"Gelecek, şimdiki zamandan çok da farklı değildir; sadece daha pahalıdır." - George Orwell"

Yaratıcı Yazarlık

Dilimizin Gizemleri

12 görüntülenme · 37 ileti
??? #21
Bir ignliiz üvnsertsinede ypalın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brinci ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş. Çnükü kleimlrei hraf hraf dğeil bri btüün oalark oykuorumuşz. bnuu bir ydere oukudm bnaa iglniç gledi, by prizma evet bunu bende daha once okumusum...ve sesli harfleri yok edince yine okuyorsunuz cumleleri..enteresan degilmi... _________________ …Bil ki, sevgi makâmı çok şerefli bir makâmdır. Gene bil ki, sevgi varoluşun aslıdır by efsun panturk'un kulaklari cinllasin o,nun yazilari gibi karmasik ama biraz dikkatle anlasiliyor _________________ Herkes yahşi men yaman, herkes buğday ben saman by basbelasi aldi sazi eline koroglu caldi soyledi gorelim bakalim ne dedi? yaa simdi gercektende .. varliklara bi sifat yakistirir o sifatla anariz .. soz temsil bibere aci keciye inatci kediye nankor deriz .bi adama kirk gun deli de deli olur adi cikacagina cani ciksin ..en inatci kir leke cikar en pis pasak yunur aritilir cikar nesneye vurulan damga boynuna yapistirilan yafta olallah cikmaz gercektende .. simdi turk dili olusurken daha dogrusu biz dunyada yokken ..atalarimiz dan biri gunesli bir gun ansizin bastiran yagmur ardindan tekrar dogan gunesin isiklarinin renksel yansimasini ebesinin beline sardigi kusaga benzetip ebem kusagi adini verincesi o gun bu gundur o adla anila gelmistir gercektende bu aklima gelen ilk ornekti sen benden daha cok bilebilirsin gerisini sen say kuzu gobegi kaynana dili horoz kulagi vezir barnaa dilber dudaag gibi konuyla nesneyle dogrudan ilgili ilgisiz alakasiz o kadar klise varki hangini sayim ... bunlardan biri de hic kuskusuz sesli diye anilmakla birlikte sessiz sedasiz bi gazete kosesinde bi kitap sayfasinda mutevazii bi bicem kendini okuyacak okuru bekleyen mutevaazi harfler icinde alelaade bi harf olmakla birlikte artik ofkeli birinin karsisindaki agzi var dili yok birine bagirip cagirirken agzindan dokulen ilk harflermi baz alindi hangi kritere gore ise artikin bu harflerden kimi sesli kimi sessiz olarak anilagelmistir... gercektende batidillerinden bize ulastiginda sessiz olarak bilinegelmis tren fren gibi harflerede bunlar cok yavan duruyo diye tiren firen gibi sesli hale getirmekte munevver bizler kendimizde olmayan vasfi bunlara yuklemisizdir bakiniz her basimiz agridiginda kizilay meydanina dokulen bizler ilk polis copuyla sitiresimizi atar sessiz sedasiz dagilir ancak 500 metire ilerideki meclise gidip sesimizi duyuramayiz .. gercektende yakin zaman pirezidentimiz erdogan beyde acikladi halkin sesi olagelmis bi gazetenin muhabirine boyle basina boyle baskan dedi gercektende ..bu millet mazlum bu millet sessiz basindan turbani alirlar ses etmez . agzindan lokmayi al sessiz .. hergun onlarca sehit ver sessiz sedasiz ama onlardan otekilerden biri mefta olsun bi bardak suda kopan firtinayi seyret daha dun yuksek ovada gemi aziya almislar uc tanesini bizimkiler ote tarafa gonderdi diye yirtinirlarken bi fe onalti gecti uzerlerinden cenaze konvoyu boylamasina giderken fe onalti enlemesine ... ah o jetin icinde ben olcam .. ah o cet bende olacak boylamasina saclarini siyira siyira giderken gokleri yirtarcasina kulak zarlarini patlatirca o fe onaltiyla ses vermezsem o cenaze konvoyu boyunca gidip gidip gelmezsem o jetle namussuzum ... o jet bi basina ses vermez durduk yerde .. surup ufka giden olmayinca o harf ses vermez hanceresini yirtarcasina bagiran kalmayinca nur icinde yatsin mehmet emin yurdakul.dedi soyledi birak beni haykirayim ben yorulursam sen devam et diye ... yaagni kisaca harfleri sesli sessiz diye ayirip harflerden ses cikmasi yerine girtlaktan cikarmaliyiz sesi kelimeler arasina oyle bir serpistirmeliyizki soz olmali beri gelmeli ... gerisi kakafoni kulak tirmalayici .. bas agrisi o icin .. yok kus dili yok turkselce mrhb gnc trkcell mrkcell gibi ilgili ilgisiz karmasik girift dil yerine ana sutu degin temiz anlasilir bi ana dil kullanmali kendi halkimiza kendi dilimizle sesli sesli hitap etmeliyiz ... uydu tivii turk kanallarini cekmiyo diye cok zaman yok roj tivii yok daros tivii miivii yayini adi altinda kurtce davar bogurtusu diynemekten yipranmis sinirlerimle ataturkun turkiyede yasayan insanlarin dili turkcedir diye turk dil kurumunu kurup turkceyi resmi dil haline getirmesiyle yaptigi ulvi isin ehemmiyet ve kiymetini daha iyi idrak ediyom .. burdan erbil icme suyu aritim ifraz zozik santiyesinden cuma gun tatil diye atildigimiz erbilden sigindigim yimisak gesi s c o u su olmayan klavyeli net kafeden hepinize bol selam kelam kucak dolusu sevgi ey halkim ey milletim...
??? #22
Merhabalar. Sizlerden yardım istiyorum. Türk Dilinin Yozlaşması üzerine çok uzun bir yazı yazdım Sakla kutusuna bastım fakat, çıkmadı. Aranıza katılıp ileti yazabilmek için ne yapmam gerekiyor. Buraya girmeyi çok istiyorum ama saatlerdir, nasıl aranıza katılabileceğimi çözebilmiş değilim. Sanırım yazdıklarım boşa gitti ya da başka bir yere saklandı bulamıyorum. Eğer bana yardımcı olursanız sevinirim. Teşekkür ederim."
??? #23
Saatlerdir internet kafedeyim. Tekrar tekrar yazdım ama gönderemiyorum. Bana site hakkında bilgi verirseniz çok sevinirim. Sizlerin arasına katılmayı çok istiyorum. Ne kadar uzunlukta yazmam gerekiyor... Yazım üzerine kurallar var mı? Neyi yanlış yapıyorum anlayamadım... Lütfen bana yardımcı olursanız sevinirim. Görüşmek üzere...
??? #24
Uzunlukla alaklı bir durum olduğunu sanmıyorum en azından bu zamana kadar o noktada bir sorun olmadı... Ama Yardım istediğin şekilde yazını forua ekleyebilirsin... Eğer yazar şeklinde yazmak istiyorsan edebiyatla ilgili diğer sayfalara " yzarlık başvurusu" yapman gerekli.. Yazarlık başvurusunu yapıp sahne arkasından eklediysen yazını sitenin güncellenmesini beklemek zorundasın...
??? #25
İmdat bey teşekkür ederim. Fakat yazarlığa nasıl kayıt olacağımı bilmiyorum. Bir şekilde bulurum herhalde.İlginiz için teşekkürler...
??? #26
İmdat... " bey " değil izedebiyat sayfasını açınca en alt kısım da " sahne arkası " var oraya tıkla ve açılan sayfa da " yeni sayfa kur " butonu var... Ondan sonrası da sana kalmış...
??? #27
mağduru olduğunuz sorunun tekrar vukuu bulmaması için burda veya herhangi bir forumda yazınızı tamamladıktan sonra ctrl shift ve home tuşunun üçöüne birden aynı anda basarak yazınız mavi bir renk alınca ctrl ve c tuşuna aynı anda basıp hafızaya alın bu şekilde olası bir olumsuzluk meydana geldiği takdirde ctrl ve v tuşuna aynı anda basıp yazınızı tekrar oluşturabilir gönderebilirsiniz şayet yine olmuyorsa herhangi bir başka saytaya veya kendi hotmail mail adresinize yeni ileti biçiminde saklar bir başka uygun zaman çıkarırsınız maalesef daha öncede değindim bura edebiyata hizmet gibi güzel bi görevi ifa ediyor ancak oto kontrolde anlaşılmaz bi şekilde mesajınızda kabulş görmez cümle var diye hangisi olduğunu belirtmeksizin sistem dışına itebiliyo ve şu an ismimle üye girişi yaptığım halde hoş geldin konuk ileti için üye girişi yazısıyla karşılaşınca ben ondan kurnaz davranıp 2. sayfadan yazıyom belki alır belki almaz kal sağlıcakla..
??? #28
Destansılık, destancı anlatım üzerine çalışıyordum. Fransa da bulunduğun dönemde batı halkının , bizdekinin aksine, doğuya olan ilgileri üzerine eğildim konuya. Abartıcı, destansı , lirik eserler batıda yer alabiliyor ki batı bizzat yoksun bunlardan. Bir Yaşar Kemal neden bizde olumsuz eleştiriye ayıplanmaya maruz kalıyor da orada göklerde. Düşünülesi. Semih Süren, yalvarırım bu isen böyle devam et ve sen ne yazarsan okunulacak. Bu öykün artı daha önceleri ben ve azımsanmayacak bir topluluk tarafından okunuyor. Seni her daim okumayı diliyoruz. Yolun açık olsun.
??? #29
İnsan Dil sahibi olmadan düşünce sahibi olabilirmi? "Manalar ebediyen tecelli bulamazdı. Suretler olmasaydı" Dil mevzuu için, Dilin Konuşma bahsinde- Lisan oluşuna nispet, İnsanın iç halinde dil-fikir mevzuusuyla nasıl bir tamamlılık ve yahutta ayrılık mümkünmü?
??? #30
öncelikle hepinizze merhabalar şu anda yaptığım benim için bir ilk içimden gelen bir şeyler karalama ve en inemlisi bunu aktarma vebunu gerçekleştirmek için de aracı olan siz değerli hazırlayıcıları ve de çalışanları içten teşekürler. dil insanların iletişim aracı olarak gördükleri bir vasıf olmaktan çıkmadığı sürece bir dilde asla düzelme bırak düzelmeyi hatayı görme bile imkansızdır. dili isteklerimizi iletmede kullanma biçimimiz sadece ileti yani kendi isteğimiz karşıdakin eaktarma mahiyetindenden ibaret ise biz o dili sadece kendi yağında kavrulma derler ya ancak o şekilde kullanırız bir kelimenin çok anlama geldiği lakin sadece bir anlamın kullanıldığı bir ülkede dil gelişiminden bahsetmek biraz gülünçtür en basitinden başlarsak herkes dil kelimesinin hangi anlamlara geldiğini bunu nasıl kullandığını kaç çeşit kullana bildiği ve en çok hangisini kullanduğını araştırsın bu bir başlangıç olsun ...TEŞEKÜRLER fadimenin ŞEKERİ
??? #31
"düşümüdür" sayın vahdet, yukardakini öyle yazmışsınız, o öyle mi yazılır, bir araştırın, yakın çevrenize bir sorun, yazım klavuzuna bir bakın, en sakin tarafından bir şey dedim size, incitmeden, kıymetimi bilin.
??? #32
NE OLACAK DİLİMİZİN HALİ? Gazeteyi açıyorum. “Tamer Taşpınar start verdi” yazıyor.” Bu start da ne böyle, yenilir mi, içilir mi, yoksa boğazımızda mı kalır?” diye söyleniyorum. Öbür sayfada “start” veren “kondisyon, mantalite, pres, fikstür, sponsor, deplasman, motivasyon, performans, asist, avantaj, dezavantaj...” gibi “sportif” sözcükler cirit atıyor, top oynuyor, Türkçemizin kalesine gol yağdırıyorlar. Yollarımız viyadüklü, virajlı, damperli, ışığımız amperli, satışlarımız dampingli, televizyonlarımız reytingli, zappingli. Dilimiz soslu, acı biberli! “Aleksin şutuna Mondragon planjon yapıyor. Fabiano pres yapıyor, Aulerio rövaşata yapıyor, top avuta çıkıyor ama hakem korner veriyor. Amigolar yaşa demeyi unutmuşlar, oley diye bağırıyorlar. Beşiktaş yeni bir yabancı futbolcuyla iki yılı obsüyonlu mukavele imzalıyor. Galatasaray oyunu tolore ediyor, forse etmiyor, Fenerbahçe’ye altı yabancı futbolcu yetmiyor!” Ondan sonra da Türk futbolu niye ileri gitmiyor, diye tartışıyorlar...”Vizyon, komisyon, istasyon, misyon” gibi uyaklı yabancı sözcükler hiç yadırganmadan, zevkle, hevesle kullanılıyor. Dil otomatiğe bağlanmış! Matikle para çekiyoruz, kozmetikle süsleniyoruz, hijyenik nesnelerle temizleniyoruz, yabancı dili ne kadar çok kullanırsak o kadar sosyetik oluyoruz! Gençler animasyon yapıyor, kızlar imitasyon takılar takıyor, istasyonumuzda fabrikasyon eşyalar üretiliyor. Ben de ajitasyon yapıyorum!.. Kafamın tası atıyor. Gazeteyi kapatıp televizyonu açıyorum. Bir kanalda “spiker” takımımızın faynıl fora kaldığını söylüyor. Ne dediğini anlayamıyorum önce, sonra çözüyorum bilmeceyi. Takımımız ilk dörde girmiş, yarı finale kalmış meğerse. Kırk yıllık final olmuş faynıl! Kırk yıllık kulüp de “klap” olmamış mı! Şu işe bak! Kimileri de “clup”a benzeterek “klüp” yazıyorlar. Böylece başları göğe eriyor! Dizideki kız, arkadaşına hoşça kal diyeceği yerde hadi bay diyor, hem de TRT 1’de...Devlet televizyonunda böyle olursa diğerlerinde neler olmaz? Balık baştan kokar. Geçenlerde yolda gidiyordum. Baba işe gidiyor, karısı onu yolcu ederken çocuğuna, “Hadi bay bay de babana” diyerek onu küçük yaşta yabancı dil konuşmaya “teşvik ve tahrik” ediyor! Edebiyat Fakültesinde okurken bir kız arkadaşımız bize “çav” diye veda etmişti de çok şaşırmıştım. O zamanlar “bakir” Anadolu çocuğuydum. Şimdi şaşırmıyorum artık bu tür “Turistik, lojistik(!) varyasyon”lara! Batıl-ı oldum çok şükür! Yozlaşma atını alan Üsküdar’ı çoktan geçti. Dil “erozyon” a uğruyormuş, aldıran yok. Bir başka kanalda Müslüm Baba’ya rastlıyorum. Mesaj hattında “okey mi? Okey!” diyor reklam kuşağında seyircilerine. Onlar seyire alışmışlar, hiç tepki göstermeden seyrediyorlar. Geleneklerine bağlı olduğunu söyleyen bir baba böyle yaparsa çocuklarının “performansı” nasıl olur kimbilir? Okey sözcüğünü Türkçeleştirmişler(!), okeylemek diye yeni bir sözcük türetmişler bir de. Aferin demek yetmez, bravo demek gerek bu çabalara. “Çivisi çıkmış bu işlerin” diye söylenerek sokağa fırlıyorum. “Stres” basıyor. O da ne? Dilimiz ölmüş de ağlayanı yok! “Showroom”lar, “center”lar, “mega”lar, “süper”ler ayrık otları gibi kaplamış her yeri. Biraz “nostaljik” takılayım diyorum. Bir öğretmen arkadaşımın yanlışlıkla yazılmış anlamına gelen “sehven yazılmıştır” yerine “şehven yazılmıştır” yazması, bankada tanıyorum anlamına gelen “marufumdur” yaz dedikleri kişinin “masumumdur” yazması, nüans farkı, mütevazı yerine mütevazi, sukutu hayale uğramak yerine sükutu hayale uğramak yazılışı gibi gülünçlükleri anımsıyorum. Yabancı dil merakımız o kadar artmış ki, pastane patisserie oluvermiş göz açıp kapatasıya dek! Ayakkabıcılar “tabela”larına “shoes” kondurmuşlar. Bir yerde sentez(!) yapmışlar ve “Döner Chi” diye bir levha asmışlar. Ne orjinallik, marjinallik bu, vallahi çok “fantastik” ve artistik! Kültürümüz turizme bağlandı. Lokanta yetmedi, restoran oldu aşevleri. Et yemekleri satılan yerler de “Steak Hause” haline dönüştü. Turistik lokantalarda yemek adları hep yabancı. Çorba bile soupe adını almış... Artık globalleşeceğiz, dünya vatandaşı, Avrupalı olacağız, daha ne? Türkçe mi? O çoktan yükledi sermayeyi kediye; bilinç çeşmesi, anadil sevgisi akmıyor çoktandır. Eğer “agresif” olmazsak, “hiperaktif” bir etkinlik gösteremezsek ateş bacayı saracak, yozluk yangını gönül evimizi yakacak. Önce Arapça, sonra Farsça, derken Fransızca, Almanca, İngilizce sayesinde(!), dilimiz iyice yabancılaşacak, öyle bir hale geleceğiz ki, okullarda çocuklarımıza yabancı dil öğretmemize gerek kalmayacak! Erhan Tığlı erhantigli@mynet.com erhantigli.sitemynet.com/erhantigli
??? #33
İzmir de Dramatik Yazarlık kursu arıyorum ama bir türlü bulamadım.Bilginiz var mı?
??? #34
Sayın Erhan Tığlı; Derdiniz, bizim de derdimiz. Türkçe can çekişiyor. Bu ülke yüzünü 300 yıldır Batı'ya çevirmiş ve hayatın her alanında Batı'dan gelen rüzgarların açık tesiri altında. Bu rüzgarlardan dilimizde nasibini aldı. Önce Osmanlıca eleştirildi, içinde Türkçe çok az, yarısı Arapça, yarısı Farsça dendi. Osmanlıcanın en azından bir estetiği, bütünlüğü, belli bir yapısı vardı. Osmanlıca'yı attık hayatımızdan. Yerine ne koyduk? Hiç, hiç bir şey. Batıdan gelen rüzgarlar rasgele doldurdu kelimeleri hayatımıza. Kültürün indiği tahta, argo, arabesk ve pop çıktı. Cemil Meriç; "Argo kanun kaçaklarının, haydutların lisanıdır." diyor. Bugün topyekun bütün toplum haydut lisanı konuşuyor. Oldukça zengin örnekler vermişsiniz, eminim bunları sıralamakta hiç zorlanmadınız ve hatta fazla uzatmamak için bir kısmını da yazmadınız. Örneklerinizde dikkat ettim, Yüklemlerin önemli bir kısmı hala Türkçe. Fakat özneleri kaybetmişiz. Özneler, kendimizdir, benliğimizdir. Kendimizi kaybetmişiz. Bilgisayara, çamaşır makinasına (makina kelimesi hariç tabii) buzdolabı gibi nazar boncuklarımız yok değil. Ancak arabanızda Türkçe ifade edebildiğiniz tek bir parça bulamazsınız, eczane Türkçe bir kelimedir de içinde Türkçe isimlendirilmiş bir bir ilaç satılmaz. Hastane Türkçe bir kelimedir de hastalıklarınızın hepsi ithaldir. Bilgisayara Türkçe isim verebilmişiz ama, bütün parçaları yabancı kelimelerle ifade ediyoruz. Örnekler çok, ortak nokta aynı; kabuğumuz Türkçe, içimiz yabancılaşmış. Türk Dil Kurumu masa başında kelimeler icat etti. Bir çoğu yukarıda verdiğiniz örnekler kadar yavan ve suni idi. Benimsenmedi, TDK sözlüğünden başka hiç bir yerde ne duyabilirsiniz, ne de görebilirsiniz. Dil, tek başına kurtarılabilir mi? Zannetmiyorum. Dilimiz, kendimizin ve kültürümüzün ifadesidir. Kendimiz olduğumuz zaman, aslımıza döndüğümüz zaman dilimiz de kendi mecrasını bulacaktır. Üç yüz yıldır, yüzümüzü batıya çevirmişiz, güneşin batışını izliyoruz. Üç yüz yıldır, her geçen gün güneşle beraber biz de battık. Artık güneşin doğuşunu izleme vakti gelmedi mi? Güneş Doğu'dan doğar. Selamlarımı sunuyorum.
??? #35
DİLİMİZİN NOBRANLARI... Mobil telefon servis sağlayıcısının reklamında, hanım kız sevgilisi delikanlıya “nobran” diyor ve ortam dağılıyor. Çünkü genç adam “nobran”ın ne demek olduğunu bilmiyor. Sarılıyor cep telefonuna, orayı burayı arıyor, sonunda nobranın ne olduğunu öğreniyor. Kıza, “Nobran, bir insanın yapması gerektiği şeyi yapması gerektiği anda değil de, yapmaması gerektiği anlarda yaptığı bir şeydir” diyerek “cahillik” ten kurtuluyor. Bu sözcük aynı zamanda ağzına geldiği gibi konuşmayı, ölçü-denge kollamamayı ifade ediyor. Kaba davranmak, abuk sabuk konuşmak da nobranlık sayılıyor Bir gazete “Büyük Türk Nobranları” diye bir başlık atmış ve nobranlarımızı saymış. Buna göre, Hülya Avşar “Tipik Nobran”, Tayip Erdoğan “Ful Nobran”, Yaşar Nuri Öztürk “Teolojik Nobran”, Engin Ardıç “Mikroskopik Nobran, Fatih Aksoy “Travmatik Nobran”, Semra Hanım “Medyatik Nobran” olarak nitelendiriliyorlar. Ben burada dil nobranlarımıza değinmek istiyorum. Bu dil nobranları, daha doğrusu dilimizi nobranca kullananlar yüzünden en anlaşması gereken çocuklarla anneler, nineler bile anlaşamamaktadırlar. Günümüz çocukları “Hoşça kal, güle güle” gibi güzel sözcüklerimizi beğenmiyorlar, bay baylaşıyorlar artık! Yaşasın diye değil de “oley” diye seviniyorlar. “Tamam” yerine okey diyorlar. TV dizileri bu nobranlaşmaya önayak oluyorlar. Dizilerdeki çocukların bay bay, oley dediğini duyan, gören çocuklar da bir süre sonra öyle demeye başlıyorlar. Kendilerini uyaran, yanlışlarını düzelten olmuyor... Anneyle çocuk arasındaki iletişimsizliğe birkaç örnek vereyim. Annem bir arkadaşının yeni evini görmeye gitmişti. Dönüşte, “Evin salon salamancası var” dedi. Anlayamadım önce. Araştırınca “salamanca”nın salomanje yani yemek salonu olduğunu öğrendim. Torunumuz okuldan üzgün döndü. Nedenini sorunca, “Öğretmen yazılıda kazık sordu. Bilemedim” dedi. Annem şaşırdı, “Kazığın nesini sordu?” diye dudak büktü. Bir başka gün torun “Testim nerde?” diye bağırdı. Annem bunu testi sandı, “Merak etme. Çarşıdan sana yeni bir testi alıveririm” diye konuştu... Tarım dersinde “Münavebe ile ekim” sözü geçiyordu. Öğretmen denemek için bir öğrenciye, “münavebe ne demek biliyor musun?” diye sordu. Öğrenci şöyle bir düşünüp, “Adı hiç yabancı gelmedi hocam. Görsem tanırım” dedi... Nobranca söylenen sözlerden bir kısmı kalıplaşmış sözlerdir, “münavebe” örneğinde olduğu gibi. İki kişi tanıştırıldığı zaman, “müşerref oldum” demek de böyledir. Bakın ne olmuş: Yeni zenginin karısı kibar bir hanımla tanıştırılmış. “Meryem Hanım” denilince kadın hemen, “müşerref oldum efendim” demiş. Bizimki sosyetede adların değişmesi moda herhalde diye düşünüp, “Ben de köyde Fatmaydım, burada Fatoş oldum” deyivermiş! Yeni zengin bir ziyafete gitmiş. Yemiş içmişler. Bizimki yemekten sonra su istemiş. “Şimdi olmaz. Keylos gelsin de ondan sonra” demişler. Bizimki bir beklemiş, iki beklemiş, sonunda dayanamayıp gene su istemiş. “Keylosun gelmesine az kaldı. Biraz daha sabredin” demişler ve adamcağıza bir türlü su vermemişler. Bir süre sonra bir uşak elinde su ve şerbet bardakları olduğu halde içeri girmiş. Uşağın adının Keylos olduğunu sanan adamcağız, “Nerelerdeydi be Keylos! Bizi amma da beklettin ha!” diye bağırmış. Oysa Keylos yemekten sonra su içmeden beklenen zamana deniliyormuş! “İstim sonradan gelsin” fıkrasını çoğunuz biliyorsunuzdur. Ben bilmeyenler için anlatıvereyim. Kral vapurla bir yere gidecekmiş ama gemi makinelerin istim zamanı gelmediği için bir türlü kalkmak bilmiyormuş. Bunun nedenini sorunca, “Efendim. İstim gelmedi. Gelsin hemen kalkarız” demişler. “İstim” in ne olduğunu bilmeyen Kral kızmış, “Koskoca kral bekletilir mi be! İstim sonradan gelsin!” diye bağırmış. Eski devirlerden birinde valiye üst makamlardan, “iliniz dahilindeki mevaşi adedinin bildirilmesi” diye bir yazı gelmiş. “Mevaşi”nin ne olduğunu bilmeyen vali kendi kendine, “Herhalde yanlış yazmış olacaklar. Maaşlıları soruyorlar galiba” diye düşünmüş. En başa kendini yazdırarak bütün memurların adlarını alta eklettirmiş. Oysa “mevaşi”, “büyük baş hayvan” demek değil miymiş! Hukukta o kadar kalıplaşmış eski söz vardır ki, müvekkil, müşteki, sabıka, darbetmek gibi. Yargıç sanığa, “Bu adam senden müşteki. Kendisini darbetmişsin” demiş. Sanık, “Harbetmedik efendim. Sadece biraz itişip kakıştık” demiş. “Ama adam senden müşteki” deyince de, “Müşterim falan değildir. Kendisini sadece uzaktan tanırım” diye cevap vermiş. Yargıç sanığa “sabıkan var mı?” diye soruyor. İşte sanığın cevabı: “Benim Allahtan başka kimsem yoktur!” Doktorların da kendilerine özgü kalıplaşmış sözleri vardır. Nezle olursun. Doktor, sağlık karnene “gripal enfeksiyon” yazar! Hasta ölür, “eks oldu derler. Hatırlı bir kişiyse gazetelere “elim bir irtihal”, “vefat etti”, “ebediyete intikal etti” diye ilanlar verilir... Köylünün biri doktora muayene olmuş. Doktor ilaç yazmış. “Bunlar süpozituardır. Makattan kullanacaksın” demiş. Köylü anlamamış ama sormaya çekinmiş. Köyde kime sorduysa bilememiş. Muhtara sormuş. O da bilememiş, doktora telefon edivermiş. “Anüsten alınacakmış” demiş. Köylü gene anlamamış. Bu sefer doktora kendi telefon etmiş. Doktor öfkeyle, “Kıçına sok, kıçına!” diye bağırmış. Köylü ilacın nereden alınacağını anlamadığı gibi, “Tüh be! Doktor beyi kızdırdım. Ne anlayışsız adamım. Yazıklar olsun bana” demiş. Köylü kendine yazıklar olsun demiş ama kime yazıklar olsun acaba? İşte yazıklar olsun dedirtecek dil nobranlıkları: İnkılap yerine inkilap denilir ve yazılır, köpekleşme olur! Mütevazı yerine mütevazi demek alçakgönüllü değil paralel demektir! Sükutu hayal yerine sükutu hayal demek hayal kırıklığı değil hayal sessizliğidir. Rakip yerine a harfini uzatarak râkip dersek hasım değil binen deriz. (Binek hayvanı demek olan merkep buradan geliyor.) Peş ön demek ama biz arka anlamında kullanıyoruz! Keleş güzel demek ama biz kellikle ilgili bir şey sanıyoruz. Kırıcı dökücü anlamındaki yavuz sözcüğünü iyi huylu demek sanıyoruz. Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinde geçen bedhah( kötülük isteyen) sözcüğünü bedbaht( kötü talihli) diye söyleyen çok kişiyi gördüm. Ayrıca aynı anlama gelen ilgi ve alaka, nüans farkı, örneğin mesela, geri iade etmek, birlik ve beraberlik sözcüklerini de hiç düşünmeden söyleyip geçiveriyoruz. Kimi yabancı sözcükleri modaya göre değiştiriyoruz: İstasyon steyşın oluyor, kulüp klap, final faynıl... Batıdan yeni sözcükler alıyoruz, tepe tepe kullanıyoruz: Stres, orijinal, marjinal, karizma, nostalji, sinerji, reyting, zaping, agresif, hiperaktif, hiper tansiyon, plaza, sentır...Marketi almak yetmiyor, süper market, mega market takılıyor arkasına... Sporumuzda yabancı sözcükler cirit atıyor. Kulüplerimiz maç yapmaya başlamıyorlar artık, start alıyorlar! Oyuncularımız pres yapıyorlar, spekülatif transferler yapıyorlar. Mantalite yok bizde, kondüsyonumuz düşük! Defansla ofans anlaşamıyor. Skoru bir türlü değiştiremiyoruz Spekülasyonlara rağmen rövanşı alamıyoruz. Okan mental olarak hazır değil, Tümer sendrom yaşıyor. Performansımız kötü... Dilimizi nobranlaştıranlardan biri de bilgisayar. Gelin bir fıkra anlatayım da anlayın ne demek istediğimi. Çocuk, babasına nasıl meydana geldiğini soruyor ve şu yanıtı alıyor: “Annenle Cyber Cafe’de karşılaştık. Birbirimizden elektriklendik, gözlerimizle mailleşmeye başladık. Derken çetleştik, netleştik. Ben Memory stick ile USB’den bir bağlantı kurdum. O da birkaç “Dowload” indirdi. Ben de “Upload”la karşılık verdim. Ama heyecandan “Firewall” kullanmayı unuttuk. İş işten geçtiği için ne “Delete”, ne de “Cancel” edebildik. Sonuç olarak dokuz ay sonra ortaya felaket bir “Virüs” çıktı. Olay bu kadar basit işte!” Ya işte böyle, olay basit. Bu basitlikten ne zaman kurtulacağız bakalım. Bu dil yozlaşması, bu nobranlaşma sürdükçe işimiz zor, hem de çok zor! Erhan Tığlı
??? #36
YOZLAŞMAYA DUR DİYELİM Yozlaşma yabancı hayranlığıyla başlar. Eskiler din açısından Arapça, edebiyat açısından Farsça dilini, kültürünü benimsemişler, kendi dillerini, kültürlerini küçümsemişlerdir. Daha sonra batılılaşma başlamış, onların teknikleri alınacağı yerde dilleri, kültürleri alınmıştır. Önce Fransızca moda olmuş, daha sonra dünya savaşları, işçilerimizin Almanya sevdaları yüzünden Almanca ön plana çıkmış, en sonunda İngilizce sözcükler, Amerika etkisi dilimizi, kültürümüzü egemenliği altına almıştır. Ziya Gökalp, kendimize dönmek, Türkçe sözcükler kullanmak gerektiği ileri sürmüştür ama yazdığı şiire “dil” değil de Arapça bir sözcük olan “lisan” adını vermiştir. Bu şiirde eş anlamlı sözcüklerden Türkçesini almamız söyleniyor ama Gökalp eş anlamlı söz demiyor da, “müteradif söz” diyor! Şerif Mardin’in yazdığına göre, “On sekizinci yüzyılda, resmi yazışmalarda seci kuralına uymak zorunlu hale getirilmiştir. Seci, cümlenin sonunun nokta yerine, cümle ile kafiyeli bir kelime ile bitmesi kuralı idi. Bu yüzden bazı yazışmalarda anlam kafiyeye feda ediliyor, işler son derecede yavaş ilerliyordu. 1829 yılında Rus orduları Edirne’ye dayandığında haber Sultan’a kafiye bulmak yüzünden geç iletilmiş, 2.Mahmut da bu gibi durumlarda, ‘katibane elfaz’a gerek olmadığına dair ferman yayınlamak zorunda kalmıştı.” Bu duruma gülmek mi, ağlamak mı gerekiyor acaba? Halit Ziya Uşaklıgil, dilde sadeliğe karşıdır, ona göre Arapça ve Farsça sözcükler, tamlamalar dilimize sütle şekerin karıştığı gibi karışmıştır, ayırmak olanaksızdır... “Türkçe, ağzımda annemim sütüdür” diyen Yahya Kemal Beyatlı “Eski Şiirin Rüzgârıyle” öyle bir coşmuştur ki, “Bir Saki” gazelinde sadece 15 Türkçe sözcük kullanmış ama Arapça, Farsça sözcüklere 38 kez yer vermiştir! Dildeki yozlaşma gülünç olaylara da neden olmuştur. Eski zamanlardan birinde, Anadolu valilerinden birine “iliniz dahilindeki mevaşi adedinin bildirilmesi” diye bir yazı gelir. Vali kime sorduysa mevaşinin ne olduğunu bilemez, o da “Yazılırken yanlış yazılmış olacak. Herhalde maaşlıları soruyorlar” diye düşünerek en başta kendisini yazdırıp memurların adlarını alta ekler, yollar. Bir süre sonra zehir zemberek bir yanıt gelir. Mevaşi meğerse büyükbaş hayvan demekmiş... *** Halep medresesi müderrislerinden Hami Efendi, dilde eskiye bağlı kalmaya aşırı özen gösteren hocalardan biridir. Öğrenciler kendi aralarında konuşurlarken bile basit ve duru bir anlatım kullanmalarına kızıyor, onlardan çok tumturaklı, yabancı tamlamalarla dolu, secili bir “ifade-i meram” bekliyordu. Bir seferinde öğrencilerinden birinin “çok susadım yahu” demesine pek kızmış, onu bir güzel payladıktan sonra, “Çok susadım, su içtim” gibi kaba laflar bir medrese talebesine yakışmaz. Böyle diyeceğin yerde, en azından ‘derunum ateş-i nar ile püryan idüğünden bir kadeh-i lebriz ab-hoş güvar nuş ederek teskin-i ateş-i dilfikar ve bu suretle iktisab-ı ferah-ı bişümar eyledim’ diyebilmelisin ki, okumuş yazmış adam olduğun belli olsun” demişti. (Okumuş yazmış adam olduğunun fark edilmesi; işte bütün mesele bu!) Bir kış günü, Hami Efendi köşesine kurulmuş, karşısına öğrencilerini dizmiş, derse dalmıştı. O sırada mubassır, yeni yanmış korlarla tepeleme dolu bir mangal getirmişti. Mangalın üzerinden kırmızılı mavili alevler yükseliyordu. Belliydi ki, kömürler gereği gibi yanmamıştı. Bir ara bu korlar birbirine sürtündü, bu sürtünmeden birkaç kıvılcım çıktı, dalgın ders vermekte olan hocanın sarığına sıçradı. Heybetli sarık yanmaya başladı. Öğrencilerden biri bu durumu gördü ama “Hocam, sarığınız yanıyor” diye kaba bir dille konuşmaya çekindi. Bir iki dakika kafasında tasarladıktan sonra, “Ey hace-i bi misal, vey üstad-i zikemal, bu şakird-i pür kelal şol vechile arz-ı hal eyler ki; Bi hikmet-i müteal nar-ı mangaldan bir şerer-i cevval pertap ile ser-i al el-âlinizdeki sarığı iş’al eylemiştir” diye bağırdı. Ne var ki, bu konuşmanın hazırlanıp söylenişinin tamamlanmasına kadar, sarık çoktan alev almıştı bile... Yakın tarihimizden bir örnek verelim. Hukuk dersinde profesör, öğrencilerine bir hukuk problemi sorar. Kimi, falan lehinde dava açarız, kimi de filan lehinde dava açarız der ama hoca hiçbirini kabul etmez. Şaşıran öğrenciler “Hocam, bütün ihtimalleri söyledik ama hiçbirini kabul etmediniz. Aklımıza başka bir şey gelmiyor. Siz söyleyin de öğrenelim o zaman” diye onun yüzüne bakarlar. (Şimdi şu yanıta bakın da asıl neden neymiş anlayın.) “Bir kere, söylediğiniz cümle yanlış. Köylü Mehmet Dayı gibi dava açarız diyorsunuz. Dava ikame eyleriz demeli, farklı olduğunuzu hissettirmelisiniz!” *** Köylünün biri doktora muayene olur. İlaçlarını alır ama nasıl kullanacağını bilemez. Doktora telefon eder. Doktor, “O supozituarlar makattan alınır” der. Köylü anlamaz, muhtara sorar, o da bilemeyince çekinerek doktora bir daha telefon eder. Doktor, “Anüsten alınacak” diye konuşur. Köylü tanıdıklarına sorar, kimseden olumlu bir yanıt alamayıp doktora bir daha telefon açar: “Kusura bakma doktor bey, ben bu ilacı ne yapacaktım?” diye konuşur. Doktorun sabrı taşmıştır: “Kıçına sok kıçına!” diyerek telefonu kapatır. Köylü gene anlamaz, “Tüh yahu, der. Doktor beyi kızdırdık!” *** Esin Afşar yabancılaşmamızı, yozlaşmamızı bakın nasıl dile getiriyor: “Ortalıkta bir sürü şempanze Karıştırıp argo ve İngilizceyle dilimizi Unutmuşlar adeta kendi dillerini Nasıl diyorlar? Eee! Eee! Ay, moon moon, maymun! Biz Amerakanofiliz Unutmuşuz demeyi güle güle Bakkal Ahmet bile Uğurlarken diyor “bye bye abla” Dexter, Timberland, Sebago Go, go, go Lokantalar, mağazalar, butikler Hepsinde Amerikan isimler Biz Amerikanofiliz Yahu neredeyiz biz? Bu şehir İstanbul mu? Texas, Newyork, Hollywood mu? “Morning morning nereye dostum?” “Give empty kafam bozuk!” Can opener ver şuradan Açalım da içelim biraları Bulalım kafaları “hayret bişeysin doğrusu” “Tamam mı?” “tamam” “oldu mu?” “oldu” “Yahu ne oldu, ne oldu?” “Ne oldu sana böyle?” Ralp Lauren gömlek istedim anamdan Bir araba laf işittim babamdan, Birader bunlar kafayı yemiş Yerli malı giymeliymiş, “Vah vah! Durum kötü desene Babanı doktora götürsene!” A dostlar! İşte böyle Uzayıp gider bu hikâye Titreyip kendimize gelelim hele Kurtaralım kendimizi, kentimizi, dilimizi de!” *** Şimdiye dek hep olumsuzluklardan söz ettik. Amacımız içinizi karatmak değil, bunları değiştirmek için çok çalışmak gerektiğini sergilemek. Sorunları iyi bilelim de ona göre önlem alalım, yozluğu, yabancılaşmayı yurdumuzdan kovmak için savaşalım. Ord. Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu bakın ne diyor bu konuda: “Bizim kuşağın ilk dil öğrenimi tümüyle Osmanlıca tabana oturur... Babamıza mektup yazarken bile ‘babacığım’ ya da ‘sevgili babacığım’ diye başlamak kaba ve senli-benlilik sayılırdı. İlle ‘pek muhterem pederim’ ya da ‘bais-i feyz ü hayatım efendim’ demek gerekirdi, bu yüzden, benim Osmanlıca tabanından öz Türkçe tabanına geçmem elbette kolay olmadı. Çocukluk ve gençlik çağındaki eğitimin iliklere kadar işlemiş alışkanlıklarından öyle kolay sıyrılamıyor insan... Ben öz Türkçe aşamasına, Atatürk’ün bizlere aşıladığı ulusal bilinçle ulaştım... Atatürk’ün başlattığı öz ve bağımsız Türkçe ateşini bizden sonraki kuşakların daha dagür olarak sürdüreceklerinden kuşkum yoktur. Çünkü Türk’ün bağımsızlığı, gerçek Atatürkçülük ve Türk ulusçuluğu bunu gerektiriyor.” Yazarımızın umudunu ve güvenini boşa çıkarmayalım, kötü alışkanlıklarımızdan sıyrılalım, “Hiçbir şey dilden daha önemli değildir” diyen Konfüçyüs hızlandırsın çabalarımızı, yabancılaşmaktan, yozlaşmaktan kurtulmak için var gücümüzle çalışalım. Kara kara kazanlar Kara yazı yazanlar Rahat yüzü görmesin Dilimizi bozanlar! Erhan Tığlı *********
??? #37
seni bekliyorum,
Başa Dön