..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Seviyorum, öyleyse varım. -Unamuno
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
İzEdebiyat - Yazar Portresi - Diren Yardımlı
Diren Yardımlı - Düşlenimler
Site İçi Arama:


Eleştiri
  Bülbülü Öldürmek (Diren Yardımlı) 25 Mart 2001 Yazarlar ve Yapıtlar 

Okur onu dinlendirecek, düşündürecek ve hepsiyle birlikte eğlendirecek yapıtlar ister. Özgür bir düşler ve düşünceler dünyasına dalmak için eline kitap alır. İdeolojiler, politize önsözlerle karşılaşmak için değil.

  Tolstoy ve Anna Karenina (Diren Yardımlı) 2 Temmuz 2001 Yazarlar ve Yapıtlar 

Güç,saygı ve ve otoriteyle örülü bir dünyada bir kadın yüreğini dinlemeye cesaret etti...ama yazarına kalırsa dinlememeliydi,çünkü bu görkemli kadını yaratan yazar çok geçmeden, onu 'korkunç günahından' ötürü acımasızca suçladı,yargıladı ve cezalandırdı.

  Amelie (Diren Yardımlı) 25 Aralık 2001 Sinema ve Televizyon 

Amelie acayip olduğu kadar da hoş. Minik şeylerin sırlarını yakalar. Yabancılık, yatılılmışlık ve uzak durmak bundan daha çekici olabilir mi, insan bilemez. Annesi bir kilise çatısından kendini aşağı atan Quebeck'li bir turistinin üzerine düşmesi sonucu Amelie'nin gözleri önünde ölür; babası bir doktordur ve Amelie'ye sadece yıllık bakımlarında dokunur.

  Endişe Edebiyatı (Diren Yardımlı) 14 Kasım 2002 Yazarlar ve Yapıtlar 

Knut Hamsun, kuzeyli yurttaşlarının bir çoğu gibi doğayla uyum içinde, ama insana yabancı (ve aynı zamanda insanın yabani olabildiği) bir dünyada büyümüştür. Ormanda avlanılan ren geyiğiyle dağın tepesinde donarak ölen insan arasında özsel bir fark yoktur. Bu anlamda, Fransa'nın sofistike varoluşçuluğuna oranla daha naif bir varoluşçuluk vardır Hamsun'un satırlarında. Yerel, geleneksel ve tepeden tırnağa İskandinav bir Varoluşçuluktur bu.

  Momo ve Duman Adamlar (Diren Yardımlı) 26 Ocak 2003 Modernizm ve Post-Modernizm 

Momo'yu tanıyor musunuz? Duymadıysanız bile tanıyor olabilirsiniz onu... ufak kuşkular vardır mutlaka içinizde, bu küçük çocuğun kim olduğuna dair... Çünkü bir zamanlar aynı mahallede oturuyordunuz..

  Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Mimari Geleneğin Çöküşü (Diren Yardımlı) 10 Mart 2008 Türkiye 

Rönesans’ı görmezden gelen, matbaayı dışlayan ve her tür yazılı ya da görsel dışavurumdan kendini korkuyla sakınan Osmanlı sanatı her şeye karşın, hayranlık uyandırıcı bir mimari gelenek yaratabilmişti. Ancak bizi bugünkü ‘imge’siz, ‘öngörü’süz çarpık kentleşmeye ve olmayan çağdaş Türk mimarisine ulaştıran da tam olarak bu kuramdan yoksun, kuşaktan kuşağa aktarılan ve Cumhuriyetle birlikte sekteye uğratılan gelenek mi?

  Sydney Pollack (Diren Yardımlı) 30 Mayıs 2008 Sinema ve Televizyon 

Son filmi, 2005 yılında çektiği Interpreter (Çevirmen) yaşlı ve deneyimli bir yönetmenin elinden çıktığı belli, sabırla izlenmesi gereken, hatta birkaç defa izlenmesi gereken güçlü bir filmdi.

  Kemalizm'in Çelişkileri (Diren Yardımlı) 10 Haziran 2008 Politik Olaylar ve Görüşler 

Türkiye'nin harcının ana öğesi Kemalizm'in altı ok ile simgelediği ulusalcılık, cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik, devrimcilik ve halkçılıkkavramlarıdır. Bu kavramların birbirleriyle olan karmaşık ilişkileri 80 yıl boyunca bu cumhuriyeti sadece ayakta tutmakla kalmadı, aynı zamanda adım adım bir dünya gücü olması için doğru yolda tuttu. Bu yazı Kemalizm'i bir kavram olarak ele almayı ve nerede başladığını ve nerede kendini tamamlayacağını irdelemek için kaleme alındı.

  Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm (Diren Yardımlı) 28 Haziran 2008 Politik Olaylar ve Görüşler 

Atatürk yeni ulusun Kemalizm’in bugün savunuculuğunu yaptığın bütün kavramları içermesi gerektiğini düşünüyordu ama onun döneminde henüz Kemalizm denen bir ideolojiden bahsetmek güç. Dahası Atatürk’ün düşünceleriyle “ideoloji”nin ilişkisine bakmak gerekir.

  "Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü? (Diren Yardımlı) 11 Aralık 2009 Yazarlar ve Yapıtlar 

Amatör ya da profesyonel bütün sanat çevrelerindeki can alıcı tartışma konularından biridir: "Para için sanat." Üzerinde düşünülmeye değer bir argüman mı?

 

 



Roman kahramanları zaman zaman kanatlanıp uçsalar bile bir film kahramanından daha gerçektirler. Söyledikleri yalanlarla, öfkeleriyle, çaresizlikleriyle, kötülükleriyle gerçek birer insandırlar. Kusursuz olamazlar, kötülüğü ya da iyiliği tek başına simgeleyemezler. Aslında ne bir kahraman ne de bir düşmandırlar. Roman kahramanının sıradan ve çelişkilerle dolu olması gerekir. Tıpkı bizim gibi. Ve yine tıpkı bizler gibi tek dikkat çekici yanları arkalarından bütün bir insan ruhunun sırlarını gizliyor olmalarıdır.

Diren Yardımlı,
Tolstoy ve Anna Karenina


  20.04.2008 15:10:28 Lusifer Güncesi 

Lusifer'in Lambası'nda antik İstanbul.

Lusifer'in Lambası temelde ölüm üzerine yazılmış bir "hayal-kurgu" olarak başladı. Dinlerin etkisinden uzak bir yaşam-sonrası nasıl olabilir gibi genel bir fikirden yola çıkılarak yazılmış bir uzun öyküydü. Zamanla bir romana doğru evrimleştikçe, böyle bir ana fikrin yetersiz olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yaşam sonrasını bu kez daha somut bir dünyaya taşımaya karar verdim ve bir sanat tarihçisi olan ana kahramanın varabileceği en güzel yer de kuşkusuz eski İstanbul'du. Kahramanın öldükten sonra vardığı yerin eski İstanbul olduğu, yanlış hatırlamıyorsam, sadece bir yerde dile getiriliyor. Onun dışında bugün Divan Yolu diye bildiğimiz eski Mese, Ayasofya'nın yerine kullanılan Büyük Bilgelik gibi çeşitli andırımlar kullanılıyor. Antik İstanbul üzerine yazılmış sayısız tarihi araştırma hem Avrupa literatüründe, hem bizde artık bulunuyor. O devirde geçen romanların sayısı ise az. (Hatta o devri anlatan Yeşilçam filmlerinin sayısı, tahminimce yazılan romanlardan fazla, ama onlarda da uçaklar, kol saatleri  ve elektrik direkleri eksik olmuyor). Lusifer'in Lambası da aynı şekilde tutarlı bir tarihi panorama sunmuyor. Bizans dönemi İstanbul'undan 'kabaca' yararlanıyor, ve bunun üzerine bir "öte-dünya" yaratıyor. İçinde 'doğa üstü' sayısız öğe var, bunların arasında büyülü kokular, Oyun Mühendisleri ve şeytanın sayısız simgesi ilk akla gelenler. Aslında bilim kurgu ve hele de fantastik edebiyat benim çok hoşlandığım türler değil. Dolayısıyla bu roman fantastik diye nitlelendirildiğinde genelde "Aslında değil..." diye düzeltme ihtiyacı duyuyorum. Diğer tarafta özellikle 7. bölümden sonra okurun karşılaşacakları fantastik bir romanın içeriği oluyor. Felsefi bir roman demek ise daha da güç. İçinde felsefenin de ilgilendiği bazı temel kavramlar, bir edebiyat eserinden beklenebileceği miktarda ve  ciddiyetle sorgulanıyor, ama bir felsefe çalışması değil. Zaten "felsefi roman" tabiri güzel bir tabir de değil. Bir filozofun yaşamının anlatıldığı bir roman olmadığı sürece (ki bu da biyografik bir roman olduğu ölçüde başarılıdır), bir romana "felsefi" demek felsefeye hakkını vermemektir. Dolayısıyla Lusifer ne fantastik bir roman, ne de felsefi. Bu da romanın temel sorunlarından birini doğuruyor. Roman daha önce de bahsettiğim gibi belli bir türe girmiyor, dolayısıyla ne tür bir okur kitlesinin beklentilerini karşılayacağı da belirsiz.

  15.04.2008 10:09:17 Lusifer Güncesi 

"Okula geç kalıyorsun Ahmet!" dedi annesi.

Türk romancılığının batı dillerinden edindiği en tartışmalı kalıp... Devrik cümleler ancak özel durumlarda kullanılmalı diye biliriz ama diyaloglarla örülü bir romanda, ister istemez en sık karşımıza çıkan kalıp budur. Bu cümleyi düz olarak kurmak istersek, Annesi, "Okula geç kalıyorsun Ahmet!" dedi, dememiz gerekir.  Bu da uzun süren bir diyalogda gereksiz bir parçalanmaya neden olur.

 "I'm coming home," said John olan tipik Anglo-Sakson kalıp da aslında devrik bir cümle. Düz haliyle, John said, "I'm coming home," olması gerekir. Ama yüzlerce yıldır romanların yazıldığı kıta Avrupası ve İngiltere'de bu kalıp artık bir devriklikten sayılmıyor, başlı başına bir cümle birimi  olarak görülüyor. Oysa Türkçe'de "...dedi Ahmet" kalıbı hala birçok insana rahatsız edici gelebiliyor.

Farklı alternatifleri denemek mümkün,

Annesi ona döndü ve "Okula geç kalıyorsun Ahmet," dedi.

"Okula geç kalıyorsun Ahmet," diyen annesi, Ahmet'i kapıya kadar geçirdi.

Ama er geç "dedi annesi," demekten başka çaremiz kalmıyor.

Bunu roman ve öykücülüğe özgü özel bir durum olarak kabul etmeli ve her defasında "işte yine devrik bir cümle" demeden okumayı sürdürebilmeliyiz.

"I want to go to the shopping mall"

"Alışveriş merkezine  gitmek istiyorum."

Biri diğerinin tam tersi... Türkçe cümlelerde söz diziminin çoğu batı dilinin tam tersi olması her yazarın ve çevirmenin kabullendiği bir gerçektir. "dedi Ahmet" ise başka türlü yazılması daha fazla soruna neden olacak bir dizimdir ve bu haliyle kabul edilmesi gerekir.

  10.04.2008 11:50:21 Lusifer Güncesi 

Bir romanda en sık yapılan hatalar nelerdir? Bunlardan sanırım büyük bir kendime güvenle bahsedebilirim çünkü yazdığım üç romanda da sırasıyla yapılabilecek bütün hataları yaptım diyebilirim. Buna ek olarak çalıştığım yayınevine her gün bir ya da iki tane roman dosyası geliyor masama, aşağı yukarı hepsi de birer "ilk roman". Ve neredeyse hiçbiri gerçek bir "roman" değil. Roman yazmanın birinci kuralı roman okumak. İkinci kuralı yine roman okumak. İyi bir yazar, iyi bir okurdur aynı zamanda. Mesele sadece roman okumakla bitmiyor. Dostoyevski Suç ve Ceza'yı yazmadan önce Kant'ın Arı Usun Eleştirisi, Hegel'in Mantık Bilimi ve hatta Kuran'ı devirmiştir. "Tabii ki öyle!" der herkes bu sözler üzerine, "okumadan yazar olunur mu hiç?" Ama inanın, roman yazanların yarıdan fazlası hayatlarında ya hiç roman okumamıştır ya da yıllar önce bir ya da iki tane okumuştur. Her durumda "okur" kimliğini taşımayan "yazar"lardır. Roman yazmaya soyunan biri, herşeyden önce romana hakkını vermeli. Onun karşısında bir sanat, bir zanaat ve hepsinin ötesinde bir mühendislik harikasıymış gibi eğilebilmeli. Bir mühendis, mimar ya da işletmeci olmak için dört yıl eğitim alınmasını bekliyoruz bu toplumda. Bir orkestrada keman çalmak isteyen biri bunun için yeri geldiğinde neredeyse on yıl gece gündüz demeden bunun için çalışıyor. (İnanın, yakınlarımdan biliyorum). Yazar olmanın "formülize" edilmiş bir eğitimi yok ne yazık ki, bir okulu da yok, ama bu daha az çalışmayla yapılabilir anlamına gelmiyor. Bunu da başka herhangi bir meslek gibi öncelikle bir "meslek" bir "uzmanlık alanı" olarak görmek gerekiyor. Ardından bol bol okumayla, ama bir o kadar da yazma denemeleriyle geçen bir eğitim süreci var. İlk yazılan roman yüzde doksan beş yayınlanmaya hazır bir roman olmayacaktır. (Yine de kendinizi yüzde beşten sayıyorsanız, doğru yoldasınız demek.) Bırakın hazır olmamasını, büyük bir olasılıkla da hiçbir zaman yayınlanamayacaktır. Bu gerçeği kabul ederek yazmaya başlamanız gerekmiyor, ama karşınıza çıkacak durum bu olduğunda da buna şaşırmamalısınız. Çünkü genelde ilk romanını yazan bir yazar, "yazma" konusunda ne kadar yetenekli olursa olsun "romancılık" için gerekli eğitimi almamıştır. Kulağı ne kadar iyi olursa olsun, nasıl ki bir müzisyen kemanı ilk eline alışında ondan düzgün bir ses çıkaramayacaksa, bir roman yazarı da, romanı yazarken ihtiyaç duyacağı teknik alt yapıdan yoksun olduğu sürece, ortaya çıkan şey gerçek anlamıyla bir roman olmayacaktır. Keyifli bir okuma sunabilir elbette okuruna, ama tarihsel tutarlılığın içinde bir "roman" olması bambaşka bir şey. Çok bilgeç bir edayla konuşuyorum gibi görünüyor belki, ama tüm bunları yazabiliyorum çünkü ben de alt yapım hiç hazır değilken, oturdum 800 sayfalık bir roman yazdım. Beğenilmedi, bir ikincisini yazdım. Bütün bu sayfalar boşa mı gitti? Hayır, bunlar işte roman yazma eğitiminin "yazma" kısmını oluşturdular. Lusifer'in Lambası da bir "eğitim romanı" ve hiçbir zaman kitapçı raflarında yer almamalı dolayısıyla. Ve gelelim roman yazanların düştükleri ilk tuzağa. Bu metin buna iyi bir örnek teşkil ediyor. Metnin ilk cümlesi "Bir romanda en sık yapılan hatalar nelerdir?" idi. Şimdi yukarıda okuduklarınızı hatırlayın. Gördüğünüz gibi başlıkla hiçbir ilgisi olmayan bir yazı çıktı ortaya. İlk yazılan romalarda da işte tam olarak bu oluyor. Konuyla, kurguyla hiç ilgisi olmayan yerlere kayıyor hikaye. Hatta bir hikaye olmaktan çıkıyor, bir düşünce yazısına dönüşüyor. ' Böylece geliyoruz roman yazmanın üçüncü kuralına. "Konudan ve türden sapmamak" Bir cinayeti anlatıyorsanız, insan doğasının ilkelliği, vahşiliği üzerine bir inceleme yazmaya girişmeyin. Bırakın, bunu filozoflar yapsın, siz sadece bir adam tarafından öldürülen bir grup insanın hikayesini anlatın ya da öldüren adamın başından geçenleri gösterin. Roman alıp okumak isteyen, bunları duymak isteyecektir çünkü. Sizin cinayet ve insan psikolojisi üzerine engin bilgi birikiminiz inanın, onu zerre kadar ilgilendirmiyordur o sırada. Bir sayfa bittikten sonra, ikinci sayfaya geçirebiliyor musunuz okurunuzu, siz bunu düşünün sadece.


 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2021 | © Diren Yardımlı, 2021
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.

 

Bu dosyanın son güncelleme tarihi: 18.10.2021 13:46:42