..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Hiçbir zaman karakterlerimin hüzünlü olduklarını düşünmedim. Tersine yaşam dolular. Trajediyi seçmediler, trajedi onları seçti. -Juliette Binoche
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > İtiraflar > Ahmet Odabaş




15 Ekim 2011
Masum Bir Gen'in İtirafları  
Ahmet Odabaş
Bir dönemin değerlendirmesidir.


:BEFE:
BEN NEYİM
(masum bir gen’in itirafları)


     Evrim kuramının başka bir garip yönü de, herkesin onu anladığını zannetmesidir. (Gen Bencildir, R.Dawkins, s.36-Tübitak Yayınları)

     Siz nesiniz, biliyor musunuz.Dünyanın en yakışıklı, en güzel, en iyi, en sevecen, biraz doğa harikası ve biraz da en cömert insanı. Ya da bunlar arası bir şey. Aslında ne olduğumuzu düşünmeye pek gerek duymuyoruz. Yada ezbere yaşayıp gidiyoruz. Eğer babam ve annem uygun zamanda aşk yapmamış olsalar ben diye bir şey olmazdı. Sizin için daha farklı bir yorum yapmak mümkün mü... bunu size bırakıyorum.

     Zamanı biraz geriye alıp, 35 yıl öncesine gidiyorum. Ben doğdum. Bir dokuz ay kadar daha önceye gidiyorum. Henüz ben diye bir varlık yok. Annemin yumurtası ve babamın sperminin bir araya gelmesi, belki basit bir doğa olayı. Ama ben diye bir varlığın meydana gelmesi , şekil alması için bu işlem gerekli idi.     

     Aslında ben 35 yıl 9 ay önce, annemin karnında oluşmaya çalışan, o aşamada yalnızca sperm ve yumurtadan ibaret çalışma örneğiyim. Beni oluşturan şifreler o gün bir araya geldiler ve yeni ve özgün bir şifre oluşturdular. Beni ben yapan ilk parçalar, sanırım ancak mikroskop ile görülebilecek kadar küçük elemanlardır.

     Belki genleri görmek çok daha zor. Neyse. Doğal gelişmemi tamamlayıp , doğdum. Yani aslında ortam değiştirdim. Yine ben aslında, annem ve babama ait şifrelerin oluşturduğu bir şifreyim. Şimdi ben o halde olduğum zamanları düşünüyorum. Aslında sıradan bir zaman, ama bana göre geçilmesi gereken bir aşama idi. Gözle görülmeyecek kadar küçük bir şifre, bir hücreler kümesi.

     Aşık mıyım ben yoksa. İstanbul’da, Kadıköy’de şiir yazıyorum yağmurlu bir günde ve Karaköy İskelesi’nin önünde. Hayır, hayır...Maltepe’de, kim ipler Birleşmiş Milletlerin bilmem hangi kararını diyorum. Feci şekilde aşıkım. Çözmekte zorlanıyorum elbette aşkın ne olduğunu.

     İnciraltı’ndan Fahrettin Altay Meydanına koşuyor ve geri geliyorum. Demek ki şimdiki ölçülere göre bayağı gencim. Koşarken düşünmek çok güzel. İnsanın aklına neler gelmiyor ki...Enerji tüketimi, sonuçta olumlu şeyler düşünmeme neden oluyor. Hangi kızı ne kadar sevdiğimden, fakülteye, hocalara, derslere kadar pek çok soru sorulup, çözülüyor. Koşu sonrası içilen, çay kalitesi düşük bir çayın, sevdiğimiz insanlar nedeniyle ne kadar hoş olduğunu anlatamam.

     Bir bardak çayın 20 lira olduğu bir zamanda, dört güzel kızdan beşer lira alarak kendine çay almanın zevkini her babayiğit yaşamamıştır. Bu babayiğit, 35 yıl 9 ay önce bir araya gelmiş bir genler kümesi. İki olayı yanyana koyduğunuzda, maddenin komik hali hakkında fikir edinilebilir. Bu genetik şifre, diğer genetik şifrelerle paslaşıyor, onların ısmarladığı çayı, kahramanca içiyor. Çay bahane, işimiz sohbet...

     Şimdi ise, bu genetik şifrenin bulunduğu durum. Yaklaşık on yıldır avukatlık yapıyor. Müvekkilimin bu eylemi gerçekleştirdiğine dair inandırıcı hiçbir kanıt yoktur...diyor, diyor ve diyor. Adamlar idam kararı vermekte ısrarlı. Bu genetik şifre, başka şifrelerin kendi içinde tutarlı, ama gerçeklere aykırı eylemine karşı çıkmaya çalışıyor. Şansı yok. Şansı olmayan savunan ve savunulanlar...hepsi masum birer şifre.




     sen yoksun

sen yoksun ahmet
var olan senden bambaşka bir şey
sen dünkü sen değilsin
ve yarın asla bugünkü sen olmayacaksın
yine unutma
adın yalnızca bir sözcük
ama sen sözcük değilsin




     insanın özü

yaptığı eşeklikleri gizlemek için
yapmadık şebeklik bırakmaz





     ANNEM VE BABAM NERDEN GELDİ


     Ben annem ve babamın bir araya gelen parçalarıyım. Onlar da kendi anne ve babalarının (yani benim büyük anne ve büyük babalarımın ) parçaları... 25 yılda bir aileye yeni çocukların eklendiğini kabul edersek, son yüzyılın başında, bize şifrelerini gönderen büyüklerimizin sayısı 16’dır. Yani yüzyıl önce yaşamış 16 ayrı kişinin genlerini taşıyoruz. Yada bir başka deyişle, biz onlarız. 200 yıl öncesinden bize genlerini gönderen insan sayısı 256. Aynı şekilde hesap yapıldığında, 300 yıl önceki 4096 kişinin genleri herhangi bir şekilde bana ulaşmıştır.

     500 yıl önceki, yani 1500’lerdeki 1.048.576 kişinin genleri, benim dünyaya gelip, aşık olmam, şiir yazmam, düşünmem vs. için bir araya gelmiştir.

     Hesap çıkarıldıkça, sayılar büyüyor. 600 yıl önceki 16.772.216 kişi, 1000 yıl önceki 549.755.813.888 x 2= ......kişinin genleri...? Bu kadar kişi var mıydı dünyada. Biraz mola verip düşünmem gerek. Kafatası tutkunu beylere ve bayanlara duyrulur. Bu hesap tekniğine göre, tüm insanlar akraba olmak zorunda kalacaklar. Başka bir çıkış yolu yok gibi görünüyor. N’apcaz şimdi. Daha üstün zekalı bir ırktan olduğunu sanan zavallılara sormak isterim, nasıl oluyor bu iş. Yoksa siz başka dünyalardan, başka uzaylardan mı teşrif ettiniz sanıyorsunuz.

     İnsanın özü konusundaki değerlendirmeyi yukarıda yapmıştım. Biraz gülerek, biraz ciddiye alarak tekrar okuyabilirsiniz.

     Olaya biraz da gelecek açısından bakalım. Benimle ortak genleri taşıyan kişiler, yüz yıl sonra, bin yıl sonra, ikibin yıl sonra ne halde olacak. Bugün hiç tanımadığım, nerede yaşadığını ve ne yaptığını bilmediğim milyonlarca kişi benimle akraba olacak. Her yirmibeş yılda yeni bir kişinin aileye katıldığı düşünülürse, 600 yıl sonra, bu dönemde yaşayan (şimdiki zamanda yaşayan) yaklaşık 16.772.216 kişi ile akraba olacağım. Bin yıl sonra, bu rakam milyarlarla ifade edilecek. Tüm dünya ile akraba olacağım.

     Aslında zaten öyleyim. Tüm insanlarla ortak bir geçmişim ve ortak bir geleceğim var. Benim için olan her şey, herkes için var. Yaşama olumlu bakmak ve insanları sevmek görevimiz olsa gerek.



     MAC CARTHY’NİN ANILARI


Bu sayın Mac Carthy (doğru yazmasam da olur), hayali düşmanlar üretip, bu düşmanlara karşı uluslar arası düzeyde çözüm üreten bir kahraman (?) Don Kişot’u okumayanlara, lütfen okuyun, düşünerek okuyun, hatta iki kere okumaktan kaçınmayın diyeceğim. Canım ne ilgisi var diyenlere, acele etme kardeşim, her şeyin birbiri ile ilgisi var, denebilir.

Mac Carthy konusunda özet ve pratik bilgi isteyenlerin Orhan Hançerlioğlu’nun Felsefe Ansiklopedisi’ne bakmalarını öneriyorum. Yıldırmacılık (terörizm), Mac-Carthysm, lekelemek, tekelci anamalcılık, kapitalizmin genel bunalımı ve gerekli görülen bölümlerin incelenmesi yaralı olacaktır.

Bildiğimizi sandığımız pek çok şeyin aslında söylenen yalanlardan ibaret olduğunu göreceğiz ve belki biraz da gülümseyeceğiz.

Adamın biri (ismi lazım değil, şu anda anımsayamadım), gitmiş Yunanistan’a, Atatürk’ün doğduğu evi bombalamış. Sonra da, şu Yunanlı’nın yaptığına bak diye, yer yerinden oynamış. İsmi lazım olmayan beyefendi de, sonradan vali olmuş.(Tabi Türkiye’de) İçinizden OLMAZ BÖYLE ŞEY, YOKSA RÜYA MI diye sorgulama, sorduğunuz her soruya yanıt verme şansınız var. (Siz öncelikle Hançerlioğlu’nu okuyun)

Sayın Amerikalı’nın Don Kişot’u aratmayan düşünceleri, uzun yıllar bizim ülkemizde hakim olmuş, hayali düşmanlarla ağır savaşlar yapılmıştır. Köy Enstitülerini kapatan zihniyet, gidip Amerika’dan, Avrupa’dan eğitim uzmanları getirerek, çağ atlamaya çalışmış. Belki pek çok defa IMF denilen kuruluştan yarar umma gafletinde bulunmaktan farklı bir davranış değil ...Kime faydası olmuş ki sana olsun...hem neden olsun. Avrupalı ve Amerikalının çok mu umrunda senin eğitimin. Biz bu eğitim sistemi ile, çağ da atlarız ip de...

Ezberletmekten, düşünmemeye sevk etmekten başka fazla birşeyler yok gibi gibi. Nerden başlayıp, nereye geliyor bu DNA kardeşiniz. Çalışmadan sınıf geçmek isteyen ezberci kuşaklar geliyor diye dert yanıyor bazı hocalar. Ezberci eğitimin canına okumak için ne buyurdunuz.. diye sorsanız, bir şey söylenmediğini şıp diye anlarsınız. Ortalıkta bazı tersliklerin olduğu açıkça görünüyor. Ama sorun nerden kaynaklanıyor, düşünen az. En kolayı topu öğrenciye atmak. 4 yıllık bir fakülteyi 12 yılda tamamlıyor öğrenci...Bu ne büyük başarı, bu muhteşem bir çalışma, bu ne inanılmaz rezalet...Sayın Üniversite, öğrencinin zekası bu işe elverişli değil ise, bunca zaman niye beklettin , yok eğer elverişli ise, bu ne biçim komedi, aşktan söz ediyorsun. Bir şiir ile karıştı galiba. Maddenin komik hali. Bunca zaman bekleyiş harç hesabı makamından mı...Bir kitapta, bu kitap yeteri kadar özetlenmiştir diye bir not var. Hazır özetlemişiz, tamamını ezberlemeniz gerekiyor gibi bir anlam taşıyor. Buyrun cenaze namazına. Şu anda kendisi ile çalıştığım bilgisayar, bu tip metinleri çok güzel saklıyor. Hiç unutmuyor. Demek ki bu makine istenen tip bir öğrenci. Söylenen her şeyi yorumsuz olarak kaydetmek ve saklamak durumunda.

Burayı iyi okuyun, sınav sorumluluğuna dahil(ezberleyin kardeşim )

Küçük bir not... Neden ezbercilik diye sorsanız, hocalar topu öğrenciye atar. Oysa öğrenci pasif konumda. Yapabileceği bir şey yok.

Eğitim sorununu çözebilmek için, Hançerlioğlu’nun yukarıda gönderme yaptığımız ansiklopedi’nin ilgili bölümlerini okunması, hatta yazılması, sonra Türk Eğitim Tarihi’nin incelenmesi, Köy Enstitülerinin incelenmesi, neden kapatıldıklarının sindire sindire incelenmesi, bu dönemin Mac Carthy ile birlikte değerlendirilmesi bizim önerimiz. Buna ek olarak “Sorgulayan Denemeler”i de okuyun lütfen.

Sorgulayan Denemeler adlı yapıtında, B.Russel’ın eğitim ve eğitim sistemi konusundaki değerlendirmesi hakkında yorum yapamıyorum. Hani çocuk bir şey duymuştur da, ayıp diye, utanılacak bir şey diye söyleyemez ya. İşte öyle bir şey.

Hazır malzeme vermeyelim. İlgili arkadaşların, Sorgulayan Denemeler’i baştan sona okumalarını öneriyorum. Bunu okurken, bu DNA veya gen kardeşinizin ne demek istediğini de biraz düşünün lütfen.













LİSELİ GENCİN ANILARI


Bir gün üniversiteye giderse, lisenin ezberci eğitiminden kurtulacak, bilim ile iç içe olacaktı. Fizikten, matematikten, edebiyattan yüksek not alıp da, ahlak dersinden zayıf almak anlaşılır şey değildi onun için. Sonradan yanlış düşündüğünü öğrendi. Bilim ve bilimsellik kimsenin ipinde değildi. Kurtulacağım sanırken daha ciddi bir batağın içinde buldu kendini. Anlatırız efendim. Bu durum, yani ahlaktan zayıf alma hali çok vahim bir durummuş...Bu notu ailemize nasıl izah edermişiz. Yeterli açıklama yapamadım. Ailem benim hep ahlaksız biri olduğumu düşündü. Ne fena bir gen’mişim ben.

     Ezbercilikten kurtulma sevdasındaki kardeşiniz, fakültenin 1. sınıfında, bir öğrencinin, Türk Dili dersinden nasıl sınıfta bırakıldığı, yine tıp fakültesi 2. sınıf öğrencisi arkadaşın nasıl olup da fizik dersinden okuldan atıldığını çözmeye çalışmıştır.

     Fizik ezbere dayanan bir bilim değildir. Ama kolayca kavranacak olay ve denklemleri ezberci zihniyet ile anlaşılmaz hale koyar, sonra da ilkel bir sınav ile öğrencinin canına okursunuz.
     Hocaya kimse bu ceviz niye kırıldı diye sormaz. Öğrencinin hayatı kayar o başka.

     İlköğrenim beşinci veya altıncı sınıf düzeyindeki normal zekada bir öğrencinin birkaç dakika içinde kolayca kavrayacağı bir hukuk olayını, üniversite sınavını kazanmış ve fakültede belli düzeye gelmiş bir öğrencinin öğrenemediği iddiası çok tehlikeli bir düşüncedir. Bu komedinin asıl öğelerinden biri belki en önemlisi sınav sistemidir. Asıl oyuncu ise hiçbir zaman öğrenci değildir. İleride görüşürüz efendim.

     Bu arada, her insanın bir dahi olduğu, keşfedilecek ciddi potansiyellere sahip olduğu gerçeğini unutmamak gerek. Büyük bir matematikçi, büyük bir fizik profesörü veya satranç ustası olmak gibi ön şart yok.

     Yaşamın ezbere dayatmadan ibaret ölçülerini kırmak gerek. Gerçek diye inandığımız şeyler, başkalarının uydurduğu yalanlar olmaktan çıkmalıdır. Herkes kendi içindeki cevheri keşfetmelidir. Önce buna inanmak gerekir. Sonrası kendi gelir.

     Güvensizlik çemberi içinde sıçramak mümkün değil. Yukarıda yaptığımız göndermeyi yineliyorum. Siz Sorgulayan Denemeler’i okudunuz mu. Okuyun ama hiçbir şeyi ezberlemek gibi bir yanılgıya düşmeyin.

























     YUNANİSTAN’A TANK SATMA SAVAŞI


     Komşumuzun başı tank satmaya çalışan, demokrasi ve insan hakları tutkunu (silah üreticisi) sanayileşmiş ülkelerle dertte. Tank pazarını hangisi kapacak. Almanya mı, Amerika Birleşik Devletleri mi, Fransa mı, falan mı filan mı. Silah almamak için bayağı bir gayret var. Ama komşumuzun işi gerçekten zor. Adamlar 2.5 milyar dolar için savaş bile tezgahlar yani...

     İzmir’i kim işgal etti 1915’te. Yunanistan mı...Hayır, onlar kullanıldı. Bugün de benzer oyunlar devam ediyor. Yunanistan tankı kime karşı alacak. Türkiye’ye karşı mı...Hayır hayır... birilerinin silah satması ve para kazanması gerekiyor. Adamlar, reklamlar ve tezgahtarlıkta usta...Bilmem anlatabildim mi...(2001 yılı mart ayları)

     İzmir’in işgal edildiği yıllardaki, Yunanistan’ın askeri gücü, ekonomik gücü hakkında bir bilginiz var mı. Aslında benim de yok. Ancak bu döneme ilişkin İngiliz belgelerinde, Yunanistan’ın, başkentinin savunmasını bile yapacak güce sahip olmadığı gibi bir not var. Neyse. Yakın tarihte bağımsızlık kazanmış, sistemini oturtmaya çalışan bir Osmanlı ili. Çok mu toprağa ihtiyacı vardı, ya da harcayamayacağı kadar parası. Değil sanırım. İlgilenenler araştırma yapsın. Öyle bedavacılık yok.

     Osmanlı’nın dağılma ve paylaşılma sürecini tamamlamaya çalışan ülkelerin savaşı bu. İngiliz, Fransız, Amerikan vs. nin organize ettiği bir savaş. Kapı komşumuz olan, tarih boyunca iç içe yaşadığımız Yunanistan halkı bu savaşta kullanılmıştır. Bugün de Ermeni’ler ve Kürt’ler kullanılmaya çalışılıyor. Eğer bu yurttaşlarımız açısından sorun bitmiş olsa, yeşil gözlüler, mavi gözlüler, boyu uzun ya da kısa olanlar gibi anlamsız gruplar ileri sürülecektir. Tarih bitmiş bir oyun değil, devam eden bir oyun. Oyunun içindeki yerimizi iyi belirlememiz gerek.

     İnsanlara nasıl ve ne gözle baktığımızı değişik bölümlerde anlatmaya çalıştık. Kafatası, renk ve bilmem neye göre yapılan sınıflamayı ilkel ve anlamsız bulduğumuzu, açıklamaya çalışmıştık. Sayfa veremeyeceğim ancak “Moleküler insanbilim” başlığının değerlendirilmesini öneriyoruz. Her şeyi tekrar tekrar yazarsam, büyük anayasa profesörü gibi yapmış olurum.

     İnsan haklarının bazen petrol kuyuları kadar bile önemli olabileceği gibi, söyleyenlerin de inanmadığı bazı düşünceler vardır.

     Az önce haberlerde, Yunanistan Dışişleri bakanı Yorgo Papanderu’nun bir açıklaması çıktı. Artık, silahlanma harcamalarını azaltmak gerektiği anlamında bir şeyler söyledi. Güçlü bir Türkiye’nin bölge güvenliği için öneminden söz etti. Bunca zaman bize silah satmak için ne düzenler olmuştur kim bilir. Adamın iddia ettiği gibi ne demokrasi ve insan hakları umrunda ne de barış. İnsanlar savaşmalı ve silah tüketmeli.

     İşin felsefi boyutu ile ilgilenen arkadaşlar, Aziz Nesin’in “Savulun Sosyalizm Geliyor” adlı ders kitabını okumalarını öneriyorum. Okunduktan sonra ilgi kurulmaya çalışılacak, kurulamazsa, bizi arayın. Açıklarız efem.

     Uğur Mumcu’nun “Silah Kaçakçılığı ve Terör” konusundaki çalışmalarını tekrar tekrar okumak, sindirmek ve terör olayının, savaş olayının arkasındaki iki yüzlü vahşi insanları iyi tanımak gerekiyor. Ne demiş atalar...insan oğlu çiğ süt emmiş. Yani ... anlarsınız ya.

     Dünyanın en çok işkence aleti satan devletleri kimler dersiniz. Adamlar insan hakları ve sair söylevlerle, yırtınma ve yırtılma rekorları kırarken, bir yandan da bayağı para kazanıyorlar. Kimler alıyor işkence aletlerini... Geri zekalı bir takım az gelişmişler. Ne yapıyorlar sonuç olarak. Gelişmiş ülkelere dolaylı olarak haraç ödeyip, kendi insanlarına vahşi ve hayvani işlemler yaptıktan sonra, vay işkenceci devlet, insan haklarını çiğneyen devlet diye, kişiliksizleşiyor... kendini demokratik ve insan hakları savunucusu ilan eden ikiyüzlü maymunlar kasıla kasıla ortada gezerken, insanlara gerçekten saygı duyup, onları seven bazı gen kardeşleriniz, hak etmedikleri bir çizgide yaşamaya çalışıyorlar.













     İNSAN HAKLARI


     İnsan hakları konusunda yorum yapmayacağım elbette. Ancak geçimini savaş ve silaha dayalı sanayi ile sağlayan demokrasi kahramanları için, petrol kuyularının insan haklarından çok daha önemli olduğunu söyleyebilirim. (Yukarıda bir yerlerde anlatmıştım. Adamlar yalnızca silah değil, değişik işkence aletleri de satıyorlar.) Ne demiş gen kardeşimizin biri “topu topu bir defa ölüyorlar kırk yılda, onu da uygarca ölsünler”

     Bu gerçekleri Fransızlara ve Avrupalıya tam anlatamadığımızdan söz edilir. Onlar sizden ve benden daha iyi biliyor kırdıkları cevizleri. Çanakkale Savaşı için gelen yabancı kuvvetler, dostça bir ziyaret yapıp, bizlere çiçekler sunup, sonra çay içip gidecekler miydi. (Bu arada tarihe kafayı daldırıp, önümüzü göremez hale gelmeyelim. Şimdiki zamanda, biz yaşıyoruz, onlar yaşıyorlar. İzleyeceğimiz o kadar çok oyun var ki... ) ( Ermeni olaylarının Çanakkale’yi geçme girişimlerinin hemen öncesinde başladığını ilgili ve meraklılarına anımsatalım. Olaylar birbiri ile doğrudan bağlantılı.)

Ya da, Adana, Gaziantep civarını işgal eden , Ermeni soykırımı iddiasının borazancısı sayın Avrupalı, kırlarda çiçek toplamak, iyi dileklerini sunup sohpet etmek için mi oralara gelmiştir. Orada yaşayan insanlara gülücükler dağıtıp, dostluk mesajları mı vermişlerdir. Senin için dünyanın öte başı...ne ararsın orda.

     Anadolu’yu ıvır zıvır gerekçelerle işgal eden veya ettiren Avrupalı, sohpeti ve çay içmeyi amma da severmiş yani.

     Irak’tan kaçan (Saddam’dan kaçan) yüzbinlerce insan Türkiye’ye geldiğinde, sayın Avrupalı vs.nin onlara katkısı, yardımı ne oldu. Canım şaka mı yapıyorsun yani...Herkesin kendi sorunu var.Her an ve her saniye iki yüzlü, hatta yüzsüz beyleri ve bayanları, hem de modern tarafından görme şansınız var. Lütfen çevreye biraz dikkatli bakın.

     Peki tarih uzmanı sayın gelişmiş batılılar, mevcut Ermenistan devletine, kaç kuruşluk ekonomik, bilimsel ve kültürel yardım yapmaktadır. İşsiz insanlar için ne yapılmaktadır. Örneğin ülkelerine serbest giriş ve çalışma olanakları tanıyorlar mı. Bu ülke insanlarına eğitim olanakları sağlıyorlar mı.

     Ermeni soykırımı iddiaları Ermeniler için ortaya atılmış bir sav değildir. Bu iddia, aba altından sopa gösterme ve propaganda niteliğinde bir çalışma...Adana, Gaziantep civarını işgal eden, savaş çıkaranlar biz değiliz. Bizim vatandaşlarımız da değil.

     Hadi sayın insan hakları tutkunu zenginler...Ülkenize serbest giriş, serbest çalışma olanakları sağlayın, silah satışı dışında, gerçek anlamda yardımlarınız olsun Ermenilere.

İnsanları bizden daha çok sevdiğinizi kanıtlayın.

     Bizim için de vizeyi vs. kaldırın. Serbest dolaşım, serbest çalışma hakkı tanıyın. Sınırları yükselterek, insan hakları mı savunuyorsunuz. Bak, bizim Ermenimiz var, Kürdümüz var, Çerkezimiz, Lazımız, Yahudimiz var, Arabımız var Afrikalımız var vs.vs. Bu zengin mozaik her yerde bulunmaz. Hadi kaldırın engelleri. Hem sizler serbest ekonomi ve demokrasi tutkunusunuz..hadi görelim (?)

     Ayrıca inanç sahibi olduğunu söyleyen veya inancı politik malzeme olara kullanan sayın gelişmiş pokemon kardeşlerim... Siz Adem ve Havva’yı ilk insan olarak kabul ediyorsunuz... Hadi ordan yalancılar... Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye... dağlar oy oy...

Niye ırk ve milliyet ayrımına dayalı , din ayrımına dayalı dangalak politikalarda ısrar ediyorsunuz. Darvin kardeşimiz nereli.. Avrupalı olmalı. Peki o ne demişti. Canlılığın kökeni ortak. Tüm canlıların ortak bir geçmişi var. Yanılıyor muyum, yoksa yanlış mı anımsıyorum. Aslında sülüklerle de ortak bir geçmişimiz var, ve sair böceklerle... İpek böceği de , kaplumbağa da sevişmez mi. “Onlar ki çılgınlar gibi sevişir sokak ortasında/ ve bizler bakakalırız/ sözde dünyanın hakimleri”

     Adam ne kadar zaman önce, kibarca “aslında sizler birer eşeksiniz” demiş, kimse anlamak istememiş. Peki kardeşim, böcek ol , sülük ol, karga ol... Gel, ne olursan ol, yine gel.

Soyut kafalı bir pokemon, (yani insan müsveddesi bir varlık), bilmem hangi bölge insanını, bilmem hangi milleti, bilmem hangi dine mensup insanları vs... küçümsemeye çalışır. Oğlum, sen önce aynaya bak. Senin geçmişinde ne sülükler var, ne böcekler var, ne eşekler var... Eğer Darwin amcayı yanlış anlamış isem, özür. Eğer gerçekten bir yanlış anlama olsa bile bu durum canlılığın ortak geçmişini değiştirmez. (Not. Darvin zamanında bugünkü teknoloji yoktu. O yüzden her şeyi Darvin’e mal etme durumunda değiliz. Yazımızın başlangıcında alıntı yaptığımız yazar, günümüzü gayet iyi özetliyor. Lütfen üşenmeyelim, azıcık meraklıysak, o kitabı da okuyalım)

     Bir başkasına çamur atarken, aslında onun sen olduğu, insan olarak ortak geçmişe sahip olunduğu, canlı olarak ortak bir geçmişe sahip olunduğu, aslında hepimizin şekil almış birer enerji yumağı olduğumuz gerçeğini unutmaman gerek. Yok sen ille de ben ayrı bir dünyadan, örneğin Mars’tan, uzaydan falan geldim diyorsan... atma be kardeşim. Bu arada söz cambazlığı da yapmayalım. Aslında hepimiz uzaylıyız. Yaşadığımız dünya uzay dışı bir bölge değil. Uzayın içindeyiz. Belki de uzayın tam ortası burası... İnanmayan Nasrettin Hoca’ya sorsun.





     insan hakları

insan yaşamının bazen
petrol kuyuları kadar
bile önemli olabileceği
söylenmektedir


     MOBUTU ve LUMUMBA


     Bu insanları aynı yerde anmak doğru mu , bilmiyorum. Birisi gelişmiş ülkelerin yarattığı bir tetikçi (yani Mobutu)(yanlış biliyorsam özür), diğeri de gelişmiş ülkeler ve holdinglerin öldürttüğü bir devlet adamı. Afrika’nın Kongo’sunda bir başbakan. Mobutu kendi başbakanını tutuklayıp, idamını sağlayan sonradan diktatör olan bir insan. Gelişmiş pokemonlar hesabına tabi..

     İnsan hakları diye biryerlerini dejenere eden gelişmiş pokemonlara sormak gerekir. Bu insanı niye öldürttünüz. Yoksa sizler, insan yaşamının bazen petrol kuyuları ile kıyaslanabileceği, ama her zaman petrol kuyularının üstün tutulacağı savımızı ispata mı uğraşıyorsunuz. Ben bile, bu önermeyi ispatlamak için bu denli çaba göstermedim.

     Yediğiniz değişik tür naneler ve kırdığınız cevizleri gözardı ederek, Türklerin Ermenileri katlettiği gibi (yaklaşık 100 yıl önce) senaryolarla halkınızı ve insanları kandırın. Çanakkale’ye gönüllü olarak savaşa giden tıp öğrencilerinin kaç tanesinin Ermeni vatandaşımız olduğunu biliyor musunuz. Bu ülke için ölüme giden insanların genetik yapısının şemasını mı çıkardınız. Siz onu avukat Ahmet’in külahına anlatın. Siz göç kararını alan Osmanlı Meclisinin ve padişahın ve tüm yöneticilerin genetik şemasını, bildiğinizi mi sanıyorsunuz.

Kimi ve neyle suçluyorsunuz. Politika uğruna saçmalamanın bilimsel bir değeri yok.

     Peki Türkiye halkının hangi dönemi hakkında, ne kadar bilginiz var. Sözde katliamda, Lidyalıların, İonların, Hititlerin, Asurların,Doğu Roma, Bizans, Pers, vs. vs.’ nin etkisi ne kadar. O kültürler değişime uğradı ama insanlar yaşıyorlar. Peki o insanların bugünkü 70 milyonluk Türkiye’deki genetik etkileri hesaplandı mı. Biliyorsan söyle, ama propaganda ile işi götürmeyi düşünüyorsan, susmayı dene.

     Bir Hitit gencinin anılarını geçmiş ve geleceğini öyküleştirebilmek isterdim. Sonra bir Lidyalı’yı. İnsan soyu yok olmadığına göre, bugün bizimle yaşıyorlar demek ki. Belki yakın arkadaşımız, sevdiklerimiz... Belki de biz onlarız, onlar da biz. Uğur,yani bizim ufaklık, doğduktan sonra, Çin’de bir ailenin yanında büyüseydi veya Japonya’da, kuzey ülkelerin birinde veya güney. Hangi dili konuşacaktı. Ona ne ad koyacaklardı. O ne kadar zeki ve akıllı olacaktı.

     Hayal etmek bile değişik duygulara neden oluyor. Çok sevdiğiniz birisi, aslında dünyanın herhangi bir yerinde yaşıyor olabilir. Herhangi bir dili konuşuyor olabilir.Kendini herhangi bir ulusun parçası olarak öğrenebilir. O aslında insanlığın bir parçası. Yoksa, kafatası öyküleri boş işler.

     Düşünün ki, dünyanın pek çok yerinde, henüz adını dahi duymadığınız ülkelerde, adlarını duymanız ve kendilerini tanımanız fizik olarak imkansız sayıda insanlar var ve insanların tümü bizim parçamız. Ya da biz onların parçası... sonuç aynı. Sevmek, her şeyi bir sevdaya sığdırmak ve her şeyde onu yaşamaktır. Mı acaba. Kendinizi sorgulayın, dürüst olarak, arada bir aynanın karşısına geçip sorun, ben neyim... diye.

     İnsanlar ve toplum üzerinde korku yaratma ve bundan çıkar sağlama amacını güden birileri mi var sizce. Şiddetten yarar umanlar... Sizce Bağdat’ın hedef seçilmeden bombalanmasındaki amaç ne olabilir. Halka korku, dehşet, ümitsizlik vs. zorla kabul ettirilerek, devleti teslim olmaya zorlamak. (mı acaba)

     Japonya’ya atılan atom bombalarında, farklı bir amaç mı güdülmüştür. Yöntemler arasında bir paralellik yok mu.

     Sizce İran Irak savaşında, yıllarca, her iki tarafa da silah satan insan hakları tutkunları kimler. Olmaz böyle şey diye yorum yapma hakkınız var. Bugün dahi terör olayı denilen sorunlarımız var. Sizce sorun üç-beş çapulcu mu, yoksa perdenin arkasında başka amaçlar mı var.

     Biz hep vitrini görüyoruz. Biz öncelikli olarak reklamlarla karşılaşıyoruz. Reklam yada başka bir tanımlamayla propaganda, güçlü bir savaş yöntemi.

















     ÇANLAR KİMİN İÇİN ÇALIYOR


     Yabancı değil, Hemingway’in romanı. Okumayanlar zaman ayırsınlar lütfen. Ben romandan söz etmeyeceğim. Romanın girişinde John Donne’ dan alınma bir pasaj var. Aynen şöyle:

     “Hiçbir insan bir ada, kendi başına bir bütün değildir. Her insan Kıta’nın bir parçası, ana toprağın bir bölümüdür. Deniz bir toprak parçasını sürükleyip götürdüğü zaman, Avrupa küçülür, tıpkı bir Burun’un, tıpkı arkadaşlarının malikanesinin ya da kendisinin küçüleceği gibi. Herhangi bir insanın ölümü de benden bir şey eksiltir zira ben insanlığın içindeyim. Onun için sen de sakın çan kimin için çalıyor diye sorma, senin için çalıyor.”

     Yorum yapmayacağım. Bizler her birimiz insanlığın bir parçasıyız.





     ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI


     Dün televizyonda, Çanakkale’ye giden gönüllü tıb öğrencilerinden söz ediyordu. 100 kişilik, tıp fakültesi öğrencisi, gönüllü olarak savaşa gidiyor. Hepsi birinci sınıf öğrencisi.... Bu dönemden mezun olan doktor yok. Çünkü savaşa giden tüm öğrenciler, Kanlıtepe yada Kanlısırt’ta (doğrusunu öğrenip not edeceğim) savaşarak ölüyorlar. Savaşa giren birliklerden yaklaşık 10 bin kişi orada ölüyor.

     Ülke yönetiminde ve yaptıkları işlerde basiretsiz davranan az gelişmiş pokemonlarlara önemle anımsatırım. Aynaya bakın ve “BEN NEYİM” diye kendinize sorun dürüst olarak.

     Bir ara Galatasaray Lisesi öğrencisi , gönüllü olarak Çanakkale’ye gidip, ta Lübnan’da savaşan öğrenciyi de anacağız. Hani şu lastik alabilmek için sahte para yapıp üzerine “bedeli Çanakkale’de kanla ödenecektir” yazan öğrenciyi. Ve bedelini kanla ödeyen öğrenciyi anacağız.

     Aynaya bakması gereken, sayın değerli şahsiyetlere, bu öyküyü okuyup, tekrar aynanın karşısına geçmelerini ve tekrar aynı soruyu sormalarını anımsatıyorum.

























     ÜNİVERSİTE VE BEN


     Bencil bir konu başlığı. Öğrencinin üniversite için ne anlama geldiğini merak etmişimdir. Tabi burada tanım sorunu var. Üniversite bir bina veya bir –birkaç- hoca mıdır. Yoksa bir bütünün adı mıdır. Bu bütünün içinde öğrenci de var mıdır. Öğrencisiz bir üniversite var mıdır veya ne anlama gelir.

     Peki öğrencinin konumu nedir. Harç ödemek, derse girip not tutmak, kendisine anlatılan ve anlatılmayan her şeyi ezberlemek dışında fonksiyonu var mıdır.

     Hukuk öğrencisi, harç ödemek, not tutup, sınava girmek dışında ne yapar.

     Peki sınav nedir. Fizikten, matematikten, edebiyattan 10 alan öğrenci, aslında ders olması bile anlamsız olan ahlaktan nasıl zayıf alır. Bu ne biçim sınavdır.

     Bu adam, yani ahlaktan zayıf alan öğrenci nasıl olur da üniversite sınavını kazanır. Olur mu yani. Peki fakültedeki sınavların ahlak yazılısından farkını hangi sınav uzmanı babayiğit açıklayabilir.

     Bu arada, fakülteyi derece ile bitiren arkadaşlarımızın birer hukuk dehası olmaları ve ciddi çalışmalar yapmış olmalarını özlemle bekliyorum..

Ümidinizi kırmayın ve hep bekleyin. Değerli hocalar, değerli asistanlar seçip, birlikte çalışırlar. Bize de bu muhteşem çalışmaya bakmak kalır. Herkes işini tam ve doğru yaptı ise, yanlışlık nerde...

     İnsanlar arasındaki eşitsizlik üzerine kafa yormak ve fikir cimnastiği yapmak gerek. Kendinizi oyunun dışında düşünmeyin. Tam ortasındasınız.














     HUKUK FELSEFESİ


     Bir hukuk dersinin ağırlığı, o dersi veren hocanın ne kadar baskıcı ve ne kadar ezberci olduğuna göre değişir. İşin iyi öğretilmesi diye bir şey olamaz. Öğrenci, kafasına zorla birşeyler tepilen, zorla birşeyler öğretilen bir varlık değildir. Birşeyler üretmek, birşeyleri çözümlemek için ciddi bir potansiyel, ciddi bir üreticidir. Ama, öğrencinin yok sayılması, ciddiye alınmaması ve mevcut ilkel sınav sistemi sayesinde, komik sahneler yaşanmaktadır. Zor sınavlarla canına okunarak yetişen hukukçuların, güvensizlik, kararsızlık dolu halini uygulamada görüyoruz. Başarı, birşeyler yapmak, birşeyler üretmek olarak değil, başkalarını başarısız duruma veya görüntüye düşürerek kendini yükseltmeye çalışmak şeklinde algılanmaktadır.

     Oysa gerçek bu değil.







     SINAV TERÖRÜ


     Terör konusunda orijinal bir tanımlamayı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 29 Nisan 2001 tarihli sayısında, sayın Kadri Ergin’in yazısında okudum. Ermenilerle ilgili olarak alınan değişik meclis kararlarına gönderme yapılıyor. Bu kararların, Türkiye’ye baskı yapmak, terör uygulamak dışında bir şey olmadığı özetleniyor. Bunu notlarım arasına alıp, sonra devam etmek üzere ara veriyorum. Terör konusunda ağzı yanmayanın gıkı çıkmıyor. Hatta “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile, hatta daha da ötesi, başka ülkelere, başka kişilere karşı terör özendiriliyor bile. Bu işte çıkarı olan yamyamlar, her kılığa giriyorlar
     
     Hançerlioğlu’nun, yıldırmacılık (terörizm), mac-carthsm, lekelemek, tekelci anamalcılık ve benzer konulardaki açıklamalarını, Felsefe Ansiklopedisi’nden okumanızı, sonra eğitim tarihini, Köy Enstitülerini incelemenizi önermeye devam ediyorum.

     Eğitim sorunları arasında sınav teröründen söz edildiğini hiç duymadım. Ama aslında herkes sınavlardan şikayetçi. Yıllar yılı değişen bir şey yok. Ve büyük büyük proflar, böyle bir sorunun varlığını veya çözüm yollarını pek tartışmıyorlar gibi geliyor bana.(Mevcut sınav sistemine büyük saygı duyan dahilerimiz sayesinde hukuk sorunu kökünden çözüldü, Avrupa’ya ve Amerika’ya hukuk ihracına başladık. Adamlar Türkiye’de hukuk eğitimi görmek için sırada bekliyorlar. Hocam, ellerinizden öperim.Kaliteli hukukçu yetiştirmek vs. vs. yapmak için gösterdiğiniz gayret iki gözüm iki çeşme... ağlatıyor beni.)

     Sınav adı verilen ve aslında ciddiye alınmayan işlemin ciddi sonuçlar doğurduğu gerçek. Ucubik bir sınav ile öğrenci sınıfta kalıyor, öğrenim süresi uzuyor, okuldan atılıyor. Dört yıllık bir okul 15 yılda bitiyor veya bitmiyor. Veya beş yıl... Ciddi bir korkuyu sürekli olarak yaşıyor. Kötüye kullanılan ve eğitim tekniği ile ilgisi olmayan korkutma...

     Korkutarak yetiştirdiğimiz ürünlerin başarısı gözlerimizi yaşartıyor. Bu şekilde yetişen bilim adamları korkunç başarılı oluyor... sanıyorsanız, bizi izlemeye devam edin.

     Neden bu haldeyiz... sorusunu kime yönelteceğiz. Bilim adamları yetiştiren bilim adamlarına sevgi ve selamlarımı iletiyorum.

     35 yıl 9 ay önce oluşan bu GEN kardeşiniz, acaba ben de asistanlık sınavlarına girebilir miyim diye, Rektörlük’teki ilgili birime başvurdum. Efendim, not ortalamasının 70 olması gerekiyormuş. Demek ki 67 veya 68 gibi bir not ortalaması, asistan olmaya engel. Demek ki ben bir gün hukuk doktoru, doçent veya profesör olamam. Neden...Çünkü not ortalamam kurtarmıyor. 69 ile 70 arasındaki bir puanın insanın ve biraz da bilimin yaşamı ile oynadığını düşünün.

     Buyrun cenaze namazına. Sınav dediğiniz basit olay, sıradan olay, bilimsel değeri olmayan veya çok az olan olay, sizin birşeyler olmanızı engelliyor. Sizi belki de salak sınıfına sokuyor. Burada gülünecek elbette.

     Yine bu gen kardeşe soruyoruz. Okulu neden dört yılda değil de 5 yılda bitirdin. Bunun altısı, yedisi vs.si olanlar da var.

     Sınavlar efendim sınavlar. Sınav, aslında terör. Bilimsel anlamda hiçbir şey. Ama sonuçları ağır. Adam savcılıktan emekli olmuş, hala öğrenciliğindeki sınavları anlatıyor. Nasıl zorlandığını, nasıl korktuğunu anlatıyor. Bir, iki, üç, beş kişiler. Hep aynı. İşi bittikten sonra ise, çalışan geçiyor gibi zavallı bir savunma ileri sürülüyor.

     Bu gen kardeşiniz, liseyi bıraktıktan sonra, okul dışından bitirme sınavlarına giriyor. İyi de, ben lise iki ve lise üçü okumadan mezun olursam ve üniversite sınavını kazanırsam, bu ne anlama gelecek diye düşünüyor. Öğrencilikteki zorlamalar anlamsız mı yoksa. Zorla kimsenin kafasına bir şey sokulmuyor mu yoksa...Bu anlamsız savaş, yani öğrenciyi baskı altında tutmak niye...diye merak ediyor.

     Ya ahlak dersinden bana zayıf veren mantık, üniversitede devam ederse ne olacak...diye düşünüyor. Yok canım, koca üniversite, koca hocalar... olur mu böyle...

     Ahlak dersinden zayıf alan öğrenci üniversite sınavını kazanabilir mi. Bilmem ama, ben kazandım. Ahlak öğretmenime saygılar.

     Bu gen kardeşiniz, hani 35 yıl 9 ay önce, bir işbiriliği sonucu oluşmaya başlayan kişi, ÖSS sınavında, Türkiye genelinde % 1 (üstten) arasına girdi. O dönemdeki rakamlarla, 2.200 kişi arasına girdi. Lise yok, dersane yok vs. vs. 94.75 net doğru yanıt. Lise başarı puanı en az düzeyde. Bu da okul dışından lise bitirmenin cilvesi.

     Fakülteyi birinci olarak bitiren hukukçu kardeşimizin net yanıt toplamı 65 civarında. Çocuk çalışkan var mı bir diyeceğiniz. Bir şey daha, 35 yıl 9 ay önceki gen kardeşinizin ilk tercihi hukuk. Birinci arkadaşımızın da son tercihi... Vatana millete hayırlı olsun demek dışında, acaba, sınav terörünün bir boyutu mu diye düşünülmesini bekliyorum.

     ÖSS yi yapanlar sınav uzmanları. Türkiye’nin sınav konusunda –sanırım- tek uzman kuruluşu. Onların bana verdiği not ile, sevgili üniversitemin bana verdiği notun azıcık düşünülmesi gerekmiyor mu. Üniversitem bana, sen asistanlık sınavına giremezsin dedi. ÖSS ise, işte senin yerin...diye puan verdi.













     ZEYTİN VE ASLAN


     Bizim evde siyah-beyaz bir fotoğraf var, çerçeveli ve duvarda asılı. Bir arkadaşımız öküzleri ile çift sürüyor. Ön planda görülen Aslan öküz. Onun simetriğinde olup, fotoğrafta iyi görünmeyen ise Zeytin. Çift süren arkadaşımız ise 35 yıl 9 ay önceki GEN, yani ben.

     Şimdilerde fındık bahçesi olan tarlamızı sürüyorum. Aynı zamanda lise bitirme ve üniversite sınavları gibi ek işlerim de var. Asıl söyleyeceğim burası değil elbette. İki öküzü bakabilmemiz için ciddi miktarda mısır, arpa, yulaf vs. ekmemiz gerekiyor, yani çok çalışmak ve çok yer ekmek gerekiyor.

     Çok yer ekebilmek için de bir çift öküz gerekli. Bir çift öküzü bakabilmek için çok yer ekmek gerekli. Kısır bir döngü yani. Biz arada ne yaptığımızın farkında bile değiliz.

     Hükümet ekonomik sorunları çözmek için IMF ‘den falan kredi almaya çalışıyor. Alınan krediler, hem kısa vadeli borç hem de borç faizlerini ve borçları ödemekte kullanılacaktı. Program fiyasko ile sonuçlanıp yeniden para arama operasyonları başladı. Sayın Derviş Bey, dış kaynak aramaya koyuldu.

     Bulunursa eğer para, ne olacak...tefeci piyasasından borç alıp, borçlar ödenecek. Adamlar veya kurumlar, haklı olarak naz ve cilve yapıyorlar. Daha düne kadar, üretimi kısmayı marifet sayan düşünce sorun çözmeye çalışıyor gibi görünüyor.

     Bu durumun, 35 yıl 9 ay önce oluşan GEN kardeşimizin, öküzleri bakmak için tarla ekmesi, tarlayı sürebilmek için öküz bakması kısır döngüsünden farklı olduğunu mu düşünüyorsunuz. İyi, siz düşünmeye devam edin .....













     BARIŞ’IN GÜNLÜĞÜ


     Barış henüz dünyaya merhaba demediği bir aşamada, annesinin karnında dünyayı geziyorken, birden 9 ay bilmem ne kadar sürenin geçtiği ve artık doğması gerektiği tanısı ile, Tire’deki doktoru tarafından İzmir’e yollandık. Önce dedi, Konak’taki Doğum Hastanesi’ne gidin, bir engel çıkarsa, Atatürk Eğitim Hastanesine, orada da bir sorun çıkarsa, üniversiteye... Derken taksici Refik ile birlikte, Nevin ve annesi refakatında, İzmir Doğum Hastanesine geldik. Yüzünü duvara dönmüş bir kibarlık abidesi beyefendi, bize hiç bakmadan “sancı var mı, sancı yoksa başlayınca gelin” deyiverdi. Kritik bir aşama olduğunu Tire’deki doktor söyledi diye anımsattık. Özel doktorun onu hiçbir şekilde ilgilendirmediğini vs. fısıldadı.

     Taktir edeceğiniz gibi, maaş günü geldiğinde, bu beyefendi maaş falan almıyor. Aslında hastanede bulunması da bir lütuf. Neyse. Pozizyon ısrara uygun değil, hele kavgaya hiç. Oradan hızla Atatürk Eğitim Hastanesi’ne gittik. Bir kontrol,... doğum başlamış, ancak sancı yok. Nevin hemen hastaneye yatırıldı.

     Meğer öbür hastaneye girişteki eksik, önce ilgili doktorun muayenehanesine gidip, muayene ücreti adı altında, kibarca haracınızı verecek mişsiniz. O azıcık para sayesinde hastanız ile ilgilenilecekmiş. Genç ve toy olmak başka şey. Neyse. Atatürk Eğitim Hastanesinde her türlü özen gösterildi. O insanların, doktor ve diğer çalışan arkadaşların, adeta koşturduğunu hissediyor ve mutlu oluyorum.(Hepsine, selam sevgi ve saygılarımı sunuyorum. ) Parasının, bir veya birkaç muayene ücretinin canı cehenneme.O kafadaki yaratıkların da canı cehenneme.

     Doğum Hastanesinde bize güzel yüzünü göstermeyen beyfendinin, İzmir sokaklarında dolanan, kelli felli ve kendi çapında önemli bir kişi görüntüsü oluşturmaya çalışan , zavallı bir gen olduğunu biliyorum. Adını bilsem ve senin o uzun kulaklı muhteremlerden bir farkın var mı diye sorsam... iyi olurdu. O hala uzun kulaklı.

     Hastane başhekimliğine, valiliğe, Sağlık Bakanlığına, telgraf ile olayı bildirdim. Gelen cevabi yazıda, adı geçen nöbetçi doktorun uyarıldığı bildirildi. Üstüne gitmedik. Oysa görevi ihmalden savcılığa sevki gerekirdi. Ayrıca hukukçu geçinen bu gen kardeşinizin, manevi tazminat istemi ile dava açması gerekirdi Davanın sonucu biraz belirsizdir ancak, en azından avukat tutmak, mahkemeye gelmek, masraf yapmak zorunda kalacaktır. Özetle mutlu olacaktır. Bu tip basit kılıklı yaratıkların doktor olarak görev yapması, halk sağlığı, çevre sağlığı ve meteoroloji açısından sakıncalıdır.

     Bir gün, yüzünü duvara dönerek hastalara bakmayan bu aşağılık yaratığın bu yazıyı okumasını, arada bir gidip aynaya bakmasını temenni ederim. (Kulakları açısından)

     İşte o gece BARIŞ doğdu.

















     SAĞ SOL PENALTI GOL


     Geçen bunca zamana ve değişime rağmen, hala piyasada sağ-sol vs. ayrımı ısrarla yapılıyor. Dağda bir adam bulunuyor, silahlı. Adam Marksist-Leninist bilmem ne örgütü militanıymış. Yada sol görüşlü biri.

     Bu GEN kardeşiniz, her ne kadar liseyi okul dışından bitirdi ise de, hukuk falan okudu. Evinde küçük bir kitaplığı da var. Okumayı , yazmayı da sever. Ama Marksist-Leninist düşünceyi bilmez. O konuda yeterli kitabı da yok, okumamış da.

Anlayamadığım şu: Dağda yakalanan kara cahil adam, Marksı, Lenini nerden bilecek. Sağı solu nerden bilecek. Acaba onun şu veya bu görüşü savunduğunu söylemek, ufaktan ufaktan atmak mı oluyor. O veya benzer çocukların problemi ne... Acaba Mak Carthy amcanın hala etkileri mi sürüyor...

     Öğrenciliğimizde, hep klasik şablon ile karşılaştık. Bir adam ya sağcıdır, ya da solcu... Hayır kardeşim, benim sorunum farklı. Ben okuyup adam olacağım. Ülkemi seviyorum, insanları seviyorum, bilimi, sanatı seviyorum, sporu seviyorum. Üretici olmak istiyorum. Her ne iş yaparsam yapayım, başarılı olmak güzel şeyler yapmak istiyorum. Birşeyler yapmak için 35 yaşı beklemeye gerek olmadığına inanıyorum.

     Ve sonra kendime soruyorum “otuz beş yıl yaşadın, başka ne yaptın”.

     Gördüğüm kadarı ile, yaşama savaşı dışında, elle tutulur, gözle görülür bir şey yok. Komik bir durum elbette. O yüzden belki de maddenin komik hali.

     Hayali düşmanlar yaratıp, onların üzerine Don Kişot gibi saldırılması, gerçek sorunlardan, asıl yapılması gerekenlerden uzaklaşma sonucu doğurmuştur.













     KÖY ENSTİTÜLERİ NEDEN KAPANDI


     Komünist yetiştirdikleri için galiba. Sayın Mac Carthy amcanın felsefesi sayesinde, komünizmin önü kesildi. Türkiye, Amerika ve Avrupa’dan ithal eğitim programları ile müthiş bir atılım yaptı.(1923 ile 1950 arası dönemi kastetmiyoruz. ) Türk Dili dersinden sınıfta kalıp, bir yıl öğrenciliğini uzatan kahraman arkadaşım şu anda İzmir’de avukatlık yapıyor. Çocuk Türkçe bilmiyor. Nasıl olup da üniversite sınavını kazandığını, Türk Dili Dersi dışındaki derslerden nasıl sınıf geçtiğini merak etmiyor değilim. O ve benzer durumdaki pek çok kişinin bir veya iki... ders nedeniyle, bir yıl, iki yıl, oniki yıl üniversitede zorunlu ikamete zorlanmasının etik, bilimsel amacı ne...Bu oyunun kahramanları yeni Amerikalar mı keşfediyor, yeni virüsler mi tanımlanıyor, bilimsel çalışmaları ile çağ mı atlıyor ya da ne atlıyor....

     Yine merak ettiğim bir şey, üniversite, günün anlam ve önemini bu denli belirten bir olay sonrası ne yaptı. Koca üniversite, hava, su kadar bize yakın olan Türk Dili’ni, nasıl oldu da öğretemedi bu kahraman öğrenciye...

     Ve, ve...bir yıl sınıfta kalmanın faturasını kim veya kimler ödedi. Yüzbinlerce insan, okul, üniversite diye ağaca çıkarken, siz olanlara bakın...

     Şirin bir arkadaşımız, Tıp Fakültesinin ikinci sınıfında, fizik dersini veremediği için okuldan atıldı. Şimdi bu hocanın da, üniversitenin de anıtını dikmek gerekmez mi... Tıp fakültesini kazanacak ve diğer tüm derslerden geçecek kadar akıllı, çalışkan vs. vs. olan bir kişiye, nasıl olur da birkaç fizik problemi öğretilemez. Hata nerde dersiniz. Çalışanlar nasıl da geçiyor mu...Siz bu GEN kardeşinizin külahına anlatın bu martavalları. Panik halinde, korku halinde, insan adını dahi unutmaz mı. Sizin insanları korkutmak ile ne işiniz var. Öcü müsün yani... Okuldan atarak, kimler cezalandırıldı. Ulusal ekonomi mi, ilgilisi öğrenci mi, üniversite diye ağaca çıkan yüzbinlerce genç mi , sağlık hizmeti bekleyen koskoca bir toplum mu. Topu öğrenciye attınız. Soran eden yok nasılsa. İnşallah bu hoca, doktor, doçent veya profesör olur. Belki de olmuştur. Ve övüne övüne anlatır öğrencilerin nasıl canına okuduğunu. Oysa ben, yapılmış bilimsel çalışmayı, üretimi, dostluğu ve sevgiyi, dostça bir işbirliğini görmek isterim. Zor diye bir şey yok, zorlaştırılıp, rezil edilen şeyler var. Şimdi ahlak dersinden zayıf alıp (sınıfta kalma tehdidi geçiren) öğrenci ile (maalesef fizik, matematik ve Türkçe 10 iken bunlar oluyor), fizik dersinden, tıp fakültesinden atılan öğrenci arasında ne fark var... Cevap süresi sınırsız...

     Cin gibi bir arkadaşım. Eczacılık ikinci sınıf öğrencisi... Çok zorlanıyoruz, durum tehlikeli... dediğinde, “sana güveniyorum” demiştim. İnsan ne kadar saf oluyormuş. Arkadaşıma güveniyorum da... İş onunla bitmiyor ki. Sonradan 4 yıllık okulun, 5, 6, 7..12 vs yıllarda ancak bitirildiği gibi garip eğitim çalışmalarını gördükçe, arkadaşıma karşı mahçup oluyorum. Kendisini on yıldır görmüyorum ama... bu benim iç dünyam işte. Özür dilerim arkadaşım, hem de çok... Sana Allah yardım etsin demeliydim.(Aslında herkese, toplumumuza, eğitim sistemimize vs. vs. Allah yardım etsin.)

     Biz Köy Enstitülerinden başlamamış mıydık. Eğitim sisteminin ne kadar modernleştiği gibi bir yolda devam ediyoruz. Biz neyle uğraşıyoruz, hukuk... Eşitlik, insan hakları, eğitim ve öğrenim hakkı , vs. vs. Eşitlik, eşit şekilde sınıfta kalma, eşit şekilde okuldan atılma, eşit şekilde dalga geçilme, eşit şekilde adam yerine konmama gibi şeyler midir. Üniversitelerin bilimsel sorumlulukları sadece makale yayımlamak mı. Ne olacak bu öğrencilerin hali.

     Eğitim ile, ölçme ve değerlendirme ile ilgili birimlerin var mı. (Kastımız eğitim fakülteleri değil) Sınav denilen şeyler ne kadar güvenilir, ne kadar bilimsel... Ve bu sınavlar neye hizmet ediyor. Klasik bir sınavın sonucu ne anlama gelir. Öğrenciyi, onun zekasını, çalışkanlığını, dürüstlüğünü, başarısını yansıtır mı. Aynı zamanda, hocanın, üniversite’nin, ders araçlarının (buna ısınma ve ısıtma sistemleri ile, kantinleri ve hatta kantindeki çay kalitesini dahi ekliyorum) eğitim sisteminin, eğitim yönteminin başarısını yansıtır mı...
     
     Öğrenciye verilen not kırık. Bu ölçme güvenilir mi. Olumsuzluklarda kimin ne kadar katkısı var. Öğrenci sınıfta bırakılıp, okuldan atılabilir. Hani eşitlikten söz ediyorduk. Belki de hocanın sınıfta kalması, okuldan atılması gerekiyor. Belki de üniversite yanlışlık yapıyor. Belki de ezberci sistemin günahı bu. Hoca işini iyi yapmış mı. Üniversite işini tam yapıyor mu. Öğrenci, ders görürken, kantinde çay içerken, sınava girerken, bahçede gezinirken, bir hocası ile görüşürken hoşnutluğunu belirtebiliyor mu, mutlu olabiliyor mu...Bilim aşkı ile yaşama sevinci duyabiliyor mu... Yaşama sevinci ve yaşama sevinci...Beyefendi yanlışlıkla Avrupa’da üniversiteye gitmiş. Orada işler zormuş (?) Neyse bizimki orada eğitimi tamamladığına göre, zor işler yapmış demek ki. Sonra bizim üniversitemizde hoca olmuş. O kadar iyi bir hoca ki, hukuk ve hukukçu kalitesini bayağı yükseltmiş.

     Öğrenci, alacağı dersi ve ders alacağı hocayı seçme , değiştirme hakkına sahip olmalıdır. Yine öğrenci, eğitim gördüğü dalda, ne oranda başarılı olduğu, ne gibi eksiklerinin olduğunu tespit etmek amacıyla, dilediği zaman sınava girme hakkına sahip olmalıdır. Yine sınav teknikleri, gelişmiş ülkeler tarafından uygulanan modern yöntemler olmalı, her fakülte bilimsel temele dayalı ölçme ve değerlendirme birimini kurmalıdır.

     Öğrencilerin sınıfta kalma vs. oranları, örneğin bir Almanya’dan daha yüksek olmamalıdır.Bunu söylerken, elimde bir istatistik yok. Ancak öğrencisini bizim kadar kolay harcayan bir gelişmiş ülke düşünemiyorum. Öğrenci ile üniversite bir bütün olmak zorunda. Yoksa birbirinin gözünü şişirmeye çalışan düşman taraflar sözkonusu olamaz. Olumlu ve gelişmiş yöntemler örnek alınmalı, ancak gelişmeye sınır koymamalıdır. Öğrencileri bol bol başarısız yapan veya sayan, öğrenci tarafından sevilip taktir edilmeyen hocalar geri hizmetlere alınmalıdır.

     Sarıyurt’ta vekil öğretmenlik yapıyorum. Fakültenin 4. sınıfındayım ve iki dersten sınıfta kalmışım. Vatana millete hayırlı olsun. Bak çalışanlar nasıl geçiyor. Sen de çalışsan ve sen de sınıfını geçsen olurdu.

     İzmir gibi, bir ilde vekil öğretmenlik... inanılır gibi değildi aslında. Sonra öğrendim ki, Bayındır’da, pek çok okulda tek öğretmen, bilemedin iki... Beş tane sınıf var. En fazla bir yıl öğretmenlik yapacaktım. Ben burada ne yaparım, ne yapmam gerekir diye derin derin düşündüm. Köyün dağılma aşamasındaki kooperatifini toparladık. İyi başladığımı düşündüm. Bu GEN kardeşiniz, meyve aşılamayı, fidan yetiştirmeyi, biraz olsun bilir. Köyde tavukçuluk yapılır mı diye bile yoklama yapıyorum. Binlerce kestane fidanı yetiştirmeyi, binlerce ceviz yetiştirmeyi yapabileceğimizi düşünüyorum. Hatta, iklim uygun olursa, fındık bile getirebileceğimi düşünüyorum. İdealist bir GEN.

     Bazı öğrencileri yatılı okula göndermeyi , sınavlara hazırlamayı düşündüm. Bir koşu takımı çalıştırıp, 27 Aralık’ta Bayındır’a götürmeyi planladım. Gayet iyi sporcularım vardı. Birlikte, köyden, Bayındır yolundaki dereye kadar koşup geri geliyorduk. Dağlık arazide çalışan sporcuların, Bayındır’da ve gerekirse dışarıda başarılı olacağını tahmin ediyordum. Şu andaki kadar ziraatçi arkadaşım olsa, kiraz da yapardım üzüm de... Ve aslında yapılacak çok şey var.

     Köy Enstitülerini bu dönemde öğrenmeye başladım. Bir gün okul bahçesinde bulunan yıkılmış binadan kullanılabilecek tuğlaları ayırdık. Bayağı bir tuğla vardı. Onları düzgün olarak kenara istif ettik. Öğrencilerle birilikte çalışıyoruz. Ben azıcık inşaattan anlıyorum. Neyse..bana göre güzel bir çalışma oldu. Hafta sonu idi. Mesai bittiğinde, giysilerimi değiştirip, Bayındır’a gittim. Vizeler gelmişti ve izin almam gerekiyordu. Kaymakam ile pek dostane bir ilişkimiz olmadı. Benden, kravat takmam ve saçlarımı kestirmem gibi küçük istekleri oldu. Ondan sonra izin verebileceğini söyledi. Okul ile, eğitim ile ilgili en ufak bir söz dahi geçmedi. Hayal kırıklığına uğradım. Ne yapıp ne yapmadığın hiç önemli değil. Kravatın düzgün mü... Hepsi bu.

     Hayal kırıklığına uğrayıp istifa ettim. Vatana millete hayırlı olsun. Yapılacak çok şey vardı. Okula devam edebilecek öğrenciler, başarılı olabilecek sporcu adayları, köyün kalkınması için çalışmalar... kimin umrunda. Köy Enstitülerini böyle bir ortamda araştırmaya başladım. Elimdeki Bilim Felsefesi adlı kitabın yazarının Köy Enstitüsü çıkışlı olduğunu sonradan öğrendim. (Cemal Yıldırım)

     Kaymakamımız bir gün vali olur inşallah. Sonra inşallah bakan olur, milletvekili olur... Yaşam garip sürprizlerle doludur ve bunlar tuzu biberi olur beklentilerimizin. Yarın ne olacağını bilemeyiz, ama mutlaka birşeyler olacaktır.



















     ULUSAL ARPALIKLAR VE ÜRETİM


     Her türlü Bakanlık, her türlü dernek, her türlü –eski adıyla cemiyet- ve meslek kuruluşları, KİT’ler, BİT’ler vs.nin birer hizmet kurumu, vatan millet aşkıyla çalışılan birimler olduğu zaman, acaba kaç babayiğit bakan olmak, koltuğa gelmek isteyecek. Canım olacak şey mi. Adam onca çabalayıp bakan olmuş, milletvekili , müdür olmuş....olmuş. Ne yapsın yani, emeğinin karşılığını almasın mı...

     Bir ata sözü, çürük ata sağlam arpa vermekten söz ediyor. Demek ki arpa önemli bir besin. At ve benzeri dostlarımızın beslenmesinde büyük önemi var. Arpalık sözü nerden geliyor acaba. Dostlarımızın besin temin ettiği bir yerden mi söz ediliyor. Vatan millet aşkı ile, arpalıklara mı hücum ediyor bazı dostlar.

     Aslında, hayvan haklarını savunan dostlarımızın, arpalıkları korumak için yoğun çaba harcaması da gerekmez mi. Sonuçta hayvanları koruyup ve besleyeceğiz.

     Şu yönetim kurulu üyeliği, yok huzur hakkı ıvır zıvır kamuflajlarla dağıtılan rüşvetlere bir yerde son vermek gerekmiyor mu. Adam bilmem hangi şirkette, bilmem hangi kuruluşta, bilmem hangi holdingte yönetim kurulu üyesi. Ne iş yapar bu kardeşimiz. Aslında kendisi de bilmez. Bazen, biryerlere imza atar lütfen. Bitti. Bu insan süs biberi mi, değil. Bir iş yapıyor mu...değil. Yok mu bu işleri yapacak yetişmiş personel. Ne demek bir bankanın bir siyasi parti yönetimine verilmesi, yada bankaların paylaşılması. Babandan mı kaldı kardeşim.

     Devlet bankanın sahibi olacak. Sonra da, bankaları hortumlaması için siyasilere verecek. Devlet kimin...bizim. Bu hortumculara ne borcumuz var. Hangi dürüst politikacı bu çürük sisteme dokunmak ister. Yiyorlar kardeşim göz göre göre. Banka kendisine bağlanan siyasi kardeşler, bankacılık uzmanı mı, ekonomi uzmanı mı. Ne gibi bir düşünce ile banka ona bağlanıyor.

     Bir şey daha. İstanbul, Fatih’te bir semt. Sene 1974 falan. Mahalle pazarı kurulduğu günün akşamı , her taraf çöplük oluyor. Hem Pazar artıkları, hem de evlerden atılan çöpler...Sonra çöp arabaları geliyor. Arkasında fil gibi –ama daha kalın- hortumu olan çöp arabaları, ne var ne yok topluyor. Klasik elektrikli süpürge benzeri bir tarzda çöpleri içine çekiyor.

     Hortumlama denince, benim aklıma bu çöp kamyonları geliyor. Ne bulursa içine çekiyor. Biraz da nostalji takılıyorum bu arada. Neydi o hortumlar. Kör olası çöpçüler, aşkımı süpürdüler.

     Acaba İstanbul Belediyesi’nde hala çalışır mı bu kamyonlar. Ya da başka yerlerde. Bilmeyip de merak eden varsa, gidip görsünler istiyorum. Görevi çöp toplamak olan emektar kamyonlar ile bankaların içini boşaltan hortumcular arasında ne gibi bir benzerlik olduğu ya da olmadığının yakından görülmesi için...
















     TRABZON- İZMİR


     Annem ve babamım doğduğu, büyüdüğü ve evlendiği yer Trabzon. Benim doğduğum yer Samsun. Şu anda yaşadığım ve evlendiğim yer İzmir (Bayındır). Benim çocuklarım da İzmir’de doğdu. İzmir ile Trabzon’un yakınlığı yada uzaklığı yaklaşık 1500 km.

     Elinize bir pergel alıp, İzmir merkezli ve yarıçapı 1500 km olan bir daire çizin. Ne demiştik günün birinde... aslında ülke sınırları yapaydır. Kuşlar sınır tanımaz. Almanya’da doğan yeğenlerim de hesaba katılınca...

     Ukrayna, Moldavya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslavakya,(ben bu yazıyı yazdığım tarihte Çek’ler ile Slovaklar ayrılmıştı.) Avusturya, Macaristan, Bosna Hersek, Yugoslavya, İtalya, Yunanistan, Sicilya, Kıbrıs, Suriye, Mısır, Libya, Lübnan vs. vs. Hepsi bambaşka ülkeler ve hepsi memleketim kadar yakın. Aslında ülke sınırları yapay. Kuşlar sınır tanımazlar. Hangi leylek, hangi devletin vatandaşı. Sonra tüm insanlarda aynı yürek, aynı sevgi, aynı dostluk.

     Ülkeler savaşmaz, insanlar savaşır. Bu savaşlarda ülke sınırları aldatıcı. Savaşmak için başka bir coğrafi bütün aranmaz. İnsan önce kendisi ile, sonra en yakınındaki ile savaşır. Ülkeler kendi içinde savaşır. Düşmana gerek yok. Hayvani tutkular uğruna, diğer insanlar köle yapılmaya çalışılır.

     Kendi ülkesinde, kendi bölgesinde, kendi ilinde, kendi mahallesinde... Diğer insanlar köle yapılmak, istismar edilmek istenir. Ekonomik açıdan, toplumsal açıdan, cinsel açıdan, hep başkaları köle yapılmak istenir.

     Ülke insanının, bölge insanın, yada mahalle komşunun genleri, kan grubu, sağlık durumu hiç ilgilendirmez başkalarını. Hep ben ön plandadır, biz değil. Akdenizin temiz olması, tüm dünyayı ilgilendirir aslında. Doğal ve kültürel varlıkların korunması –hangi ülke sınırları içinde olursa olsun- herkesi ilgilendirir. Ülke sınırları insanlığın tapusu değildir.

     Uzay hepimizin uzayı, ay hepimizin, dünya hepimizin. Amerika’daki hiç bilmediğim uygarlık kalıntıları benim geçmişimin izleridir. İnsanlığın yarattığı tüm güzellikler benimdir ve herkesin. Sokağa diktiğim fidan herkesin. Anadolu Kültür Tarihi kitabını inceliyorum Ekrem Akurgal’ın. Bulunduğum ovada pek çok uygarlığın kurulduğunu biliyorum. Küçükmenderes Ovasında yolculuk yaparken kendimi, tarih rüzgarının içinde hissediyorum. Lidya ve öncesi ve sonrası hakkında sezgisel çıkarımlar yapmak, zamanı hissetmek istiyorum. Efes yakınımda. Attığım her adımın tarih koridorunda olduğunu hissediyorum. Bunca uygarlıklar benim, bizim, hepimizin... yani tüm insanlığın. Nemrut Dağındaki kalıntılar kimin olabilir, ya da Nizip’teki... Adım adım Anadolu ve tüm Asya, tüm Avrupa, Afrika, tüm dünya ve dünyadaki uygarlıklar.... Yenisi ve eskisi ile kimin olabilir.Hepsi benim, hepsi bizim, hepimizin.

     Bu gen kardeşiniz Anadolu uygarlıkları konusunda Bilge Umar hocamızın kitaplarından ve görüşlerinden yararlanmak için azıcık kitap alımı yaptı. İçişleri bakanım tarafından kibarca eleştirilip faturayı ödedikten sonra yola devam ediyoruz. Bilgisayar kayıtlarında araya girme operasyonu yapıyorum. Bugünkü Cumhuriyet Bilim-Teknik Dergisinde, Anadolu’nun ilk süper gücü olarak Hititlerden söz ediyor. Hititler ve Bizler başlığı altındaki yazı, (GÜNDEM) anlatmaya çalıştığım, tartışıp düşünce üretmeye çalıştığım konuları benim yerime özetlemiş.

     Hititler bir süper güç. Peki o uygarlığı kuranlar bu gen kardeşinizin ne kadar atası oluyor dersiniz. Ya da bu insanlar nereye gitti. Anadolu Selçukluları kendilerinden önceki Bizans toplumunu oluşturan insanları ne yaptı. Belki de Osmanlı’nın kendisine yaptığını. Yani hiçbir şey yapmadı. Ondan daha öncesi, Bizans öncesi dönem.... Hitit Dönemi,Luwi dönemi, Frigya dönemi ve şu anda adlandırmadığımız sair dönemler. Önceki dönem kültürlerini kurmuş ve yaşatmış olanlar yok edilmedi ya....

     Peki Türkiye halkı (bugünkü halk) tamamı Asya’dan gelmiş bir halk mı. Ya da Orta Asya’dan gelip, Türk devletini kuran insanlar, anadolu insanın yüzde 10’u kadar oluyor mu. Yoksa daha mı az.

          Bir dönem Anadolu’ya hakim olan Perslerin hiç mi izi yok. Timur Türk mü, Moğol mu.. Osmanlı Padişahları genetik olarak belli bir soyu mu temsil ediyor...

     Ne demiştik.. Aslında ülke sınırları yapay. Düşman, sınırın ötesinde kalan değil. Düşman kendi içimizde. Daha çok kazanmak, daha çok tüketmek, daha çok insanı sömürmek için çılgın bir saldırı hep yapılır. Şekil değiştirir, ad değiştirir, görüntü değiştirir, ama özü değişmez.

     Belki de devlet insan bencilliğinin örgütlenmiş bir halidir. Hedef sınırın ötesi mi, yoksa heryer ve herkes mi, tartışılır. (Lütfen tartışalım) Reklamlar olacaksa, iki balina, iki karabatak, bir kedi, bazen haber olur. Ciddi yardımlar görür. Kim için... Reklam yapacak beyler için. Toplumu ve insanları istismar etmek için. Doğaya sevginiz ve saygınız mı var, buyrun birlikte yapalım ne yapılacaksa.

     Peki sayın kardeşim, 35 yıl yaşadın (belki daha fazla, belki daha az) doğa için ne yaptın, insanlık için ne yaptın. Ne yapmaya çalıştın da olmadı. Yoksa faize para yatırıp, bedavadan mı geçindin. Çok para kazanmak için çılgınca sahtekarlıklar mı düşündün. Bunun küçüğü büyüğü olmaz.

     Otobüs kuyruğunda, çay veya yemek kuyruğunda, seninle aynı özellikleri taşıyan insanların önüne geçmek uyanıklık, ya da bir diğer adı ile sahtekarlık yaptın mı. Hukuk öğrencisi tanırım, sıraya girmek, yani başkalarının hakkı konusunda son derece sahtekar. Fakülteyi derece ile bitirdi. Hukukçu olarak yaşamını sürdürdüğü ve adalet dağıtmaya çalıştığını sanıyorum. Asla sıraya girmeyen hukukçu... Bu hukukçu kardeşimizin adalet dağıtacağını sanıyorsunuz. Hep beraber sanmaya devam edelim.





     MAKAM ARABALARI


     Gerekli olana da olmayana da, memur maaşını İller Bankası parasıyla ödeyen Belediye Başkanı’na da makam arabası... Gideceği en uzak mesafe 500 metre olan bilmem hangi beldenin, hangi ilçenin veya ilin belediyesinden söz ediyoruz. Makamın ehemniyet ve önemine göre, son model bilmem ne... O makam ve mevkiye gelene kadar yapılan yoğun çalışmaların ödülü mü desem, ne desem acaba. Fatura vatandaşa çıkıyor nasıl olsa.

     Kaymakam beyin ikametgahı ile kaymakamlık arası l5 metre. Son model bir bilmem ne otomobil. Buna zenginlik değil, başka bir şey demek gerekiyor. Ekonomik kriz falan dizboyu iken, insanlar yaşamaya çalışıyorken, Avrupa ve Amerika kapıları para diye aşındırılıyorken..Olmaz böyle şey diye düşünmüş olmalı ki yönetim, makam araçları konusunda bir yasal düzenleme yapıldı . Ayrıntısını bilmiyorum, umarım güzel olur.

     Kaynaklar üretimde değil tüketimde kullanıldığı sürece ekonomik ve toplumsal sorunlar bitmez... Bilgisayar karşısında geçen zaman, üretime yönelik olarak kullanılabilir. İnternete girip, tavla oynama, kağıt oynama , çetleşme imkanı da var. Eğlenceye biraz zaman ayırıp, zamanı ve teknik araçları, ekonomik gücü üretimde kullanma olanağı var. Üretim dev çaplı olmak zorunda değil. 65 milyon insanda, 65 milyon tane beyin var. Beyin ise, sınır tanımayacak kadar geniş bir hacme sahip. Bu konuya döneceğim.

     65 milyon beyin nasıl üretici olarak çalışabilir. Herkes kendi işini,kendi görevini gerektiği gibi yaparsa, korkunç bir potansiyel açığa çıkmaz mı.

     Öğrenci ile öğretmen arasında çelişki yoktur. Dostça bir işbirliğinin eğitime katkısı büyük olacaktır. Aynı şekilde üniversite öğrencisi ve hocası arasında bir çelişki yoktur. Dostça bir işbirliği ve dayanışma çok olumlu sonuçlar verecek, bilim ve bilim adamı kalitesini, sayısını artırabilecektir. Ancak, öğrencinin sınıfta kalması ile, üniversite gelirleri arasında doğru orantı olması, cinayete davetiye çıkarmaktır.

     YÖK Yasasında öğrenimi tamamlamak için belli bir süre öngörülmüş. Daha fazla sınıfta kalırsan, okuldan atarım mantığı ile kullanılıyor. Ve fakat, daha fazla sınıfta bırakırsan ne olur konusu pas geçiliyor. Bakıyorsunuz, falanca dersten yüzlerce öğrenci bekliyor. Yani sınıfta kalmış. Bunun adı sınıfta kalmak mı, sınıfta bırakılmak mı. Benim yaptığım da iş mi. Hocanın işi yok da tanımadığı insanları sınıfta mı bırakacak.

     Öğrencisini bol bol sınıfta bırakan hoca “arkadaş amma da beceriksizim. Bunca insana şu üç kuruşluk şeyi öğretemiyorum, bu iş bana göre değil” dediği gün, belki de pek çok sorun çözülmüş olacak. (Birşeylerin tartışılması ve çözümlenmesi gerektiği anlaşılacak belki de)


















     FİDAN DİKELİM Mİ


     Yukarıda sözü geçen 65 milyon kişi birer tane fidan dikse, kaç tane ağacımız olur. Peki ya 10’ar tane fidan dikse kaç tane ağacımız olur. Peki 100’er tane fidan dikse... Hop hop hop... dendiğini duyar gibi oluyorum. Onca fidan nereye dikilecek. Sonra bu 65 milyonun bir kısmı bebek, bir kısmı çocuk ... gibi çekinceler olacak. Bunlar önemsiz ayrıntı. Karadeniz’de bir dağ köyünde doğmak ve ormanın içinde büyümek var serde.

     Ormanların tükenişini görmek var. Birileri birkaç kuruşluk ekonomik yarar sağlayacak diye, yok olur gider orman, yok olur gider toprak. Çözümsüzlük yok. Ancak her şey tepeden inme oldukta ve tepenin de böyle küçük ayrıntıları düşünecek zamanı (?) olmadıkta, böyle olur. Böyle m’olur çekip gitmek, seni seveni terk etmek...







     YASA ÖNÜNDE EŞİTLİK


     Yasa önünde eşitlik vardır da, kimse bana doların aniden yükseleceğini, 5 milyar dolarlık döviz satılacağını ve bu dövizleri alanların bir günde dört köşe olacağını söylemedi. Hem benim bir bankam bile yok. Hortumum da yok. Hiçbir yeri ve hiçbirşeyi hortumlamadım. Hortum deyince aklıma neyin geldiğini yukarıda söylemiştim ya bir kez daha tekrar etmekten zarar gelmez. Özetle çöp arabaları aklıma gelir.

     Herkese döviz olayı haber verilmediğine, ancak bazı kişilerin güçlü duyumları olduğuna göre, eşitlik yalnızca bir sözcük, adımız gibi.

     Sayın bakanlar kurulu, döviz vurguncusu muhteremleri açıklar inşallah ve bu uygulama yasal olmadığı için, ilgililer dava edilerek, eski halin iadesi sağlanır. Eylem kanunsuz olduğundan....

     Yukarıdaki dilek ve temennilerimiz az sonra kendini imha edecektir...

     Düşünün bir kere, hazine Ziraat Bankası’ndan borç para almış. 380 bin dolar falan. Sonra geri ödemeler falan olmuş ama, bankanın bakiye alacağı 7-8 milyar dolarmış. Bunu banka, hizmet zararı gibi bir şey olarak kayıtlarına geçmiş.

     Ondan sonra bu gen kardeşiniz avukatlık yapacak, hukuk, guguk vs. şeyler terennüm edecek. Ulan biraz daha okusaydın da bir tefeci olsan olmaz mıydı. Olmaz tabi, nerde sende o yürek. Sen daha alman gereken vekalet ücretlerini alamıyorsun. Kendi alacakların şu ve bu kişilerde dururken, kitabını yayımlayacak para bulamıyorsun. Elbette senden başkasının böyle şeylere inanmasını bekleme ama... olsun gerçekler olduğu yerde duruyor.

     Adam devletin parasını devlete satıp, korkunç faiz alıyor. Çok kazanıyor. Sonra da ekonomi neden düzelmiyor... Kardeşim neden düzelsin ki. Bankacılık dediğin sektör devlete para satmak için var. Ve biz Küçükmenderes Ovası’nda tefeciye elini verip kolunu kaybeden pek çok insan tanıyoruz. Bazen bu insanlara kızıyoruz, niye bu hatayı yapıyorsunuz diye. Devlet kolunu tefeciye kaptırmışken, köylü vatandaş Ali’nin, Hasan’ın kolunu kaptırması, kendini kaptırması çok mu önemli.(Ya da daha mı vahim)

     Yukarıda sözünü ettiğimiz 65 milyon beyin var ya... Atıl kapasite olarak kenarda duruyor da, bir küçük grubun himayesinde yol bulmaya çalışıyoruz.

     Adam, Sarıyurt Köyü’nün kalkınması için bir şey yapılıp yapılmayacaığını değil, öğretmenin kravatını düşünüyor. Ne kadar ince ve nazik bir düşünce... Gerçekten kravat çok önemli... (ilgilisine savurma hakkı tanınır)

     Devlet Bankaları bazı bakanlara bağlı... Be kardeşim, bankacılığı çok seviyorsan, niye bakanlıkla falan uğraşıyorsun. Git bankacılıkla, bankalarla uğraş. Yoksa bankaları kontrol altında tutmanın ekonomik, psikolojik ve sosyoloji yararları mı var.

     Lütfen açık sözlü olun. Yaptıklarınızı kitap haline getirin. Görelim bakalım siz bakan iken neler oldu. Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan, on yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan.... demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan... diyor. On yılda çok şey yapıldı. Sayın siyasiler ve sayın bakanlar... siz savaştan çıkmadınız. On yıllarda neler yaptınız. Kitap haline gelecek eserlerinizi görmek istiyorum. Görmek ve eğer olumlu birşeyleriniz varsa yaptığınız, sizinle gurur duymak istiyorum.

     Dev bir devleti zorda bırakmak için yapılan ince manevraları, manivela görevi yapan, kendini maydanozdan saydıran siyasileri , eserleri ile tanımak isteriz. Biliyorum ki benim insanım çalışkan, benim insanım özverili, benim insanım saf (temiz anlamında), benim insanım çok şeye layık...

     Ve biliyorum ki, iyiniyet ve saflık çakal nitelikli birileri tarafından kullanılır. Bu birileri, birilerinin kuklasıdır, oyuncağıdır. Kendi adına hiçbir şey değildir. Ancak kukla olarak işlevini iyi yapar.

     Mantar, kendine benzer mantarlar oluşturur. Yaşam sürer gider böylece.
















     FUSARİUM DENİLEN İLKEL YARATIK


     Aslında avukatlık yapan bu gen kardeşinizi zerre kadar ilgilendirmez, fusarium denilen ilkel mantar. Ne zamana kadar... bir davada, kahramanca ortaya çıkıp, hukuka ve bana meydan okuyana kadar. Alt tarafı zavallı bir mantarsın sen...diyen kendini beğenmiş edalarla yola koyulmuşken, bir de baktım ki davayı kaybetmişiz.

     Konumuz aslında hukuk felsefesi değil görünüyor ama, görüntü yanıltıcı. Konu konuyu açar, birden bire bilirkişi raporunun içine dalar insan. (Yani şekil A’da görülen gen kardeşiniz)

     Kavunlar, küçük, garip şekilli ve tatsız çıkıp, beş para etmeyince, bir kısım çiftçi arkadaşlarımız avukatlıkla iştigal eden bir gen kardeşinize başvurmuş. Bu gen kardeşiniz, tarlalarda ve toplanmış kavunların bulunduğu yerlerde, mahkeme heyeti ve bilirkişi katılımı ile tespit yaptırmış.

     Aynı kişiden, aynı tohumu satın alan 8 ayrı çiftçinin(Dava açan 8 kişi açmayan belki 18) tarlasında hep aynı olumsuzluk meydana gelmiş, şekil sakatı, küçük boy, tatsız ürünler meydana gelmiş. Bilirkişi demiş ki, sorun tohumda... çiftçiden kaynaklanan bir sorun yok.

     Davalı tohum satıcısı firma, yaklaşık bir ay sonra, aynı tarlalarda, yine bilirkişiler aracılığı ile tespit yaptırmış, bu defa İzmir’den gelen bilirkişiler, tarla bakımsız, sulama yetersiz, ilaçlama yetersiz, çapalama yapılmamış, zararlı otlar çok fazla... bütün suç çiftçide. Aynı zamanda fusarium denilen zararlı vs. tarlada tespit edilmiştir. Çiftçilere ver yansın... Bu arada, tespit sırasında, kavun tarlasının kenarındaki kabaklara bakan bir bilirkişi “olur mu canım, böyle de kavun ekilmez ki” diye değerli fikrini beyan etmiştir.

     Neyse, bunlar fani şeyler. Uğranılan zarar nedeniyle açılan tazminat davalarının dosyaları İzmir’e yeni bilirkişilere gönderilmiş. Yeni bilirkişiler, önceki bilirkişileri fazla eleştirdiği gerekçesiyle, avukata kızmış, önceki tarihli tespitleri, tespit bilirkişilerinin akademik kariyerlerini dikkate alarak sıraya koymuş ve tohum satıcısını kusursuz bulmuştur.

     Bilirkişi raporları, Hukuk Yargılama Yöntemi Yasası’nın ilgili maddelerine ve Yargıtay kararlarına açıkça aykırı ve çelişikmiş. Yargıtay der ki, bir rapora itiraz edilirse, bir diğer rapor aldırılır. Bu olmazsa, bir diğeri, yine olmazsa, yine bir diğeri...
     Her bilirkişi incelemesi yeni bir masraf demek. Zaten sonucun ne olacağı konusunda kuşkulu olup, yaptığı üretim masraflarını dahi kurtaramayan çiftçi, içinden avukata kızar.... niye bu davayı açtım diye gözleri dolar ve saçlarını yolar. Bu arada zaman su gibi akar.

     Dava biter. Mahkeme çiftçiyi haklı bulur. İş Yargıtay’a gider. Yargıtay da, bilirkişi raporları çelişkili... yeniden rapor alınması gerekir diye kararı bozar. Vatana millete hayırlı olsun. Davacı çiftçi dava açtığına pişman... Masraf vermek istemez.

     Sonra, dosyalardan bir tanesi Ankara’ya bilirkişiye gider. Bilirkişi heyetinin ağzından bal damlar... Davacı çitçiye kusur yüklemek mümkün değil. Sorun tohumdan kaynaklanıyor diye rapor gelir. Sonra bir diğer dosya, yine Ankara’ya, bir başka bilirkişiye gider. Bu bilirkişi de, sorun çiftçide, sorun bakımsızlıkta, sorum fusariumda , satıcının bir kusuru yok diye raporunu verir.

     Sonra, diğer dosyalardan biri yine Ankara’ya gider. Bu defa bilirkişi, taraflar birbirlerini suçluyorlar ama, aslında davacı çitçinin hiçbir kusuru yok. Ancak davalı satıcının da hiçbir kusuru yok. Kusur fusariumda... diye belirtir.

     Sonra bir diğer dosya, yine Ankara’ya gider. Bu bilirkişi heyeti de, meydana gelen garip ürünlerin, tatsız ürünlerin sebebinin fusarium olduğu, satıcının hiçbir kusuru bulunmadığı görüşünü bildirir.

     Bir diğer dosyamız da yanlışlık sonucu, önceki bilirkişilerden birine gönderilir. Bu bilirkişi kardeşimiz de, bilgisayarında kayıtlı önceki raporunu, sanki bu dosya için düzenlenmiş gibi, isimleri değiştirerek Mahkeme’ye gönderir. Bu gen kardeşiniz, Amerika’yı keşfetmiş gibi , raporun diğer dosyaya gönderilen raporun aynısı olduğunu, rapor tarihinin değiştirilmesinin unutulduğunu keşfeder.

     Ancak bu keşif, önceden kazandığımız davayı kaybetmemizi engellemez. Mahkeme bilirkişi raporlarına bakarak, çiftçinin kusurlu olduğu, satıcıya hukuki sorumluluk yüklenemeyeceği sonucuna varır.

     Karar temyiz edilir. Bozma kararına uyulmuş olması vs. nedenlerle, karar onanır. Bir İsrail firmasının ambalajını, markasını taklit eden firma kusursuz bulunur ve davayı kazanır. Adamlar o kadar haklı ki, sormayın gitsin.

     Ciddi hatalar olduğuna inanabilirsiniz. Her şeye inanabilirsiniz. Kalkıp insan hakları mahkemesine bile gidebilirsiniz. Havanızı alırsınız.
























     GÖZDEN KAÇANLAR


     Raporların hepsini yanyana ve alt alta koyunca, zararın gerçek nedeninin fusarium olduğu görüşü ağır basmakta... Ancak unutulan bir şey... davacıların arasında fusarium diye birisi yok. İşte, fusariumun hukuki önemi ortaya çıkmış oldu.

     Davacı, kendisi fusarium değilse, fusariumun meydana getirdiği zarar niye çiftçinin sorumluluğunda olsun. Bu hastalık öyle kötü imiş ki, tarlanın ve kavunların canına tek başına okurmuş. İlaçlı mücadelesi yok. Kültürel önlemler fazla etkili değil. O zaman ne olacak...

     Davalı satıcıya yargılama masrafı ve vekalet ücreti ödenecek... Beceriksiz çiftçi etiketi taşınacak, zaten avukatımızda da iş yoktu... olacak.

     Şu soruyu gönül rahatlığı ile sorabilirsiniz... Neden yalnızca ve yalnızca, davalı tarafın sattığı kavunlarda fusarium var da, başkalarında yok. Neden aynı parti çekirdeğin tamamı hastalıklı. Üretici Ahmet hatalı, Mehmet hatalı, Hasan hatalı... el insaf yahu... O tohumu alan herkes mi üretim hatası yaptı. (neden olmasın)
     AVUKATIN HATASI


     Avukat, kusurun fusarium denilen ilkel mantardan kaynaklandığını bilmeli ve davayı bu mantara karşı açmalı idi. Günahsız insanlara karşı dava açmak... ne ayıp, ne ayıp.

     Çok paramız ve çok zamanımız olacak, yeniden bilirkişiye gidip, o ilkel mantara husumet yöneltmenin mümkün olup olmadığını soracağız. İşinin uzmanı bilirkişi de, iyi be kardeşim haklısın da, adres tespiti yapman mümkün değil. Hem adresi tespit etsen bile, dava dilekçesini fusariumcaya kim çevirecek diye raporunu gönderecek. Not olarak da bilirkişi ücretinin yetersizliğinden söz edecek...

     Bilirkişi raporu yeterli görülmezse, ne yapılacak... yeniden bilirkişi.











vazgeçtim sevdadan
şiir yazmaktan
ve seni düşünmekten
şimdi yalnız modern bir sera
ve kışın ortasında
domates yetiştirmek gibi
basit hayallerim var
yok vallahi
bu şiirin aşkımla bir ilgisi yok.















     ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR MI



     Neden yararlanmasın ki. Şüpheler içinde, boğazına ilmek geçirilmez sanığın, sanma hakkınız var. Aslında her dileyen dilediği gibi düşünebilir. Kalkıp da beyninden ne geçiyor, düşünmek kimyasal bir olay mı yoksa fiziksel bir olay mı, diye tartışmanın anlamı yok. Bu nokta kimseyi ilgilendirmez. (konumuz itibarı ile, ayrıntıya da girmiyoruz)

     Her ne kadar maktule tecavüz edildiğine dair bir bulgu yoksa da, bu durum tecavüz edilmediğini kanıtlamaz. Bundan şöyle bir sonuç çıkar... ya bu adamlar hukuk bilmiyor, ya da dalgınlıktan bir hal oluyorlar. Ortada kelle var. Dalgın dalgın yapılacak iş değil bu.

     10 Haziran 200l tarihli Hürriyet Gazetesinin 16. sayfasında, küçük bir haber... “Hollanda’da savcının itirafı”... Savcı aslında cinayetle suçladığı kişinin masum olduğunu biliyormuş. Kamuoyundan gelen baskılar sonucu, bile bile, cinayet zanlısı kişi hakkında tutuklama kararı çıkartmış... Bunu itiraf ediyor.( Zaman mahkemesi bazılarını öyle çarpacak ki... kendileri de anlayamayacak neden çarpıldıklarını)
     Böyle bir davranış Hollanda’da oluyorsa, yani insan hakları kahramanları bunu yapıyorsa, bizde neden olmasın. Bile bile adam ipe gönderilir mi.. Neden gönderilmesin ki elin oğlu. Kimsenin kendi canı acımaz. Asılacak kişi de oğlu ya da kızı değil.. Ne gerek var avukat bey başkaca delil araştırmaya... Zaten sanık suçunu itiraf etmiş diyen yargıç, yeri geldiğinde bu gen kardeşinizden daha iyi hukuk bildiğini bile iddia eder. Ortalama vatandaş da öyle sanır.


















HUKUK TARİHİNE DEĞİŞİK BİR YAKLAŞIM



Hukuk Fakültesine henüz başlamamış iken, yani yaklaşık 1983 yılında elime geçen bir gazete parçası, bana göre ilginç görünen bir olayı anlatmakta idi. Bu da şu :

“İki kardeş, arazide gezerken, kenarda bir ceset olduğunu fark ediyorlar. Hemen koşup jandarmaya haber veriyorlar. Jandarma, olaya el koyuyor ve iki kardeşi (bel ki de yalnızca arkadaş) şüpheli olarak alıkoyuyor. Bir kısım sorgulama ve sair işlemden sonra kardeşlere suç itiraf ettiriliyor. Haklarında ceza davası açılıyor.(Suçu itiraf ettirme becerisi gösteren yaratıkları zaman mahkemesinin acımasızca cezalandırması, boylarının ölçüsünü göstermesini diliyorum)

Katil ya bunlar....Yargılama sonucu idam cezası alıyorlar. İki kardeş ceza evinde idamı beklerken, ölü olarak bulunan kişinin babası, ta Almanya’dan kalkıp geliyor. Bu çocuklar katil olamaz diyor ve ölen oğlunun gerçek katilini tespit ediyor. Katil, oğlunun bir arkadaşı ve bir Avrupalı....Hollanda’lı olabilir. Bu özverili ve değerli insan, yani öldürülen çocuğun babası, iki genç insanı kurtarmak için, kalkıp ta nerelerden ülkemize geliyor, işkencelere ve işkencecilere rağmen, oğlunu öldürmekle suçlanan iki insanı kurtarıyor.

Adana’ya duruşmaya giderken bu gazete küpürü gözümün önünde canlanıyordu. Yine bir cinayet sözkonusu...Ve suçunu itiraf eden iki genç.... Acaba tarih tekerrürden mi ibaretti...Yoksa olay gerçek miydi... Kendisini savunma görevini üstlendiğim Yaşar’ı önceden tanımam. Aslında ailesini de tanımam. Ortak bir yakınımız aracılığı ile olayla karşılaşmış oldum.

Olayı bilimsel olarak düşünmek zorundasınız. Anlatılanlar, söylenenler gerçek de olabilir, gerçek dışı da....Gazetenin herhangi bir şekilde yazması, emniyette herhangi bir şekilde ifade verilmesi, suçun savcılıkta ve mahkemede itiraf edilmiş olması , gerçek durumu değiştirmez. Siz yasa çıkararak yer çekimi yasasını değiştirebilir misiniz... Olmaz...Neyle karşılaşacağımı bilmeden ama kesinlikle önyargısız olarak gittim.

Duruşma günü belli olmadan, Adana’da bulunan bir arkadaşımdan –Av.Eşref Çiftçi’den- bana dosya örneği çıkartmasını rica ettim. Kendisine vekalet gönderdim. Benim için bayağı bir emek vererek bu işi halletti.Kendisine teşekkür borçluyum.

Yaklaşık yüz sayfalık dosya elime geçtiğinde, İzmir’den bir meslektaşımın da dosyada vekaleti olduğunu, sanıklardan Cüneyt’in vekili olduğunu gördüm. Kendisini aradım, telefonla görüştük. Dosya örneği verebileceğimi söyledim. Bir zaman sonra bir bayan avukat arkadaş dosya örneği almak için Bayındır’a geldi.

Bu meslektaşım –adını bilmediğim için üzgünüm- sanıkların atılı suçu işlediklerini, onların yalnızca TCK. m.59’un uygulanmasını isteyerek savunulabileceğini anlattı. Bu meslektaşım diğer avukat arkadaşımız Nejat ile birlikte çalışılıyor .

Acaba benim bilmediğim veya dosyada yazılı olandan fazla bir şey mi biliyorlar diye aklımdan geçti. Dosya örneğini benden alan ve henüz hiçbir evrakı incelemeyen meslektaşım nasıl olur da böyle bir şey söylerdi. Dedim ya ön yargı yok.

İzmir’e gittik. Tabii ki Nevin’le. Av. Nejat Bey’le görüştük. Kendinden çok emin olan bu meslektaşım., sanıkların bu suçu işlediğini, kendisinin Mersin Orduevi Müdürü ile görüştüğünü, asıl elebaşının Yaşar olduğunu, ve TCK ..m.59’un uygulanmasını talep etmek dışında bir savunmanın olamayacağını, kendisinin emekli hakim albay olduğunu, daha önce basına yansımış çuval cinayeti olayına avukat olarak girdiğini, yani kürsünün iki tarafını da iyi bildiğini söyledi. Ayrıca, ben hakimin ne düşündüğünü tahmin eder ona göre savunma yaparım diye ilave etti.

Görüşme bitti. Olumlu bir sinyal alamadık. Biz nispeten genç avukatlar olarak Nejat Beyi dinlersek, aslında savunma yapmaya dahi gerek yok. Ancak benim tekrar tekrar okuduğum dosyayı okuma gereği bile duymadan, yargısını belirten meslektaşıma katılmıyordum.

Ona göre, sanıklar gençti, iddia edilen suçu işlemek için potansiyel tehlike idiler ve suçu işlediler....

Olay ne kadar basit değil mi...Değil elbette.

Duruşmaya gittik, yani ilk duruşma. Adana 6. Kolordu Askeri Mahkemesi. Sanık ifadeleri alınmaya başladı. Duruşma salonu tam dolu. Güvenlik önlemleri yoğun. Nerdeyse kişi başına bir asker var gibi. Sanık Yaşar emniyette ve savcılıkta verdiği ifadenin doğru olduğunu, suçu Cüneyt ile birlikte işlediklerini, diğer sanığın-adını dosyaya bakarak yazarım- olaya karışmadığını anlattı.

Sanık vekiline yani bana, ne diyorsun diye sorulduğunda, SANIK SERBEST İRADESİ İLE İFADE VERECEK DURUMDA DEĞİLDİR, HİÇBİR İFADESİNİ KABUL ETMİYORUM diye belirttim. Mahkeme Başkanı emniyetteki ifadeyi mi, mahkemedekini mi kabul etmiyorsun diye sordu. Ben de her ikisini de kabul etmediğimi söyledim.

O sırada salonda bulunan kişilerin bana kızdığını hissediyorum. Yanımda bulunan diğer sanık vekillerinin tavrını ise şimdilik netleştiremiyorum. Sanık Cüneyt de suçunu itiraf etti. Biraz Yaşar’ı suçladı. Onun biraz daha suçlu olduğunu falan anlattı. Sanık Cüneyt’in vekili, hukuk dehası meslektaşım, müvekkilinin suçu itiraf ettiğini, savcılık aşamasında da aynı şekilde itiraf ettiğini, kendisine hiçbir maddi ve manevi cebir uygulanmadığını, müvekkilinin savunmasına katıldığıını, duruşmada ve tüm aşamalardaki iyi hali dikkate alınarak, yine suçun ortaya çıkması ve aydınlanmasına yardımcı olduğu için TCK .m.59’un uygulanmasını talep etti.

Birisi hata yapıyordu ama kim...İdamla yargılanan iki insan ve onları engellememekle, onlara yardımcı olmakla suçlanan Zafer...

Zafer adlı üçüncü sanık da olayları doğruladı. Yine Savcılık yaptığını biraz övünerek anlatan sanık Zafer vekili de, müvekkilinin savunmasına katıldığını, müvekkilinin aktif olarak eyleme katılmadığını, asıl cevizi kıranların Yaşar ve Cüneyt olduğunu, onların da suçlarını itiraf ettiklerini, kendi müvekkilinin olaya katılmadığını diğer sanıkların bu durumu doğruladıklarını falan söyledi.

Duruşmaya ara verildiğinde, salondan çıkarken bana sataşmalar oldu. Senin karın öldürülse idi.....gibi bir dizi bana göre anlamsız sözler. Güvenlik önlemleri yoğun olmasa saldırı bile olabilecek. Belki de değil. Ne ben o insanları tanırım, ne onlar beni....Ama onlara göre bir katili savunuyorum. Yine hukukla ilgisi olmayan bazı insanlara sorulsa, sanıklar derhal asılmalıdır.

Görüntü bilmem yeteri kadar net mi. Sanıklar dahil, olayın oluşuna itiraz eden tek kişi benim. Diğer meslektaşlarıma göre ben şov yapıyorum.. Duruşma bitip mahkemeden ayrılırken, arabası ile gelen Zafer vekili savcılıktan ayrılma meslektaşıma, , sizinle gelebilir miyim...dediğimde, yollarının farklı olduğunu söyledi. Aynı yöne giden Nejat Beyle birlikte gittiler. Sanırım benimle aynı arabaya binmek istemediler....Görüntü o. Nejat Bey “meraklanma sana saldırı falan olmaz” demeyi ihmal etmedi, diğer savcılıktan ayrılma meslektaşım da onu doğruladı. Ben de öyle bir endişem yok. Zaten yanımda silah var....diye söyledim.

Birileri bana saldıracağı için değil. Gerilimli ortamları yaratmamak gerek. Ordan uzaklaşmış olmak pasif ve olumlu bir davranış. Ama olur mu...ya bizi birlikte görürlerse. Onlar müvekkillerinin suçu işlediğini kahramanca itiraf eden, kahramanca kabul eden hukukçular...Benimle olmak onların prestijlerine bile dokunur...

Ben, yani Av.Ahmet, hiçbir şeyin önyargı ile çözülemeyeceği inancındayım. Başlangıçta anlattığım, gazetede okuduğum olay gözümün önünde. Çocuklar herşeyi itiraf ediyor ama, bazı belirsizlikler var....İtiraf herşey olmadığı gibi, hiçbirşey de olmayabilir. Suçunu itiraf etti,cezalandırılsın mantığı kabul edilemez. Suç işleyen kişinin veya kişilerin yasanın öngördüğü cezayı çekmesi gerektiği inancındayım. Öldürülen 35 yaşında, genç bir insan...Katili savunmak başka şey, sanıkları savunmak başka.

Sanıkların katil olduğunu peşin olarak kabul eden hukukçu, hukukla ve hukuk mantığı ile ilgisi olmayan bir kişidir. Mesleğini değiştirmesinin insanlığa ve hukuka büyük yararları olacağı inancındayım.

Kural, sanığın suçsuzluğu.... Ben hukuk okudum diyen herkes bunu bilmek zorunda...

Bu işi azıcık bilen için bu tekrarlar anlamsız bile kalabilmektedir. Ben en azından böyle düşünüyorum. Mahkemeye bilirkişi uzman doktor çağrıldı. Sanıkların olay tarihindeki ehliyet durumu soruldu.       Sayın uzman, bir sorun olmadığını şıp diye anladı. Bu anlamanın nasıl bir anlamak olduğunu ben anlayamadım ya neyse...


Kelebek Bıçaktaki Bayan Saç Teli

Suçta kullanıldığı iddia edilen ve mahkeme kararına göre de tartışılmasına dahi gerek görülmeyen kelebek bıçak, sanık Yaşar’a ait. Onun çekmecesinde bulundu . Bu kadarla da yetmedi. Bıçağın üzerinde kan izleri ve bir adet bayan saç teli bulundu. Anlatmaya çalıştık. Sözde bıçağın üzerinde bulunduğu iddia edilen saç telinin, gerçekten saç teli olup olmadığı, bir bayana ait olup olmadığı, böyle olsa bile maktule ait olup olmadığını anlamak mümkün değildir. En azından böyle bir tespiti iddia edebilmek için laboratuvarda uzmanlar tarafından inceleme yapılması gerektiğini belirttik. Söylediklerimiz dikkate alınmadı.

Suçta kullanıldığı iddia edilen bıçağın, otopsi raporunda belirtilen boyutlarda yara açamayacağı, kelebek bıçağın ağız genişliğinin(namlu genişliği) bazı noktalarda 2 cm. olduğunu, bu veya benzer bir bıçağın ölü muayenesi ve otopside belirtilen l.5 cm boyutlu kesiyi oluşturamayacağı, yaranın namlu genişliğinden fazla olması gerektiği, o bıçak suçta kullanılmış olsa en az yara genişliğinin 2 cm olması gerektiği, normalde bundan dahi fazla olmak zorunda olduğunu savunduk. İsteğim basit ve masumdu. Bilirkişi incelemesi....

İstemin reddi gerekçesi şu: Sanıklar zaten suçlarını itiraf ettiler....Sanki bana, “sana ne oluyor avukat bey” der gibi bir yol izlediler.

Anlayamadığım birşeylerin olduğunu sanmıyorum. Bilgi ve zeka düzeyimin tartışılmasını gerektirir ciddi bir problem görünmüyor. Buna rağmen her şey ters gidiyor. Hukuk mantığı, evrensel hukuk bilmem ne, bilmem ne...Takan kim...

     Tel Örgü Problemi


Sözde, maktül sanıklar tarafından, baygın bir halde, sahile doğru taşınırken, elbisesinin bir parçası –ki bayağı büyük bir parça-tel örgüye takılmış ve yırtılmış. Yırtılmakla kalmamış, orada kalmış, niye kalmış diye sorarsanız, delil olması için kalması gerektiğini söyleyebilirim. Efendim kolay mı iki delikanlıyı ipe göndermek. Sonra, yargılama sırasında olay mahalline gidiliyor. Orduevi komutanı diyor ki, olay tarihinde bu tel örgü yoktu. Bu tip olayların meydana gelmemesi için olaydan sonra bu örgüyü yaptırdık...

Şimdi sıkı durun...Olay tarihinde var olmadığı sabit olan bir tel örgüye maktulün elbisesi takılıyor., yırtılıyor ve orda kalıyor. En azından büyük bir parça kalıyor...Demek ki bu delil, yani beş-altı kişinin birlikte düzenleyip imzaladığı ve sanıkların idamını sağlamak görevi üstlenen tutanak gerçeğe aykırı...Savunma olarak ileri sürüldü. Temyiz Mahkemesine durum anlatıldı.

Devletin polisi ve başçavuşu yalan tutanak düzenlemiş olamaz ya...Gerekçe bile gösterilmeden savunma talepleri geri çevrildi. Burada adı geçen tutanak, ilk aşamada polis ve daha sonra savcılık tarafından tutulan tutanaklarla da çelişiyor. Savcı hiçbir suç delilinin bulunmadığı, cesedin çıplak olduğunu tutanak ile tespit ediyor. Bu tespiti dikkate alan mı var.


Delici-kesici Alet

Azıcık adli tıp bilgisi olanlar ,delici-kesici aletin ne olduğunu ve ne olmadığını bilir. Mersin’de soruşturma yapan kardeşlerimiz belli ki bu kavramla ilk defa karşılaşmışlar ve düz mantık, delici alet tornavida, kesici alet de bıçak olur diye düşünmüşler. Böyle olunca, otopsi raporundaki kesici-delici alet bulunmuş oldu.

Bir adet bıçak ele geçirilmiş, yine bir adet kontrol kalemi bulunarak suç aleti olarak alıkonulmuştur. Adana’daki duruşmada, sanıklardan Zafer’in kendisine tornavida sorulduğu zaman “tornavida değil , kontrol kalemi” diye yaptığı düzeltme çok samimi bir ifadeydi ve taktire değerdi. Bildiğiniz bütün kontrol kalemlerini düşünün... Hangisi 1.5 cm lik yara açabilir. Balta mı bu , olur mu...Kontrol kaleminin kullanma amacına aykırı bir büyüklük. Neyse, emniyet görevlisi bilemedi ise, savcı ve hakim de bilemeyecek değil ya. Basit bir durum çünkü. Ama öyle oldu. Mahkeme kararında, kesici alet bıçak, delici alet tornavida (yani kontrol kalemi) olarak yerini aldı. Hata olabilir elbette, ancak böyle ciddi bir hatanın Yargıtay’dan geçmesi beklenemez. Diye düşünerek hata yaptığımızı da öğrendik.

Oysa kesici-delici alet iki ayrı alet değil tek alettir. Hem kesme hem de delme özelliğine sahiptir. Örneğin bu bir bıçaktır...Hem keser, hem de deler.



Karar:

Bu gelişmeler birşeylerin olumsuz gittiğini gösteriyor. Sanıkların çelişik ve tutarsız, gerçeğe aykırı olduğu bangır bangır bağıran ifadeleri gerekçe gösterilerek mahkumiyet kararı veriliyor. Kararın hukuka uygun bulunmaması kaçınılmaz sonuç. Biz de kararı temyiz ediyoruz. Ben ve Nevin Ankara’ya duruşmaya gidiyoruz.

Zaten yazılı olarak belirttiğimiz çelişkileri, hataları özetliyoruz. Durum kararın bozulmasını zorunlu kılmakta. Ancak, hiçbir sonuçtan kesin emin olunabileceğini düşünmüyoruz.

Duruşma bitiyor ve ayrılıyoruz.

Kararın bozulmasını bekliyoruz ancak, sonuç olumsuz.

Gerekçe:

Maktüle tecavüz edildiğine dair bir bulgunun olmaması, ona tecavüz edilmediği anlamına gelmez. Aynen böyle diyor. Hani şüpheden sanık yararlanırdı, hani suçsuzluk karine idi...Bir an düşünüyorsun, olay tarihinde var olmayan bir tel örgüye elbise takılarak yırtıldığı kabul edildiğine göre, varsın şüpheli durumlar sanık aleyhine yorumlansın...Hukuku bir kere delmekten zarar olmaz ...Eğer gerçekten hukuk tarihimiz yazılır ve böyle olaylar incelenirse, hukuk tarihimize skandal olarak geçecek bir durum karşısındayız. İki genç insanın çektiği eziyetin faturası ödenemez. Hukuk hatası demekten öte, hukukun canına okunmasına örnek bir durum.

İşin en vahim tarafı, ben bu yazıyı yazıyorken, iki adet suçsuz idam mahkumu, demirkapılar ardında çile çekiyor ve onların aileleri, anlayamadıkları bir oyunun sonunu bekliyorlar telaşla. Bir bilen varsa elbette bana da anlatsın. Yok, tarihte garip vakalar var ya.... işte öyle bir şey.



Yasa Yolları Tükenince

Yasa yollarını tükettikten, yani temyiz ve karar düzeltme aşamalarını geçtikten sonra, İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabileceğimizi öğrenmiştik. İşin içine Avrupa sözcüğü ve insan hakları kavramı eklenince akan sular durur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir temyiz mahkemesi değildir. Kesinleşen kararı bozmak veya değiştirmek yolunda karar veremez. Ancak, devleti kusurlu bulursa,(yani bir hak ihlali görürse) tazminata mahkum edebilir. Yargılamanın yenilenmesi olasılığı var.

Yapılması gereken her şeyi, her savunmayı yapmak zorunluluğu hissederek, İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurduk. (12 Eylül 1997)

Aradan epey bir zaman geçti. Bir kısım karşılıklı yazışmalar oldu. Sonra. Apo’nun yakalanması, yargılanması ve mahkum olması süreci yaşandı. Bizimle doğrudan olmasa da dolaylı olarak ilgili gelişmeler yaşandı. Sanıklar Yaşar ve Cüneyt’in dosyaları Meclis’te ve idam kararının onanması beklenmekte iken, Apo dosyası Meclise gönderildi –veya bu aşamaya gelindi-İnsan Hakları Mahkemesi, Apo’nun idam edilmemesi için tedbir kararı aldı.Böyle bir kararın alınabileceğinden haberi olmayan Av. Ahmet, yani ben, (diğer anlatımla bu gen kardeşiniz) İnsan Hakları Mahkemesi’ne faks çekerek, tedbir kararı talep ettim. Gerekçem ise, başvuru dosyasının daha eski tarihli olması, idam cezası uygulandığı taktirde, öncelikle Yaşar ve Cüneyt’in idam edileceği...Bu nedenle, idam cezasının uygulanmaması için tedbir kararı verilmesi...

Başvurumuzun yakın bir gelecekte görüşüleceğine dair 25 Ocak 2000 tarihli yazıyı gönderdiler. Sonra, 5 Nisan 2000 tarihli üst yazı ile, Mahkeme kararı gönderildi.Mahkemenin başvurunuzu kabul edilemez bulan kararı kesindir....diye belirtildi. Karar metnini Türkçe’ye çevirme gereği duyulmamıştır.

Sonra, elimizde hazır bir İHM kararı da varken, gazetenin birine, “bakın, şöyle bir olay ve böyle belgeler var, zamanlama ilginç gelebilir” dedim. Gazeteci arkadaş, “her başvurunun kabul edilmesi mi gerekir” gibi çok bilmiş bir soru sordu. İşin ilginç yanı işte burada dedim. Adamların umrunda değil insan hakları...İşte kanıtı...İnsan Hakları Mahkemesine gönderdiğim dosya tam bir hukuk faciası...ama gördüm ki bu durum onları ilgilendirmiyor.Gazeteci arkadaşın ne düşündüğünü de anlamış değilim...

Peki onları ilgilendiren ne...Bölücülük yapmak, etnik ayrımcılık yapmak falan gibi gibi....Sanıklar PKK lı olsaydı, böyle bir balon ortaya atılsa idi. onları daha çok ilgilendirirdi gibi geliyor. Yanılmak istiyorum. Yanlış düşündüğümü düşünmek istiyorum. Ama veriler iyimser değil.neyse.

















     DİLEKÇE HAKKI


     Dilekçe hakkı güzel bir haktır. İlgili kişi veya kuruma derdinizi bir dilekçe ile anlatabilirsiniz. Avukatların işi dilekçe yazıp, istek ve dileklerini belirtmektir. Sonrası avukatın ne olduğunu ve ne yaptığını düşünmek ve tartışmak gerek.

     Bazen, aslında rol yaptığımı, her ilgilisinin bu oyunu izlemekle yetindiğini, yapılan rollerin izleyenleri bazen güldürdüğü, bazen hüzne boğduğu, bazen çılgınca alkış, bazen yuhalamalar içinde... oynamaya devam ettiğimizi düşünüyorum. Bunu belki şu anda düşünüyorum, az sonra veya yarın sabah ne olacağını bilmiyorum.

     Şimdiki zaman sahnesine bırakıp/ yaşadıklarımı/ gelecekten bakınca/ kendime/ garip bir komedinin orta yerinde/ görüp yaptıklarımı/ eğleniyorum.

     Belki gerçekten eğlenebilsem, nöroloji, yok kas gevşetici, yok yatıştırıcı... ilaç falan kullanmam gerekmeyecek., doktora gitmem gerekmeyecek. Demek ki biraz da kendimi kandırıyorum. Eğlenmiyorum belki tümüyle, ancak gülünecek halde olduğum düşünülebilir.

ÜNİVERSİTELER ÖĞRENCİLER ARASI BARIŞ ANTLAŞMASI


Bu kısa zamanda yapılacak bir antlaşma yada anlaşma olmayacak. Çünkü işin ucunda para var. YÖK Yasasının ilgili maddesi, masum görüntü altında, tehlikeli. Yasa koyucunun işin bu boyutunu düşündüğünü sanmıyorum. Öğrencinin sınıfta kalması, bir diğer adıyla sınıfta bırakılması ile üniversite gelirleri arasında bir ilişki var. Bu ilişki tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir ilişki.

İlişki şu, sınıfta kalan öğrenci için devlet tarafından yapılan harç ödemesi aynen devam eder. Öğrenci payı ise zamlı yani cezalı olarak alınır. Kardeşiniz uzun süre kafa yorduğu konuda, kafa bulandırmak istemiyor. Lütfen üşenmeyelim. Harç tarifesini ve sınıfta kalan ve/veya tek ders sınavına kalan öğrenciler nedeniyle üniversite kasasına giren parayı hesaplama zahmetine katlanalım.

Üniversite gelirleri içinde, sınıfta kalan öğrencilerin payını hesaplamaya çalışalım. Sonra da işin bilimsel , felsefi ve etik boyunu tartışalım. Ya da “ bana ne kardeşim” diyebilirsiniz.

Kuvvetler ayrılığı prensibi her hangi bir kişi veya kurumu suçlayıcı nitelikte değildir. Ancak gereklidir, zorunludur. Her ne kadar para musluklarını kontrol edenler yargıyı da kontrol etmeye çalışıyor, yargıyı zayıf bırakmaya çalışıyorsa da, olumlu bir dengenin kurulacağı inancındayız. Olması gereken bu.

Öğrenci derse girer, öğrenci sınava girer, öğrenci zayıf not alır ve sınıfta kalır. Bu arada adalet ve bilimin, bilimselliğin nerede olduğu, veya olup olmadığı tartışılmaz. Bütün cevizleri öğrenci kırar. Bütün faturaları ödemesi gereken öğrencidir. Öğrencinin üniversite açısından önemi, ödediği harçtan öteye değildir.

Öğrenciler bilim fukarası sınavlara endeksli olarak bilim adamı adayı vs dahi olurlar. Ama hiçbir mekanizma öğrencinin zeka düzeyini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını bilemez. Böyle ince ölçmeleri yapacak bir düzenek de yoktur. Hoca istediği notu verir, hoca seçer, hoca şöyle ve böyle yapar...bitti.

Sınavlar, olumlu olarak kullanılacak bir eğitim yöntemi olabilecekken, tam aksine bir işkence aleti olarak kullanılmaktadır. Kendini bilime adamış hocalarımıza sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Sözüm onlara değil. Eğitimi holding ve/veya işletme yönetimi ile karıştıran kişilere atıf yapıyorum.

Eğitim adına, bilim adına ne yaptınız. İnsanlık adına ne yaptınız. Çalışmalarınızı ve ürünlerinizi görmek isteriz.

Bağımsızlığın önkoşulu değil mi eğitim.

Değerli arkadaşlarım,

Sınav denince içim ürperiyor diyen arkadaşları görür gibi oluyorum. Meslekte 8-l0 yılını , hatta 20 yılını , belki daha fazla yılları doldurmuş arkadaşları görür gibi oluyorum. Lütfen bir düşünelim. Çoğumuz aynı veya benzer sıkıntıları çekmedik mi...Ama neden. Yaptığımız işin teknik hukuk boyutunun zor olduğunu, bu işi yapamadığını söyleyecek bir meslektaşım var mı...Öyle olsa, zaten burda olmazlardı.

Demek ki biryerlerde, bir problem gizli. 4 yıllık okul 5-6...l0 yılda bitsin. On yıldan sonrasına kalsın...Olur mu böyle. Hukuk biryerlerde ya da çoğu yerde güçsüz mü kalıyor. Bir insanın veya bazı insanların adaletsiz uygulamalarını sürekli sindirmek zorunda mıyız.

Bu insanların denetlenmesi gerekmiyor mu. Peki neden denetlenmiyor.Hukukçu arkadaşlar, lütfen kendimize soralım, ne yaptık, ne yapıyoruz ve ne yapmıyoruz. Bizler pasif birer izleyici miyiz.

Avrupa şöyle, Almanya böyle, Amerika şöyle...diyorken, bizde farklı olan ne...Kendimize soruyor muyuz.

Bir çalışmamızı aktarıyorum, izninizle:


Şimdiki zaman sahnesine
koyup yaşadıklarımı
gelecekten bakınca kendime
garip bir komedinin orta yerinde
görüp yaptıklarımı
eğleniyorum

Aslında hep komedileri oynuyoruz. Kendi adımıza bir şey yapıyorsak namerdiz.



     EKMEĞİN HASI


     Dün bir şiir okudum Nazım Hikmet’ten. Paris’ten söz ediyor, sonra ekmeğin en hasından ve börekten. Paris’te yediğini anlatıyor ve Şehzadebaşı’ndaki fırından sanki diye özlemini belirtiyor. Pariste’ki ekmek, börek... Şehzadebaşı’ndaki ekmeğe, böreğe benzediği için şiirleşiyor.

     Bir insan memleket özlemini bunca güzel özetleyebilir.

     Sonra, yine bizim aklıevvel politikacılarımız, Nazım Hikmet hakkında olumsuz tablolar çizer. Sayın politikacı kardeş, vatan ve millet için, insanlık için ne yaptın. Hani senin özlem kokan, duygu dolu dizelerini de görelim. Şair olmanızı beklemiyorum. Hani bir işiniz var ya... İşinizi ne denli güzel yaptığınızı öğrenmek istiyorum.

     Mak Carthy amcanın Türkiye şubesi olmak dışında yaptığın herşeyi merak ediyorum. Ekonomi neden bu rezil halde. Eğitim neden eksi puanlarda geziyor. Sağlık hizmetleri, adalet hizmetleri ne alemde... Anlak kardeşim anlat.. heyecanlı oluyor. Çok yerde ister istemez adaletten, eğitimden söz edeceğim, söz ediyorum. Hukuktan söz edeceğim, insan haklarından söz edeceğim... Ne yapalım bizim işimiz bu.
























     PAPATYALARI YOLMA


     Kalkmış nerelerden gelmiş sevdiğin, yakın olmak için. Sen ise, seviyor sevmiyor diye papatya yoluyorsun. Aslanım daha ne bekliyorsun, Beyazıt ya da Taksim Meydanında miting mi düzenlesin, seviyorum diye. Azıcık coğrafya biliyorsan bir düşün... Trabzon nire, İstanbul nire...

     Saf olmak para ile değil. Hepimizde azıcık var galiba. Her şeyin, açık ve net ve anlaşılır şekilde söylenmesini bekliyorsun. Seni boş kafalı gen parçası. Annem derdi ki “sözün tamamını deliye söylerler”. Yani azıcık kafanı çalıştır. Yoksa, şüpheli konumuna düşersin.

     Bu gen kardeşinizi anlamakta ben bile zorlanıyorum. Ard niyetli olamayacak kadar saf. Siz hemen puanınızı verin. Benim 35 yıl 9 aydır çözemediğim bir genetik şifreyi şıp diye çözüverin. Akıllı olmak başka şey , ne diyelim.

     Bu gen kardeşiniz, İstanbul’da, çiçek pasajında içtiği birayı, sırf nostalji olsun diye anlatıyor. Yine Kadıköy’de, çay içmenin verdiği tadı... İstanbul sokaklarının neden bunca anlamlı, neden bu kadar sevimli olduğunu... Peki ya Galata Köprüsün son döneminde, köprüde balık nasıl gider... Yanınızda sizi dört köşe eden, yamultan bir güzel varsa ve mevsim baharsa –İstanbul’da her mevsim bahar- olağan üstü olur her şey.






















     GALATA KÖPRÜSÜ VE AYŞEGÜL


     Soyut bir Ayşegül ile söyleşi yapmanız, ona aşık olmanız güzel bir davranış. Bu Ayşegül somutlaşırsa daha güzel olur. Galata Köprüsü’nde (dubalar üstünde iken) bira çok güzel gidiyordu, ve balık. Alkolü sevdiğimden falan değil. Şimdi Ayşegül Olmalı adlı veya benzer başlığı taşıyan şiirimi orada yazdım. Adam papatya yolmaktan, yaşamın gerçeklerine zaman ayıramamış. Saf çocuk işte. O yazımın daha doğal olduğunu sanıyorum.















     AMERİKA VE AVRUPA’DA YAŞAMANIN ÖNEMİ


     Avrupa ile Asya’da yaşıyor almak arasındaki fark, saniyelerle ölçülecek kadar küçük. Boğaz Köprüsü veya Fatih Sultan Mehmet Köprülerinin uygun yerinde durursanız, bir saniye içinde iki tarafa da geçebilirsiniz. Bu da farkın büyüklüğünü açık ve net olarak gösterecektir.

     İyi de, neden Almanlar çabuk kalkınmayı başarabiliyor da, bizler aslanlar gibi olduğumuz yerde sayıyoruz. İki ülkede de bugün tüm sanayi ve şehirler vs. yok sayılıp, yeniden oluşum süreci başlasa... kim önde gider sizce. İkinci Dünya Savaşı Almanya’yı haşat etti. Biz savaşa girmedik. Onlar neden fırlayıp gitti de, biz buralarda geziniyoruz.

     İşimiz gücümüz, bir torpil bulup, biryerlere kapak atmak. Çalışmak ve üretmek kaygımız yok. Kendimizden başka dünya da tanımıyoruz. Bir de padişaha damat olduk mu, oluruz Damat İbrahim... Burda bile aşkımız, sevdamız ve kara gözlü yarimizden önce, köşe kapmaca... Bu bedava yaşama sevdası insan doğasına aykırı. Ama bedava yaşamaya çalışıyoruz. Ben ülkem için, insanlar için, insanlık için, dostluk ve güzellik için çalışmaya hazırım diyen arkadaşları arıyoruz. Ve uzaktan bir ses... “bizim partiye gel”. Ulan be kardeşim, sizin partiye, seni milletvekili ve/veya bakan yapmak için geleceğim. Başka bir emrin var mı. İnsanlık için ne yaptın bu güne kadar. Ve yarın ne yapmayı düşünüyorsun. Güzel şeyler düşünüyorsan, gel beraber yapalım. İyi ve güzel olan her şeyi destekliyorum. Yaşamın yalakalık olmadığı konusunda uzlaşmamız gerek.


















KENDİSİ İÇİN YAŞAMAK


     Benim yukarıda geçen iki adet idam mahkumu müvekkilim var ya... Düşünün ki, onlardan biri, başbakanın oğlu ve bakanlardan birinin oğlu... Belki yeğen, yada yüksek rütbeli bir askerin çocuğu. Hayır varsayın ki o dönemdeki ABD başkanının çocuğu... ABD li çocuk niye Türkiye’de askerlik yapsın demeyin.

     Türkiye çapında veya dünya çapında etkin birinin çocuğu olsa idi... Masal ya bu. Dava bu şekilde sonuçlanır mıydı. Biz, Türkiyeli insanlar, kaçıncı sınıf insanız. Ya da insanlar arasında birinci, ikinci.... onbeşinci diye sınıflar var mı.

     Model bir a insanı, herkesin oğlu veya kızı veya her şey olabilirdi. Bu insana karşı davranışta, güç kullananların ölçütü ne... Örneğin bu iki insan Amerikan, Alman, İngiliz veya Hollandalı, Japon falan olsa, kendilerine aynı şekilde mi davranılacaktı.

     Bir Amerikan vatandaşına Türkiye’de işkence falan yapılsa, zorla bir suç yüklense vs. durum ne olur. Sizce böyle bir kahramanlık (?) yapılabilir mi... Peki, işkenceci kişiler kaçıncı sınıf insan. Bu insanların, yani işkencecilerin Amerikan vatandaşına karşı tutumları ile Türk vatandaşlarına karşı tutumlarını belirleyen ölçüt ne.

     İşkenceci zavallılara duyrulur... Siz, güçlüden korkan, zayıf bulduğunu ezen, sadist ve aşağılık kişilersiniz. Aynaya bakın lütfen ve kendi kendinize sorun “ben kaçıncı sınıf insanım, ben kaç paralık adamım, benim efendim kim”



















     İNEKLERDEKİ ZEKA PARILTILARI


     1980’li yıllarda, Samsun, Ayvacık’ta çobanlık yapıyorum. Birkaç tane büyükbaş hayvanı otlatıyorum. İşim, otlak arazinin doğu ve güney yönlerindeki mısır tarlalarına girilmesini önlemek. Otlak, zaten mevcut hayvanlara fazlası ile yetecek kadar büyük.

     Hayvanların doğasından olsa gerek, her zaman mısır tarlalarına sokulma gereği hissediyorlar. Belki de mısır diğer otlardan daha taze, daha lezzetli gelmektedir. Bu konu ziraatçiler ve ilgili kişilerin sorunu. Benim gözlemlediğim nokta şu oldu... Hayvanların iki yönden mısır tarlasına girmelerini engelliyorum. Onlar, bir zaman otladıktan sonra, (tahminen karınları biraz doyunca) oynamaya başlıyorlar, her defasında, benim bulunduğum noktadan uzaklaşıp, bir yay çizerek, mısır tarlasına doğru koşuyor ve mısırları yemeye çalışıyorlar.

     Olay yerine gidip, mısıra zarar verilmesini önlüyorum. Bu defa biraz beklendikten sonra, aynı hareket, ters yönde tekrarlanıyor. Oyun bahane, hedef mısır tarlası... Yıllar önce hayvanlarda gözlemlediğim davranış şekillerini, hareketin amaca uygunluğunu, insanlar üzerinde gözlüyorum. İnsanlar da birbirlerini kandırmak için, basit oyunlar sergiliyorlar, ısrarla ve tekrar tekrar.

     Avukat olarak birçok işini takip ettiğim, bana ödeme yapması gereken ve ekonomik durumu da gayet iyi olan müvekkilim, paraya ihtiyacı olduğundan söz ederek, benden borç para istiyor. Bir miktar para alıp, sonra ödüyor. Tekrar aynı ödünç alma işi ve ödeme. Üçüncüsünde, aldığı parayı ödemiyor. Para aldığı dönemlerde çok sevdiği avukat abisinden kaçmaya, onunla karşılaşmamaya çalışıyor.

     Tekrar karşılaştıklarında ise, çok paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek , biraz daha para ödünç istiyor, hatta daha da ileri giderek, çek defterimi ödünç istiyor. Taleplerini ileri sürerken, yağcı, yalaka ve adeta benim pazarlama müdürüm. Amaç birşeyler koparabilmek.

     Kendisinden para istemeyeyim diye hep aynı numarayı yapıyor. Tıpkı, hayvanların oyunu bahane edip, mısır tarlasına ulaşmak isterken yaptıkları davranış.

     Yine bir başka müvekkil... zavallı, dolandırılmış, malları elinden alınmış, biraz da parasız kalmış rolleri takınarak, benden hukuki yardım istiyor.

     Masrafları bana ödetip, parasını icradan aldıktan sonra, avukata para ödemediği gibi, bir de savcılığa, Baro’ya şikayet ediyor. Sözleşmemizi tahrif etti, bozdu... diyor. Sonuçta, soruşturmalar vs. Ne masraf, ne de ücret ...






















TOHUMLARIN ÇİMLENME ÇABALARI


     Tohum, ağaçtan veya bitkisi her ne ise ondan yere düşerken, toprağa saplanacak bir donanıma sahip. Sedir tohumu böyle, fıstık çamı dışındaki pek çok çamda, yani iğne yapraklılarda durum böyle. Adını tam olarak bilmediğim bir kısım ağaçlarda durum böyle.

     Yine bu tohumların rüzgarda savrulması, yine sivri ucu yere gelecek şekilde düşmesi için kuyruk kısmı var. Bir çeşit zardan oluşan kuyruk. Bu şekilde tohumu sperm hayvancığına benzetebiliriz. Görev olarak aynı amaca hizmet eden baş ve kuyruk kesimleri var. Hedef baş kısmının, yani tohumun uygun ortama ulaşması.

     Bir kısım ağaç ve ot tohumları, uçma ve savrulma amacına uygun donatılmış. Rüzgar ile çok uzak mesafelere gidebilirler. Çekirdek çevresindeki antenimsi iplikler uçmaya, havada savrulmaya olanak tanıyor. Ve canlılık devam ediyor böylece.

     Bir dut ağacının meyvelerinin tohum içerdiği ve bir ağacın, binlerce ve milyonlarca tohumu her yıl yere döktüğünü biliyor musunuz. Aynı şekilde bir okaliptüsün binlerce, milyonlarca tohumu her an yere dökülüyor. Meyve veren bütün ağaçlarda durum böyle.
Ancak, yere düşen her tohum çimlenme olanağı bulamıyor. Uygun çimlenme ortamını bulamıyor.

     Çimlenme için uygun ortam sağlansa, binlerce, milyonlarca fidan yetiştirmek işten bile değil. Bu GEN ya da DNA veya bir başka deyişle enerji kardeşiniz, topladığı birkaç kg. dutu, hem de yaz mevsiminde ekerek, hayal edilmeyecek kadar çok tohumun çimlenmesini sağladı. Bunca fidanı ne yapacağım ise baştan düşünülmedi.

     Aynı şekilde, bir avuç okaliptüs tohumunu yere ektim. Pek çok tohum çimlendi ve hayal etmesi zor miktarda fidanım oldu. Oysa ben bir tane, iki tane fidanım olsun diye çok heyecanlanırdım. Samsun’a fıstık çamı tohumu götürmüştüm. Birkaç yüz tane vardı. Onu da maydanoz eker gibi sık olarak (sonradan şaşırtma düşüncesi ile) ektim.

     Çimlenen tohumlar, bu GEN kardeşinizin saçları gibi özgürlük tutkunu idi. Ben İzmir’e geldim. Kardan zarar gören fidanlar kurudular. Zaten çok sıktılar ve şaşırtılmaları gerekiyordu. Neyse. Bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak bu arada şunu öğrendim, uygun çimlenme ortamını ve uygun bakım ortamını sağladığımda, İç Anadolu Bölgesinin o solgun yüzünü ormana çevirebilirdim.

     Uzağa gitme be kardeş. Bayındır için ne yaptın, ya da ne yapabilirsin. Karşıdaki solgun dağları Karadeniz’e benzetmenin hiç de zor olmadığını hissediyorum. Canlı Belediye Başkanı’na, bir duruşma arasında, yer göster ağaçlandıralım... dedim. Doğal bir park yapalım. Her arkadaşıma, nazım geçecek kişilere, üç, beş, on fidan diktirsem, biliyorum onlar zevkle dikecekler. Sonuçta ciddi bir park oluşturabileceğiz. Koruma ve gözetme görevini, tüm insanlar, ama öncelikle kamu kurumu Belediyenin sağlaması gerek.
Ortada yapılmış bir iş yok. Ancak yapılabilecek çok şey var.

     Kendime soruyorum bazen... Patlıcan, biber, domates ve sayılmayacak güzelliklerle, seni büyüten, koruyan, seni besleyen, bahçende çiçek, arında bal olan doğa için sen ne yapıyorsun. Ne yaptın. Soyut olarak iyi insan olmak, iyi şeyler düşünmek falan, ayakları yere basmayan şeyler. Ben insanları seviyorum, ülkemi seviyorum, doğayı seviyorum demek soyut, elleri ve kolları olmayan sözcükler değil mi... Peki sevdiklerin için ne yaptın, ne yapıyorsun. Bulduğun her şeyi ilkel bir tek hücreli gibi mideye indirmek, işine yarayanları fizik yasalarına uygun olarak bünyene almak, işine yaramayanları yine aynı yasalara uygun olarak dışarı atmak ne kadar anlamlı.

     Tek hücreli de yaşıyor, ot da yaşıyor, mikroplar belki virüsler de yaşıyor. Yaşamak tek başına her şey değil. Eşekten biraz farklı olmalı insan. Yaşamın cinsellik boyutunda, çoğu insanlara dudaklarını ısırtabilir iki kulaklı dostlarımız. Kaplumbağalar da öyle. Ve otlar arasında, hiçbir şeyi takmadan, çılgınca sevişirler.

     İnsanların kimi ölür, kimi de nutuk söyler, Orhan Veli’nin dediği gibi. Lütfen aynanın karşısına geçip, karşınızdaki doğa harikası yakışıklıya veya güzele... ne yaptığınızı anlatın. Kendinizi sorgulayın azıcık ve kendinize karşı dürüst olmaktan korkmayın.

     Yine unutmayın, hiçbir zaman geç değildir. Her gün ve her an yeniden başlamak şansınız var. Gelin oluşturacağımız koruya birkaç ağaç da siz dikin. Doğaya olumlu yönde katkımız olsun. Gelin birlikte çay içip, söyleşelim. İnsanlık için birşeyler yapmaktan korkmayın ve kaçınmayın. Doğa ve tarih hepimizin, kültür hepimizin. Meraklanmayın kimsenin babasının malı değil.

     
MASUM GEN (DNA) KARDEŞİMİZİN İLK GENÇLİK YILLARI


     Senenin kaç olduğunu bilmiyorum. Babam yolculuğa çıktığında 8 aylık ile 12 aylık arasında olmam gerekiyor. Babamın da 1964’teki yolculuğu, benim 1963’te doğduğum gibi bir sonuç çıkarıyor. Ot kazma zamanı imiş. Tarlada mısırları bırakıp, annem beni doğurmak için eve gelmiş. Sonra bu gen kardeşiniz 9 aylık ön çalışma sonrası ortaya çıkıvermiş.

     Anımsadığım evimiz, tabanı toprak olup, penceresiz bulunan, kalın taş duvarla örülü bir yer. Babamlar evi iki kat olarak planlamışlar, birinci kat dam (bizim deyişle tam) olacak ve hayvanlara tahsis edilecekmiş. İkinci kat da bizim evimiz...

     Ancak babamın öbür tarafa gitmekte acele davranması ile, inşaat yarım kalmış. Sonradan amcamlar evin üzerine çatı yapmışlar. Benim anımsadığım ev orası... Yani aslında dam olarak düşünülen yer. Evin tabanı toprak. Bir gün çok yağmur yağdığı bir anda evimizin ortasından su çıktı. Hem de ciddi miktarda. Ark yapıp, suyu dışarıya bağladık. 1970’li yıllar olsa gerek. Henüz okula falan başlamamışım.
     Evimiz, iki bölüm, daha doğrusu iki hanelik olarak planlanmış. Bitişikte de aynı özellikte bir ev planlanmış. Tek temel üzerine, sanırım iki ev.. Damlar o hali ile kalmış. Biz birini kendi evimiz, diğerini de dam olarak kullandık.

     Çok zor anımsadığım dönemlerde keçimiz bile vardı. Ben ve Bayram, koyun çobanlığı yaptık. Topu topu iki-üç tane koyunumuz vardı.

     Sahi, burası neresi... Samsun ili Ayvacık ilçesinin bir mahallesi. Bu yazıyı yazdığım zaman böyle. O zamanlar, Samsun ili, Çarşamba ilçesi, Keskinoğlu Köyü idi. Köy tanımı bölgelere göre değişiklik gösterebilir. En yakın komşumuz olan Zülfiye’lerle, 5-10 dakikalık bir yürüyüş yolumuz var. Arazi, dağlık bir Karadeniz.

     Evimizin önünden bakılınca, Yeşilırmak görünüyor mu, yoksa, baraj yapıldıktan sonra göl mü görünmeye başladı emin değilim. Şu anda manzara güzel. Okul öncesi döneme ilişkin anılarımda, daha geniş ve daha heybetli ormanlar vardı. Biz mısır ağırlıklı olarak, kara lahana, fasülye, domates, biber, patates vs. tarımı yapıyoruz. Üç tane koyunumuz, bir veya iki ineğimiz, bir çift öküzümüz, güzel bir köpeğimiz var. Galiba bir adet kedi...

Adı geçen tarım ürünleri satım için değil, yaşamak için gerekli. Bu arada tavuklarımız var. Yağ satıp, yumurta satıp, tuz ve gaz alıyoruz. (Ortada elektrik falan yok o zamanlar. aydınlatma gaz ile. Bu gen kardeşiniz üniversite sınavına gaz ışığında hazırlandı, tam sınavı kazandığım anlaşılınca, köye elektrik geldi. Sene 83 mevsim yaz). Bu gen kardeşiniz salyangoz toplayıp satmış ve galiba 12 lira para kazanmış... Yılını tam anımsayamıyorum. Ancak, okul öncesi dönem olduğunu biliyorum.

     Biz, annem, üç ağabeyim, bir ablam olmak üzere birlikte yaşıyoruz. Hüsamettin ağabey, bizimle fazla kalma şansı olmayan bir gezgin. Babam döneminden itibaren, amcamlarda (Trabzon’da) kalıp, dini eğitim görmüş. Çok küçük, belki şimdiki Barış gibi. O yaşta bir çocuk, annesinden, babasından ayrı olur mu... Olmuş işte. Duygularını ona sormak gerek.

     Sonra, biraz büyüyünce, Ayvacık’ta kur’an kursuna gitti. Oradan, gurbet elde gıymatımız ya bilinir ya bilinmez deyip, gurbetlere gitti. İstanbul’lara yolu düştü. Bu arada biz köyde yaşıyoruz, büyüyoruz, bazan salyangoz toplayıp, genel olarak koyun çobanlığı yapıyoruz. Zamanı gelince, dirmit, elik ekmeği, guguak gibi mantarlar, gırçan, kazayağı, mendek, ofran gibi sebzelerle haşır-neşir oluyoruz. Bizim ofrana İzmir bölgesinde turpotu diyorlar. Ama itiraf edeyim, Karadeniz’deki otun lezzeti çok çok daha iyi. Hele ondan turşu bile yapılıyor. Bir içim su. Bu arada kaldırık da unutulmaması gereken bir Karadenizli...Gırçan’ın ne olduğunu bilmeyen var mı.. ya da dirmit’in. Ordu tarafı tirmit diyor olabilir. Bir laksinimiz var, sözlüklerde olup olmadığını bilmiyorum. Ben şu anda sözlük çalışması yapmadığım için, ayrıntılar üzerinde durmayacağım.

     Evinden su çıkan kaç tane babayiğit var. Belediye hizmeti olarak gelen su değil elbette. Başka bir yerde anlattımsa, önemli değil. Tekrarlayarak, bilgilerimizi tazeliyoruz. Evin içinden ark yapıp dışarı bağlamıştık. Yağmurun çok yağdığı ve Çarşamba’yı selin aldığı 70’li yılların başı.

     Güzel günlerdi...

          






BEN GERÇEKTEN NE’YİM


Karmaşık olaylar,dava dosyaları ve salyangoz toplama seanslarından sonrası, asıl konumuz olan ben konusuna geldim. Ben tam olarak otuzbeş yıl dokuz ay önceki ben değilim. Biraz fark var. O zamanki kütlem, hacmim mikro düzeyde. Gram bile değilim. Ama şimdiki ben 90 kiloluk bir ufaklığım.

Tire’ye geldiğim 1975 yılında 40 kg vardım, yoktum. Be o genetik şifreyim ama, beni oluşturan maddeler, yediğim patlıcan, biber, domates, içtiğim su, vs. den toparlanmış. Domates ile bir ilişkim olduğu açık. Bu konu her ne kadar tartışmaya açıksa da, burada biraz duralım. Bu güne kadar kaç kilo domates yemişimdir.

Salata olarak, salça olarak ve benzer şekillerde, yılda 25 kg domates tüketsem, 20 yılda 500 kg domates yapar. Fazlasını boşver. Yarım ton domates ve domates ürünleri tüketmiş olabilirim. Domates suyu votka ile kokteyl yapılabilir...

Peki , günde ortalama 3 litre su içen biri (yani ben), otuzbeş yılda kaç litre su içmişimdir. Yaklaşık 38.325 litre. Hasan Çapuk amcanın petrol tankeri kaç litrelik... yani kaç tanker su içmişim bugüne kadar. Dört tanker olabilir.

Peki günde ortalama 10 bardak çay için bu DNA kardeşiniz, bu güne kadar ne kadar çay içmiş olabilir. On çay bardağı, beş su bardağına karşılık gelir ve beş su bardağı da bir litre olursa, günde bir litre çay içmiş olurum. Yılda 365, otuz yılda ise 10.950 litre çay içmiş olurum. (Su ihtiyacımızın ciddi bir kısmını çay ile giderdiğimiz gibi bir görüntü de var ortalıkta)

Ciddi bir konuyu az daha atlıyordum. Kaç kg. hamsi, kaç kg mısır, kaç kg. dirmit mantarı, ne kadar lahana... Sayılacak çok şey var da, bir Karadenizlinin bünyesindeki hamsi azımsanamaz. Mısır aynı şekilde. Zamaneler bizim kadar mısır tüketmez ama bulabilen yine hamsi ile iyi ilişkiler içinde.


Sonuçta biz, özde enerji olan, DNA çatısı yada temeli üzerine kurulu bir varlığız. Şekil almış enerji yumağı denebilir. Şekli belirleyen de DNA.





KISA DÖNEM TÜRKİYE TARİHİ


Toprak reformu ve Köy Enstitüleri Yasaları, Türkiye’ye komünizmi getiririyorlar savulun mantığı ile yerle bir edilip, dini duyguları sömürmek amacı ile, İmam Hatip Liseleri açılmaya başlandı. Bu liselere maddi ve manevi destek veren ensesi kalın ard niyetli kişiler, kendi çocuklarını kolejlere ve yabancı okullara, Avrupa’ya ve Amerika’ya gönderirken, duyguları ve inançları sömürülen yoksul çocukların, İmam hatip liselerine gönderilmesi teşvik edilmiştir. Böylece, hem yöneten hem de sömüren kendi takımlarını kurmuşlardır.

Ayrıntısı bir ara tartışılır umarım.Lütfen bedavacılık yapmayalım. Araştıracak çok şey var, ama yapılacak daha fazla .

Sonra, 1960’larda Adnan Menderes idam edilmiştir. Olayın hukuk boyutu çok ama çok tartışılması gereken bir konu. Hukukçu olan da olmayan da, siyasi nedenler vs. bilim dışı düşüncelerle amma da kolay ipe gönderiyorlar insanları. İşin hukuk boyutunu tarafsız ve önyargısız olarak masaya yatırmak ve olayı tartışmak zorundayız.

Sonra 1970’lerde Deniz Gezmiş ve arkadaşları yargılandı ve idam edildi. Gencecik insanlar. Bu idamı isteyen savcı ile idam kararını veren sonra da kalem kıran yargıçları tanımak isterim. Hukuki gerekçelerini ve vatan ve millet için yaptıkları sair hizmetleri bilmek isterim. Bu olay da önyargısız ve tarafsız bir gözle masaya yatırılması ve tartışılması gereken bir konu.... Kendilerini o gencecik insanların yerine koyarak, ben bu cezayı hak ettim mi, ya da hak ettiğim bu mu diye sorabildiler mi kendi kendilerine. Elbette kendini başkasının yerine koyup, o başkasınının gözleri ile kendini görebilmek aşama gerektiren bir psikolojik süreç.

Sonra, 1980’li yıllardaki idamlar. Masaya yatması gereken bir hukuk problemi. Sahi yasaların dili neden bir türlü sadeleşmiyor. 1926’dan beri hatta daha eski yıllardan, Osmanlı’dan kalan yasalar neden hala eski dilde. İnsanları idam etmek için yasa çıkaran Meclis, neden yasaların dilini sadeleştirmiyor. Ne ilgisi var diyenlere , istenen yasanın kolayca çıktığını anımsatmak istedim.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkardığı bir yasa sonucu idam edildi. Hangi ulusal sorun çözülmüş oldu. Yoksa ünlü Mac Carthy beyfendinin felsefesi dikkate alınarak, hayali düşmanlarla mı savaşıldı. İdam kararı için evet oyu veren vekillerimiz, kendilerini Deniz’lerin yerine koyabildiler mi, aynı konumda kendi çocuklarının olabileceğini düşündüler mi. Bu söylediğim derin düşünülmesi gereken psikolojik bir süreç.

Sonra bir ekonomik kriz, çeteler, çatışmalar, ölenler öldürülenler derken, bir başka kriz, bir başka kriz. Türkiye’nin dış borçları 120 milyar dolar... Sayın değerli milletvekilleri, değerli hukukçular, değerli ekonomi uzmanları .... Atatürk sonrası Türkiye’de ne yapıldı. Siz ne yaptınız. Veya kim ne yaptı.

İdamlar ve borçlar dışında ne yapıldı. Niye asıldı insanlarımız. Paralar ne oldu. Bu ülke insanı yeteri kadar çalışmıyor mu. Yoksa, değişik hortumlama yöntemleri ile, malı birileri mi götürüyor. İMF ve sair kuruluşlara faiz ödemek, borç ödemek dışında ne yapıyoruz. Yargı sistemi neden zayıf bırakılıyor. Yeteri kadar hakim, savcı mı yok. Neden personel sıkıntısı çekiliyor. Yokluk değil, politika gibi geliyor.

Yargı kuvvetlenirse olur mu. Kuvvetlerin birbirini denetlemesi sonucu doğar. Ama bazıları denetim falan istemiyor.


EN DEMOKRATİK SOL


Sayın Sema Pişkinsüt, Demokratik Sol Parti Başkanlığı’na aday oldu. Genel kurulda konuşması çok demokratik solcu kardeşlerimizce engellendi. Çocuğu tartaklandı . Sayın Ecevit yeniden genel başkan oldu.

Ben solcu yada demokratik solcu falan değilim . Ben bir arkadaşımın medeni ve cesur davranışını kaba kuvvetle durduracak, ona savaş açacak düşünceye sahip değilim. Yalnızca kendisi için yaşayan, kendisini dünyanın merkezi sanan gen kardeşlerimiz ile benzer düşünceye sahip değilim.

Bir eksiklik yok mu ortak düşüncede. Ya hep beraber, ya da hiçbirimiz. Türkiye nüfusu 65 milyon. 65 milyon beyin korkunç büyük bir servet değil mi. Düşünün ki dünyanın en gelişmiş bilgisayar donanımı var elinizde ve siz onu kullanmayı bilmiyorsunuz.

Senin parti mi yapar, benim parti mi... Ne partisi be gen kardeşim. Sen önemli bir varlıksın, sen değerli bir varlıksın. Sen, senin gibilere değer verdiğin ölçüde varsın. Sen bütünün bir parçasısın. Yoksa, şu veya bu partinin değil. Partiler yapay organizmalar. Ama insan doğanın en has, en üretici varlığı. İnsanlığın bir parçası. Uygarlıklar insanlığın eseri, yoksa partilerin değil. Partiler de insan ürünü ama olgunlaşmamış...

     Birkaç yıl sonra, 2005 yılında yapılan olağanüstü CHP kongresini de gördükten sonra, en demokratik sola gülümsedim. Biraz da kendime gülümsedim.

     Partilere gülümsedim. Yorum yok. Lütfen olağanüstü kongre sonrası gazeteleri bir tarayın. Siz de biraz şaşırın.

















     YAŞAM SÜREMİZ


     Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor. Nedir bu telaşın ey deli gönül. Bir gün 86.400 saniye. Bir ay 2.592.000. saniye. Bir insan yaşamı ortalama 60-70 yıl. Biz iyimser ortalamayı alıp 70 kabul edelim.

     2.207.520.000. saniye (yaşam süresi)....Burada 17.5 gün, yani 1.512.000. saniye, yani 4 yılda bir 29 olan şubat ayı farkı eklenmemiştir. Bu iki rakamı toplarsak, yaklaşık insan yaşamının kaç saniye olduğunu görebiliriz. Uzunluk ve kısalık tartışması saniyelerle ölçülen bir durum göstermiyor mu.

     Hadi gözünüz aydın. Yaşanacak kaç saniyeniz daha var...

     Olayın, yani yaşamanın mantığını çözmeye çalışabilirsiniz. İyi ama neden.... Canlılar neden var olmuştur. Enerji dengesi sağlamak için mi... sonra devam etmek üzere ara veriyorum

     Aslında, ölen genler değil. Yalnızca aracı kurumlar. Tüm canlılık yok olmadıkça, genlerin öldüğünden söz edilemez. İnsanlar doğar ve ölür. Ama genler bir yolunu bulup göreve devam eder.

     Biz anne ve babamızın genlerini taşıyoruz. Çocuklarımız bizim genlerimizi... vs.vs.
























     KENDİNE AYRILAN ZAMAN


Kendimize ne kadar zaman ayırabiliyoruz sizce... Yada yaşamın ne kadarı bizim kontrolümüzde. Aslında kendimizi düşünmek için yeterli zaman ayırmıyoruz gibi geliyor. Kaç insan aynanın karşısına geçip, “ben neyim, ne yapıyorum, neden yapıyorum” diye sorar. Ve kaç insan kendisine karşı dürüst davranır.

     Neyse. Bunlar fani şeyler. Olup gider. Zaten olup gidiyor. Evimin ortasından suların çıktığı ve balıkçılık yapmaya karar verdiğimin üstünden otuzbeş yıl geçti. Galiba yaşlanıyoruz. Diğer deyişle morukluyoruz. Ne demiş Cahit Sıtkı... “Nerde 18 yaşındaki cevher”. Otuzbeşi çeyrek geçe, bir yaz günü Bayındır’da... İnsan bu yaşta da aşık olur mu... Neden olmasın.

     Kendimize zaman ayırmakta cimri davranıyoruz. Falanca dava, filanca icra takibi, yok IMF’nin kendine faydası olmayan, bize zararı olan reçeteleri... Çılgın bir kandırmacanın ortasında, bol laf salatası...

     Bu yazı konsantre olunamadan yazılıyor. Başı ve sonu karışabilir. En iyisi ara vermek.Hele bir de aylardan temmuz ise... bambaşka, sahilde insanlar kolkola, sımsıcak, coşmamak elde mi, böyle bir akşamda. İşte ben böyle akşamda aşık oldum (Haluk Levent) Oysa bu kardeşiniz, bu gen kardeş nisanların hep özel günler olduğu, aşık olunacak günler olduğu inancında. Kuzey yarım kürenin nisanı ile güney yarım kürenin nisanı aynı şey mi. Güneyin şubatı ile kuzeyin şubatı aynı mı. Değil, değil. İsimler aynı olabilir. Aşk da öyle, güzel de öyle, güzellik de. Herkes kendine göre bir yol tutturmuş gidiyor.























     TAHSİL CEHALETİ GİDERİR Mİ


     Ziya paşa, tahsil cehaleti giderir, eşeklik bakidir... diyor. Tahsil gerçekten cehaleti giderir mi. Belki, bazen. Baki, kalıcı demek oluyor biraz.

     Bizi izlemeye devam edin... 16 Temmuz 2001



















     ARABIN DERDİ


     Arabın derdi kırmızı pabuç. Başka ne olmasını bekliyordunuz. Çalışmamızın içinde bol bol dilekçe bulunması şaşılacak bir şey mi.. Değil elbette. Dedik ya, arabın derdi kırmızı pabuç. Yaşam hukuk ile fazla yoğrulursa, yatar kalkar hukuktan söz edersiniz. Filozof olmak işten bile değil. Ancak bu şekilde para kazanamazsınız. En fazla, düşünür, düşünür durursunuz. Belki güzel, orijinal çözümler üretebilirsiniz, ancak, bunlar para etmez. Siz en iyisi bol kazançlı bir meslekte karar kılın.

     Aslında zengin bir hanım bulunması kolay çözümlerden biri olabilir. Bayanlar da zengin bir bey bulsunlar. Ekmek elden, su gölden, yaşar giderim. Seni bu diyardan alıp kaçamam.

     Alıp kaçamama gerekçesi, şiirimizde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Aramızda kalsın, şiiri bulamadım. Ama olsun. Yazmıştım.

     Sen vefasız sevgili... ben garip aşık. Bu özellikleri nasıl hamur yapıp, nasıl şekil vereceğiz. Anlaşılan o ki, biz ayrı tellerden çalıyoruz. Orhan Veli’nin dediği gibi, sen ciğercinin kedisi misin, ben sokak kedisi... Hayır ama biz kedi değiliz.

     Aşkımız sandığın gibi değil. Ama yine de güzel.























     FUSARİUMUN FAYDALARI

     Mantar veya mikrop olmak ille de insanlık için zararlı olmak değildir. Hoş insandan daha zararlı mikrop olup olmadığı da tartışma götürür.

     Nerde kalmıştık. Fusarium. Bu macera son hızla devam ediyor. Davalar teker teker reddeliyor. Seni gidi çiftçi seni. Ne demek ben tohumdan zarar gördüm. Sen doğarken ölmüşsün de haberin yok.
     
     Dava reddedildi. Gerekçe yazılmadı ama, ortada bir karar var. Yargıtay da bu gerekçesiz kararı, gerekçesiz olarak onadı. Vatana millete hayırlı olsun. Bu gen kardeşiniz, karar düzeltme yoluna başvurdu ve dedi ki:... en iyisi dilekçenin tam metnini buraya aktarmak. O da diğer bilgisayarın beyninde. En kısa zamanda olur temennisi ile gündemi değiştiriyorum. (Tüm kayıtlar silindi. Geçmiş olsun)
     
Niğde'nin Ulukışla İlçesinde, Orman İşletme Şefi beyfendi, yaklaşık 6 ton sedir kozalağı toplayıp, fidan yetiştirmek için araziye ekmiş.Kendisi ile hemen görüşmem gerekiyor. Bugün telefon edecektim. Duruşmadan zaman ayıramadım. Aslında ayırabilsem iyi olurdu.
     
     Şimdi biraz sedir kozalağı da benim elimde olsa, ekmez miyim. Nerde bulacağımı bilemiyorum. İstanbul'dan getirdiğim sedir tohumları, ciddi ciddi ağaç oldular. 4 metre civarında olan var. Ben onları "asker arkadaşım" diye tanıtıyorum. Anlayan anlıyor, anlamayana açıklama yapıyorum.
     
     Belki Ulukışla'ya ulaşsam, tohum temin edebileceğim. Belki de bir başka yolu var bu işin. Ama olmalı.

     Saksıya ektiğim okaliptüs tohumları çimlendi. Zarar görmeden şaşırtma işlemini yapsam, yüzlerce fidan olacak. Yapmam gerekiyor. Yine demir çamları da aynı durumda. Onları da şaşırtmam ve büyütmem gerekiyor.

     Değişik süs bitkilerinden biraz var. Fıstık çamları henüz çimlenmedi. Neyse, olur gider.Belki de olamaz. Kargaların ciddi zararları oldu.







     ANADOLU UYGARLIĞININ MİRASÇISI KİM     

     Ben tabi ki, ben birtanem. Kim olacak. Bu genç yaşta mirasyedi takılacak değiliz ya. Olanı tüketmek yerine, olanı büyütmek, yaşatmakla görevli değil miyiz. Birisi kalkıyor, ben o uygarlığın mirasçısıyım, diyor. Bir başkası da onu onaylıyor.

     Önce usulü dairesinde, bir arzuhal hazırlar, Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurursun. İstediğin şey mirasçılık belgesi. Hangi uygarlıktan başlanacak. Luvilerden mi, Hitit'lerden, Lidyalı'lardan mı, yoksa, Fenikeliler, Romalı'lar, İonlar, Frigler... Persler'den n'aber. Ya Arabı, Türkü, Gürcüsü, Ermenisi, Yahudisi, Çerkezi, Afrikalısı...

     Ortaokul birinci sınıfta çözemediğim bir "modern bilmece" vardı. Sonucunu öğrenmeden, ortaokul bitti, lise başladı ve terk edildi. Sonra okul dışından lise bitirilerek, üniversite sınavına girecek hale geldim. Yaklaşık 6 yıl aradan sonra, problemin ya da bilmecenin çözümü bulundu.

     Kendi kendime gülümsedim. Anımsadığın kadarıyla, çocuk bir teksir makinası alıyor. Tüm akraba, eş dost ve tanıdıklara bayram kartı hazırlıyor. Baskısını yapıyor. Elindeki listede 100 kişi bulunmasına rağmen, hazırladığı kartlar 90 tane oluyor. Kimse açıkta kalmıyor, yani herkese kart gönderiliyor. Bu nasıl olur.

     Yıllar sonra, soruyu bu şekilde veya benzer olarak anımsıyorum. Yıllar sonra aklıma gelen çözüm ise, matematikteki, kümelerin kesişmesi , yani ortak eleman ile olayı açıklayabiliriz. Adı üstünde, "modern bilmece". Teyzeniz ve amcanızın evli olduğunu düşünün. Amcanız tarafından baktığınızda, amcanız ve amcanızın eşi vardır. Teyzeniz açısından baktığınızda, teyzeniz ve onun kocası vardır. İki bir yanda, iki diğer yanda, toplam dört kişi olarak düşünebilirsiniz. Oysa gerçekte, yalnızca iki kişi vardır.

     Bu bir bilmece. Çok doğru veya az doğru olarak açıklanması fazla önemli değil. Ama açıklama mantıklı...

     Anadolu uygarlığının mirasçısı kim diye tartışmıştık. Daha doğrusu, ben tartıştım, siz dinlediniz. Benim büyük ağabeyimin eşinin baba annesi (kendisini anımsıyorum) rum kızı imiş. Köyde, şimdiki konumu ile ilçede, rum kökenli olduğu bilinen kişiler, onların çocukları ve torunları var.Aynı dili konuşuyoruz, aynı dine mensubuz, her şeyimiz aynı. Geçenlerde, Diyarbakır'lı Kürt vatandaşlarımdan birkaçı ile sohpet ettik. Benim soyadım Odabaş, onların soyadı Odabaşı. Yalnızca bir kalem oynaması fark var.

     Onlar Abbasi hükümdarlığına kadar gittiklerini, sülalenin fazla asi olması nedeniyle yıllar önce sürgüne gönderildikleri gibi birşeyden söz etti. Ben de hayal meyal, bir söylence olarak benzer şeyler duymuştum.Yani biraz araştırsam, belki de akraba çıkacağız. Ama onlar Kürt, ben ise Türk'üm. Benim yeğenlerim, yani büyük ağabeyimin çocukları da Odabaş soyadını taşıyor. Eğer odabaş soyadını taşıyanlar aynı soydan ise, onlar da Kürt vatandaşlarımızla akraba. Genlerde, Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Yahudi.... aklınıza gelebilecek bütün uluslar var. Yok diyeni ispata davet eder, kendilerine çay ikram ederim.

     Odabaş soyadını taşıyan Türk ve Kürtlerin akraba olduğunu kanıtlasam, yine Arap akrabalarımız olduğunu kanıtlasam, bu matematik bir ispat olur. Gönül rahatlığı ile hepimiz kardeşiz şarkısını söyleriz. Böyle bir ispat, modern bilmeceyi çözüp, gülümsemek kadar bir hoşnutluk verir.

     Yoksa tüm canlılığın ortak bir geçmişi olduğuna inanan bu gen kardeşinizin, insanların kültürleri ve kafatasları üzerine söz cambazlığı yapmayacağını taktir edersiniz.

     Ben rum değilim ama rum akrabalarım var, Arap değilim ama Arap akrabalarım, Kürt akrabalarım, Ermeni akrabalarım.... var. Anadolu uygarlıklarını kurup, kültür farklılaşması sonucu farklı adlar alan insanlar bizleriz.

     İnsanların tümü aynı soyun mirasçısı değil mi. Öyleyse, terör yaratmanın ne anlamı var. Amerika'daki veya Çindeki uygarlık hepimizin değil mi. Uygarlığın mirasçısı olmak, mirasyedi olup, onu tüketmek değildir. Uygarlık temeli üstüne sağlam yapılar kurduğumuz sürece o bizim. Dünyanın uzak bir köşesinde dikilen ağaç, yetişen çiçek, yapılan her güzel şey , aslında benimdir, bizimdir, hepimizin.Ve Anadoluyu gezen Dünyalı kardeşim, bu uygarlık benim olduğu kadar, sizin. Alıcı gözle ve dostça bakın lütfen. Ben sizin ülkenize geldiğimde, kendi kültür varlığımı incelemiş olacağım. (Biraz atıyorum elbette. Türkiye sınırlarından dışarı çıkmışlığım yok. Şimdilik o kadar param da yok. Olsun, paranın ne önemi var...)

Aslında ülke sınırları yapaydır. Kuşlar sınır tanımazlar. Ve güneş, ay, yer çekimi, mevsimler, aşklar... sınır tanımazlar. Aslında insan bencilliğinin çizdiği yapay şeylerdir ülke sınırları.

     Biliyorum, beni seviyorsun. Ben de seni. Ancak, tedavül kabiliyeti olmayan böyle bir aşk, şiir yazmama bile yardımcı olmuyor.

     Asker arkadaşlarım olan sedirler ve dikmeye çalıştığım tüm ağaçlar, tüm çiçekler, hiç tanımadığım Afrikalı, Kore'li, Alman , Rus... özetle tüm insanlarındır. (Bu arada asker arkadaşım Saba'nındır aynı zamanda)

     "Her şeyde hepimizin biraz payı var
tüm adilikleri insanlar yarattı"

Olumsuz açıdan bakılarak yazılmış dizeler. Bu gen kardeşinizin marifeti.









     ADALET     

     Adaletsizlik içinde adalet olmaz. Kurdun yaşama hakkı kuzu ile sürer. Siz haklı olduğunuz davayı kazanacağınızdan emin misiniz. Öyle sanmaya devam edin. İyiniyetli bir yaklaşım. İki adet suçsuz idam mahkumu adlı şiire gönderme yapıyorum. Onu okurken, avukatlık yapan bu gen kardeşinizi yanınızda hissedin lütfen. Ve eğer beni beklerseniz, biraz da çay hazırlayın. Hem siz mutlu olursunuz, hem ben. Bu arada paraları da Karadeniz'e göndermiş oluruz.

     Haklı olduğun davayı kazanacağından emin gibi görünüyorsun. Bakalım bilirkişi senin gibi düşünüyor mu... Bakalım yargıç sana mı inanacak, yoksa çok şey bilen kişiye mi...

     Davada haklı olabilirsiniz. Şimdi bir fıkra arası... Adamın biri kendini mısır tanesi sanıyormuş. Doktora gitmiş, uzun bir tedavi sonrası, kendisinin mısır tanesi olmadığını, tüm diğer insanlar gibi bi insan olduğunu öğrenmiş ve kavramış

     Doktor, son kontrollerini yapıp, normale dönmüş olan hastasını taburcu etmiş. Adam kapıdan çıkar çıkmaz, panik halinde geri dönmüş. Yüzü kıpkırmızı, hızlı hızlı nefes alıyor...Doktor ne olduğunu sorduğunda, bahçede üç-beş tane tavuk gördüğünü, çıkamayacağını söylemiş. Doktor, iyi ama sen mısır değilsin ki, onlar seni yiyemezler... dediğinde:

     İyi ama doktor bey, mısır olmadığımı ben biliyorum, ama acaba tavuklar da biliyor mu... diye sormuş.

     Sizin haklı olmanız, işinizi iyi bilmeniz, davaları çözmeye yetmez. Karşı taraf avukatının sizin lehinize olarak birşey düşünmesini bekleyemezsiniz. İşiniz kanıtlara, bilirkişi raporuna ve hakimin yorumuna kaldı. En tehlikeli olan bilirkişi raporu.

     Çoğu zaman sabit olan eylem ve durumlar açık olarak yazılmadan, adeta karar verilmek üzere dosya bilirkişiye gider. Bilirkişi de, bildiği ve bilmediği, sorulan ve sorulmayan birçok konuda görüşünü bildirir. Davayı çözümler, haklıyı ve haksızı ayırır... "Hatta davacı taraf öyle haklı ki..." gibi, kesin hükmünü verir.

     Sizin bilmeniz yetmez. Başkalarının da sizin mısır olmadığınızı bilmesi gerekir. (Fıkrayı bilmeyenler öğrensin lütfen)

     Yerel mahkemenin "ispatlanamayan davanın reddine" şeklinde verdiği hüküm, Yargıtay tarafından onanır. Ve denir ki:

     Yerel mahkemenin bildirdiği gerektirici nedenler, bozma kararına uyulmuş olması, delillerin tartışılmasında bir isabetsizlik olmaması nedeniyle, temyiz itirazlarının reddine..."

     Olmaz böyle şey, yoksa rüya mı. Yerel mahkeme kararında neler varmış neler. (Yok elbette) Peki n'olcak şimdi. Kahraman avukat, Don Kişot müsvettesi gen kardeşiniz karar düzeltme yoluna başvurdu. Verilen karar şu, şu, şu anlamlara geliyor. Lütfen gerekçeli karar yazın ki içtihat oluşsun.

     Yazmazsanız hakkınızda suç duyurusunda bulunacağım. Çünkü yasa gereği bunu yapmanız gerekiyor. Şuç duyurusunu inceleyecek arkadaşlar size çok yakın, ama olsun. Bazen taciz ateşi de işe yarayabiliyor. Buna gülünecek. Olsun.






     BAYINDIR VE BEN


     Bayındır tarihini anlatamam sanırım. Bilmiyorum çünkü. Coğrafyası, bitki örtüsü, ünlü ve ünsüz insanları...Bayındır’ın ta Lidyalı’lara, Luvi’lere, Hitit’lere dayanan bir geçmişi var. Ancak, ovayı kazıyıp, antik kentlere şimdilik ulaşamıyoruz.

     Tire, Ödemiş,Turgutlu, Kemalpaşa ve Torbalı ilçeleri ile çevrili, Küçükmenderes Ovasının bir tarafında kurulu bir ilçe. Yalnızca ova değil, dağlarımız da var,

     Sarıyurt Köyü’nün Demirciköy mahallesi enterasan bir yer. Oradaki tarihi kalıntılar yüz yılları aşar, bin yıllara varır. Gittim, gördüm ve fotoğrafçı Hüseyin Ağırman arkadaşım sayesinde fotoğraflarını arşivime koydum.

     Ulaşımı bir hayli zor olan ancak yaşamaya uygun bu yerlere kimler geldi, o orijinal yapıları kimler yaptı. Bir arazide görüntülediğimiz mermer sütun ayağı, doğru yoldasınız, devam edin diyordu sanki.

     1978’de Bayındır ile tanışan ben, aslında Bayındır hakkında fazla bir şey bilmediğimi görüyorum. Temmuz 2004’lerde, Birgi’ye gittim. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılan camiyi incelerken, duvarda, başka bir yapıdan söküldüğü anlaşılan mermerler ve bir aslan heykeli gördüm.. (Camiinin adı yanlış yazılmıştır. Yaptıranın adı bu) Aslan denilince, benim aklıma hep Hititler gelir. Tarihçiler lütfen fazla çalışma yapsın. Bayındır Kızılcaova Köyü, Örentepe mevkiinde de yaklaşık 15-20 yıl önce bir arslan heykeli bulunduğunu, güvenilir kaynaklardan öğreniyorum.

     Adı geçen heykelin nereye gittiğini henüz tespit edemedim. Ancak, şu anki bilgi ve gözlemlerim, Kızılcaova-Çiftçigediği-Arıkbaşı-Havuzbaşı ve Çırpı civarında, büyük olasılıkla Örentepe’de bir antik kentin varlığını gösteriyor.

     Bir zaman sonra Tire Müzesi’nin bahçesinde gördüğüm arslan heykeli beni sevindirdi. Doğru yol üzerinde olabilirim.

     Mermer sütunlar, tarlalara zarar verdiği için, muhtemelen kırılıp, atılıyor.

     Bayındır’ın neyi ünlü diye soruyorlar bazen. Ödemiş’in köftesi, Tire’nin köftesi, urganı... gibi bazı şeyler sayılıyor. Bir zaman Bayındır’ın baklavasından söz edildiğini duydum. Bu görüşe pek katılmıyorum.

     Bayındır’ın tarihi dokusu ünlü olabilecekken, bu bilinmiyor. Sard ile Efes arasındaki Kral Yolu’nun, Bayındır’dan geçmesi coğrafi bir zorunluluk. Kanımca, Sard kentinden yola çıkan konvoylar, Bayındır’ın kuzeyindeki dağların üzerinde oluşturulan yol boyunca ilerlemiş, İzmir’in örnek köyü seçilen Çınardibi Köyünden geçerek, Karabel Mevkiine ulaşmıştır.

     Bayındır’ın Kral Yolu ünlüdür ama bilinmiyor.














     İNSANLAR ve İNSANLAR


     Mirasçılık belgesi çıkarmak için mahkemeye başvurmayı düşündüm. Miras bırakan Adem ve Havva büyüklerimiz. Bir kısım mirasçı gen kardeşlerimizin çok aç gözlü ve çok vahşi davrandıklarını, diğer mirasçılara bir şey vermemek için şeytanın bile aklına gelmeyecek kurnazlıklar sergiledikleri görülmekte.

     Hepimiz kardeşiz diye başlayan şarkı ile ilgili küçük bir değerlendirme yapalım. Kardeşler ve anne ve babalar arasındaki uyuşmazlıklar olmasa, bize tapu iptali davaları çıkmayacak.

     Adem ve Havva’nın çocukları olduklarını söyleyen kardeşlerimiz, bütçelerini gariban ülkelere ve insanlara silah satarak, işkence aleti satarak, onların eğitimini çelmeleyerek , bilmem ne bilmem ne yaparak denkleştiriyorlar.

     Elbette vatana ve millete hayırlı olsun. Küçücük Bayındır’daki parti içi çekişmeleri izliyorum. Gülmekten kırılırsınız demiyorum. Mizah kalitesi düşük olunca, gülmek yerine,...olmaz böyle şey demekle yetiniyorsunuz.

     Olmaz diye bir şey var mı. Düşünülen her şeyin uygulama imkanı olabilir. Yerel yönetime, yani belediyeye talip olan partiler basit oyunlar peşinde koşuyorlar. Partililer birbirine kelek atmaya çalışıyor, kendi adamı kabul ettikleri kişileri etkin ve yetkin görevlere getirebilmek için yapabilecekleri yasal ve yasa dışı her şeyi yapıyorlar. Amaç, miras bölüşümünde eşitsizliği sağlamak, sözde pastadan daha büyük pay almak.

     Kimse hizmete talip olmuyor. Talip olunan şey pasta. Seçim dönemleri öncesi, yoksul mahallelere, pirinç, bulgur, yağ ve biraz da para dağıtma görevini üstlenen yaratıklar, seçim bitince, kendi pastaları etrafında, koparacakları payın çekiştirmesini yapıyorlar.

     İnsanlar ve insanların sorunları kimsenin problemi değil. Oy almak için küçük hediyeler dağıtan kişiler, yaptıklarının rüşvet vermek olduğunu biliyorlar. İnsanların yoksulluğunu, çaresizliğini sömürmenin kişiliksiz bir davranış olduğunu biliyorlar. Bilseler de böyle, bilmeseler de...

     Azıcık zeka ürünü küçücük işleri dahi yapamayan bu kişiler, her şeyin değerini para olarak gören kişilerdir. Seçim sonucu hangi komik sonucun çıkacağı beklenir.

























     KAN GRUBU SORUNU


     Bugün için dünyada 6-7 milyar kadar insan yaşadığı söyleniyor. Bu insanların birkaç renge bürünmüş oldukları, beyaz, sarı, kırmızı ve mor veya başka renklerin olduğu kabul edilmektedir. Bu durum bazı bencil ve zeka özürlü, kısmen de saygısız tiplerde, benim rengim daha güzel gibi aslında ne anlama geldiği bilinmeden söylenmiş görüntülere neden olmaktadır.

     Bilinen kan gruplarını ben anlatsam komik olur. Yalnız, A,B,AB ve O gibi grupların varlığını duymuştum. Genel alıcı, genel verici gibi daha çok tıbbı ilgilendiren konulara girmem olası değil. Peki siz bu kan gruplarının belli renkleri temsil ettiği gibi bir görüş duydunuz mu. Ben duymadım. Duyanlar lütfen not alsın, sınavda çıkabilir.Sanırım kan grupları hiçbir rengin tekelinde değil.

     Lütfen ilkokul, ortaokul ya da lise bilgilerinizi, üniversiteye gidenler de burada edindikleri bilgileri biraz toplayıp, kafalarında bir canlı hücresi tasarlasınlar. Bir adet bitki hücresi ve bir adet de hayvan hücresini yan yana koysunlar. Bu hayvan hücresi hangi hayvana ait. İnsanlara ait özelliği olan bir hücre var mı. Yoksa yüzeysel olarak bu ayrımın yapılamayacağı, insan hücresinin de herhangi bir hayvan hücresi olduğu sonucu mu ortaya çıkacak.

     İnsani bilgilerin hücrelerin derinliklerinde, kromozom ve genlerde saklı olduğunu mu duyduk yoksa. Elimizdeki hayvan hücresi insani bir görüntüyü içermemekte mi. Biraz öyle gibi.

     Bu gen kardeşiniz, işin sırrının genlerde saklı olduğu gibi, kendi boyunu ve boyutunu aşan tahminlerde bulunuyor. Peki, bir hayvan hücresi bulduk, bunun bir insana ait olduğunu haricen öğrendik. Hemen araya biraz hukuk şıkıştırıyoruz. Anlayan ve fark edenlere önemle duyrulur. Bu insan hücresi hangi renk insana ya da hangi kan grubundaki insana ait. Bunu bilmek için Medyum Memiş Beyfendiye başvurmak mı gerekiyor.

     Aslında insan insan. Bunun başka açıklaması var mı. Afrika’dan ya da Çin’den aldığınız bir insan kalbi, karaciğeri ya da böbreği ve sair organları Avrupa, Amerika, ve Avustralya’daki insana uymaz mı.

     Peki bu bölgeler arasında, kan nakli gerçekleşmez mi. Koyu renkli, zenci bir gen kardeşimiz, açık renkli, sarışın bir Avrupalı, bir Amerika’lı ile aşk yapsa, çocukları olmaz mı. Neden olmasın. Beyaz üstüne, dikine siyah ya da kareli çocuklar beklemiyoruz elbette. Sonuçta bir insan meydana gelecek.

     Peki, sarı ırktan biri ile, beyaz ırktan birinin çocukları olup, bunlar da sair ırkların (varsa böyle bir şey) birleşmesi ile oluşan çocuklar aşk yaparlar, sevişirler ve/veya evlenirler, ya da evlilik dışı beraberlik sonucu bir çocuk yaparlarsa, bu çocuğun hücre yapısında bir değişiklik olacak mıdır.

     İnsanlığın Adem ve Havva’dan yani ortak bir geçmişken geldiğine, ibadet yaparken veya dini kitapları okurken inanan sevgili gen kardeşlerimiz, dünyayı kullanmaya, bölüşmeye sıra gelince birden bire bu inceliği unutuverirler.

     Dünya üzerinde, bu güne kadar yüzlerce devlet kurulmuş, binlerce savaş yapılmış, milyonlarca insan, bu savaşlar sonucu ölmüştür.

     Peki, bölüşülemeyen ne. Aynı oyuncak için kavga eden iki kardeşten, kardeşlerden ne kadar fark var. Bir ülkenin refahı ürettiği ve sattığı silahlarla orantılı. Silahlar pasta, ekmek vs. üretiminde kullanılan şeyler değil. İnsan öldürmek için kullanılıyor.

     Övünülen üstün teknolojiler, gelişmiş silahlar, hep ne kadar insanı, ne şekilde öldürdüğü ile bir değer ifade ediyor. Ortak bir insanlık, ortak bir doğa, canlılık, dünyalılık veya uzaylılık adına neden birşeyler düşünülmüyor. Hasta ruhlar savaş çıkartıp silah satmazsa rahat edemiyor mu. Biraz öyle. Sahip olduğumuz fizik gücü, beyin gücünü, ortak amaç için, insani değerler (?) için daha güzel ve olumlu bir dünya için kullanmak din, ahlak ve felsefe kitaplarının sayfaları arasında gizleniyor gibi...

     Uyuyan bir güzel yada yakışıklı bir delikanlı bulundu. Bunların dinleri, dilleri, milliyetleri vs. konularında hiçbir bilgi yok. Uyandılar ve gülümseyerek çevreye bakıyorlar. Bu insanlar hangi soydan geliyor, hangi milleti veya milliyeti temsil ediyorlar.

     Bu insanları Türk olarak kabul ederseniz, bir kısım . zeka özürlü kişiler, bu insanlara Ermeni soykırımı gibi aslında kendilerinin de inanmadıkları bir suç yükleyecekler . Yok bu kişiler Ermeni olarak kabul edilirse, soykırıma uğramış insanlar olarak ilan edilecekler. Bu insanlar, Yahudi olsa, Alman olsa, İngiliz olsa... onlara bakış da aptalca bir değişiklik gösterecektir.

     Peki hangi bilim adamı, hangi teknoloji ile, bu insanların, dilleri, dinleri, ırkları, kan grupları ve sağlık durumları hakkında bilgi edinecektir.

     Bu insanları yapay coğrafi sınırlar ile hangi sınıra koyacaksınız. Hiçbir yere...

     


















     ÖLEN İNSANLARIN GENETİK HARİTASI


     Kendini akıllı sanan bazı gen kardeşlerimiz, tarihle hiç ilgileri olmadığı halde, 1915’lerde Birinci Dünya Savaşı yıllarında ölen insanların genetik haritasını çizmeye çalışırlar. Efendim falanca insanlar katledilmiş, yani öldürülmüş. Soyut ölüm olayları gerçekleşirken, falancalardan arta kalan insan yok muydu. Onlar ölmedi mi, onlar öldürülmedi mi. Çeteler konusunda ne kadar bilginiz var. Niye kuruldular ve ne yaptılar

     Birinci Dünya Savaşında, kaç tane Osmanlı askeri öldü, kaç tane osmanlı vatandaşı öldü. Arap çöllerine giden asker sayısını kaç kişi biliyor. Doğuda ölen insanlar, Osmanlı’nın kendi vatandaşları değil mi. Şu veya bu şekilde ölen veya öldürülen insanların genetik haritası var mı. Yani şu gen kökünden gelen, şu kadar insan öldü diyebilecek kaç babayiğit var.

     Şu gen kökünden gelen insanları, bu gen kökünden gelen insanlar öldürdü diyecek üstün teknoloji var mı. Yoksa, anlatılmak istenen başka şey mi. Hangi kör dövüşü sürdürülmek isteniyor. Rastlantı sonucu daha zengin daha gelişmiş konumda bulunan bazı gen kardeşlerimiz,terör uygulamayı kendilerine hak görüyorlar. Bunlar bizimle aynı mirası bölüşmesi gereken bencil gen kardeşlerimiz.

     Farklı milliyetlerin farklı Adem ve Havva’ları olduğunu sananlar, acaba düşünerek mi konuşuyorlar. Yoksa, hesaplar mı farklı...





















     DEVLETLER MİLLİYETLER VE FUTBOL TAKIMLARI


     “ Yukarı Küçükmenderes Havzası’nda tarih boyunca inançlar” adlı, yazarı Behiç Galip Yavuz olan bir kitabı inceledim. Şu anda benim bulunduğum ve bu yazıyı yazdığım yer, o kitabın anlattığı çevrede kalıyor.

     Yine bir başka kitapta, Anadolu Uygarlıkları adlı ansiklopedinin, Hititler’i anlatan bölümünde, Ekrem Akurgal’dan alınma bazı fotoğraflar var. Hititler’den kalan ve izmir ve Manisa’da bulunan kaya kabartmaları...

     O gen kardeşlerimiz ve adını bilmediğimiz birçok kültür, şu anda benim çalışmakta olduğum masaya yakın alanlarda yaşamış, uygarlıklarını kurmuşlardır. Buralarda yüzlerce insan yaşamış, savaşa gitmiş, aşık olmuş çocuk yapmışlardır.

     Aşk dünyaya yeni gelmedi. O insanlar da, yaşamak ve yaşamın devamlılığını sağlamak için aşık olmak, çalışmak vs. işlerle görevli idiler. Ve bunu yaptılar.

     Şimdi bu gen kardeşiniz, tarih koridoru’nun kenarına oturmuş, geçmişi ve geleceği izliyor.

     Şimdiki zaman sahnesinde bırakıp yaşananları, gelecekten bakınca kendime, garip bir komedinin orta yerinde, görüp yaptıklarımı, eğleniyorum.

     Belki bundan yüzlerce, binlerce yıl önce, bir Hitit veya Luvi , Bizans veya Yunan delikanlısı (tam benim yaşlarda), yine bu tarih koridorunun kenarına oturmuş ve birşeyler yazmaya, çizmeye çalışıyordu. Belki de yazı bulunmamıştı. Ama aşk ve aşık mutlaka vardı. Ela, mavi ya da kara, güzel gözlü kızlara dizeler yazılır, şarkılar söylenirdi.

     Bir dünyalı, yıllar sonra (belki de yıllar önce), aşkımız sandığın gibi değil, zaman ve yerde yakınlık ve hormonlar arası dostluk ve kardeşlik kutlaması... diye kendini ve aşkını özetlemeye çalışacak.

     Hiçbir teknoloji ve/veya üstün zeka, benim yani bu yazıyı yazan gen kardeşinizin, bu tarih koridorunda, binlerce yıl önce ve devam eden zamanda yaşayan gen kardeşlerimin doğal mirasçısı olduğum konusunda , olumsuz tek bir sözcük söyleyemez. Kendisini akıllı ve ayrıcalıklı sanan kuş beyinli gen kardeşlere küçük bir anımsatma.

     Aslında, ne olduğumuzu düşünmeden, ezbere yaşayıp gidiyoruz.






















     DİK ÜÇGEN PROBLEMİ


     Problem deyince, öyle zor şeyler gelmemeli akla. Öyle yazmak geldi içimden. Günün birinde, İzmir’den Bayındır’a gelmek için, Bayındır Belediye Otobüsü’ne bindim. Kafamda, pisagor bağıntısı, dik üçkenin özellikleri geziniyor.

     Dik üçkende, dik kenarların karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşit... Güzel. Matematik kitabından aklımda kalan şekil, dik kenarları kare şeklinde çizmiş, yine hipotenüsü kare şeklinde çizmiş. Aradaki ilişkiyi göstermiş.
     
     Peki, dik kenarlar ve hipotenüs, birer dairenin çapı olsa, küçük dairelerin toplamı büyük daireye eşit olur mu... Bunu düşünüyorum. Belli ki aşıkım ve kafamı aşk ve dik üçken problemi arasında çalıştırıyorum.

     Gerçekten, hipotenüs yarıçaplı dairenin alanı ile, dik kenarlar yarıçaplı dairelerin alanları toplamı birbirine eşit. Amerika’yı bulmuş kadar sevindim. Mutlu olmak için büyük şeyler gerekli değil. Sarışın veya esmer, 1.70 bal gibi olur...




     BAŞLARKEN

     Feuerbach’ın “Bizim üniversitelerimiz, sadece bir dinleme ve yazma kurumudur” deyişinin üstünden yaklaşık 190 yıl geçmiştir.(1) O eleştiri, belki de bugünkü üniversiteler için yapılmıştır. Hem de bizim üniversitelerimiz için.

     Köy enstitüsü, medrese, imam hatip lisesi ve hukuk fakülteleri arasında ne gibi bir ilişki, ne gibi çelişkiler vardır. Eğitim konusundaki tercihlerin, bilimsel değil, siyasi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İmam hatip liselerinin parasal kaynağını sağlayan, ama kendi çocuklarını bu okullara göndermeyen insancıkları görmemek elde değil. Yöntem bakımından okullarımızda medrese geleneği sürmektedir. Yazık ki hukuk fakülteleri Feuerbach’ın yukarıdaki tanımına tam olarak uymaktadır. Her şey ezberletilmek istenmektedir. Burada kasıtlı bir “düşünmeyi engelleme çabasının” olduğu düşünülebilir. Hukuk fakültelerine sosyal puan ile öğrenci almanın siyasi bir tercih olduğu açıktır. Amaç imam hatip çıkışlıların bu okullara yerleştirmektir.

     Köy enstitülerinin açılması bilimsel bir tercih, ancak kapatılması siyasi bir manevradır. İmam hatip liselerinin geçmişi ilgi çekicidir. Bu okulları toplumsal gereksinmeler yaratmamıştır. Köy enstitülerinin kapatılması ile imam hatip liselerinin yaygınlaşması aynı döneme denk gelmektedir.

     Bu ülke bizim ülkemiz, insan bizim insanımız. Devlet bizim devletimiz. Eğitim toplum içindir, bizim içindir, herkes içindir. Hepimiz en iyiye en güzele en çağdaş olana ulaşmak istiyoruz. Amacımız ortak. Ortak amaca ulaşmak için dostça bir işbirliği gerekir.

     Türk dili, inkilap tarihi gibi derslerden sene kaybeden öğrencileri düşününce, “bu ne biçim dostluk, ne biçim işbirliği” demekten kendimizi alamıyoruz. Herhalde gereksizliğine karar verildi ki, artık YÖK dersleri sınıf geçmeye etkili olmuyor.

     Hukuk eğitimi, hukuk fakültelerinde başlamaz ve hukuk fakültelerinde bitmez. İlkokul, ortaokul ve liselerimizin ilkel bir uygulaması vardır. Öğrencilere dayak atılır. (2) Akılları sıra öğrenci döverek ortak amaca hizmet ederler. Oysa dayak, ilkel ilkel tutkuların tatmini, aşağılık duygusunun bastırılmaya çalışılmasından başka bir şey değildir.Bunun öğrenciler üzerindeki etkisi ise , genç fidanların taze sürgünlerini kırmaya benzer.

     Dayak ve ezbere dayalı eğitim, medrese geleneğinin devamıdır. Düşünme, söyleneni tekrarla, ezberle ve geç. Öğretmen gelince ayağa kalk, ceketini düğmele, aman bir soruya yanlış yanıt verme. Yoksa tekme tokat eğitime devam edilir. Öğretmen ne söylemişse onu bileceksin. Dayak yemek istemiyorsan sus, ya da özgün düşüncen olmasın. Büyükler düşünmüş, sen onların düşündüğünü ezberle.

     Kişilik gelişmesini engelleyecek, bağımlı insan yetiştirmeyi amaç edinmiş bir sistem. Baskının her türlüsü var. Bir öğrenci duvara “savaşa hayır” yazdı diye aylarca göz altında tutulmuştur. O öğrenciyi ise kendi müdürü şikayet etmiştir. (3) Büyük bir iş başardığını sanan müdür bey, hala görevine devam ediyor. Bu gibi kafalarla, bir yanlışlık olmazsa, çağdaş uygarlığı yakalayacağız.

     Akıllı geçinen bazı çokbilmişler, her şeyin en iyisini ve en güzelini bildiklerini sanıyorlar. (4) Kafalarındaki o parlak düşünceleri herkese ezberletme sevdasındalar. Bu gibiler “körpe zekaları söndürmek” (5) için ellerinden geleni yapıyorlar. Ben herşeyi bilirim” sanan tipler, bütün eğitim kurumlarında yaygındır.(6) Hukuk profesörü kendini eğitim uzmanı sanabilir. Ama değildir. Bir dedikodu dolanıyor fakültede. “Falanca hocanın bütün öğrencileri sınıf geçmiş, o biraz zor doçent olur” Zor hoca olacaksın, sonra da gelsin doçentlik, gelsin gelsin profesörlük.” Zor hoca olmak ise, kıyma makinası gibi çalışmaktır, asla iyi eğitimci olmak değil.

     Eğitim kalitesi düşüyor, ezberci kuşaklar geliyor, öğrenciler çalışmadan sınıf geçme çabasında. Eskiden böyle değildi.(7) Bu söylediklerim benim düşüncem değil. ve kesinlikle de katılmıyorum. Bilim adamı olarak yetiştirmek için bir Avrupa ülkesinde eğitim görmek zorunlu görülüyor. Türk üniversitelerinden bilim adamı çıkmayacağı gibi, saplantı var (8) Kemikleşmiş bir düşünce. Daha önce görülmüş olün pasivize edici eğitimin sonuçları. Bazı teknik alanlarda, gelişmiş ülkeler en iyisini en güzelini yapıyor olabilir. Eğitim olanakları çok geniş olabilir. Sosyal bilimci, hukukçu yetiştirmek içinlaboratuvar eksiğimiz olduğunu kimse iddia edemez. Önemli olan Avrupalının eti kemiği, ya da Avrupa’nın kaldırım taşları değil herhalde...

     Avrupa ülkelerinde hukuğa başlayan bitiren öğrencilerin oranı, başarısızlık durumları, sınıfta kalma ve geçme, sınavlar ve benzer konulara açıklık getirilmelidir. Avrupa’ya gitmiş olmayı ayrıcalık sayan kasaba düşüncesi terk edilmelidir. Öğrenciyi suçlamak savunma mekanizmasını çalıştırmaktan başka bir şey değildir. Kaç tane hoca, ders verdiği öğrencinin zeka seviyesini, kapasitesini, ilgi alanları, yeteneği, bilimsel düşünmeye elverişli olup olmadığı, ya da dürüstlüğü konusunda bilgi sahibidir. Acaba asistan olarak seçilen öğrencilerde, ne gibi nitelikler aranmaktadır. Hocalar kendi sezgileriyle en doğru seçimi yaptıklarını mı sanıyorlar.

     Öğretim görevlileri , öğrencileri hakkında hiç bir şey bilmiyorlar. Ön yargılı olarak öğrencinin, asi olduğu, anarşist ruhlu olduğu , çalışmadan sınıf geçmek istediği gibi şeyler düşünüyorlar ki, bu düşünce bilim adamlığına ve bilim felsefesine aykırı bir düşüncedir. Türk Dili dersinden , dinamik ve başarılı bir öğrenciyi sınıfta bırakan fakülte, hangi akla hizmet etmiştir. Bu olaydan, öğrenci, öğrencinin ailesi, ulusal eğitim ve devlet zarar görmüştür.Peki, kim, ne kazanmıştır. Başarısızlık duygusunu bastırmak isteyen bir sadistten başka, kim ne kazanmıştır?

     Yukarıdaki olay, ancak ve ancak, Türkiye’nin gelişmesini istemeyen güçlerin yararınadır. Eğitimin verimsizliği ve gelecek için yetiştirilen eğitimcilerin, bilimsel esaslara göre seçilmemesi, toplumun gelişmesine büyük engeldir.Medrese geleneği ve bu geleneğe bağlı bilim adamcıkları yetiştirmekte ve bu geleneğe zeka, yetenek ve başarıları ile uyum sağlayamayan öğrenciler harcanmaktadır.(9)

     Bazı akıllı hocalar kendi öğrenciliklerini kriter alarak, öğrencileri değerlendirmeye çalışmaktadır.Kendi deyimleri ile büyük bir gaf yapıyorlar. İnsanın kendi zekasını, kendi çalışma yöntemlerini ideal kabul etmesi, doğal ve fakat ilkeldir. Bazı hocalar zamansal yetersizlikten yakınmaktadırlar. Gidip bakın, zamanlarını öğrencilere yazı yazdırarak harcıyorlardır. Haftalık ders saatlerinin artırılması sakıncalıdır. Ders süreleri de kısaltılmalıdır. Öğrenci “bugün ne öğrendim” diye düşünebilmek için, zamana sahip olmalıdır. Yoksa düşünmeyi engellemek için, öğrenciye ot yoldurmaya gerek yoktur. Ve bunu yapmaya kimsenin hakkı olamaz. Önemli olan çok ders yapılması değil, verimli ders yapılmasıdır.

     Eğitim kurumunda, eğitim ile ilgili bir birim olup olmadığını hiç merak ettiniz mi? Benim böyle bir birimden haberim yok. Belki “eğitim araştırma merkezi” hiç düşünülmedi bile.

     Hocalarımız, birer bilimadamı, eğitimciden öte, kendi savaşlarında, kendi kariyer ve ekonomik amaçları için savaşan kişiler. Eğitimci yetiştirme konusunda, bilimsel bir çalışma yok. Seçilen asistanların kapasitesi, bilime yatkınlığı, dürüstlüğü konularında hiçbir bilgiye veya gerçekçi bir ölçmeye başvurulmamaktadır.
     Hocalar yalnızca kendi yaptıkları sınavları ölçü olarak alıyorlar ki, o sınavların hiçbir bilimsel değeri yoktur. Yalnızca şekli bir anlatımdır değerlendirme sonuçları.

     Hukuk eğitimcisi yetiştirmek için, fen ve matematik puanı esas alınarak, öğrenci alınmalıdır. Bu öğrencilerin bilim adamı olarak yetişmeye eğilimli olması gerekir. Fen ve matematik puanı ile hukuk arasındaki ilgiyi merak edenler çıkabilir. (10) Siz bana sosyal puan ile hukuk arasındaki ilişkiyi açıklayabilir misiniz.? Fen ve matematik puanı yüksek olan öğrencilerin, tamamının Türkçe ve sosyal puanları da yüksek. Ama bunun aksini kimse iddia edemez.

     Şimdiki uygulama ile, hukuk fakültelerine sosyal puan ile öğrenci alınmaktadır. Bu mantığa nasıl ulaşıldığına akıl, sır ermez. İşte bu noktada, bilimsel değil, siyasi bir tercih vardır. İmam hatip çıkışlı öğrencilere kolaylık sağlanmıştır. Liseyi ilk üç derece ile bitiren öğrenciler ile, lise başarı puanları da bilimsel bir değer taşımaz. Sonucu dikkate alındığında ise, adaletsiz bir uygulamadır.

     Üniversite öğrencileri, öğretim üyelerinin yetersizliğinden yakınmaktadırlar. Üniversite düzeyinde eğitim veremediklerini belirtiyorlar.(11) Eğitim zaten ezbere dayalı. Öğrenciler çağdışı bilgilerle bunaltılmaktadır. (12) Öğrencilerin üniversitedeki fonksiyonu, not tutmak, sınava girmek ve harç ödemek gibi şeylerdir. Düşünmek ya da araştırma yapmak, öğrenciye göre bir iş değil.(13) Bazı çokbilmişler, hemen “öğrenci psikolojisi” diye teşhis koyabilirler. Böylece liseden kalma, kırık-dökük ve ezberlenmiş psikoloji bilgilerini göstermiş olurlar.

     Öğretim üyelerine göre de, öğrenci kalitesi hızla düşüyor. Çalışmadan sınıf geçmek isteyen, ezberci kuşaklar geliyor (14) Bu görüşe katılmak olası değil. Ezberlemeden sınıf geçmeyi başaran kaç kişi var sanıyorsunuz. Öğrenci kalitesini, kalitedeki düşüşü, soru sormamanın nedenini , ezberciliğin gerekçesini nasıl açıklıyorlar. acaba. Sayılan olumsuzluklardaki kendi rollerini biliyorlar mı?

     Öğrenciler öğrenmek yerine, sınıf geçmek ve diploma peşine koşuyorlarmış. (15) Bu doğru, çünkü, öğrenci buna zorlanmaktadır. Sınava girerken, hocanın yazdırdığı notları, ezbere bilmeniz gerekir. Aksi taktirde, çok şey bilseniz, konuyu kavramış olsanız bile, sınıfta kalabilir, okuldan bile atılabilirsiniz.

     Bilim kimsenin tekelinde değildir. Fakat bu durum, sınıfta bırakılmaya veya okuldan atılmaya engel değildir.Haklı olabilmeniz için güçlü olabilmeniz gerekir.Hoca istediği öğrenciyi başarılı, istediğini başarısız sayabilir. Buna hiçbir engel yoktur. Öğrenci, zor sayılabilecek bir sınavı kazanarak geldiği fakültede, yarın sabahını düşünememektedir. Yıllardır kapasitesini aşarak çalışmak, ama kapasitesinde başarı gösterememek durumundadır. Siz bana Türk Dili dersinden bir yıl bekleyen öğrencinin durumundaki mantığı açıklayabilir misiniz.?

     Olayları kavrayamayan bir insan, pek çok şeyi ezberleyip tekrarlayabilir. Bu öğrenmek değildir. Çünkü, tekrarlama yeteneği olan papağan, tekrarladığı sözcüğün anlamını bilmez. İnsan, rastgele yapılan bir sınavda, ezberlediği şeyleri yazarak başarılı gözükebilir. Ne seviyede eğitim görmüş olursa olsun, hemen herkes, Medeni Yasa7nın başlangıç hükümlerini, hatta tamamını bile ezberleyebilir. Anayasa’yı da ezberleyebilir, hem de kenar başlıkları ile. birlikte. Peki bu insan hukuk öğrenmiş olur mu Hocanın ders notlarını sınav kağıdına aynen aktaran öğrenci, hukuğu iyi mi öğrenmiştir.?

     Üniversiteye seçilerek alındıkları halde, pek çok öğrenci hocalar tarafından niteliksizlikle suçlanmaktadır. (16) Tek yanlı ve önyargılı bir suçlamadır bu. Gerçekleri de yansıtmaz Çünkü objektif değildir.

























     EĞİTİM

     Eğitimi okuma yazma öğrenmek diye tanımlayamayız. Okuma yazma öğrenmek eğitimin bir parçasıdır ama küçük bir parçası. İnsanların diğer canlılardan ayıra en önemli özelliğin düşünebilme yeteneği olduğunu övüne övüne anlatırız. Oysa böyle olmasında , yani dünyaya insan olarak gelmemizde ve insanların düşünebilme yeteneği olmasında bizim bir rolümüz yoktur. Hiçbir canlı, dünyaya nasıl gelmek istediği konusunda tercih yapmamıştır. Bunun yanında düşünme yeteneğinin yalnızca insana özgü olduğunu söylemek de acele verilmiş bir karardır.

     İlk insan, kolunda Japon yapımı saat ile dünyaya gelmemiştir. Eskiden, yani ilk insanlar döneminde, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite gibi eğitim kurumları yoktu. Demek ki o insanlar diplomasız kişilerdi. Doktor, doçent ya da profesörleri yoktu. İşte o insanlar, bilgi ve deneyimlerini sonraki kuşaklara aktararak, bugünkü seviyeye ulaşmamızı sağlamışlardır. Demiri ilk olarak kullanan insan mühendis değildir.

     Tarihte Akdenizin en güçlü filosunu sahip olan türkler, acaba savaş gemilerini sanayileşmiş batılı ülkelerden mi satın almıştır. Piri Reis yurt dışında, denizcilik ve haritacılık eğitimi mi görmüştür?

     Eğitim çeşitli şekillerde tanımlanabilir.(17) Kısa bir tanımla, “eğitim, kültürün bireye aktarılmasıdır” diyebiliriz. Peki kültür nedir?

     Kültür ya da uygarlık, bir toplumun üyesi olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, inançlar, sanat, ahlak, yasalar, görenekler ve öteki beceri ve alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütündür.(18)

     Bizim üniversitelerimizde bilim adamı yetişir mi , kaliteli araştırma yapılabilir m (19) gibi güvensizlik dolu yargıları tartışmak istemiyorum.












     EĞİTİM POLİTİKAMIZ


     Eğitim kurumları ve eğitimciler belli amaçların gerçekleştirilmesi için vardır. İşlenmek üzere fabrikaya giren hammaddenin sonuçta ne olacağı bilinmektedir. Çünkü fabrikalar bu bilinen amaçlar için kurulmuşlardır. Aynı şey eğitim fabrikaları için de geçerlidir.Hammadde işlenecek ve nitelikli hale getirilecektir. İşte, eğitim politikası, varılmak istenen amaç ile, bu amaca varmak için izlenen yöntemi anlatır.

     Belirlenen amacın akılcı olması gerekir. Yani bilimsel bir temele dayanmalıdır. Böyle bir amaç saptandıktan sonra, bu amaca ulaşmak için en pratik, en güvenilir ve en sağlam yol seçilmelidir. Eğitim toplum yaşamının olmazsa olmaz koşuludur. Çünkü eğitim olmazsa toplum da olmaz.

     Herşeyden önce eğitim, üretime yönelik ve yaratıcı olmalıdır. Ama montaj sanayine yönelik olmalıdır demiyorum. Önemli olan modern oyuncakları söküp takmak, bilgisayar tuşlarıyla dalga geçmek değil, problemleri çözebilmek, gerektiğinde oyuncağını topraktan yapmak, üretmektir.

     Atatürk dönemi Türkiye’sinde oldukça cesur adımlar atılmıştır., eğtim alanında. Yenilikler sihirli değnek ile yapılan kolay şeyler değildir. Osmanlı Tarıhı’nde, medreselerin yenileşmeye karşı büyük bir direnme gösterdikleri bilinmektedir.(20) Elbette bu direnme eğitim felsefesinden değil, çıkar çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

     Sanılmasın ki, Osmanlı Devleti’nin sona ermesi ile bu direnme sona ermiştir. Şu anda içinde yaşadığımız 1991 yılında, medrese geleneği hala sürmektedir. ve inatla yaşatılmaktadır. Yukarıda söylediğim gibi, sorun, eğitim felsefesi sorunu değil, çıkar dengesi sorunudur. (21)

     İlkokul yetiştirilmek üzere, 1924 yılından itibaren ilköğretmen okulları açılmasına karar verilmiştir. (22) 1927-1928 öğretim yılında, köylerde yetişmiş çocukları alıp, ilkokul üstünde, üç yıllık bir sürede, günün yarısında genel bilgi derslerine, yarısında da, tarım, kooperatifçilik, el işleri uygulamalarına, yer veren programlarla, köy öğretmeni yetiştirilmek üzere, Denizli ve Kayseri-Zencidere’de iki köy öğretmen okulu açılmıştır.(23) Bugün yanı, 1991 yılında, köye gönderdiğimiz öğretmenlere ne veriyoruz, ve onlardan köy ve köylü için ne yapmasını bekliyoruz ?

     Bu okullardan beklenen sonuç alınamadığından, 1933 yıllarında kapatılmıştır. 1937 yılında, konu tekrar ayrıntılı olarak ele alınmış, nüfusu öğretmen göndermeye elverişli olmayan köyler için, eğitim ve öğretim işlerini görmek, tarım işlerinin çağdaş bir şekilde yapılmasını sağlamak amacı ile köy öğretmenleri görevlendirilmiştir.Değişik köylerden zeki ve yetenekli çocuklar alınarak, iki yıl ilkokul, üç yıl ortaokul öğrenimi veren , fakat tarım, demircilik, inşaatçılık, kooperatifçilik konularına ağırlık veren bir programla çalışmak üzere, köy enstitülerinin ilk denemesi niteliğinde olan, Eskişehir-Mahmudiye, İzmir-Kızılçullu köy eğitim yurtları açılmıştır.(24)

     17.4.1940 tarihli ve 3803 sayılı, köy öğretmeni veya köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere , tarım işlerine elverişli arazisi bulunan köylerde, 5 yıl öğretim süreli köy enstitüleri açılmıştır.(25) Enstitülerde gerekli sanat dalları için atölyeler, hayvancılık için ahırlar kurulmuş, buralara geniş tarım arazisi , meyvecilik, sebzecilik bahçeleri sağlanmıştır. Üç-dört yıl içinde, 21 köy enstitüsü kurulmuştur. Buralarda eğitmen kursları da açılmıştır.

     Buna paralel olarak, 1924’te bir ilahiyat fakültesi, 29 ilde de imam hatip liseleri açıldı. İmam hatip okullarının sayısı öğrencisizlik yüzünden yıldan yıla azalarak, 1930 yılında tamamen kalkmıştır.(26)

     1950’li yıllar köy enstitülerinin kapatıldığı ve imam hatip liselerinin parlamaya başladığı yıllardır. Türkiye’de çok partili düzene geçilmiş, politika, eğitimi ucuz bir malzeme olarak ve acımasızca kullanmıştır. O dönemde eğitimin başına gelenleri, genel siyasi durum içinde değerlendirmek gerekir.

     Ulusal nitelikli bir eğitim politikası, yazık ki uygulanamamıştır. Çeşitli Avrupa ülkeleri ve Amerika tarafından önerilen paketlerin ulusal çıkarlara uygun olabileceğini mantık kabul etmez. Hiçbir devlet, kendisine rakip olacak bir güce yardım etmez. Köy enstitülerine yapılan saldırıların başında “komünist yetiştiriyor” iddiası vardır. (27) Bu iddiaların ne denli isabetsiz olduğu, bugün daha iyi anlaşılmaktadır. İddianın temelini, çıkar çatışmaları, politik hesaplar oluşturmaktadır.

     Gelişmiş ülkelerin, güçlü bir Türkiye’ye temel olacak bir eğitime destek olmaları beklenemez. Ama köstek olmaları kaçınılmazdır. İçerde oy hesapları, dışarıda ekonomik ve askeri hesaplar Türk eğitiminin yüreğine saplanmaktadır.

     OKULDAN ÖĞRENCİ ATMANIN YASAL VE BİLİMSEL YÖNÜ


     Pek çok kişi öğrenci psikolojisini iyi bilir. Yazık ki bu bir saplantıdır.Bu saplantı, yani iyi bildiğini sanma saplantısı, pek çok meslek grubunda yaygındır.(28) Öğrenciler de pek çok şey bilirler. Daha önceden az çalıştığı için başarısız olduğuna inanan öğrenci A, çok çalışmaya başlıyor ve okuldan atılıyor. Böylece, başarının sırrının çalışmak, çalışmak, çalışmak.... olup olmadığını öğreniyor.

     Yükseköğrenim Yasası, öğrencilere, öğrenimlerini tamamlaması için belli süreler öngörmüştür. Bunun uygulamadaki anlamı şudur: Eğer öğrenci belli sürede okulu bitiremezse, okuldan atılır. Buradan anlıyoruz ki, eğitimdeki başarısızlığın tüm sorumluluğu öğrenciye yüklenmektedir. Oysa olması gereken bu değildir. Öğrenci dışındaki unsurların da dikkate alınması gerekir.

     -Yeterli eğitim verilmiş midir ?
     -Hocalar sayı olarak yeterli midir ?
     -Hocalar nitelik olarak yeterli midir ?
     -Hocalar eğitimci olarak başarılı mıdır ?
     -Ders araçları yeterli midir ?
     -Eğitim yöntemi başarılı mıdır ?
     -Öğrenciye yeterli rehberlik hizmeti verilmiş midir ?
     -Yapılan sınavlar güvenilir midir ?

     Daha sayabileceğimiz pek çok etken var. Öğrencinin yeterli kapasiteye sahip olup olmadığı, yeteri kadar çalışıp, çalışmadığı, haklı olarak merak edilir. Ama unutulmamalıdır ki, hiçbir üstün zekalı, anasından doğarken otomobil ehliyetine sahip değildir. Yüzme, okuma-yazma ve hesap bilmez.Bu yetenekleri de, kendi kendine kazanmaz. Başarı ve başarısızlığın tek sorumlusu öğrenci değildir. Zaten okullarımızdaki ilkel yöntemlerle yapılan sınavlarla ölçülen şey başarı değildir. Eğer başarısız sayılan öğrenci okuldan atılacaksa, başarısız hocalar da okuldan atılmalı, başarısız üniversiteler kapatılmalı, yetersiz ders araçları imha edilmeli, sınavlar, dürüst ve güvenilir bir ölçme olmadıkları için, tümden kaldırılmalıdır.

     Saplantı ve alışkanlıkları bir tarafa bırakıp, olayı gerçekçi olarak değerlendirmeliyiz. Hoca ders anlatamıyor, ders kitabı yok., derslikler soğuk hava deposu gibi. Okul yönetimi ile öğrenciler arasında buzdan duvarlar. Rehberlik diye bir şey yok. Bunlar yetmiyor gibi, bilimsel bir değer taşımayan, aksine keyfi bir sınavla, sınıfta bırakılacak, okuldan atılacaksınız.

     Her ne kadar, sınıfta bırakma ve okuldan öğrenci atmanın yasal bir kılıfı bulunuyorsa da, bu durum hukuğa aykırıdır.Yukarıda belirttiğim gibi, başarısızlığın –ki buradaki başarı gerçek değildir- sorumlusu olarak, yalnızca öğrenciyi görmek ve onu cezalandırmak akıl işi değildir. Üniversite, sınıfta bıraktığı ve okuldan attığı öğrenciye karşı, haksız fiil hükümlerine göre sorumludur. Hiç kimse başkasının eğitim hakkını kısıtlayamaz. Kendi başarısızlığını başkalarına ödetemez.

     Uygulamada, üniversiteler ve bazı hocalar kıyma makinası gibi çalışmaktadır. Eğitimin iyileştirilmesini amaç edineceklerine, bilimsel esaslara göre çalışmayı ilke edineceklerine, aksine öğrenciye yüklenerek, kendilerini aklamaya, başarılı göstermeye çalışıyorlar.

     Yeri gelmişken, eğitim konusunda Avrupa’nın neresindeyiz diye kendi kendimize soralım. Örneğin Almanya’da bir lise düşünün. Öğretmen sınıfa geldiğinde, öğrenci ayağa kalkmak zorunda mıdır. ? Bu öğrencilerin ceket ve kravat giyme zorunlulukları var mıdır.? Ceket giyen öğrenciler, öğretmenlerini görünce veya onlarla konuşurken, ceket düğmelemek zorunda mıdır? Öğretmeni ile konuşan öğrenci elini cebine sokabilir mi ? Alman öğretmen “Sen bana niye selam vermiyorsun” diye öğrencisini dövebilir mi ?

     Orada ne olduğunu gidip görmedim. Bildiğim bir şey var. O da eğitimcilerimizin asker özentisi olmaları. Sözde disiplin ile başarı sağlayacaklarını sanıyorlar. Bizim lise eğitimimizin Almanya veya Amerika’dan daha mı iyi olduğunu iddia ediyorlar.? Buna gülünür işte...

     Almanya’da, profesörlerin, öğretim ve araştırmalarıyla ilgili konularda, akademik özgürlükleri tamdır. Öğrenciler de, aşağı yukarı aynı özgürlük içinde, öğrenme özgürlüğüne sahiptir. (29) Alman öğrenciler programlarını kendileri düzenler ve seçtikleri ihtisas alanlarında, derecelere ve diplomalara götüren sınavlar için, ne zaman, nasıl ve nerede, hazırlanacaklarına kendileri karar verirler. (30) Bizim öğrencilerimiz hiçbir şeye karar veremezler. Çünkü büyükler ve hocalar, her şeyin en iyisini bilirler?...

     Öğrenciler, gözetimleri altında çalışmak istedikleri profesörleri seçmek amacı ile, üniversiteden üniversiteye dolaştıkları i için, her sömestr kayıt yaptırmak zorundadırlar. (31) Hoca seçmek, ders seçmek, istediği zaman sınava girmek... Bunlar bize çok yabancı. Biz toplum olarak geleneklerimize bağlıyız, hem de sıkı sıkıya. (32) Eğitim ait bulunduğu ülkenin siyasi ve sosyal eğilimlerini izlemek zorundadır.(33)

     





















     HUKUK EĞİTİMİ


     Hukuk eğitiminin amacı, toplumda hukukçu olarak görev yapacak kişilerin yetiştirilmesidir. Hukuk, toplum düzeninin sağlanmasında büyük önem taşır. Temel hak ve özgürlüklerin korunmasında ve geliştirilmesinde, hukukçunun rolü önemlidir.(34) Hukukçu, toplumun kendisine yüklediği rolü gereği gibi yapabilecek niteliklere sahip olmalıdır(35)

     Dürüst, çalışkan , belli bir zeka ve yeteneğe sahip ve hukuğu seven kişilerin seçilip hukukçu olarak yetiştirilmesi gerekir. Bu kişiler, bilimsel bir değer taşımayan , “ezberle-geç “ modeli sınavlarla belirlenemez. Çünkü sözkonusu sınavlar güvenilir olmadığı gibi, eğitimin kalitesini de düşürmektedir.(36)

     İyi bir hukukçu, insanı ve toplumu iyi tanımak ve kendini aşmak zorundadır. Öğretim görevlisi, ayrıcalıklı ve dokunulmaz bir kişi değildir. İnsanlar yapıları gereği güçlerini kötüye kullanma eğilimindedirler. Öğrenen-öğreten ilişkisindeki eşitsizlik, öğretim görevlilerine, keyfi davranabilecekleri geniş bir alan bırakmaktadır. Öğrenci ise savunmasızdır.

     Düşünmekten ve düşüncesini söylemekten korkan genç insan, geleceğin yöneticisi, yasa koyucusu, hakimi, savcısı, avukatı olacaktır, bilim adamı olacaktır. Bu insanın kendine güveni olmasın, düşünmesin, düşündüğünü söyleyemesin. Acaba bu genç insan, babasına, amcasına, dedesine, ya da tanıdıklarına danışarak mı karar verecektir. Bilimsel bir çalışma için icazet mi alacaktır. Ve eğer öyle ise bu icazeti kim verecektir.

     Okuldan atılma tehditleri ve notlarla boğazı sıkılan , dernek üyesi oldu diye anarşistlikle suçlanan insan, nasıl kendine güvenecektir. Yaşamı yüksek not almak aferin almak, ileride zengin bir kız veya erkekle evlenerek köşe dönmek veya paralı bir işe kapak atmak olarak algılayan insan, nasıl objektif düşünecektir; nasıl iyi bir hukukçu olacaktır. Bir milyona yakın öğrenci adayı üniversite sınavına girecek, ve bunlardan seçilecek üç-dört bin kişi hukuk fakültelerine girecek (38). Fakülteye giren bu şanslı öğrencilere gelecek garantisi verilememektedir. Öğrencilerin çoğu yarın sabahını bile düşünebilecek durumda değildir. Üniversite sınavını kazanan öğrenci, bir anda kendini, kurallar, hocalar ve yurt yöneticilerinin karşısında bulur. Tabi eğer yurda girme şansı olmuşsa... Öğrenci, baba ekmeği yiyen bir kişidir.(39) Yaşamını buna göre düzenlemek zorundadır.

     Yurt personeli, en alt kademedeki, temizlikçi-bekçisinden, üst düzey müdürüne kadar, öğrenci ile dalgasını geçmekte, onu küçümsemekte ve keyfine göre fırçalamaktadır. Böylece kendini tatmin eden personel, öğrencinin her hareketine, her şeyine karışmakta ve “yurttan atma” ile tehdit etmektedir. Yurda yeni giren öğrencilere daha fazla baskı uygulanmaktadır ki, öğrencinin gözü baştan korksun. Şu anda avukatlık yapan bir bayan arkadaş, “yurt kantinindeki temizlikten şikayetçi olduğu için” nasıl azar işittiğini anlatmıştı.Ve o yalnızca bir örnekti. “Kimi kime şikayet ediyorsunuz” diyorlardı.














     EĞİTİMDE BAŞARI VE ÖLÇME     


Eğitimde başarı, eğitim sürecine katılan öğelerin varılmak istenen hedefe ne oranda yaklaştığının sayısal anlatımıdır. Ne kadar insanın eğitimi planlanmıştır. Eğitim sonunda ne kadar insan başarılı olmuştur. Bu insanlar,toplumsal rollerinde ne denli başarılı olmaktadır.

     Başarı denildiğinde akla ilk gelen öğrencilerin aldıkları notlardır.Doğaldır ki, başarılı ya da başarısız sayılan da öğrencidir. Bir hukuk öğrencisinin yazılı sınavlarda aldığı notlara bakarak, onun planlanan hedefe ne oranda yaklaştığını anlayamayız.Yine sözkonusu nota bakarak, eğitim sisteminin, eğitim programının , öğretim görevlilerinin , fakülte yönetiminin başarısı konusunda bir fikir edinemeyiz.Peki not denilen bu sayısal anlatım ne anlama gelir?

Hoca sınav kağıdına bakmış ve “ben bu kağıda....” not veriyorum demiştir. Hepsi bu kadar. Buna ölçme diyebilir miyiz...Bir diğer anlatımla, ölçme bunun neresi...Uzaktan bir cisme bakıyor ve bu cisim 1 metre çapında, 3 metre uzunluğundadır ve 2500 kg.dır diyorsunuz.İşte yapılan sınavlar bundan farklı değil.

     Öğrenciye verilen not öğrencinin başarısını yansıtmaz. Öğretim gibi karmaşık bir olayı değerlendirmek isteyen bir kimse, bu olayı analiz ederek işe başlamalı ve ne gibi niteliklerin gözlenebilir olduğunu, bunların hangi boyutlarda ölçülebileceğini ortaya çıkarmaya çalışmalıdır.(39 ?)

     Eğitim kurumlarının amacı nitelikli ürünler meydana getirmektir.O halde, eğitim kurumlarının başarısını ürünlerinin kalitesi ile ölçebiliriz.(41) Ölçme bilimsel bir değer taşımalıdır.Bu da ancak yöntemin objektifliği ile olasıdır.(42) Öğretimin değerlendirilmesi açısından yararlı olan bir analizde şu üç öğe önem kazanır. Program, öğretim ve ürün(43)
Ortaya çıkan ürünün kalitesi, öğretimin kalitesini gösterir.(44)

     Hukuk eğitiminde, öğrenciler sınavlar altında ezilerek yetişir. Sınavar vererek hakim olur, savcı olur, kaymakam olur. Şimdi, eğitimin ve sınavların güvenilir sonucu mu, bilmem ne kadar tarikatçı kaymakam, bilmem ne kadar vali... ve bir türlü bitmeyen adli sorunlar, bir türlü bitmeyen davalar.Eğitimin kalitesini adliye koridorlarında, kaymakamlıklarda vs. aramak durumundayız. Ve hocalara, yetiştirdikleri öğrenciler için taktirname verilmeli, mesleğe giriş sınavlarını organize eden, değerlendiren beylerin gözlerinden öpülmelidir.

     Uygulamada ölçme amacıyla, yalnızca öğrenciler sınava sokulmaktadır.Her hoca içinden geldiği gibi sınav yaptığı ve kafasına göre değerlendirdiği için , bu sınavlar hiçbir bilimsel değer taşımaz. ve öğrenciyi ezberciliği zorlar. Hocanın ne istediğini tahmin etmek ve hocanın notlarını aynen kağıda aktarmak zorundasınız. Aksi durumda mezun falan olamazsınız.

     Birçok okul sisteminde, İngiliz eğitimcisi J.F. Wolfenden’in dediği gibi, “sınav boynuzu öğretim kulağını geçmektedir”(45) Illich’e göre “ okulda notlar ve diploma esas olduğundan , öğrenme ve adaletten sözedilemez.”(46) Öğrenme, yeni bir beceri ya da görüş kazandırma anlamına gelir, sınıf geçmek ve başarmak ise başkalarının görüşüne ve taktirine dayanmaktadır.(47)

     Okullardaki ölçme yanılgılarının temelinde, öğrencinin pasif ve savunmasız olması ve buna karşın öğretim görevlilerinin kendi başlarına buyruk olmaları vardır.(48)Başarıya ulaşmak için dostça bir işbirliği yerine , sınavlar ve notlar gibi adaletli olmayan yöntemlerle öğrenciye baskı uygulanmaktadır. Böylece kişilik gelişimi olumsuz yönde etkilenmektedir. Başarıyı ölçmeye çalışanlar, belirledikleri başarısızlıktan kendilerine pay çıkarmazlar. Bu davranış, insan doğasının “kusurları başkasında arama” eğilimidir.(49)

     Asıl yanılgı, yalnızca öğrencilerin başarılı ya da başarısız diye değerlendirilmesi ve bu değerlendirmenin keyfi olarak (bilim dışı yöntemlerle) yapılmasıdır.Sanıldığı gibi, başarının sırrı “çalışmak, çalışmak, çalışmak” değildir. (50) Öğretimi, ürünün kalitesi ile değerlendiriyoruz.(51) Başarısızlığı öğrenciye mal etmek, alışılmış ve ucuz bir yöntemdir.Eğer başarı varsa, bunu öğretimin başarısı, üniversitenin başarısı olarak kabul ediyoruz. Bu da tek sözcükle “haksızlıktır”. Sonuç bilimsel bir değer taşımaz ve adaletsizdir. Kimi insanlar, kendi işlerinin boyutunu unutup, her şeyin en iyisini bildikleri ve yaptıkları inancına kapılırlar. (52) Böyle bir düşünce, bir bilim adamına ait olamaz.

     Bilim ürettikleri, hukuk teknisyeni yetiştirmeyip, gerçek hukukçu yetiştirdikleri iddiasında olan bazı bilim adamları, yetişecek bilim adamlarının önünü tıkamakta, çantasını taşıyıp, kendisine hayranlığını belirtecek yağcıları asistan olarak alıp, beslemektedir. Bunca başarılı olmuşlardır ki, hukuk eğitimi bilimsellikten oldukça uzaklarda, ilk günkü gibi, pırıl pırıl durmaktadır.

     Hukuk doktoru, eğitim uzmanı değildir. Hele hele ölçme ve değerlendirme uzmanı hiç değildir. Eğitim konusunda eğitim görmemiştir. Eğitim konusunda yetersiz bir hocanın objektif ve güvenilir bir değerlendirme yapabileceğini sanmak, işi şansa bırakmaktır.

     Sınavların çok ağır sonuçları vardır. Başarısız sayıldığı için okuldan atılan, başarı ve sınav stresi ile sağlık durumu bozulan, ve hatta intihar eden pek çok öğrenci vardır. Bu rum, görüldüğü gibi maddi ve manevi birçok ağır sonuç doğurmaktadır. Hem öğrencinin kendisi, hem ailesi, hem de ulusal ekonomi, ulusal eğitim zarar görmektedir. Başarısızlıkla suçlanan yalnızca öğrencidir, ama gerçek hiçbir zaman böyle değildir.

     Hukuk fakültelerinde sınavdan söz edilince, hemen yazılı sınavlar akla gelmektedir. Test sınav bir alternatif olabilir mi sorusu ise genellikle olumsuz yanıtlanmaktadır.(53) Test sınavdan söz edilince “ne kadar safsınız” der gibi gülümseyen hocalar var. Fakat test sınavlar konusunda çalışmalar da yok değil.(54) Sınav konusuna gerçekte uzak olan kişilerin, babadan ve dededen kalma yöntemlerde ısrar etmesi yadırganmamalı. Ancak, tıpta uzmanlık sınavı gibi bir sınav yapılabildiğine göre, hukukta test sınavın olmayacağını söylemek dar görüşten ibaret kalmaktadır.

     En çok kullanılan yöntem yazılı sınavlardır. Bu sınavlarda net yatıt diye bir şey yoktur. Özü ne olursa olsun, sınava giren kişi sayısı kadar farklı anlatım ve yorumlar olacaktır. (55) Yanıtların tamamen doğru veya yanlış olduğu söylenemeyecektir. (56) Bu durum puanlama güçlüğüne neden olmaktadır. Yanıtların doğruluğunu değerlendiren kişi tayin edecektir. Bu değerlendirme ise hiçbir zaman objektif olmayacaktır. Değerlendiren için çoğu zaman , öğrencinin ne yazmış olduğu değil, kendisinin ne istemiş olduğu önem taşımaktadır.Pek çok öğretim görevlisi “ben söylediğimi isterim” diye anımsatmada dahi bulunmaktadır. Yani öğrenci, hocanın istediğini yazmış mıdır, yazmamış mıdır? Öyle ki biçem farklılıkları bile değerlendirmeyi etkilemektedir.(57) Aynı anlamda olan iki sözcükten hocanın istediği sözcüğü yazmayarak zayıf alabilirsiniz. Bu konu fiilen test edildi ve zayıf not alındı.Hatta sınıfta bile kalındı.

     Değerlendirilen sınav kağıtlarının çok olması , değerlendiriciyi içerik değerlendirmesinden çok , görünüm değerlendirmesine zorlamaktadır.Yani programlanmış bir makine gibi çalışmaktadır.Sınav kağıdında ne yazıldığından çok, bazı sözcük yada tümceler değerlendirmeye esas olmaktadır. İlk bakışta bu aranılanlar görülürse, olumlu, görülmezse olumsuz not verilmektedir. Bu arada sayfa düzeni ve yazı güzelliğinin de not üzerinde büyük etkisi olduğu bilinen bir şey. Halen uygulanmakta olan sınavların pek çoğunun sınav yönergesinde , yazı güzelliğinin değerlendirmeyi etkileyeceği yazılmaktadır. Hatta yazı güzelliğinin notu da peşinen verilebilmektedir. Yazı güzelliği 10 puan...gibi notlar düşülmektedir.

     Değerlendiren kimsenin, değerlendirme anındaki psikolojik durumu sınav notunu önemli derecede etkilemektedir.(58) İnsanların ruhsal durumları ise,iklim, hava durumu, ay ve yıldızların konumu, dahil pekçok şeyden etkilenmektedir. Aşırı sıcak ve soğuklar, insan düşüncesini allak bullak etmeye yetmektedir.

     Çeşitli kompleksleri olan, hayal kırıklığına uğrayan, istediği yere ulaşamayan-engellenen- çevresi ile ilgili sorunları olan, fiziki bir rahatsızlığı, görünüm bozukluğu olan, aile içi sorunları olan ve/veya cinsel sorunları olan değerlendirici, içinde bulunduğu karmaşayı sınav notlarına yansıtacaktır. Çünkü sınav kağıtlarını değerlendiren insan kendisinden bağımsız değildir. Kendini beğenmiş bir kişi, başkasının başarısızlığından zevk bile alabilecektir. Pek az öğrenciye geçer not vererek, kendine “zor hoca” dedirten kişi, bastırılmış başarısızlık duygusunu tatmin edebilecektir.

     Bunun yanında, verdiği notların diğer hocalar ve okul yönetimi üzerindeki etkilerini de dikkate almak durumundadır. Sınav kağıtlarını belli bir süre içinde okumak zorunda olan kişinin eli ayağına dolaşacaktır. Böyle olunca da rastgele notlar yazabilecektir. Sınavlardaki dengesiz başarı grafiklerinin mimarları çoğu zaman öğrenciler değildir.

     Yazılı sınavlarda, sorulacak soru sayısı sınırlı olduğundan, konulara göre eş-dağılım sağlanamamaktadır. Hatta bu durum çoğu zaman dikkate alınmamakta, tüm sorular bir konu içinden ve hatta konunun ayrıntısından seçilerek, sorulmaktadır. Bir Arapça ya da Osmanlıca tamlamayı hocanın istediği gibi ezberlemediğiniz için zayıf not alıp sınıfta kalabilirsiniz. Oysa, ÖSS sınavında, çoğu zaman bir soruyu, bazı soruları atlayabilirsiniz, atlamanız gerekir. Yanlış yapabilirsiniz. Ama bir soru sınavın her şeyi değildir.

     Açıkça anlaşılmayan sorular çok farklı yanıtlara neden olmaktadır. Değerlendiren ise, kendi benimsediği, önceden hazırladığı yanıtı doğru kabul etmektedir.Pek çok sınav kağıdında, “soruyu anlamak sınav sorumluluğuna dahildir” şeklinde garip bir not bulunduğu gözlenmektedir.(59) Bu not, ben neyi istiyorsam onu yazın demektir. İkinci olarak da bu sorunun anlaşılmaz bir soru olduğunu kanıtlar.Bir türlü önlenemeyen ezbere dayalı eğitimin nedeni bu tip uygulamalardır. Ezbere dayalı eğitimin engellenmek istediğine de inanmıyorum.

Bu yolda atılmış somut bir adım, somut bir çalışma görmek istiyorum. En kolay yol topu öğrenciye atıp, yan gelip yatmaktır.
     
     Öğrenci hocanın ne istediğini tahmin etmek, ve o konuda kitapta yazan ve hocanın söylediği her şeyi eksiksiz olarak yazmak zorundadır. Yazılı sınavlarda alınan not öğrencinin başarısından çok, değerlendirme zamanına değerlendiren kişiye, hava durumu, iklim ve ay ve yıldızların konumuna göre değişebilecektir. (61) Bu durumda objektif bir değerlendirmeden söz etmek olası değildir. (62) Objektif olmayan bir sınavın da güvenilirliğinden söz edilemez.(63)

     Anlattıklarım yazılı sınavların güvenilir olmadığını ispatlar. Peki sorun test sınav uygulamakla çözümlenebilir mi...Yapılan test sınavlara baktığımızda, değişen bir şey olmadığını görebiliriz. Hukuk fakültelerindeki öğrenci sayısı 20.000’lere ulaştığından (64) sözlü sınav yapmak da olanaksız hale gelmiştir. Yazala sınav veya test sınavda objektif olmayan hoca, sözlü sınavda da olamaz. Sonuç olarak, sınav olayı çok bilinmeyenli bir denklem haline gelmiştir.

     Sorunları saymak kolay. Önemli olan çözüm yollarını bulabilmektir. Öğretim üyelerinin ve diğer üniversite mensuplarının üniversitelerde olup bitenler hakkında basına açıklama yapmaları yasa ile engellenmiştir. (65) Ama öğrenci aleyhine atılıp, tutulabilir. Öğrenciye anarşist diye hakaret edilebilir. Bu arada bilim adamlarını eleştirebilecek bir basından da söz edemiyoruz. (66) Çünkü bilim adamları her şeyin en iyisini yaparlar.?

     Amacım şu veya bu teknikte yapılan bir sınavın savunmasını yapmak değildir. Öncelikle sınavın amacı iyi belirlenmelidir. Değerlendirme ya da sınav öğrenimi engelleyici bir rol oynamamalıdır. (67) Öğrenci sınavı amaç edinmemeli ve sınav sınav ona karşı bir tehdit aracı olarak kullanılmamalıdır.(68) Öğretmek insan beynine zorla bir şeylerin sokuşturulması olmadığı gibi, yarım saatlik bir sınav ile ölçülen şey de öğrencinin başarısı değildir. Sınav boynuzu eğitim kulağını geçmemelidir.(69) Not sistemi, öğrenciyi , öğrenmek yerine iyi veya geçer not almaya zorlamaktadır.(70) Sınav tekniklerinin niteliği, öğrenme tavrını da etkiler (71) Gerçek bir değerlendirme, bilgi düzeyinden başka, sorunları ölçme yeteneğini de ölçmelidir.(72) Ustaca hazırlanmış bir test sınavı ile, öğrencinin bilgisi yanında, bilimsel düşünme yeteneği (73) yani objektiflik, dürüstlük, çalışkanlık, kuşkuculuk ve hoşgörü (74) nitelikleri de kolayca ölçülebilir. Sınavın amacı iyi bilinmelidir. Eğer yalnızca bir öğrenci yüzdesinin sınıf geçmesi veya sınıfta kalması, amaçlanıyorsa, sınav yapmak yerine kara çekmek daha uygun olur.

     Sınav, sınıf geçmeye veya sınıfta kalmaya esas olan bir baskı aracı olmaktan çıkmalı ve eğitime katılan tüm öğelerin başarısını ölçen bir değerlendirme olmalıdır. Böyle bir değerlendirmenin amacı da eksikleri belirlemek ve eğitim yönteminin geliştirilmesine katkıda bulunmak olmalıdır. Böyle bir değerlendirmenin amacı da eksiklikleri belirlemek ve eğitim yönteminin geliştirilmesine katkıda bulunmak olmalıdır.


     STAJ TEZİ HAKKINDA


     Staj tezinde, kaynak gösterdim ve metinde hiçbir değişiklik yapmadım. Ancak denemelerden oluşan kitapta, gönderme yapılan kaynakların belirtilmesi bana doğru değil gibi görünüyor.

     Kitabın yapısını bozmamak için numaralandırdığım halde kaynakça belirtmeyeceğim.İzmir Barosu’na verdiğim staj tezinde ayrıntılı bilgi var. Ben oraya gönderme yapmakla yetiniyorum. Ne kadar doğru yaptığımdan emin değilim.













     İÇİNDEKİLER


1.     Ben neyim (Masum bir genin itirafları)
2.     Annem ve babam nerden geldi
3.     Mac-Carhy’nin anıları
4.     Liseli gencin anıları
5.     Yunanistan’a tank satma savaşı
6.     İnsan hakları
7.     Mobutu ve Lumumba
8.     Çanlar kimin için çalıyor
9.     Çanakkale içinde aynalı çarşı
10.     Üniversite ve ben
11.     Hukuk felsefesi
12.     Sınav terörü
13.     Zeytin ve aslan
14.     Barışın günlüğü
15.     Sağ sol, penaltı gol
16.     Köy enstitüleri neden kapandı
17.     Ulusal arpalıklar ve üretim
18.     Trabzon-İzmir
19.     Makam arabaları
20.     Fidan dikelim mi
21.     Yasa önünde eşitlik
22.     Fusarium denilen ilkel yaratık
23.     Gözden kaçanlar
24.     Avukatın hatası
25.     Şüpheden sanık yararlanır mı
26.     Hukuk tarihine değişik bir yaklaşım
27.     Dilekçe hakkı
28.     Üniversiteler ve Öğrenciler arası barış antlaşması
29.     Ekmeğin hası
30.     Papatyaları yolma
31.     Galata Köprüsü ve Ayşegül
32.     Avrupa’da ve Amerika’da yaşamanın önemi
33.     Kendisi için yaşamak
34.     İneklerdeki zeka parıltıları
35.     Tohumların çimlenme çabaları
36.     Masum gen (DNA) kardeşimizin ilk gençlik yılları
37.     Ben gerçekten ne’yim
38.     Kısa dönem Türkiye Tarihi
39.     En Demokratik Sol
40.     Yaşam süremiz
41.     Kendine ayrılan zaman
42.     Tahsil cehaleti giderir mi
43.     Arabın derdi
44.     Fusariumun faydaları
45.     Anadolu Uygarlıklarının mirasçısı kim
46.     Adalet
47.     Bayındır ve ben
48.     İnsanlar ve insanlar
49.     Kan gurubu sorunu
50.     Ölen insanların genetik haritası
51.     Devletler milliyetler ve futbol takımları
52.     Dik üçken problemi
53.     Eğitim (Staj tezi)
54.     İçindekiler




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Köy Enstitüleri Neden Kapandı
Rastlantı ve Uygarlık
Trabzon - İzmir
Ulusal Arpalıklar ve Üretim
Eğitim, Hukuk Eğitimi, Ölçme ve Değerlendirme
Edirne'den Hakkari'ye
Kitaplar Üstüne
Kendinle İlgilenme Sanatı
Beklentiler ve Sonuç (Pardon)
Kan Grubu Sorunu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Zamanın Yaptıkları [Şiir]
Çık Aradan Samsun [Şiir]
Aşkın Anatomisi [Şiir]
Çocukluğumu Aramıyorum [Şiir]
1001 Gece Masalları [Şiir]
Kuklacı Amca [Şiir]
Odabaş Tüm Şiirler [Şiir]
Zaman Geçermiş [Şiir]
Sevgili Eylül [Şiir]
Odabaş Tüm Şiirler 2 [Şiir]


Ahmet Odabaş kimdir?

1963 Çarşamba/Samsun doğumluyum. Serbest avukat olarak çalışıyorum. (İzmir'de)

Etkilendiği Yazarlar:
Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Hayyam, O Veli, Aziz Nesin,


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Ahmet Odabaş, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.