..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Her şey ancak sevgiyle satın alınabilmelidir. -Andre Gide
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Anı > Hakan Yozcu




7 Nisan 2022
Futbol Maçı  
Hakan Yozcu
Ben, her ihtimale karşı, saha kenarındaki seyyar satıcılardan köfte de almıştım. Öyle ufak tefek şeylerle doyacak biri değildim. Sahaya erken girmemize rağmen, etraf mahşer günü gibiydi. Saha içi seyircilerle daha şimdiden dolmuştu. Tüm seyirciler, tezahürat ederek takımlarını destekliyordu. Ama bırakın saha içini dışarısı da öyleydi. Ana baba günüydü. Binlerce insan stada girmek için kuyrukta sıra bekliyorlardı. Sahanın etrafı köfteciler, kebapçılar, şapka satanlar, bayrak satanlar, kaşkol satanlar, forma satanlar, binlerce görevli polis, kapıcı, biletçi, görevli ile doluydu…


:CEJ:


     Bir, Şubat tatili. İstanbul’dayım. Ramazan ayı içindeyiz. Şehri, bir hayli gezdikten sonra Ali Sami Yen Stadı’na gidip Galatasaray-Kayserispor maçını seyredeceğiz.
     Kıbrıs’tan Güvercinlik’ten köylüm olan Mehmet Bingöl ile beraberiz. Benden birkaç yaş küçük olan Mehmet ile nerdeyse çocukluğumuz da beraber geçti.
     O, üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul’da yaşamayı tercih etti. Burada bir iş bulup buraya yerleşti. Bir şirkette bilgisayar programcısı olarak çalışıyor. İşinden de gayet memnun biri. İstanbul’da onun yanında misafir olarak kalıyorum. Geldiğimden beri çok iyi ilgileniyor benimle.
     Hafta sonu tatili. İstanbul’dasın. Üstelik Galatasaray’ın maçı var. Gitmemek olur mu? Ben de Mehmet de koyu birer Galatasaray taraftarıyız. Hem de maç hastasıyız. Ölürüz de bu maçı kaçırmayız.
     Maça gitmek için evden çıktık. Stada gideceğiz. Otobüs durağına doğru hareket ettik. Ama ondan önce Mehmet, bir markete girdi. Buradan eli torbayla çıktı. Torbanın ne olduğunu sordum. Cevapladı gülerek:
-     İkimiz de oruçluyuz. Maç, akşam yedide başlayacak. İftar vakti, maç saatine denk geliyor. İftarımızı saha da açarız. O nedenle iftarlık bir şeyler aldım, dedi.
Aldıkları, birer sandviç. Birer kutu cola, ve bir iki simit, poğaça cinsinden yiyecek çeşitleriydi. Ben, her ihtimale karşı, saha kenarındaki seyyar satıcılardan köfte de almıştım. Öyle ufak tefek şeylerle doyacak biri değildim.
Sahaya erken girmemize rağmen, etraf mahşer günü gibiydi. Saha içi seyircilerle daha şimdiden dolmuştu. Tüm seyirciler, tezahürat ederek takımlarını destekliyordu. Ama bırakın saha içini dışarısı da öyleydi. Ana baba günüydü. Binlerce insan stada girmek için kuyrukta sıra bekliyorlardı. Sahanın etrafı köfteciler, kebapçılar, şapka satanlar, bayrak satanlar, kaşkol satanlar, forma satanlar, binlerce görevli polis, kapıcı, biletçi, görevli ile doluydu…
Seyirciler adeta kilometrelerce kuyruk oluşturmuş, ite kaka içeri girmeye çalışıyordu. Sıkı bir kontrol var. Her yerde polis. Maça gelen herkesi tek tek arıyor. Şüpheli kişileri ayırıyor ve sorguluyor. İnsanların üzerinde bozuk paraları, kesici aletleri, taş, sopa gibi silah olarak kullanılabilecek ne varsa toplayıp alıyordu.
Bu kadar sıkı kontrolden sonra nihayet sahadaydık. Hava çok soğuk. Daha önceden kar yağdığı için tribünlerdeki koltuklar karla dolu. Temizleyip oturmak gerekiyor. Ama genelde herkes ayakta.
Biraz sonra yavaş yavaş seyirciler epeyce dolduruyor sahayı. Kim dinler havanın soğuk olmasını? Tezahüratlar alabildiğince devam ediyor. Adeta bir gösteri biçimini alıyor. Bağırmalar, ayyuka çıkıyor. Saha “Cim Bom Bom!” diye inliyor. Saha içi, sarı kırmızı renklerle donatılmış. Adeta gelinlik kız gibi süslenmiş.
Ezan okunduğunda saha, bir an için ölüm sessizliğine büründü. Kimseden çıt çıkmıyordu. İnsanlar, koltuklarına oturup oruçlarını açtılar. Herkes yemeğini yiyor ve Yaradan’a verdiği nimetlerden dolayı şükrediyordu. Biz de bu arada, paketlerimizi açıp orucumuzu bozduk. Saha içerisinde de satıcılar var. Bir tanesi çay satıyor. Sımsıcak. O soğukta o kadar güzel gidiyor ki almadan yapamıyoruz. Bir karton bardakta satılan çay, o kadar iyi geliyor ki içimiz ısınıyor. Ruhumuza can veriyor.
Karnımız doydu ya! Kim tutar artık bizi? Tezahüratlara biz de başladık. Tüm seyircilerle birlikte yırtınırcasına bağırıp çağırıyor, yerimizde zıplayıp duruyorduk: “Re Re Re! Ra Ra Ra! Galatasaray Galatasaray Cim Bom Bom!”
Derken takımlar, sahaya çıkıyor. İşte Galatasaray! Bütün azametiyle, bütün haşmetiyle, büyüklüğü ile karşımızda. Futbolcular, bir dizi olmuş, koşarak giriyor sahaya. Tüm seyircilere selam veriyorlar. Seyirciler, dünyayı ayağa kaldırıyor. O, ne müthiş tezahürat öyle. Kulaklarımızın zarı patlayacak neredeyse. Bütün stat inliyor. “Şampiyon! Şampiyon!”
Rakip takım: Kayserispor.
Kayserispor aleyhinde kötü bir tezahürat yapılmıyor. Varsa yoksa Fenerbahçe. Yapılan tüm olumsuz tezahüratlar Fenerbahçe için yapılıyor. Bütün sövmeler, bütün hakaretler, bütün olumsuz tezahüratlar bu takıma yapılıyor: “İntikam, intikam, Cim Bom’a rahat yok, Fener’i yenmeden!”, “Sami Yen, Fenere mezar olacak!”
Maç başladı. Tezahüratlar hala bitmek nedir bilmiyor. Hep Fener’e sövülecek değil ya! Arada bir Beşiktaş da nasibi alıyor seyircilerden. Beşiktaş’a da olumsuz tezahüratlar yapılıyor.
Erken dakikalarda gol geliyor. Stat inliyor: “Gooooooool!”
Herkes birbirine sarılmış. Büyük bir sevgi yumağı oluşuyor. Bayraklar, kaşkoller sallanıyor havada. Bu sevinç yumağı resmen bir gösteriye dönüşüyor. Galatasaray gol atıyor.
Biz, maçı bırakıp, seyircinin hareketlerini, tezahüratlarını izliyoruz. Gerçekten büyük bir zevk oluyor bizim için bu görüntü. Bu zevki bir daha nerede tadacağız? Nereden alacağız? Nerede yaşayacağız?
Çok geçmeden bir gol daha geliyor. Yine “Goooooollllll!” narası yıkıyor ortalığı. Seyirciler, yıkıyor ortalığı.
Goller, arka arkaya gelmeye başlıyor. Galatasaraylı futbolcular, şahlanıyor sanki. Attıkça doymuyorlar gole. Bir daha. Bir daha. Ardından bir daha… İlk yarı bitiyor.
Devre arası, seyirciler, birbirleriyle kartopu oynuyor. Adeta kar savaşı yapıyorlar. Üşümemenin en güzel yolu, hareketli olmadır. Bunu bilen seyirciler, kartoplarıyla dans ediyorlardı sanki. Birbirlerine atılan toplar karanlıkta beyaz nokta gibi görünüyordu. Karanlık geceyi bu kartopları aydınlatıyordu adeta. Karlar, birer mermi gibi havada uçuşuyordu. Bu manzara, maç başlayana kadar sürmüştü.
İkinci devre de aynı coşku ve tempo ile başlamıştı. Güzel futbol oynanıyordu sahada. Kayseri de çok gol yemesine rağmen futbolu bırakmıyor, açık futbol oynamayı tercih ediyordu. Bu da seyircilerin zevkli bir karşılaşma izlemesine yol açıyordu. İşte bir gol daha geldi. 4-0 olmuştu skor. Anlaşılan çok gollü geçecekti maç.
Bu arada izleyicilerden biri takılıyor gözüme. Acayip acayip hareketler yapıyor. Herkes bağırdığı zaman o susuyor, herkes sustuğu zaman o, bağırıyordu. Dengesiz bir durumu vardı. Hiç de normal birine benzemiyordu. Bana dönerek sordu:
-     Ağabey kaç kaç?
-     4-0
-     Kim önde?
-     Hoppala! Dedim kendi kendime. Yahu, kardeşim, sabahtan beri sahadasın, maçı izliyorsun. Bir de “kim önde?” diye soruyorsun.
Güldüm haline. Cevap verdim:      
-     Kim olacak? Galatasaray!
-     Hangisi Galatasaray? diye sormaz mı? Çatlayacaktım neredeyse.
Mehmet ile göz göze geldik. Mehmet, kıs kıs gülüyordu. Boş ver dercesine bir işaret attı bana.
Kafamı sağa sola hafiften sallayıp adama:
-     Sarı kırmızılı olanlar.
-     İkisi de sarı kırmızı, dedi.
-     Şu takım işte kardeşim. Bak, şu tarafta olanlar. Ünlü Galatasaray işte bu! dedim.
Sevindi. O, acayip hareketlerine devam etti. Ben de yanından ayrılarak Mehmet’e yaklaştım.
Maçın sonlarına doğru bir gol daha geldi Galatasaray’dan. Skor 5-0 oldu. Maç bitiyordu artık. Mehmet:
-     Hocam, maç bitiyor. Başka gol olmaz. 5-0 biter. Biz, yavaş yavaş çıkış kapısına gidelim. Kalabalık olur. Yola çıkmamız zor olur, dedi.
Kalkıp çıkışa doğru yürüdük. Kapıya geldik. Son düdük çalar çalmaz kendimizi dışarı attık. Zira Anadolu Yakasında oturuyorduk. Mecidiyeköy’den İçerenköy’e araç bulmak zor olabilirdi. Şansımız varmış ki çıkıştaki ilk şoför:
-     Bostancı! Bostancı! Diye bağırıyordu.
Hemen minibüse atladık. 3 dakika sonra minibüste oturacak yer kalmamıştı. Birçok kişi ayakta kalmıştı.
Küçük bir çocuk, yol paralarını topladı. Tabii gece olduğu için yol ücreti çift tarife sayılıyordu. Ama “Olsun” diyordum. Galatasaray’ı izledik ya! Bu, her şeye değerdi. Bu arada Mehmet kahkahalarla gülüyordu. Bana dönerek:
-     Ağabey kaç kaç? Hangi takım Galatasaray? diyordu.
Sahadaki o garip davranışlı insanı hatırlatıyordu. Hatırladıkça da gülüyordu. Biraz sonra ben de katıla katıla gülüyordum:
-     Ne insanlar var dünyada? Diyordum.
İstanbul’da kaldığım süre içinde Mehmet bu soruyu hep sorup durdu bana:
-     Ağabey maç kaç kaç?

Hakan Yocu
Güzel Bir Dünya
Öyküler -1997
adlı kitaptan



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın anı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Güzel Bir Dünya
13. Maaş
Halı
Köy Öğretmenleri
Adanalı
Iskadro
Şark Bülbülü
Cassandra Hotel Bodrum
Iskadro (Siğil)
Kıbrıs Ada Kışı

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Nur - Işık
Dut Ağacına Asma Aşısı
Güle Güle Omarım
Ritsa Gölü Efsanesi
Sevgisiz Sevgi
Gulit
İran’dan Acı Bir Aşk Hikâyesi
Emanet
Sevginin Adı Başka
Aksilikler

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yüreğimde İhtilal Var [Şiir]
Hayat Seni Çözemedim [Şiir]
Helallik İstiyorum [Şiir]
Yörük Kızı [Şiir]
Nasihat 2 [Şiir]
Seninle Olayım [Şiir]
Geliyoruz [Şiir]
Nasihat [Şiir]
Aşk Var mı? [Şiir]
Minik Bir Şaire Rastladım [Şiir]


Hakan Yozcu kimdir?

1964 doğumluyum. Kuzey Kıbrıs'ta yaşıyorum. 1988 Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldum. 20 yıl çeşitli okullarda edebiyat öğretmenliği yaptım. Uzun yıllar Yenivolkan ve Güneş Gazetelerinde köşe yazarlığı yaptım. Şu an Habearkıbrıslı ve Güncelmersin Gazetelerinde yazıyorum. Birçok internet gazete ve sitelerinde yazılarım yayınlanıyor. Şiir, öykü ve tiyatro oyunları yazıyorum. Bu alanlarda çeşitli ödüllerim var. Kendime ait basılmış "Güzel Bir Dünya" ve "Mesela Başka" isimli iki adet öykü kitabım var. 7 tane tiyatro oyunum var. 6 yıl Kıbrıs Türk Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü görevinde bulundum. Halen Başbakan Yardımcılığı Ekonomi, Turizm, Kültür Ve Spor Bakanlığı'na bağlı Müşavirim.

Etkilendiği Yazarlar:
...


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Hakan Yozcu, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.