[[I]]"...Ne yaratacaksın? Yaratmak yoktan var etmektir. En akıllımızın kafası bile bizden evvelkilerin depo ettiği bir sürü bilgi ve tecrübenin ambarı olmaktan ileriş geçemez. Yaratmak istediğimiz şey de bu mevcut malları şeklini değiştirerek piyasaya sürmekten ibaret. Bu gülünç iş bir insanı nasıl tatmin eder bilmiyorum. Bize ziyasını beş bin senede gönderen yıldızlar varken, en kabadayısı elli sene sonra kütüphanelerde çürüyecek ve nihayet beş yüz sene sonra adı unutulacak eserler yazarak edebi olmaya çalışmak, yahut üç bin sene sonra, kolsuz bacaksız, bir müzede teşhir edilsin diye, ömrünü çamur yoğurmak ve mermere kalem savurmakla geçirmek bana pek akıllı işi gibi gelmiyor..."[[/I]]
([[B]]İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN[[/B]]'dan)
Sabahattin Ali imkansızlıklarımızı ve deliliklerimizi iyi özetlemiş sanırım. Ve bu durumda bize kalan tek akıllıca şey beğendiğimiz yerlerin altını çizmek olsa gerek.
Türk Yazarları
9 görüntülenme · 28 ileti
Hakan Günday, 26 yaşında. 'Kinyas ve Kayra', 'Zargana'dan sonra üçüncü romanı 'Piç'
Yazdıklarıyla uçları zorlayan bir yazar ama yeraltı edebiyatı yapmadığını söylüyor. Yazdıklarının uç duygular uyandıracağını kabul ediyor. Yazı hayatının başlangıcında öyle müthiş sayfalar yok! "Sadece bir arkadaşıma mektup yazdım. Ondan önce ne şiir yazdım ne de iki satır bir yazı. Sadece aklıma yazmak geldi ve yapabilirim diye düşündüm. Tabii ki kendi hayatımdan yola çıktım. Gördüklerimi, duyduklarımı, rahatsız olduklarımı yazdım" diyor. Günday, edebiyata inanmıyor
Kimdir? / Hakan Günday
29 Mayıs 1976'da Rodos Adası'nda doğdu.
İlkokulu Brüksel'de bitirdi,
1994'te Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nden mezun oldu.
Universite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler Bölümü'ne kaydoldu.
Ama, yine bir yıl sonra, yeniden Ankara'ya döndü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'ne yazıldı.
Halen bu üniversitede öğrenci.
'Kinyas ve Kayra' kitabı Om Yayınları tarafından, 'Zargana' ve 'Piç' romanları ise Doğan Kitap'tan yayımlandı.
Hakan Günday romanları, yazar ve okuyucuların son yıllarda ilgisini çeken “underground”/”yeraltı” edebiyatının sınırlarında dolaşıyor. Bana göre ,Türkiye’ye özgü bir yer altı anlayışı bu. Çünkü ne Günday’ın ne diğer yazarların kahramanları gerçekten yeraltına inebiliyorlar. Tersine, hayatın parlak yüzeyine her an çıkabilecek maddi ve manevi birikimleri var ama Hakan günday yeraltıedebiyatı yapmadığını söylüyormuş ben Günday'ın kitaplarını zondan başa okumuş ters biri olarak Kinyas ve Kayra ve Zargana dan çok daha fazla etkilenmiş olduğumu söyleyebilirim.
İşte Kinyas ve Kayra'dan bir kaç cümle...
[[I]]
Bu kadar kan akmasına gereke kalmazdı eğer birisi çıkıp benimle ilgileneceğini söyleseydi. Biri çıkıpta bana aşık olsaydı.
Anlatmak istediklerimi gereksiz cümlelerle kirletip karşımdakinin aklını karıştırıyordum.
Bıraktım tüm şüphelerin peşini eğer söylemek istemiyorsa mutlaka bir nedeni vardır.
[[/I]]
Tarihçi yönü ile kendisini kabûl ettiren ama daha çok siyasî yönü ile tanınan Atsız'ın bir romanını önermek istiyorum sizlere: "RUH ADAM"
Abartıyı sevmem. Ama şimdiye kadar okuduğum en başarılı roman olduğunu söylersem abartmış olmam. Herkes okumalı. Sürükleyicilik nedir öğreten bir eser. Bir şaheser!
O halde size Sabahattin Ali'yi denemenizi tavsiye edeceğim.
Bir ormanda yok yere eli kanlı katiller tarafından başı ezilen bu üstadı öğrenmenizi, Türkçe'den gurur duymanızı, topraklarımızda yetişmiş gerçek üstatları, sadece bizim tarafımızdan değil dünya tarafından da kabul görmüş ustalarımızı tanımanızı önereceğim.
Cani her yerde bulunur ama bir Sabahattin Ali daha bulunamaz.
Salt Sabahttin Ali'den bahsetseydik, bu bahis sanat dolu bir bahis olurdu elbette. Ama inat edercesine bu konunun ardından, ırkçı söylemlerden başka bir şeye sahip olmayan bir isim getirilince konu ister istemez politik bir biçim aldı. Benim de bahsettiğim buydu; Sabahattin Ali sosyalistliğinin yanı sıra büyük ve kabul görülegelmiş bir sanatçıdır, bir katil değildir, yazılarıyla kimsenin ölümüne sebebiyet vermemiş, kitleleri kana susamış canavarlara dönüştürmemiştir. Konuyu çarpıtmamak konusundaki gayretinizi saygıyla karşılıyor, Türkçülüğün Esaslarını başka bir konuya bırakmayı öneriyorum.
(Bir avuç katilden kaçarken, kaçtığınız yer sevdiğiniz yurdunuzun dışı da olsa, bir orman köşesinde öldürülmek bedel midir? Dersten çıkarken üzerinize atılan bombayla, ardında gözü yaşlı insanlar bırakarak göçüp gitmek hak mıdır? Bence değil. Ne ki politika konuşmak ayıptır, tükakadır. Konuşmayalım o halde. Zira tıpkı sosyalizmin öldüğü gibi temelsiz ve anlamsız Turan hayalleri de ölmüştür. O halde politikayla işimiz kalmadı. Bu konuyu burada noktalayıp sanata dönmeye hazırım. Siz?)
Sabahattin Ali'den sonra, br başka büyük yazarımız olan Sevgi Soysal'dan bahsetmeyi düşünmekteydim. Ne ki bunun da altından bir çapanoğlu çıkmasını istemediğim için bir süreliğine vazgeçiyorum. Bu çağdışı ve sanattan nasibini alamamış fikirlerin, benim yazdıklarımın üstüne geldikleri için, sorumlusu ben oluyorum ve bu nedenle hepinizden özür diliyor, bu tatsızlıkların tekrarlanmamasını diliyorum. Tartıştığımız konulara, konunun ölçütlerine uygun önerme ya da eserlerle ve karşımızdaki kişileri anlamaya çalışarak katılmayı öğrenemedikçe tartışmalar konusunda bir yere varamayacağımız açıkken bahsi geçen ortamda yeni bir şeyler yaratmak gerçekten de zor.
Hitler'in bile 6 milyon ölü için kendince bahaneleri vardı elbette ama türlü bahanelerle işlenen bu cinayetleri tartışmak ya da onları haklı çıkarmak sanatseverin görevi değildir. Sanat yaratmaktır, yok etmek değil. Bugün Nihal Atsız ismini burada gördüysek yarın Abdullah Çatlı'nın şiirlerini tartışmaya başlar, çok geçmeden de Engizisyon Rahiplerinin öyküleri ya da General Franco'nun tabloları ile karşı karşıya bulabiliriz kendimizi.
Tüm dünyanın gömlek değiştirdiği ve tüm ilişkilerin daralıp içiçe geçtiği günümüzde eğer hala Orta Çağdan kalma çürümüş fikirleri savunan basit isimleri
tartışmalarımıza malzeme edeceksek bence suçu bu isimleri kullanan kişilerde değil kendimizde aramalıyız. İzedebiyat gibi güzel ve samimi bir oluşumun ya da İzlenim forumlarının içerisinde bu çirkin isimler geçecekse bunun suçlusu sayarım kendimi. Demek ki hep yanlış yapmışız başından beri. Demek ki deliler gibi kendimizi kitapların dünyasında kaybetmek yerine elimize birer bomba ya da tabanca alıp Vatan için vatandaş öldürmeliymişiz.
Ben KATİL olamadım.
Bu yüzden hepinizden özür dileyerek forumdan çekiliyorum.
Sayın Anıl Gökpek,
Bu başlık anladığım kadarıyla beğendiğimiz Türk yazarlarını tanıtmak için açılmış. Ben de beğendiğim bir Türk yazarı-şairi olan Hüseyin Nihâl Atsız'ı ve onun değerli bir romanı olan "Ruh Adam" ı tanıttım. Bunu yaparken de sizin daha önce yazmış olduğunuz yazıya hiçbir gönderme yapmadım. Yani benim yazım sizin yazınıza cevap değildi. Ama siz Türkçü-Irkçı-Turancı fikirleri savunan bir kişinin burada tanıtılamayacağını söylerseniz, kimisi sosyalistin, kimisi kapitalistin tanıtılmamasını da ister. Şu hâlde bu işin içinden böyle çıkamayız. Bırakın insanlar istedikleri yazarları tanıtsınlar. Ben bu sayfada Sabahattin Ali'nin adını görmeye nasıl tahammül ediyorsam, siz de öylece Atsız'ın adına tahammül edin ki bir düzen olsun.. Haksız mıyım?
Her neyse, bu tartışmaya devam etmeyeceğim. Ben sadece beğendiğim bir yazarı tanıtmak istemiştim. Eğer burada yazdıklarıma -edebî olmayan- bir yanıt vermek isterseniz, forumu meşgul etmeyelim, e-posta'ma yazabilirsiniz. ugurozlu@hotmail.com
Saygılar..
Sait Faik Abasıyanık
(1906 - 1954)
“Bir insanı sevmekle başlayacak herşey”
[[I]]
Sait Faik Abasıyanık, 1906 tarihinde varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak Adapazarı'nda doğar. Kurtuluş savaşını takiben ailece İstanbul'a taşınırlar.
İstanbul erkek lisesindeyken onuncu sınıfta Arapça öğretmeni Salih Bey'in minderine iğne koydukları gerekçesiyle 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne gönderilir. Bursa'daki yılları boyunca vaktinin çoğunu halkın uğrak yerlerinde onlarla iç içe geçirir. Halkı sevip, halktan insanlarla ilgili öyküler yazmaya başlamasının kökenleri bu yıllara dayanır.
1928'de liseyi bitirip İstanbul'a döner ve İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ne iki yıl kadar devam ettikten sonra eğitim biçimini beğenmediği bu fakülteyi terk ederek Fransa'da edebiyat öğrenimine devam eder.
1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a döner ve Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açar. Ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk eder.
Bir süre bir Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra gazeteciliğe baslar. 1934'te kendisine yazma konusunda hep karşı çıkan babasını kaybedince kendini neredeyse bütünüyle öyküye verir. Ancak bir sure sonra hayal kırıklıkları onu yazmaktan uzaklaştırır.
Sait Faik'in öykücülüğünü üç donemde inceleyebiliriz
I. Donem: 1935-1944
Bu yıllarda zenginlere, sömürgecilere kızarak emeği ve emekçiyi yüceltir. Oysa kendisi varlıklı bir aileden gelen Sait Faik'in bu çabası Fethi Naci'nin deyimiyle neredeyse yapaylığa kaçar. Mesela bu donemde yazdığı Semaver'de "Semaver ne güzel kaynardı. Ali Semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi" der. Oysa İsçi Ali'nin sabahın mutluluğunu üretebilmesi için, fabrikada grevin zorunlu olduğunu bilmemesi bu konuda Sait Faik'in bu konudaki tecrübesizliğini en acık göstergesidir.
II. Donem: 1944-1948
1944'te Medarı Maişet Motoru adli romanın toplatılmasıyla baslar. Birinci dönemindeki emeğe, emekçiye duyulan sevgi, saygı insan sevgisi, insana güvene bos verişe, insan korkusuna, kent nefretine, "daha iyi bir dünya"dan umudu kesmeye bırakır. Bu donemde hatta yazmaktan bile sikilir.
O tek kötü huy dediği, hırs dediği yazmaktan kaçarak, Burgaz Ada'ya yerleşir. Çok sevdiği balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan bu insanların arasında yaşamaya başlar.
O yılları şöyle anlatır Sait Faik:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, olumu bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm. YAZMAZSAM DELI OLACAKTIM..."
Burgaz Ada'yla özdeşleşmiş yazar, öykülerinde hep bu toprakları anlatmıştır.
III. Donem: 1948-1954
Üçüncü donem, 1948'de siroz hastası olmasıyla baslar. Son döneminde dilediği gibi yazma özgürlüğünü gönlünce kullanmaya baslar. O zamana kadar kimseye anlatmadığı eğilimlerini de o zamanlar yazar. Ancak kişisel yaşamındaki eğilimleri hikayelerine girince artık o çok sevdiği balıkçılar, o namuslu, çalışkan yasama gücü dolu insanlar artık giremezler. Çünkü onlar da Sait Faik'in eğilimlerini eleştiren toplumun bir parçasıdırlar.
Bu donemi bu büyük yalnız duygusuyla geçer. Hatta intihar eğilimleri bile bas gösterir. Son dönemlerinde çok sevdiği insanların içinde yarattığı hayal kırıklıkları Sait Faik'in "Bir insani sevmekle başlayacak" ünlü sözü "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insani sevmekle baslar herşey. Burada herşey bir insani sevmekle bitiyor" ile yer değiştirir...
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Sait Faik, 1954 yılında aramızdan ayrılırken arkasında yeni Türk öykücüleri için çok önemli bir izlek yolu bırakmıştır.
Sait Faik Abasıyanık
(1906 - 1954)
“Bir insanı sevmekle başlayacak herşey”
Sait Faik Abasıyanık, 1906 tarihinde varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak Adapazarı'nda doğar. Kurtuluş savaşını takiben ailece İstanbul'a taşınırlar.
İstanbul erkek lisesindeyken onuncu sınıfta Arapça öğretmeni Salih Bey'in minderine iğne koydukları gerekçesiyle 41 arkadaşıyla birlikte Bursa Lisesi'ne gönderilir. Bursa'daki yılları boyunca vaktinin çoğunu halkın uğrak yerlerinde onlarla iç içe geçirir. Halkı sevip, halktan insanlarla ilgili öyküler yazmaya başlamasının kökenleri bu yıllara dayanır.
1928'de liseyi bitirip İstanbul'a döner ve İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ne iki yıl kadar devam ettikten sonra eğitim biçimini beğenmediği bu fakülteyi terk ederek Fransa'da edebiyat öğrenimine devam eder.
1933 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a döner ve Yağ İskelesi'nde babasının bir arkadaşıyla ortak bir ticaret evi açar. Ancak burasının iflası ile ticareti bir daha dönmemek üzere terk eder.
Bir süre bir Ermeni Yetim Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptıktan sonra gazeteciliğe baslar. 1934'te kendisine yazma konusunda hep karşı çıkan babasını kaybedince kendini neredeyse bütünüyle öyküye verir. Ancak bir sure sonra hayal kırıklıkları onu yazmaktan uzaklaştırır.
Sait Faik'in öykücülüğünü üç donemde inceleyebiliriz
I. Donem: 1935-1944
Bu yıllarda zenginlere, sömürgecilere kızarak emeği ve emekçiyi yüceltir. Oysa kendisi varlıklı bir aileden gelen Sait Faik'in bu çabası Fethi Naci'nin deyimiyle neredeyse yapaylığa kaçar. Mesela bu donemde yazdığı Semaver'de "Semaver ne güzel kaynardı. Ali Semaveri içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi" der. Oysa İsçi Ali'nin sabahın mutluluğunu üretebilmesi için, fabrikada grevin zorunlu olduğunu bilmemesi bu konuda Sait Faik'in bu konudaki tecrübesizliğini en acık göstergesidir.
II. Donem: 1944-1948
1944'te Medarı Maişet Motoru adli romanın toplatılmasıyla baslar. Birinci dönemindeki emeğe, emekçiye duyulan sevgi, saygı insan sevgisi, insana güvene bos verişe, insan korkusuna, kent nefretine, "daha iyi bir dünya"dan umudu kesmeye bırakır. Bu donemde hatta yazmaktan bile sikilir.
O tek kötü huy dediği, hırs dediği yazmaktan kaçarak, Burgaz Ada'ya yerleşir. Çok sevdiği balıkçıların, gündelik ekmeklerinin peşinde koşan bu insanların arasında yaşamaya başlar.
O yılları şöyle anlatır Sait Faik:
"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanların arasında sakin, olumu bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canim sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkarttım. Kalemi yontuktan sonra tuttum öptüm. YAZMAZSAM DELI OLACAKTIM..."
Burgaz Ada'yla özdeşleşmiş yazar, öykülerinde hep bu toprakları anlatmıştır.
III. Donem: 1948-1954
Üçüncü donem, 1948'de siroz hastası olmasıyla baslar. Son döneminde dilediği gibi yazma özgürlüğünü gönlünce kullanmaya baslar. O zamana kadar kimseye anlatmadığı eğilimlerini de o zamanlar yazar. Ancak kişisel yaşamındaki eğilimleri hikayelerine girince artık o çok sevdiği balıkçılar, o namuslu, çalışkan yasama gücü dolu insanlar artık giremezler. Çünkü onlar da Sait Faik'in eğilimlerini eleştiren toplumun bir parçasıdırlar.
Bu donemi bu büyük yalnız duygusuyla geçer. Hatta intihar eğilimleri bile bas gösterir. Son dönemlerinde çok sevdiği insanların içinde yarattığı hayal kırıklıkları Sait Faik'in "Bir insani sevmekle başlayacak" ünlü sözü "Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insani sevmekle baslar herşey. Burada herşey bir insani sevmekle bitiyor" ile yer değiştirir...
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinden biri olan Sait Faik, 1954 yılında aramızdan ayrılırken arkasında yeni Türk öykücüleri için çok önemli bir izlek yolu bırakmıştır.
Kaynak: Fethi Naci[[/I]]
Türk öykücülüğünün en önemli isimlerinde "Sait Faik"i ölümünün ellinci yılında saygıyla anıyorum. Sanırım beni onun hikayelerinde en çok bağlayan unsurlardan biri de gerçekçi olması idi.
Gerçekçi
İnandırıcı
İçten...
Adalardan esen bir meltem
Sait Faik Abasıyanık
Özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı
yaklaştıkça, -garip ya işte-, azalacağı yerde, çoğalır
Özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özlenenin kendisidir -özleyenin
'kollarında', kanlı-canlı, orada, olması...
Öncelikle kendisini keşfetmemde bir basamak olan Onur İlter'e teşekkürler...
Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır-
yoksa, özlem, hep, vardır...
Özlem, hep...
1) Özlem, şimdi, özlenen ile birarada olamamaktır.
2) Kavuşma, şimdi, özlenen ile yeniden biraraya gelmektir.
3) Birleşme, şimdi, özlenen ile birarada olmaktır.
Bu üçlünün oluşturduğu, aslında, geçmişte 'tersinden' işlemiş olan bir
süreçtir: şimdi özleyen ile özlenen olan iki kişi, geçmişte, önce birarada
olmuş; sonra hep biraraya gelmiş; sonra da, ayrılmışlardır - şimdi, özleyen,
süreci, gerisin geriye, yürür- geleceğe doğru...
Oruç Aruoba
Ülkemizde yarım yüzyıla yakın damgasını vurmuş bir kalem usatasıdır Necip Fazıl. Ömrünü kalemine , şiirine , fikrine ayrımış , hayatının her döneminde bir şeyler üretmiştir.
İçinde yeşeren fikriyatı korkusuzca insanlara açmış , bir davanın kurucusu ve öncüsü olmuştur. Şairliğini ve aksiyonunu bir arada götürmeyi başaran nadir sanatçılardan biridir aynı zamanda.
" Sanat için Sanat , öyleyse Cemiyet için Sanat " mantığını benimsemiş , sanatında mutlak güzelin arayıcısı olmuştur. Ona göre şiir 4 kısımdan oluşmaktadır.
1 ) Hem nakışı , hem kütüğü olan
2 ) Kütüğü olan , nakışı olmayan
3 ) Nakışı olan , kütüğü olmayan
4 ) Nakışıda , kütüğüde olmayan
Ona göre Kütük : şiirin ana maddesi , Nakışsa , ambalajıydı.
Nihayetinde 1934 yılından sonra bu sırrı keşf etmiş ve şiirlerinde yaratıcıyı aramaya başlamıştır.
Üstadı rahmetle ve saygıyla anıyoruz
UTANSIN
Tohum saç , bitmesse toprak utansın !
Hedefe varmayan mızrak utansın !
Hey gidi küheylan , koşmana bak sen !
Çatlarsan , doğuran kısrak utansın
Eski çınar şimdi Noel ağacı ;
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın !
Ölümden ileride varış dediğin ,
Geride ne varsa , bırak utansın
Ey binbir tanede solmayan tek renk ,
Bayraklaşmıyorsan bayrak utansın!
N.F.K. 1964
AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatlı bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür
[[B]]GEÇ KALMIŞ ÖLÜ[[/B]]
Korkacak bir şey yok hesap tamam
Sıram geldi mi hatta güleceğim
Kendimi hazırladım biliyorum
Önce turgut arkasından ömer haybo
Daha sonra varujan sonra nureddin
Sonra ben değilsem demokrat toni
Sonra o değilse mutlaka benim
Kendimi hazırladım biliyorum
Aysel'in gölgesine saklandım
Hep susamışım su içiyorum
aysel git başımdan ben sana göre değilim
olümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan istemiyorum
benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
dağıtır gecelerim sarışınlığını
uykularımı uyusan nasıl korkarsın
hiçbir dakikamı yaşayamazsın
aysel git başımdan ben sana göre değilim
benim için kirletme aydınlığını
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
ıslığımı denesen hemen düşürürsün
gözlerim hızlandırır tenhalığını
yanlış şehirlere götürür trenlerim
ya ölmek ustalığını kazanırsın
ya korku biriktirmek yetisini
acılarım iyice bol gelir sana
sevincim bir türlü tutmaz sevincini
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ümitsizliğimi olsun anlasana
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
sevindiğim anda sen üzülürsün
sonbahar uğultusu duymamışsın ki
içinden bir gemi kalkıp gitmemiş
uzak yalnızlık limanlarına
aykırı bir yolcuyum dünya geniş
büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
sakın başka bir şey getirme aklına
aysel git başımdan ben sana göre değilim
ölümüm birden olacak seziyorum
hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
aysel git başımdan seni seviyorum
Söyleşir
Evvelce biz bu tenhalarda
Ziyade gülüşürdük
Pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha Kuşlarının
Ne meseller söylerdi mercan köz nargileler
Zamanlar değişti
Ayrılık girdi araya
Hicrana düştük bugün
Ah nerde gençliğimiz
Sahilde savruluşları başıboş dalgaların
Yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
Elde var hüzün
O şehrâyin fakat çıkar mı akıldan
Çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
Sırılsıklam âşık incesaz
Kadehlerin mehtaba kaldırılması
Adeta düğün
Hayat zamanda iz bırakmaz
Bir boşluğa düşersin bir boşluktan
Birikip yeniden sıçramak için
Elde var hüzün
Attila İLHAN
Ben Sana Mecburum
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur?
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun
Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
.
Attila İlhan
Şair - yazar Attila İlhan
Hayatı
15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat'ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı'nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi geride bırakarak aldı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı kendi imkanlarıyla yayınladı.
Paris Yılları
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet'i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris'e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han'daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.
İstanbul - Paris - İzmir Üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris'e tekrar gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.
Sanatta Çok Yönlülük
1957'de gittiği Erzincan'da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul'a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960'ta Paris'e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
İstanbul'a Dönüş
1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak 'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürmektedir. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.
Ali Kaptanoğlu adını kullandı
Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Belli başli filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini Istanbul (Aydın Arakon).
Şiir kitapları:
Duvar(1948).
Sisler Bulvar(1954).
Yağmur Kaçağı(1955).
Ben Sana Mecburum(1960).
Bela Çiçeği(1961).
Yasak Sevişmek(1968).
Tutuklunun Günlüğü(1973).
Böyle Bir Sevmek(1977).
Elde Var Hüzün(1982).
Korkunun Krallığı(1987).
Ayrılık Sevdaya Dahil(1993).
Kimi Sevsem Sensin (2002).
Romanları:
Sokaktaki Adam (1953).
Zenciler Birbirine Benzemez (1957).
Kurtlar Sofrası (1963).
Bıçağın Ucu (1973).
Sırtlan Payı (1974)Yunus Nadi Roman Armağanı.
Yaraya Tuz Basmak (1978).
ersaadet'te Sabah Ezanları (1981).
'O Karanlıkta Biz' (1988).
Fena Halde Leman (1980).
Haco Hanim Vay (1984).