Değerli Güliz,
Gitgide tuhaf bir ikileme düşüyorum bu –benim için yeni- iletişimsel tartışma boyutunda ilerlerken. Bunu her şeyden önce belirtmem gereken noktaya geldik galiba. Sevgili Sue’nin da (1.11 tarihinde) yazma etkinliğinin kendisindeki süreçlerden bahsederken ortaya koyduğu ve beni son derece hırpalayan ve sarsan içtenliği karşısında neyse, biraz daha yalıtılmış olanı sizin yazdıklarınız karşısında hissediyorum, -asıl söylemek istediğim şeye gelmeden önce, nedir bu tuhaflık açıklamaya çalışmalıyım, hem de hiç dolaylandırmadan: yazma eyleminin mutlak tekilliği ve her bir kişide kendine özgülüğü, öyle bir ayrıcalıklı gerçekliğe sahip görünüyor ki, insan (örneğin ben), bunu neye yoracağını, nasıl bir tepki vereceğini bilemez hale düşüyor; bu “çaresizlik” tıpkı (lütfen benzetmemi bağışlayın) bir insanın kendi cinsellik deneyimlerini bir başkasına aktarmasıyla ortaya çıkan durumdaki gibi: itirafları dinleyen ne yapabilir? Susup mahcup bir şekilde dinler. Tuhaftır, bize, salt bize özel bir şeymiş gibi algıladığımız ve deneyimlediğimiz şeyler, aslında –biraz mesafeli bakılınca- en belirgin haliyle “insanal” (insana özgüdür, yani “insani“ değil, “insancıl” da değil demek istediğim) bir şeydir. Fakat, yazma eylemi, tüm insanlara özgü en temel davranış biçimi olmakla birlikte (örneğin cinsellik gibi) yine de temel davranışlar arasında görünmüyor, değerlendirilmiyor hiç, -ne var ki, insanal olan bu en temel bölgeye girmeye çok az kişi cesaret ediyor, girebiliyor, bu nedenle de dışarıdan bakıldığında, sanki yazmak çok özel, öznel ve salt kişiye özgü bir durummuş gibi yansıyor, -hiç de değil. Çok büyük bir yanılgı var bence burada. Tekrar cinsellikle karşıtlaştırarak belirtmek gerekirse: herkes cinsel deneyimini, iç-güdüsel saydığı güçlerini bir şekilde hayata geçiriyor, gerçekleştirip yaşıyor, yazma yönündeki –bana kalırsa daha temelli ve iç-güdüsel olan- insanal dürtüsünü ise hiç kale (şapkalı “a”) bile almıyor, bu durumda da bunu kale alanlar veya bu bölgeye giden kapıları arayanlar tekilleşiyor, öznelleşme görünümüne kavuşuyor; oysa, kanımca üstlendikleri bu deneyim, tüm insanal güdüler adına bir deneyim üstlenilmesine denk bir şeydir. Yazma sırasında da işte bu nedenle insan salt kendisi olamıyor, sanki binlerce, yüz binlerce başka insanı da beraber, birilikte yaşıyor, yaşatıyor, canlandırma gereksinimini duyuyor, bu binlerce duyum içindeki varlıklara biz “olası okur” diyoruz. Bu bakımdan çok doğru ve isabetli bir saptamayla “şizofreni” ile ilişkilendirme yaptınız bence. Fakat, şizofreni, iki, bilemediniz üç dört (ayrıca kişiselleşmiş, kendi biyografinizde harmanlanmış veya harmanlanmamış ham) karaktere bölünme iken, yazma eylemindeki “bölünme” binlerce, en azından sayısız karaktere bölünme şeklinde ortaya çıkıyor, bu karakterlerin de ayrıca sizin biyografik kimliğinizle aslında hiçbir bağa sahip olması gerekmiyor da (Amazon ormanlarında sabah güneşine gözlerini açan küçük bir yerli kızın bakışları ile sizin gündelik biyografik akışlarınız –salt insan olmak dışında- nerede kesişiyor ki? Mesela diyorum…); bütün bunları göz önünde tutunca özet ve çıkarım olarak o zaman şunu söyleyebilirim: yazma eyleminin kendine özgü bir ortamı vardır, ama, bu kendine özgülük, kişilere özgülük değildir, insan olmanın en temel güdüsel bölgelerine girmenin getirdiği kendine özgülüktür kanımca. O halde, sanki kendi deneyimlerimmiş gibi bakamam yazma sırasında yaşadıklarıma. Bütün insanlar veya daha doğru bir söylemle salt insan adına veya temsilen yaşadığımı bilmeliyim yazma eylemi içindeyken.
Biliyor musunuz, bunları ben kendime ait görüşüm olarak da kabul etmiyorum (bu konuda biraz sert ve ödünsüz olmaktan kurtulamıyorum da), o bakımdan yazma eylemine dönük “sır” vermekten de çekiniyorum hep, hatta içtenlikle “yazıp yazmadığım” konusunda bile ip ucu vermekten hep çekinmişimdir. İletimimin başında andığım tuhaf ikilem de buradan ileri geliyor. Yüz bin kişilik bir futbol stadyumunda herkesin gözü önünde çıplak durmaya cesaret edebilirim belki (böyle bir gereklilik olsaydı), fakat, yazmakla ilgili deneyimlerimden –hele hele kendi deneyimlerimmiş gibi- bir oda içinde birkaç güvenilir dostuma bahsetmek, bana çok daha mahrem kırıcı ve özel gelirdi, kısacası olanaksız bir girişim, -ben başaramazdım korkarım.
Bunları aslında sizin yazdıklarınıza bir tepki veya yanıt olarak almayın, sizin (veya başkasının) davranışlarına bir yorum getirmek değil benim niyetim, daha çok konuya yönelik görüşümü açıklamam için bir giriş, bir “bağlamsal durum” saptaması, yani: ben bu koşul ve denklemlerde konuya dönük yaklaşımımı sunuyorum der gibiyim. O halde sizin iletinize yanıtımı/görüşümü şu şekilde (öndeki koşulları göz önünde tutarak) toparlayabilirim:
Yazma eylemi içindeyken yazan kişi, kanımca “kendinden geçiyor” (sınırlı ve dar benliğinden sıyrılıyor) yazmanın doğal bir etkileşimi olarak. Sizin sözlerinizden anladığım bu; buna katılıyorum, hiç kuşku veya ayrıştırma olmaksızın. Ama, yazma eyleminin gerçekleştiği “organ” (kanal/medium, gerçekleşim düzlemi vs…) belli bir düzeyde (ve döneme göre kurallılık veya kuralsızlık yasaları ile) “sabit”, “biçimselleşmiş”, ön görülmüş, kısacası verilmiş durumda. O halde kendinden geçme durumu belli bir sistem ve düzen içinde somutlaşmadıkça, kendinden geçme, kontrolsüz ve denetimsiz de olabiliyor, -asıl sorun da bu: yazan ben, yazar kimliği olarak kendinden geçme durumunda iken, bunun hangi yollardan gerçekleşeceğine karar veremiyor; en azından kendisini çevreleyen “dil” içinde kendinden geçiyor, dil, yani yazınsallığın gelenekselleşmiş dili değil, salt sistem olarak bu dil ise, benim (kişinin) keyfiyetine kalmış bir ürünü değil; hele hele biçimlenmiş yazın (edebiyat geleneğinin) dili görülen ve görülmeyen binlerce yasayla ve kurallıkla belirlenmiş durumdadır hep, hatta bu kurallılığı çiğneme ve yıkma kuralları bile öngörülmüş ve belirlenmiştir, kısacası: kuralsızlık bile kurallar dahilinde gerçekleşiyor edebiyat kanalı veya medyumu içinde. O halde, sanki her şey ilk ve tekmiş gibi davranmak, içine girilen (girilmiş) medyumun içindeki en temel gerçekliği ve gerekirleri bilmemek anlamına gelmiyor mu? En basit haliyle: ben “şiir” (görsel olarak o metin türünden bahsediyorum) yazarken, bunun bir “roman” olduğuna herhangi bir an inanarak yazabilir miyim? Ya da diyelim ki kendi kendime ikna gücüm büyük, inandırabildim kendimi bu konuda, sonra da bu “şiir”i “roman” diye sunabilir miyim ikna edici bir şekilde? Demek ki, “kurallar” ve kanallar içinde ilerliyorum, “bana özgü” olan şeyler o kadar yanıltıcıdır ki. Kendimi (kendime ait olan oran ve veriler konusunda) kandırdığım anda, o medyumun dışında bulunuyorum demektir, en azından benim kanaatim bu.
Size son olarak kendi (bu sefer kişisel) görüşümü bir anıyla, bir “yaşantılayım”la anlatmak isterim: çocukluğumda bir keresinde (büyük bir evdeyken) yanlışlıkla bir odaya girdim, yolumu kaybetmiştim, baktım ki, odada, “dışarıda”, yani o gizemli odanın dışındaki sıradan dünyada, hiç görmediğim kıyafet ve aletler vardı, ilk anda, epey ürkmüştüm, ama kalbim ve gözlerim ortama alıştıkça, daha ayrıntılı olarak keşfetmeye cesaret ediyordum, -tekil şeylere dikkatimi toplayabiliyordum gitgide, ve baktım ki, elimde bir şey, nasıl desem, açılıp kapanan, üzerinde, hafif pastel renkli bir narinlikle, kuyruğu arkadan inanılmaz derecede açılıp yükselen bir hayvan (bunun bir “tavus kuşu” olduğunu ben nereden bilebilirdim ki?), bana göre annemin bana anlattığı masallardaki hayvanların yaşadığı dünyadan bir varlıktı hemen, -elimde bu sihirli yel yaratıcısı ile bana kalırsa binlerce Suphi’yi barındırabilecek dolaba yöneldim, -açtım, ve içinde kayboldum sevgili Güliz; evet, bir daha o odadan, hatta o dolaptan, içinde acayip kıyafetlere bürünüp binlerce kişiliği aynı anda içimde yaşatabileceğim o büyük dolaptan bir daha hiç çıkmak istememiştim, -akşama doğru beni o dolapta bulmuşlardı, bütün büyükler epey korkmuş olmalıydı, bilmiyorum, hepsi nasıl sarmıştı etrafımı anlatamam, yüzlerinde ise bir ikilemli tedirginlikle birlikte bir rahatlama (fakat bunları sanırım ben şimdi uydurdum, yüzlerini o anda gördüğüme inanmıyorum aslında); sizi şu konuda temin edebilirim: olağan dünya denilen şeye ben o günden sonra olağan gözlerle bakamaz hale geldiğimi hemen anlamıştım, bir daha “onların” dünyasına nasıl dönecektim? Hayatımın uzun bir süresini bu “eve dönüş” (memlekete, bilinen dünyaya dönüş) hasreti ve çabası içinde geçirdim. Bugün (çoktandır) biliyorum ki: dünyadaki tüm “hayalperestler”le aynı yurdu paylaşan, o yurdu özen ve dikkatle koruyan bir yurttaşım. –Yazıyor muyum? Hiç sanmıyorum, yazsam dahi, bunun pek bir ayrıcalığı olduğuna inanabileceğimi sanmıyorum, nedeni çok basit: ben bu dolabın içinde binlerce yüz, binlerce kıyafet, binlerce dönüşüm görüyorum, her biri ben, hiçbiri ben. Olağan denilen dünyanın da bu büyülü dünyadan gizlice beslendiğinden de hiçbir an kuşku duymuş değilim. Aksi değil ama: dışarıdaki kurgu, burada, yani içerideki kurguyu taklit ediyor, -tersini sananlar, düşlemenin ne anlama geldiğinden habersizdir sanırım.
İşte söylemek istediğim şeyin söylenebileceği noktaya geldim: sizin düşselliğe düşkünlüğünüz (alıntı: “[[I]]en güzeli kurgusuzluğun içinde kaybolmak ve bunun tadına varmak[[/I]]”; başka alıntı Sue’den: “[[I]]bazen urettigim karakterlerin psikolojisine burunup dunyaya ofkeleniyorum, kimi zaman dilim damagim kuruyor....sanirim en kotusu de yazdiktan sonra sozcuklerime, mesajima yabancilasmam[[/I]]”, korkarım bu alıntının içerdiği derin mi derin hakikat konusunda öyle kolay yoldan bir söz bulamayacağım…) beni –yurdumda yalnızlık çektiğim yönündeki- yanılgımdan kurtarıyor, bunun için teşekkür ederim, hem size, sevgili Güliz, hem değerli Sue’ye.
Sevgiler.
Suyel
Not: Ayrıca, Dichotomie’nin Türkçe karşılığı (çatallaşma) için teşekkür ederim, üstünde tartışma yapılabilecek bir öneri gibi geldi bana…
Kurgu Sanatı
11 görüntülenme · 37 ileti
Sevgili Suphi,
Yazdığın uzun yazıyı okurken aklımdan binlerce şey geçti söylemek için, ama şimdi açıkçası hepsi karman-çorman oldu :) Toparlamak gerekirse;
19.yy'da başlayan araştırmalara göre yaratıcılık; ruhsal hastalık, deha, nevroz ve delilik olarak görünüyordu. Bunu ilk önce aileden geçen kalıtımsal bir şey olarak görüp araştırdılar. 20 yy'da ise, aynı konuda yaratıcıların birinci dereceden akrabaları inceleniyor ve bir yargıya varılmaya çalışılıyordu. Ama daha sonra araştırmaların güvenirliği sorgulanmaya başlandı. Çağdaş yazarların etkileyici orandaki intiharları, bu araştırmaları yapmalarına sebep olmuştu. Nedense gerçekten çok zor bir hayat geçiren, nevrotik bir çok yazarın sonu intihar olmasına rağmen yazdıkları şeyler insanı büyüler. İçlerindeki dünyanın göstergesidir neredeyse yazdıkları. Tabi ki herkes yazar, herkesin içinde bulunduğu yada ziyaret ettiği yer aynıdır. Kişiselleştirmeden kastım yöntem adınaydı. Herkes günlük tutmuştur. Edebiyata bir giriştir günlüklerde. Önemli olan o günlüklere yazarken kimsenin okumayacağından emin olup, gerçekten düşündüklerinizi, fantezilerinizi, sırlarınızı dile getirmektir. Bir insanın cinsel fantezilerini anlatması başkasının midesini bulandırabilir, sinir edebilir. Ama oysa biz bu fantezilerin bir çoğunu edebi yapıtlarda okuyoruz. Okuyucuların midesinin bulandığını sanmıyorum. Çünkü biri size sırlarını anlatırken, onun gözüne bakarsınız dinlersiniz ve rahat edemezsiniz. Ama bunları okurken siz yalnızsınızdır ve rahatsınızdır. Aynı şekilde yazarken de yalnız olduğunu ve kimsenin okumayacağını bilmek yaratıcılığa güç verir. Utanmanın ne derece doğru olduğunu bilemiyorum. Yazdıklarınız isimsiz yayınlansa, ve birgün gerçekten çok tutsa, herkes kimin yazdığını merak etse o zaman bunları ben yazdım dermiydiniz? Sadece merak ettim, yazdıklarınızın okunmasına cesaret etmeniz için nasıl bir şeyin gerekli olduğunu. Merakımı bağışlayın. Her neyse ben toparlamaya çalışmalıyım biraz, anlatmak istediğimi sizin gibi sistematik bir şekilde sıralama yeteneğim yok sanırım benim. Apar topar ordan oraya sıçrıyorum. Freud bir yazısında şöyle demiş: "Yaratıcı yazarlar değerli müttefiklerdir ve onların sundukları kanıtlar büyük övgüye layıktır; çünkü onlar yerle gök arasında, bizim felsefemizin henüz düşünü bile kurmamıza olanak vermediği bir sürü bilgiye sahiptirler. Onların zihin konusundaki bilgileri, bizim gibi sıradan insanlarınkinden çok daha ileridedir, çünkü onlar bizim henüz bilim alanına sunmadığımız kaynaklardan yararlanmaktadır." Freud'un bu sözlerinde sizin bahsettiğiniz dolabı bulmak beni şaşırttı. Dediğiniz gibi yaratma sürecinde gidilen ülke aynı. Dış dünyadan uzak ve kaynak olan bir yer. Ama bununla birlikte ben yaratıcılığın değişik ve karmaşık bir olgu olduğu görüşündeyim. Kimsenin bu relatif yaratma süreci kolay kolay açıklayabileceğine inanmıyorum. Yazanlar kendi düşüncelerinden ve aynı zamanda bilmedikleri bilinçdışı depolanmış fantezilerinden, hislerinden, anılarından yararlanmaktadır. Bu saklanmış duyguların kağıda dökülmesi kimine göre sancılı bir süreçte gerçekleşirken, kimine göre de planlı ve rahat bir süreçte yazılmaktadır bence. Freud yaratıcılığı bilinçdışı uyarılmalar ve çatışmaların yüceltilmesi (sublimasyon) olarak görmüş. Kendimi kaybedip saçmalamaya mı başladım yoksa? Demek istediğim, yazmanın belli kuralları var. Neyin yok ki? Dizginleyemediğimiz hayallerimizi dil ve biçim olarak sınırlandırmak zorunlu olduğumuz bir süreç. Ve sanırım uzun bir şiir yazıp bu roman derseniz size hayır o destan diyebilirler. Ama eğer retorik bilginiz varsa ve önce kendiniz inanırsanız, neden olmasın, bunu kabul edebilecek insanlarda olabilir bence. :)
İnsan bir öyküde gerektirdiği gibi Amazondaki küçük bir kızın gözünden bile baksa bence yine kendisidir. Empati gibi birşey. Bir duruma bakış açımı sizin bakış açınızla birleştiririm ama yine de o salt bana aittir. Kendimi karakterimin yerine koyarım, yağmur altında sırılsıklam olmuş, geceleyin hiç bilmediği bir yerde kaybolmuş biri ne hisseder? ne yapar? -- Ben olsam ne yapardım? Bunları birleştirip karaktere verdiğinizde gerçekçi ve aynı zamanda kişisel bir hareket yakalamış olursunuz. Şizofren değiliz aslında, şizofrenler kendi özgün görülerini sanat yapıtına çeviremezler ( güçlü ego eksikliğinden dolayı) bence, çevirselerdi şizofren olmazlardı. Ama bunca karakteri empati yaparak yaratıp, onları içimizden çıkarmak ve yaşatmak insana gerçekten şizofren miyim acaba sorusunu düşündürüyor.
Ben; yazmak nasıl olur? Ne gerektirir? Tam olarak süreci nasıldır? nedir hissedilen bu yoğunluk ve herkesle eşdeğer midir? Bilemiyorum...
Sanırım sizden esinlenerek biraz uzun yazdım, umarım sıkmamışımdır..
Güliz
Değerli Güliz,
Görünen o ki, aşama aşama birer kabarık gel-gitlerden oluşuyor zamanımız; size (konunun derinlik akışıyla birlikte) yazma isteğim, acaba ayrıştırıcı bir yer dolgunluğuna doğru gidiyor muyuz kuşkusu tarafından –eh- az bucuk engelleniyor neyse ki, -bir öğle sonrası boyunca, akşam, çeşitli göreceli gündelik işler tamamlanır tamamlanmaz, Güliz’e yanıt modu üzerime çöker, karşı koyamam. Sistematiklik buysa, bana uyar.
Sistematik olma dedim de, yazdıklarınızı bu yarım günlük foruma yazma diyeti döneminde üç ana bölüme ayırdığımı, bunlara ayrı ayrı birer kesitle yanıt vermek istediğimi, bunun sonunda da biraz kendi düşüncelerimle bağlantılı olan; konuyu belki başka bir odaya taşımayı gerektirecek yönden ele almaya karar verdiğimi belirtmem gerekir. Yanıtlara geçmeden önce, sizin de mutlaka fark etmiş olacağınız bu akşamki “tuhaf ses tonu”mu bağışlamanızı diliyorum, çok yorucu ve uzun bir çalışma günü geçirdim, biraz rahatsızım.
Yazarların yaratımla bağlantılı olarak geçirdikleri psikolojik baskın ve travmaların, yapıtın önüne geçmesi, elbette ki, modern yazın (sizin tarihlendirmeleriniz gayet isabetli kanımca, yani: 19. ve 20.yy.) içinde bir belirginlik noktasıdır, hatta, günümüzde “sağlıklı” bir yazara kuşkuyla bakılıyor desem, abartmış olur muyum acaba diye de yaklaşılabilir bu konuya… Fakat, biraz daha ayrıştırıcı gözle bakılınca aklıma şu soru geliyor: yazma eylemi, hele hele modern çağda, inanılmaz bir duyusal ve entelektüel koşullanmışlık öngörüyor, acaba (modern) yazarların nevrozları buna mı bağlıdır, yoksa sahiden genel olarak “yaratma” eylemi böyle bir intihar eğilimini de doğal ve zorunlu olarak içeriyor mu? Modern sanatın belki de en “yaratıcı yaratıcılarından” Pablo Picasso örneğinin bu denklemi bozduğunu unutsak bile (hatta, ressamların, çalışma materyaline denk olarak daha “gerçekçi” ve somut olmaları gerektiği savına dayandırabilsek bile, zira intihar eden bir modern ressamı ben şu an anımsamıyorum), o zaman, başka, yani modern-öncesi çağlarda böyle bir eğilimin hiç söz konusu olmadığını, dolayısıyla da ancak modern çağ ve sanatla ortaya çıktığını, sonuçta ve dolayısıyla yaratımla intihar bağlantısının ancak modern çağdaki sanat üretimiyle bağıntılı bir şey olduğunu düşünmeye iten bir nedensellik veya ilişki ortaya çıkıyor. Siz de haklı olarak 19.yy ve 20.yylarını anıyorsunuz. Benim de son (veya ondan önceki) yazımda gizlice ve atıfla bahsetmeye çalıştığım şey buydu asıl: yaratım ve yazınsal yapıtın üretimi sırasındaki “öznellik” boyutunun nesnel gerekirlerin önüne geçmesindeki karanlıklar, ürkünç belirsizlikler. Bence, bu üstünde ne kadar durulursa durulsun, son kertede hep karanlık kalacak bir sorundur. Bu yönüyle de size katılıyorum. (bir örnek vermek iyi olurdu, fakat çok da ortak referansa sahip olmadığımız olasılığı karşısında da ben –ukalalık yapma korkusuyla karışık- bundan çekiniyorum doğrusu.) Size, en basit yoldan en açık haliyle kendi “halimi” belirtmekle kendi açımdan bitireyim konuyu: yazı yazan birini ben en çok öğle öncesi, evin için çocuk “gürültüsü” ile dolu olduğu anlardan tasavvur etmeyi yeğliyorum, ya da yürüyüş sırasında iyi hafızası olan biri olarak. Sandalyede oturarak ve gece vakti yazı yazan (yaratıcı ürün anlamında) birinin üretimine yönelik –nedense- ilk okumada bunu hissedip kuşku duymaya başlıyorum. Tabii, büsbütün kişisel ve prive bir yaklaşım bu.
Yazınızın ikinci bölümü, sizin de isabetle belirttiğiniz gibi, “sistematik” değil, yani, biraz karışmış; fakat ben anladığımı var sayarak “fantezi”lerin bir (tanıdık veya tanımadık) başkasına (ya da daha fazla insana) aktarımı bağlamındaki sorunları yazma eylemi içinde yerleşik olarak görmüyorum. Çok ilginç bir sihir var, paylaşılan “dil”de: hem açığa vuruyor, hem gizliyor. Fakat yazı? Yazı, baştan sonuna “büründürmek”tir. Siz isteseniz de, istemeseniz de, gerçeği söylemekten uzaksınız, en çok da gerçeğin kendisini dışa vurduğunuzu hissettiğiniz anda, en büyük “yalan” içindesinizdir. Yazının bu ilkesel yasasına yönelik bir yazarın karşı koyabilmesi kanımca ancak yazarlığını inkar etmesi koşulu ile olanaklıdır. Şu son derece iletişimsel ve aktarımsal düzeydeki dilimiz bile, bu yazılardaki iletişim dilini kastediyorum, bu yazı türü bile, bir yanıyla bazı şeyleri salık veriyor (fikirlerimizi, görüşlerimizi, deneyimlerimizi,) en çok yanıyla ama büründürüyor, gizliyor, ve “gerçeği” saklıyor. Ne kadar kişisel olmaya çalışırsak çalışalım (farazi diyorum) bunu başarmamız olanaksızdır, kendi boyutumuzda değil, okuyanlar boyutunda olanaksızdır. Dil, yazıdaki dil hele, derin bir kuyudur. Çok derin. Dibine hiçbir ağırlık sarkıtıp derinliği ölçmeye kalkışmamalı,- zaten hepimiz bilincindeyiz onun, yani, söylenemeyen derin sırrın, ne gerek var? (şimdi de ben “müphem” ve karışık yazıyorum!)
Üçüncü bölüm: “meraklı sorunuz”.
Merakınızın içtenliğine denk davranmaya (çalışmaya) özen göstereceğimden umarım kuşkunuz yoktur. Eğer “okur”, benim bir gün yazıp yazmama konusunda olumlu karar verip yazacaklarımı okurken, ben onları yazarken ne yaptığımı, nasıl bir odada hangi günün hangi vaktinde hangi niyetle neye yöneldiğimi de görebilseydi, evet, o zaman, derdim ki, bunu ya da şunu yazmış olmak ve başkalarına göstermiş olmak, iyi ve doğru bir şeydir. Zira, eğer bir gün böyle bir işe kalkışırsam, buna değecek tek şeyin şu olduğuna inanıyorum: insanlar arasında insan olmayı başarmış olmak. Bundandır ki herhalde, kendi kendimle bağıntılı hamlıkları dile getirmeyi “yazmak”la eşanlamlı bulmuyorum, -dilin zaten kendi başına, yani benden bağımsız olarak, bir kurgulama ve “yalan” üretme aracı olduğu için (bir önceki bölümdeki yanıtıma bakın), ne kendi yalanlarımın bir anlamı kalıyor, ne de başkalarına yüklediğim sözde gerçeklikler veya “fanteziler”. Kısacası: Bir yazınsal ürün, zaten, bir şeyi dile getirmez, sadece kendini ifade eder. Bunun bilinci ortaklaşıldığı anda, bu “kurgulayışla ilgili gizli anlaşmanın bilinci” konusunda bir yalanlama ortamı olmadığı anda, evet: ben de yazmayı çok ister ve sanırım sevebilirdim. Bu olmadığına göre, yazma konusunda kafa yormayı yeğliyorum. Dolaptaki durumu anımsayın: orada istediğiniz kılıfa girip, istediğiniz kimliğe bürünüyordunuz. Bu bir oyundu, ve oyunun bir (koşulsal) parçası, bunun bir oyun olduğu yönündeki bilinçti. Kasıt yok, hesap yok, sadece el becerisi, göz özeni, düşünce kıvraklığı var. (bu bakımdan da, Freud’la ilgili andığınız önemli ayrıntılardan sonra, “kendinizi kaybedip saçmaladığınızı” ileri sürmenize katılmıyorum. Kanımca, orada söyledikleriniz- özellikle de “süblimasyon”la bağıntılı olan nokta- “oyun fikri”nden başka bir şey değil, -“oyun yalıtır, arındırır, yüceltir; sanatsal üretim, oyun kurma ve oynama biçimidir.” –ya Heidegger söyledi bunu, ya da Adorno, şu an emin değilim…).
Son bir parantezli açılımı, son günlerde sıkça kendi kendime söylenip durduğum bir şeye ayırmak istiyorum: GÖRMEK İÇİN BAKMALISIN. BAKMAK İÇİN SEVMELİSİN. SEVMEK İÇİN ANLAMALISIN. ANLAMAK İÇİN, YÜCELMEYE HER AN HAZIR OLMALISIN.
BU SÖZÜ, “YAZMAK”LA BİR TÜRLÜ BAĞINTILAYAMADIM HENÜZ; BELKİ DE BAĞINTI YOK?
SEVGİLER.
SUYEL
Sevgili Suphi,
En son rahatsızdınız biraz, umarım bugün kendinizi daha iyi hissediyorsunuzdur.
Ben de açıkçası akşam saatlerinde bilgisayar başına oturunca bakalım Suphi Bey neler yazmış diyorum, foruma girmeden uzun bir yazıyla karşılaşıcağımı bildiğimden şaşırmıyorum :) Ama açıkça söylemeliyim ki, bazen aklınızdan geçenleri uzun cümlelere yayıyorsunuz ve bağlıyorsunuz birbirine bu yüzden anlam karmaşasına neden olmaması için birden fazla kez okumam gerekiyor. Ve bazen yazdığım birşeyin sizi rahatsız edip etmediğini kuşkuyla düşünüyorum.
(Sizin iletinizden: yazma isteğim, acaba ayrıştırıcı bir yer dolgunluğuna doğru gidiyor muyuz kuşkusu tarafından –eh- az bucuk engelleniyor neyse ki)
İntihara eğilim, yaşanan buhranlar, iç kargaşa- ikilemler, acılar vs sanırım yaratmaya vesile oluyor. Modern olarak ayırmayacağım, modern yazarların çoğunda artık bu hissiyatın olduğuna inanmıyorum. Eski yazarlara baktığımızda, problemlerle savaşamayan, çaresiz kalan ve sorunlarını aşmasında yardımcı olacak bir toplumdan çok köstekleyen baskıcı bir toplumda yaşamış olan yazarların yazılarında acının varlığı hemen kendini hissettiriyor bence. Hissedilen yoğun duyguların (ki illâ kötümser olmak zorunda değil) bir zaman sonra dışarı çıkmak istemesi, ama bunu gösterememenin baskısı ile ele alınmış bazı öyküler, bazı romanlar. Bu dışa vurum belki içinde bulunduğu zor durumdan yazarı kurtarma yönünde başarılı olmuştur. Yazmanın her zaman iyileştirici bir şey olduğunu düşünmüşümdür. Ve insanın kendisiyle dürüst olarak bir hesaplaşma yolu olduğu kanısındayım. Hissederek yazmak en içten ve en samimi yazma biçimidir bence.
Benim kişisel görüşüme göre, yaratıcılığın en çok ön plana çıktığı en açık olduğu an her zaman gece yarısı olmuştur. Bu yüzden sabah yürüyüşlerinde ve çocuk gürültüleri arasında hayal edemediğim bir çok şeyi gece keşfedebileceğimi düşünüyorum. Nedeni ise şu: gece yarısı- uyku ve uyanıklık arasında olan bir yerde (hypnagogia) beyin daha fazla çalışıyor ve daha fazla bilinçdışına kayabiliyor, aktif bir şekilde yaratabiliyor. Bununla ilgili bir örnek olarak Edison'u okudum. Edison kafasına bir sorun takıldığında ve bulamadığında, gece bir sandalyede oturup uyuyormuş, iki avcunun içine demir toplar koyuyormuş, ve toplar yere düştüğünde yani derin uyku süreci tam başlamak üzereyken uyanıyor, çözemediği sorunu çözüyormuş. Adam mucit tabi, sorununu nasıl çözeceğini bile keşfetmiş. Bana okuduğumda oldukça ilginç geldi. Kendime yakın gördüğüm bir teknik, ben gece yatarken yanıma bir kalem bir kağıt koyuyorum, ve hayalimde gezinen şeyleri alarm çalmış gibi birden uyanıp not etmeye başlıyorum, tabi sabah kalktığımda uyku sersemiyken yazdığım hiyeroglif yazıyı çözmem biraz zamanımı alıyor. :)
Yazımın ikinci bölümü olarak ele alıp incelediğiniz paragraftaki düşüncelerinize pek katıldığımı söyleyemem. Dilin gerçeği saklamasından çok, gerçeği söylemesini tercih ederim. Daha öncede dediğim gibi, içten, samimi ve gerçek yazıları her zaman kendime daha yakın bulmuşumdur. Sanırım iyi bir yalancı olamadığımdan dolayı olabilir. Ne başkalarını kandırmayı başarabiliyorum, ne de kendimi. Dil, gerçek düşüncelerimizi aktarmamızda onları ap açık ortaya sermek yerine edebi şekiller verip süslememize olanak tanır. Bu yüzden, ben dili karmaşık, çözülmez ve dipsiz bir kuyudan ziyade, yalın, taze ve kendi içinde karmaşık bir düzen olarak görüyorum.
Oyun ve Freud'dan bahsedince şunu dile getirmek isterim: Freud yaratıcı yazarları oyun oynayan çocuklara benzetmiş. Çocuklar oyun oynarken kendilerine bir dünya yaratırlar ve buna inanırlar. Onlar için bir silgi yeri geldiğinde araba görevi görebilir. Aynı yaratıcı yazarlarda olduğu gibi, yazarlarda hayal ettikleri kendi dünyalarına inanırlar. Yaratmak çocuk oyunu gibidir. Artık yetişkin insan oyun oynamasa bile, bu ihtiyacı hayal kurmakla karşılar. Ve aklıma kendi çocukluğum geldi: annem durmadan oyun oynadığım için beni özel okuldan alıp öğlene kadar süren bir okula vermişti, psikologların tavsiyesiydi bu. İlkokuldayken ders çalışmam için odama kapatıldığımda annem kapı arasından beni izlermiş, anlattığına göre kalemleri ve silgileri konuşturuyormuşum ders çalışmak yerine. Her zaman oyunlar beni cezbetmiştir. Hâlâ çocuklar oyunlarına beni dahil ettiklerinde uyum sağlamakta zorlanmam. Herkesin içinde bir çocuk vardır derler ya, bende de fazlasıyla var hâlâ :)
Son olarak, umarım bu iletimde size fikirlerimi karıştırmadan ve akıcı bir şekilde anlatabilmişimdir. Sistematik olma konusunda başarısızım ve dağınığım ne yazık ki.
Sayfa sonuna yazdığınız güzel bir söz, bunu yazmakla ilişkilendirebilirsiniz. Çünkü içinde fazlasıyla şey kapsıyor. Açık ve net olarak sahip olmamız gereken nitelikleri sistematikleştirmiş :) Her ne kadar doğru da olsa, bazen oldukça güç de olabiliyor bunları gerçekleştirmek, gerçekten bakmak ve görmek, gerçekten birini anlamak, ve anladığında gerçekten yükselmek..
Sevgiler.
Güliz.
Değerli Güliz,
Yazdıklarınızı okurken, aklıma Michelangelo geldi, son çare olarak. Bir hafta on gündür paylaştıklarımızı aşağı yukarı –tabii kendi dilinde- içeren bir şiir (sone) vardı aklımda, onu buraya –anlayışınıza sığınarak- ekliyorum. Yorumlamak istemem; siz kendi yorumunuzu oluşturun önce (bu arada, taze bir çeviri olduğunu; o dönemin (Rönesans – Barok geçişi) söylemsel geleneğini; sone biçiminin kendine özgü yasallığını vb. unsurları göz önünde tutarsanız, şiirdeki “yabancı”lığı, şiire değil, bizim (hem çağdaş ve Türkiye’de yetişmiş insanların) alılmama ve estetik kaygılarımıza atfedersiniz, Michelangelo’nun ustalığına bir gölge düşmesin sakın. Ayrıca şunu da çok, ama çok içten belirtmek istiyorum: Burada ikimiz karşılıklı konuşmuyoruz ve iletişim içine girmiyoruz kanısındayım; bizler, temsilen fikir ve görüşlerimizi belirtiyoruz, bu da son derece güzel bir şey, bence büyük bir nimet,- yani: temsili olarak fikirlerimizi ortaya koymamızın bilincinde kalmamız, çok çok değerli bir şeye işaret ediyor benim gözümde. Aksi halde, benim (ya da sizin, başkasının) özel görüşlerimi (görüşlerinizi, görüşlerini) belirtmemle herhangi bir adım atılmış olmuyor; kaldı ki: bunlar, “benim” görüşlerim demem için sadece kötü ve katı kalpli değil, daha da vahimi: bağışlanamaz derecede salak bir insan olmalıydım…
Sevgiler.
Tanrısal taraftan gelse de bir tasarım,
El becerisi, taşta onu daha özürlü
Bir biçime dönüştürür: kısa ömürlü
Tasarım, henüz bir sanat değildir.
Kağıtlarda çizmek buna epey yakındır,
El, hazır, fırçayı kavramadan önce,
Kıvrak kafaların en iyi ve zekisi de
Resimde sınayarak gezinir, dolanır.
Aynısı ben, düşük değerde bir ürün
Olarak yüce bir eser olmaya doğdum ben
Sizinle yeni doğuşla birlikte, güzel bayan.
Azımı çoğaltıp sizdeki bağışlayıcı ödün,
Çoğumu da törpülüyorsa, ceza ve dersinizden
Ne ciddi bir hikmet doğar ateşime o zaman?
Sevgili Suphi,
Öncelikle anlayışıma sığınarak son çare olarak eklediğiniz sone çok güzeldi. Bunun için teşekkür ederim. Yorumumu yaptım okurken merak etmeyin.
Ve aynı zamanda sizin iletinizde dediğiniz bir şeye değinmek istiyorum; "Aksi halde, benim (ya da sizin, başkasının) özel görüşlerimi (görüşlerinizi, görüşlerini) belirtmemle herhangi bir adım atılmış olmuyor; kaldı ki: bunlar, “benim” görüşlerim demem için sadece kötü ve katı kalpli değil, daha da vahimi: bağışlanamaz derecede salak bir insan olmalıydım."
Ben arkamda bir kitle taşıyarak burda tartışmıyorum. Yazdıklarım benim şahsi fikirlerimdir. Okuyup öğrendiğim bilgileri de zaten buraya yazıyorum. Freud olsun başkası olsun. Paylaşmak için yazıyorum. Genel olarak yazdıklarım ise benim sanata, yaratıcılığa bakış açımdır, ama aynı zamanda bunu anlatırken nedenleriyle beraber açıklarım ki başka biri okuduğunda o da tartışmaya katılabilsin. Ben kendi bilgilerimi, kendi görüşlerimi sunarken, başkalarının görüşlerini öğrenerek konu üstüne bir de onların bakış açısından bakarak düşünüyorum, aynı zamanda sizde dahil olmak üzere bir çok şey öğreniyorum bu siteden.Ve [[U]]bence[[/U]] bu bir adımdır. Bunun için eminim sizinle yazışmalarımızda sizde kendi görüşlerinizi yeri geldiğinde belirtmişsinizdir. Ben neden son iletime karşı tamamen konuyla alakasız bu uyarı tarzında üstü kapalı yazıyı yazdınız anlayamadım. Beni sizinle tartışacak kadar yeterli zeka düzeyinde yada bilgi dağarcığında bulmuyorsunuz heralde. Son gönderdiğim iletinin 3. paragrafı benim kişisel görüşüme göre diye başlıyor, bu durumda ben sizce kötü kalpli, katı ve salak mı oluyorum? Size temin ederim ki yeterince zekiyim. Beni kırmaktan başka bir şey yapmadınız. Yine de bugüne kadar ettiğimiz hoş sohbet için teşekkür ediyorum. Bundan sonra eminim başka arkadaşlarla bilimsel olarak, kendi görüşlerinizi katmadan tartışmaya devam edersiniz.
Ben artık forumda yazmayacağım. Öykülerim benim için yeterliymiş. Teşekkürler. İyi günler.
Değerli Güliz,
böyle anlamış olduğunuza üzüldüm, benim yapabileceğim başka bir şey yok; benim en başta kendimi kastetmiş (kişisel görüşler belirtmekle bağlantılı olarak) olduğumu, bunu yazılanlardan çıkartmanın da olanaklı olduğunu belirtmenin bu aşamadan sonra bir faydası olsaydı, bu yönde ilerlerdim, ama görünen o ki, siz karar vermişsiniz (sizin hakkınızdaki görüşlerim bağlamında; zaten bir önceki yazınızda yanlış bir şey söyleyip söylemediğiniz konusunda kuşkulandığınızı söylemiştiniz gerek olmadığı halde...), bense bir insanın -kimin olursa olsun- kararına kendi kişisel istencim doğrultusunda karışmayı ahlaklı bulmuyorum (içimden çok yoğun olarak böyle bir istenç duysam da, ki sizin kararınızı etkilemeyi çok isterdim, ama benim kendi "huylarıma" ters bir şey...). Hele hele Forum'dan ayrılmanıza -dolaylı bir şekilde olsa bile- etki veya vesile olmuşsam, bunun bağışlanacak bir tarafı yoktur benim gözümde, -fakat benim öyle bir kastım yoktu diyebilirim sadece, bununsa hiçbir anlamı yok (satırlarınızdaki kesin kararlılık öyle diyor sanki). O halde, ben kendi üstüme "suç"u alıp onunla yaşamak durumundayım, başka bir seçenek vermiyorsunuz bana,- diyebilirdim ki (kişiselleşerek) bakın, ben hayli yaşlı, hayli "uzak", hayli hırs-yoksunu bir insanım, yapmayın etmeyin, böyle büyütmeyin, üzmeyin kendinizi, aklımdan asla sizi kırmak veya (öyle ya da böyle) değerlendirmek geçmez, beni tanımıyorsunuz ki vs vb. laflarla keşke sizi ikna edebilsem ve -benimle olmasa bile- forumdaki diğer güzel ve değerli insanlarla iletişime devam etseniz...-bunlara çok üzüldüm, çok. Özür dilemek işe yarar mı, böyle bir durumda özrün yeri var mı? Siz bana yol gösterin, tamamıyla sizin istediğiniz şekilde davranırım. Tamam?
Sevgiler.
suyel
Sevgili Suphi Bey,
Şu an en son istediğim şeyi yapıyorum. Ben bu siteye, bilgi alışverişi yapmak, eleştirmek, eleştirilmek, birbirimizin öykülerini yazılarını okuyup fikir edinebilmek için girdim. Foruma ilk başlarda yazmadım sadece uzaktan takip ettim. Daha sonra insanların birbiriyle atıştığını, tartışmalarının saygı çerçevesinden ve asıl konudan tamamen uzaklaştıklarını gördüm. Bu beni biraz korkuttu. Başıma hiç gelmesini istemediğim bir şeydi. "Bence" burada insanlar kendi fikirlerini söylemeli gönül rahatlığıyla. Bizi biz yapan kendi düşüncelerimiz ve olaylara bakış açımızdır. Ben bir konuyla ilgili bilgi sahibiysem bunu paylaşırım, foruma yazarım. Kendi görüşümü ve fikirlerimi dile getiririm. Bu yüzden salak damgası yememeliyim. Katılmayanlar nedenleri ile beraber neden katılmadıklarını yazarlar, kendi görüşlerini belirtirler. İşte bu durumda güzel bir tartışma ortamı doğar, saygı çerçevesi içinde. Bence bizim sizinle yapdığımız buydu, bazen siz bana katılmadınız bazen de ben size. Ama siz her ne kadar kabul etmesenizde, aramızda bir iletişim vardı. Ben sizin iletinize cevap yazıyordum sizde benimkine. İletilerimizde yaratıcılık, yazarlık, yazma teknikleri ve sanat gibi kavramları kendi bakış açılarımızıda dile getirerek, tartıştık. Ben güzel bir şey yaptığımızı düşünüyordum. Yeri geldiğinde herkesin katılacağı maydanoz olabileceği konulardı konuştuklarımız, bu yüzden içim rahattı. Şu an bunları yazmam bence hiç de güzel birşey değil, yani bu duruma gelip olayı kişiselleştirmemiz, ben her zaman ki gibi sitenin içeriğine uyan konularda konuşmayı tercih ederdim. Ama bir açıklık getirmek gerektiğini düşünerek bunları yazıyorum, daha fazla da uzatmak istemiyorum. Forumu tamamen şahsi şeylerle işgal etmek istemiyorum. Ben de gördüğünüz gibi kişiselleştirmeye karşıyım, bu gibi olaylar kişiselleştirmeye giriyor. Ama tartışma konuları siteye uygun konularsa kişiselleştirme denmiyor ona bakış açısı deniyor. Keşke yazım dilinizi biraz rahat bıraksaydınız, daha kolay olurdu tartışmamız. Özellikle soneyi gönderdiğiniz iletinizde kendi üstüme alınmam çok normaldi, bana yazılmış bir şeydi. İstediğiniz kadar fazla cümle kurun, parantezlerle anlatın, güzel birşeyler ekleyin yine de sivri dilinizi ben gayet iyi ayırt edebiliyorum. Bu yüzden ben oldukça açık sözlü bir insan olduğum için daha fazla dayanamadım ve size son iletimi gönderdim. Sizi kırdıysam beni affedin. En son gönderdiğiniz iletinizde de kendinizden bahsetmişsiniz biraz. Ben sizi her zaman içeri güneş ışığı giren sapsarı bir odada sayfalar ve kitaplar arasında oturan, dışardan gelen kuş sesleri içinde huzur bulan, hâlâ o büyülü dünyanın kapısını açan, yaşı ne olursa olsun içinde meraklı bir çocuk taşıyan biri olarak hayal etmiştim. Aklımda hep böyle kalmanızı diliyorum. Herkes birbiriyle anlaşmak zorunda değil elbette. Ben sizinle anlaşmayı çok isterdim. Ama sanırım farklı düşünüyoruz. Benden özür dilemek zorunda değilsiniz, lütfen üzülmeyin. Sevgilerimle ve saygılarımla.
Güliz.
İki yıl önce, bir dağ köyünde öğretmenlik yapan bir genç beyefendinin eve giderken, komşusunun bahçesi önünden geçtiğini; bu arada, bahçede akşam ışıkları altında çalışan komşusu ile kısa ve ufak bir sohbete daldığını; bu akşam sohbeti sırasında yaşlı komşu ile genç öğretmenin birbirlerine anlattıkları çeşitli, "matrak" öyküler "kurgulamıştım". Asıl hedef şuydu: genç öğretmen, komşusuna anlattığı öykünün öyle bir "sihirli" etkisi vardı ki (içerdiği şeylerden ötürü değil; içerme anlayışı ve usulunden ötürü daha çok), yaşlı komşu ertesi gün kahvede bir başkasına -genç öğretmenden aldığı hız ve neşeyle- bu öyküye denk (veya onun devamı olan) bir yeni öykü anlatır; o başkası, öyküye eklemeler ve daha da büyüleyici tuhaflıklar katarak yine bir başka kimseye anlatır vs...böylelikle aslında tek bir öykü olan, fakat tuhaf bir şekilde "organik" tekil öykü eklemlerinden meydana gelen bir yapıt içinde yapıt kurgulamıştım. Bu "planı" hiç somut metin düzeyine getiremedim (tabii ki). Geçenlerde bir katılımcı ile bu sitede benzer bir konu üzerinde tartışırken, yine hafızam tazelendi, bu (yukarıda sadece ham iskeletini, veya omurga kısmını sunduğum) "kurgu" aklıma geldi. Şunu anladım tartışmanın devamında: maalesef en "naif" kurgular hiç biçimselleşmiyor, hep kurgu düzeyinde kalıyor, zira kurgusu bile insanı teselli eden bir boyuta sahip. Çiçekten, böcekten başka hiçbir canlılık olmayan, sınırlı ilgi alanı olan bir dağ köyünde insanlar birbirine ne anlatabilir ki? Birbirleri ile ne paylaşabilirler ki? dememek lazım (insandaki düş kurma gücünü çok hafife almış olmak anlamına gelirdi bu)...Hatta, bir ara, öğretmenin köydeki çocuklara öykü anlatma (uydurma, sesli düşler kurma vs.) konusunda gaz verdiğini ve çocuklar kanalıyla köyde anlatım büyüsünün gitigde genişlediğini, yayıldığını, insanları oradaki yaşamlarını etkisi altına alacak derecede elektriklendirdiğini düşünerek süslemeye başlamıştım bu kurguyu...hiç yazılmamış bu öykü kitabının adı da "Çocuklara öyküler" olacaktı; yanıltıcı bir başlık, evet, kabul ediyorum, hele de anlatılan öyküleri ben çocukların ağzından dinledikten sonra hiç de "çocuk öyküleri" olmadığını anlamıştım...aslında bütün kurgular gibi, bu kurgu da somut bir gereksinimden ortaya çıkmıştı (yukarıdan zembille inmemişti kısacası): oğlumun 10. doğum günü için (uygun) bir hediye bulamamıştım...çeşitli hazır tüketim merkezlerine gittim, öfkelendim "çocuklar"a sunulan "oyuncakları" görünce...böyle şeyler ruhları canavar olmuş ya da olması istenen zavallı yaratıkları için tasarlanabilirdi ancak...her neyse: kurgu, kurgu düzeyinde kaldı, öğluma da -acizlik işte- bir mikroskop aldım (hemen hemen hiç kullanmadığı).
Şimdi dilerdim ki, benden daha ehli ve gönlü düşlerle dolu bir insan, kalkıp, "basit" insanların birbirlerinin kıt ve sınırlı dünyasını büyüleyen ve "olağandışı" kılan neşe dolu öyküler anlattığı bir kitap yazmaya karar versin; öykülerin ne olduğu da öyle önemli değil kanımca, düşler işte, "fanteziler", aslında her gün -biraz bürünmüş halde- dolmuşta, durakta, arabada (birinci vitesten ikinciye geçerken muhtemelen) -ne bileyim her yerde yaşanılan "olayların" kendisi de olabilir; hiç fark etmez bence...ben böyle bir kitabı okumaya can atardım: iddiasız, yalın, kurgusallığını pazarlamayan, böbürlenmeyen sessiz bir şey işte...
Bu arada yazarken aklıma bir noktada bir soru takıldı:
Öykü kurgulamak ile (örneğin) roman kurgulamak arasında yaşamsallık açıdan bir fark var mı acaba? Bana öyle geliyor ki, öykü kurgulayan zihin ile roman kurgulayan zihinler çok ayrı bir yaşam süreci veya eşiğnde duruyor olmalılar...ama şu an emin değilim...
herkese sevgiler, neşe dolu günler...
Suyel
Değerli Güliz,
Biraz gecikmeli olarak yazıyorum size; fakat sizi anlamak için biraz zaman geçsin istemiştim (hem son yazdığınız satırları okudum, hem farklı ruhsal anlarda düşündüm yazdıklarınızı). Şimdi anlıyorum sizi, bunu sahici ve isabetle söyleme hakkını da görüyorum kendimde, ve haklı olarak bana kırıldığınızı, incindiğinizi de anladığımı belirtmeliyim. Ben her ne kadar “gereksiz” ve “yersiz” olarak kırıldığınızı (önceki yanıtlarımın birisinde) söylesem de, bu savunmamın bir anlamı olmadığını da kavradığıma inanıyorum. Anladıklarımı uzun uzun açıklama yoluna giderek konunun ve size yansıyan boyutun hassasiyetini sulandırmak, masumlaştırmak, tüketmek istemiyorum. Bir daha sizi (kasıtsız dahi olsa) kırmamak için kararlı olduğumu söylemek, bu durumda yapabileceğim en açık ve içten davranış olacaktır.
Bu nedenle, tekrar “aramızdaki iletişime” (daha doğrusu başlarına) dönmek gerekir diye düşünüyorum, tabii sizi konuyla ilgili tartışmaya iradeniz olmadan çekmeye çalışmak –kendi adabıma göre- ayıptır, bir şeyi bitirdiyseniz, bitmiştir demektir, hiç kimsenin değerlendirmesine açık değildir bu tutumunuz. Bu bakımdan tartışmamızın en başına dönerken, sadece bir özet yaptığımı belirtmek isterim, yani: ikimizin 10 gün veya iki hafta boyunca paylaştığımız görüşlerin bana yansıyan boyutlarını ve “çıkarımlarını” ben buraya özet halinde sunmak gereğini duyuyorum, -ne de olsa, düşünce, duygu ve ruhsal bir emek var ortada (karşılıklı verilen); bu emeğe saygı gereği olarak böyle bir girişimde bulunduğumu; sizi, istenciniz dışında, daha fazla tartışmaya çağırma girişimi olarak almayın lütfen, elbette ki kendi açınızdan konuya dair görüşlerinizi ve size yansıyan şekliyle sunarsanız, sevinirim, çok sevinirim.
En başta, sizin “bir kurguyu öngörülen plan” doğrultusunda sonlandıramadığınız (Melike adlı arkadaş gibi), hep kurgunun (anlatımın) sizi başka yerlere çektiğini bildiren yazınız vardı. Bu benim ilgimi çekmişti; bu gereksinim veya anlatım tekniğinin içindeki “tuhaflık”ların çok derin bir şeye işaret ettiğine inandığımı belirten yazıyı yazdım. Bu bağlamda “modernite” kavramı ortaya atıldı (ne denli bunun dibine inildi veya inilmedi, önemli değil, ama modern anlatımların özelliği konusu bu bağlamda gündeme gelmişti). Özetle denilebilir ki, planlı, kasıtlı ve “ussal” anlatımın biz çağdaş insanlara pek fazla hitap etmediği, buna karşılık anlatımın daha “dolambaçlı” “dolaylandırıcı” ve “olay örgüsünün karmaşıklığı” yönünde krisatlize olduğu savına doğru yol alıyorduk. Yani: analex ve prolex arasında geçmiş anlatım tekniklerine göre yeni bir orantılama, dengeleme anlayışının filizlendiğini (en azından ben şahsen sizin kendi yazma anlayışınızla ilgili söyleminiz doğrultusunda) bulgulamaya çok yakın bir yere kadar ilerlemiştik. Bu bence çok üretken bir tartışma yolu ve izlencesi idi. Anımsadığım kadarıyla bu noktadan daha ileri, veya kanımca derine” gidememiştik. Ben, bu durumun çağcıl bir durum, yani genel bir boyut ve zamanımızın bir derin işareti olduğuna inandığımı söylemeye başlayacaktım (bu bağlamda niyetim, genelleme yoluna girebilirsek belki daha kalıcı yargı veya bulgulara ulaşabiliriz yönündeydi), orada durmuştuk karşılıklı olarak aynı anda. Şimdi kanımca, eğer biz bu konuda (yani yeni bir anlatım tekniğinin filizlerinin keşfi konusunda) “kişiler-ötesi” bir konuma gelebilsek, çok çok yararlı ip uçlarına, ölçütlere, “bilgilere” de yavaş yavaş yaklaşırız. Örneğin, Orhan Pamuk’un “Benim adım kırmızı” adlı romanında işlediği bir teknik var (beğendiğimi veya bir ölçüt olarak almak istediğimi belirtmiyorum, sadece saptama olarak dile getiriyorum şimdilik), kanımca bu “teknik” yine “prolex – analex” dengeleme gereğinin bir “yeni” yorumunu da içeriyor, -yani Orhan Pamuk’un kişisel tercihi değil kanımca. Kaldı ki, bu teknik, aşağı yukarı elli yıl önce başka edebiyatlar tarafından çok bonkörce kullanıldı, belki tüketildi bile…o başka bir konu tabii.) Buna çok yetersiz ve her şeyi kolaylaştırıcı, basitleştirici bir tabirle “postmodern edebiyat” diyorlar. Yani: yazınsallık içinde “yapı” (structure) mantıksal bir dizge içinde değil, kendine göre bir (alt/yan/üst) dizgeye göre oluşuyor anlayışı ön plana çıkıyor (burada aynı zamanda yazar kişiliği, bir “özne” olarak, sanat yapısı olan ve kurallar sonucu oluşan “nesne”nin önüne geçiyor). Sizin ilk yazınızda bahsettiğiniz (sanki duygusal bir gereksinim gibi duran, ama çok daha anlamlı ve genel bir etkiye sahip) “yoldan sapma”, kahramanların (sizin kurgusal planınıza göre değil) kendi yazgılarına göre davranmaya başladıklarını, dolayısıyla da –içtenlik ve samimiyetten ötürü- onların peşine sizin takılmaya başladığınızı içeren ifadelerin tümü de, aslında “yapı” ve “dizge” anlayışını kıran, yok sayan, bozan bir yönelimdir kanımca. Akıl yoluyla bir araya getirilmiş “suni” bir kurgu içinde hesaplı ve planlı (kasıtlı; öngörülebilir) bir ilerleme sayesinde oluşabilecek “yapı” elbette ki, bu “yeni” anlatım yönelimi sayesinde korunamaz. Yerine başka bir “metin” veya ürün çıkar ortaya. Beni heyecanlandıran da özellikle bu noktadır (size bir ressam arkadaşımın oluşturduğu tablodan bahsetmiştim, hani bitmiş tümel bir tabloyu aynı boy karelere kesip karelerin ilk hal düzeninden bağımsız olarak yeni bir düzen ve organizasyon anlayışıyla çerçevelere böldüğü tablo vardı ya…). Bu bakımdan bu noktadan sonra tartışma (eğer sürecekse), kanımca “yapı”, “dizge”, “oluşturma”, “kuralcılık” – kural-dışılık” gibi kavramlara odaklanmalıdır (neyi göreceli olarak savunup savunacağımızdan bağımsız olarak bence bu daha önemlidir). Bu yükümlülük salt “anlatım kurgu”larında (nesir) değil, aslında diğer yazınsal türlerde de (şiir ve dram) geçerlidir kanımca. Özellikle de çağımızda, “salt”, “durağan” ve “mutlak” diye algılanabilir her tür “üst-değer” (bir sanat yapıtı şeklinde mesela) karşısında duyulan huzursuzluk veya tatminsizlik göz önünde tutulursa, böyle bir tartışmanın yararı sonsuzdur. Daha somut bir şekilde tarif etmem gerekirse: sanat alılmayıcısı (onu okuyan, “anlayan”, anlamlandıran, kendi öznel dünyası içinde harmanlayan kimse anlamında kullanıyorum bu tabiri) “edilgen” ve sanat yapısıyla tek-yönlü iletişime geçen biri olarak değil, sanat yapısının oluşumunda dolaysız olarak aktif ve katılan kimse olarak kendini tanılamak istiyor, sanat yapıları da bu gereksinmeye bir anlamda yanıt veriyor (Umberto Eco’nun “Açık Yapıt” diye tasarımladığı edebiyat anlayışı da bu yönde sanırım, -ama emin değilim…). O halde, sabit değerlere sahip bir okura seslenir gibi bir “yalancılığı” günümüzde sürdürmek pek olanaklı görünmüyor, daha çok kendini keşfetmesine olanak tanınmasını isteyerek bu keşfi bir roman veya anlatım içinde yaşamak isteyen bir okura seslenildiğini bilerek ilerlemek söz konusudur. Mantıksal akışı bozarak, ara bölmeler, kuytular, adacıklar, gizlenme ve tenhalık yerleri esere katmak, bu bakımdan kaçınılmaz oluyor, okur bir yerde kendini keşfedecektir mutlaka diye bir güvenle kendi samimi işine bakmaktır bu aynı zamanda. Sizin anlattıklarınızın (yani yazma etkinliğinizin özellikleri bağlamında söylediklerinizin) temelinde bu ve buna benzer bir çok şey gizli diye düşünüyorum; bunları siz tasarlayıp teorik olarak bilincindesiniz demek istemiyorum (onu bilemem), ama, bu bana yansıyan boyuttur. Yanlış algılıyor olabilirim. Fakat, o zaman farkında değilim, ya da sizin söylediklerinizi anlamayı başarmamışım demektir. Umarım bu “özet” mümkün mertebe geçmiş tartışmayı yalın ve net olarak içeriyordur (siz de eski yazılara bakarak kontrol etme zahmetinde bulunursanız belki iyi olurdu).
Şimdilik söyleyebileceğim bu kadar. Sizin yazdıklarınız arasında teşekkür etmem gereken noktaları siz de biliyorsunuzdur, bu noktalara dönük teşekkür ettiğimi hissedeceksiniz. Bazı noktalara dönük ise açık yanıt vermem gerekebilirdi, fakat şu şekilde yanıtlayayım (beni anlayacaksınız): siz “özdeşleşme” konusunda bu kadar duyarlı olduğunuza göre, çok iyi ve doğru (yalansız) öyküler yazıyor olmalısınız. Benim nasıl bir mekanda yaşadığımı aşağı yukarı kestirdiğinize göre, çok çok duyarlı bir görsel zekaya sahip olmalısınız.
Sevgiyle
Suyel
Not: sizden bir şey rica etmek istiyorum: size karşı duyduğum saygı konusunda herhangi bir titreşime dahi bir daha izin vermeyin lütfen. Bu olası dışı bir şeyi varsaymak anlamına gelirdi.
Merhaba,
Öncelikle, bir internet sitesine herhangi bir konuda bilgi almak için ilk kez başvurduğumu açıklamak isterim.
Bundan iki ay önce üç arkadaş birlikte olup bir roman yazmaya karar verdik ve şu an kitabın son bölümünü bitirmeye çalışıyoruz. Özellikle, kitabın konu ve kurgusuna çok güvendiğimizi belirtmek isterim. İletilerinizin bir kaçını merakla okudum, hatta İsa Kantarcı'nın verdiği öğütler oldukça dikkatimi çekti. Yazarken, olabildiğince anlaşır bir dil kullanmaya özen gösteriyor ve ağdalı, okurun anlamasını güçleştirecek kelimeler ve cümleler kurmaktan sakınıyorum. Diğer bir deyişle, kendimin de anlayabileceği ölçekte anlatmaya çabalıyorum. Ancak bazı yazarlar, bir paragrafı bir cümle şeklinde yazabiliyorlar. Bunu yapmayı bende bir çok defa denedim ancak cümlelerim hoşuma gitmedi. Acaba denemeye devam etmeli miyim? Bunun tek bir doğrusu mu var?
Öte yandan betimleme konusu da kafamı karıştırıyor. Arkadaşlarım betimlemeyi, bir anı anlatmanın roman tize edilmesi olarak tarif ediyor. Bir örnek ile sormak istiyorum. ''odayı yeşile çeviren bakışlar', burada kızın yeşil gözlerinin güzelliğini vurgulamak istemiştim. Bu bir betimleme midir?
Bir diğer konu devrik cümleler. Öznenin sona, ortaya geldiği veya açık olarak hiç kullanılmadığı cümleler yazdım. Örnek, ' Saat tam dokuzda gelmiş olması gereken trenin gecikmesi, Ozan'ı telaşlandırmıştı''. Ben bu cümleyi şöyle mi yazsam kitap dili için daha iyi olur: ' Ozan, saat tam dokuzda gelmiş olması gereken trenin gecikmesinden dolayı telaşlanmıştı'.
Bunların yanı sıra romanımızın bütün kurgusu ve bölümlerinin kurgusu hakkında sorularım olacak. Romanı iki bölüme ayırdık. Her iki bölümünde başkahramanı farklı kişiler. İlk bölümün kahramanı Ozan, diğer karakterlerin bildiklerini bilmeyen birisi. Hikâyeyi, Ozan'ın kendi ağzından anlattığımda bir sorun yaşamıyorum çünkü zaten Ozan bilmesi gerekenleri bilmiyor. Ancak her şeyi bilen diğer karakterlerin ağzından anlattığımda, hikâyenin devam etmesi için Ozan'ın bilmesi gerekenleri de saklayarak yazıyorum. Acaba okuru kandırıyor muyum veya kitabın sonunda okuru, aptal yerine mi koyuyorum?
İkinci bölümün başkahramanının yaşadıklarını yazarın değil de, kahramanın kendi ağzından yazıyorum. Her ikisi de mi yapılmalı yoksa?
Bununla birlikte, kurgu kelimesinin tam olarak anlamını bilmek istiyorum. Ben kurgu denince, romanın konusu, hikâyesi aklıma geliyor. Son dönemde izlediğimiz testere filminin konusu için birçok kişi ''fevkalade bir kurgudan' oluşmuş diyor. Bu yaklaşım doğru mudur? Kurgu, bir hikâyenin anlaşılmasını zorlaştırmak mıdır?
Son olarak, romanımız için, bir roman yazmak ile bir film yapmak arasında benzerlikler bulunduğuna inandığımız için ''Film gibi roman' tabirini kullanıyoruz. Bir roman, bir film yapım tarzı ile yazılır ise doğru olur mu? Çünkü romanımızda yer ve zaman değişikliği oldukça sık yaşanıyor. Bir bakıyorsunuz sene bin sekiz yüzler, iki sayfa sonra bir bakıyorsunuz iki bin beşler...
Yanıt verirseniz çok sevineceğim. Şimdiden teşekkürlerimi gönderirim. Özgür Nayman.
Değerli Özgür,
Sizin sorularınıza arkadaşlardan da –umarım ve sanırım- yanıt mutlaka gelecektir, bu yanıtlar benim aşağıdaki yanıtlarımdan farklı ve onlara kimi açı veya boyuttan karşıt da olabilir,- böyle bir olasılığı siz lütfen çok fazla deşelemeden, yanıtların arasındaki farklılıkları bir zenginlik ve derinlik olarak kabul edin. Elbette ki edebiyat konusunda, bilimsel bir düzlemde seyredilmediği sürece (hatta bazen bilimsel seyirde bile) doğal bir fikir ayrışması söz konusu olacaktır her zaman; bunun nedenleri üzerinde –en azından şu an için- durmak gerekmiyor; illa da birinin fikri diğerine üstün de gelmesi gerekmiyor, özellikle benim söyleyeceklerimi ilgilendirdiğini vurgulamak için belirtiyorum bunu. Yani: doğabilecek fikir ayrışmalarını birbiriyle çarpıştırmaktan ziyade, birbiriyle nerede bağınıtlayabiliriz diye bakmakta yarar var her zaman.
Andığınız roman çalışması ile ilgili söyleyeceklerim bir anlamda “farazi” olacaktır. Bunun nedeni basit: romanın tümünü görmedim, okumadım, sadece sizin belirttiğiniz tekil ve genel verileri esas alabilirim. Bunu da lütfen göz önünde tutun, aksi takdirde sizin çalışmanızla ilgili çok yanlış ve zararlı yaklaşımlarda da bulunmuş olabileceğim.
Öncelikle sözlerinizden edindiğim genel izlenimimi dile getirmek istiyorum: siz ne yaptığını epey bilen bir konumdasınız bana göre. Sorularınızdan bile bu anlaşılıyor. Muhtemelen sorularınızın kimi yanıtlarını siz de ön görmüş ve kestirmişsinizdir.
Yanıt bekleyen önemli sorulardan biri, sanırım “konu” ile “kurgu” arasındaki yakınlık veya fark; ilk önce, arada fark var mı, yoksa –sizin anlamaya daha yakın durduğunuz gibi- ikisi birbiriyle eş anlamlı kavramlar mıdır? Kanımca, kurgu ile konu birbirinden özsel anlamda farklıdır. Kurgu yazınbilimsel (edebi biçimleri oluşturan etmen veya unsur) boyut(un)da daha genel ve bir üst kavramdır kanımca. Konu daha ikincil ve “dolaylı” bir etmendir. Örneğin Don Kişot’taki kurgu, “idealist bir yaşlı adamın gerçekçi bir dünya içindeki savaşımı” olarak belirginleşirken, bu kurgunun Endülüs’te yaşayan bir fakir soylunun, yanına köyünden bir yardımcıyı alması, ve bu köylü ile bölge gezerek çeşitli macerlara yaşaması şeklinde “konulaştırılmıştır”. Fakat, bu kurgu pekala bambaşka konu(lar) tarafından da somutlaştırılabilir, yani “değişken” malzemeye büründürülerek biçim kazanabilir(di) de. Ayrıca “kurgu” kavramı ile ilgili kanımca şu önemli boyut da göz önünde tutulmalıdır: anlatım tekniği ve konumu kurguyu bireştiren unsurdur, başka bir deyişle: kurgunun içinde aslında anlatımsal tüm “hesap” da dahildir; örneğimiz Don Kişot için bunu somutlaştırmak gerekirse, anlatıcının dolaysız olarak biri değil, daha çok ikinci kategoride birinin (yaşlı bir Arabın –galiba Berengezi mi neydi adı) yazısından alındığı söyleniyor; bu “dolaylandırma” anlatımı, anılan kurguyu en ikna edici yolla biçimlendirildiği söylenebilir, örneğin bir “ben-anlatımı” bu kurgu bağlamında olanaksız görünüyor, zira aynı kurgu (idealist bir tutumun gerçeklikle savaşımı, aynı zamanda bir değer olarak gerçekliğin üzerinde oluşu) belli bir “öğreti” içeriyor, bu öğretiye ancak dolaylı yoldan ulaşılabilir.
Don Kişot, “konu” konusunu açıklamak için de çok uygun bir örnektir. Bilirsiniz, yaşlı sevgili kahramanımız, çeşitli “maceralar” yaşıyor; bu maceralar sanki art arda dizilmiş, ve herhangi bir “geliştirici” ilişkilenme içermiyor, yani: sanki gelişi güzel bir sıra söz konusu maceralar arasında, -örneğin beşinci macera pekala yedinci macera da olabilirdi, vs. sanki tüm maceralar hep aynı deneyimin bir başka somutlaşmasıdır da, tekrarlanadurur…o halde “konu” bütünü bu eserde sürekli değişebilir, örneğin birçok başka macera daha eklenebilir veya kimi maceranın yeri değiştirilip büsbütün çıkarılabilir de…eserin (kurgusal özün) ağırlığında veya oranında bir değişiklik doğmaz buna karşın.
Bir başka örnek: Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’si yine ilginç sonuçlar sunuyor. Kurgu, Batılı düşünüm ve zihnin bir Doğulu düşünüm ve zihinle “kaynaşması” yönünde bireştirilmiştir bu eserde. Ancak, biraz daha ayrıştırıcı bakıldığında, Batılı zihnin Doğulu zihnin içinde “mahkum” ve dahil olarak bulunması şeklinde de somutlaşıyor kurgu. Bu nedenle de Batılı kahraman bir (Doğulunun) “köle”si konumundadır. Fakat, bu kölelik konumu bilinen köle denkleminden uzak, daha çok Doğulu düşünceyi etkileme ve belirleme yönünde bir güce sahip; bu kurgusal denklemden ötürüdür ki, eserin sonunda “anlatıcı” ben köklü olarak değişime uğruyor, biçimsel anlamda da deforme olup silikleşiyor, sonunda okur, hangi konumdan anlatıldığını bile kesitremez oluyor, -kısacası: anlatımı konumu doğulu boyutundan batılı boyuta geçer gibi oluyor, ama esasen “kaynaşma” söz konusu, o nedenle de bir “özerk” anlatım konumu eserin sonunda (pencereden arka bahçeye bakış sahnesi) ön plana geçiyor. Şimdi, bu kurgu yine bambaşka bir konu bağlamında yine ele alınabilir(di), Türk Edebiyatında da çok sıkça alınıyor da (örneğin Tanpınar’ın “Huzur”unda da gizlice aynı kurgu var, ama büsbütün farklı bire konumlanış içinde…)
Sonuç olarak, Kurgu ve Konu nesir bağlamında aynı şey olmasa gerek; tabii, bu düşüncenin dayanakları daha fazla ve net olabilir, ben “hızlı yoldan” sundum dayanakları.
Dil-tekniksel olarak sorduğunuz sorulara (söz dizim –devriklik, dil kullanımı vb.) peşin hükümlü ve metin tümelinden bağımsız olarak yanıt vermek kanımca olanaksız; kimi yerlerde bir devriklik içerksel olarak zorunludur, o zaman devriklik elbette ki yerinde ve isabetlidir, ama sadece bir süs ve keyfi dil kullanımı ise o zaman bence gereksiz bir tantanadan başka bir şey değildir; kısacası: dil-biçimsel öğeler her zaman içeriksel ve kurgusal gerekirlerce belirlenir, bir örnek vereyim: Marcel Proust’un nesirsel dili, çoğu zaman “komplex” ve “düzensiz” olarak yansır okura; ancak bu biçimsel tavır, Proust tarafından keyfi olarak sunulmuyor, onun –daha ziyade “duraksamalar” içeren iç-bakışları odaklı kurgularının –doğal ve mantıklı sonucudur. Başka bir deyişle: anlatımın kendisi, olaylar ve olay akışı tarafından değil de, olayların anlatıcı ben’in içindeki çağrışımlar ve “hatırlamalar” tarafından yürütülüyor ve belirginleşiyor genelde. Bu bağlamda bir at arabasının içindeki bir kahramanın dışarıda gördüğü bir park yolu bile Proust’un romanlarındaki anlatımı kimi zaman 200 – 300 sayfa (anımsamalar ve “geriye-dönüşler olarak – bunlara analex denilir genelde) boyunca sürükleyebilir; 200-300 sayfa “iç-bakışın” ardından ise bakmışsınız yine o at arabasının içinde yolda ileriliyor kahraman…aradan hiç zaman geçmemiş (“anatılan zaman” bakımından diyorum, “anlatım zamanı” bakımından değil). Bu nedenle de (sıkça bulgulanan) “gerçekçilik” boyutundan epey bir “gerileme” söz konusu oluyor Proust’un metinlerinde. Ama bu modern anlatımın ve romanın bir gereği, Proust’un tercihi veya kişisel özelliği değil, modern romanların “gerçekçi” olma iddiası 150 yıldır zaten yok, aksine “gerçek bozucu” veya daha sıkça kullanılan bir kavramla “yapı-bozucu” (dekonstuktivist) bir nitelik ve savunu ile sanat eserleri genelde ve yazınsal metinler özelde bir araya getiriliyor.
Betimleme konusu da yine metin tümünden bağımsız olarak –kendi başına- değerlendirilecek bir konu değil, fakat, sizin verdiğiniz örnek bence bir “betimleme” değil; başka bir şey. Çok daha “derin-biçimsel” bir şey. Şimdilik (idareten) örneğinizdeki biçimsel hamleye “özdeşleştirme” diyelim. Bu konu (betim – özdeşleştirme ayrımı ve ilişkisi) aslında çok çok anlamlı ve derin bir tartışmaya da gebe bence…
Son olarak “okur aldatmak” ifadenize bir değinmede bulunmak istiyorum; tabii sizin görüşlerinize karışmadan, salt kendi fikrimi belirtmiş olayım:
Okuru aldatmak veya tersi, okura karşı “dürüst” olmak (herhalde bunu düşünüyorsunuz karşı olarak?) bence edebi metinlerde büsbütün konu dışı ve tartışma ötesi bir şey; kısacası: okur, edebi metin okumaya il başladığı andan itibaren zaten peşinen “aldatılmaya” hazır ve gönüllü olduğunu okumaya girişmesiyle tescil etmiş oluyor, -kısacası: kurgulayım (kurgusallık sınırlandırması) zaten yazar ile okur arasından gizli bir akit/anlaşma/sözleşme durumudur, bu durum da şu geçerlidir: burada “uyduruluyor”. Öbür yandan, okuru somut anlamda yönelimsizliğe sürüklemek, kafasını karıştırmak, yolunu kaybetmesini sağlamak, başka bir sorun ve boyutlardır, -acaba bunu mu kastettiniz “okuru aldatmak” derken? Öyle görünmüyor, ama yine de belki bunu düşünümüşsünüzdür diye soruyorum.
Şimdilik hoşça kalın ve iyi çalışmalar
Suyel
Not: aramıza hoş geldiniz!
Değerli Suphi Bey,
Size teşekkür etmek için geç kaldığımın farkındayım, bunun için özür dilerim. Yazıma vermiş olduğunuz yanıt bizi oldukça bilgilendirdi ve doğru yolda olduğumuzu teyit etti. Bahsetmiş olduğum romanımızı bitirdik ve bir yayınevi basmayı kabul etti. Bu hafta içinde baskıda olcağı müjdesini sizlere de verebilirim. İnanın, heyecanla bitirmeye çalıştığımız roman, ne yakınlarımızla ne de kendimizle ilgilenmememize fırsat tanıdı.Sizlerden ve edebiyat dünyasından daha çok şey öğrenmem gerektiğini de biliyorum. Bunun için de elimden geldiğince bir yandan okuyor bir yandan asıl işimi sürdürerek yazmaya çalışıyorum. Kitabın adı "www.satrab.net" ve aynı zamanda da bir web sitesi. Şu an için web sayfasına kitab kapağını koyduk, bir kaç gün içinde de sitenin tamamını görebileceğiz. Umarım, kitabı okuyup yorumlarınızı yazarsınız. Henüz kendimi bir edebiyatçı olarak göremiyorum ve böyle iddiada bulunmadan yazdık. Çalışmalarınızda başarılar dilerim, en kısa zamanda tekrar görüşmek dileğiyle...
Attila İlhan ''Şu Çılgın Türkler''i tahtından indirdi
Türk edebiyatının büyük ustası Attila İlhan'ın hayata veda ettikten sonra okurla buluşan kitabı ''Gazi Paşa'' zirveyi ele geçirdi. Ayın en çok satan kitabı unvanını elde eden eser, 4 Ocak'tan bu yana 50 bin satış rakamına ulaştı.
Türkiye Yayıncılar Birliği'nin en çok satan kitaplar listesinin zirvesi bu ay ''Gazi Paşa''nın. Kurtuluş Savaşı yılları ve Atatürk'ün Latife Hanım'dan Fikriye Hanım'a dek özel yaşamından kesitler aktaran yapıt, Nazım Hikmet ve Vala Nurettin'in kaçışı ile başlıyor, farklı bir kurgu içinde Kuvayı Milliye'nin İzmir'e girişi ve Trakya'nın geri alınması ile sonlanıyor.
Son aylarda satış rekorları kıran ''Şu Çılgın Türkler''in başını çektiği çok sayıda eserde olduğu gibi milli mücadele yıllarını işleyen yapıt satış rekorları kırıyor.
EN ÇOK SATAN KİTAPLAR
Türkiye Yayıncılar Birliği'nin Ocak ayında en çok satan kitaplar listesi şöyle:
1- Gazi Paşa (Attila İlhan)
2- Şu Çılgın Türkler (Turgut Özakman)
3- A.Ş.K. Neyin Kısaltması (Tuna Kiremitçi)
4- Ferrarisini Satan Bilge (Robin Sharma)
5- Koza Kelebeği Bilmez (Robin Sharma)
6- Sır (Nermin Bezmen)
7- Amat (İhsan Oktay Anar)
8- Zahir (Paulo Coelho)
9- Derin Devlet (Ömer Lütfi Mete-Mahir Kaynak)
10- Her Şey Seninle Başlar (Mümin Sekman).
''180 BİN ADET ATTİLA İLHAN KİTABI SATTIK''
İş Kültür Yayınları Satış Bölümü Yöneticisi Serhat Baysan, 4 Ocak'ta okurla buluşan yapıtın
ilk baskısının 25 bin adet satıldığını söyledi.
Baysan, 10 gün sonra eserin ikinci 25 binlik baskısının kitabevlerinin raflarındaki yerini aldığını belirterek, kitabın bugüne kadar 50 bin adet satıldığını kaydetti.
Okuyucudan büyük ilgi gören eserin yeni baskılarının da yolda olduğunu ifade eden Baysan, ''Büyük ustamız Attila İlhan'ın oldum olası çok ciddi bir okur potansiyeli vardır. Bir de işin içine onun zamansız diyebileceğim ölümü eklenince okur ilgisi epey ciddi şekilde yükseldi'' dedi.
Attila İlhan'ın geçen yıl Ekim ayında hayata gözlerini yummasının ardından okurun onun eserlerine ilgisinin daha da arttığını anlatan Baysan, ''Şunu da söyleyebilirim; tüm kitapların yayın hakları yayınevimizdedir. O tarihten bu yana Gazi Paşa'nın dışında 180 bin adet Attila İlhan kitabı sattık'' dedi.
''Şu Çılgın Türkler'' kitabının satış rekorları kırmasıyla da okurun milli mücadele yıllarını işleyen kitaplara ilgisinin görüldüğünü belirten Baysan, ''Bu da kitabın satışında artı bir faktör olmuştur diyebilirim. Ayrıca, yayınevimizin kararı doğrultusunda eserin baskı sayısı yüksek tutularak 10 bin YTL'den satışa sunuldu. Bu da satışı artırdı'' diye konuştu.
ATTİLA İLHAN'IN ''GAZİ PAŞA''SI
''Gazi Paşa'' romanında döneme ilişkin belgelerle yazarın kurmaca anlatımı birbirine bağlı olarak gelişiyor.
Nazım Hikmet ve Vala Nurettin'in kaçışıyla başlayan bu ilgi çekici romanın temelini Ankara'da yaşananlar, Türk-Yunan savaşları ve İzmir'in alınışıyla sonuçlanan milli mücadelenin anlatımı oluşturuyor.
Mustafa Kemal'in özel hayatının öne çıktığı, çevresindeki üç kadın Fikriye, Latife ve annesi Zübeyde Hanım ile ilişkilerinin anlatıldığı bölümlerde yazarın kurmaca konusundaki ustalığı gözler önüne seriliyor.
bana bi sopa getirin
size avrupa birligi kurayim
sir: phan tourk
sirtimdaki agir yukumle gunesin battigi yone dogru gidiyordum... gunes benden kacmaktaydi ben habire kovaliyordum... evrime degisime inanmasamda yillardir tasidigim agir yuk sirt derimi kavlatip etimle birlesmis taa icime islemisti...
gunesse gozlerimi yakiyordu .. bazen kamasan gozlerimi esirgeme icin yere , bazi bazi kabaran isyanimla goge baktigimdan olsa gerek boynum, o mubarek hayvanin boynuna benzemis tepeleme yigili horguc gorunumlu yukumse mutasyona ugramis goruntusu veriyordu bana ...
bol dikenli yapis yapis camurlu yollarindan gectim hayatin... bilmemki derdimi nasil anlatsam sana... taa kucukten beri icimde ukte soru suki hayatmi iradeye hukmeder irademi hayata.. bende dert diziiim dizim abula...
dede mirasi avlaklarda kuzu otlattigim yaylaklarda su ictigim nazende topraklarda biten ot artik karin doyurmaz olmus gunesin battigi yerlerde bol cayir cimenli meralar olduguna olan inancla bi yayla gocune cikmistim...
kervanci basinin verdigi talimatla kendime ceki duzen vermis yol hazirligi yapmis eyisinden takim elbise diktirmistim...
olmek var donmek yok es dost toplasip bi hatira fotografi cektirmistim.. gozlerimde belli belirsiz bi huzuuun huzun abula..
ne uzun yoldu bu git git tukenmiyordu hayat sanki bir su insan ayni suda yikanmiyordu.. bizden daha sonra yola cikmis kervanlarin yaylaya benden once varmasina sasirmiyor degildim... onlarin kestirme bir yol bulduklarindan suphelensemde su agir yuk olmasa pekala bende onlardan once varabilirdim.. erisirdi onlara hiziiimhizim abula...
aslinda yukum karim karimin akrabalari ve nerden peydahladigini bilmedigim cocuklarindan ibaretti...
cok sukur yolun basinda dede belkizaari ici toprak dolu bi kavanozu yolun basinda bi deniz ortasina attigimdan beri az yukum hafiflemis belim yincelmisti...
ancak suan tasidigim agir yuk atam desem atilmiyor satam desem satilmiyor cinsten.. ne kapanmaz araymis bi onanmaz yaraymis komurden karaymis yaziiim yazim abula...
basindan bir talihsiz evlilik gecmis aradigi mutlulugu bulamamis hayatta hep cefa cekmis yuzu gulmemis fakir gencim derdim daglardan buyuk kanar yarem siziiim sizim abula...
besik kertmesi denilen gelenek yuzunden evlenmek zorunda birakildigim karim olacak naagleti bi turlu sevemedigim gibi artik rahatsizlik ve tiksinti duymaya basladim aramizdaki uyusmazlik anlasmazlik oyle siddetli boyuttaki bazen basimi alip gitmek kimsenin beni bulamayacagi bi yere cekip gitmek istiyorum.. ne yaptiysak olmadi bu kadin yola gelmedi gayri dayanacak gucum kalmadi tutmaz oldu diziiim dizim abula..
gece saat onikilere birlere degin odasindan yabanci muzik sesi geliyo bagira cagira yuksek sesle anlamadigim bir dilde konusuyorlar gurultu yapiyorlar ben onun odaya girmedigim halde o evin her yeri zaptetmis aramizda hic iliski olmamasina ragmen nerden peydahladigini bilmedigim onlarca cocuk gece cikmaya korktugum salonda pecete satip eger almaz yada harclik vermezsem bufenin camini kiracaklari tehditiyle beni haraca kesiyorlar dovuyorlar sovuyorlar ses edemiyom...
kac sefer kardeslerimi bicakladilar hayatimiz cehenneme dondu korkudan mutfaga giremiyom lahmacun ve cig kofte kokusundan duramiyorum .. tuvaletin hali ise icler acisi karimin sifon cekme aliskanligi hic yok temizleme bana dusuyo... evin her yani kirlatmisler yerde halilar koltuk yuzleri bicakla ciziiim cizim abula...
varmaktan umudu kestigim meranin meracibasisi durumumu biliyordu.. sisman cirkin ve sakat ustelik hamile kizini evli oldugumu bile bile bana gagalayacak omuzumdaki dunya mesakkatim gecim derdim bir nebze azalacak icguveysi girecektim... bogazimdan kesip icmedigim yegane inegimin sutu meraci basina satmaya goturuyorum kizimla evlenmeden olmaz diyor.. ver aldim gittim diyorum - hele bi karinla iliskileri duzelt diyor.. onun istekleri dogrultusunda eve girmiyor karim kayinbirader cocuklari aylardir yillardir sirtta tasiyorum bel kambur oldu bel iki buklum biziiim bizim abula,,,
bi anliyamadim gitti kayin pederim olacak meracibasini... benim karimla aram iyi olsa onun kokusmus evde kalmis kizini niye aliyim.. yoksa onun kervan birligine kizimi verecegim vaadiyle benim esimi alma istiyo bilemedim... niye nazlaniyo anlamadim.. surer oldu her attigim adimda iziiim izim abula...
bahcemizin az gerisinde turan isminde bir komsu kizi var uzaktan uzaga el salliyor gulumsuyor oda beni seviyo biliyorum... olup olup dirilmisim kosa kosa yorulmusum kizil elmasina vurulmusum o hilal kasli inci disli kiziiin kizin abula...
ama bosanamadigim icin bide maalum yoksullugumdan o fakir kizlada birlesemedim bakislari uzuuuum uzum abula..
bosanmamizi karim da istiyo aslina bakilirsa meraci basida kuma istemeyen sapsal kizida bende kayinchoda ama benim biladerler karda kista basimizi sokacak bi evimiz var boyle iyi gidiyoruz diye arada bi yorulup biraktigimda sirtlaniyor evi duse kalka sirtlanip iyi gidiyoz sirtta bicak yarasiyla ..gercektende aman ne kadar iyi gidiyoz.. aha su basimi dayadigim dizin ustunde neler cektigimi anlatsam uzuuun uzun abula ....
sizce ben bu kadar aciya revamiyim bu haktan revamidir
- yavrum cocuklarinin hatiri icin katlanmalisin diye bastan savma bir cevap verme cok kirilirim .. sakin bana - bir pisikologa gorun diye anlamsiz sacma sapan ogut vermeyin cok gucenirim ..
herkese bi care bulun bi carede bana buluver bakislari suzuuum suzum abula
ben simdi neediyim hangisinin ardindan gidiyim yokmu bir cift sozuuuun sozun abula ...
bazen intihari bile dusunuyorum kaldim bicare noolu derdime bi caare kalmasin su fakir nacare nooolu bi yardim edin ikiii gozum abula....