"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Kitap Dünyası

Öneriler

21 görüntülenme · 105 ileti
??? #61
Onur, böyle karar verdiğinize üzüldüm; yazık. Ama kararınıza artık daha fazla müdahale etmek de haddime değil, sadece bir düşünün diyebilirim. Bu arada iki düzeltme vey açıklama gereği daha doğdu: "Şimdilik sevgiyle kalın" derken, "görüşürüz" anlamında bir sözdü; yani "bir sonraki görüşmeye kadar"; bu "şimdilik" ifadesini bu aralar daha sık kullanılır oldum, galiba yanlış oluyor. İkinci konu ise "benim bilgi birikimin burası için fazla" olduğu yönündeki" sözleriniz; teşekkür ederim, ama bu konuda sizinle aynı fikirde değilim; kendi birikimimle yıllarca karşı karşıy akalmış bir insan olarak başka insanların birikimlerini ciddi ciddi merak eder, ilgiyle ve özenle dinler oldum; ve görüyorum ki; kendi birikimimden öte (belki benim kadar kendini ifade etme konusunda ısrarlı olmasa da) çok daha esaslı, derin ve anlamlı birikimlere sahip birçok insan ve arkadaş var etrafımda, yakın uzak çevremde. Bir bilseniz, kimlerle ne kadar içten ve yoğun bir bilgi alış verişi içindeyim, hepsinden nasipleniyorum, hepsinden bir ders alıp "kendi birikimim"in çoğaldığına tanık oluyorum; sonuçta aslında benim diye sanılan birikimim, dürüst olmam gerekirse, binlerce insanın bendeki emeğidir. Her neyse, bunu samimiyetle söylediğimi anlayacağınızdan kuşkum yok. Son bir açıklama veya ne derseniz diyin: Nida Hanımefendi diyorsunuz. Haddime değil ama, şu an şaşkınım; cehaletime gülüyorum; ben onu bir bay sandım. Aslında başından beri -gerçi ne fark eder?- onu hemcinsim diye düşündüm; dediğim gibi, bir şey fark etmez, bir kişi bir kişidir, ama yine de şaşırtıcı benim için. Acaba o Nida Hanımefendi, Zonguldak'tan katılan Nida arkadaşımız mı? Galiba ben sahiden saf salak bir insanım, tam tersi dışarı yansısa veya sanılsa da...- Evet, ben de başka bağlamda sizinle tekrar görüşürüm diye umuyorum. Belki de forumda kalırsınız, aktif olarak katılırsınız; zaman tanıyın kendinize... "şimdilik" hoşça kalın. Suyel (Adım Suphi Yel; suyel bir kısaltmadır)
??? #62
Siz kim oluyor da, bana onur diye hitap edebilme yetkisini kendinizde buluyorsunuz? Geçin bunları..., bu akşam sizin sarhoşluğunuza veriyorum. Şu an normal olamazsınız. E ki oluyorsanız.. Bi daha diyeceğim söz olmaz size..
??? #63
Sanırım, bu durumda ben her an ve akşam sarhoşum; zira her katılımcı arkadaşa önadı ile ve -belli özel durumlar hariç- "siz" diye hitap ediyorum. Forumdaki yazılarımda bu açıktır; bunu sarhoş olmakla ilişkilendiriyorsanız, kabul, haklı olmalısınız: sarhoşum. Bir daha sarhoşken size Sayın Onur Olgun diye hitap ederim...hay aksi, durumu şimdi anladım, kızgınlığınızı da: sizin önadınız Onur değil, soyadınız Onur'muş; bu durumda benim sarhoşluğum değil, dikkatsizliğim söz konusu...sahiden özür dilerim. Ama ne kadar hassaslaşmış bu insanlar burada...galiba sonunda sarhoş olacağım ben de... suyel Not: ben size önceki yazımın not bölümünde "suyel" şeklindeki hitabınızdaki dikkatsizliğinizi bir şeyle (hele hele sarhoşlukla) ilişkilendirmeden "adım suphi" diye açıklamada bulunurken, ayıktım ama, değil mi? Neyse, olur böyle şeyler. Ama ne yazık ki, forumu böyle gereksiz itişmelerle işgal ediyoruz. Bundan ders çıkarabilecek miyiz?
??? #64
Sizin sinirleriniz bozulmuş.
??? #65
Aşka olan inancımı, dün gece gözyaşlarımla toprağa gömdüm. Bu hayata beni bağlayan sen, ardında bir mektup bırakarak, veda bile etmeden hatta kapıyı bile çekip vurmadan gittin. Boş bir zarfın içinde, A4 ebadında boş bir kâğıt bırakarak. Sana kızmıyorum, kızgınlığım kendime. Sarı liralı odaların duvarlarında hala asılı olan resmine bakan gözlerime kızıyorum. El yordamı ile lambanın düğmesini bulmak için çok yalvardım, resimlerini duvardan kazımak, sesini kulak memelerimden atıp sökmek için. Olmadı be gülüm. Yastığında bıraktığın çukurluğa sarılıp uyudum her gece. Ve sen varmışçasına kızarmış ekmeğin kokusunu balkonlara saldım. Vaktinden önce uyanmayasın diye, çöp tenekelerini sokağın bir ucuna taşıdım. Kamyon sesine alerjin hala sinemde. Yatak odanın kapısını hep usulca araladım ki seni öptüğümde gözlerin benle açılsın. Ve sen artık yoksun. İşten dönüş saatini kollamama gerek yok artık, bu kapı iki kez çalınmayacak ve sen kendi kapını anahtarla açacaksın seni karşılayan ben, olmayacağım ve ben aynı saatte açtığım kapıda seni bulamayacağım. Çilingir sofran olamasan da hazır olacak, 35’lik rakın. Yine bardağıma az diyerekten, bir duble dolduran sen, her mutfağa gidişimde bardağım hiç eksilmeyecek, ben de aldırmayacağım. Biliyorum, yoksun. Seni, olduğun vakitlerden kıskanıyorum. Gidişinin ilk akşamı gibi, seni gözyaşlarımla toprağa gömüyorum. Sen yazmaya korktun ama ben cesurca yazıyorum, ELVEDA.
??? #66
Sayın Nida, Sevgili İsa kardeşim, benim bilgim, haberim ve iznim dışında benimle ilgili bir bilgiyi foruma taşımış. Ona bu hareketinden dolayı kızdım. Ancak, kendisinin kötü niyet taşımadığına olan inancım nedeni ile saygıyla karşılıyorum. Ancak, İsa'nın bu mesajını takiben eklediğiniz yakıştırma mesajı, her ne kadar hatanızı anlayıp özür dileseniz de, emin olun daha önce ağzınızdan çıkan hatta iki kere çıkan kelimeden daha çok yaraladı beni. Maksadınız beni üzmek ise evet başarılı oldunuz. Üzüldüm. Sadece şunu bilmenizi isterim, her ne kadar sanal alemde olsa, bu alemde insanlar farklı zeminlerde, dış etkenlerin etkisinden uzak konuştuklarında, aslında birbirlerini ne kadar yanlış tanıdıklarını ve önyargılar yüzünden ne kadar yanlış anladıklarını farkediyorlar. Sonrası, güzel dostluklar gelişebiliyor. Tıpkı benimle İsa'nın dostluğu gibi ve biliyor musunuz aslında eşiminde dostu oldu İsa. Yani eşim ve ben aile isek, İsa her ikimizin de dostudur. Ve Sevgili İsa güzel yüreği olan bir insandır, edebiyat aşığıdır, insan canlısıdır. Yaptığım bir şeyin burada telaffuz edilmesi inanın sizden çok beni rahatsız etti. Bildiğiniz gibi uzun süredir iz'de yokum ancak özelime kadar laf gelmesini bağışlayamam. Özrünüzü kabul etmekle birlikte, lütfen ve lütfen kişiliğime ve özeleme asla ama asla gönderme yapmayınız. Bu arada dilerim, elvedanızın karşılığı en kısa zamanda yeni bir hoşgeldin olur... Çalışmalarınızda başarılar dilerim, tüm sözlerimde gayet samimiyim. Saygılarımla. Naile Duman, Yaşar. (evli olduğumun ipucu zaten burada idi, gözünüzden kaçmış sanıyorum)
??? #67
her zaman returne oldu maykın bırak beni bi kolpa bu son şansın bu bol keseden bi rap değil mega bi rap bu matematik bu fizik alsay düşmanı sorma düşman alsay ben farklı ben pi sayısı yoksa olmaz bu denklem fazla naza dayanmaz aklımda da mirhal olmadı olmaz o koktukça gül solar problem çok ona göre çözülmesi gereke nbi problem yok ama bana göre ben bi reklamla yere serer adamı beni ne sandın lan rap i n sandın ucuz eleştirilerini bi kağıda sarsın sonra bana baksın baba acaba bu ne desin A)elaziğ diyarbakır antep B)buzholn babylon bir de hilton b şıkkını seçecek vay artniyet ama A şıkkına bakan görür elbet ribol sende yoksa sen mi hoşsun sex guzel ama rap daha hoştur sado dermisin akıl vermesin yoluna çıkma sakın ha ezmesin sado s. mesin plakam yerli ve sen tekmisin kaybettim yolumu ve pusulam yoktu ve yola çıkanada pusu bol osuran klavuzun cemaati nasıl olur laa... insan kork kusurun buyukse kuzudur.... yeahhh....
??? #68
sayın ığdırlı ahmet haşim, belli ki bu gerçek adınız değil, o yazdığınız metnin türkçesi nedir acep? yazdığınız yazının altına türkçe açıklamasını da koysaydınız ne iyi olurdu. eğer derseniz onun açıklaması içinde, derim ki anlamadım tek kelime, foruma ayık kafayla girme zorunluluğu çıkartılmalıdır, izin tayin ettiği memurlar, forum üyerilerini alkol testinden geçirmelidir, aksi halde saçmalama oranları yükselecek ve trafik kazaları artacaktır, eğer alkollü iseniz, "ben alkollüyüm gardeşim, elleşmeyin bağa, ben biraz saçmalarım gonuşurum rahatlarım patlarım" deyiniz, böylece saçmalama hakkınız size verilebilir.
??? #69
bir grup kurdum, gelmek isteyenler gelsin, http://gruplar.antoloji.com/grup.asp? grup=4247&t=10.01.2006%2021:25:55
??? #70
BİRÇOK YAZAR/ŞAİR ARKADAŞIM ORDA OLACAK, KİMİ KONULARDA BİLGİ ALMAK, SORU SORMAK İSTEYEBİLİRSİNİZ, ÖYLE BİR YER ORASI, http://gruplar.antoloji.com/grup.asp?grup=4247&t=10.01.2006%2021:42:47
??? #71
İnsan vücudunun yaradılışında vardır ergonomi. Kemik yapısının bulunduğu ortama adaptasyonu. İsa arkadaş sizin grupta ne var… Tanıt şu grubunu, kemikler rahatlayacak mı?
??? #72
‘’EDEBİYAT BİLİMİ’NİN YÖNTEMLERİ’’ MANON MAREN – GRİSEBACH GİRİŞ Almanca’dan Türkçe’ye tercümesi, Yrd. Doç. Dr. Arif Ünal tarafından yapılan ‘’Edebiyat Bilimi’nin Yöntemleri’’ adlı kitap, bir edebi esere ve bir bilim dalı olarak edebiyat’a nasıl yaklaşılması gerektiği ve hangi metotların kullanılması lazım geldiği konusundan hareketle, edebiyat ilminde kullanılan önemli metotları ana hatlarıyla okuyucunun gözü önüne sermesi ve okuyucuya bu metotlarla ilgili umumi bir fikir vermesi bakımından son derece gerekli ve önemli bir kitaptır. Bir edebi eserin tarih ve edebiyat içerisindeki yerinin neresi olduğunun tespit edilmesi, eserin tam olarak ne olduğu, onun nasıl meydana getirildiği ve ne söylemek istediği, hülasa bir edebi eserin içten kavranılması ve dıştan kuşatılması amacıyla yola çıkan biri için izlenecek olan metodun doğru tespit edilmiş olmasının ehemmiyeti malumdur. Çünkü edebiyat biliminde kullanılacak olan metot, bir metnin doğru kavranılması ve doğru yorumlanması neticesinde o metnin yerinin doğru tespit edilmesini sağlaması bakımından büyük önem arz etmektedir. Eserin ‘’giriş’’ bölümünde öncelikle kavram olarak ‘’yöntem’’in ne olduğunun bir tanımı yapılmakta ve yöntem ile varılması amaçlanan hedef arasında uygunluk bulunması gerektiği belirtilmektedir. Çünkü amaca giden yolda kullanılacak olan metot, kişinin amacının ne olduğuyla doğrudan bağlantılıdır. Bugüne kadar edebiyat biliminde birbirinden farklı bir çok yöntem kullanılmıştır. Bu kitapta ise bu yöntemlerden altı tanesi seçilerek açıklanmaya çalışılmıştır. Bunlar: Pozitivist Yöntem, Manevi Bilim Yöntemi, Fenomenoloji Yöntemi, Egzistansiyalist Yöntem, Morfoloji Yöntemi ve Sosyoloji Yöntemi’dir. Bu yöntemler açıklanırken onların ortaya çıkış ve tarihi gelişimleri üzerinde değil, daha çok ne oldukları ve ana hatlarıyla prensipleri üzerinde durulmuştur. Yukarıda zikredilen yöntemler haricinde ayrıca İstatistik Yöntem’den de bahsedilmektedir. Bu, bir yöntem olmaktan ziyade daha çok diğer yöntemler için bir yardımcı metot niteliğindedir. POZİTİVİST YÖNTEM Kitabın bu bölümünde Pozitivizm ile ilgili kısa bir malumat verildikten sonra, pozitivizmi oluşturan ilkelerin edebiyat bilimine nasıl yansıdığı ve bu bilimin uygulayıcılarının bir edebi eseri incelerken pozitivist ilkelerden nasıl yararlandığı üzerinde durulmuştur. ‘’Pozitivizm, sistematik – pozitivist felsefenin kurucusu Fransız August Comte’a (1798–1857) göre özellikle deneysel olarak belirlenebilen nesneler ve gerçekte var olanlar açısından, büyük önem taşır. Buna göre Pozitivizm , aynı zamanda kesin ve tartışmasız olandır. Pozitivizm’in bu tartışmasızlığı karşısında her felsefi şüphecilik, anlamsız kalacaktır. Yani Pozitivizm’de şüpheciliğe yer yoktur.’’ Deneysel olması, nedensellik ilkesi, her iddianın kanıtlanabilir olma zorunluluğu ve bundan dolayı da şüpheye yer kalmıyor olması gibi ilkeler, Pozitivizm’i metafiziğin karşısında bir yere oturtmaktadır. Metafiziği boş ve faydasız olarak gören bu görüşe göre metafizik alana ait olduğu söylenen ‘’mana’’ veya ‘’fikir’’ gibi kavramlar da aslında maddeden bağımsız veya ayrı olan kavramlar değildir. Buna göre, ‘’Madde ve mana arasında öz bakımından hiçbir fark yoktur.’’ Ayrıca, ‘’dünyanın aynı cinsten elementlere bölünebileceği ve bu elementlerin de kendi aralarında gruplar oluşturabileceği görüşü, pozitivist açıdan prensip olarak kabul edilebilir.’’ Elementlerin bir bütünün, bir birliğin parçaları olduğu görüşü bilimleri birbirine yaklaştırmış ve tek bir nesnenin, farklı bilim dallarının bilimsel imkanlarını kullanarak incelenmesi gereğini ortaya çıkarmıştır. Pozitivizm’in tabii bilimlerle ilgili getirmiş olduğu çeşitli kural, kanun ve prensipler, edebiyat incelemelerinde yöntem olarak kullanılmış, madde ve mananın eşitliğini savunan pozitivist yaklaşımlar, bazı edebiyat bilimcilerini derinden etkilemiştir. Bu da ‘’eser-hayat birliği’’ prensibini doğurmuştur. ‘’Buna göre yazar ve bu yazarın yetiştiği çevre iyice bilinmeden hiçbir eser anlaşılamaz. Bu görüş, yukarıda adı geçen eser-hayat birliğini, şairin veya yazarın hayatının iyice araştırılmasını gerektirmektedir.’’ Pozitivist edebiyat anlayışının en önemli kurucularından biri olan Hippolyte Taine (1828-1893)’ye göre bir eseri oluşturan şey, müessirin yalnızca bireysel halet-i ruhiyesi değil o bireyi oluşturan tüm tarihi ve toplumsal etkenlerdir. Ona göre, ‘’Manevi bilimlerle ilgili eserlerin babası sadece ruh değildir. Eserin ortaya çıkışına insan her şeyiyle katılabilir; karakteri, eğitimi ve hayatı, geçmişi ve yaşamakta olduğu anı, ihtirasları, kabiliyetleri ve meziyetleri, sıkıntıları, fikirlerinin ve tesirlerinin ifadesini bulduğu hemen her şey, düşündüğü ve yazdığı şeylerde iz bırakır.’’ Pozitivist edebiyatçılardan olan Gustav Carus’a göre de, ‘’bir yazarın yakınında olmak ve onun kişiliğini daha yakından tanımak, onun eserlerinin asıl ve gerçek anahtarıdır.’’ Dolayısıyla bir eserin doğru anlaşılması, o eserin yaratıcısının doğru anlaşılmasına bağlıdır. Buradan hareketle şair veya yazarla ilgili olarak gelişen üç kavram: ‘’üslup, eğitim ve yaşantı’’ kavramları, pozitivist edebiyat yönteminde bir edebi eserin anlaşılması için yol gösterecek olan önemli unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Pozitivizm’in temel ilkelerinden olan ‘’nedensellik’’ ilkesi, pozitivist edebiyat anlayışının ‘’hayat-eser birliği’’ ilkesini doğuran en önemli etkendir. Varlığı maddeye indirgeyen Pozitivizm anlayışının edebiyattaki karşılığı sonunda edebi eserlerin bir nesne olarak algılanmasına ve bu şekilde çözümlenmeye çalışılmasına sebep olmuştur. Buna göre nasıl ki pozitif bilimler her şeyi bilimsel olarak açıklayabiliyorsa (!) ve hiçbir şey sebepsiz değilse; bir edebi eserde de açıklanamayacak ve çözümlenemeyecek hiçbir parça bulunmaz. Ancak bazı pozitivist edebiyat araştırmacıları, bir edebi eserde çözümlenemeyen bazı parçaların bulunabileceğini kabul etmişlerdir. Bu da aslında estetik alanının kendine mahsus kaideleri olması ve bunun her görüş tarafından kabul edilmesi gereken bir zorunluluk oluşundan kaynaklanan bir yaklaşımdır. Edebi eserin nesne olarak algılanması onun Pozitif olarak var olduğu gerçeğini doğurmakta ve tabii bilimlerin varlık incelemelerinde kullandığı yöntemlerin sanat eserlerinde de kullanılması sonucunu doğurmaktadır. Edebiyat biliminde bu yöntem ‘’tahlil etme’’ olarak adlandırılmaktadır. ‘’Tahlil etme’’ sonucunda elde edilen veriler, tabii bilimlerin yöntemleri kullanılarak, ‘’benzerlik kurma’’ yoluyla karşılaştırılıp değerlendirilir. Karşılaştırma sonucunda benzerlikler ve farklılıklar tespit edilip gruplandırılır. Böylece edebi eserlerin benzer olan parçalarının oluşmasına neyin kaynaklık ettiği konusunda tutarlı bir açıklama yapılabilir. Bu şekilde incelenecek ve mukayesesi yapılacak olan eserlerin aynı zaman dilimi içerisine ait olması da gerekmez. Bu metot, pozitivizmin, ‘’aynı şey aynı şartlar altında aynı sonuçları verir’’ ilkesi ile birebir örtüşmektedir. ‘’Şayet bu benzerlik kurma, zamanları aşarsa, o zaman buna ‘tarihi benzerlik’ adı verilir. Yakında ve ulaşılabilecek olanı basit bir şekilde inceleme yöntemi olan benzerlik kurmanın, onu geçmişe aktarma ve geçmişteki olayların sonuçlarını anlamada kullanmanın önemi uzun süre anlaşılamamıştır.’’ Yazar bu noktada farklı zaman dilimlerindeki olayların, özel şartlar dikkate alınmadan mukayese edilemeyeceğini belirtmekte ve pozitivizmin yukarıda zikredilen ‘’aynı sebepler aynı sonuçları doğurur’’ ilkesi ile pozitivist edebiyat anlayışının ‘’benzerlik kurma yöntemi’’nin birbiriyle çeliştiğine dikkati çekmektedir. Bu cümleden olarak benzerlik kurma, gruplandırma ve karşılaştırma yöntemleri eleştiriye maruz kalmaktadır. Yazar’a göre, ‘’Gruplandırma veya karşılaştırma amacıyla yapılan tahliller, ‘ruhsuz bir değerlendirme şekli’ olarak tenkid edilir. Böyle bir tenkid, pozitivist olmayan bir görüşten kaynaklanır. Çünkü idealist görüşe göre dış görünüş, ruhtan tamamıyla ayrı bir şeydir. Temelde madde ve mana birliğine inanan pozitivist için ayrı bir şekil yoktur.’’ Parçaların benzer unsurlarından hareketle, ortak ve belli bir sonuca varma yöntemi, tabii bilimlerin ‘’tüme varım’’ yöntemi ile aynıdır. Böylelikle pozitivizmin ‘’tüme varım’’ yöntemi, pozitivist edebiyat anlayışının da bir metodu olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre Richard Maria Werner, ‘’1890 yılında kaleme aldığı ve edebi türleri ihtiva eden ‘Şiir ve Şair’ adlı kitabında müsbetbilimsel anlamda bir estetik kurmayı ve gerçeklerin tam olarak incelenmesinden bazı kurallar çıkartmayı denemiştir.’’ Yazar’a göre, ‘’Pozitivist Edebiyat Bilimi Yöntemi’’ her zaman pozitivist filozofların ortaya koyduğu kaidelere bağlı olmayabilir. Çünkü eğer bunun tersi düşünülecek olursa, edebi eserlerde ‘’değerlendirici’’ bir tutumdan söz edilemez. Çünkü değer yargıları ve anlayışlar zamana göre değişiklik göstermektedir. Oysa tabii ilimlerin kanunları her zamanda geçerliliğini muhafaza etmektedir. Dolayısıyla bir edebi eserin, pozitif bilimlerin bütün kanunları tatbik edilerek değerlendirilmesi mümkün değildir. ‘’Pozitivist edebiyat uygulamalarında kabul edildiği gibi böyle bir değerlendirme şekli, değişken olarak o dönemin ideolojisine uygun olarak ortaya çıkan, ahlaki, estetik, siyasi ve toplumsal şartlardan oluşur.’’ Yazar’a göre, bütün bunlar, pozitivist edebiyat yönteminde idealist unsurların bulunmasını zorunlu hale getirmektedir. Bu durumun farkında olan Pozitivist edebiyatçılardan Taine ‘’İngiltere’deki dar görüşlü pozitivist bilim adamlarını kınamaktadır; çünkü onlar kendi yazılarını ‘fabrikatörlerin kongre haberleri gibi’ okutmaktadırlar.’’ Pozitivist yöntem içerisinde idealist unsurların bulunuyor olması, bazı teorisyenleri yeni arayışlara itmiş ve bunun neticesinde de pozitivist felsefede bulunan ‘’tasdik etme’’ anlayışına yöneltmiştir. ‘’Bir edebiyat bilimcisi yeni pozitivist görüşleri benimser ve oradaki tasdik etme prensibini ölçü olarak alırsa metafizik açıklamalar ve subjektif unsurlar da olmadan deneysel açıdan bir şeyler yapılabilir.’’ Bu şekilde yapılan bir eser incelemesinde subjektif görüşlere ve yorumlara yer verilmeyeceğinden dolayı, ortaya çıkacak olan sonuçlar herkesçe kabul edilip tasdiklenebilir nitelikte olacaktır. Aksi halde müessirin hayatıyla ve diğer konularla ilgili objektif tespitlerle beraber, eser ve müessir dışında kalan her türlü yorum ve değerlendirme, doğru sonuçlar vermeyebilecektir. MANEVİ BİLİM YÖNTEMİ Filozoflar tarafından ortaya atılan ‘’Manevi Bilim Yöntemi’’ edebiyat bilimi içerisinde kendine has bir biçimde yayılmış ve oradan da diğer bilim dallarına aktarılmıştır. Felsefede ‘’idealizm’’ olarak karşılığını bulan manevi bilim yönteminin iki önemli unsuru ‘’düşünce’’ ve ‘’tarih’’tir. Bu kavramlar edebiyat bilimcileri tarafından farklı biçimlerde algılanmış, tanımlanmış ve kullanılmıştır. Fakat bu yöntemi edebiyat bilimi için sistematik bir hale getiren en önemli isimlerden olan Herder’in ‘’Seyahatlerimin Güncesi’’ ve Dilthey’in ‘’Yaşantı ve Eser’’ adlı kitaplarında ‘’düşünce’’ kavramının ‘’ruh’’ kelimesi yerine kullanıldığını görmekteyiz. Buradan hareketle ‘’düşünce ve tarih’’ kavramlarının, insan düşüncesinin ve insan ruhunun ürünü olan beşeri ve sosyal bilimler için kullanıldığını söyleyebiliriz. Nitekim, ‘’Manevi Bilim Yöntemi’’ ile ilgili görüşlerini açıklayan ve bu yöntemi sistematize etmeye çalışan bilim adamları, manevi bilimleri, yani edebiyat, felsefe, sosyoloji, din, hukuk, güzel sanatlar gibi tabii bilimlerden ayrılan bilim dallarını, insan düşüncesinin, insan ruhunun birer ürünü olmaları sebebiyle birbirlerine yaklaştırmaya ve bu bilimleri bir birliğe götürmeye çabalamışlardır. ‘’1878’de buna benzer bir yaklaşım, Hermann Hettner’in, ’18. Yüzyıl Alman Edebiyatı Tarihi’ adlı eserinde görülür. Bu eserde edebiyatın ilgi alanları genişletilmeye çalışılmıştır. Hatta bu eserin 1928’deki yeni baskısında idealist bilim adamlarının, bu konuda bir senteze, bir birliğe doğru gittikleri görülür. Hettner, tarih bölümünün yanına edebiyatı,dini araştırmaların yanına felsefe ve devlet hukuku ile ilgili yazıları koymuştur.’’ Yazar’a göre farklı bilim dalları arasında bir birlik ve bütünlük kurmak, bilimlerin kurucuları olan bilim adamlarının işi değil, okuyucunun işi olmalıdır. Kurulacak olan bütünlük de eserlerin fikri üst düzeyiyle sınırlı olmalıdır. ‘’Farklı disiplinler arasındaki yakınlık sık sık okuyucu tarafından gerçekleştirilmelidir, fakat bu farklı bilim dallarının kurucuları için farklı bilim dallarını birbirine yaklaştırma, bilim dalının birleşik şekline bağlıdır. Burada asıl hedef sentez, bütünlük ve bilim dalları arasında ilişki kurmaktır. Bu son kavram Dilthey ve diğer bazılarında çok sık kullanılır. Bütünlük, yaratıcı eserlerin fikri üst düzeyiyle sınırlı olmalıdır.’’ Manevi Bilim Yöntemi’nde her eser kendi başına bir ‘’bütün’’ olarak anlaşılmalı ve esere ait münferit parçalar bütünün yansımaları olarak algılanmamalıdır. Bu yöntemde sanatçı üstün kabiliyetleri olan biri olarak görülmekle birlikte sanat eseri de kendine has bir yaratış alanının ürünü olarak görülmektedir. Eser bir bütün ve kendine özgü özelliklere sahiptir. Dolayısıyla hiçbir sanat eseri kendinden önce var olmuş olan herhangi bir nesnenin taklidi veya yansıması olamaz. Eser, kendine özgü varlık alanıyla taklit ve yansıma olmaktan uzaktır. ‘’Tamamen şahsi olan bu görüşte, bütün dış etkenleri bir tarafa bırakan bir görüş şeklinin ve her şeye tekil açıdan bakan bir yöntemin özü gizlidir. Böyle bir yöntem de bunu benimseyen düşünürler tarafından tasvip edilmektedir.’’ Yazar’ın, kitapta Licht’in, Pozitivizm’e dayalı pozitivist yöntem ile İdealizm’e dayalı manevi bilim yönteminin mukayesesini yapan bir şemasına yer vermesi, bu yöntemlerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Pozitivist anlayışta esas olan hayat-eser birliği kavramı manevi bilim yönteminde geçerli değildir veya farklı anlaşılmaktadır. Manevi Bilim Yöntemindeki ‘’hayat eser’’ ilişkisi pozitivist anlayıştaki gibi kronolojik bir anlayışa bağlı değildir. Manevi Bilim Yöntemi’nde yazarın veya şairin eseri ile kronolojik hayatı arasında değil, düşünce hayatı arasında ilişki kurulur. ‘’Gerçeklerden uzaklaşmayı aratan meyil içerisinde hayat ilişkisi değişik yorumlanmıştır. Bu irtibat, düşünce hayatına indirgenmiştir. Bu durumda bir gerçek olarak biyografinin önemi yoktur.’’ Manevi Bilim Yöntemi’nin Pozitivist Yöntem’den farkı, düşüncenin tabiattan, idealin de maddeden farkı gibidir. Müsbet bilimlerde tanıma ve açıklama ön planda geliyorken manevi bilimlerde anlama ve nüfuz etme ön planda gelir. ‘’Dilthey, bu konuda şunları söyler: ‘Manevi bilimlerin, tabii bilimlerden çok farklı bir temeli ve yapısı vardır. Tabii bilimlerin nesneleri, ,içten anlaşılan birimlerden değil, mevcut olandan oluşur. Biz bir şeyi yavaş yavaş tanımak için önce anlarız ve biliriz.’ Veya: ‘Tabiatı açıklarız, ruh dünyasını ise anlarız(...)’’ Manevi Bilim Yöntemi içerisinde bir bütün olarak ele alınan edebi eser, akla dayalı olarak değil sezgiye dayalı olarak incelenebilir. Licht’in mukayesesinde pozitivist görüşte rasyonel analizin, idealist görüşte ise sezgiye dayalı sentezin hakim olduğu belirtilir. Dilin idealist görüş açısıyla ele alındığı ve şiir ile ilgili görüşlerin belirtildiği bölümde mısra ve şiirin, pozitivist tanımlarının yanlış olduğu belirtilir. Pozitivist görüşte mısra ve şiir ölçü ve sayı bakımından değerlendirilmekte ve tıpkı nesnelerin atomlara bölünmesi gibi şiir de münferit parçalara bölünüp incelenmekte, sanat eserindeki ahengin, düzenin, bu münferit parçalarda olduğu görüşü savunulmaktadır. Oysa ‘’Bir ahenk, düzen, ‘fikri bir bağ’ Vosler’a göre sadece düşüncede, Burdach’a göre de sadece stilistikte bulunabilir. Scherer’in iddia ettiği gibi hiçbir zaman münferit kısımlarda bulunmaz. İdealist yöntemin mısra kuralları da her ölçü ve sayıyı reddeder. (onlara göre) bu durum, çok aşırı detaya inmek ve atomar parçalara dayanmak demektir. Bilimsel olarak mısra ve şiir hakkındaki bütün pozitivist tanımlar yanlıştır.’’ ‘’İdealist yöntemde diğer yöntemlerdekinden daha kuvvetli ilişkiler, birbirleriyle bağlantılı yapılar aramak gayreti görülür; irade, yeni bir evrensel vasıtadır.’’ Bu anlamda bir kurgusal yapısalcılıktan söz edilebilir. İdealist yöntemde aranılan bağlantılardan biri coğrafyaya ve soya dayalı bağlantıdır. Bu, ‘’soy araştırması açısından strüktür incelemesi’’ bölümünde ele alınmıştır. Buna göre bir edebiyat tarihi, coğrafyalar göz önünde bulundurularak oluşturulabilir; veya bir edebi eserin yapı bakımından incelenmesinde soya ve coğrafyaya göre çeşitli kurallar koyulabilir. ‘’Soy araştırmasında miras, ülke, kök ve coğrafya ile edebiyat arasında bir bağ kurulmuştur. Bir yazarın bir bölgeye veya bir soya ait olması, yeni bir bağlantı unsuru olarak kabul edilmiştir.’’ Bu anlamda ‘’edebiyat coğrafyası’’ diye bir kavramdan söz edilmektedir. Coğrafya, yazar ve eser bağlantısı yukarıda söz edilen idealist yöntemin, diğer yöntemlerdekinden daha kuvvetli ilişkiler ve birbirleriyle bağlantılı yapılar arayışının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci olarak ‘’bağ’’ arayışının sonucu, edebiyatın diğer sanatlarla olan bağlantısıdır. ‘’Sanat eseri, sanatları birbirine bağlayan araştırma nesnesidir, çünkü bu sanatlar arasında bir yakınlık mevcuttur. Şekil ve üslup ile ilgili anlama kategorileri, farklı sanat çalışmaları için sadece bir dereceye kadar farklıdır, o halde karşılıklı olarak birbirine aktarılabilirler.’’ Buradan hareketle bir edebi eserin incelenmesinde diğer sanatların da dikkate alınması gereği ortaya çıkmaktadır. Manevi Bilim Yöntemi’nde ifade edilen bir başka ilişki ve bağ, ruhsal olayların birbiri arasındaki ilişkilerdir. Bir şairin veya yazarın ya da eserlerinin anlaşılmasında bu ruhsal olaylar arasındaki ilişki belirleyici olmaktadır. ‘’Bir edebi eserin açıklanması, aynı zamanda ruh halinin de açıklanmasıdır. Bütün ruhların özü de her tarafta aynı olduğu için şair ruhunun anlaşılması, genel ruh halinin anlaşılmasında araç olarak kullanılabilir.’’ Edebi eser incelemesi yukarıda sözü edilen unsurların yanında ayrıca belirlenmiş olan bazı problemler ışığında da yapılmalıdır. Bu problemler, düşünce tarihinin ürünü olan evrensel problemlerdir. ‘’Bu birbiriyle bağlantılı yapıda kader, dindarlık, insan – tabiat ilişkisi, aşk, ölüm ve insan fikirleri, bağlayıcı irtibat unsuru olarak kabul edilmektedir. Unger, bunları hayatın önemli problemleri olarak ortaya koymuştur. Ona göre bunların yardımıyla edebi eserler incelenmelidir.’’ Ana hatlarıyla Manevi Bilim Yöntemi’nin önemli unsurları yukarıdaki gibidir. Bunlardan başka kitapta bu unsurların bazı çalışmalarda nasıl yansıdığı da belirtilmektedir. FENOMENOLOJİ YÖNTEMİ Fenomenoloji Yöntemi’nin ele alındığı bu bölümde öncelikle terimsel kavramlar üzerinde durulur; fenomen ve fenomenoloji kavramlarının açılamaları yapılır. Bu sözcüklerin felsefeye ait kavramlar olduğu belirtildikten sonra, bunların edebiyat alanında hangi anlamları yüklendikleri ifade edilir. Fenomen, ‘’görünüş’’ anlamına gelmektedir. Fakat Heidegger, fenomen kelimesinden türeyen fenomenoloji sözcüğünü ‘’yöntem’’ anlamında kullanmaktadır. Kelimenin edebiyat biliminde bir değerlendirme biçimi olarak kullanılıyor olması da sözcüğün ‘’metot’’ anlamıyla ilgilidir. Fenomenoloji, edebiyat biliminde şu anlama gelmektedir: ‘’Edebiyat bir fenomendir. Edebiyat nasıl görünüyorsa veya incelemecinin karşısına nasıl çıkıyorsa öyledir. Edebiyat fenomenolojisi olarak edebiyat, sadece bu fenomene, yani edebi esere yönelmelidir. Bir bilim olarak edebiyat, fenomenolojiye göre edebi konuların dışına çıkmamalıdır.’’ ‘’Mevcut olanın ötesinin ele alma, boşluğu dövmekten başka bir şey değildir. Aynanın gerisinde bilinen bir şey yoktur. Sanatsal değişimin ve güzelleşmenin yansımasında sadece ve sadece anlam bakımından bize edebiyatı (eseri) açıklayan şeyler bulunmaktadır.’’ Fenomenoloji Yöntemi’nin ana esası yalnızca esere bağlı olarak değerlendirme ve yorum yapmaktır. Önceki yöntemlerde sözü edilen eser incelemesinde yazarın veya şairin hayatıyla veya tabii ya da diğer bilimlerle ilişkilendirme yapma metotları, bu yöntemde geçerliliğini yitirmiştir. ‘’Heidegger’in bu konudaki önerisi ise şöyledir: ‘Nesnelerin bizzat kendisine yönelin!’. 1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra fenomenolojik çalışmalar yoğunlaşmıştır: Wolfang Kayser’in, ‘Dil Şaheseri’ (1948) ve Emil Staiger’in, ‘Yorum Yapma Sanatı’ (1955) adlı eserleri, fenomenolojik bakış açısına örnektirler.’’ Edebi eserlerin incelenmesinde yalnızca edebi esere yönelmek esasının bir sonucu olarak, önceki yöntemlerde görülen diğer unsurlar veya bilimlerle ilişkilendirme yapmak ilkesi de bu yöntemde karşı çıkılan konulardandır.‘’Bundan böyle edebi araştırmaların sonuçları ve bunların elementleri sadece kendine has nesnelerden alınmalıdır, başka hiçbir dala bağımlı kalmamalıdır.’’ Bir fenomen olarak edebi esere yönelinmesi ve eserden başka bir şeyle münasebet kurulmaması ilkeleri Fenomenoloji Yöntemi’nde ‘’Redüksiyon (İndirgeme)’’ kavramıyla karşılanmaktadır. Buna göre; ‘’Nesne çevresinden kurtarılmalı ve bu nesnenin ortaya çıkabilmesi için etrafındaki münferit faktörler uzaklaştırılmalıdır.’’ Fenomenoloji yönteminde esas vasıta olan ‘’İndirgeme’’nin bir edebi eser incelemesinde nasıl uygulanması gerektiği kitapta genişçe anlatılmaktadır. Buna göre indirgeme, iki açıdan olmalıdır; birincisi eserle (nesneyle) ilgili indirgeme, ikincisi gözlemciyle (özneyle) ilgili indirgemedir. Nesneyle ilgili indirgemede, eser, esas alınmalıdır. Edebi esere yaklaşırken onun, mekan ötesi ve zaman ötesi oluşu, hayat-eser birliği ilkesi ve manevi ilimlerle ilgili bağıntılar gibi özelliklerden tecrid edilmiş olması gerekmektedir. Öncelikle ‘’mekan ötesi’’ derken kastedilen şudur: ‘’İlk önce ‘nerede’ sorusundan, yani eserin ortaya çıktığı ya da eserin cereyan ettiği, eserin geçtiği yerin eserle olan ilişkisinden vazgeçilmelidir. Ayrıca sosyal bilimci Nadler’de çok önemli olan çevre özelliklerinden, Stifter ile Hamsun’da önemli görülen eserin dışındaki tabiat araştırmalarından vazgeçilmelidir.’’ Eserin ‘’Zaman ötesi’’ oluşu ise şöyledir: ‘’’Ne zaman sorusundan vazgeçilmelidir. Bir eserin ne zaman ortaya çıktığı araştırılmaz. Eserin dışındaki tarihin önemi yoktur.’’ ‘’Üçüncü olarak şairin ya da yazarın kendisi, biyografisi, yaşadığı hayat şartları ve eserin ortaya çıkışındaki bazı şartlar da, önemsiz addedilerek nazar-ı itibara alınmamalıdır.’’ ‘’Dördüncü olarak manevi bilimlerle ilgili verilerin, düşünce tarihi, bilim tarihi ve diğer sosyal bilim dallarının ortaya çıkışı da nazar-ı dikkate alınmamalıdır.’’ Özneyle yani gözlemciyle ilgili olan ‘’indirgeme’’de ise edebi eseri inceleyip değerlendirecek olan kişinin, önceden getirmiş olduğu subjektif yargıları bir kenara bırakarak, kendini önyargılarından soyutlaması kastedilmektedir. Ayrıca eserle ilgili önceden yapılmış yorum ve değerlendirmeler de bir kenara bırakılmalıdır. ‘’Eserin gözlemcisi, ilk olarak kendi bilgilerini bir tarafa bırakmalı, ikinci olarak da daha önce verilen bütün kararlardan kendini soyutlamalıdır. İncelemeci, Husserl’in öğrencisi Roman İngarden’in (doğumu 1893) da işaret ettiği gibi şimdiye kadar bu konu üzerinde yapılmış çalışmalara dayanmaktan vazgeçmelidir, çünkü böyle bir dayanak, okuyucunun daha önceden mevcut olan modele, şemaya uyma sonucunu ortaya çıkarabilir.’’ Esere bu şekilde indirgemeci yaklaşım, beraberinde de bazı sorunları getirmiştir. Yazar’a göre aşırı indirgemeci yaklaşım değerlendirmelerin birbirinin tekrarı olması sonucunu getirecektir. ‘’Eserin çevresinden ve incelemeciden yeni bir şey çıkmazsa, fakat yeni bir çevre de kabul edilmezse, bir eser hakkındaki çalışmada sürekli tekrarlar bulunabilir.’’ Bu yönteme yapılan eleştiriler de indirgemeci yaklaşımın bu yönüyle ilgilidir. Fakat ‘’Husserl, İntensiyonalite’ye (İntensiyonalite: Bütün psikolojik olayları gerçek veya ideal bir hedefe yönlendirmeyi savunan bir görüş) yakın görüşleri ile, Heidegger de yorumlarıyla tepki gösterir. Her ikisi de bir nesnenin, bir konunun tekrarlanmasını aşan imkanlar getirmişler ve böylece düşünce bakımından fenomenolojide ısrar edilmesi gerektiğini savunmuşlardır.’’ Husserl ve Heidegger, fenomenoloji yönteminin gerek geliştirilmesinde gerekse edebi esere uygulanışında çok büyük katkıları olmuş iki önemli şahsiyettir. Bu yöntemin uygulanışıyla ilgili olarak ‘’intensiyonalite’’ kavramını ilk ortaya atan Husserl’dir. Ayrıca bir edebi eserin fenomenolojik olarak yorumlanmasıyla ilgili Heidegger’in ‘’Hermeneutik’’ öğretisinin uygulanışı, konuya büyük katkıda bulunmuş ve konunun genişlemesini sağlamıştır. Fenomenoloji yönteminde, bir edebi eser yalnızca tasvir ve tarif edilmelidir. Bu ilkenin dayanağı farklı kültür ve coğrafyalardan olan insanların edebi esere olan yaklaşımlarında objektif olamayacaklarıdır. Bundan dolayıdır ki eseri, eserin dışında herhangi bir şeyle bağlantı kurarak yorumlamak, farklı sonuçlara yol açacak ve böylece özden, asıl anlamdan uzaklaşılacaktır. Onun içindir ki, eserin yalnızca tarif ve tasviri ile yetinilmeli, yalnızca eserdeki evrensel yönler bulunup ortaya çıkarılmaya çalışılmalıdır. ‘’O halde bu yöntem dahilinde ‘metnin kendi anlamından’ bahsedildiği zaman bu anlam, içe dönük (immanent) olarak uluslar arası özelliklerle ve gizli olanı gösterenle bütünleşmiş olur.’’ Bir edebi eser incelemesinde, eserin kendi tasvir ve tarifinin yanında bir de incelemecinin üzerinde bıraktığı etkinin tasviri vardır. ‘’İngarden buna ‘’Somutlaştırma’’ der. O zaman incelemecinin eser üzerindeki rolü daha fazladır. İncelenen eser, transendan ise bu durumda yapılan tasvirler ve izlenimler, eserin özünden uzaklaşabilir.’’ Bu, ‘’alımlama fenomenolojisi’’dir. ‘’Alımlama fenomenolojisinde şahsi vak’a ve izlenimler ağır basar. Burada ibre, fenomenolojik yöntem ile existansiyalist yöntem arasında gider gelir. Aynen subjektiflik ile tarafsızlık arasında olduğu gibi.’’ Fenomenoloji yönteminin ele alındığı bölümün sonunda yazar, bu yönteme yapılan eleştirilere değinir. Fenomenolojisin tecride olan meyli, filolojiyi tarihi bir bilim dalı olarak kabul etmesi, prensiplerini felsefeden alması, bu yüzden edebiyata yabancı oluşu, bağımsız bir yöntem izleme isteği ve fenomenolojik varlık anlayışı, bu yöntemin en çok tenkid edilen yönleridir. EGZİSTANSİYALİST YÖNTEM Kitabın bu bölümünde, Egzistansiyalist Yöntem’e şeklini veren ‘’egzistansiyalist felsefe’’nin ne olduğu veya nasıl ortaya çıktığı konusuna değinilmeyerek, bu felsefenin edebiyat bilimindeki yansımaları, bir edebi esere nasıl uygulanacağı ve yöntemin problemleri üzerinde durulmuştur. ‘’Egzistansiyalist filozof Gabriel Marcel’in (doğumu 1889) ifadesi: ‘Je ne suis pas au spectacle’ (Bu tartışma sahnesinde yokum). Bu ifade egzistansiyalist yöntemin düsturu olarak kabul edilmektedir.’’ Bütün diğer yöntemlerde mevcut olan eser ile hayat arasındaki münasebet sorunu egzistansiyalist yöntemde farklı bir bakış açısıyla karşımıza çıkmaktadır. Burada, eser-hayat ilişkisinde, bir ‘’varlık’’ olarak nesnenin ve hayatın, eserin veya araştırmacının hayatının temel problemleri esas alınmaktadır. ‘’Hem eser, hem de hayat, varlığın gerçek problemlerini açığa çıkaran şeyler olarak yorumlanabilir. ‘Hayatı ve eseri en sonunda birleştiren varoluşçu biyografi, varoluşçu bir özü şart koşar.’’ Bir edebi eserin gerçek varlığının ve temelinin ortaya çıkarılması varoluşçu yöntemin ana hedefidir. Bu hedef çerçevesinde, araştırmacı, inceleyeceği edebi eserle bütünleşmeli, onunla özdeşleşmelidir. Bu da subjektiviteyi kaçınılmaz kılmaktadır. ‘’Bu subjektif tutumda insanın her şeyi, hayat tecrübeleri ve somut varlığı ağır basmaktadır: ‘Herkes, bir insan olduğu cesaretini korkmadan göstermelidir’. Kişinin kendi hayatından sağladığı kriterler, gerçeğin de kriterleridir.’’ Bu yöntemde, inceleyici veya okur ile eser arasında, mümkün olduğunca derin bir özdeşleşim kurulmalı ve her iki unsur da birbirleriyle bütünleşerek iç içe girmelidir. Bu noktada subjektivite ile birlikte ‘’his’’ kavramı da ortaya çıkmakta ve ‘’hisler’’, edebi eser incelemesinde bir ölçüt durumuna gelmektedir. ‘’Staiger, ‘subjektif his, bilimsel çalışmaların temelini oluşturur’ sloganıyla bir takım tereddütleri ortadan kaldırmak için şüphecilerin safında yer almıştır: ‘Subjektif hissin, bilime – özellikle edebiyata – çok uygun olduğuna inanıyorum; bilim ancak böyle gerçek değerine ulaşır.’ Hatta bilim-his ilişkisinde Staiger, şunu iddia edecek kadar ileri gider: ‘Hislerdeki kriterler, bilimselliğin de kriteri olacaktır.’’ Varoluşçu yöntemin hissilik anlayışı ve edebi esere subjektif yaklaşımı, bu yöntemde akılcı bir analize yer olmadığını göstermektedir. Bu anlamda incelemecinin subjektif yaklaşımı, hisleri, ilgi ve ihtirasları işin içine karışacağından objektif ve bilimsel anlamda bir akılcılıktan söz edilemez. Zaten varoluşçu anlayışta esas olan sanat eserinin temelini ortaya koyma işi, akılcı bir yaklaşımla gerçekleştirilemez. Egzistansiyalist felsefenin ana teması ‘’varlık’’ kavramıdır. Bu itibarla bir edebi eserin özünü de onun ‘’varlık noktası’’ teşkil etmektedir. ‘’Edebiyat tarihçileri bunu, şu şekilde formüle ederler ve varoluşçuluk yöntemi paralelinde düşünürler: ‘Hayatın mevcudiyeti, onun özünde (Existenz) bulunur’ veya ‘yalnız insanın özü (substanz) ruh ve ceset anlamında değil, varlık (Existenz) anlamındadır.’ O halde bir edebi eserin varlığı kavranırsa bununla özü (substanz) ve önemli olan da anlaşılır.’’ Varoluşçu yönteme göre bir edebi eseri oluşturan, onun varlığının özü olan bazı ortak konular vardır. Bunlar; korku, tehdit, endişe, ölüm ve yalnızlık’tır. Bu konular bütün edebi eserlerin özünü teşkil etmektedir. Bundan dolayı da edebiyat tarihçisi veya araştırmacısı tarafından eser incelemesinde bu ‘’öz’’ aranmalı ve bulunup ortaya çıkarılmalıdır. ‘’Kierkegaard’ın, ‘Fikirsizlik korku değildir’ düşüncesi ve korku felsefesi ve yine Heidegger’in, ‘Ölüm’, ‘Varlığın endişesi’ ve ‘Varlığın korkusu’ düşüncesi, edebiyat tarihinde etkili olmuştur. O halde edebiyat tarihçisi bu özellikleri yüzeysel olarak bakıldığında bir özü (Substantielles) bünyesinde bulundurmayan eserlerde de açığa çıkarmalıdır. Bu özellikler, her yerde zorunlu olarak bulunacağından araştırılmalıdır.’’ Fakat bu noktada edebi eserde varoluşçu problemleri açığa çıkarmaya çalışan araştırmacının karşısına bir problem çıkmaktadır.‘’Hedefini varoluşçu problemlere çeviren bir araştırma, bütün hikayeleri bir tek gelişme çizgisine dizmeyi deneyecektir. Çünkü bu, derin irrasyonel ruh tabakalarının kötü bir açıklaması anlamına gelebilir. İçinde korku ve heyecanın bulunduğu ahenksiz eserlerle ahenkli eserler, bazen karışabilirler.’’ Varoluşçu yöntemde bir edebi eser değerlendirilirken subjektivizm, akıl dışılık, hissilik, özü ortaya çıkarma gibi bazı ilkeler araç olarak kullanılmaktadır. ‘’Kuralsızlık’’ ve ‘’tarihsizlik’’ de bunlardan ilkelerdendir. ‘’İnsanla edebiyatı birleştirici bir etki gösteren temel problemlere rağmen egzistansiyalist araştırmacılar, her münferit yazarın ve onun eserlerinin kuralsızlığında ısrar etmektedirler.’’ ‘’Tarihi olanı bilmek, sadece maddi olan şeyin saptırdığı bir duyu aldatması kazandırır. Maddi olanı tarihi olarak bilmiyorum’ veya ‘Tarihi doğrular, tarihi gerçekler gereksiz tafsilattır.’ Asıl acı, ‘insan varlığının özü, iç kısmı’dır. İnsan varlığının özü somut olarak var olan subjenin özüdür. Başka bir deyişle zamanda var olan tarihi bir nesnenin özüdür.’’ Bu itibarla, bir edebi eserin tarihi varlığı değil, ferdi varlığı önem kazanmaktadır. ‘’Tarihsizlik’’ kavramından söz ederken, tarihin içindeki eserin kendisinin değil, eserdeki ‘’varoluşçu problemlerin’’, zamanın ve tarihin dışında tutulması anlaşılmalıdır. Egzistansiyalist Yöntem’in ele alındığı bölümün son kısmında, yöntemin diğer yöntemler karşısındaki tavrından söz edilmektedir. ‘’Varoluşçu yöntem, pozitivist yöntem karşısında sınırlandırılabilir. Yine subjektivite içtenlik (manevi olan) ve tarihi olmayan şeyler de gerçek zıddı (anti-faktisch) tavırlardır. İlgi, ihtiras, halet-i ruhiye, irrasyonalite (akıl dışılık) ve kuralsızlık, pozitivizm karşısında tercih edilen özelliklerdir. Pozitivizme karşı müşterek bir şekilde karşı çıkmalarına rağmen varoluşçuluk yönteminde idealist yönteme karşı da kuvvetli bir antipati vardır.’’ MORFOLOJİ YÖNTEMİ Kelime anlamı olarak ‘’şekil bilgisi’’ manasına gelen ‘’morfoloji’’ sözcüğü, edebiyat biliminde bir yöntem olarak çok daha geniş ve farklı bir anlamda kullanılmaktadır. Kelimenin bir edebiyat bilimi yöntemi olarak kullanılmasını sağlayan ve bu yöntemi sistematize eden isim Goethe’dir. ‘’Edebiyatta morfolojik düşünce, ancak 1940 yılından sonra yerleşir. Fakat başlangıcı, 18. yüzyılın tabiat görüşüne kadar uzanır. Tarihi ve sistematik çıkış noktaları olarak bu kavramın tarihi ve bilimsel yönü Goethe’de görülebilir. Goethe, ‘Morfolojik Yazılar’ (1817-1824) adlı eserinde organik tabiatta yaptığı inceleme ve araştırmalarda karşılaştığı gözlemlerini, tecrübelerini ve sonuçları yazmıştır. Onun için şekil ve duyular yoluyla kavranılan şey önemlidir. Onun fark ettiği şekil, dışta ‘iç’i temsil edebilmekte, ‘iç’te hissedilebilen, gözle görülebilen ’dış’a dönebilmektedir.’’ Goethe’nin tabiat araştırmalarının morfoloji yönteminin ilkelerinin belirlenmesinde rol oynadığı söylenebilir. Bu, sanat ile tabiat arasında olan birebir uyum değil, bazı dinamiklerin müşterekliği şeklinde tarif edilebilir. ‘’Sanat ve tabiat arasında benzerlik, bir uyuşma iddia edilemez. Benzerlik, sadece her ikisinin temelinde yatan kurallarda bir benzerlik, bir uyuşma vardır. Yine ikisi arasında diğer faklı tezahürlere kapalı olmayan bir ilişki mevcuttur. Edebiyattaki morfolojik yöntem de bu ilişkiye dayanır.’’ Bir edebiyat bilimi yöntemi olarak ‘’morfoloji’’ kavramından eserin yalnızca dış özellikleri anlaşılmaz. Şekil anlamına gelen ‘’gestalt’’ kelimesinin eş anlamlısı olan ‘’form’’ arasındaki ayrım, bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü form kelimesi yalnız görünen şekli, yalnız görünen dış’ı karşılıyorken, gestalt kelimesi aynı zamanda içte olan dışı veya gizli aşikar’ı (görünmeyen şekil) da karşılamaktadır. O yüzden morfoloji kavramının şekilbilgisi karşılığındaki ‘’şekil’’ sözcüğünün karşılığı olarak form değil, gestalt kelimesi kullanılmalıdır. Bir edebi eseri, ‘’şekil (gestalt) yönünden inceleme, estetik dış şekli görmek değildir. Yani bu, dış şekil yönünden bir şeyi anlayabilmek veya sayılarla ifade edilebilen ritim ve kafiye şeması önemli değildir. Gestalt açısından inceleme, akılcılığa ters düşmek, mekanik bir dünya görüşüne ve sanat anlayışına muhalefet etmek demektir. Burada morfologlara düşen, şekli (Gestalt) hiçbir zaman ‘ölçülerle ifade edilebilen’ şeylerin yerine kullanmamalarıdır. Şekil (Gestalt) ile bir edebi eserin tamamı kastedilmektedir.’’ Goethe’nin şu mısraları yukarıdaki görüşlerin en güçlü dayanağıdır: ‘’Hiçbir şey iç, hiçbir şey dış değildir / Çünkü iç olan dıştır / O zaman herkesçe kutsal olan bir sır, tereddütsüz anlaşılmış olur.’’ Morfoloji Yöntemi içerisinde, ‘’başkalaşım (metamorphose)’’ kavramının önemli bir yeri vardır. Gestalt kelimesi, durağan bir şekli değil, sürekli hareketli ve değişken bir şekli ifade etmektedir. Bu anlamda bir edebi eserin gestalt’ı içten ve dıştan sürekli değişen, gelişen bir şeklin ifadesidir. Goethe’nin bu tezi, onun tabiat araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Tabiattaki herhangi bir canlının hayatındaki canlılık, değişim ve gelişim gibi ilkeleri, edebiyat bilimine adapte etmeye çalışan Goethe, tabiat kanunlarına uygun bir şekilde, bunu Morfoloji Yöntemi içerisindeki ‘’Metamorphose’’ kavramıyla karşılamıştır. Goethe’nin, sanat eserini canlı bir organizmaya benzetmesi ve o şekilde algılaması gerçekten dikkate şayandır. ‘’Bir eserin oluşmasında morfolog, ‘gelişim’den bahseder. Carl Gustav Carus, Goethe’nin fikirlinin oluşmasında, tabiat ve özellikle de tarih özelliklerinin gelişmesinde şunu görmüştür: ‘Bütün tarihi araştırmaların en önemli görevi’, insanlık tarihini ‘devamlı büyüyen bir ağaçtaki çiçeklin ve tomurcukların gelişmesi’ olarak görmesidir. Böyle bir gelişim kuralı edebiyatta da görülmüştür.’’ Tabiat kanunlarının ilke olarak Morfoloji Yöntemi’nde yer bulması ve bu yöntemin kanunlarının belirleyici gücü olması mezkur örneklerle sınırlı değildir. ‘’1831 yılında Goethe’nin, bitki sahasındaki iki gelişme prensibi hakkındaki gözlemlerini topladığı, ‘Bitkilerin Spiral Tandansı’ adlı araştırması yayımlandı. Buradaki iki gelişme prensibi Spiral ve Vertikal prensipleridir. Bu iki prensip vasıtasıyla ‘bitkilerin yapısı ve oluşması, başkalaşım kanununa göre gerçekleşmektedir’. Günther Müller, bitkilerin gelişmesindeki bu özel formülleri edebi şekillere de aktarmayı denemiş ve bu arada başka isimler de koymuştur: Vertikal tandans yerine ‘itici güç’ , spiral tandans yerine de ‘gelişme gücü’ tabirlerini getirmiştir.’’ Edebi esere morfologlar bir ‘’bütün’’ olarak yaklaşır. Bu yaklaşım felsefedeki panteizm ile benzerlik taşımaktadır. Nasıl tabiatta bir bütünlük var ve münferit parçalar arasında bir bağlılık varsa edebi eserde de bir bütünlük ve bağlılık vardır. Dolayısıyla edebi eserlerin değerlendirilmesi de tabiat gözlemlerinden çıkan kanunlara göre yapılmaktadır. Bu değerlendirme kriterlerinden biri eserdeki bütünlükten kaynaklanan, edebi esere hiçbir şeyin sonradan katılamayacağı ve sonradan edebi eserden hiçbir şeyin çıkarılamayacağıdır. Diğer bir değerlendirme kriteri, yine tabiat olaylarından gözlemlenmiş olan, ‘’mükemmel bir bütünün parçalarının birbirine benzemezliği’’ kriteridir. ‘’Yaratık ne kadar eksik ise bu yaratığın kısımları da birbirine o kadar fazla benzemektedir veya aynıdır ve bütüne de o kadar fazla benzerler. Yaratık ne kadar mükemmel ise kısımlarının birbirine benzerliği de o kadar azdır.’’ SOSYOLOJİ YÖNTEMİ Sosyoloji Yöntemi’nin ele alındığı bu bölümde öncelikle yöntemin ortaya çıkış sebepleri üzerinde durulur. 19. yüzyıla kadar uzanan Sosyoloji Yöntemi’nin, ortaya çıkışında; ekonomik ve sosyal ilişkilerin giderek önem kazanması, marksizmle birlikte diyalektik materyalist düşünce şekillerinin edebiyatla olan ilişkisi, sosyal kriter temayülleri, gittikçe yoğunlaşmış bir şekilde sosyolojik olayların edebiyatta kullanılma çabaları gibi sebepler sayılabilir. Bu yöntemin dayandığı temel nokta ‘’tarihi ve diyalektik materyalizm’’dir. Bununla birlikte rasyonalist düşünceye verilen değer, her şeyi tek bir prensibe bağlayan materyalist monizm teorisi, Marks ve Engels’in ekonomik görüşleri ve onların izinden giden teorisyenlerin fikirleri, Sosyoloji Yöntemi’ni sistematik bir düzleme oturtmaktadır. Marks ve Engels’in ‘’Sanat ve Edebiyat’’ adlı eserlerinde toplanan düşünceler, Sosyoloji Yöntemi’nin esaslarını belirlemiştir. Yöntemin ana ilkelerinden biri, eserin ve yazarın tarihe ve zamana bağlı oluşudur. Her müessir ve eser, içinde bulunduğu devrin veya dönemin bir parçasıdır. Bu anlamda hayat-eser münasebetine Sosyoloji Yöntemi’nin bakışı, Pozitivist Yöntem ile paralellik göstermektedir. Fakat eserin ve müessirin, içinde bulunulan zamana ait oluşları, onların aynı zamanda aşkın bir karakter taşımayacakları anlamına gelmez. Aşkınlık zaten sanatın ve sanatçının tabiatının bir parçasıdır. Buradaki zamana bağlılık ifadesi içeriksel veya sanatsal anlamda değil rasyonel ve fiziki anlamdadır. ‘’Zamana ve mekana bağımlı olmayan hiçbir şey yoktur. Gerçi istidat ve kabiliyet vs. doğuştandır, fakat bunların nasıl geliştiği ve nasıl köreldiği, nasıl oluştuğu ve nasıl bozulduğu, yazarın hayatı, çevresi ve etrafındaki insanlarla karşılıklı ilişkilerine bağlıdır. Bu hayat, objektif olarak –yazarın bunu bilip bilmemesi önemsizdir- içinde bulunduğu devrin hayatının bir parçasıdır. Bu yüzden yaratılışına göre hayat, toplumsal ve tarihidir.’’ Sosyoloji Yöntemi’nde bir yazarın -bilse de veya bilmese de- eserine bir takım sosyolojik olaylar veya ilişkiler yansıyabilir, sanat eserinin görünen yüzünün arka planında bunlar bulunabilir. Bir eserdeki sosyolojik veya ekonomik ilişkilere dayalı münasebetler, eserin yazarının hiç aklından geçmemiş bile olsa, sosyoloji yönteminin uygulayıcıları tarafından tespit edilir. Kitapta bu duruma üç örnek verilmiştir: 1. ‘’Engels’in fikirlerine paralel olarak Georg Lukacs, Balzac’ın romanlarını Balzac, düşüncelerinde bilinçli olarak gerici aristokrat sınıfını temsil etmesine rağmen ilerici sosyal muhtevalı eserler olarak gösterir. Lukacs’a göre Balzac, ‘istek ve niyetlerinin aksine’ ‘toplumsal gelişmelerin itici gücünü’ açığa çıkarmıştır.’’ 2. ‘’Hans-Heinrich Reuter, Fontane’nin ‘Schach von Wuthenow’ adlı hikayesini 1806 (hikayenin geçtiği tarih) yılındaki sosyal ve toplumsal şartların ve 1880 (eserin yazıldığı tarih) yılındaki toplumsal şartların tasviri olarak yorumlamaktadır.’’ 3. ‘’Franz Kafka, Kapitalizm ve buna bağlı iş dağılım ve başka amaçla kullanma hakkında fazla fikir yürütmemektedir. ‘Amerika’ isimli romanında kendisince başka bir açıdan kabul edilen ve sosyolojik olarak kapitalizme dayalı ekonomik yapıyı korkunun bir sebebi olarak gösteren örneğe baplı kalmıştır. Kafka için insani korkular ortaktır. Buna karşılık 1965 yılında Prag’daki Kafka toplantısında bugün geçerli olan Kafka’nın eserlerindeki sosyolojik yorumlar, kapitalist tekniğin üstünlüğüyle insanın barbarlaştığını, insanın insanlar tarafından yadırgandığını, rekabet ekonomisinde iş ve iş dağılımında ferdin tecrit edildiğini kabul etmişlerdir. Bütün bunlar ise Kafka’nın niyetlerine ve onun isteklerine uymayan görüşlerdir ve onun görüşlerinin çarpıtılmasıdır.’’ Sosyoloji Yöntemi’nde bir edebi eserin değerlendirmesi, daha çok eserin muhtevasıyla ilişkilidir. İncelemecinin eserin muhtevasında aradığı şey , Marksist felsefenin toplumsal tezahürleridir. Dolayısıyla sosyolojik yaklaşımın bir sonucu olarak edebi eserlerde edebiyat ve toplum ilişkilerinin araştırılması ile yetinmeyen sosyolojist edebiyat bilimcileri, propagandacı bir tavır da takınarak, ‘’uyarıcı’’ bir görünüm de sergilerler. Sosyoloji Yöntemi, ilkelerini Marksist Felsefe’nin ilkelerinden alır. Bu, Marksist Felsefenin sanat anlayışındaki edebiyat araştırma yöntemidir. Marksist teoride üst yapı kurumları olarak ele alınan siyasi, hukuki, dini, felsefi, edebi ve sanat alanlarındaki gelişme ve değişmeler, ekonomik yapıyla doğrudan etkileşim halindedir. Marks’a göre, ‘’Bilinç, hayatı belirlemez, tam tersine hayat bilince yön verir.’’ Edebi eserlerin sosyal, ekonomik ve toplumsal şartlara bağlılığının yanında yazarın kendi şahsından kaynaklanan şartlara da bağlı olduğu sosyoloji yöntemi uygulayıcıları tarafından kabul edilen bir gerçektir. ‘’Subjektif Faktör’’ kavramıyla ifade edilen bu konuya Engels ve o dönemdekiler şartlar sebebiyle fazla değinememişlerdir. Ancak bu konu bugün için daha çok üzerinde durulan bir konudur. ‘’Subjektif faktörün anlamı şu olmalıdır: Kişideki şuurun, maddeyi şart koşan varlık karşısındaki faaliyetleri ve yine subjektif olarak bireyin, ortaklığı şart koşan toplum karşısındaki faaliyetleri. İdealist şuur felsefesi ve radikal ferdiyetçilik karşısındaki tarihi tartışmaların başlangıcında bu faktör, payını alamamaktadır. Bugün ise bu faktör, yeniden daha kuvvetli olarak vurgulanmaktadır.’’ İSTATİSTİK YÖNTEMLERİ İstatistik yöntemleri, edebiyat biliminde bir metot olmaktan çok, mevcut yöntemlere yardımcı olması bakımından önem kazanmaktadır. Bu, daha çok, edebi eserlerin dış yapı özellikleri ile ilgilidir. İstatistiğin edebiyat biliminde etkin olarak kullanılması henüz çok yenidir. ‘’İçinde bulunduğumuz asrın ancak atmışlı yıllarından beri bir eserin veya bir edebi türün şekil özellikleri ve vokabuler hakkındaki hipotezler, istatistik konulu metinler tarafından doğru olarak kontrol edilebilir veya karşı çıkılabilir.’’ İstatistik yöntemlerinin ele alındığı bu bölümde, ‘’metin karakteristiklerinin tesbiti’’ ve ‘’’’vokabuler istatistiği’’ başlıklarıyla, istatistiğin kullanıldığı iki örneğe yer verilmiştir. ‘’Edebi eserlerin metin karakteristiğinin tesbiti, ilk önce Achen’li fizikçi Wilhelm Fucks tarafından yapılmıştır. Fucks, harfle, heceler, cümleler, bunların özellikleri ve birbiriyle ilişkisi gibi şeylerden meydana gelen bir metnin unsurlarını tasvir etmektedir. İstatistiki bir metnin analizinin amacı, bir metnin dış görünüşü hakkındaki fikirlerdir.’’ Vokabuler istatistiği ise farklı yazarların eserlerindeki kelime hazinesinin karakteristik özelliklerinin tesbitinde önem kazanmaktadır. Bu kullanım alanının sonucu özellikle dil öğretimi sahasında kullanılmaktadır. İstatistiğin, yukarıda zikredilen iki alan dışında da kullanım alanları mevcuttur. Edebi eserlerin özellikle dış yapılarının birbiri ile mukayesesinde veya belli bir döneme ait eserin dış yapı özelliklerinin tesbit edilerek bazı tercüme kriterleri sonuçlarının belirlenmesinde kullanılabilmektedir. Kaynak: Manon MAREN – GRİSEBACH, ‘’Edebiyat Bilimi’nin Yöntemleri’’, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Sayı 99, Ankara 1995, Çeviren Yrd. Doç. Dr. Arif ÜNAL, 144 S.
??? #73
Maren-Grisebach'ın "Methoden der Literaturwissenschaft" (Francke - UTB; 1985, dokuzuncu baskısı) adlı çalışmanın Arif Ünal tarafından Türkçe'ye çevirisini okumadım, ancak aslı ile karşımda duruyor şu an. Bir ileti aracılığı ile özeti sunulun bu çeviri kitabının çeşitli sorunları ve yanılgı payları söz konusudur. Bu noktalara değinmek epey uzun bir çalışmayı ve bulgulamalarla dolu dayanakları gerektirir elbette ki. Bunların en başında bu kitabın yayımından bu yana Batı edebiyat bilimi çevrelerince gördüğü "tepki" geliyor. Bu tepki, özetle şu temel düzlemde özetlenebilir: Maren-Grisebach (ağırlıklı olarak Fransız Edebiyatı uzmanıdır!), metne dışarıdan yorum taşıma ve metni dışarıdan ("Textexternitaet") "anlamak" yönünde bir anlayış sergiliyor, bu yolda da "çeşitli" kanallar (pozitivist, morfolojik, düşün-tarihsel -yani "manevi bilim" değil! Bu "manevi bilim" her ne ise...?,- olgusal vb. yollar ve kanallar söz konusu) esas kılınabilir diyor; şimdi bu yaklaşımda öncelikle metne dışarıdan bilgi sızdırarak metni anlamaya dair edebiyat-bilimsel çeşitli itirazlar ve yaklaşımlar söz konusudur; özellikle 2. Dünya savaşından sonra metni illa da bir "mesaj" gönderen bir yapı olarak algılamanın büyük tehlikeleri konusunda Adorno, Emil Staiger vb. yazar ve düşünürler fikirler ve somut bulgular sunmuştur, bunları burada tekrar tekrar belirtmek, gereksiz. Bu (karşı) anlayış diyor ki: Metin, kendisinin dışındaki verileri anlam bütünlüğüne kavuşmak için gerektirmez, anlam bütünlüğü kendisi içindedir (biçimsel ve içeriksel, daha doğrusu: "topiksel" anlamda). Bu karşı çıkış, bilimsel bazda daha betimleyici ve olgunun kendisine dönük olduğu için gerekçelendirilebilir ve "sağlamdır". Kısacası: metnin bütününe dair söylenecek ne varsa, metin içi verilerce doğrulanabilir; metnin dışından kendisine bir "mesaj boyutu" olarak yansıtılıp getirilen şeyler yine metin tarafından pekala yalanabilir, en azından doğrulanmayabilir bilimsel teknik açıdan. Bu tartışmanın sonu belli: metne dışarıdan müdahale eden anlayış, bilimsel değildir, "keyfi" yorumlamaya zemin hazırlar sadece. Bir başka itiraz da, "çeşitli" yollar bağlamında ortaya atılıyor; denebilir ki, Maren-Grisebach (aslında Fransız ekolündeki yerleşik "okuma yöntemleridir" bunlar) metne gelişi güzel farklı yollardan bilgi taşımanın savunusunu yaparken, metnin özgün yapısını ve tekil özelliğini dolaylandırıyor, her türlü (onu anlamaya yarayacağı savunulan) yola karşı açık çek sunuyor; buna karşın: bir yazınsal metnin tek ve sadece tek bir "anahtarı" vardır, onu da kendisi içinde saklı tutar, barındırır; o halde metni anlamanın çeşitli (ve birbirinden her seferinde farklı) yolları yok, aksine teki bir yolu var o da onun kendisi içindedir. Son bir uyarı noktası daha: Yüzüncü Yıl Üniversitesinde görevli Arif Ünal'ın bir alış veriş listesini bile denk ve uygun bir düzlemde çevirebileceğinden sadece kuşku duymuyorum, bu kuşkum için somut nedenlerim vardır. Suyel
??? #74
Sayın Yakup Suphi Yel, Anladığım kadarıyla mezkur eseri orjinal dilinden okumuş ve tetkik etmişsiniz. Ben ancak Türkçeye çevirisi yapılmış olan nüshayı okuyabildim. Kitapla ve Arif Ünal'la ilgili yorumlarınızı okudum. Adı geçen kişiyi tanımıyorum. Fakat kitabın çevirisinde Almancam olmamasına rağmen anadili duygusu olan her insanın anlayabileceği bir çok hatanın mevcut olduğu anlaşılıyor. Bazı hataların da baskıdan kaynaklandığı belli. Kitaba gelince... Bu kitabın bir eleştiri, yorum veya değerlendirme kitabı olmadığını düşünüyorum. Okuduğum kadarıyla -her ne kadar yazarın bazı yöntemlerle ilgili kısa hüküm ve değerlendirmeleri olsa da- kitabın ''tesbit'' amaçlı olduğu kanaatindeyim. Edebiyat biliminde kullanılan yöntemlerin esaslarının ve ilkelerinin tesbiti... Yorumlarınız, görüşleriniz ve aydınlatmalarınız için teşekkürler...
??? #75
Ι. BÖLÜM 1980 NİÇİN BİR KILAVUZ? İsmet Özel, ‘’Şiir Okuma Kılavuzu’’nun önsöz mahiyetindeki giriş bölümünde ‘’şiir, şair ve şiir okuyucusu ile ilgili böyle bir metni niçin kaleme aldığını, bunun niçin gerekli olduğunu anlatmaktadır. Buradan hareketle, konuyla ilgili düşüncelerin sağlam temellere oturtulması gereğini de, ‘’Bu yazıların bir mazereti varsa, o da ‘baş’ın ancak ‘omuzlar’ üzerinde durabileceğine olan inancımdır.’’ gibi çarpıcı bir benzetmeyle izah etmektedir. Sanat, edebiyat ve şiirde ‘’iyi ile kötü’’nün, ‘’doğru ile yanlış’ın, ‘’güzel ile çirkin’’in ve hülasa ‘’ak ile kara’’nın birbirine karıştığı bir dönemde, mezkur konular üzerine yazılmış bir metinle ortaya çıkabilmek gerçekten bir cesaret işidir. Çünkü böyle bir metin, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ve hülasa akı karadan ayırma düşüncesiyle yazılacağından, cesaret gerektiren bir görev üstlenilmiş olup, bir anlamda ‘’kurban olmak’’ önceden kabullenilmiş anlamına gelmektedir. Bu durumu İsmet Özel ‘’Şiirin yüzünü hiç kimsenin hatırlamadığı bir dünyada birinin kalkıp, şiirin tanınmaya değer bir yüzü olduğunu, ortalıkta dolaşan renkli ve solgun yüzlerce hayaletin yalnızca maskeler olduğunu söylemesi lazım.’’ diyerek anlatmaktadır. Bu dönemde şiirin güzelliklerinin unutulmuş olması, toplumun ve aydınların edebiyat ve sanat anlayışlarındaki seviye düşüklüğü, sanat ve edebiyat eserlerini değerlendirmede süfli ölçütlerin kullanılıyor ve kabul görüyor olması gibi sebepler, bu duruma daha fazla dayanamayan İsmet Özel’i böyle bir metin yazmaya sevk etmiş ve bu sayede şair, sanatın edebiyatın ve şiirin eski saygınlığını kazanacağını düşünmüştür. ‘’Artık edebiyat çevrelerinde edebiyata ilişkin ölçülerin esas alınması ayıp sayılmaya başlandı. Üstelik artık edebiyat çevresi diye bir şey yok. Artık şiir(!) değerlendirmelerine paranın, apoletlerin ve koltukların gölgesi düşmüştür. Artık çevreden değil, piyasadan söz etmek; okuyarak, tadına vararak değil, pazarlıkta uyuşarak bir şeyler elde etmek zamanıdır.’’ Şairin böyle özetlediği devrin sanat ve edebiyat anlayışındaki süflilik ve yozlaşma, toplumun ve bireyin düşüncesini, davranış biçimini, hayat karşısındaki duruşunu, eşyayı ve hadiseleri yorumlayışını da doğrudan etkilemiştir. Sanat ve toplum arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileşim vardır. Toplumun seviyesi sanatı, sanatın seviyesi toplumu besler. Sanatın iyileştirici ve geliştirici fonksiyonuna muvazi, ‘’büyük’’ toplumların ‘’büyük’’ sanatları olduğu da unutulmamalıdır. Gerçek kıymetlerinin verilmesi halinde sanat, edebiyat ve şiir layık oldukları saygın yer ve seviyeye yükselecek, ait oldukları toplumu da kendileriyle beraber yükseltecektir. Nitekim bir zamanlar bunun böyle olduğu şairin şu sözlerinden anlaşılmaktadır: ‘’Şiir saygısı vardı bir zamanlar Türkiye’de ve bu saygı insanların saygıya değer şeylere özenmelerine de yardımcı olurdu.’’ ‘’Sözünü ettiğim, niteliklerini dile getirmeye çalıştığım ortam Türkçe’nin henüz sevildiği bir ortamdı. Belki bu sevgi yüzünden şiirin uyardığı bir çok başka şey de seviliyor, hayat karşısında vekar ve sevecenlik elde tutulmaya çabalanıyordu. Bu çabaların boşuna olduğunu o dönemleri yaşamış hiç kimse söyleyemez. Şiir, kendisini besleyenlere hizmet eder, şiirden beklenen yarar ne ise o elde edilirdi. Yani bu insanlar iç dünyalarında belirginlik kazanmış değerlerden ötürü başlarını dik tutmayı, ucuz ve bayağı değerlere dirsek çevirmeyi bilirlerdi.’’ Oysa şimdi tam tersi bir ortamla karşı karşıya bulunmaktayız. İçinde bulunulan dönemin bütün olumsuzluklarına ‘’Yaşanılan bütün çirkinliklere, kötülüklere, haksızlıklara rağmen insanda savunulmaya değer bir şeyler olduğuna içten içe inanıldığı zaman şiir serpilir ve çiçek açar.’’ İsmet Özel ‘’şiir okumanın, bir ‘kılavuz’u gerektirecek kadar çetin bir iş olduğu’’nu iddia etmektedir. Hakiki şiir yerine hayalet şiirlerin ortalıkta dolaştığı bu yoz sanat ortamında iyi niyetli şiir okuyucusunun gerçek şiire ulaşma, şiirden beklenenleri elde etme yolunda bir kılavuza ihtiyacı olduğu aşikardır. Şairin, ‘’Bir insan şiir okumayı seçmişse, bu okuma süresince ve sonucunda kişiliği, kimliği ve yeryüzünde sahip olduğu yer bakımından şiirden bir kazanç sağlamayı düşünüyorsa, yapacağı bu işi tesadüflerin umursamaz akışı içinde değil de kararlılık içinde gerçekleştirme yolundaysa o insanın şiir okumak için bir kılavuza ihtiyacı vardır.’’ sözleri, böyle bir ‘’kılavuz’’un gereğini ortaya koymaktadır. ŞİİR NASIL OKUNUR? İnsan, insan olmanın bir gereği olarak hayatın anlamı üzerine düşünüp sorular sorup cevaplar bulmaya çalışmalıdır. İnsan etkinliklerinden biri olan ‘’şiir okuma işi’’yle ilgili olarak ‘’Şiir nasıl okunur?’’ gibi bir soru ilk başta saçma gözükebilir. Oysa insan bırakınız ‘’şiir nasıl okunur?’’ sorusunu, günlük en basit eylemlerinde bile (ekmek yemek, pabuç giymek, vs.) bu soruları sormalı ve cevap aramalıdır. ‘’Sokaktaki adam. ‘Ekmek nasıl yenir?’ biçimindeki bir soruyu saçma bulur. Biri kalkıp da ona, ‘Ayağındaki pabucu nasıl giydin?’ diye soracak olursa, delilerle uğraşmaya niyetim yok diye düşünüp belki cevap bile vermez. Ama bu sorular önemli, ciddi sorulardır ve cevapları, ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunun cevabı kadar çetindir.’’ İnsan eğer yaptığı bütün etkinliklerle ilgili ‘’nasıl ve niçin’’ sorularını sorup bu etkinliklerin anlamını bulmak gibi bir çaba içerisinde olursa, sürekli bir şuur halinde bulunacağından, yaptığı etkinlik ve davranışlar anlam kazanacak ve insan bu sayede tüm eşya ve hadiseleri kuşatıcı bir gözle hayata bakmayı öğrenmiş olacaktır. ‘’Demek ki insanca bir etkinlik olarak davranışlarımızın anlamı üzerinde bir açıklığa varmak zorundayız. Yapıp ettiklerimizin mahiyeti, eylemlerimizin hakikati onları nasıl yapmamızı da gösterecek, yürünecek yolu işaret edecektir. Öyleyse ‘Şiir nasıl okunur?’ sorusunu, ‘Şiir okumanın anlamı nedir?’ gibi sorularla birbirlerinin yanında, biri ötekine yardımcı olacak biçimde sormak gerekir.’’ NİÇİN ŞİİR OKURUZ? İsmet Özel, ‘’kılavuzunda’’ önce, ‘’Niçin şiir okuruz?’’ sorusunu sorar. Ve bu soruya, ‘’Herhalde yokluğunu hissettiğimiz bir şeyleri tamamlamak, bir zorluğu gidermek ve nihayet bir doyum sağlamak için.’’ cevabını verir. Fakat bu cevap ‘’kılavuz’’ okuyucusunun kafasında yeni soruların doğmasına sebep olur. Yokluğunu hissettiğimiz şey nedir? Şiir okuma yoluyla gidermeye çalıştığımız zorluk nedir? Şiir okuma ile birlikte hangi hususta bir doyum sağlarız? Gibi sorular şairden açıklama beklemektedir. Bu noktada şair, okuyucunun kafasında oluşan bu sorulara gerçekten tatmin edici cevaplar verir. Fakat daha öncesinde şiirin doğmasında etken olan, şiire yol açan sebeplere değinmeyi gerekli görür. İnsanın, diğer canlılardan farklı olarak, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için bile doğuştan olmayan ve kendi dışından elde edebileceği bir bilgiye sahip olması gerekmektedir. Bu bilgi hayatta kalabilme bilgisidir. İnsan hayatta kalabilmek için elbette doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilmelidir. Ve ‘’ulaştığı sonuçları yaşadığı toplumdaki diğer insanlara aktarmak’’, insanın içinde bulunduğu hayat ortamının ona yüklediği kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi yolunda ‘’sözlü dil’’ insan hayatında önemli bir yer tutmaktadır. İşte Özel’e göre şiir, ‘’insanoğlunun en doğru, en iyi edimlerini öğrenmede sözlü dilin yüklendiği görevi yerine getiremeyişi ’’nden doğar.Yani, iyinin, doğrunun ve güzelin ne olduğu ve insanların bu bilgiye nasıl ulaşacağının anlatılması ihtiyacında sözlü dil yetersiz kalmakta ve bu noktada bir ‘’üst dil’’ olan şiir dilinin devreye girmesi zorunlu hale gelmektedir. Aksi halde ‘’insandan insana sağlıklı ve dolaysız bir yolla bilgi iletilebiliyorsa ve bu iletme eylemi her iki yanı hoşnut kılıyor, bildiriyi alan ve veren yapılan işin anlamıyla dolu dolu iseler insanların şiir okuma ( ya da söyleme ) çabasına girişeceklerini, bu çabayı kaçınılmaz sayacaklarını düşünmek muhaldir. Çünkü her sağlıklı ve dolaysız bildirişim şiirin doğmasını gerektiren pürüzleri ortadan kaldırır.’’ ‘’Söz’’ün anlamını yitirip acziyet içinde bulunduğu bir ortamda ancak şiirin anlam, değer, derinlik ve varlık kazanabileceğini belirttikten sonra Özel, okuyucunun kafasında oluşan soruların cevabını verir: ● Yokluğunu hissettiğimiz şey nedir? ‘’Yokluğunu hissettiğimiz şey içimizde bulunması gereken ‘zımni’ bütünlük, bütüne ait olma duygusudur. Zaten sevmemizin, acımamızın, öfkelenmemizin, böbürlenmemizin, zavallılaşmamızın, tanrılaşmamızın bu bütünle, bu bütünü anlamak isteyişimiz veya anlamak istemeyişimizle bir ilgisi vardır. Şiirin ‘theme’i ne olursa olsun, şiir gerçek derinliğini, yüceliğini, değerini insandaki bu ‘hasret giderme’ duygusunda bulur.’’ ● Şiir okuma yoluyla gidermeye çalıştığımız zorluk nedir? ’’Şiir okumak isteriz, çünkü bütüne, bütünümüze, bütün içindeki yerimize varma zorluğunu bu insani ve insan dışı aygıtla yenmek isteriz.’’ ● Şiir okuma ile birlikte hangi hususta bir doyum sağlarız? ‘’Şiirden (belki söz sanatları başta olmak üzere bütün sanatlardan) aldığımız doyum, kendimizin bir bütün olduğu ve kendi bütünümüzün de bir bütüne ait olduğu hususundaki inancımızın pekişmesidir. Ne var ki şiirle elde edilen doyum aynı zamanda bir açlığın başlangıcıdır çünkü her şiir insanın bütünle arasında bulunan mesafe hakkında sahip olduğu bilinçlilik durumudur, her şiir insanın bütüne olan hasretini kamçılar.’’ (Bu noktada İsmet Özel’in ‘’Şiir Okuma Kılavuzu’’nu İslami dünya görüşünü benimsedikten sonra kaleme aldığı gözden kaçırılmamalıdır. Yukarıda geçen ‘’insanın kainattaki yeri’’, ‘’parça ve bütün’’ kavramları, insanın ‘’hasret giderme’’ duygusu gibi hususlar üzerinde fazla durmuyoruz. Ancak okurun, bu ifadelerin, İslam Tasavvufunda önemli felsefi açılımları olan ifadeler olduğunu bilmesi, şairin yukarıdaki sorulara verdiği cevapların anlaşılabilirliği açısından önemlidir.) KRİTİK DÖNEMLERİN SANATI ‘’Bireyin hayatında da toplumların hayatında da şiir ‘critique’ dönemlerin sanatıdır.’’ der İsmet Özel. Bunu daha açık bir biçimde ifade etmek gerekirse: Sanatın ve şiirin kaynağında insanın trajedisi vardır. İnsanın trajedisi, onun ‘’iç dünya’’sıyla ‘’dış dünya’’sı arasındaki çatışmadır. Bu durum eski Yunan mitolojisinde Apollon - Dionysos çatışması şeklinde sembolize edilmektedir. ‘’Tragedya, Yunan dinindeki iki ‘sanat tanrısı’ Apollon ve Dionysos’un simgelediği iki zıt prensip veya güdü arasındaki etkileşimden doğar.’’ Bu, bir anlamda ‘’dışsal’’ olanla ‘’içsel’’ olanın çatışmasıdır. Sanatın diğer dalları ve şiir, bu iki dünyanın çatışmasından doğan bir arayış, bir acı, bir çığlık, bir kıvılcım, İsmet Özel’in deyimiyle ‘’bir basınç farkı’’dır. Özel’e göre eğer ‘’İnsan kendi doğrularını dış dünyanın somutluğu içinde bulursa şiire yüz vermez.’’ ‘’Böyle bir isteğin insanın içinde kabarması için insanın kendi doğruları ile dış dünyanın somutluğu arasında bir uyumsuzluk, bir basınç farkı olması gerekir.’’ Aslında bütün büyük şairlerde ve şair kişiliklerde bu basınç farkı gözlemlenebilir. Onlar bu yüzden yalnızdırlar ve bu yüzden uyumsuzdurlar. Bu dünya, ‘’insanı yapayalnız bırakan bir dünyadır.Yapayalnız insan, seçmelerini kendine zorla kabul ettirilen düşünme yolları içinde yapmaktan tedirginlik duyduğu zaman şiir okuyabilir.’’ Yani insanın içinde bulunduğu çevre ile herhangi bir problemi yoksa, bireyin iç dünyası ile dış dünya arasında bir uyum söz konusu ise, insan şiir okumaya veya söylemeye gerek duymaz. İnsanın şiir okumaya veya söylemeye gerek duyduğu zaman, ‘’kendini çevreleyen nesnelerle olan bağlantısının vehametini kavradığı zaman’’ dır. İşte bu, insan hayatında son derece kritik bir dönemdir. Özel, insana son derece geniş bir özgürlük alanı sağlaması ve ‘’insanlar arasında anlaşmaya dayanan, sevgiyi ve ruhça dayanışmayı mümkün kılan bir ilişkiler zincirinin başlatıcısı’’ olması bakımından şiire hususi bir nitelik atfeder. Şiir, bugünün dünyasında, tüm uzuvlarından zincirlenmiş ve hareket imkanı bulamayacak bir şekilde kuşatılmış olan ‘’modern insan’’ için gerçek anlamda bir özgürlük alanıdır. Eğer insan kendi insanlığının farkına varır, geçmişe ve geleceğe uzanan bir bakış açısı ile birlikte, içe ve dışa dönük bir idrak içerisinde kainattaki yerini kavramaya yönelik bir etkinlik içine girerse, bu noktada şiir insana ihtiyacı olan bilgiyi verici bir mahiyet kazanır. İnsan, yitirdiği veya unuttuğu insanlığını ‘’şiir veya şiir dilinin’’ derin ve geniş alanı içerisinde bulabilir ancak. ‘’İnsan kendinin en sahici dilini, authentique anlaşma gücünü devreye sokabilirse şimdi içinde bulunduğu durumdan çıkabilir. Şüphe yok ki şiir insanın hangi yolda yürüyeceğini gösterebilecek bir etkinlik görevini yüklenemez. Onun yüklendiği yalnızca insanın kendi olmayı önemsemesidir. Kendi olmayı önemsemeyen insan, dünyadaki yerini alma onuruna da kavuşamaz. İnsanın kendi olmayı önemsemesi ancak kendisi hakkında bir bilgi, bir bilinç hem içkin ( immanent ) hem aşkın ( transcendant ) bir kavrayış elde etmesiyle mümkün olur. Bu bilgiyi, bu bilinç ve kavrayışı elde etmenin yolu, insan hayatında şiire gereken yeri vermekten geçer.’’ ŞİİR KENDİ VARLIĞIYLA VAR OLMALIDIR ‘’Söz’’ şiirin vazgeçilmez olan önemli bir unsurudur. Şiir denen insan etkinliği, ancak sözün yazıya geçirilmesiyle biçim alır, görünür kılınır ve algılanabilir hale gelir. İnsanların güzel buldukları, büyük gördükleri, etkilendikleri her şey için ‘’şiirsel’’ kelimesini kullanmalarını, şiirin karakterindeki güçlü yanın insanlar tarafından açıkça biliniyor ve başka şeylerin güçlü yanlarının da ancak şiire gönderme yapılarak izah edilebiliyor olmasıyla açıklamak yanlış olmaz herhalde. Fakat burada İsmet Özel ‘’şiir’’ kelimesinin, insanoğlunun şiir dışındaki diğer etkinlikleri için kullanılıyor olmasına karşı çıkmaktadır. ‘’Bence şiiri her şeye bulaştırmak, her şeyi de şiire batırmak doğru değil. Böyle bir tutumu benimseyecek olursak hem şiiri sanki hiçbir belirgin vasfı yokmuş gibi kimliksizleştiririz, hem de şiirin belirgin vasıflarını yalnızca biçim özellikleri düzeyine indirmiş oluruz, yani şiir dilin süslü bir durumu olur sadece. Şiir ancak kendi onuruna sahip çıkarak bize kadar gelirse şiirdir. Başka bir etkinlik içinde şiir aramak fanteziden öte anlam taşımaz. Eğer bilimde, felsefede, diğer sanatlarda, siyasette, gündelik hayatta ’şiir’ olan bölgeler varsa söylenen veya yazılan şiire ne gerek var? Şair kim?’’ Özel, ‘’şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde, onun maddi çerçevesi içinde’’ aramak gerektiğini söyleyerek, şiirin, insanın diğer etkinlikleriyle ilişkilendirilmemesi lazım geldiğini, onun yalnızca kendi varlığıyla var olması gerektiğini vurgulamaktadır. ŞAİR, ŞİİR ve İDEOLOJİ İsmet Özel, şiire ideolojinin karıştırılıyor olmasının ve şiirin yalnızca ideolojik fikirlerin sözcüsü konumuna düşürülmesinin fikre de şiire de zarar verdiği görüşündedir. Anlaşılan ‘’günümüz aydınları’’ dediği kişiler de böyle bir yanlışın içerisindedirler. ‘’Günümüz aydınları –yani şiir okuma eylemine girişeceği umulan kümedeki insanların çoğunluğu- siyasetin, bilim kurumlarının baskısı altındadır. Anladığım kadarıyla da böyle baskılara hepsi eyvallah etmişlerdir.’’ ‘’Bu insanların şiir okumaları, okuduklarını siyasetin söz dağarcığına, bilimsel hurafelerin kuru mantığına, tercüme etmekten ibaret. Böylece şiirle azdırılmış bir ideoloji, ideolojiyle yere çalınmış bir şiir özentisi kaplıyor zihinleri.’’ Özel’e göre, ideolojik doğrular ve siyaset kalıpları hem şiirin işaret ettiği doğrulardan çok çok aşağı düzeydedir hem de ideoloji ve siyaset kalıplarının durağanlığı ve müdahaleciliği şiirin hareketli gerçeğiyle hiçbir uygunluk göstermemektedir. ‘’Başka bir şey daha var: O da bazı şairlerin kendilerini siyasi doğruları, inanç soyutlamalarını savunabileceklerine inandırmış olmalarıdır. Ama ideolojik doğrular her zaman şiirin taşıdığı canlı işaretten daha aşağı düzeydedir.’’ diyerek şiirin ideolojik fikirlerin temsilcisi ve sözcüsü olmaması gereğini savunan İsmet Özel’in kendi şiirleri, ideolojik ve siyasi karakter taşıyor olmaktan acaba ne kadar uzak? Bu soruya verilecek olan cevap, İsmet Özel’in ‘’Şiir Okuma Kılavuzu’’nda şekillendirdiği poetikasını daha iyi anlamamızı sağlayacaktır. Şair’in 1963 yılında yayımlamaya başladığı ilk şiirleri ile 1970’den sonra yayımladığı şiirleri, iki ayrı dünya görüşünü yansıtıyor olmaları bakımından dikkate şayandır. Her iki dönemin şiirlerinin de, şairin ‘’fikir’’lerini yansıtıyor olmaları, onun yukarıda söylediği ifadelerle çelişiyor gibi görünmesine sebep olmaktadır. Fakat dünya görüşlerinin farklılaştığı kişisel fikri seyri içinde şairin, düşüncelerini şiirine aksettirmekle beraber, şiirlerinin bu düşüncelerin baskısı altında oluşturulmadığı ve bu ideolojilerin sözcüsü konumunda bulunmadığı açıkça söylenebilir. Şiirlerinin iyi ya da kötü oluşu da yansıttığı görüşlerin doğruluğu veya yanlışlığı ile alakalı değildir. ‘’Şiirler, bir dünya görüşünün kaynak metinleri değildir. Hangi metnin bir dünya görüşünün kaynağı olduğunu söylerseniz, o metnin artık şiir olmadığını söylemiş olursunuz. Biz bir şiiri herhangi bir dünya görüşü sahibi olmak, ya da bir dünya görüşü içinde haklı delillerle kendimizi beslemek için okumayız. Bu yüzden de şiirin iyi ya da kötü oluşu o şiirde yer alan yargıların doğru veya yanlış kabul edilmesiyle ilgili değildir.’’ YAŞAMIN ANLAMI ve İNSANIN KAİNATTAKİ YERİ İsmet Özel için, ‘’bulduğu cevaplar ve çözümler değişse de sorusu ve sorunu değişmeyen’’ bir şairdir diyebiliriz. Fikri seyrinin her iki dönemindeki şiirlerine sahip çıkıyor olması da, Özel için cevapların değil, arayışın ve bu arayışa ilişkin soruların önemli olduğunu göstermektedir. Yoksa o da Müslüman dünya görüşüne bağlanmadan önceki şiirlerini, Necip Fazıl’ın yaptığı gibi reddetmek yoluna gidebilirdi. İsmet Özel’in şiirini şiir yapan asıl unsur, bulduğu cevaplar ve çözümler değil, değişmeyen soruları ve sorunlarıdır. Bu itibarla ‘’yaşamın anlamı ve insanın kainattaki yeri’’ sorunu, İsmet Özel için daima güncelliğini koruyan bir problem olarak kalmaya devam edecek gibi görünmektedir. Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir? Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir? ― Yaşama! ― Ya bileydim? Yazar: Mıydım Hiç: Şiir. İnsanın hayattaki yeri ve anlam arayışını kendisi ve şiiri için bir sorun addeden İsmet Özel, kitabının 11. Bölümünde de buna uygun olarak, şiir için; ‘’yerini bulamamış insanlığın çalkantısından doğmuş bir köpüktür.’’ tanımını yapmaktadır. Bu tanımda ‘’yerini bulamamış insanlık’’ ifadesine dikkat edilmelidir. GELENEKÇİLİK, İLERİCİLİK ve ŞİİR İsmet Özel, şiirin (ve tabi bütün sanatların) genelleme yapılarak belli kalıplar içerisinde kaideleştirilmesine karşıdır. Genel kurallar her şiir ve her şair için değişebilir niteliktedir. Bu yüzden gelenekçi veya ilerici olmak, şiire bu açılardan yaklaşmak bizi gerçek şiire, gerçek şiirin parıltısına asla ulaştırmayacaktır. Bu görüş anlatılırken kitapta, gelenekçilik ve ilericilik örnekleri verilmektedir. Aslında söylenmek istenen, ‘’şucu’’ veya ‘’bucu’’ olmaktır. Yani hayata ve şiire yalnız bir tek perspektiften bakmak… Özel’e göre şair ve şiir okuyucusu, mevcut düşünme kalıplarının dışına çıktıklarında ancak gerçek şiire ve o şiirden elde edilmesi beklen şeye ulaşabilir. ‘’İdeolojik konumu ne olursa olsun bir şair gerçek parıltıyı ancak gelenekçiliğe ve ilericiliğe musallat olan ‘tevali’ zincirini kırdığı, hazır düşünme kalıplarını parçaladığı zaman ele geçirebilir. Şiir okuyanlar da eğer şiir yoluyla herhangi bir şey sağlama durumuna geçerlerse, bunu ancak hazırda bulundurdukları anlayışlarının dışına çıkarak başarabilirler.’’ ŞİİR ve DÜZYAZI İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu’nda üzerinde önemle durduğu noktalardan biri de ‘’imge’’dir. Özel, ‘’İmgelem şiirde kelimenin, kelimelerin kendi başlarına ve öteki kelimelerle olan bağlantıları içinde kazandıkları kuvvettir.’’ der. Şair, ‘’resim için renk, musiki için ses ne ise şiir için de kelime odur’’ görüşüne karşı çıkmaktadır. Bu itibarla renk ve ses ölçülebilir olmakla beraber; kelime, taşıdığı anlam ve her okuyucuda uyandırdığı farklı çağrışımlar ile sonsuza doğru uzanmakta ve herhangi bir ölçüyle tahdit edilememektedir. ‘’Kelime sınırlı bir birim değildir. Renk, çizgi, ses gibi ölçüye gelmez. Bir anlamda kelime insandır ve insanın içine, dışına ve bütün yönlere sonsuz genişlemesidir.’’ Kelimenin bu özelliği onun şiirde üstlendiği imge rolü ile doğrudan ilgilidir. Yoksa kelime için yukarıda söylenenler düzyazıda geçerli değildir. Şair, kelimenin şiirde kazandığı imge özelliği ile birlikte sonsuza doğru genişleyen niteliğinin düzyazıda bulunmadığı görüşünü savunurken, şiir ile düzyazının ayrımı üzerinde de durmaktadır. Ona göre şiiri düzyazıdan ayrı kılan şey biçimsel özellikler değildir. ‘’Yani önce şiirin ayırıcı vasfının vezin, kafiye, mısra düzeni, musiki gibi biçime bağlı bir öğe olmadığını bilmemiz iyi olur.’’ Şaire göre, şiiri düzyazıdan ayıran özellikler, ne biçime ait olanlar, ne şiirdeki kapalı ifadeler, ne de şiir dilinin çarpıklığıdır. Şiiri düzyazıdan ayıran en önemli vasıf, şiirin varlığıyla ortaya çıkan ve ancak onun varlığıyla devam edip, değiştirilemeyen ve dönüştürülemeyen, yalnız şiire özgü olan anlatımdır. ‘’Şiir yalnız düzyazıya değil, başka hiçbir sanata, hiçbir biçime, hiçbir eyleme dönüştürülemeyen bir anlatım aracıdır. Musikisinin elinden alınmasıyla, imalarının açıklığa kavuşmasıyla, düzgün bir sözdizimine ulaşmakla düzyazıda ifadesini bulan metin şiir olmasa gerektir. Şiir başka anlatım yollarıyla varılamayan bir beşeri anlatım sanatıdır. Düzyazıdan beklenen hiçbir görev şiire yüklenemez.’’ BİR TÜR BİLGİ ALANI İsmet Özel’in, şiiri insanın hakikati kavrama ve bilgi edinme yollarından biri olarak görmesi de onun şiir anlayışındaki dikkate değer unsurlardan biridir. Bu noktada şair, ‘’doğrudan kavrayış’’ diye bir kavramdan söz etmektedir. ‘’Sanat eserlerinin insan zihnine , insan ruhuna katkısı bazı şeyleri doğrudan kavramaya yardımcı oluşlarından doğar. Doğrudan kavrayış, kuralları bilinen anlama ve akıl yürütme yollarının ötesinde bir ‘edinme’ yoludur.’’ Bu ‘’doğrudan kavrayışa’’ ancak sanat eserleri sayesinde ulaşılabilir.. Sanat eserleri dışında bilgi edinme ancak zihni bir çaba ve belli bir süreç neticesinde hasıl olmaktadır. Fakat ‘’sanat temas edildiği anda ortaya çıkan ve hiçbir zaman bazı aracılar gerektirmeyen bir etki ile insan hayatında yer eder.’’ Bu itibarla İsmet Özel, nakıs da olsa poetikasında bir marifet nazariyesi (epistemolojik görüş) de ortaya koymuş olmaktadır HAKSIZLIĞA UĞRAYANLARIN SESİ Şaire göre, insanların tabiata ve başka insanlara hızla yabancılaştığı, basmakalıp düşünceler içerisine hapsedildiği, insani değerlerin insani olmaktan çıkıp farklılaştığı ve buna rağmen kabul gördüğü, her türlü ilişkide bayağılaşmanın hızla seyrettiği, hülasa her çeşit olumsuzluğun olumlu gibi algılandığı gaflet içindeki bir dünyada şiir, uykudaki insanları uyandırmak, uyanık insanları ise birbirleriyle haberdar ederek dünyanın bu yoz haline direnişi kolaylaştırmak gibi önemli bir görevi de üstlenmiş olmaktadır. ‘’Şiir başkaldıranların, haksızlığa uğrayanların sesidir, evet; çünkü şiir çoğunluğun kabullerindeki hapishaneyi, herkesin rahatlık duyduğu değerlerdeki işkence aletini görebilme ayrıcalığına sahip insanların yakınlık duydukları bir etkinliktir. Şiir okumak bu büyük hapishanedeki kardeşlerin birbirlerinden haberleri olmalarına, işkenceye birlikte direnmelerine yarar.’’ İnsanın ‘’düzenin makinesi’’ olmaktan çıkarılıp yeniden ‘’insan’’ kimliğini kazanmasında şiir okumanın rolü büyüktür. ‘’Sevmek, sevdiği için korumak, sığınmak, sığındığı için teselli olmak, hoşnutluğu aramak ve bu yüzden hoşnutları aramak insanlara çok yakışan tutumlardır. İnsan kendine yaraşan bu tutumları şiir okuyarak pekiştirebilir.’’ Ι Ι. BÖLÜM 1990 ŞİİR, EYLEMLERİMİZİ ANLAMLI KILAR İnsanların eylemlerinin anlamlandırılmasında şiirin önemli bir yeri vardır. Özgürlük kavramının anlamlandırılmasında da yine şiir önemli bir rol üstlenmektedir. Eğer insan yaptığı herhangi bir eylemde anlamı yitirmişse eylem boşuna olacak veya eylemin gerçekleşmesi imkansız bir hale gelecektir. İşte şiir, eylemlerimizin anlamlı kılınması noktasında veya saklı anlamları görebilmemiz hususunda bize yardımcı olmaktadır. Bu düşüncelerden hareketle İsmet Özel, ‘’Şiirin özgürlüğe ihtiyacı yoktur ve fakat özgürlüğün şiire ihtiyacı vardır.’’ görüşünü dile getirmektedir. ‘’Demek ki şiir için özgürlük istemek beyhudedir; istenilecek olan özgürlük için şiirdir. Çünkü şiirin yeri ve işlerliği insanların yaptıklarının muhteva kazanışındandır. Değerli olan eylemdir, ama eylemin hangi değerde olduğunu ve giderek değerli olup olmadığını öğreten şiirdir.’’ İsmet Özel’in ‘’özgürlük’’ kavramından muradı, insanların kendi kendisi ve kendi dışındaki dünya ile olan ilişkilerinin olması gerektiği hale gelmesi ve insanların zihin ve ruhlarının gaflet ve bağımlılık hapsinden kurtulmasıdır. Dolayısıyla özgürlüğün varlık sahasına çıkabilmesi ve anlamlandırılabilmesi için insanlara hakikati doğrudan doğruya kavratan ve onları şuur düzeyine çıkarıp uyandıran şiir gibi bir sanata ihtiyaç olduğu fikri elzemdir. AYAK DİREYEN ŞİİR İsmet Özel ‘’Şairleri Affedebiliriz’’ başlığını taşıyan bölümde şiiri ve dolayısıyla şairleri de ikiye ayırmaktadır: Ayak sürüyen şiir/şair ve ayak direyen şiir/şair… ‘’Ayak sürüyen şiir dünya düzeninin ölgün ruhunda yuvalandığı için hesaba katılmaz, ama ayak direyen şiir dünya düzenindeki öldüren ruha göndermede bulunduğu için korunmaya hak kazanır.’’ Özel, her iki durumda da şairlerin affedilebilir olmasını şu sebebe bağlamaktadır: ‘’Her iki halde de şair insandaki duyarlı alanların kendi sesine açık tutulduğu güvenini içinde taşır. Şairleri bu güveni kaybetmedikleri, bu yüzden de insandaki duyarlı alanı bir bekleyişe dönüştürme çabasını terk etmedikleri için affedebiliriz.’’ Fakat şairlerin affedilebilir olması demek, yukarıda belirtilen iki tür şiiri de ciddiye alacağımız anlamına gelmemektedir. Ona göre, ciddiye alınması gereken şiir ayak sürüyen değil ayak direyen şiirdir. İsmet Özel, Modern Türk Şiiri’ne varan yolun iki ana çizgiden oluştuğunu söyler. ‘’Bunlardan biri ethos ağırlıklı Fikret-Akif-Nazım çizgisi, diğeri de pathos ağırlıklı Yahya Kemal – Ahmet Haşim çizgisidir. ‘’ Özel, bu iki şiir çizgisinden birincisinin ethos ağırlıklı, ikincisinin pathos ağırlıklı olduğunu söyler ancak ethos ve pathos kavramlarının ayrımı üzerinde fazla durmaz. Bu iki kavram çerçevesinde Modern Türk Şiirine doğru giden yolun çok kısa bir özetini verdikten sonra, hangi çizgiden gelirse gelsin günümüz şairlerinin hangilerinin neden ciddiye alınmaya değiyor olmaları gerektiğini açıklar. ‘’Keşke şair burjuva enternasyonalizmin müfsid değerlerine karşı kendini ve bizi uyanık tutma yolunu seçse. Böyle bir seçim milletin dirimine yöneldiği zaman, işte o zaman onları sadece affetmekle kalmaz; aynı zamanda şairlerin ciddiyetini kendi ciddiyetimiz sayarız.’’ ŞAİR OLMANIN GEREĞİ: AYRIKSILIK Sayfa 61’deki bölümün başlığı, ‘’Sünni Şair Olur mu?’’... Bu soru, Sünni insanların şair olup olamayacağı konusu ilgili değildir. İsmet Özel’in ‘’Sünni’’ kelimesine yüklediği anlama ve bu kelimeyi kullanış amacına dikkat edilecek olursa asıl söylenmek istenenler daha iyi anlaşılabilir. ‘’Sünni’’ kelimesi İsmet Özel’de bir ayrıksılığın ifadesi olarak kullanılır. Genelde kabul gören, dünyadaki değerler(!) sistemi içinde farklı değerlere sahip olabilmek ayrıcalığı bizi Sünni yapar. Bu, ‘’ehl-i sünnet ve’l cemaat’’ anlamındaki ideal görüş, duyuş, düşünüş, davranış tarzıdır. Şairin, önceki bölümlerde de bahsi geçen kirli bir dünyada iki seçeneği vardır. Bunlardan birincisi sistemin dışında ama herhangi bir yerde durmak; diğeri ise –ki bu Sünni şairdir- sistemin dışında ama ideal olan yerde bulunmak. İşte ideal olan yer İsmet Özel’e göre Sünni şairin durduğu yerdir. Ancak bu noktada Sünni şairin önüne bir problem çıkmaktadır. Sünni şair ‘’Eğer rezil mutezil dünya karşısına kendi insan özelliklerini, insanca özlem ve korkularını koyacaksa bu, yeni bir rezalet ve bir başka i’tizaldir; yok eğer dünya karşısında geri çekilecekse böyle yapmakla kendini sıfıra irca etmiş olacak ve dünyanın rezaletini belirtmenin imkanlarını kundaklamış olacaktır. Hayata karşı sanatı öneremez çünkü kalkış noktası dirimdir. Sanatı yok sayarak hayatı yüceltemez çünkü hayatın değerini öğrenmedeki tek aracı sanattır. Sünni şair bu zorluğu asla aşamayacaktır.’’ İsmet Özel, Sünni şair’in karşısında duran böyle bir zorluğa işaret etmekle beraber büsbütün ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini de belirtir. Bu zorluğun aşılmasında görev yine şair’e düşmektedir. ‘’Bu da cemaatin estetik değerlerini yeniden keşfetmek ve bu değerleri hem en yoğun, hem de en ince biçimleriyle dışa vurmak başarısına ermekte saklıdır.’’ MÜSLÜMAN ve ŞİİR İsmet Özel’e göre şiir söylemek ve şiir okumak, insanların iyiyi kötüden ve doğruyu yanlıştan ayırabilme yetilerini belirginleştirerek daha duyarlı bir hale getirir. Bu işleviyle şiir, bütün sanatlar arasında en önde gelenidir. Müslüman toplumda diğer sanatlardan ziyade şiir sanatına verilen önem, toplumun duyarlılık ve bilinçlilik açısından zenginleşmesini sağlamıştır. Tabi ki ‘’bunda topluma hayat veren düşünce kaynağının payı dikkat çekicidir. Kur’an-ı Kerim Müslümanlara asli (tözel) değerlerin akli (logik, sözel) yönünü göstermiştir. Kur’an aynı zamanda Furkan olmaklığıyla Müslümanlara seyfi (tüzel) ve bedii (güzel) değerlerin nelere tekabül ettiği konusunda yön göstermiştir.’’ Özel’e göre asıl önemli olan ‘’Müslüman’’ ve ‘’şiir’’ kavramları arasında kurulacak olan zihni köprüdür. ‘’Müslümanların dünyasında etik-estetik-epistemolojik eylem alanı bir bütün olmaya başkalarının dünyasından daha yatkındır. Ama yine de bu olgu şiir için Müslümanlık veya Müslümanlık için şiir formülünü haklı çıkarmaz. Söz konusu olan bir zihni köprüdür yani iki ayrı yaka zaten vardır.’’ BARBAR ve ŞİİR Şair, Türk insanının düşünce sistemi ile Batı insanının düşünce sisteminin kısa bir mukayesesini de yapmaktadır. Buna göre ‘’medeniler(!)’’ parçadan bütüne ulaşmaya, Türkler ise bütünden parçayı keşfe daha meyyal bir zihni yapıya sahiptirler. Bu anlamda ‘’Biz Türklerin de yapımıza özgü eğilimlerin bilincine vararak meselelerimize çözüm getirebileceğimizi anlama yoluna girmemiz gerekir. Şiirin meselesini de genel yapının meselesinden kopuk ele almak mümkün değil.’’ Dolayısıyla Özel’e göre, her iki anlayış, yaşayış, duyuş, düşünüş, algılayış, davranış tarzının da farklı olması hasebiyle Türk Şiiri, içine girdiği bunalımı kendisine yabancı bir medeniyetin örnekleriyle veya kuramlarıyla aşamaz. İsmet Özel ‘’Barbarın Dili Şiir’’ adlı bölümde ‘’medeni’’ ile ‘’barbar’’ kavramları arasındaki farklılıkları ve bu kavramların karşıladığı varlıkların mevcut dünya düzeninde tuttukları yeri daha da netleştirmektedir. Medeni ve barbar iki karşıt kavramdır. ‘’Bir basitleştirmeyle, elinde tutanlara medeni, ele geçirmeye çalışanlara barbar demek mümkündür.’’ Gücü elinde bulundurup kendini merkeze yerleştiren medenidir. Merkez dışında kalan ise barbar… ‘’Merkez dışında kalanın önünde iki seçenek vardır: Ya merkezdekinin üstünlüğünü kabullenecek ve medeniyetin kendine biçtiği bir yere rıza gösterecektir, dolayısıyla medeniyetin dilinden anlar hale düşecektir; ya da merkezin üstünlük iddiaları karşısında savaşı göze alacaktır. İşte o zaman barbarlığı da üstlenmiş sayılır, çünkü söyleneni anlamamaktadır. Daha önemlisi, bir şeyler söylemekte, ama söyledikleri medenilere anlaşılmaz gelmektedir.’’ Şairin medeni ve barbar kavramları arasındaki karşıtlık ve bunların özellikleri üzerinde teferruatıyla duruşunun sebebi, şiirin de dünya üzerinde tuttuğu yer bakımından barbarın tuttuğu yer ile denklik göstermesidir. ‘’Bir hak arama dili olarak şiirin modern dünyada tuttuğu yer toplum ilişkileri içinde barbarın tuttuğu yere uygun düşer. Her ikisi de asıl söylenecek şeyin söylenmekte olandan farklı olduğuna işaret ederler.’’ Bu anlamda şiir medenilerin anlayamayacağı veya anlamak istemeyeceği bir etkinliktir. Çünkü onlar şiiri anladıklarında kendi çirkin ve kirli yüzleri ile karşı karşıya geleceklerinin ve şiiri anlamanın bunu kabullenmek anlamına geleceğinin farkındadırlar. İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu’nda başından sonuna kadar hakim olan anlayış, ‘’insanın kainattaki yeri ve yaşamın anlamı sorunu’’ üzerine kurulmuş olan şiir anlayışıdır. Bu, şair için değişmeyen tek gerçek ve tek değişmeyen sorundur. Kişi bu problemi çözme çabasına girdiği ve bunu bir mesele edinip meselenin halliyle ilgili kafa yorduğu zaman, şairane sıfatını da kazanmış olur. İnsanoğlunun binlerce yıllık tarihinde de değişmeyen tek sorun budur. Tarih boyunca insanın problemi hep aynı kalmış ve fakat tarih boyunca değişen yalnızca dekor olmuştur. Özel’in 1980’den ve 1990’dan itibaren kaleme aldığı şiir hakkındaki düşünceleri karşılaştırıldığında da, verilen örnekler ve kullanılan terminoloji değişse de asli olan özün, yani mezkur meselenin değişmediği görülmektedir. ‘’İnsanın dünyada tuttuğu yere ilişkin kaygılarımız bir kez doğmuşsa, özlenen anlayış alanına girmemiz hiç de zor değildir.’’ ‘’Dünyada olmak iki katlıdır. İnsanlık durumunun verilmiş yanını olağan sayarak yaşadığımız sürece unutma katındayız. Anma katına geçmek için insanlık durumunun neden bize verilmiş olduğunu sormamız gereklidir.’’ ŞİİR, ŞAİR İŞİDİR İsmet Özel, şiir yazma etkinliğinde bulunacak kişilerin liyakat sahibi olması gerektiği görüşündedir. Liyakat sahibi olmayıp da şiir yazmaya kalkan kişilerin şiirlerine elbette şiir denemez. Bu anlamda Özel, şiirin eleştirilmesinden evvel, şairin eleştirilmesi gerektiğini savunur. ‘’Şiirde neyin fazla, neyin eksik olduğunu sormamız abes. Ne dağda bir şey fazla, ne vadide bir şey eksiktir. Bizi besleyen şiirdeki fazlalık, şiirdeki eksikliktir. Ama şairde neyin fazla neyin eksik olduğunu sormamız gerek. Çünkü yıllardır Türkiye’de şiirin yazılan bir metin olduğu kabulü, şiirin şair işi olduğunun anlaşılmayışı şiirden elde edeceğimiz besini berbat ediyor.’’ Burada İsmet Özel, şiirin yazılan bir metin olmasından ziyade şairin yaşamı ve yaşantısıyla alakalı bir mefhum olduğunu anlatmaktadır. KENDİLİK BİLGİSİ Şiir, varlık hususiyetinden mütevellid, kullandığı üst dil ile bize bir çeşit bilgi alanı sunar. Bu bilgi, Özel’in ‘’kendilik bilgisi’’ dediği bilgidir. Bu, bilim ve felsefe alanında olduğu gibi sorularımıza cevaplar bulduğumuz bir bilgi türü değildir. ‘’Şiir yüzümüze çarpan bir övgü veya sövgüdür. Şiire özgü sorular yoktur veya şiir kendisi soru olmaklığıyla vücut bulur.’’ Şiirin zatının ‘’soru’’ oluşu, onun ‘’kendilik bilgisi’’ olarak ortaya çıkmasını sağlayan bir özelliktir. Tekdüze bir dünyada insanın anarşist ayrıksılığı değil, ideal ayrıksılığı, onun ‘’kendi’’ olma bilincini belirginleştirmektedir. İdeal ayrıksılık, şaire özgü bir durumdur. ‘’Yani şiirin bir kendilik bilgisi oluşu ancak kendi olması yüzünden başına dert açmış ‘olan’ için bir bilgi özelliği taşıyabilir ve yalnızca olmak yüzünden yeni, ayrı, farklı bir bilgi türü doğabilir.’’ ‘’Şiir bilgisi, yani kendilik bilgisi insana bir şey getirmez, insandan bir şey götürmez de. Ne yapar peki? İnsanın kendi kendisini görmesine engel olan gerçekleri yok eder. Bu gerçekler insanı tanımlara tıkmaya çalışan yanılsamalardır. Övgüler ve sövgüler akla uygun tanımlamaları aşmak için vardır.’’ İsmet Özel, ‘’kendilik bilgisi’’ kavramının bir çok dinde bulunan ‘’kendini bilmek’’ kavramından farklı olduğunu söyler. Hatta ona göre, bu iki kavramın, karşıt bir durum oluşturduğu bile söylenebilir. ‘’Şiirle oluşan kendilik bilgisi insana şunu söyler: Sen güncel kendiliksin. Bak kendini gör: Hep kendin, hep kendin. Duyumsanan her şeyde kendi katkını, kendi katılımını görmüyor musun? Öte yandan dine uyarak kendini bilme girişimindeki insan kendi olan kısmın yalnızca bir görevi yerine getirebilecek kadar olduğunu anlar. Kendini bil ve riayet et. Dinin veya bilgeliğin söylediği budur.’’ ‘’Kendini tasarlama ihtiyacındaki insan şiirle içli dışlı olmaya can atar. Kendini bilen insan da gittikçe azalmayı öğrenir. Kendilik bilgisi insana, insanlara olan ihtiyacı artırır. Kendini bilen insan yardımın insanlardan gelmeyeceğini de bilir.’’ Kaynaklar: İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Şule Yay., İst. 2002 İsmet Özel, Erbain ‘Kırk Yılın Şiirleri’, Şule Yay., İst. 2005 Peter Berkowitz, Nietzsche: Bir Ahlak Karşıtının Etiği, Ayrıntı Yay., İst. 2003
??? #76
Orhan, size katılıyorum, kitap (Maren-Grisebach) bir tespit ve saptama (bulgulama) ağırlıklı ve odaklı bir anlayışın yansımasıdır; bu konuyla ilgili bir eleştirim veya yorumum olmadı; eleştiri ve önceki yazıda andığım yorumlama farklılıkları kitabın dışından ona yansıtılan ve getirilen düşünce ve yaklaşımlardır; kısacası: bu ktiabın içerdiği ve bulguladığı "edebiyat-bilimsel" yaklaşımların ve yöntemlerin de kendine göre yine (farklı) bir yazın-bilimsel anlayış tarafından eleştirilebileceği üzerinde durdum ben. Temel sorun olarak ben: metne dışarıdan bilgi getirerek ("yorumlama") metni anlamak mı yoksa metin içinde kalarak ("metin çözümlemesi") onu anlamak mı çelişkisini görüyorum. Edebiyatı anlamak ve edebiyat hakkında değerlendirmelerde bulunmak (bir yanıyla da yazınsal metin oluşturmak) eylemlerine dair farklı görüş ve yaklaşımlar olabilir, oluyor da, her zaman da olmuştur, fakat "bilimsel"lik talebi çerçevesinde edebiyat olgusunu anlamak, belli başlı yasallıklarla (yani bilimsel yasalar çerçevesinde) olanaklı görünüyor (bu yöndeki tartışma çok çetrefilli ve karmaşıktır batı bilim çevrelerinde; özellikle son yıllarda; size çerçeve tartışması için bir kitap önerebilirim, Türkçe'ye de çevrildi: T. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı ( çev. N. Kuyaş ), 3. Baskı, İstanbul, 1991); o halde temel sorun: yorumlama mı yoksa metin çözümlemesi mi daha bilimsel bir yaklaşımdır şeklinde somutlaşıyor burada. Bu arada, yorumlamanın rededdilmesi söz konusu değil elbette ki, sadece "bilimsellik" yönündeki işlevi sorgulanıyor... Son olarak, bana Suphi diyebilirsiniz, ayrıca: hoş geldiniz aramıza... Suyel
??? #77
Arkadaşlar merhaba!Yazacağım konunun buraya ne kadar uygun olacağını bilmiyorum.Takdiri size kalmış.Size ulaşmamın nedenine gelince 2 okul için sizden yardım yani kitap talebinde bulunmak.Şunu çok iyi biliyorum edebiyat aşıkları kitaplarına gözleri gibi bakar ve en yakınlarından bile esirgerler.Fakat şunun da farkındayım ki eğitim olmadan ilerlemek imkansızdır. Bu iki okul gibi nice çaresiz okul var.Biliyorum oralarda bir yerlerde duyarlı insanlar var ve okumadıkları dergileri ,kitapları,test kitaplarını bize ulaştıracaklar. Şimdiden teşekkürederim. ADRES:NAMIKKEMAL İLKÖĞRETİM OKULU CEYHAN/ADANA TEL:0 322 613 52 21 ADRES:AKTEKKE PANSİYONLU İLKÖĞRETİM OKULU BAFRA/SAMSUN TEL:0 362 544 27 37 yardımlarınız için teşekkürler daha fazla bilgi için bana ulaşabilirsiniz. semrina@gmail.com
??? #78
bugün kitapçıya girdiğimde gerçekten çok şaşırdım. çünkü yıllardır okumayı umduğum bir kitabın türkçeleştirildiği gördüm. bu kitap, aslında yirminci yüzyılın başyapıtlarından biri olarak sayılan, andery bely'in petersburg adlı romanıdır. izedebiyat üyelerine bu kitabı salık veririm. çevrilmesi zor bir yapıtı bence çevirmeni gayet başarılı bir biçimde türkçeleştirmiş. bence bu kitap, tanrısal komedya, don quijote, karamozov kardeşler gibi okunmamasının bir eksiklik olduğu başyapıtlardan biri. önemle duyurulur.
??? #79
Haberiniz olmuş muydu? Görme engelliler kütüphanesi için sesli kitap oluşturmak üzere bir proje başlatılmış. www.patatesprint.com.tr/seslikitap adresinde ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Ayrıca projeye katılan gönüllülerin oluşturduğu bir de e-posta grubu var. http://groups.yahoo.com/group/gonulluokuyucu Tek yapmanız gereken, bir kitap seçmek; kitabın daha önce okunup okunmadığını kontrol etmek, ilgili adresten bir ses kayıt programı indirip kitabı okumaya başlamak. Sonra da projenizi bilgisayardan cdlere aktarmak:) İzEdebiyat'tan büyük bir katılım gelir diye umuyorum. Şimdiden kolaylıklar dilerim..
??? #80
Babamda bu yöntemi kullanıyor. Kendisinin bir şiir kitabı var. Fakat bunu kaset ve CDye de okudu. Böylelikle körlere de ulaşabiliyor. Şimdi yeni bir kitaba daha hazırlanıyor. Bu seferki bir öncekinden farklı. Kitabının içerisinde kısa kısa hikayeler, şiirler, mektuplar bulunuyor. Bunlarıda CD ve kasetlere okuyacak... Bence çok güzel bir yöntem.
Başa Dön