..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkesin derdi başka. -Orhan Veli
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




29 Temmuz 2002
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor  
Diren Yardımlı
Bir gün Mina'ların evine tuhaf bir varlık geliyor. Tek yaptığı şey durduğu yerde vınlamak, ve Mina'nın ona yazdığı herşeye "Geçersiz İşlem" yanıtını vermek. Bir tanışma öyküsü...


:CGDF:
- 1 -
   
   O günlerde babamla Doğan Amca üzerine bir esrarengizlik çökmüştü. Bir şeyin peşindeydiler. Bu esrarengizlik sadece Doğan Amca üzerine çökmüş olsaydı, yakında ilginç bir şeyler olacak diye düşünür, zevkle beklemeye koyulurdum. Bu tür şeyler olurdu... Ama işin içinde babam da olunca durum değişiyordu. Çünkü babam, yaşamında ilginç şeyler yapmayan bir adamdı. Arasıra bıyık bırakırdı.
   Sonra bir akşam babamla Doğan Amca’yı salonda oturup, önlerinde bir broşürle ciddi ciddi bir şey tartışırken buldum. Belli ki bir şey alma planları yapıyorlardı. Ama ne olduğunu kimseye söylemiyorlardı. Beni görünce de Doğan Amca sakince ama biraz da aceleyle broşürü katlayıp arka cebine tıkıştırdı.
   "Neydi o?" dedim.
   "Önemli bir şey değil," dedi Doğan Amca, ilgisizce. "Sen nerden geliyorsun?"
   "Dışardan. Neydi o?"
   "Allah Allah, erkek erkeğe burda bir şeylere bakıyorduk babanla," dedi Doğan Amca. "Sen her şeye burnunu sokma böyle."
   Birkaç gün daha kendi aralarında fısıldaşıp durdular. Sonra bir Cuma akşamı sonunda ellerinde üç büyük paketlerle eve geldiler.
   “Aman Allahım, ne onlar?” dedi annem, paketlerin peşinden korkuyla bakarak.
   “Bir bilgisayar,” dedi Doğan Amca, ona gururla sırıtarak.
   “Ne?!” dedi annem.
   “Bilgisayar, tatlım” dedi babam, sanki her gün çarşıya gidip bilgisayar alıyormuş gibi.
   “Çok güzel!" dedi annem, gülümseyerek. "Tam da ihtiyacımız olan şeyi almışsınız!”
   “Niye öyle diyorsun?” dedi Doğan Amca. “Bu çağda her eve bir bilgisayar lazım. Ne demişti adam?” dedi, babama bakarak.
   “Yakında bakkal alışverişlerimizi bile bilgisayardan yapacağımızı... Bana pek inandırıcı gelmedi ama...”
   "Bu biraz saçma tabii," dedi Doğan Amca, anneme bakarak. Sanırım bu alışveriş işinden annemin çok hoşlanmayacağını düşünmüştü. Çünkü tüm kadınlar gibi annem de alışverişe çıkmayı seviyordu. Babamla Doğan Amca bakıştılar. Durumdaki hassasiyeti çaktılar.
   "Ayrıca ekmeğin taze olup olmadığını bilgisayardan nasıl anlayacaksın?" dedi babam.
   Annem bir süre ikisine kuşkuyla baktı.
   "Değil mi ama?" dedi Doğan Amca, başıyla babamı onaylayarak. “Avrupa’da olabilir bu, çünkü onlar zaten ekmeği taze yemiyorlar. Ama bizde olmaz.”
   "Beyler, iyi misiniz siz?"
   İkisini de dönüp birbirlerine baktılar.
   "Adam öyle dedi," dedi Doğan Amca, dudaklarını bükerek.
   “Saçmalamış,” dedi annem, gerisin geri mutfağa yönelerek. “Ne kadar verdiniz bu alete?”
   Yine dönüp birbirine baktılar, bir şey söylemeden. Annem de daha fazla üstelemedi. Yalnızca deli olduklarını belirtmekle yetindi.
   “Selam çavuş!” dedi Doğan Amca, arkada beni farkederek. Benim daha kolay yemlik olacağımı düşündüğü her halinden belliydi, ama ben de annem kadar kuşkucu yaklaşmaya karar vermiştim.
   “Ne o?” dedim.
   “Bilgisayar, görmüyor musun?”
   “Ne işe yarar?” diye sordum, ilgisiz duyulmaya çalışarak.
   Doğan Amca bir şeyler geveledi ama belli ki o da henüz tam bilmiyordu.
   “Masan boş mu?” dedi babam. Bu da saçma bir soruydu, çünkü masam hiçbir zaman boş değildi.
   "O zaman hemen boşalt, çünkü bu yaratığı oraya kuracağız," dedi Doğan Amca.
   “Bekleyin bi’ dakka o zaman,” dedim, ve arkamı dönüp odama gittim.
   “Bu iş bayanlara göre değil galiba,” dediğini duydum babamın Doğan Amca’ya.
   “Bayanlar hep böyledir. Yeni bir şey gördüler mi önce bir tıslarlar. Bir hafta sonra gör bak, sen oturamayacaksın bu aletin başına.”
   Kendi kendime gülümsedim. Bu daha şimdiden belliydi.
   Masamdaki tüm eşyaları bir kenara ittim. Sonra babamla Doğan Amca paketleri odama geçirdiler ve açtılar. İçlerinden bir kutu, bir televizyon, bir de düğmeli bir alet çıktı. Bir sürü de kablo. Sonra bütün gece bilgisayarı kurmakla uğraştılar. Bir süre onları yatağımda oturup izledim, ama sonunda uykuya dalmışım.
   Sabah kalktığımda hala uğraşıyorlardı. Saçları başları karmakarışıktı, yüzleri de allak bullak. Sanırım bilgisayar 1-0 öndeydi.
   "Yahu, nesi var bu aletin?" dedi Doğan Amca.
   "Sanırım biz başaramadık Doğan," dedi babam, hüzünlü bir şekilde boynunu bükerek.
   Doğan Amca babamın bu dediğini bir süre düşündü.
   "Öyle mi dersin?"
   "Şu kablo ne?" dedim, bir kenara atılıduran bir kabloyu göstererek.
   "Onu biz de anlayamadık Mina," dedi babam. “Her yeri denedik, hiçbir yere sığmıyor.” Belli ki onu pek de umursamıyordu. Doğan Amca ise büsbütün unutmuştu onu.
   Neyse ne, sonunda yenilgiyi kabul edip eve bir adam çağırdılar, o gelip bir süre uğraştı, bilgisayarı kurdu, çalıştırdı ve bir iki şey anlattı ve gitti. Adam gittikten sonra ikisi de gururla başlarını kaşıdılar.
   “Güzel alet,” dedi Doğan Amca, uzaktan bakarak ona.
   Elektrikli süpürge gibi vınlıyordu. Ekranında da sadece C: yazıyordu.
   “Evet, umarım işine yarar Mina,” dedi babam.
   “Hadi gidip kendimize bir kahve koyalım,” dedi Doğan Amca. “Bunu hakkettik. Sen de biraz kurcala, Mina.”
   “Evet, ama dikkat et bozma,” dedi babam.
   İkisi çıktılar, beni bilgisayarımla başbaşa bırakarak. Onu nasıl bozabileceğimi bile bilmeyerek. Ben ona, o bana bakıyordu. N’apacaktım ben onunla? Önce ona biraz vınladım, ama karşılıklı vınlaşmaktan da çok geçmeden sıkıldık. Klavyedeki harfleri bularak ‘Mina’ yazdım, ama bir şey olmadı. Sonra ‘oyun’ yazdım, ama yine bir hareket olmadı. Salona geçtim.
   “N’oldu?” dedi babam. Koltuğa oturmuş, yerden göğe kadar hakkettiğini düşündüğü kahveyi büyük bir zevkle içiyordu.
   “Sıkıldım,” dedim ve koltuğa bıraktım kendimi.
   Doğan Amca’yla ikisi bakıştılar. Annem de onlara bakıyordu, ama onlar anneme bakmıyorlardı.
   “Yahu niye aldınız bu aleti?” diye sordu annem.
   Babam bir şey söyleyecek gibi oldu, ama sonra vazgeçti. Çayından bir yudum daha aldı.
   Başlangıçta her şey büyük bir fiyasko gibiydi. Üç gün boyunca arasıra bilgisayarımı açıp vınlamasını dinledim. Ekrana aklıma gelebilecek her şeyi yazıyordum, ama bir şey olmuyordu. Sadece bir tuş vardı ki ona basınca bilgisayar kendisi bir şeyler yazıyordu. Bunu ilk karşılaştığımda heyecanlanmıştım, ama sonra baktım yazdığım her şeye bilgisayar aynı karşılığı veriyordu: “Bad command or file name.”
   Aslında tüm bunları sadece babamla Doğan Amca’yı mutlu etmek için yapıyordum. Çünkü ikisi de üzgün görünüyorlardı. Ama hemen pes etmeye niyetli gözükmüyorlardı. Üç gün sonra Doğan Amca laf arasında kendine de bir tane aldığını söyledi. Herkes şaşırdı, ama bunu öyle bir söylemişti ki kimse şaşkınlığını dile getiremedi.
   Aradan iki hafta geçti ve hala bilgisayarın ne gibi bir işimize yarayacağını bulabilen biri çıkmamıştı. Doğan Amca bir sürü güzel oyun keşfetmişti. Birlikte onları oynuyorduk... yalnızken de onları oynuyorduk. Buluştuğumuzda ‘skor’larımız hakkında konuşuyorduk. Annem de babam da hiçbir şey anlamıyordu. Uzunca bir süre ikimiz de başımızı ondan kaldırmadık. Ama sonra sıkıldık. Önce o, sonra ben. Ben zaten bu işten hevesimi birkaç yıl önce Atari salonlarından almıştım aslında. Erdem’le bir ara her gün Atari oynamaya gidiyorduk. Sadece Doğan Amca’yla oynamanın tadı başkaydı.
   Babamın ise zamanla kafasında büyük hayaller beliriyordu. Henüz aleti hiç ellememişti, ama her akşam onun hakkında konuşuyordu. Sağdan soldan bilgisayarların ne gibi işlere yaradığını öğreniyor, Milliyet’te çıkan bilgisayarlı haberleri bize okuyordu. Ona kalırsa bu alet durduğu yerden daha şimdiden mucizeler yaratıyordu. “Elimizde büyük bir güç var artık,” diyordu. Onu akıllıca kullanırsak, ona yaptıramayacağım şey yoktu.
   “Yemek?” dedi annem.
   “Resim?” dedim.
   “Hepsi,” dedi babam, kendinden emin bir şekilde.
   Bir süre sonra akşamları sofrada onun bize kazandırdığı nimetler hakkında dualar okumaya başlayacağından kuşkulanmaya başladım.
   Sonra bir gün beni yanına çağırdı.
   “Mina, bilgisayarınla yakınlaşmayı düşünüyor musun?”
   “Burnumun dibinde duruyor zaten.”
   “Hayır, onu demek istemiyorum. Onunla güzel, önemli şeyler yapmak istiyor musun?”
   Ne gibi? diye sorabilirdim. Ya da apaçık, aslında bu konuda pek bir düşüncemin olmadığını, ve doğruyu söylemek gerekirse, pek de meraklı olmadığımı söyleyebilirdim. Babamın güzel ve önemli dediği şeylere kuşkuyla yaklaşmayı yıllar önce öğrenmiştim. Ama bunların hiçbirini demedim.
   “İstiyorum baba,” dedim sadece.
   “O zaman, ilk iş olarak klavyede hızlı yazı yazmayı öğrenmem gerekiyor,” dedi.
   “Zaten biraz hızlandım.”
   “Daha hızlı,” dedi babam. “Çok hızlı. İnşaat-Emlak’taki bayanlar gibi. Senin onla iletişim aracın o klavye. Onunla şu an benimle konuştuğun gibi bilgisayarla konuşabilmelisin. İkinizin arasında bir engel olmamalı.”
   “Tamam,” dedim, bundan tek bir kelime anlamamış olsam da.
   O akşam bu konu sofrada bir kez daha açıldı. Doğan Amca bizdeydi.
   Yine babam aynı şeyleri söyledi. Sonra Doğan Amca, bunların benim için pek bir şey ifade etmediğini görerek, kendi dilinde açıklamaya çalıştı.
   “Çavuş, bu piyano çalmak gibi bir şey,” dedi. “Notaların yerini bilmezsen nasıl çalabilirsin ki?”
   Annem bunu duyunca güldü.
   “Değil mi, Sami?” dedi Doğan Amca.
   Babam başını sallamakla yetindi.
   “Sorun, bunu sana nasıl öğreteceğiz.”
   “Dairede bir sürü hızlı yazan tip var öyle,” dedi Doğan Amca, sonra. “Onlar bu işi nasıl yapıyor araştıralım.”
   Babam çiğnemesini bıraktı ve şaşkın şaşkın Doğan Amca’ya baktı.
   “Onlar daktilo kullanıyor, Doğan. Bizdeki bilgisayar,” dedi. Sanırım Doğan Amca'nın ikisini aynı kefeye koyması hoşuna gitmemişti.
   “Tuş tuştur,” dedi annem, Doğan Amca’ya katılarak.
   “İsterseniz bir piyanist getirelim o zaman,” dedi babam, hırçınca.
   “Aynı şey değil,” dedi Doğan Amca bilgeççe.
   “Biliyorum aynı şey olmadığını. Ben sadece bilgisayar kullanmayı bilgisayar bilen birinden öğrenmek gerektiğini düşünüyorum.”
   “Baba, çalışırken ben de daktiloymuş gibi yaparım,” dedim. “Sonuçta bilgisayarı kullanmayı değil, klavyeyi kullanmayı öğreneceğim.”
   “Klavye nereye bağlı kızım?”
   "Sami, yine çok gururlusun," diye uyardı onu annem. Gerçekten de öyleydi. Ama böyle zamanlarda bir tek annemin ona bunu hatırlatma izni vardı.
   “Tamam,” dedi. “Yarın gidip bir bakarım.”
   Ertesi gün öğlenliğin yatağımda yatıp bir elma kemirdiğim sırada babam elinde bir kitapla odama daldı.
   “Al bakalım,” dedi ve yatağımın üzerine üzerinde ‘Daktilografi’ yazan eski bir kitap attı.
   “Ne bu?” diye sordum kitabı elime alarak.
   “On parmak,” dedi ve kapımı kapadı ve işe gitmeden önce bir şeyler atıştırmak için mutfağa gitti.
   Kalkıp bilgisayarımı açtım. Vınlandı durdu, bir şeyler yaptı, sonra karşıma her zamanki C:>’sini çıkardı.
   Kitaptan birkaç sayfa çevirdim ve uyduruk bir klavye çiziminin olduğu bir sayfaya geldim. Klavyenin en başında bir koltukta oturan bir kadının resmi vardı, altında da daktilonun başında en sağlıklı oturuş biçimlerini anlatıyordu. Bu bir daktilo olmadığına göre bunlar beni ilgilendirmiyordu. Birkaç sayfa sonra bir elle karşılaştım, her bir parmağın ucunda da harfler vardı. Altındaki çizimde bir kadın parmaklarının hepsini klavyenin orta sıradaki tuşların üzerine koymuştu. Ben de o elin yaptığı gibi işaret parmaklarımı ortadaki iki tuş üzerine koydum, öbürlerini de sırayla yanlarına yerleştirdim. Ama kitaba göre işaret parmaklarım A ve K tuşları üzerinde duruyor olmalıydılar. Oysa benim parmaklarımı F ve J üzerindeydi. A ve K tuşları benim klavyemde bambaşka yerlerdeydi. Kitaba göre ilk alıştırmam AK yazmaktı. Ben de başladım, AK, AK, AK… üç satır doldurana kadar bunu sürdürdüm. Sonra kitaptaki klavyede A ve K’nin komşu tuşları olan E ve M’ye basmalıydım. Bu kez EM, EM yazacaktım. Ama E ve M de benim klavyemde yine farklı yerlerde duruyordu. Hem bu kez orta sıranın da dışına çıkmıştım. Hangi geri-zekalı yazdıysa bu kitabı, tüm tuşların yerlerini karıştırmıştı. Neyse, EM, EM, EM diye yazdım… üç satır, beş satır, on satır. Sonunda yerlerini iyice öğrendiğime emin olunca bir sayfa daha geçtim ve bu kez karşıma AKEM çıktı. Bunu da bitirdikten sonra kitabın bir kaç sayfasını geçtim. İlerde ne geliyor diye merak ediyordum. AKEMİL yazacaktım birkaç sayfa sonra. Birkaç sayfa daha çevirdim. AKEMİLUY. Birkaç sayfa sonra AKÜTAKEMİL, sonra AKÜTAKEMİLUY! Kitaba göre tüm bu harfler hala klavyenin orta sırasındaydı. Ama benim klavyemde AKÜTAKEMİLUY’u yazmak için parmaklarımın resmen dans etmeleri gerekiyordu. Acaba niye benim klavyemi bu kitaptakinden bu kadar farklı yapmışlardı? Kitaptaki dizilişe göre AKÜTAKEMİLUY yazmaya kalksam bende FJGHFJDKSLA: gibi komik bir birleşim çıkıyordu. Hoş AKÜTAKEMİLUY daha anlamlı sayılmazdı ama en azından yüksek okunabiliyordu. Salona gidip “Artık tuşlara bakmadan Akütakemiluy yazabiliyorum,” demek, “Artık tuşlara bakmadan Fjghfjdksla: yazabiliyorum” demekten daha güzel duyuluyordu sanki. Böyle bir sözcüğün olmaması bir rastlantıydı; pekala da olabilirdi. Ama FJGHFJDKSLA olamazdı, okunamıyordu bile.
   Gece gündüz bilgisayarımın başında AKEMİLUY’larımla uğraşıyordum. Gerçi artık AKÜTAKIREMİLUY gibi dizimlere kadar gelmiştim. Arasıra da kitap benden AYA AYAK AT AMA UYUMLU AMA MUTLU ya da KAYKAYLA KAYMAK MUTLULUKTUR gibi daha anlaşılır şeyler yazmamı istiyordu. Güya hala klavyenin orta sırasındaydık…
   Bilgisayarcı bir gün yeni bir program yüklemek için geldiği gün derdimi ona açtım. Adam önce çalıştığım kitaba, sonra da klavyeme baktı.
   “Bu kitap F Klavye öğretiyor,” dedi.
   Adama baktım.
   Daha iyi bir açıklama bekliyordum.
   Daha iyi bir açıklama beklediğimi anladı.
   “Seninkisi Q klavye,” dedi.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.