|
Pencere Önü Düşünce Rutinleri
(Meryem Rabia Taşbilek) 9 Mayıs 2009 |
Deneysel |
| |
Tebbessümüne inşirah içirilmiş çocuklar şaşkınlıkla bakardı bu hale kapı aralıklarından... Fakat şu aşikardı ki, herkesin içindeki karanlık aydınlığını arıyordu. Aranıyorsa bulunacaktı elbet. Bazılarımız pusuda gözlüyorduk aydınlık arayan karanlığımızı. Pütürlü soru işaretleri törpülüyordu hakikatin önündeki duvarı inceden inceye. Yeni anlamlar yumuşak dokuyu geçip, aklın sinir uçlarına dokunup kanatıyordu. |
|
|
Dilsiz'in Ben Tercümesi
(Meryem Rabia Taşbilek) 9 Mayıs 2009 |
Bireysel |
| |
Kendinden yana bakmaya yorulduğu pencerelerinin tozunu alırken, sürekli yolculuk yaptığı trenin aynı cephesine oturup ve ne zamandır dikkat kesilse de etrafındaki yolun sadece bir yönüne aşina olduğunu farketti. Ters yönde ve hep baktığı yönün aksi istikametinde bir koltuğa gömüldü. Önce biraz soluklandı. Tüm yorgunluğunu içine yatırdı, düşünce hamaklarında sallandı. Sonra üzerinden geçtiği köprülerden içinin ağırlıklarını akıtırmışcasına dalgın dalgın bakmayı denedi. Akan her neyse daha çok genizine hücüm ediyordu. Manzaranın buğusuna rağmen yeni bir çehre kazanmıştı yollar. |
|
|
Yumurtasız Omlet ve Direnişimize Dair
(Meryem Rabia Taşbilek) 12 Ocak 2009 |
Politik Olaylar ve Görüşler |
| |
“Bana dışarı çıkınca karpuz yemeyeceksin deseler onu bile kabul etmem çünkü ben işgal rejimini muhatap almıyorum.” Ahmet Yasin
İmam Ebu Hanife'ye zalim Haccac hediyeler sunup ve devlette üzt düzey görevle yanında yer almasını teklif ettiğinde, Ebu Hanife;
“Bana şu sarayın direklerini saymamı söyleseniz onu bile saymam!” diye cevap vermiştir. Ve zaten bu erdemli duruşu hasebiyle Haccac tarafından şehid edilmiştir.
Oysa şimdilerde bizim mücadelemizde bu vakarlı, kendinden emin duruşa ne kadar da muhtacız! Öfkelerimiz cesaretlerimizden daha büyük. Nedense öfkemiz bile hep uzaklarda yapılan haksızlıklara ve zulümlere dair daha bir hızlı tetiklenebiliyor. Zira uzaklara dair tepkiler bir bedel ödenmeden “gösterilebiliyor” ama yakınlara dair sergilememiz gereken tavıralışlar daha somut bedeller gerektirebildiğinden aynı iştiyakı ve hareketi bu alanlarda gösteremiyoruz. Kanaatimce İsrail(in zulmü) kredi kartı veya paraya yüklenen anlam gibi. Onun yaptığı zülmün beznerini yapanlar yahut İsrail'in yaptığı zulümlere mani olmayanlar, para ve kredi kartının bir yerde birleştiği gibi aynileşiyor. |
|
|
Cinnet Modern ve Truman Şov
(Meryem Rabia Taşbilek) 29 Aralık 2008 |
Post-Modernizm |
| |
Az ya da çok bir Truman Şow (filmine) dönen yahut dönüştürülmeye çalışılan hayatımızı bu aralar ağrı eşiğimi pek çok zamandan daha da fazla hırpalayacak şekilde gözden geçirmeye çalışıyorum. Zaten insanın özelde kendi hayatını ve genelde yaşadığı toplumu, kainatı aklı ağrıyacak şekilde kafa patlatarak tefekkür etmeye çalışması yeterince sarsıcı bir durum olsa da bu konuya dair izlemeyenler için “The Truman Show”dan da bahsetmek istiyorum.
Film Truman adında bir insanoğlunun bebekliğinden itibaren bu durumdan kendisinin haberi olmaksızın; bir Tv Şovuna tabir yerindeyse evlatlık olarak verilmesi ve sonrasında kendisi dışında herkesin bu şovu izlemesine dayalı bir hayat serüvenini içeriyor. Çocukluğundan itibaren bir adadadır ve Tv şovu devam ettiği sürece bu programın kaymağını yiyenlerin kazançlarının sona ermemesi için adadan ayrılmaması gerekmektedir. Bu yüzden bilinç altına yapay bazı hatıralarla deniz fobisi yerleştirilmiştir Truman'ın. Bu fobisinden dolayı kaçmak için farklı yolları kullanmaya yeltendiğinde de turizm ajansının duvarlarında araç kazalarının fotoğraflı haberleri yer almaktadır. Böylece adadan kaçış yollarını tıkamaya çalışır şov yönetimi. Çağımızın Psikolojik Savaş silahı medyanın kulaklarını çınlatmadan edemiyoruz haliyle bu noktada. İçinde yaşadığımız sistem(ler)de topluma empoze edilen suni tehlike, korku ve güvenin istemin tekelinde olduğu düşüncesi, düşman ve ötekilerle bizim üzerimizde uygulanmaya çalışılanların biraz daha derinden farkına varabiliyor insan bu film vesilesiyle. |
|
|
Direniş, Sivil İtaatsizlik ve Satyagraha Felsefesi
(Meryem Rabia Taşbilek) 4 Ocak 2009 |
Özgürlük ve Eşitlik |
| |
Kaç gündür Gandhi'nin pasif direniş ve satyagraha feslefesi örnekleri üzerine tefekkür ediyorum. Peygamberimiz'in onca direniş örneklerine şahit ve varis iken biz neden hala Gandhi'nin yapabildiğine ulaşıp, hatta aşıp sağlam, Müslümaanca bir direniş sergileye miyoruz?!
Pasif direnişi; kendileri bizzat şiddeti kullanmasalar bile şiddete maruz kalmayı göze alabilen toplulukların mücadele şekli diye tanımlıyorlar. Öte yandan bunları yazarken Malcom X'in özgürlük manifestosundaki "Öfkeni Kullan" ibaresini de göz ardı etmemek gerek. Bir şekilde itidali bulmalı. |
|
|
Kaleme Yemin Olsun
(Meryem Rabia Taşbilek) 1 Ağustos 2007 |
Yazarlar ve Şairler |
| |
O yazıcı üç çeşit yazı yazdı;
Birini o okudu başkaları değil,
Birini o da okudu başkaları da,
Birini o da okumadı başkaları da...
Şems-i Tebrizî
Her zaman aynı akıcılıkta "özümüzden gürlemez" cümleler. Her daim fikirlerimize tahayyül ettiğimiz beceri ve çeviklikle giydiremeyiz kelimeleri. Sözün özü ya biçilen cümelenin gölgesinde asimile olur veyahut kursağımıza düğümlenenleri kaleme alıncaya kadar hararetini, tesirini yitirir... Zira tesirini yitirmeyen, başka hiçbir kelamın gölgesinde kalmayan tek kelam vardır. Özümüzü, kelamamızı görünen veya görünmeyen şekliyle ne denli o ilahi kelamla yoğurusak elimizdeki kalem de o denli kavi ilerler kağıt üzerinde. |
|
|
İmece Dertlerden Devşirilmiş Bir Hikayedir: Hayat
(Meryem Rabia Taşbilek) 26 Aralık 2008 |
İronik |
| |
Gecenin ilerleyen saatlerinde huzursuz bir uykuya dalmışsa da, boğazını sıkan ilmek, aklını ağrıtan bir düşünce gri dumanlara sarmalanmış uykusundan etti yine onu. Önce mutfağa gitti, loş ışıkta bir bardağı her zamanki yerinden alıp yarım bardak su içti. Nicedir halkı içi hakkıyla doldurulamamış bir başarıya odaklayarak, hırs afyonuyla yaraladığını düşündüğü “Kişisel Gelişim” kitapları; bardağın dolu kısmına bakılmasını telkin etse de, o bakmaktan ziyade dolu kısmı içmenin daha makul olacağına inanlardandı. Neyse suyu içmişti işte. Ama içi serinleyemezdi elbette yarım bardak su ile. Yüzünü rahat rahat ekşitmeye bir bahane bulmak istercesine geçen gün ekşiliğinden yiyemediği mandalinalardan birine elini attı. Kabuğunu soyarken, “Soyulur muydu hayatın kabuğu, yoksa bütün vitamini kabuğunda mıydı?” diye mırıldandı, zor da olsa gülümseyerek. Sonra mandalinanın üzerindeki ince zarları gayri ihtiyari ayıklamaya başladığını farketti. Yerken rahatsız etse de bu beyaz zarların faydalı olduğunu hatırlayıp durdu. Mandalina dilimlerinde ufak delikler açıp, damağıyla bastırarak suyunu emerken yakın zamanda aklını ağrıtan konuları irdelemeye koyuldu. |
|
|
Birini Anlamak İçin Onun Ayakkabısıyla Yürümek
(Meryem Rabia Taşbilek) 2 Temmuz 2007 |
Yüzleşme |
| |
Parçalanmış bir bedenden geriye sağlam bir çift papuç kalması pek mümkün olmasa da; belki mayın toplayan masum çocukların lastik papuçlarından biri olabilir... Yada bir gelinin veya damadın daha nikah masasında başlatılan anlamsız üstün gelme didişmelerinin izi vardır üzerinde. Belki de gitmemesi gereken bir yere doğru ayakları sürüklenirken kendi ayağına basıp kendine engel olmaya çalışan birinindir bunlar. Yada bir Züleyha'nın Yusuf'u kovalarken veya bir Sindirella'nın kaçarken düşürdüğü ayakkabılardır. Kaçarken vurulan birinin, belki sekerken burkulan bir bileğin de olabilir... Yada eylem yaparken yerde sürüklenen bir öğrencinin ayağından düşmüştür. Veyahut ayağı kesilen bir çocuğun annesinin içini dağlıyorlardı da gözü görmesin diye eskiciye vermiştir. Biri çocuğuna birşeyler almak için satmış da olabilir basbayağı. Karpuz kabuğundan gemiler yapan çocuklar mühimmatlarını kaçırırken annesi arkalarından söylenerek fırlatmış da olabilir, kaplumbağaların da uçtuğu bir beldede, kayalıktan atlayan Halepçeli kızın kesik kollu ağbisinin ağzında taşıdığı son yadigar da... |
|
|
Baraka
(Meryem Rabia Taşbilek) 3 Eylül 2008 |
7nci Sanat (Sinema) |
| |
Filmin girişinde gösterilen yüksek dağlar ve akabinde kayan yıldızlar. Önce insana verilen halifeliğin yapabileceği yüce icreatlara rağmen, sonrasında irademizle aşağılara doğru düşüşümüzün hemen girişteki özeti gibi bir şeydi benim için.
“De ki: Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir." İsra Suresi 84
İlk dikkatimi çeken üzerine reklam afişi yapıştırılmış, hüzünbaz bir yüz. Üzerindeki afişin yarısı aşağıya düşmüş… İçinde yaşadığımız, yaşatıldığımız çarpık sistem insanoğlunun sorunlarının üzerini suni ve kısa vadeli hazlar, sentetik boyalarla kapatmaya çalışsa da bir şekilde patlak veriyor yine de insanın huzursuzluğu ve mutsuzluğu diye düşündürüyor. |
|
|
Dün Gece Güneşi İizledim Sabaha Dek
(Meryem Rabia Taşbilek) 4 Temmuz 2007 |
Toplum |
| |
"Ey su gittin gideli herkes kuyunun taşlarını sayar da,
kimse kuyuya taş atma demez!"
YAPI DAVRANIŞI DOĞURUR!
Öğrenme hızımız değişim hızımızın önüne geçmezse doğru şekilde değişemeyiz. Ama yine de biz kullansak da kullanamsak da fıtratımızın denizler gibi olumsuzlukları, önyargıları dışarı atma kabiliyeti vardır diye düşünüyorum!
...
"umut kesilmiyorsa dostlarım
kesip
barikatlar kurarak kangrenli gövdemizden
şurda güneşe ne kaldı..."İlhami Çiçek
...
Diderot'un bahsettiği genç bir ressamın resim yapmaya başlarken diz çöküp ettiği duaya amin demekten kendimi alamıyorum!: Rabbim beni modelden kurtar! |
|
|
Benim Sadık Yarim
(Meryem Rabia Taşbilek) 28 Haziran 2007 |
Doğa ve Dünya |
| |
Toprağın saçlarını okşayarak yazıyorum bu satırları...
"Sanki içimde bir kilim var. Kelimeler su gibi geziniyor kilimin üstünde. Anlattıkça kilim yıkanıyor, renkleri açılıyor." Kilimin renklerinin açılması yazarken daldığım bir rüya olsun istiyorum ve bu rüyadan uyandığımda bunu yeryüzünün sınırlarının, toprağın susuzluktan çatlamış nasırlı elleri gibi çatlamasına, kırılmasına yormak istiyorum. Umudumu matruşka bebekleri gibi çoğaltıp, uyanıkken gördüğüm rüyalarla emzirip, yazarken çektiğim sancılardan yanardağ olan umudumun sönmemesi için yeni sebepler doğuruyorum. Ve bu sancılar sadece bende sınırlı kalsa da, doğumlar okuyanların benliklerine de aşılansın, içlerindeki yorgun deli tayların yelelerini kınalasın diye dua ediyorum parmaklarımla. "Laf insanın içinden seke seke geçiyor. Sekerken hangi taşa konup, hangi yamaçta eğleneceğini sen bile bilemiyorsun." |
|
|
Sudan Çıkmış Balık Sendromunun Mutlu Versiyonu
(Meryem Rabia Taşbilek) 6 Temmuz 2007 |
Yaşam |
| |
RÛM SÛRESİ(48)
"Allah rüzgarları gönderendir. Onlar da bulutları harekete geçirir. Allah onları dilediği gibi, (bazen) yayar ve (bazen) yoğunlaştırır. Nihayet yağmurun onların arasından çıktığını görürsün. Onu kullarından dilediklerine uğrattığı zaman bir de bakarsın sevinirler."
"Ben nerede yağmur yağarsa orada şemsiye kırmanın kitabıyım"
Mevlana İdris
Gözlerimize kurşunlar sıkılıyorken... |
|
|
Tarih & Dünya En Güzel Asrın Tekerrürüyle Taçlanmak İstiyor!
(Meryem Rabia Taşbilek) 4 Temmuz 2007 |
Unutulamayan Dönemler |
| |
Doğduğundan beridir müebbet bir hücre mahkumunun güneşe susaması gibi, tarih & dünya en güzel asrın tekerrürüyle taçlanmak istiyor!
...
Aydınlık ve güzel günler nazlı bir gelin edasıyla karalığın daha da koyulaşmasını bekliyorsa eğer; artık bilmelidir ki karanlıklar katran karasıdır! Ve bizler mecnunun Leylasını arayıp ağladığı, yolları gözlediği gibi, buğulu gözlerimizi ufka kilitlemiş, doğduğundan beridir müebbet bir hücre mahkumunun güneşe susaması gibi, “O”na kanmayı bekliyoruz yıllardır!.. |
|
|
Kendini İyileştiren Bir Yara Gibi
(Meryem Rabia Taşbilek) 1 Eylül 2007 |
Yüzleşme |
| |
"Bundan önceki hayatımın içinden geçiyorum
önceki hayatımdaki çölden geçiyorum
şimdi iki yanında yükselen uzun binalara aldırmadan
burası çöldü biliyorum
o zaman da çöldü
bu zamanda
binaların örtemediği çölü görüyorum
eski bedenimde aldığım öldürücü yaralar
yalnızca birer leke şimdiki bedenimde
yatağan, saldırma, ok mızrak
fal gibi sakli duruyor derinimde
kutsal kitaplara dilini veren şiir
birer leke dilimde
bir zamanlar gördüğüm bir rüya bu
şimdi içinden geçiyorum
görmüştüm görmüştüm görüyorum"
Yanımdan tekerleklerine boncuklar dizildiği için ilginç ritimlerde sesler çıkartan bisikletiyle minik bir çocuk geçiyor. Tekerlek döndükçe kum saati ters düz oluyor. Tekerlek zamanı öğütüyor. Kendimi ritme kaptırıp arkasından bağlanmış bir teneke gibi sürükleniyorum. Bilinç altımın akıntılarından birine, bir kanala giriyorum. Ve orada içime dolan çim kokusunu, hatıra kumbaramın gıcırtılı sesi eşliğinde yüzüme çarpan vernik kokusuna bağlıyorum. |
|
|
Riski Göze Alamama Riski/1
(Meryem Rabia Taşbilek) 4 Temmuz 2007 |
Toplum ve Birey |
| |
Birçok şey hepimizin gözünün önünde olup bitiyor fakat görülmesi gerekeni ancak bazılarımız görüyor. Mesele birilerinin bakmasıyla görmemiz gerekene vakıf olması ile bitmiyor zira bundan böyle hepimiz yeri geldiğinde kullanabileceğimiz, istifade edebileceğimiz, hayatımızı, his ve düşünce yapımızı diğiştirebileceğimiz, renk katabileceğimiz bir kaynak kazanmış oluyoruz. |
|
|
Riski Göze Alma Riski/2
(Meryem Rabia Taşbilek) 4 Temmuz 2007 |
Toplum ve Birey |
| |
"Bir hapishanenin dört duvarı arasında yıllarını geçirmiş olan birisi, bu duvarların arasında görebileceği hiçbirşeyin bulunmadığını düşünerek yıllarını harcayabilir. Ve günün birinde o duvarların dışına bırakıldığında, o duvarlardan tahliye edildiğinde birdenbire kendisini mahvolmuş birisi olarak hissedebilir: o insan belki de gerçekten mahvolmuş birisidir; sırf kendisini öyle hissettiği için!" |
|
|
Bir Gül Tohumu Ekmeli Küllerimize/bosna - 1
(Meryem Rabia Taşbilek) 3 Eylül 2008 |
Yaşam |
| |
O köprüde bir başkalık vardı diye ağlıyor yaşlı adam. O köprüde bir başkalık vardı, bu benim Mostar’ım değil! Teselli sözcükleri aramak içimden gelmiyor. Çünkü biliyorum ki karşımdakinin acısının üzerinde her teselli sözcüğü eğreti duracak. Yeri doldurulamayacak bir çok şeyini yitirmiş, vakarı acısıyla bütünleşmiş, sarsılmış ama yıkılmamış bir çınar gibi karşımda duran adam için ne söylesem yavan. Susuyorum, ağlayarak ve yumruk yaptığım parmaklarımı gizliden gizliye dişleyerek eşlik ediyorum acısına. 12 yakını katledilmişliğin acısını içimde nereye yerleştireceğimi bilemeden.
Gariptir ki; saat 15:52 de Mostar yerle bir edildikten sonra; köprüyü yakından gördüğüm, ayak bastığım ilk anda, yani “tamir” edildikten sonra, ben de bu köprüde bir başkalık olduğunu hissetmiştim. Eskiden de bir başkaydı elbet. Fakat artık yalancı bir edayla, hiçbir şey olmamış gibi, akan onca kanın ardından olağanca beyazlığıyla gerçeklikten uzak öylesine bir yeri doldurulmuşluk, kanıma dokunmuştu gördüğümde.
|
|
|
"Köprüler Üstünde Şaşırdığım Bir An; Yüreğin Arafta Atıyordu"
(Meryem Rabia Taşbilek) 3 Eylül 2008 |
Anı |
| |
-ba
ayakları kırılmış bir Albatros gibi uçuyorum
kırıldıkça çoğalan çiçeklerle dolu uçurumlardan…
acısı hafiflesin diye kanatlarımın…
-ba
Açık-kapalı bir çok kapı arasına sıkıştığım bir demde alıp başımı gitmek istedim… Hayati kararlar vermem gereken bir arifede… Ve gittim… Tüm kışların kapıya dayandığı bir “Aralık”tan, giderek çoğalan, ruhumun soğuyan ve daralan kanallarından bir inşirahlık nefesin ardına düşerek… Topal bir duaydı benimkisi. Sızılarımın dinmesi ve yüzümde iğreti durmayan bir tebessümle geri dönebilmek için.
“Yüreğim arafta atıyordu…
Ayaklarıma bakıyordum, dönecekler mi diye…”
Yol Düşleri/ Cemal Şakar |
|
|
Kuş Bakışı/bosna/4
(Meryem Rabia Taşbilek) 3 Eylül 2008 |
Kent |
| |
İnsanlar yine yanılıyor!
Kuş bakışını yüksekten bakmak anlamıyla sınırlandırıyorlar.
Belki de bunu kasıtlı olarak böyle değerlendiriyorlardır diye düşünmeden edemiyorum.
Gerçi benim düşüncemin ne önemimi var!
Kimim ki ben?
Topal bir “Hüdhüd” belki de... Ara sıra gevezelik eden ama genellikle insanların bakmaya tenezzül etmediği hayatın kör noktalarına kanlı gözlerini dikmiş, sonbaharın karşısında buruşan, yapayalnız bir heykel gibi çoğu zaman hareketsiz, bu meydan çeşmesinin yanına sinmiş, toplu taşıma araçlarının ve çocukların seslerine bekçilik etmek gibi bir göreve kendi kendini atamışcasına bir itinayla çevreye kuş bakışları atan ve topal yalnızlığında kendini avutmaya çalşan bir Hüdhüd...
İnsanlar gelmek bilmeyen sabahı sanki sırtlarında bir tufan gibi taşıyorlar! Bu meydan daha tan ağırmadan aklı ağrıyan binlerce topuk tarafından arşınlanıyor her sabah... Birilerinin telkin ettiğinin peşinde bir ömür tüketip, umduğunu bulamayanlar ya da aramaktan yorulanlar, durağan bir hayattan bunalıp başına iş arayanlar, kaybolanlar, ardlarında merak edenleri olanlar ve olmayanlar, bekleyenler, bekletenler, beklediği gelenler... az da olsa aradığını bulanlar, belasını bulanlar, fiyatı olanlar, değeri olanlar... Savaş sonrasında silkelenip kendine gelenler, hepten kaybedenler, kaybedecek bir şeyi kalmadığını düşünenler, yeniden başlayanlar, yarası kabuk bağlayanlar, hala kanayanlar, kaybettiklerinin izini sürenler, aradığını bulmaya çalışanlar, neyi araması gerektiğini arayanlar, aşıklar, maşuklar, yalnızlar, gezginler, bezginler, satıcılar, alıcılar, modern hırsızlar, evsizler... Envai çeşit insanın hikayesi görünmez, duyulmaz bir lisanla yazılıdır bu kaldırımlarda...
İnsanoğlu kendi dik başının hizasından başka bir görüş mesafesini keşfe çıkmayalı hayli bir zaman oldu... Bu yüzden kendinden başkasını göremiyor olmasına mazeretler sıralar! |
|
|
Oyunuzu Kime Vereceksiniz?
(Meryem Rabia Taşbilek) 1 Ağustos 2007 |
Toplum ve Birey |
| |
-Esbab-ı Nuzülden, Tefsirden, Buhariden, Tırmiziden, Bakaradan, Nisadan, Ahzaptan ıslanmadan; iki salla, bir bağla yaparak Müslüman olduğunu sanan Sen.
-Rönesans ve Reformdan, 1789 dan, Tanzimattan, Cumhuriyetten kana kana içmeden; denize girip, bira içmeyi çağdaşlık sanan “elhamdülillah atatürkçüyüm” ya da “Allah laiklikten ayırmasın” diye absürd dualar eden Sen.
Sen oyunu kime vereceksin?
|
|
|

Dünümde, bugünümde ve yarınımda:
Soruların çıkardığı sürtünme sesi pek de kafiyeli sayılmazdı. Bu yüzden dışarıdan duyulduğunda iç gıcıklardı pek çok defa. İnsanlar yüzünde soru işaretleriyle gezen çehrelere tüylü bir şeftaliye dokunmuşcasına ekşiyerek bakarlardı. Soru sorma yoldaşlığı yerine, bulunacak olan yeni cevaplarla, hali hazırda var olan cevaplarını tokuşturma kolaylığını yeğlerlerdi. Bu durum örsünü vuruyordu teraziye. Tebbessümüne inşirah içirilmiş çocuklar şaşkınlıkla bakardı bu hale kapı aralıklarından. Çocuklar ve kuşlar eflatun bir fon gibi uğuldardı şehrin gürültüsüne boğdurulmuş can kulağımızda. Fakat şu aşikardı ki, herkesin içindeki karanlık aydınlığını arıyordu. Aranıyorsa bulunacaktı elbet. Bazılarımız pusuda gözlüyorduk aydınlık arayan karanlığımızı. Pütürlü soru işaretleri törpülüyordu hakikatin önündeki duvarı inceden inceye. Yeni anlamlar yumuşak dokuyu geçip, aklın sinir uçlarına dokunup kanatıyordu.
...
Ayrıca bu adreste de yazılarımı yayınlıyorum;
http://www.dilisizmutercim.blogcu.com
|
|