..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Deney, herkesin hatalarına verdiği addır. -Oscar Wilde
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




13 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları  
Diren Yardımlı
Eve geldiğim gün mutfakta bir not bulmuştum sadece. Duygu’dan. Uzun bir not değildi, sadece beni ‘ne yazık ki’ çok sevmek gibi bir ‘lanet’le yaşamak zorunda olduğunu, ama ‘bizi (daha doğrusu beni) bekleyen sonun artık apaçık göründüğünü, bunu da bekleyip kendine ve bana işkence etmeye niyetli’ olmadığını, dolayısıyla artık temelli annesinin yanına gittiğini yazıyordu. “Sadece şunu bilmelisin Gökçe, yapmaya hazırlandığın şey için seni şimdiden affetmiyorum,” diye de bitiyordu.


:BGDD:
   O akşamı unutmak için neler vermezdim? Ama nafile! Dışarıda acımasız bir yağmur yağıyordu. Kırmızı koltuğumda oturuyor, tasasız bir keyifle onu dinliyordum ki, telefon çalmaya başladı. Artık eve geldiğimde telefonu açmıyordum. Faturasını ödemediğim için dışarı aramaya kesilmişti, en kısa zamanda büsbütün kesilmesini bekliyordum. Ama bu defa kim olduğunu bildiğim için açtım, kulağıma dayadım ama hiçbir şey söylemedim. Bir süre sonra karşı taraftan, kendinden hiç de emin olmayan bir Duygu,
    “Alo...” dedi. “Gökçe?”
   Dayanamadım, güldüm. Uzun zamandır gülmediğim kadar. Ancak Duygu biraz kırgın bir sesle
    “İyi, demek seni güldürmek imkansız değil,” dediğinde gülmeye son verdim.
    “Yok, kesinlikle değil...” dedim.
    “En azından gülüyorsun.”
    Bir şey demedim.
    “N’apıyorsun?” dedi, sonra.
    “İşin doğrusu... senin aramanı bekliyordum,” dedim.
   Bir sessizlik oldu.
    “Demek öyle...” dedi ardından.
   Bunu o 'senin aramanı umuyordum' olarak anlamıştı; aslında bu saatlerde aramadığı hiçbir gece olmadığı için böyle demiştim. Ama haliyle, bunu söylemedim.
    “Gerçekten,” dedim, özel duyulmaya çalışarak.
   İyi bir başlangıç, yolun yarısı olmasa da yolculuğun keyifli geçmesini garantiler... O akşamki konuşmamız göreceli olarak güzel geçti. Ben daha ilgiliydim, benim bu halimi gören Duygu da daha kendine güvenle ve duruma hakim bir konuşma yürütüyordu. Sonra tuhaf bir şey yaptım ve Duygu’yu evime çağırdım.
   Bir sessizlik daha oldu.
    “Evet, haklısın... çok yağmur yağıyor,” dedim. "Başka gün buluşuruz o zaman..."
   Duygu güldü.
    “Yoo, sorun değil. Şemsiyemi alırım,” dedi.
   Telefonu kapadıktan sonra kendime de yabancı gelen bir hisle tatlı bir heyecan duydum. Saatime baktım, ona geliyordu. Kırk beş dakika geçmemişti ki apartman kapısının açıldığını duydum. O kırk beş dakikayı kapının civarında gezinerek geçirmiştim. Apartmanda ayak sesleri duyar duymaz kapıyı açtım ve karşımda dünyanın en ıslak ve en güzel kızını gördüğümde hiçbir şey söylemeden ona sarıldım ve onu öptüm. Duygu bendeki bu ilgiye bir anlam veremiyordu. Ama bir şey sormadı.
    “Film seyredelim mi?” diye sordu.
    “Olur,” dedim.
    “Ama önce bir kahve koy bana.” Bunları söylerken bir yandan da saçlarını elleriyle silkeliyordu.
   “Ne izlemek istiyorsun?” diye sordum mutfaktan.
    “Singing in the rain,” dedi bir süre düşündükten sonra. Bu tatlı müzikal sadece Duygu’nun en sevdiği filmlerden biri değildi, aynı zamanda o akşam bana da her açıdan uyan bir filmdi.
   Hiç vakit yitirmeden su ısıtıcısını doldurdum, Duygu’ya bol kremalı, şekersiz bir kahve hazırladım. Salona çıktığımda, Duygu koltuğa kıvrılmıştı bile. O güne kadar Duygu’da beni heyecanlandıran sayısız özellik bulmuştum ama bu halini ilk defa görüyordum. Vahşi bir yanı vardı. Tahrik ediciydi. Bugüne kadar sevimli olmuştu, güzel olmuştu, saf ve tertemiz olmuştu, hepsi de cinsel yaşamımızın sürekliliğini benim açımdan sağlamıştı. Ama tahrik ediciliği benim için yeni bir şeydi. Yüzümdeki şaşkınlığı görmüş olacak,
    “Suyun kalmadıysa dert değil, saçlarımı sıkarım,” dedi.
    “Dur sana bir tane de havlu getireyim,” dedim, yutkunarak.
   Kahveyi önüne koydum, onu önce yanağından, sona burnundan, son olarak da dudaklarından öptüm. Gülümsedi bana. Gidip ona bir havlu getirdim ve hiç vakit yitirmeden filmi başlattım. Ama tahmin edeceğiniz gibi, filme ilgimiz kısa sürdü. Daha on dakika izlememiştik ki, ellerim Duygu’nun vücudunu yoklamaya başlamıştı. Ama karşılaştığım şey sıcak ve yumuşak bir ten değil, sırılsıklam bir yün kazaktı.
    “Beni yanlış anlama ama, sırılsıklamsın. En iyisi çıkar şunları.”
   Güldü. Önce yün kazağı çıkardı. Altından kırmızı, balıkçı yaka bir kazak çıktı. Parmaklarımla onu yokladım, o da ıslaktı. Başımı salladım.
    “Tamam, onu da çıkarıyorum,” dedi. “Ama sakın aklına kötü fikirler getirmesin. Bu akşam film izleyeceğiz. Git bana gömleklerinden birini getir.” Kazağı kafasının üstünden çıkardı. Altından bembeyaz sütyeni çıktı. Sütyenin işlemelerinde parmaklarımı gezdirdim, ilk kez gördüğüm, çekici bir kadının vücudundan tahrik olurcasına. Ara ara, parmağım tenine değiyordu. Sonra gözlerinin içine baktım, ve tekrar başımı salladım.
    “Bu da ıslak,” dedim.
   Güldü.
   “Gömlek!” dedi.
    “Önce bunu çıkar,” dedim.
    “Hayatta çıkarmam,” dedi.
    “O halde dön arkanı,” dedim.
   Uysallıkla dinledi beni. Kıvrılarak karın üstü döndü. Heyecandan, sütyeninin arkasındaki kancayı uzunca bir süre sökemedim. Bir yandan onun sütyeniyle uğraşırken, bir yandan da kendi gömleğimi üzerimden atmaya çalışıyordum.
   Kulağına eğilip, “Seni çok özledim,” diye fısıldadım. Dolgun memeleri göğsüme değdi.
    “Ya tabi...” dedi.
   Pantolonunu çekip çıkardım. Belini öpmeye başladım, fazla vakit yitirmeden sırtına ulaştım. Omuzları, ve ardından ensesinde gezdirdim dudaklarımı. Daha şimdiden derin derin nefes alıp veriyordu. Sevişmeyi özleyen bir kadının vücudu vardı karşımda. Bu bana daha çok güven verdi. Kulağına yanaştım ve,
    “Seni seviyorum, bebeğim,” dedim.
   Bunu söylememle nefes alıp vermesi aniden durdu. Bir süre daha onu öpmeye çalıştım, ama git gide benden iyice kopup gitti. Sonunda üzerinden indim, yanına yattım. Gene Kelly bizden yüz milyonlarca kilometre uzaktaki bir dünyada hâlâ neşeyle “I’m singing in the rain...” diye şarkı söyleyerek, direğinin etrafında dönüyordu. Duygu usulcacık başını göğsümün üzerine koydu.
    “Yanlış bir şey söyledim?” dedim.
   Bir şey demedi.
    “Sen beni sevmiyorsun?” diye, aptalca başka bir deneme yaptım.
    “Hayır,” diyerek başını salladı. “Senin de beni sevdiğini biliyorum Gökçe,” dedi ağır ağır. “Ama bunun sana yetmediğini de biliyorum. Sen sevmek ya da sevilmek değil... bambaşka bir şey istiyorsun. Bende olmayan bir şey...”
   Ondan sonra ne olduysa oldu, birden bire her şey ağzımdan dökülmeye başladı. Ona mutsuz olmadığımı ama varoluşçuluğu yeni keşfeden bir çocuk edasıyla, “Hayattaki her şeyin bana boş geldiğini” itiraf ettim. Gülmeyin, bunlar benim için önemli şeylerdi. Hayattaki her şeyin boş gelmesi değil elbette; bu, doğası gereği, önemsiz bir gerçekti; ama Duygu’ya bunları söyleyebilmiş olmam benim için yeni ve heyecan verici bir şeydi. Ona kendimi her zamankinden yakın hissediyordum. Sonra arka arkaya aklımdan geçenleri söylemeye koyuldum. En başta kendimi biraz zorladım, ama bir süre sonra her şey kendiliğinden dökülmeye başladı. Bu ‘boşluk’ duygusunun nereden geldiğini bilmediğimi, ama hayatta tutunabileceğim (Duygu dışında tabi) hiçbir şeyin olmadığını söyledim. Bu yüzden kendime acımadığımı, kimsenin de bana acımasını istemediğimi de söyledim.
    “Ne istiyorsun peki?” diye sordu.
   Bir süre düşündüm.
    “Ölmek istemiyorum,” dedim. “Ama yaşamak isteyip istemediğime de emin değilim. İkisinin arasında bir yerde olmak istiyorum sanırım.”
   “Koma?”
    “Hayır, hayır, öyle bir şey de değil...
   “Seni hemen bitkisel hayata sokabilirim istersen. Bunun için yeterince sebebim var.”
    “Hayır, Duygu. Bitki olmak da istemiyorum. Yaşadığımı hissetmek istiyorum. Bunu hissedemeyeceksem de bunu hissetmemi sağlayacak bir şeyler istiyorum.”
    “Hissetmiyor musun?”
   Bir süre düşündüm. Kafamda düşüncelerimi toparlamaya çalıştım, sonra tane tane,
    “Yaşam bana ölümden fazlasını sunmadıktan sonra yaşamayı niçin isteyeyim ki?” dedim.
   Bir şey demedi.
   Ama sanırım nihayet bir şeyleri itiraf ediyor olmam onu rahatlamıştı. Bir süre daha sohbet ettik, ardından koltukta uyuya kaldık. Ertesi sabah uyandığımda Duygu hâlâ göğsümün üzerinde yatıyordu. Uyandığımı fark edince, başını kaldırdı gülümsedi bana.
    “Aslına bakarsan, ben de seni seviyorum,” dedi. “Kendini bir bitkiye dönüştürmeyi istesen bile seni seviyorum. Günün birinde, dönüştürürsen, o zaman da seni her gün sularım.”
   Ona var gücümle sarıldım, ve bir süre daha birlikte öylece uyuduk.
   Ondan sonra her şey yolunda gidebilirdi. Yeniden birbirimize kavuşmuştuk. Ama gitmedi. Çünkü o akşam işte, kalemi yuttum. Bundan daha budalaca bir şey düşünebiliyor musunuz? Ama hayır, düşündüğünüz kadar budalaca değil. Yaptığım her şeyin nedenini artık biliyorum. Ve yaptığım her şey gibi, kalemi yutmamın da bir nedeni vardı. O akşam Duygu’yla konuşmuş olmam, ona içimi boşaltmış olmam, bekleneceği gibi, bu ruh halini benden koparıp almamıştı. Olsa olsa, bana cesaret vermişti. Artık yaptığım en tuhaf eylemleri bile Duygu anlayacaktı. Benim gibi acınası halde bir insan için bundan daha rahatlatıcı bir şey olabilir mi? Herkesin beni “kafayı üşütmekle” suçlayacağı yerde, Duygu gerçeği bilecekti. Beni anlayacaktı. Hiçbir inancı, hiçbir ideali, yaşadığı günlerin hiçbir anlamı olmayan birinden ‘yaşamasını’ beklemek adil mi? Er geç bu soruyu soracaktı, ve o zaman benden o kadar nefret etmeyecekti. Başka bir deyişle, özgürleşmiştim. Duygu’yla seviştiğimiz ve konuştuğumuz o güzel yağmurlu gecede, beni hayata bağlayan son ipleri de zariflikle kesmiştim. Evet, o güne dek ölmememin tek sebebi Duygu’ydu çünkü. Ona her şeyi açıklamadan gidemezdim. Buna ne derseniz deyin; borç, sorumluluk, vicdan... belki de hepsi birden. Ve işte dün akşam, itiraf gecem olmuştu. Dünkü konuşmamız ona yazdığım veda mektubuydu. Her şeyin sebebini açıklayan mektup. Ve ertesi gün, Duygu evde yokken, anlamsızlık ve boşluk tekrar tüm ruhumu sarmalamışken, ansızın kalemi yutmuştum. Evet, onu yanlışlıkla yutmamıştım. Başka hiçbir sorunun bir şey ifade etmediği bir evrende çok basit, tek bir soru sormuştum kendime. “Bu boyda bir nesne, boğazıma takılırsa, acaba hâlâ nefes alabilir miyim?” Sorunun cevabını öğrenmenin tek bir yolu vardı: denemek.
   
   . . .
   
Ve geldik, başladığımız yere. Kalem kapağını yuttuğum o utanç verici geceyde. Talihin bir cilvesi sonucu, o gün de ölmemiştim. Eczacı ve Duygu beni kurtarmışlardı. Hastaneye yatırılmış, birkaç gün “istirat” etmiş, sonra tekrar evime postalanmıştım. Eve geldiğim gün mutfakta bir not bulmuştum sadece. Duygu’dan. Uzun bir not değildi, sadece beni ‘ne yazık ki’ çok sevmek gibi bir ‘lanet’le yaşamak zorunda olduğunu, ama ‘bizi (daha doğrusu beni) bekleyen sonun artık apaçık göründüğünü, bunu da bekleyip kendine ve bana işkence etmeye niyetli’ olmadığını, dolayısıyla artık temelli annesinin yanına gittiğini yazıyordu. “Sadece şunu bilmelisin Gökçe, yapmaya hazırlandığın şey için seni şimdiden affetmiyorum,” diye de bitiyordu.
   Ertesi gün çıkıp geldi. Ama sadece eşyalarını almaya. Çantalarını toplarken salondaki kırmızı koltuğumda oturup onu izliyordum. Bir kere bile yerimden kalkmadım.
    “Emin misin?” diye sorabildim bir ara. Cılız bir denemeydi; bir sonuç almayı umuyorsam daha fazlasını yapmam gerekirdi. Bana bakmadı bile; sadece bir an için yapmakta olduğu işi bıraktı. Duygu’yu kaybettiğimi işte o anda anladım. Başından kaybedileceği ortada olan bir mücadelenin anlamsız olacağını da anladım... ve daha fazla bir şey demedim. Evet, bir insan her şeyi elde edemez. Hem ölmeyi, hem yaşamayı bile isteyebilir belki, ama hem ölmeyi, hem de sevilmeyi istemek toyluktan başka bir şey değil.
   O gün hayatım korkunç bir denkleme indirgenmiş olduğunu fark ettim. Duygu yanımdan ayrıldıktan sonra tekrar bir şey olur da ölüm sarhoşluğuna kapılırsam, o zaman zaten kaybedecektim her şeyi. Diğer tarafta, Duygu’nun ayrılışıyla yaşama sarılıp normal bir insana dönüşürsem de bu kez Duygu haklı çıkmış olacaktı ve ondan uzak kalmam gerektiğine iyice inanacaktı. Kısacası Duygu’yla tekrar beraber olma şansım kalmamıştı.
   Vedalaştık.
   Ona son bir soru sordum.
    “Seni ara sıra arayabilir miyim?”
   Gülümsedi.
    “Elbette,” dedi.
   Elimi tuttu, gülümsedi bana.
    “Seni özleyeceğim,” dedi. “Bu benim alın yazım.”
    Öptüm onu sadece; gerçi bu soru soran bir öpücüktü. ‘Beni hâlâ seviyor musun?” diyordum. Verdiği karşılık uzun ve açıktı: “Evet, ne yazık ki seviyorum.”
   
   * * *
   
   Kalem kapağını yuttuktan sonra ve Duygu ayrıldıktan sonra büyük bir mücadeleyle geçti hayatım. Daha doğrusu, ilk günler kalın kafalılığım, gururum ve umutsuzluğum devam etti. İşten izin almıştım ve bütün gün evimde oturup hiçbir şey yapmayarak geçiriyordum vaktimi. Gecelerin gelmesini bekliyor, erkenden yatıyor, rüyasız, bomboş geceler geçiriyor, öğlene doğru anca uyanabiliyordum. Uyandığımda da kalkmak için bir neden bulamıyordum. Bazen saatlerce yatakta yatıp tavana gözlerimi dikiyor, hiçbir şey düşünmüyordum. Ama bu, o güne kadarki “sonsuzluk” meditasyonlarımdan biri değildi. Düpedüz acı çekiyordum. Bazı geceler yatağıma bile gitmiyordum. Kırmızı koltuğumda geçiriyordum bütün geceyi, uykuyla uyanıklık arasında gidip gelerek...
   Ve bir gün, bunun böyle devam edemeyeceğini anladım. Küstahça bir şekilde kendime acımıştım son bir haftadır. Acizliğimi kutluyor, çaresizliğimin arkasına gizleniyordum. Bir Kasım sabahıydı, yağmurlu geçen bir haftanın arkasından güneşin nihayet yüzünü göstediği ılık bir gün. Koltuğumdan kalktım. Aynaya baktım. Bir haftalık sakal vardı yüümde. İçler acısı bir halde gördüm kendimi. Kendimi öldürmeye cesaretim kalmamıştı, ben de vaktimi öldürüyordum. Ara yolu bulmuştum, ve bu sonsuza kadar böyle sürebilirdi. Bir karar vermiliydim. İkisinden birini seçmeliydim; yaşamayı ya da ölmeyi. Öleceksem bunun çaresine daha geç olmadan bakmalıydım, yaşayacaksam da.... hayata tutunmalıydım. İnsanın uzun bir çöküşten sonra kendisiyle nihayet yüzleştiği seyrek anlardan biriydi bu.
   İlk iş, kendime kocaman, şampiyonlar için bir kahvaltı hazırladım. Çay pişirdim, yumurta yaptım, bakkala gidip bomboş duran buzdolabımı tekrar doldurdum. Dışarı çıkmak, Kasım güneşini hissetmek beni daha da yüreklendirdi. Kahvaltımı eder etmez, botlarımı ayağıma geçirdim, onları boyadım, parlattım. Ardından kendimi dışarı attım. Vapurdan düştüğüm günden beri ilk kez vapura bindim. Bu kez kendime bir çay söyledim, hatta bir simit alıp martılara dağıttım. Moda’da sonbahar bir başkaydı. Sokaklar bomboştu. Parkta soğuğa direnmek için birbirlerine sımsıkı sarılmış çiftleri gördüm. Bu mevsimde romantik bir parkta sevgiline sarılmak... işte gerçek sevgi buydu. Ama bu mevsimde tek başına bir parkta gezinmek sıkıcıydı. Çay bahcesinde yaz kış demeden Duygu’yla vakit geçirdiğimiz yeri gördüm; tek başına gidip o masaya oturdum. Ama burada tek başına oturmanın keyifli olmadığını anlamam da uzun sürmedi ve kalkıp tekrar dar sokaklardan aşağıya indim. Rıhtımdaki Fasıl meyhanesine gittim. Bira ve patates söyledim; ama hiçbir zaman olmadığı kadar tatsız geldi ikisi de. Bira ve patatesten nefret ettiğime karar verdim. Oysa Duygu’yla liseden beri buraya gelip bu ikisini ısmarlardık kendimize. Bugüne kadar bu tatsız birleşime bayılmamın tek bir sebebi olmuştu. Duygu bunu seviyordu. Onunla birlikteyken ben de patates ve biranın üstüne bir şey tanımazdım.
   Kalktım. Saat beşe geliyordu. Tekrar vapura bindim. Evimin yolunu tuttum.
   Akşam hava kararırken önümde yepyeni bir yaşam beni bekliyordu.
   
   * * *
   
   Artık ne ölümü, ne de yaşamı düşünecek vaktim kalmıştı. Hayatımı geri kazanmıştım, şimdi de başka birininkini kazanmak vardı sırada. İlk olarak Duygu’ya onunla da, onsuz da artık yaşamayı başarabildiğimi göstermeliydim. Ama tercihen onunla.
   Bundan sonra yaptıklarımı kiminiz çakallık olarak niteleyebilirsiniz. Ancak bir insanın sevgisini kazanmak için her yol mubahtır! Zavallı Duygu apaçık bir komplo teorisine kurban gitmek üzere olduğunu bilmiyordu. Her akşam evimde oturup ertesi gün atacağım adımları düşünüyordum. İlk işim onunla bağlantıya geçmek olacaktı Ama bunu öyle büyük vaatler, büyük sözler ve itiraflarla yapmayacaktım. Onu korkutmak istemiyordum. Gündelik bir şey olmalıydı. Ve başardım da bunu. Onu aradım ve çamaşır makinesini nasıl çalıştıracağımı sordum. Uzun bir süre güldü, ama ben hiç bozuntuya vermedim.
    “Komik bir durum değil Duygu. Çamaşırlarım kirlendi ve yıkamam gerekiyor.”
    “Tamam, tamam,” dedi. “Sadece bana bir gün bunu soracağın hiç aklıma gelmezdi. Bak, şöyle yap. Sağ göze çamaşır tozunu koy, sola da yumuşatıcıyı.”
    “Teşekkür ederim,” dedim ve kapatıyordum ki, bu kez o,
    “Gökçe...” dedi.
    “Efendim,” dedim.
    “Beyazları ve renklileri ayır.”
    “Tamam.”
    Midemde hoş bir sancı hissettim. İçim içime sığmıyordu. Ama sakin ve vakur davranmalıydım.
   İzleyen günler bu böyle devam etti. Artık her gün onunla bir yolunu bulup buluşuyor ya da konuşuyordum. Önceleri bahaneler kolaydı. “Konserve açacağı nerede?” gibi sorular sormak için arıyordum onu. O da her defasında halimi merak ediyordu ve uzun uzun konuşuyorduk. Zamanla bu tür bahaneler tükendi, bu kez de ‘tesadüfen’ karşılaşmalar başladı. Çay bahçesinde, vapur iskelesinde... Bunları hep ben ayarlıyordum. Duygu’nun dünyada en sevdiği yerlerin çay bahçeleri olduğunu biliyordum ve Moda çay bahçesi onun bahçesiydi. Sık sık kendimi sokağın köşesinde nöbet tutarken buluyordum. Onu görünce de yürüye yürüye, bazen pervasızca ıslık çala çala oturduğu masanın önünden geçiyordum. Her defasında da onun beni fark edip peşimden seslenmesini bekliyordum. Ama sonra beklenmedik, bütün yöntemlerimi alt üst eden bir şey oldu. Bu kez Sultanahmet parkında o beni ‘tesadüfen’ karşılamaya geldi. Sabah işe gidiyordum, gazetemi almış yürüyordum. Tramvay durağının önünde gördüm onu.
    “Selam!” dedi. Üzerinde kırmızı bir palto, başında da kırmızı bir şapka vardı. Simsiyah saçları ve kocaman gözleriyle her zamanki gibi büyüleyiciydi.
    “Nereye?” diye bir anda karşıma dikildi. Heyecanlı görünüyordu.
   Heyecanlı davranırsam bütün planım alt üst olacaktı. Derin bir nefes aldım ve olabildiğince ilgisiz duyulmaya çalışarak,
    “İşe gidiyordum. Gazetemi almıştım...”
    “Demek tekrar başladın...”
    “Ekmek parası... Her şeyden kaçarsın, ev kirandan kaçamazsın...” dedim.
   Gülümsedi.
    “Söyle bakalım, senin ne işin var burada?” dedim.
   Duygu bir süre beni unuttu, çok önemli bir haber yakalamış gibi elimdeki gazeteye baktı. Alt dudağını ısırıyordu.
    “Gazetenin arka sayfasında insanın yüzünü bu kadar ciddileştirecek bir haber bulamazsın,” dedim.
    “İyi öyleyse... Canım vapura binmek istedi, o kadar,” dedi ve yürümeye başladı.
    “Tek başına?”
    “Damsız girilmez yazmıyordu hiçbir yerinde.”
    Peşine takıldım.
    “Ama sanırım geri gitsem iyi olacak...” dedi. “Madem senin de işin var.”
   Yürüye yürüye iskeleye vardık.
    “İşin?” dedi sonunda.
    “Ne kadar ilgisiz görünürsem, değerim o kadar artıyor... Hayatla ilgili öğrendiğim en temel bilgi bu oldu, bu son aylarda.”
    “Bana işlemez bayım,” dedi. “Bana işlemez.”
   Vapura bindik, tıpkı eskiden yaptığımız gibi, bir daha da inmedik o vapurdan. Akşama kadar bir o yakaya bir bu yakaya gittik durduk. Ben işimi unutmuştum, her şeyi unutmuştum. Tekrar Duygu’yla beraber olmanın mutluluğu içinde, onu kollarımın arasında tutmanın tatlı sarhoşluğuyla tüm dünyaya kucak açmıştım. Sohbet ediyor, birbirimize sarılıp denizi seyrediyor, vapur iskeleye yanaşınca da görevliler tarafından fark edilmemek için bir yerlere saklanıyorduk.
   Bir ara Duygu bana bir itirafta bulundu.
    “Seni çok seviyorum biliyorsun değil mi? Sen olmasaydın her düşecek gibi olduğumda kime tutunurdum? Keşke yine bir vapurda sarılsan bana diye düşünüp durdum bütün bu günler boyunca.”
   Denize baktı. Ve daldı gitti. Bir daha konuşmadı. Ben de sadece sımsıkı sarıldım ona. Oysa bir bilseydi, bu söyledikleri benim için de ne kadar geçerliydi!
   Sonunda geminin güvenlik görevlisi tarafından fark edildik.
    “Sizi bütün gün bu vapurda gördüm ben,” dedi, yanımıza gelerek. Sarayburnu açıklarındaydık, altıncı ya da yedinci yolculuğumuzun ortasındaydık.
   Ben tam bir bahaneyle sıvışmayı düşünürken Duygu dürüstçe,
    “Evet,” dedi. “Hiç inmedik çünkü.”
    “Niye inmiyorsunuz?”
    “Vapurunuz çok güzel,” dedi Duygu, ona gülümseyerek. “Çok temiz, çok bakımlı... Hatta boğazdaki en güzel vapur sizinkisi.”
   Güvenlik görevlisi bunu komik bulmadı ama en azından kızmayı düşünüyorduysa bundan vazgeçti. Yine de, kibarca da olsa bir dahaki iskelede güzel vapurundan toz olmamızı istedi.
   Dediğini yaptık. O akşam Duygu tekrar annesinin yanına döndü, ben de evime. Ayrılırken tekrar bir sessizlik oldu. Ancak bu eski zamanlardaki sessizlikten çok farklıydı. Bu kez ayrılmanın anlamsızlığıydı ikimizi rahatsız eden. Ve o akşam, saat on civarında bir telefon geldi. Duygu’ydu.
    “Gökçe..?”
    “Efendim?”
    “N’apıyorsun akşam?”
    “Oturup televizyon seyretmeyi planlıyordum.”
    “Hmm...”
    “Evet,” dedim, kararlılıkla. “Evimde oturup televizyon seyredeceğim.”
    “Anlıyorum... İzlemen gereken önemli bir şey mi var?”
   Aklıma hiçbir şey gelmedi, sonunda umutsuzca,
    “Hava raporu,” dedim.
    “Hava raporu mu?”
    “Evet,” dedim büyük bir ciddiyetle. “Emirgan korusunda hava güzel mi diye bakacağım. Sonra da rıhtımdaki havaya bakacağım, açık havada bira ve patatese uygun mu diye.”
   Aptal gibi duyulduğumu biliyordum; ya da yeni aşık olmuş toy bir genç gibi. Ama öyle olmadığımı iddia edebilir miydim?
    “İyi o zaman. Seni hava raporuyla yalnız bırakayım.”
    “Tamam,” dedim.
   Bir şey daha dememi bekledi, demedim.
    “O halde... görüşürüz,” dedi.
    “Tamam,” dedim tekrar.
   Kapattık. Kapatmamla sanırım 12 yaşından beri atmadığım o büyük çığlığı attım. Aynı anda Michael Jackson gibi dans etmeye, bir derviş gibi dönmeye, ve Elvis gibi şarkı söylemeye başladım. Telefon tekrar çaldı.
    “Alo?”
    “Gökçe...”
    “Evet?”
    “Bizde de televizyon var demek istedim sadece.”
   
   Tramvayla iskeleye indim. Sekiz on beş vapuruna yetiştim. Vapurda bu kez içeri oturdum. Kendime bir çay söyledim ve kente bakan tarafta, cam kenarına oturdum. Tüm saraylar, camiler ve Boğaz köprüsü ışıl ışıl parlıyordu. Buna rağmen yolculuk bir ömür boy sürdü gibi geldi. Sonunda yanlışlıkla vapurdan Kadıköy’de ineceğime, Haydarpaşa garında indim. Oradan bir taksiye bindim. O kadar heyecanlı ki kendim de şaşıyordum bu halime.
    “Merhaba!” dedi, kollarını açarak.
    “Selam..!”
   Sımsıkı sarıldık birbirimize. Kafamı kapıdan içeri uzatıp çevreme bakındım.
    “Annen...?”
    “Yok,” dedi gülerek. “Yemekleri pişirdi, sonra teyzemlere gitti.”
    “Ha... kalsaydı keşke,” dedim.
    “Ya...” dedi.
   Ona aldığım ucuz Köpeköldüren şarabını uzattım.
    “Özel bir akşama, özel bir şarap.”
    “Oo, damardan!” dedi.
    “Son günlerimin kurtarıcı,” dedim.
    “Alkoliğim benim!” dedi.
    “Kıçımı yırtsam bu şarapla alkolik olamam. Midem bir şişeden sonra beyaz bayrak çekiyor”
   Portakal kokulu mumların altında güzel bir akşam yemeğinin ardından Duygu’ya gelecekle ilgili projelerimden, hayallerimden bahsetmeye başladım. Merakla dinledi beni. Sanırım bundan sonra yaşamayı düşündüğümün en büyük garantisi buydu onun için. Işıklar kısıktı, birbirimizin yüzünü zar zor görüyorduk. Ama her şey o kadar güzeldi ki. Gece üçe kadar oturduk. Daha doğrusu ben oturdum... Duygu ben fark etmeden diğer boyuta sessiz sedasız geçmişti.
    “Seni seviyorum,” dedim.
   Yanıt gelmedi. Biraz bekledim, tekrar söyledim. Yine gelmeyince,
    “Kendime başka bir sevgili buldum...” dedim.
   Yanıt yok.
    “Bir erkek.”
   Yine yanıt vermeyince kesinkes uyuduğunu anladım. Onu kaldırıp yatağına taşıdım. Bir süre ne yapacağıma karar veremedim, ama uyuyan güzelin elleri ellerimi tutunca, başka bir çarem kalmadı, yanına uzandım.
   Sabaha doğru uyandığımızda kollarımız ve bacaklarımız birbirine dolanmıştı.


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Duygu sevilecek bir hatun
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
7 Ekim 2008
4. bölümü şöyle ikiyüz sayfa süren bir roman sonunda okumak isterdim. Duygu ile yaşanan ilişki gerçekten güzel ama 3. bölümden sonra böyle bir aşkı anlatmanız umarım yersiz çıkmaz. Göreceğiz. Düzeltme tavsiyeleri: Ben daha ilgiliydim, benim bu halimi gören (telefonda görülmez!) Duygu da daha kendine güvenle ve duruma hakim bir konuşma yürütüyordu. Kalem kapağını yuttuğum o utanç verici geceyde (geceye!). Hastaneye yatırılmış, birkaç gün “istirat” (istirahat!) etmiş, sonra tekrar evime postalanmıştım. Bir haftalık sakal vardı yüümde (yüzümde!). Buna rağmen yolculuk bir ömür boy (boyu!) sürdü gibi geldi. “Son günlerimin kurtarıcı (kurtarıcısı!),” dedim.

:: Duygu sevilecek bir hatun
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
7 Ekim 2008
4. bölümü şöyle ikiyüz sayfa süren bir roman sonunda okumak isterdim. Duygu ile yaşanan ilişki gerçekten güzel ama 3. bölümden sonra böyle bir aşkı anlatmanız umarım yersiz çıkmaz. Göreceğiz. Düzeltme tavsiyeleri: Ben daha ilgiliydim, benim bu halimi gören (telefonda görülmez!) Duygu da daha kendine güvenle ve duruma hakim bir konuşma yürütüyordu. Kalem kapağını yuttuğum o utanç verici geceyde (geceye!). Hastaneye yatırılmış, birkaç gün “istirat” (istirahat!) etmiş, sonra tekrar evime postalanmıştım. Bir haftalık sakal vardı yüümde (yüzümde!). Buna rağmen yolculuk bir ömür boy (boyu!) sürdü gibi geldi. “Son günlerimin kurtarıcı (kurtarıcısı!),” dedim.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.