..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve çabalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır. -Atatürk
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Türkiye > Kâmuran Esen




17 Ekim 2001
Atatürk'e Mektup  
Sevgili Atatürk; Hayatımda ilk kez, postaya vermeyeceğim bir mektup

Kâmuran Esen


Sana “Sevgili Atatürk” diye hitabederken, bu hitabın uygun olup olmayacağını hiç düşünmedim. Bu mektubu günümüzün siyasilerinden birine yazıyor olsaydım, onlara “sevgili” diye hitabetme cesaretini gösteremezdim; he


:BDEJG:
Sevgili Atatürk;
Hayatımda ilk kez, postaya vermeyeceğim ve cevabını asla alamayacağımı bildiğim bir mektup yazıyorum. Bildiğim başka bir şey daha var. O da bu mektubun hiç bir zaman, senin eline geçmeyecek olması. Ama bunlar, sana mektup yazmama engel değil. Yazdıklarımın bir şekilde sana ulaşacağını biliyorum. Ya hissedeceksin, ya duyacaksın. Bu mektubu yazmaya mecbur hissediyorum kendimi. Birisine içimi dökmeye öylesine ihtiyacım var ki.

Bak Atam, neler anlatacağım. Sana pek de hoş olmayan şeylerden söz edeceğim. Bu bir şikâyet mektubudur. Biliyorum çok üzüleceksin. Aslında senin üzülmeni istemiyorum. Ama günümüzde yaşanan olumsuzluklardan haberin olmalı diye düşünüyorum. Daha da önemlisi, sana içimi dökmek istiyorum. Beni ancak sen anlayabilirsin. Bunları bir başkasına söyleyecek olsam, bana ne derler biliyor musun? “Aman! Boş ver. Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider. Türkiye’yi sen mi düzelteceksin?” derler. Beni kuralcılıkla, hatta belki de işgüzarlıkla suçlarlar. İnsanlar yanlışlara alıştı artık. Kimsenin pek aldırdığı yok. Bir yanlışın herkes tarafından yapılıyor olması,insanları yanlışlara alıştırıyor. Kimse, doğruyu aramakla uğraşmıyor. Toplum olarak, bir arayış içinde değiliz, bir bekleyiş içindeyiz. Bu bekleyiş daha ne kadar sürecek, bilmiyorum.

Sana “Sevgili Atatürk” diye hitabederken, bu hitabın uygun olup olmayacağını hiç düşünmedim. Bu mektubu günümüzün siyasilerinden birine yazıyor olsaydım, onlara “sevgili” diye hitabetme cesaretini gösteremezdim; hem de onları kendime pek yakın bulmadığım için, “sevgili” yerine başka bir kelime bulurdum. Meselâ “sayın” diyebilirdim. Bugün herkes “sayın” ünvanını alabilir ama, herkes bir “sevgili” olamaz. Bilmem beni anlıyor musun.

Sevgili Atam, ben emekli bir öğretmenim. Senin, öğretmenlere verdiğin değeri bildiğim için öğretmenliğimden gurur duydum.Hep şu dizelerimi geçirdim içimden:

Gururluyum!
Çünkü ben öğretmenim.
Ulu Önder
Başöğretmen
Mustafa Kemal’in mesleğindenim.

Senin çizginde öğrenciler yetiştirmek için ,uzun yıllar çabaladım. Senin ”Tek bir şeye ihtiyacımız var: O da çalışkan olmak.” sözlerini hiç unutmadım. Yirmi yedi yıl öğretmenlik yaptım. Hep kendimi aşmaya, her yıl ,bir önceki yıldan daha başarılı olmaya gayret ettim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, güzel şeyler yaptığımı görüyorum. Mesleğimde çok başarılıydım. Bu konuda asla mütevazi olamam. Kendime ve mesleğime saygım var çünkü. Henüz iki ay önce emekli oldum. Emekli olmaktan korkardım hep. Okulsuz, çocuklarsız yapamam sanırdım. Emekli kelimesi ürkütürdü beni. “Ne zaman emekli olacaksın?” diye soranlara kızardım. Meslek aşkı öylesine sarmıştı ki beni, mesleğimden koparsam, bunalıma girerim sanıyordum. Hiç de öyle olmadı. Emekliliğe çabuk alıştım. Çünkü , evde de çalışılabileceğini, insanlar için yararlı şeyler yapılabileceğini anladım. Şimdi evde bilgisayarımın başındayım. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Birikimlerimi ve düşündüklerimi yazabilme-anlatabilme yeteneğimi değerlendirmeyi düşünüyorum. Bunu bir görev sayıyorum. Çalışmalarım, kitap yazmaya yönelik. Bunu başaracağıma inanıyorum. Emekli olmak, herşeyden el-etek çekmek değil.

Emeklilikten bahsedince bak aklıma ne geldi Atam. Daha doğrusu hiç aklımdan çıkmıyor. Onu sana anlatmak isterim. Bunu hiç kimseye anlatamadım. Kimsenin beni anlayamayacağından korktum.

Emeklilik evraklarımı İl Milli Eğitim Müdürlüğüne teslim edecektim. O gün emekliliğim onaylanacaktı. Artık öğretmenliğim sona eriyordu. Evraklar elimde müdürlüğün yolunu tuttum.Biraz kırılgan,biraz ürkek ve biraz da adını koyamadığım duygular içinde. Evrak Kayıt bölümüne girdim. İşlemlerimin yapılması için sıramı bekliyordum. Öyle karışık duygular içindeydim ki. Ben ne yapıyordum?Yaptığım doğru muydu? Öğretmenliğim bugün sona eriyordu. Korktuğum o sona gelmiştim işte. Sanki daha emekliliğe hazır değil gibiydim. Daha doğrusu hazır olmamaktan korkuyordum. Artık bir sınıfım, bana “öğretmenim” diyen öğrencilerim olmayacaktı .Sabahleyin uyandığımda, okula geç kalmamak için acele etmeyecektim. Kendimi bir boşlukta hissetmekten korkuyordum. Emekli olunca, acaba başkaları beni işe yaramaz biri olarak mı göreceklerdi? Ben gerçekten artık işe yaramaz biri mi olacaktım? Ben yaşlanmış mıydım? Öğretmenlik yapmayacağıma göre ben ne yapacaktım?Öğretmen olduğumda onyedi yaşında genç bir kızdım. Şimdi ise kırkbeş yaşıma gelmiştim. Ama kendimi genç ve dinç hissediyordum .Öğretmenliğe yeniden başlasam ,ikinci kez emekli olana kadar çalışabilecek isteğe ve azme sahip olduğumu düşünüyordum. Öğretmenlik yapmaktan, çocuklarla haşır neşir olmaktan yorulmamıştım. Ancak herşeyin bir sonu vardı. İnsan başladığı bir şeyi nerede, ne zaman sona erdirmesi gerektiğini bilmeliydi. Zamanlama hatası yapmamalıydı. “Emekli kararını umarım yanlış zamanda vermemişimdir.” Diye düşünüyordum. Elimdeki evraklara baktım. Bir başkası için bunlar sadece bir kâğıt parçasıydı. Ama ya bana göre? O kâğıtlarda benim hayatımın tam yirmi yedi yılı vardı. Onlarda benim hayallerim,umutlarım, başarılarım, kırgınlıklarım, alın terim vardı. Başarılı bir öğretmen olmak için sarfettiğim çabanın haklı gururu vardı. Zaman zaman yaptığım yanlışlardan dolayı duyduğum pişmanlıkların ezikliği vardı. O kâğıttaki yirmi yedi yılda saçlarım ağarmış, yüzüme çizgiler çekilmişti. Mesleki aşkım,azmim, rahatsızlıklarımdan dolayı birkaç ay okula gidememenin üzüntüsü, sağlığıma kavuşunca da okuluma geri dönmenin verdiği mutluluklar ; işte hep o evraklarda gizliydi. O evraklar benim kimliğimdi. Öğretmen olduğumun ispatıydı. Yaptıklarımın,uğraşılarımın bir belgesiydi. Bu düşünceler arasında, evraklarımın kırışmaması için onları dikkatle tutuyordum. Onlar,benim için çok değerliydi.

Ben bunları düşünürken sıra bana geldi. Evrakları kaydeden memur, evraklarımı eline aldı. Üzeri kabak çekirdeği kırıntılarıyla kirletilmiş evrak kayıt defterinin açık duran sayfasını, eliyle şöyle bir temizledi. Evet Atam evet, aynen öyle yaptı. Çitlenmiş kabak çekirdekleri arasından, evraklarıma yer buldu ve kaydetti. Memurun bu davranışı, aşağılanmış,hafife alınmış duygusu uyandırdı bende. Düşünebiliyor musun Atam? Masa başında çekirdek yiyen ve çekirdekleri, benim için çok değerli olan evraklarımı kaydedeceği defterin üzerine atabilen bir memur?Öyle ya! Onun için sadece bir kâğıt parçasıydı onlar. Akşama kadar onlarca evrak kaydediyordu. Benim evraklarım da işte onlardan biriydi. O anda benim ne hissettiğim onun umurunda mıydı?

Peki Atam, soruyorum sana: Umurunda olması gerekmez miydi? Devlete otuz yıla yakın hizmet vermiş birisine, bu şekil bir muamele hak mıydı ha, hak mıydı?.....O andaki benim psikolojik durumum, severek,zevkle, özveriyle yıllarca çalışmış olmam sadece beni mi ilgilendirmeliydi?Benim duygularımın o kişi için hiç değeri yok muydu? O kişiyle ben, aynı memleketin çocukları, aynı bakanlığın mensubu değil miydik? Ülkümüz,tarihimiz bir değil miydi? Söyle Atam,değil miydi? Bir kimse, bir vatandaşına karşı nasıl böyle duyarsız olabilir Atam, nasıl? Bana verecek bir cevabın var mı?

Bir şey daha anlatacağım sana Atam. Beni çok üzen ve yaralayan bir şey: Benim devletim bana ne yaptı biliyor musun? Anlatayım , bak nasıl şaşıracaksın. Şimdi zaten neyi görsen şaşarsın Atam , neyi görsen. Ben emekli olunca devlet bana 193.400.000T.L. maaş bağladı. Bu parayla bir ailenin geçinip geçinemeyeceğini bir yana bırakıyorum. Beni asıl üzen ne biliyor musun Atam? Benim devletim, hani “baba” diye güvendiğim devletim bana bir emekli kartı çıkarmış. Ve kartın masrafı olarak ikramiyemden 250.000 T.L kesmiş. İşte bu benim çok ağırıma gitti Atam, çok ağırıma gitti. Benim devletimin bana vereceği bir 250.000 T.L. sı yok muydu? Bu kadarcık parayı bir memuruna bağışlayamaz mıydı? Benim devletim bu kadar âciz miydi Atam? Ya da devletin bir memuru , devletin gözünde bu kadar değersiz miydi?Bir memurun duygularının,devlet için hiç önemi yok muydu? Ben yıllarca devletim için çalışmadım mı Atam? Zaman zaman diğer meslektaşlarım gibi, görevimden fazlasını yapmadım mı? Mesai saati bittikten sonra , hiç ücret talep etmeden günlerce, haftalarca çalışmadım mı? Öğrencilerime ücretsiz kurslar vermedim mi? Sosyal etkinlikler için, derslerden sonra okulda kalmadım mı?.....

Yıllar önce bir köy ilkokulunda çalışırken düşmüştüm. Bacağımı onbeş günlüğüne alçıya aldıklarında; yerime bakacak bir öğretmen olmadığı için, onbeş gün koltuk değnekleriyle okula gitmiştim. Okulun tek öğretmeni bendim. Bunu yaparken ,elbette bir karşılık beklemedim Atam. Sadece öğrencilerimi düşündüm. Onların derslerden geri kalmamaları için ,rapor alıp yatmadım. Demek ki bunların hiç ama hiç önemi yokmuş Atam. Benim devletim, bir memuruna karşı bir babalık gösteremedi. Benim öğrencilerimi düşündüğüm gibi, devletim beni düşünemedi. Beni anlayamadı. Benim için 250.000.T.L.sını feda edemedi. Devleti tirilyonlarca lira zarara uğratanlar dururken, her ay düzenli vergisini vermiş bir memura, devletin bu tavrı, nasıl açıklanabilir?

Oysa ben öğretmenlik yaptığım yıllarda, maaşımın dışında devletime pek yük olmadım. Öğretmen Evinde konaklamak istediğimde,çoğu zaman yer bulamadım. Üst makamlardan biri gelir beklentisiyle birçok odanın boş bırakıldığına, ama biz öğretmenlere “yerimiz yok” dendiğine defalarca tanık oldum. Köy ilkokullarında çalışırken, sınıfımın kırtasiye masraflarını cebimden karşıladım. Tıpkı diğer meslektaşlarım gibi. Sağlık giderlerimin çoğunu da kendim karşıladım. Kullanmam gereken ilâçların çoğunu kendi cebimden karşıladığımda bana; “Devlet sana bu hakkı vermiş. Neden sevk yaptırmıyorsun?Neden bu hakkını kullanmıyorsun” dediklerinde, devletimi düşündüm .Maddi durumu benim maddi durumumun daha altında olan insanları düşündüm. Bu hakkı onların kullanmasını istedim. Kendi çapımda devletimi korudum. Ona bir de ben yük olmayayım dedim. Keşke devletim; bana çıkarttığı emekli kartının masrafını yine ikramiyemden kesseydi de, bunu “giderler” bölümüne yazmasaydı. Ben de bunu öğrenmeseydim. Devletim tarafından, ciddiye alınmadığımı bilmeseydim. Kandırılmaya razıydım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiiri vardır. Şair, kendisini aldatan sevgilisine şöyle der:

“Ne olursun,sorunca, kıskanarak,yeni bir maceranı
-Doğru- deme.
Beni aldatmak ihtiyacını duy,bana yalan söyle.”

Devletim de keşke bana doğruyu yazmasaydı. O zaman ikramiyemden kesilen 250.000 T.L. sının farkında bile olmayacaktım. Hiç bir zaman böyle küçük hesaplar yapmadığım için, bunu bilmeyecektim. Hani bir atasözümüz var: “Babası oğluna bir bağ bağışlamış. Oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş.” İşte devletim, atasözündeki o hayırsız evlâdın babasına yaptığını yaptı bana. Kendimi ihanete uğramış hissettim. Devletim tarafından önemsenmediğim için üzüldüm. Benim yerime sen olsaydın, üzülmez miydin Atam ha, üzülmez miydin? Bir öğretmeninin böyle üzülmesine,gönlün razı olur mu senin?

Bilirsin, herkesin bir veya birkaç yeteneği vardır. Duyarlı bir vatandaş bu yeteneğini geliştirir, yeteneğini halkın hizmetine sunar. Benim de şiire karşı hem ilgim, hem yeteneğim var. Yıllardır şiir yazıyorum. Yazdığım bu şiirleri, yıllar önce bir kitapta topladım. Kitabımı Milli Eğitim Bakanlığına bağışlamak istedim. Kitabımdan para kazanmayı düşünmüyordum. Tek isteğim, yazdığım şiirlerin birileri tarafından okunmasıydı .Mânevi bir tatmindi beklediğim. Milli Eğitim Bakanlığına kitabımı gönderdim. Telif haklarımı ve kitabımı bakanlığa bağışlamak istediğimi , bir dilekçe ile belirttim. Aylarca,bir umutla cevap bekledim. Hiç cevap alamadım. Sonra bir dilekçe daha yazdım. Dilekçemi verdiğim tarihin üzerinden üç yıl gibi bir zaman geçti. Halâ bir cevap yok.

Diyebilirsin ki; “Kitaptaki şiirleri beğenmedikleri için, kitabı bağış olarak kabul etmek istememişlerdir.”Olabilir. Peki ama bu durumda , aldıkları kararı bana,bir yazı ile bildirmeleri gerekmez miydi? Hiç olmazsa bana bir teşekkür edemezler miydi? Ben bir fedakârlık gösteriyordum. Ama, mensubu olduğum bakanlığım duyarsız davranıyordu. Öğretmenine sahip çıkmıyordu. Onun yeteneğinden yararlanmayı reddediyordu. İşin üzücü yanı, öğretmenine bir cevap yazmayı bile zul sayıyordu. Şimdi söyle bana Atam? Benim yerime sen olsaydın, üzülmez miydin? Ben bu duruma çok üzüldüm. Hani bir atasözümüz var:”Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi bile olmamış.” Ben üzülmüşüm, bakanlığıma küsmüşüm, kimin umurunda? Ya da kimin haberi var?

Seni üzmek istemiyorum ama, yazmadan geçemeyeceğim. Türkiye Büyük Millet Meclisinin halini bir görsen, belki de bu meclisi açtığına pişman olursun. Oysa sen ne uğraşlar verdin o meclisi açmak için. Eğer kavgasız bir oturum olursa ertesi gün gazeteler, “Kavgasız Oturum” diye başlık atıyorlar. Çünkü kavgalı,dövüşlü, küfürlü oturumlar, artık o kadar olağan ki.

Bir gün sınıfımda , Türkçe dersinde bir konuyu tartışıyorduk. Öğrencilerim, tartışma kurallarını pek bilmediklerinden,sınıfta bir kargaşa yaşanıyordu. Öğrenciler ,kendi fikirlerini kabul ettirmek için heyecana gelmişlerdi. Bazıları söz almadan konuşuyor, söz almış olan öğrencinin sözünü kesiyorlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu, deyim yerindeyse. Tam müdahale edeceğim sırada bir öğrencim ayağa kalktı. “Öğretmenim sınıfımız, aynı Türkiye Büyük Millet Meclisine benzedi.” Dedi. Senin kurduğun meclis, bir çocuğun diline düşmeyi hak ediyor mu? Ya da hangi milletvekilinin buna hakkı olabilir?

Milletvekillerinin birbirlerine sarfettiği sözleri sana yazmaya utanırım. Eminim sen de öğrenmek istemezsin. Elbette tartışma olacak, farklı görüşler çatışacak. Ama bunlarınki tartışma falan değil. Birbirlerine tekme tokat giriştikleri,küfürlerin sarfedildiği kavgalar. Üstelik kavgaları öyle sudan sebeplerle ki, şaşarsın Atam. ”Su” dedim de aklıma geldi. Bir gün mecliste bir milletvekilimiz kürsüde konuşurken, önünde duran bir bardak suyu meclis başkan vekilinin yüzüne atmıştı. Kavga konusu, tartışma konusu hiç bir zaman memleket meseleleri ile ilgili değil. Hep, fındık kabuğunu doldurmaz konular, onların tartıştığı.

Meclis görüşmelerini ,komedi filmi izler gibi izliyorum. Ama, güldürmeyen bir komedi. Acemi oldukları için, güldürmeyi beceremeyen oyuncuların filmi gibi. Geçenlerde bir milletvekili bir önerge vermiş. Önergenin konusu ne ,biliyor musun? Şimdi belki de benim yanlış anladığımı sanacaksın. Hayır Atam hayır! Yanlış değil: Anayasamızın bir maddesindeki “kez” kelimesinin kaldırılıp, onun yerine “defa” kelimesinin konmasını talep ediyormuş o millet vekilimiz . Bunların başka işi yok mu ki Atam, böyle lüzumsuz ayrıntılarla uğraşıyorlar? Meclisin itibarını zedeliyorlar. Şimdi ben bu mektubu sana değil de onlara mı yazsaydım? Onların hesaplarında biz yokuz Atam. Ne yapıyorlarsa kendileri için yapıyorlar. Şimdi, bu mektubu neden bir başkasına değil de sana yazdığımı anladın mı?

Senin Gençliğe Hitabe’nde söylediğin, gelecekte olmasını istemediğin ama olmasından korktuğun ve bizi uyarma gereği duyduğun bazı şeyler var. Yurdumuzu bekleyen bazı tehlikeler var. Bunların neler olabileceğini ve bu durumda Türk Gençliğinin ne yapması gerektiğini söylemiştin. Söylediğin o tehlikelerin birçoğu mevcut bugün. Senin ileri görüşlülüğüne hayranım Atam. Onlarca yıl önceden, bu olumsuzlukların işaretini nasıl gördün de, bizi uyarma gereği duydun? Demek ki sen bizi çok iyi tanıyordun. Zaaflarımızı çok iyi biliyordun. Bugün, her resmi kurumda senin Gençliğe Hitaben asılı. Ama ne yazık ki, senin sözlerini duvara asmakla, yanlışlar düzelmiyor. Senin söylediklerini,istediklerini uygulamak gerekiyor.

Hani sen bize hep çok çalışmamızı söylerdin.”Millete efendilik yoktur,hizmet vardır. Bu memlekete hizmet eden, onun efendisi olur.” Dedin. Bu memleketin efendisi olmak için çalışmak yeterli değil günümüzde. “Tek bir şeye ihtiyacımız var. O da çalışkan olmak.” Demiştin. Bu sözlerini hiç unutmadım. Onun için hep çok çalıştım. Ülkeme bir öğretmen olarak hizmet vermekten gurur duydum. Elbette hatalarım oldu herkes gibi. Ama hiç ihmalim olmadı, hiç tembellik etmedim. Ama çalışanlara değer mi veriliyor günümüzde?.....

Bir gün sınıfıma müfettiş gelmişti. Teftişi yaptı. Çalışmalarımı beğendi. Bana teşekkür etti. “ Sormak istediğiniz bir şey var mı?” dedi. Ben öğrencilerimin okumalarını genel olarak beğenmiyordum. Öğrencilerimin okuma ödevlerini pek severek yapmadıklarını, pek okumadıklarını ve buna bağlı olarak da okuma düzeylerinin istediğim gibi olmadığını biliyordum. Acaba nerede hata yapıyordum?Çocuklarıma okumayı neden sevdiremiyordum? Belki de ilk okuma -yazma öğretimi sırasında bir hata yapıyordum. Bu, benim en önemli sorunumdu. Okuması iyi olmayan öğrencinin, başarılı olması zordu. Bir problemi çözebilmek için bile, anlamlı okumak gerekiyordu. İyi anlaşılmayan bir problemin doğru olarak çözülmesi mümkün değildi.

Bu sıkıntımdan müfettişe söz ettiğimde , ne dedi biliyor musun Atam? Güldü. Evet evet, yanlış okumadın Atam, güldü. Ve bana “Amaaaan Hocanım! Siz de fazla kurcalamayıverin” dedi. Benim dikkatli, titiz çalışmamı işgüzarlık olarak değerlendirdi belki de. Sen bizden hep çalışkan olmamızı istedin. Ama bizim büyüklerimiz hep başka şeylere önem verdiler. Yapabildiklerimizle yetinmeyi telkin ettiler. Tabi açık açık değil, dolaylı olarak. Daha fazla şeyler başarmak isteyenlere, çeşitli bahanelerle engel oldular. Çalışıp sivrilenleri,bir şekilde küstürdüler,onları incittiler. Benim de incindiğim zamanlar çok oldu. Ama hiç küsmedim, hiç yılmadım. Bizden , çok önemli şeyler dururken, hep gereksiz şeyler istediler. Sınıfta; senin resminin sağına mı, soluna mı Gençliğe Hitaben asılmalı? Bayrak senin resminin kaç santim üzerinde olmalı? İki bayrak mı olmalı,yoksa tek bayrak yeterli mi? Günlük planları yazarken amaç mı önce yazılmalı, yoksa davranışlar mı? Amaç cümlesinin sonu mek-mak ile mi bitmeli, yoksa me-ma ile mi bitmeli? Sınıflarda bulunması gereken Ünite Köşesi ile Resim-Yazı Köşesi bir bütün halinde mi olmalı, yoksa ayrı mı olmalı?Sınıfta; öğrencilerin boy ve ağırlıklarını gösteren grafikler var mı, yok mu? Öğrenciler alfabemizdeki harfleri yazarken, yuvarlakları sağdan sola mı, soldan sağa mı çiziyorlar? Beş rakamını yaparken ,önce yatay çizgi mi yoksa dikey çizgi mi çiziyorlar? Mevsim şeridinde, ayların isimleri arasında boşluk var mı, yok mu? Eğer boşluk varsa ,bu boşluk, öğrencinin, zamanı kavramasına engel olmaz mı?...Hep bunlara kafa yordular. Biz öğretmenlerden hep bunları istediler Atam. Asıl görevimizi, amaçlarımızı hep gözardı ettiler. Yararına inanmadığımız şeyleri yapmaya bizi mecbur ettiler. Bir yıl önce istediklerini, ertesi yıl istemediler. Önceki yıl istemediklerini, bir yıl sonra istediler. Biz öğretmenleri şaşırttılar. Tutarlı ve sürekli bir eğitim politikası uygulayamadılar. Doğruyu bulmakta hep sıkıntı çektik. Çünkü, doğrular hep değişiyordu.

Bir öğretmen olarak sana karşı mahcubum Atam. Neden diye sorarsan , seni çocuklarımıza anlatamadık. Çünkü seni anlayamadık. Anlayamadığımız bir kişiyi , öğrencilerimize anlatmamız mümkün mü? Senin altın sarısı saçlarını, deniz mavisi gözlerini öven şiirler yazdık. Ölümünü anlatan şiirleri , ağıt söyler gibi okuttuk. Seni ilâhlaştırdık. Öğrencilerimize bu şiirleri ezberlettik. Seni, insan üstü bir varlık gibi göstermeye çalıştık. Ama; 10 Kasım törenlerinde, “Atatürk 1881 de Selânik’te doğdu. Annesinin adı Zübeyde, babasının adı Ali Rıza Efendi’dir.”demekten pek öteye gidemedik.

Anma törenlerini böylece sıkıcı bir etkinlik haline getirdik. Senin ilkelerini, inkılaplarını tam olarak anlatamadık. İyi niyetle gayret ettik ama, yanlış araçlar, yanlış yöntemler kullandık. Meydanlara, caddelere, sokaklara senin adını vererek, seni yaşatacağımızı sandık. Hep görüntüye önem verdik, yüzeysel düşündük. Bir plaja, hatta bir kahvehaneye senin adını verecek kadar ileriye gittik. Atatürkçülüğü, sadece senin resmine veya rozetine indirgedik. Hani halk arasında bir tabir vardır Atam: “Seveyim derken, öldürmek” diye. Aynı onun gibi. Seni sevmenin ölçüsünü bilemedik, çizgisini çizemedik. Seni tanıtırken, sevdirmek isterken yanlışlar yaptık. Senden nerede, ne şekilde ve nasıl yararlanabileceğimizi bilemedik.

Bir gün Bolu’da bir kahvehanenin önünden geçiyordum. Bu kahvehaneleri her yerde, her zaman görebilirsin. Sayıları devamlı artıyor bunların. Kahvehane açmakta çok iyiyiz. Birçok köyde,kadınlar tarlada çalışırken, erkeklerin bu kahvehanelerde oyun oynadıklarına tanık olursun. Tarlada,bağda,bahçede çalışan kadının mesleği “evkadını”dır(!) Kahvehanede oturan erkek ise”çiftçiyim” diyebilir meselâ. Gözüm kahvehanenin içine gitti. Tıklım tıklım doluydu. Sigara dumanları arasında zor görünüyordu insanlar. Güpegündüz ne yapıyorlardı burada? Çalışacak bir işleri yok muydu? Eğer işleri yoksa, işsiz birisi kahvehanede nasıl para harcayabiliyordu? Çalışacak işleri varsa, neden işte değillerdi de kahvehanedelerdi? Kiminin elinde iskambil kâğıtları vardı, kimilerinin önünde okey ıstakaları. O anda Halim Yağcıoğlu’nun şiirini hatırladım. Sen o şiirde bize şöyle diyordun:

“Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.”

Biz seni hem seviyoruz, hem senin istemediğin şeyleri yapıyoruz. Kahvehanelerde vakit öldürüyoruz. Ama her yere senin resmini asmaktan geri kalmıyoruz. Çünkü bu kolayımıza gidiyor. Bir çaba sarfetmemizi gerektirmiyor. Yakamıza senin rozetini takmakla, senin izinde olduğumuzu sanıyoruz... Yan duvarda ise,tam göz seviyesinde senin yağlı boya bir tablon vardı. İnsanlar senin resminin önünde vakit öldürüyorlardı. Oysa ben senin fotoğraflarından etkileniyorum. Senin resminin önünde yanlış şeyler yapamam ben. Şimdi soruyorum sana Atam: Sen orada, o insanları izlemekten mutlu oluyor musun? O resim, sana olan sevginin-saygının ifadesi olabilir mi?

Kahvehaneleri her zaman böyle tıklım tıklım dolu görünce senin; “Türk Milleti çalışkandır.” sözlerini hatırlıyorum. Sen bizim pek de çalışkan olmadığımızı biliyordun. Biz tembellik etmeyelim, çok çalışalım diye “Türk Milleti çalışkandır.” dedin. Hani yaramazlık yapan çocuklara; ”Benim oğlum veya kızım çok uslu, hiç yaramazlık yapmaz.” deriz ya, işte onun gibi. Bu sözlerinle bizi gayrete getirmek istedin.... İşte yurdumuzdaki çok sayıdaki kahvehane ve bunların günün her saatinde tıklım tıklım dolu olması, pek de çalışkan olmadığımızın ispatı...Bu konuda düşündüklerimin yanlış olmasını, yanılıyor olmayı isterdim. Ama ,yanılmadığımdan eminim Atam. Üzücü bir durum,ama ne yazık ki gerçek.

Hani bizlere armağan ettiğin milli bayramlar var ya Atam; 19 Mayıs , 23 Nisan , 29 Ekim , 30 Ağustos gibi. Bu bayramlarda öylesine duygulanıyorum ki, anlatamam. Trampetler, davullar sanki yüreğimde çalıyor bayramlarda. Trampetlerin her vuruşunda kalbim titriyor. İnan kalbimin yorulduğunu hissediyorum. Senin anıtına çelenk koyarken, sana saygı duruşunda bulunurken gözlerim yaşarıyor. Her seferinde şu soruyu soruyorum kendime: ”Acaba Atatürk bizi görüyor mu, bizi duyuyor mu, ya da bir şekilde hissediyor mu?” Diye. Çünkü ölümün sadece tende olduğunu, ruhların ölmediğini; ölenlerin mânen aramızda olduğunu biliyorum. Sonra çocukluğumdaki bayramları anımsıyorum. Öğretmenlerimizin,o günün imkânsızlıkları içinde, nasıl yoktan var etmek için çaba sarfettiklerini, bayramları kutlamak için neler neler yaptıklarını düşünüyorum. O bayramları özlüyorum. Bir öğretmen olarak, bu konuda öğretmenlerimizin gerisinde kaldığımız için utanıyorum. Çünkü şimdiki bayramlar eskisi gibi özenle kutlanmıyor. Törenler kısa tutuluyor. “Öğrencileri fazla ayakta tutmamak” bahanesiyle daha az öğrenci şiir okuyor,daha az etkinlik yapılıyor eskiye göre. Halk Oyunları Ekibinin gösterilerinin fazla uzun olmaması isteniyor. Böylece çocuklarımızın ve gençlerimizin milli duygularının gelişmesine engel olunuyor. Hem dini bayramlar, hem milli bayramlar “tatil” olarak görülüyor.

Bir de şu var Atam, çok rahatsızlık duyduğum: Biz yıllar önce, dört günlük Kurban Bayramı tatilini dokuz güne çıkardık .”Olamaz!” dediğini duyar gibi oluyorum. Biz yapıyoruz, oluyor Atam. Yazmaya utanıyorum ama, gerçek bu. Her yıl her Kurban Bayramında tam dokuz gün tatil yapıyoruz Dünyada, en çok tatil yapan ülke biz miyiz diye, çok merak ediyorum. Bu konuda dünya birincisi olmaktan korkuyorum. Bu uzun tatillerin ekonomimize verdiği zararı hiç hesap etmiyoruz .Sen sağ olsaydın, buna izin verir miydin? Yapılan bu yanlışı televizyonlar “Öğretmen ve öğrencilere müjde.” diye veriyorlar haber bültenlerinde. Öğretmenleri tatil meraklısı sanıyorlar. Oysa ben bir öğretmen olarak, bu tatillerden hep rahatsızlık duydum. Bu haber benim için hiç bir zaman müjde olmadı. Beni hep üzdü. Tüm öğretmenlerin aynı üzüntüyü duyduklarına inanıyorum. Velhasıl çok tatil yapıyoruz. Hep tatildeyiz Atam, hep izindeyiz. Oysa senin izinde olmamız gerekmez mi?.....

Gazetede okumuştum: Güneş tutulması olduğunda Amerikalılar, bir hesap yapmışlar. Güneş tutulmasını izlemek için işi bırakmanın, sadece kırkbeş dakika iş yapmamanın devlet ekonomisine verdiği zararı çıkarmışlar. Onlar, kırkbeş dakikanın hesabını yapıyorlar; ama biz, bir haftalık zaman kaybının bize vereceği zararı hesap etmiyoruz. Bu durumda ben,çalışkan bir millet olduğumuza nasıl inanayım?

Demiştim ya daha önce; ben emekli bir öğretmenim. Herkes bana, bu kadar yıl çalıştıktan sonra,biraz da dinlenmemi söylüyor. Ama ben hiç yorgun değilim Atam, hiç yorgun değilim. Çok çalıştım ama hiç yorgunluk hissetmiyorum. Hani sen ne demiştin: “Yorgunluk, her insan için olağan bir haldir. Ancak; insanlarda bu yorgunluğu yenecek öyle bir mânevi kuvvet vardır ki; işte bu kuvvet yorulanları, dinlenmeden ayakta tutar. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği amaca, bizim yüksek ideallerimize,durmadan,dinlenmeden yürüyecektir. ” İşte senin söylediğin o mânevi kuvvete sahip olduğuma inanıyorum. Eğer öyle olmasaydı,bu kadar yıl hizmetten sonra,ben de kendimi yorgun hissederdim.

Sevgili Atam! Bu, hayatımda yazdığım en uzun mektup. Senin, yazdıklarıma çok ama çok üzüleceğini biliyorum. Çünkü senin gerçekleştirmeyi düşündüğün yarının Türkiye’si böyle değildi. Yoksa sen;” Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.” der miydin? ”Daha başka ne haberler var?” diye sakın sorma Atam. Daha fazla üzmek istemem seni.

Sana verecek pek iyi haberim yok ne yazık. Aslında anlatacaklarım bitecek gibi değil. Yazdıklarım, rahatsızlık duyduğum şeylerin sadece birkaçı. Keşke hepsi bu kadar olsa. Ben birkaç örnek verdim sana.

Mektubuma artık son veriyorum Atam. Bana cevap yazamayacağını biliyorum. Ama bu mektubuma karşılık,bana neler söyleyeceğini adım gibi biliyorum. Çünkü seni çok iyi tanıyorum. Seni anlayabiliyorum. Bana şunları söyleyeceksin. Sağlığında söylediğin gibi: ”Başarılarda gururu yenmek; felâketlerde umutsuzluğa kapılmamak gerekir.” diyeceksin. Benden, umudumu yitirmememi isteyeceksin. Ve arkasından şöyle devam edeceksin: “Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin. Hiç kimseye yalvarmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise,onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.” “Bir insanın mutlu olabilmesi için, kendisinden sonra gelecek nesiller için bir şeyler yapması gerekir.” Diyeceksin. Beni, vatanım ve milletim için çalışmaya devam etmeye telkin edeceksin.

Bunları, senin söylediğini duyar gibi oluyorum. Ve umutsuzluğa kapılmayacağıma, senin çizginde yürümeye devam edeceğime ; devletime ve milletime olan güvenimi, herşeye rağmen yitirmeyeceğime söz veriyorum. Emekli olmama rağmen, insanlar için birşeyler yapmaya, birşeyler üretmeye devam edeceğim. Bundan asla kuşku duyma Atam. Sen öğretmenlerini tanırsın, onlara güvenirsin. Benim bakanlığımın gözüyle bakmazsın bana ve diğer öğretmenlere. İşte ben de bu öğretmenlerinden biriyim Atam. Yurduma ve milletime zarar verecek bir şey yapar mıyım hiç? Bunu hangi öğretmen yapar?

Sevgiler,saygılar sunuyor, ellerinden öpüyorum Atam. Bir sonraki mektubumda sana iyi haberler yazmayı çok isterim. Yalnız, o mektubu kısa zamanda bekleme Atam. Yurdumuzda güzel şeylerin olması için, sanırım çok uzun zamana ihtiyaç var. Keşke yanılıyor olsam. Yanılmayı ne kadar isterim... Gerekli olmadığını bile bile adresimi yazıyorum sana:

Kâmuran ESEN- Emekli Öğretmen / Mudurnu - Bolu







.Eleştiriler & Yorumlar

:: Sevgili Öğretmenim
Gönderen: YETER ÖZHAL / , Türkiye
17 Ocak 2009
Bu yazıyı okuduktan sonra,bu ülkede yaşamanın artık ne kadar da zor olduğunu daha iyi anlıyorum.29 yaşındayım ve yaşadığım seneler bana sadece ÖĞRENMENİN ve ÖĞRETMENİN hayatın en önemli ''element''i olduğunu öğretti!27 sene,dile kolay.Bizim milletimizin cehaletten kurtulması için sizin gibi insanlara çok ihtiyacımız var.İşte o yüzden,öğretmenleri artık sadece Atatürk anlayabilir.Mektubu ona yazman,onun anlayışına sığınman çok doğru bir seçim.Çünkü Atatürk'ten başka bu yazılanları anlayabilecek bir lider yok Türkiye'de ne yazık ki!!!!

:: okudum okudum okudum....
Gönderen: medusa / , Türkiye
10 Kasım 2008
okudum , okudukça üzüldüm, okudukça utandım, okudukça küçüldüm , okudukça acıdım ...

:: yolun başında bir meslektaşınız...
Gönderen: Tuana Özel / İzmir/Türkiye
27 Kasım 2007
Değerli öğretmenim sadece tek kelime HARİKASIN...

:: Atatürk'e Mektup
Gönderen: Taki Akkuş / İstanbul/Türkiye
17 Ağustos 2006
Sevgili Kamuran, Dünyada gelmiş geçmiş liderlerin en başarılısına mektup yazdığın için seni bu cesaretinden dolayı kutlarım. Bir Öğretmen arkadaşımla kimi konuları tartışırken, söz Lenin ve Atatürk'ten açıldı. Ben Lenin'in Atatürk'e göre hazıra konucu olduğunu söylediğimde, arkadaşım hop oturup hop kalktı. Öyle de değil mi Atatürk gibi bir toplumu yeniden var eden ikinci bir önder var mı? Bu gün birileri onu sevmiyorsa, ama devleti yönetiyor ve iktidarlarsa, Yine ulu önderin sayesinde değil mi. Mektubun yerine ulaşmıştır. Kendini fazla üzme, kal sağlıcakla. Taki Akkuş

:: Mektup
Gönderen: Turgut Erbek / İzmir/Türkiye
14 Mart 2006
Değerli Öğretmenim; Mektubunuzun beni ne kadar etkilediğini anlatmaya sözcüler yetmez. Elinize, yüreğinize sağlık.

:: umarım yanılıyoruzdur...
Gönderen: sıla şahin / Konya/Türkiye
21 Şubat 2006
''Efendiler, şunu anlatmak istiyorum, ilk esin ana - baba kucağından sonra okuldaki öğretmenin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır. Bu esinin gelişme kaynağı olması, kişiye millet ve ülkeye hizmet edebilme gücünü ve yeteneğini verebilmesi için millete ve ülkeye büyük, derin ilgi yaratan fikirler, duygularla her an güçlendirilmesi gerekir. Bu fikirlerin ve duyguların kaynağı doğrudan doğruya ülke ve milletir. Milletin ortak isteğine ve eğilimine değinmek ve onun gereklerine kendini adamak, böyle davranmak ve doğru yolda yürüyebilmek sözünü ettiğim terbiyenin temel ilkesidir.''15 yaşında bir genç olarak,bizlere ülke ve milletimize hizmet edebilme gücünü verecek esini sağladığınız ve diliniz-vicdanınız-terbiyenizle bunu gösteren bir eğitimci olduğunuz için teşekkür ediyorum...

:: Bir Kez Daha Aşık oldum
Gönderen: Ali BİLGİLİ / Gaziantep/Türkiye
14 Eylül 2004
Öğretmenim olsaydınız bana okumayı bu kadar sevdirebilirmiydiniz diye merak etmiyorum eminim daha fazlasını verirdiniz.Sayenizde okumaya ve insanları okumaya teşvik etmeye Bir kez daha aşık oldum.Elinize,dilinize,kalminize,yüreğinize sağlık öğretmenim...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın türkiye kümesinde bulunan diğer yazıları...
Mudurnulu Fatma Nine'nin Günlüğü / Beş Yıl Sonra
Mudurnulu Fatma Nine'nin Günlüğü / Bizim Pulis Oğlanı Zırt Pırt Nasıl Tayin Ettiler
Nereye mi Gidiyoruz?
Manidar Sözcüğü Üzerine Sayıklamalar
Sayın Başbakan, Edebiyattaki Mübalağa Sanatını Bilmiyor Mu?
Sivas Davasının Zaman Aşımına Uğraması Vatana ve Millete Hayırlı Olsun (Muş)
Başbakanın Hakaretleri Canıma Tak Etti
Bir Eşek Hikâyesi
Aslan Sosyal Demokratlar
Mudurnulu Fatma Nine"nin Günlüğü / Düğün Değil, Kabir Azabı

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Elli Yaşıma Doğru Hayatıma Giren Erkek
Balkonlara Asılmış Biberler
Benim Hiç Sevgilim Olmadı
Ben Birazcık Deli miyim?
Mudurnulu Fatma Nine
Kızım Sen Avukat Ol!
Bişim Efde Heykes Bi Asayip...
Öldüğümü Farzettim
Kaybedecek Hiçbirşeyi Olmayana / Ölüm...
İzedebiyat Hastalığı, Teşhis ve Tedavisi - Yeni Düzenleme

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Seni Özlemenin Kitabını Yazabilirim [Şiir]
Bensiz Yaşamaya Alışacaksın [Şiir]
Gelseydin Eğer [Şiir]
Albümdeki Resimler [Şiir]
Sarmaşık [Şiir]
İnci Tanem / Kızıma [Şiir]
O Beklenen Hiç Gelmeyecek [Şiir]
Dönüşü Olmayan Gidiş [Şiir]
Ne Zaman Seni Düşünsem [Şiir]
Yalnızlık [Şiir]


Kâmuran Esen kimdir?

Okumak ve yazmak bir tutkudur benim için. Yazdıklarımı okuyucularla paylaşmak amacıyla buraya gönderiyorum. Yıllardır, yerel bir gazeteye haftalık köşe yazıyorum. Mudurnu Belediyesinde gönüllü kültür müdürü olarak çalışıyorum. Yayımlanmış Kitaplarım: Şiirlerle Öyküler - şiir / Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yazarlar Dizisi ( 1988). . . . . . . . Sevgi Yumağı - şiir ( 1997 ). . . . . . . . . K. Esen'in Kaleminden Mudurnu - derleme / Mudurnu Kaymakamlığı Kültür Hizmetleri Dizisi ( 2002 ). . . . . . . . . . . Oynatmayalım Uğurcuğum- deneme , anı / Senfoni Yayınları ( Haziran / 2004 )

Etkilendiği Yazarlar:
Okuduğum her yazardan veya yazıdan etkilenirim. Bende bir etki bırakmayacak, herhangi bir şey öğretmeyecek bir yazı düşünemiyorum.


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Kâmuran Esen, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.