol veren Akkartal, arkasında bir toz bulutu bırakarak ileri atılmıştı. Onun arkasından gizli bir kinle bakan Kıyan, yanında o an kimse bulunmamış olsa, sadağından hemen bir ok çekip, onu arkadan vurmağa kalkışabilirdi. O nedenle, yanında bulunanlara için için kızıyordu. Oysa onlar, Kıyan’ın bu düşüncelerinden habersiz, görevlerinin ise Akkartal'a sataşmak olmayıp, kaybolan gençleri bulmak olduğunu biliyorlardı. Kıyan bu sırada durmadan düşünüyor, bu meseleye bir hal çaresi bulmak istiyordu. Tangülü'nün onu istemeyişi bir yana, hesabına göre, sorunun çözümü Akkartal'ın ortadan kalkmasına bağlıydı. Ama bu hiç de kolay görünmüyordu. Bir an, bir bahane uydurup, tek başına geri dönerek, şansını denemeyi düşündüyse de, bundan tez vazgeçiyordu. Zira istese de artık Karaşimşek gibi, koşuda eşsiz bir ata yetişmesi mümkün olmazdı. Nitekim, belki Tangülü ve Sungur'u ileride tesadüf ederiz, diyerek, atını tekrar mahmuzluyordu.

Öte yandan, Akkartal hızla yol alırken, Kıyan'ın tavrını düşünüyor, bu taraflarda bulunmaları konusunda yaptığı açıklama inandırıcı gelmiyordu. Başka bir amaçları olduğunu sezse de, bu, aklına en son gelecek ihtimal, olacağından, ne olduğunu bilemiyordu. Bir süre böylece yol almıştı ki, karşıdan gelmekte olan üç atlı görünmüştü. Çok sürmeden karşılaştıklarında, bunların kara çarşafa benzer, kukuletalı giysileri içinde üç Keşiş (rahip) olduklarını görmüş, gem kasarak yanlarında durmuştu. Keşişler karşılarında heybeti yürek oynatan silahlı cengaveri gördüklerinde, kendilerine bir kötülük yapacağı zannıyla korkmağa başlamışlardı. Daha ilerilerde gene böyle birine rast gelip, buna bin pişman olmuşlardı. Çünkü o; "Demek Budun’u yoldan çıkarıp, töreden soğutanlar sizlersiniz" diye, sorgusuz itham ederken, elindeki kamçı sırt ve başlarında patlamış, canlarını fena yakmıştı. Fakat bunun kem gözle bakması şöyle dursun, kendilerini selamlayıp, hal hatır etmesini cana minnet saymışlardı.

Sonra içlerinden en yaşlı olanı:

- Yiğidim, seni görünce çok korktuğumuz için kusura kalma. Çünkü daha önce yolda birine çattık ve sırtlarımızda halen onun kamçı izlerini taşımaktayız. Diye yakınmıştı.

Akkartal buna inanamayıp, gayr-i ihtiyari gülüşünü tutarak:

- Öyle mi, buna sebep neydi peki?

- Yiğidim, onun yurttaşlarının yoldan çıkıp, kendi törelerinden soğumasına sebep güya bizlermişiz. Halbuki bizim bunda ne suçumuz olabilir. Hem öyle bir kastımız da hiç olmadı inan ki.

- Ya, demek öyle. Nerede rastlamıştınız peki ona?

- İlk olarak dün, Altayları geçerken rastlamıştık. Aksi tesadüf bu ya, biraz önce gene çıkmaz mı karşımıza. Ama bu kez yalnız değil, yanında görkemli bir bayan ve gençten bir de avcı vardı. Bizi gördüğünde gene kızarak, yanında bulunanlara hitaben ne yazık ki; "Sungur Beğ, şu melun keşişleri görüyor musunuz, kökünü kazımalı bunların" diyordu.

Akkartal:

- Hımm, demek öyle diyordu. Halt etmiş. Neyse, sonra hangi yoldan gittiler demiştiniz Keşiş baba?
     - Biraz geriden güney-batıya yol ayrılıyor, işte oradan. Yani bu hesapla şimdi, şu karşıda görünen tepenin öte yanında bir yerde olmalılar, tabii eğer sonra başka yöne sapmadılarsa.

- Sağ olun, ben o densize rast gelirsem size yaptıklarının hesabını sorarım, siz hiç merak etmeyin keşiş baba!

Derken onlardan ayrılan Akkartal, yoldan hemen saparak, atını işaret edilen tepeye doğru sürüyordu. Bir an önce onları bulmak ve merakını gidermek istiyordu. Ad ada benzerdi lakin, yanlarında bir de bayan bulunması ve o an hatırladığı Tangülü'nün bazı sözleri ile Kıyan ve adamlarının yolda görülmesi, onu kuşkulandırmağa başlıyordu. Nitekim tarif edilen tepenin arka yüzünden giden yola ulaşan Akkartal, az sonra ilerlemekte olan üç atlıyı görecek duruma geliyordu. Bizimkiler, arkalarından doludizgin gelmekte olan atlıyı fark ettiklerinde, güneş batmak üzereydi. Alaca karanlıkta, alçaktan uçan bir kara kartal gibi koşan kara şimşeği tanıyabilecek göz zor çıkardı. Derken yaklaşan atlıya yol vermek için kenara çekilip, durmuşlardı. Bu gelenin Akkartal olacağı akıllarının ucundan geçmediğinden olacak, onu elli adım mesafeye geldiği halde bile henüz tanıyamamışlardı. Fakat az sonra Sungur ve Tangülü aynı anda çığlık atarak:

- Tanrım, meğer bu gelen Akkartal'mış! Diyorlardı.

Nitekim yanlarına varınca gemi kasılan at şahlanarak durmuş, hemen yere atlayan Akkartal onları tanımıştı lakin, hala gördüklerine inanmayarak:

- Hey kimleri görüyorum karşımda. Tangülü, Sungur, siz ha? Tanrım, inanılır gibi değil. Demek, en ufak ihtimaller bile bazen gerçek olabilirmiş. O Keşişlere rastlamasam, kim bilir şimdi nerelerde olurdum.

O an Okyaran, ilk kez yakından gördüğü Akkartal'ı hayranlıkla süzerken, keşişler sözünü işitince, birden;

- Keşişler mi? Diye soruyordu.

Bu sırada Akkartal ona dikkat edip, keşişlerin bahsettiği o zorbanın şu karşısında duran irikıyım genç olduğunu anlıyordu.

Nitekim memnun gülerek:

- Evet dostum, anlaşılan, sen ve o keşişler, bilmeden buluşmamıza yardım ettiniz. Çok sağ olun.

Derken tekrar hareket edilip, olayın gerisini yolda konuşarak gülmüşlerdi. Takip ettikleri yol daha kestirme, lakin, sarp ve kayalık yerlerden geçiyordu. Nihayet giderek yükselen dağı aşıp, bir düzlüğe ve tekrar inişe geçtiklerinde gün batmış, yavaş yavaş akşam karanlığı basıyordu. Burada ay doğarken tekrar güneye yönelip, Urumçi ye şafak sökerken varmışlardı. Orada verilen kısa bir moladan sonra yola devamla, Kızıl han’a ancak gün batarken vasıl oluyorlardı. Tangülü ve Sungur yemek yiyip, istirahat etmek için yukarıdaki bir odaya çıkarken, Akkartal ve Okyaran geldiklerini duyarak, hemen oraya gelen Binbaşı Tuğçe'nin yanında kalıp, onunla biraz daha konuşmak istiyorlardı.
Binbaşı neşeyle konuşurken:
- Bilmem bundan haberiniz var mıydı, ama Noyan Arıkbuğa'nın adamları da buralarda ve sanırım şu an Aslanlı hanında konaklamışlar. Onlar da sizinkilerin peşindeler imiş. Bu durumda ne yapmalı dersiniz Akkartal Beğ?

- Demek öyle. Buralara kadar gelmişler. Sanırım bizim dergaha kadar gitmek niyetindeler. Çünkü beni şu sırada Ötüken yolunda,Sungur ve Tangülü'nü ise dergaha gidiyor sanmaktalar.
Binbaşı:
- Bunu nereden bilecekler, yolda mı rastlaştınız yoksa onlarla?
- Evet, Urumçi yakınlarında karşılaştık. Ama, nereye gittiklerine dair soruma cevapları başkaydı.
Binbaşı gülerek:
- E, tabii ki öyle yapacaklardı, değil mi ya? Şimdi de Akkartal gülerek:
- Haklısınız galiba Binbaşım. Artık onlarla sabah görüşürüz.

- Evet, siz yorgun olmalısınız, isterseniz buyurun istirahat edin, sabah olunca bir ara onlarla görüşür, bir haber anlatıp, geri postalarız, olur biter.

Bu fikirde mutabık kalıp, ayrılmışlardı. Sabah erken kalktıklarında Binbaşı Tuğçe oradaydı. Akkartal ve Okyaran aynı mahalde istirahat etmiş, birlikte aşağı inmişlerdi.
Binbaşı iyi haberle gelmişti:
- Noyanın adamlarına haber salıp, Sungur Beğ ve Tangülü Hatun'un sizinle birlikte, konuğumuz olduklarını, bu durumda en iyisi hemen geri dönerek, Noyan Arıkbuğa'ya bizden selam götürmelerini tembihlemiştim. Az önce at binip, döndükleri haberi geldi. Nasıl, umarım bunda bir yanlışlık olmamıştır?
- Bilakis, yerinde davranmışsınız, teşekkürler Binbaşım!

-Evet, artık teşekkürünüzü kıvançla kabul edebilirim Akkartal Beğ. Durun şimdi de ben sizi tebrik edeyim. Ama bu henüz işin başlangıcıdır. Bilahare yapacağımız Toy-düğün her şeye bedel olup, bütün kıtada duyulmalıdır.

Nitekim esenlik içinde dergaha ulaşıp, gerekli hazırlıklardan sonra, yedi Budundan gelen davetliler eşliğinde, dillere destan bir düğün yapılıp, Kam Ulutolga'nın da dilemiş olduğu gibi, kutsal Töre ve bu topraklara sahip çıkacak erler yetiştirmek üzere, Akkartal ile dünyalar güzeli yavuklusu Tangülü mutluluğun şahikasında evlenerek, dünya evine girmişlerdi...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın tarihsel roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tanrı Dağlı Akkartal 2. Bölüm
Tanrı Dağlı Akkartal 1. Bölüm
Tanrı Dağlı Akkartal 4. Bölüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Savaşçının İntikamı [Öykü]
Askerlik Macerası... [Öykü]
Açı ve Usta [Öykü]
1.Bölüm: Çatal Yürek [Öykü]
Ademin Akıbeti [Öykü]
[Eleştiri]


Hüsrev Özel kimdir?

Yazma tutkusu olan herkes gibi, bu yolda bir çok cefayı bedel olarak ödemiş biriyim.

Etkilendiği Yazarlar:
Bir çok iyi yazar var, lakin H.N.Atsız ve P.Safa'nın yeri başkadır nezdimde.


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Hüsrev Özel, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.