..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Ne elbiseler gördüm, içinde adam yok, ne adamlar gördüm sırtında elbise yok." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Din > M.NİHAT MALKOÇ




7 Ekim 2007
Gül Bebek… Gül Yüzlü Yâr…  
M.NİHAT MALKOÇ
Arap çölleri alev ateş kavruluyordu. Kızgın kumları yakan güneş, katılaşan kalpleri yakamıyordu işte… Kum taneleri kadar insaf ve izana sahip olmayan bir millet vardı bu talihsiz yarımadada… Feryatlar yükseliyordu arzdan arşa doğru… İnsanlık, geçirdiği amansız imtihanda sınıfta kalmıştı ki bir nur belirdi ufuklardan… Kâinat gebeydi, doğum sancıları çekiyordu… Bu kutlu doğum, insanlığın kaybettiği vasıflara ilticasının da habercisiydi… Titriyordu yedi gök… Sıtmaya tutulmuştu arz… Bu nuru taşımak kolay olmayacaktı onlar için… Alışılmışın dışında bir vuslattı bu… Âlemlerin âlimine kavuşması…


:BDHA:
GÜL BEBEK… GÜL YÜZLÜ YÂR…

           M.NİHAT MALKOÇ


Arap çölleri alev ateş kavruluyordu. Kızgın kumları yakan güneş, katılaşan kalpleri yakamıyordu işte… Kum taneleri kadar insaf ve izana sahip olmayan bir millet vardı bu talihsiz yarımadada… Feryatlar yükseliyordu arzdan arşa doğru… İnsanlık, geçirdiği amansız imtihanda sınıfta kalmıştı ki bir nur belirdi ufuklardan… Kâinat gebeydi, doğum sancıları çekiyordu… Bu kutlu doğum, insanlığın kaybettiği vasıflara ilticasının da habercisiydi… Titriyordu yedi gök… Sıtmaya tutulmuştu arz… Bu nuru taşımak kolay olmayacaktı onlar için… Alışılmışın dışında bir vuslattı bu… Âlemlerin âlimine kavuşması…

“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır.
Bu gelen tevhid ü irfan kanudur.”

Bu sesler ve daha niceleri muştuluyordu gelen nur çerağını… Kimsesizlerin kimsesi, gariplerin hâmisiyle müşerref oluyordu âlemler… On sekiz bin âlemin Mustafa’sı yola çıkmıştı âlem-i ervahtan… Aylar paylaşamıyordu bu şerefli doğumu… Rebiülevvel bir adım öndeydi bu hususta… Kıskanıyordu diğer aylar… Keşke, keşke diyorlardı… Kutlu doğuma şahit olmak istiyordu zaman. Takvimler bu ışık sağanağını taşımakta zorlanıyorlardı. Çok ağır bir yüktü bu, taşıyanı bahtiyar eden… Hasta ruhların tabibi, yürek yanıklarının ilâhî merhemi geliyordu tedavi için. Karanlık kavşaklarda yolunu kaybeden insanlığa müjdeler getiriyordu âlemlerin elçisi… Ruhlar arınıyor, her şey sil baştan yenileniyordu.

     Gökte ay ve güneş bu mübarek gelişe şahit olmak için erkenden kurulmuşlardı dünya üzerine… Amine’nin evinden etrafa yayılan ışık, ayın ve güneşin ziyasını gölgede bırakıyordu. Yırtıcılıkta sırtlanları geride bırakan beşerin kurtuluşunu müjdeliyordu bu güzel ve mübarek doğum… Artık insanlık yepyeni bir çağa, kurtuluş çağına adım atıyordu. Bu zamanın altın dilimi dünya ve içindekiler için de bir milattı. Onun gelişi arzı ve arşı nura gark ediyordu. Bulutlar rahmetini toprağa değdirmek için sabırsızlanıyorlardı. Onun ayağının değeceği taş ve toprak kendini seçilmiş sayıyordu. Böyle bir nur kuşatıyordu ufukları.

“Esselâmu Aleyke, ya Muhammed
Esselâmu Aleyke, ya Ahmed”

Öylesine büyük bir heyecanla ve avazla çınlıyordu asuman… Adı güzel, kendi güzel Muhammed dünyaya doğru mukaddes bir yolculuğa çıkmıştı. Milâttı bu vahşilikte sınır tanımayan insanlık için… Melekler adını sayıklıyordu ulu serverin… Selavatlar gök kubbede yankılanıyordu. Kubbelerden taşıyordu âminler… Kandiller yanıyordu semanın derinliklerinde… Gökyüzünde dolunay seyre dalmıştı mübarek kadın Amine’nin evini ve etrafındaki nur halelerini. Yeryüzü müstesna zamanlardan birini idrak ediyordu.

     O gelmişti bir seher vakti… Yerle sema nura gark olmuştu… Mevcudat onunla müşerrefti artık, ilelebet payidar… Bir yetim gelmişti dünyaya... Sevgili babasını dünya gözüyle görmek nasip olmamıştı kendisine... Ruhlar âleminde tanışmışlardı biiznillah… Bereket dolmuştu muhterem validesinin istiratgâhına… Dünyada bir kısım gariplikler yaşanır olmuştu… Çünkü bu alelâde bir doğum değildi. Putlar tersyüz olmuştu bu gelişin heybetinden… Küfrün kaleleri yıkılmaya mahkûmdu. İnsanlık yepyeni ve apak bir sayfa açıyordu. Yürekler arınıyordu. İnkârcıların nutku tutulmuştu, şaşırıp kalmışlardı öylece…
     İnsanlığın medar-ı iftiharı olacak o gül bebek doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etmişti. O, çocuk hâliyle secdede “Ümmetim, ümmetim” demişti. Doğuştan sünnetliydi ve göbeği de kesilmişti… Her hâlinde bir harikulâdelik vardı.

     Yaratılanların en hayırlısı ve kâinatın efendisi, doğumuyla cihanı aydınlatmıştı. Adı güzel, kendi güzel Muhammed’i zor bir istikbal bekliyordu. Çileli yollardan geçmeliydi. Buna hazırdı zaten… Rabbi onun ruhunu bunlara hazırlamıştı evvelden. Sevgili validesinin sütü yetmez olmuştu ona. Sütanne Halime’nin yanında geçen yıllar başlamıştı onun için. Bunda da bir hayır vardı elbet… Allah neylerse güzel eyler. Bizler hikmetini idrak edemeyiz.

Resulullah Efendimizin de içerisinde doğup büyüdüğü Arap yarımadasında sütannelik yaygındı. Sütü kesilen kadınlar, çocuklarını başka ailelere, annelere verir, belli bir yaşa kadar onların evinde tutarlardı. Efendimiz de sütanneye veridi. Fakat o bildiğimiz çocuklardan biri değildi. Ona sütanne olacak kişi ne kadar da bahtiyardı. Lâkin o kişi, yani Halime Hanım bu durumdan haberdar değildi önceleri. Küçük Muhammed bu eve geldikten sonra her şey ne kadar da değişmişti. Her gün değişik harikuladelikler yaşanıyordu. Bu duruma kimse anlam veremese de herkes halinden fevkalade hoşnuttu. Bolluk ve bereket, kıt kanaat geçinen Halime’nin evine taşınmıştı. Evin dört bir tarafı nurlarla bezenmişti sanki. O, diğer bebeklerden daha farklı bakıyor, gülüyor, misk ü amber kokuyordu. Güller bile Muhammed’in kokusuna gıpta ediyordu. O güller ki kokularının esrarını onun mübarek tenine borçluydular. Gelecekte ‘Güllerin Efendisi’ olacaktı o… Âlemler onunla hayat bulacaktı.

     Annelerin annesi Amine’yle, gül yavrusu Medine yoluna revan olurlar… Emelleri baba yurduna vaslolup o mübarek iklimi teneffüs etmektir. Öyle de yaparlar. Babayla oğlun farlı bir âlemde vuslatıdır bu… Bu manzara yürekleri parçalar. Fakat asıl acıyı yolda annesi Amine’yi gencecik yaşında kara toprağa vermekle yaşar. Artık yetimliğinin yanında bir de öksüzlüğü kaldırmak zorundadır. Bundan sonra nurlu dedenin şefkat kanatları altındadır. Bize bir nefes kadar yakın ve bir gölge kadar uzak olan ölüm dedeyi de çekip alır rûy-i zeminden… Bu sefer de Ebu Talib yetişir yeğeninin imdadına… Sıcak yuvasının bir parçası olur.

     Küçücük bir çocuğun önce babasını, sonra annesini, bu yetmiyormuş gibi kendisine kol kanat geren sevgili dedesini kaybetmesi ne kadar zor bir durumdur. Minik bir yüreğin bunca acıları kaldırması ne kadar da zordur. Fakat o müstesna bir insandı. Kendisi gelecek zaman içerisinde Allah’ın habibi olacak bir çocuk olduğu için acılar Rabbin yardımıyla hafifletilmiş, kapanan her bir kapının hemen yanında yeni kapılar açılmıştı. Yüce Yaratıcı istediğine nice güzellikler verir, istediğinden de nice nimetleri çekip alır. O her şeye kadirdir.

     Bu yetim ve öksüz çocuk, kendini taşıyacak yaşa gelince harikuladelikleri iyice belirginleşir. Çevresindeki insanların hâl ve tavırları onda görülmez. Her girdiği mekânda farklılığı gözlerden kaçmaz. Lat, Uzza, Menat ve bir yığın sözde mabudun önünde diz çöken gafilleri ateşten çekip kurtarmak için irşat faaliyetlerine başlar büyük bir iştiyak ve kararlılıkla… Sırtına vurulan nübüvvet mührünün çilesine adamıştır kendini. Acıyı bal etmek ve çileye talip olmak yüce gönüllerin işi… Onun engin gönlü Hak ve hakikat için özel donatılmıştı. Rabbi onu hususi olarak terbiye etmiş, kalbinde fenadan eser bırakmamıştı.

Dünya kurulalı beri böyle bir ruh teşrif etmemişti ruy-i zemine. Geçmişten bugüne kadar onlarca peygamber gelmiş, vazifesini ifa etmiş, sonra da Hakk’ın emri gereği dünyadan göçüp gitmiştir. Fakat Hz. Muhammed(sav) bunlardan çok farklıydı. Çünkü o peygamberler zincirinin son halkasıydı. Zaman onu Muhammed’ül Emin vasfıyla taçlandırmıştı. Bundan sonra derin ilmi, kültürü, zenginliği, güzelliği ve soyu ile devrindeki kadınların en üstünü olan Hatice’yle yolu kesişen Resulullah için yeni bir sayfa açılır. Hz. Hatice onun hâl ve hareketlerini beğenir, kendisiyle evlenir. O zaman henüz peygamber değildir. Bu izdivacın meyveleri olarak Zeynep, Rukiyye, Ümmi Gülsüm, Fatıma ve Abdullah gelir dünyaya… Sonra canından aziz bildiği mübarek torunları Hasan ve Hüseyin… Hiçbir şey ona Rabbiyle arasına girecek kadar tesir etmez. Maişetini helâl yoldan temin etmek için rızkın onda dokuzu olan ticaretin içinde bulur kendini… Dünyevî hiçbir şey ona Allah’ını unutturamaz.

     Bir gün “Oku! Bütün mevcudatı yaratan Rabbinin ismiyle ki; O, insanı kan pıhtısından yarattı, Oku senin Rabbin kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediğini bildiren kerimlerin kerimi ve ihsan sahibidir.(Alak S. / 1–5. Ayetler)” hitabıyla karşılaşınca insanlık yepyeni bir dönemece giriyordu. Risalet yıllarının habercisi olan bu kutlu hadisenin tesiri nur yüzlü Resulü yataklara düşürmüştü. Fakat insanlığın küfür bataklığına saplandığı bir demde o yatıp uyuyamazdı… Zira bu hâlde iken ilâhî ikaz hemen geliverdi: “Ey örtülere bürünüp yatan! Kalk inzâr eyle ve Rabbini tekbir et “ (Müddessir S. 1–3.Ayetler)

     Resulullah Efendimize gelen ilk ayetler onun şahsında aslında bütün insanlığa okumayı emrediyordu. Bu asla tesadüf değildi. “Oku” ifadesi sadece harflerden oluşan yazıyı kapsamıyordu şüphesiz. Kâinatın varlığını tefekkür etme, âlemlerin Rabbinin yarattıklarından yola çıkarak onun büyüklüğünü tasdik etme de aslında ‘Oku’ ifadesinin kapsamına dâhildi. Uzun sürecek çileli yılların başlangıcıydı bu ilâhî ferman... Sonra ayetler yağmur gibi, şimşek gibi, kasırga gibi ardı ardına gelmeye başladı: “-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma” (Hicr/94)…Kolay değildi bu ağır yükü sırtlamak…

     Onca yıllar tebliğle geçti… Müşrikler her geçen gün şiddet ve nefret sağanağını kasırgaya dönüştürdüler. O ‘gül yüzlü yâr’a yapmadıkları eziyet ve kötülük kalmadı. Onu sürekli tahkir ve taciz ettiler. Bunun yanında nur halkası da her şeye rağmen genişliyordu. İslâm güneşi, küfrün kara bulutlarını bertaraf ederek Hakk’a ve hakikate inanan, bu uğurda canlarını Hakk’a kurban eden cengâver müminlerin üzerine doğuyordu. Atalarının batıl itikatları üzere yaşamakta ısrar edenler, o güzeller güzeline yapmadık eza ve cefa bırakmadılar. Onu Hak yoldan döndürmek için bin dereden su getirdiler… Fakat hiçbir şey o nurlu elçiyi tebliğ vazifesinden döndüremedi. O nihaî sözünü bütün insanlığa haykırarak söyledi: “Bir elime güneşi, öteki elime ayı verseniz yine de bu davadan vazgeçmem”

     Her şeyiyle İslâm’a teslim olan müminlerin kanı küffarın paslı kılıçlarıyla sular seller gibi aktı. Fakat onlar mezra hükmündeki bu geçici dünyada canlarıyla ebediliği kazandılar. Allah onların canlarını Cennetteki köşkler karşılığında satın aldı. Bu ne kârlı ve mübarek bir alışveriştir. Bir zamanlar köle olan Bilâllerin yanık sesi Mekke semalarını çınlattı. Gökler açıldı Resul için… Rabbiyle vuslatı bir lütuftu onun için… Bütün delillere, onca mucizeye rağmen müşrikler küfürde ısrar ederler. Kâfirlerin kalpleri bir türlü yumuşamaz. Müslümanlar için ufuklar açılmaz olur. Dinmek bilmeyen zulüm ve inkâr, Mekke’yi yaşanmaz hâle getirir… Göçten başka yapılacak şey de kalmaz. Onlar da Resulullah’ın öncülüğünde Medine’ye hicret etmek için yola revan olurlar. Ensar ve Muhacirler Medine’de kardeşliğin en güzel numunesini sergileyerek İslâm’ın çoraklaşan bahçelerini yeşertirler. Hicret Müslümanlar için hayırlı bir yolculuk olur. İslam yeni beldelere açılır. Mekkeli müşrikler bütün zorluklara, tehdit ve işkencelere rağmen yine de söndüremezler inananların yüreklerinde yanan iman ateşini. Müslümanlık gonca halindeyken açılır, iri bir güle dönüşür.

     Her geçen gün mahzunlaşır Resulullah… Sanki misafirdir bu yalan dünyada… Dost halesine duyduğu aşk ve şevk gittikçe artar… Ve bir gün davasına gönül veren ve her biri bir yıldız hükmünde olan ashabını toplayarak onlara veda hükmündeki son sözlerini irâd eder: “Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim…” Ölüm Allah Resulünün sanki içine doğmuştur. Öyle de olur; o mübarek yorgun bedeni dünyayı acı ve hicrana boğarak güzeller güzeline kavuşur.

     O gün bugündür dünya virandır müminler için… Resulün olmadığı bir dünya ıstıraptan gayri nedir ki? Onun yüzü suyu hürmetine yaratılan kâinat, en acı demlerini yaşıyor şimdi. İnsanlığın başında kümelenen kara bulutlar, ancak onun yolundan gitmekle bertaraf edilebilir. Bilâller’in okuduğu ezanlara hasret çoraklaşan yüreklerimiz… Yoluna yeksân olduğum gönüllerin sultanı, bil ki bize gayri hiçbir ilâç derman olmaz senin nurundan başka... Pusulamız puslu, imanımız yara aldı pusuda… Münzevi çığlıklar uyandırır gaflet uykusunda sabahlayan rind-i şeydayı… Gayri gönül terazisi çekmez bu sıkleti… Refik-i Âlâya yükselen ruhuna binlerce salât ve selâm olsun ey Resûllerin piri!... Bizi şefaatine eriştir. İrademizi iradene râm eyle ki kurtuluş bundadır. Çöller suya nasıl hasretse biz ümmetin de işte öyle sana müştâkız… Sözler kâfi değil sana olan aşkımızı izhar etmeye… Duygularımın tercümanı olan şair A.Ulvi Kurucu’nun sözleriyle sana olan aşkımı beyan ederim:

“Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim.
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrandır Efendim.”     



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın din kümesinde bulunan diğer yazıları...
Yaşlılara Saygı ve Hürmet
Marifet İltifata Tabidir
Oruç Kalkandır
Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan!..
Ramazan"ı Uğurlarken!..
Ramazan Bayramı Düşünceleri
Kâinatı Aydınlatan Işık: Mevlid Kandili
Sultan Murat Şehitlerine!..
Ramazan Bereketi
Yahya Kemal'in Ramazan Duyguları

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sizin Çocuğunuzun da Bir Pulsuz Dilekçesi Vardır
Şiirimizde Cumhuriyet
Hayatı Anlamlı Kılmak
Atatürk ve Cumhuriyet
Şehidimin Son Örtüsü Bayrağım!..
Yunus Emre'de Hoca (Öğretmen) Sevgisi
Gönlümün Duygu Mimarları
Âh Şehir! Rüya Şehir!
"Bir Lâhza-i Teahhur" ve İkinci Abdülhamit-2
İçimde Ne Varsa Yazı Döktüm

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Tutumlu Ol Çocuğum [Şiir]
Yerli Malı Kullanın [Şiir]
Halep'e Kelepçe [Şiir]
İfrit İle Karınca (Manzum Masal) [Şiir]
Çanakkale Geçilmez [Şiir]
Âh Baba Âh!.. [Şiir]
Sevdası Olan Yorulmaz [Şiir]
Sevgi Çınarı [Şiir]
Milli Mücadele'nin Yüzüncü Yılı Marşı [Şiir]
Öğretmenin Dünyası [Şiir]


M.NİHAT MALKOÇ kimdir?

NİHAT MALKOÇ’UN BİYOGRAFİSİ Beş çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak 1970 senesinin 1 Haziran’ında Trabzon’un Köprübaşı ilçesine bağlı Gündoğan Köyü’nde hayata “Merhaba” dedi. İlkokulu komşu köy olan Güneşli Köyü’nde okudu. Orta ve lise öğrenimini Köprübaşı Lisesi’nde tamamladı. En büyük emeli iyi bir hukukçu olmaktı. Lise son sınıfta girdiği üniversite imtihanında KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü’nü kazandı. Dersaneye gitme imkânı ve zaman kaybına tahammülü olmadığı için kazandığı fakülteyle yetindi. 1992 yılında okulu bitirdi. İlk göz ağrısı olarak nitelediği Gümüşhane’de beş yıla yakın öğretmenlik yaptı. Her geçen gün öğretmenliği daha çok sevdi. Artık öğretmenliği bir tutku olarak görüyor. Vatan borcunu İstanbul’da Kara Kuvvetleri Lisan Okulu’nda Yedek Subay Öğretmen olarak onurla yerine getirdi. Bu peygamber ocağında yüzlerce yabancı subaya güzel Türkçe’mizi öğretti. Ankara’da girdiği sınavı kazanarak Akçaabat Anadolu İmam-Hatip Lisesi’ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı. Burada iki yıl görev yaptı. Daha sonra girdiği yazılı ve sözlü imtihanı kazanarak Türkî Cumhuriyetlerden Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a,üç yıl görev yapmak üzere, öğretmen olarak gönderildi. Burada Mahdumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde ve İlâhiyat Lisesi’nde Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı. Yine Aşkabat’ta Türkçe Öğretim Merkezi’nde(TÖMER) bir yıl boyunca değişik milletlerden kişilere Türkçe’yi sevdirerek öğretti. Şu anda Akçaabat’a bağlı Derecik İlköğretim Okulu’nda görev yapmaktadır. Bugüne kadar,en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî,edebî,felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdı. Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı,Türk Dili,Bizim Çocuk,Çınar,Bizim Azerbaycan,Anadolunun Sesi,Üniversitelinin Sesi,Türkiye,Bizim Okul,Şenliğin Sesi,İnsanlığa Çağrı,Yeni Sesleniş,Gençliğin Sesi gibi dergilerde;Türksesi,Demokrat Gümüşhane,Kuşakkaya,Ortadoğu,Yeni Mesaj,Hergün,Candaş,Edebiyat,Bolu Üçtepe,Akçaabat Yeni Haber,Karadeniz Olay,Hizmet gibi gazetelerde yıllardan beri deneme,makale,fıkra ve şiirler yazmaktadır. “Bizim Okul” isimli kültür,sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü’nü yaptı. Kültürel organizasyonların çoğunda aktif olarak görev aldı. Sevgi,Dostluk ve Kardeşlik konulu şiir yarışmasında birincilik,Trabzon Belediyesi’nin düzenlediği Çevre ile ilgili yarışmada birincilik,yine aynı belediyenin düzenlediği “İki binli Yıllara Doğru Trabzon” konulu makale yarışmasında mansiyon,Akçaabat Belediyesi’nin değişik zamanlarda organize ettiği şiir yarışmalarında birincilik,ikincilik,üçüncülük ödülleri kazandı. Karadeniz Yazarlar Birliği kurucularındandır. Halen bu birliğin üyesidir. Bunların yanında elinin altındaki öğrencilere rehberlik ederek ve bizzat örnek olarak,onların da pek çok kültürel yarışmada ödüller almasına zemin hazırlamıştır. İkisi kız,biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

Etkilendiği Yazarlar:
Necip Fazıl Kısakürek,Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © M.NİHAT MALKOÇ, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.