..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Çocukların eğitimi, zaman kazanmak için nasıl zaman yitireceğimizi bilmemiz gereken bir meslektir. -Rousseau
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




12 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü  
Diren Yardımlı
Benden korkmuyordu artık, çünkü benim ondan korkmadığımı fark etmişti. Hem polisin ve yaşamın düşmanıydım ben; tıpkı onun gibi. Hayat ona çoktan küsmüştü belki, ama belki de ilk defa hayata kendisinden daha küskün biriyle karşılaşıyordu.


:BBFB:
Ardından ikincisi gelmişti. Bu kez olup bitenler muğlaktı. En azından kimse beni ölüme meydan okumakla suçlayamazdı. Yaptığım şey “her iyi yurttaşın” yapacağı türde bir şeydi. Oysa bir bilselerdi gerçeği...
    Olay şöyle gelişmişti.
    Her insanın günün kahramanı olma düşleri vardır. Karşıdan karşıya geçen yaşlı teyzeyi gelen petrol yüklü tankerin altında kalmaktan kurtarırız, haksız yere azarlanan, sokağın ortasında yaramazlık yaptığı için tokat yiyen zavallı çocuğu zalim babasının elinden alırız, o arada babaya da bir iki hayat dersi vermeyi ihmal etmeyiz. Gündüz düşleri çoğunlukla gündüz sokakta tek başımıza yürürken aklımıza gelirler. Gerçekleşmelerini beklemeden onlardan haz alırız, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olmaları onlardaki tılsımı yok etmez. Ancak bir an için duralım ve farz edelim ki bir tanesi gerçekleşti... sokakta yürüdüğünüz sırada eski bir binanın cam kenarındaki klima gözünüze çarptı. Aşağı baktınız, altında genç (ve mümkünse güzel) bir kızın durmakta olduğunu fark ettiniz. Koşmaya başladınız, o sırada klimayı orada tutan son menteşeler de söküldü ve ağır kasayla aranızda kıza doğru bir yarış başladı. O sırada arkadan bir yan kesicinin kıza doğru koştuğunu ve birkaç saniye içinde çantasını kapıp kaçacağını gördünüz. Siz galip geldiniz, kızı oradan iterek hem hayatını hem de çantasını kurtardınız. Ertesi gün kendinizi gazetelerde görebilirsiniz pekala. Dahası ardından hayatınızda birçok şey değişebilir.
    Günün kahramanı olmak her açıdan kârlıdır; genelde tek düze geçen bir günü kurtarmanın yanı sıra birkaç saniyede sevdiklerimizin ve sevmediklerimizin (ve o an etrafta olan başka kim varsa) saygısını ve hayranlığını kazanırız. Bir çırpıda yanlış izlenimler bıraktığımız insanları bizim hakkımızda bir kez daha düşünmek zorunda bırakırız. Günün kahramanı, İngilizlerin söylemeyi sevdikleri gibi bir “one-of-event”dir. Bir defaya mahsustur. Bunun için büyük erdemlere sahip olmak gerekmez. Kendi yaşamınıza fazla sahip çıkmamanız, varlığınız için fazla kaygılanmamanız yeterlidir. Günün kahramanı olmak benim yazgımda vardı.
       
Bir kış akşamıydı. Duygu’yla birlikte tiyatrodan çıkmış, İstiklal Caddesinde yürüyorduk. Gün son ışıklarını veriyordu, bir saate kalmadan akşam ruhu çökecekti. İstiklal her yıl bu dönemlerde yaptığı gibi yılbaşına hazırlıyordu kendini, ışıl ışıl aydınlanmıştı. Sağda solda akordeoncular akşamın son melodilerini çalıyor, son kuruşlarının kutularına düşmesini bekliyorlardı. Duygu koluma sımsıkı girmiş, havanın ve çevrenin tüm güzelliklerinin keyfini çıkarıyordu. Bütün gün hafif hafif yağan kar yerlere ince bir örtü gibi serilmişti. Ancak akşam saatlerinde kar şiddetini arttırmıştı. Son on dakikadır ise hava iyice bozulmaya doğru gidiyordu.
    “Bu gidişle fırtına çıkacak,” dedi Duygu, yüzünü atkısıyla biraz daha örterek.
    Şaşmaz meteoroloji tahminleri bir kez daha doğru çıkacak gibiydi. Bunu söylemesinin hemen ardından daha önceki hafif esintilere fark atan bir rüzgar cadde boyunca savrulup geçti. Ceketimin yakasını kaldırdım. Ardından İstiklal Caddesi önce sağanak yağmurun saldırısına uğradı. Yağmur öylesine ani bastırdı ki herkes ne yapacağını şaşırdı. Şemsiyeler açılmaya, şemsiyesi olmayanlar koşuşturmaya başladılar. Akordeoncular toplanıp gitti ve ıslak karları sağ sola sıçratarak yürüyen birkaç umursamaz dışında kimse kalmadı geriye. Dönüşüm öylesine hızlı olmuştu ki birkaç dakika sonra çevremize bakındığımızda hâlâ aynı cadde üzerinde bulunduğumuza inanmak güçtü. Ancak tabiat ananın hesaba katmadığı bir şey vardı Duygu da ben de hava muhalefetini severdik. Kendi açımdan bana savaşacak bir şeyler veriyordu. Böyle havalarda vücudum doğayla savaşırken ben içime kapanıp düşüncelerimle başbaşa kalabiliyordum. Duygu da sanırım o hayranı olduğu İskandinav ülkelerine biraz daha yakın hissediyordu kendini. Yine de düşmemek için koluma sımsıkı sarılmıştı. Yavaş yavaş Galatasaray’dan tünele doğru yürüyorduk. Bizim dışımızda şemsiyesiz kimse kalmamıştı dışarıda. Yanımıza almadığımıza pişman değildik, çünkü ikide bir önümüzden sahibini yitirmiş şemsiyeler uçuşuyor ya da tersine dönmüş şemsiyelerini panik içinde tekrar hayata döndürmeye çalışan insanlar beliriyordu. Biz ise ağır ağır, dinginlik ve kabullenmişlik içinde rüzgara karşı yürümeye devam ediyorduk.
    Hamlet’i izlemiştik ve kendi kendime düşüncelere dalmıştım. Sanırım hayatımda ilk defa şu “olmak ya da olmamak” lafının arkasındaki sır perdesini aralayabildiğimi hissediyordum. Ve bununla birlikte Shakespeare denen adamın, belki de sadece bir İngiliz şişirmesi olmayabileceğini düşünmeye başlamıştım. Bugüne dek İngiliz olan her şeye karşı ufak bir ön yargı beslediğimi itiraf etmeliyim. Kendime sık sık şu soruyu sorardım: Acaba Shakespeare İngiliz değil de, diyelim Mısırlı olsaydı bugünkü kadar ‘büyük’ olur muydu? Ya da Hobbes, Locke ve Russell gibi sürüsüne bereket pozitivist filozoflar Britanya’dan değil de örneğin Tacikistan’dan çıkmış olsalardı adlarını yine de bilecek miydik? Belki de boş düşüncelerdi bunların hepsi... belki de sadece kötü hava koşullarıydı bana İngiltere’yi hatırlatan. Hem Shakespeare’in oyunlarını başka birçoğundan daha çok seviyordum.
   Tam o sırada korkunç bir çığlık duyduk. Önce bir yankesicilik olayı zannettim, ama olayın çok daha masum olduğunu görmem uzun sürmedi. Orta yaşlarda, uzun boylu, pardesülü, şık bir hanımın ayağı kaymıştı. Deyim yerindeyse kıç üstü yere çakılmıştı. Düşüşüyle birlikte çantası ve tüm eşyaları da ortalığa saçılmıştı. Çevredikeler koşarak yanına gitti, ve kadını ayağa kalırdı. Ardından da etrafa saçılan eşyalarını toplamaya başladılar.
   Duygu bana baktı, ben de yardım edecek miyim diye? Ama doğrusunu isterseniz, hiç öyle bir niyetim yok. Bu sahneden tuhaf bir haz alıyordum ve bir süre daha sürmesini istiyordum.
   Düşüşü bir hayli gösterişli olmuştu; çığlığı da aynı şekilde. Ama böyle gösterişli bir kadını ıslak karın içinde birkaç saniyeden uzun görmeye kimse dayanamıyordu. Böyle kadınlar dimdik ayakta durmalıdırlar. Çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin güçlü ve soğuk kadınlarıdır onlar. Topuklu ayakkabılarıyla da olsa, yere sağlam basarlar. Hayatları kalabalık iş toplantılarında ve büyük şirketlerde geçse de aslında yalnızdırlar. Ancak bu yalnızlığı kendileri seçerler. Yalnızlık onları besler, onları özgüvenle doldurur. Oysa şimdi birdenbire kadının kendine ördüğü bu yalıtılmış ve tüm iplerini elinde tuttuğu dünyası kısa bir süreliğine dağılmıştı. İnsanlar umursamadan geçseler belki de her şey daha iyi olacaktı onun için.
   Sonra birden, kalabalığın içinde, aldığı tinerin etkisiyle şimdiden uçuşa geçmiş on iki on üç yaşlarında, eski püskü, yırtık pırtık kıyfaetli, kısa siyah saçlı ve kapkara yüzlü bir velet belirdi. Bir ruh gibi fark edilmeden yanımıza sokuldu, bizi geçti ve kadının çevresindeki kalabalığa karıştı. Birkaç saniye geçmemişti ki kadından bir çığlık daha geldi.
    “Çantam!” diye bağırdı. Her şey öylesine çabuk olmuştu ki kimse olup biteni doğru dürüst fark edemedi bile. Sadece orada duran bir adam diğerlerinden biraz daha atak davranabildi ve çocuğu kolundan sımsıkı yakaladı. Ancak o da çocuğun elindeki bıçağı görünce bıraktı ve geri çekildi.
    Kadın, “Durdurun onu!” diye bağırmaya başladı. Ancak az önce yardım-severlikleriyle örnek bir davranış sergileyen kalabalık şimdi pek bir gönülsüzleşmişti. Kadının haykırışı ardından birkaç işe yaramaz “Dur!” çağrısı oldu. Ancak çocuk uzaklaşır uzaklaşmaz herkes kadına döndü ve ona sorular sormaya, öğütler vermeye başladılar.
    “Polise gidin, polis bunları tanır,” dedi yaşlı bir kadın.
    “Çantanızda değerli bir şey var mıydı?” diye sordu başka biri.
    “Varsa, ne yapacak acaba?” diye sordum Duygu’ya.
   Duygu gülümsemesini zar zor geri tuttu.
    “Kızım yoksa peşinden gitmeye değmez… bunların ne yapacakları belli olmaz,” dedi tombul bir kadın.
    Tüm başlar onaylarcasına sallandı.
    Bu arada tinerci çocuk hâlâ gözle görülür mesafedeydi. Aldığı tinerin etkisinden olacak pek hızlı koşamıyordu da.
    “Çocuk hâlâ orada,” dedim.
    Kalabalık, bunu söylememden pek memnun olmadı ama kadın bana dönüp ‘sen de diğerleri gibi korkak mısın?’ diyen içli bir bakış attı. Aslında ne çanta, ne kadın umurumdaydı. Ama o sırada beni dürten başka bir şey oldu.
    “Hemen dönüyorum,” dedim Duygu’ya ve dönüp koşmaya başladım.
    “Hayır Gökçe!” diyen Duygu’nun sesini duydum arkamdan. Ama kovalamaca başlamıştı.
    Var gücümle çocuğun peşine takıldım. Mesafeyi hızla kapatıyordum. Peşinden geldiğimi fark ettiğinde artık aramızda yirmi metre ya var ya yoktu. Beni fark etmesiyle hızını arttırdı; peşinden “Dur çocuğum, dur!” diye bağırdım. Elbette durmaya niyeti yoktu. Birden bir ara sokağa daldı ve gözden kayboldu. Sokağın girişinde durdum. Beyoğlu’nun ara sokakları karışık ve karmaşık yerlerdir. Onların arasında bir kez kayboldunuz mu hiçbir yere varmayan bir labirenttesiniz demektir. Ansızın kendinizi deniz kenarında bulabilirsiniz, ya da gerisin geri başladığınız sokağa varabilirsiniz. Bu ikisi dışında fahişelerin camlarda oturup sigara içtikleri sokaklar ya da çingenelerin yaşadığı kiminin ürpertici, kiminin de esrarengiz bulacağı mahallelere ulaşırsınız. Bu bilinmeyen dünyaya dalıp dalmama konusunda kısa süreli bir kararsızlık geçirdim.. Sonra girdim. Artık koşmuyordum. Onun da buralarda koşup dikkat çekmeyeceğini biliyordum çünkü. Büyük bir olasılıkla apartman girişlerinden birine sığınmıştı. Hiç ses çıkarmadan yavaşça yürümeye başladım. Yollar çatallandıkça içgüdülerim bana bu çocuğun nasıl bir yol takip etmiş olabileceğini gösteriyordu. Sonunda kendimi ıssız ve yazları bile güneş göremeyecek kadar dar, eski binalarla çevrili bir sokağın ortasında buldum. O sırada bakkaldan dönen sekiz dokuz yaşlarında ufak bir kız belirdi önümde. Beni görünce yürümeyi bıraktı ve meraklı gözlerle bana bakmaya başladı. Çok geçmeden gözleri bir apartmana kaçamak bir bakış attı. Oradaydı! Kıza parmağımla beklemesini işaret ettim ve duvara iyice yaklaşarak sessiz adımlarla apartmanın girişine kadar vardım. Birkaç saniye bekledikten sonra girişin önüne atladım.
    “Yakaladım işte seni!” dedim, daha onu göremeden. Ama oradaydı. Zavallı velet aniden önüne çıkmamla yerinden sıçradı, elindeki bıçağı yere düşürdü. Hiç vakit kaybetmeden üzerine bastım ve karın içine fırlattım. Silahsızdı.
    “Sakın kaçmaya kalkma!” dedim.
    Üzerinde yırtık bir hırka, altında da büyük bir olasılıkla bir çöplükten bulup çıkardığı pis bir kumaş pantolon vardı. Yüzü kir içinde ve terliydi. Ağzından hızla buharlar çıkıp duruyordu. Gözleriyle sağı solu yokluyor, bir aralık bulup sıvışabilmeyi umuyordu. Ama ona bu fırsatı vermeyecektim. İki kolundan sımsıkı yakaladım.
    “Benden kaçabileceğini mi sandın!” dedim.
    “Siktir!” dedi ve beni itmeye çalıştı. Sudan çıkmış balık gibi çırpınıyordu.
    “Heey! Heey! Dur..! Dur diyorum sana!”
    “Öldürürüm!” diye bir tehdit savurdu.
    “Neyle?” dedim.
    Kendime olan güvenim beni şaşırtıyordu. Ardından itiş kakış başladı. Kendini duvardan duvara vuruyor, elimden kurtulmak için her yolu deniyordu. Tam bir enerji küpüydü. Yine de ondan güçlü çıkmıştım ve kurtulma şansı yoktu. Ama birden bire atması gereken son yere sıkı bir tekme attı. Bacaklarımın arasında dayanılmaz bir acı hissettim ve bir an için bu acı bir daha asla geçmeyecek sandım. Birlikte üç basamaklık merdivenlerden aşağı yuvarlandık ve bu kez çamurun içinde dövüşmeye başladık. Güçlü bir çocuk sayılmazdı, ama kavga etmesini biliyordu. Ellerini bıraktığım anda dövüşü kaybedeceğimi biliyordum.
    “Kes şunu!” diye bağırıyordum bir yandan. “Yahu kes diyorum, yoksa fena yaparım!” Korkudan değil, kızgınlıktan bağırıyordum. Durmaya niyeti yoktu, fırsatı olsa beni eşek sudan gelinceye dek dövebilmeyi hayal ettiği her halinden belliydi. Bu da tepemi attırıyordu işte. Ben ne yapmıştım ki ona? O sırada ellerinden birini kurtardı ve yüzüme sıkı bir tokat yedim. Bunun yarattığı şaşkınlıkla diğer elini de kaçırdım. Çocuk hızla bıçağının üzerine atladı. Ben de hemen ayağa kalktım.
    Karşı karşıyaydık. O bıçaklıydı, ben hala yediğim tokatın etkisindeydim.
    “Sakın!” dedim. Kızgın bir boğa gibi bakıyor, bıçağıyla tehdit ediyordu.
    “Sakın bir delilik yapmaya kalkma. Sonra işin içinden çıkamazsın,” dedim. Dememle üzerine atlamam bir oldu. İlk işim bıçağı tuttuğu eli yakalamaktı. Ancak o sırada bıçak, belki de kendi sakarlığımdan ötürü, yanağımı boydan boya yırttı. Artık öfkeden iyice köpürmüştüm ve ne yaptığımı kendim de bilmiyordum. Bağırıp çağırıyordum. Bıçakla bir darbe daha yedim. Pek deneyimsiz geçen hayatımın bana öğrettiği tüm küfürleri ardı arkasına sıralıyordum ve yine de onun bildiği küfürlerin yanında pek toy kaçan şeylerdi bunlar. Ama gürültü etrafta bir çok camın açılmasına yaramıştı. Tam üstümüzde bir yerden bir kadın “Ay durun!” diye bağırmaya başladı. Onu duyan başka pencereler açıldı. Artık bir Roma arenasında dövüşen iki köle gibi insanların heyecan kaynağıydık. O sırada sokak aralarından meraklı çocuklar da gelmiş, bizi izliyorlardı. Camlardaki kadınlar, bu kez çocuklara uzaklaşmaları için bağırmaya başladı. Tam bir kargaşa çıkmıştı.
    Yaklaşık üç beş dakika kadar orada, karın içinde boğuşmuş olmalıyız. Sonunda iyice yorulduğumu hissettim ve hiç beklemeyeceği bir anda, üstünlüğü ele geçirdiğim bir sırada kendimi karların içine bıraktım. Çocuk bir hamleyle üzerime çıktı ve dizleriyle boğazıma bastırmaya başladı.
    Bir an için ikimiz de durulduk.
    “Hadi öldür beni,” dedim.
    Bana şaşkın bir bakış attı.
Bekledim. Zar zor soluk alıyordum.
    “Ne duruyorsun? Kazandın. Öldür hadi beni!” dedim sinirli bir şekilde. Ardından kendimden hiç beklemeyeceğim türde bir gülme nöbetine tutuldum.
    Çocukcağız iyice afalladı.
    “Ne duruyorsun, bıçak elinde, ben altındayım. Sapla onu! Hadi sapla onu!”
    Yapmıyordu. On üç yaşında bir çocuğun beni öldürmesini beklemek saflıktı. En azından o sıralar öyle düşünmüştüm..
    Sonunda beni hiçbir zaman öldürmeyeceğini fark ettim.
    “Vay seni adi pısırık!” dedim doğrularak. “Bu bıçağı süs olsun diye taşıyorsun yanında demek.”
    Çocukcağızın bütün saldırganlığı uçup gitmişti. Üzerimden kalktı ve biraz ileri gitti. Orada karın içine oturdu ve kuşkuyla bana doğru bakmaya başladı. Ben de doğrulup oturdum. Sonra pencerelere döndüm, dedikoducu ev kadınlarına “Ne bakıyorsunuz!” diye seslendim. “Ayı mı oynatıyoruz burada! Kapatın camlarınızı! İşinize dönün!”
    Sözümü dinlediler. O sırada ağzım burnum kan içinde, karşımdaki veletten daha evcil görünmediğim kesindi.
    “İyi dövüştü…” dedim, yanağımdaki kanı montumla silerek.
    Bir şey demedi. Ona baktım.
    “Sen iyi misin?”
    “Abi harbiden öldürmemi mi istedin seni?” diye sordu.
    “Doğrusunu istersen, umurumda değil,” dedim.
    “Delisin abi.”
    “Bundan şüphen olmasın,” dedim. Baktım irkildi. Kalkmaya davrandı. “Korkma, zararsız bir deliyim.” Tekrar oturdu.
    Bir yandan üstümü başımı temizliyordum.
    “Öldürmediğin için sağol yine de,” dedim. Başını kaldırdı, “lafı mı olur” der gibi, utangaç bir şekile gülümsedi. Çanta elindeydi.
    “Peki ne yapacağız şimdi?” diye sordum. “Çantayı yani.”
    Çocuk bir süre ona, sonra da bana baktı.
    “Polise ispitlemek yok, di mi abi?”
    “Ne polisi be.. Ben de kaçıyorum onlardan,” diye bir yalan attım.
    Bunun üzerine çantayı bana attı. Hâlâ yanıma yaklaşmıyordu ama bıçağını beline sokmuştu. Tehlike geçmişti.
    “Hadi toz ol şimdi!” diyebilirdim o noktadan sonra. Yukarı çantayla çıkabilir, günün kahramanı olabilirdim. Ama sonra soğuktan dudaklarının tir tir titrediğini gördüm ve hayatta günün kahramanı olmaktan daha ilginç şeyler olabileceğini fark ettim.
    “Üzerindeki karları silkele,” dedim. “Eriyip su olmadan…”
    Sözümü dinledi, dediğimi yapmaya başladı.
    O üstünü başını silkelerken ben de ona bakıyordum. Kar ve ter yüzündeki tüm kiri alıp götürmüştü, altında da uysal bir yüz çıkmıştı. Benden korkmuyordu artık, çünkü benim ondan korkmadığımı biliyordu. Hem polisin ve yaşamın düşmanıydım ben; tıpkı onun gibi. Hayat ona çoktan küsmüştü belki, ama belki de ilk defa hayata kendisinden daha küskün biriyle karşılaşıyordu. Başım dönmeye başladı.
    “Şuraya biraz uzanmalıyım...” diye mırıtlandım kendi kendime. Karın içine uzandım. Bir süre gözlerimi kapadım ve ıslak karın vücuduma işlemesini hissettim. Çocuk bu kez meraklanmıştı, başıma geldi.
    “İyi misin abi?” dedi.
    “İyiyim, iyiyim.. biraz dinlenmem gerekiyor sadece,” dedim.
    “Ben senin gibi genç değilim artık,” dedim gülümseyerek.
    “Yine de fena değildin abi,” dedi.
    Başımı kaldırıp ona baktım. Vücudunda titremeyen tek yer gözleriydi o anda.
    “Üşüyorsun” dedim.
    Bir şey demedi.
    “Bana yardım et, gel şu merdivenlere oturalım,” dedim.
    “Yok abi, soğuktur orası. Taş,” dedi. “Karda oturalım daha iyi.”
    Git gide tansiyonumun düştüğünü hissediyordum. Ama aynı anda yepyeni, çoğu insanın bilmediği bir şeyle karşılaşıyordum. Tehlikeli olmalarıyla ün salmış Beyoğlu’nun tinerci çocuklarından biri karşımdaydı ve soğuktan tir tir titriyordu. İtiraf etmeliyim bu kılıkta bir çocuğun taşa, soğuk olduğu için oturmayacak olması bana her şeyden garip gelmişti. Onlar üşümezdi, onlar acı duymazdı, onlar ağlamazdı...
    “Yanağın abi…” dedi kendi yanağına dokunarak.
    “Bir şeyi yok,” dedim.
    “Kar bas. Soğuk iyi gelir.”
    Dediğini yaptım. Rahatlatıcıydı. Yavaşça dikildim, bir duvar kenarına kadar sürükledim kendimi.
    “Gel oturalım şuraya biraz,” dedim. Gelip duvarın dibine, yanıma çöktü.
    Peki şimdi ne yapacaktım? Kendinizi benim yerime koyun birkaç saniyeliğine ve bu noktadan sonra ne yapacağınızı kendinize sorun. İşin doğrusu ben bilmiyordum. ‘Hadi eyvallah’ deyip gitmek hiç içimden geçmiyordu o anda. Bu çocukla daha fazla vakit geçirmek istiyordum. Birden her şey benim için de tersine dönmüştü. Tamam, çantayı çalmıştı belki, ama hiç şüphe yoktu ki bu çantanın içindekilere kadından daha çok ihtiyacı vardı o anda. Ancak bundan da önemlisi, deyim yerindeyse, nihayet sokak-kardeşimi bulabilmiştim. Bu çocukla her şeyimi paylaşabileceğimi hissediyordum. Onda bugüne dek tanıdığım bütün insanlardan daha farklı… doğrusunu isterseniz, etkileyici bir şeyler vardı. Çektiği acılar gerçek acılardı, yaşadığı mutluluklar gerçekten yaşamda çok seyrek karşısına çıkan şeyler olmalıydı ve onların değerini çoğumuzdan daha iyi bildiği kesindi. Tüm bunlar gözlerinden okunuyordu. Bir de güven vardı. Yavruluğu boyunca sokakta yediği dayaklarla tüm insanlara düşman kesilmiş kediler vardır. Travmaları öylesine derinlere işlemiştir ki kimseyi kabul etmezler; ne bir dost elini, ne de uzatılan bir kap yemeği. Çoğu kez tam tersine, onları sevmeye çalışan ele tırmık atarlar, verilen yemeğe ancak veren uzaklaşınca yanaşırlar. Bencil ve saldırgan olurlar. Ancak çok seyrek olarak bu kedilerden biri güvenebileceği birini bulur. Bunlar kedilerin dilinden anlayan, sabırlı kişilerdir. Kediye uzattığı yemeği yemediği için kırılan, bozulan insanlar değil. Kedi onlara ilk buluşmalarda tırmık attığı için kediden soğuyan insanlar da değil. Yemeği bırakıp dönüp arkasını gidebilen ve ertesi gün ve ertesi gün bunu tekrar tekrar yapabilen insanlardır. Belki de kediyi hiçbir zaman görmeyen, sadece orada olduğunu ve kendisini izlediğini bildiği için ona her gün yemek götürebilen insanlardır. Ta ki bir gün gelir ve kedi kendiliğinden yemek bulma umuduyla o insanın yanına yaklaşır. Ancak o zaman da kediyi sevmeye kalkışmaz bu insanlar. Sadece önüne biraz daha yemek koyar. Sonra bir gün kedi kendiliğinden gelir ve bacaklarına sürtünmeye başlar. Artık ne yemek istiyordur, ne başka bir şey. Sadece sevilmek istiyordur. Doğduğundan beri özlemini çektiği, belki de o insanla karşılaşıncaya dek artık büsbütün unutmuş olduğu bu en temel içgüdü onda tekrar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu kedi hiçbir zaman sevecen, evcil kediler gibi olamaz bir daha; ama bir insana duyabileceği güven, tüm ev kedilerinin duyabileceği güvenden daha güçlü ve daha derindir. Bir gün yavruları olursa, yavrularını hangi apartmanda kollayacağını çok iyi bilir. Karşımda bu sokak kedisinin durduğunu hissediyordum.
    Ancak tüm bunları bildiğim halde, hatta o sırada tüm bunları düşündüğüm halde, yaptığım şey çok daha basit ve kim bilir, belki de yersizdi.
    “Bak...” dedim. “Çanta istersen sende kalsın. O yaşlı moruğun nasıl olsa kulaklarından fışkıracak kadar parası vardır.”
    Çantayı ona uzattım, ama almadı. Bir süre bekledikten sonra başını sağa sola salladı.
    “İyi, sen bilirsin...” dedim. “Ben olsam alırdım ama...”
    Bir süre daha bir şey söylemeden karşılıklı oturduk öyle.
    “Niye çalışmıyorsun?” diye sordum.
    “İş var mı abi?” dedi.
    “Ne bileyim... yok mu?”
    “Bir tezgahım vardı…” diye mırıldandı.
    “Ee? N’oldu?”
    “Kırdılar.”
    “Kim kırdı?”
    “Zabıta puştları abi.”
    “Hmm.. hakkaten puştluk etmişler...” dedim.
    “Evet abi,” dedi.
    Bir süre daha oturduk, birbirini tanımayan iki insanın konuşabileceği şeyleri konuştuk. O neler hissediyordu o sırada bilmiyorum, ama ben, herhalde az önce yaşadığım heyecandan olacak garip bir baş dönmesi içindeydim. Diğer tarafta biliyordum ki geriye iki seçenek kalmıştı. Kendime Shakespeare gibi şu soruyu sordum. Bencil olmak ya da olmamak? Kalkıp gidebilirdim, ya da daha zor olanını yapabilirdim. Bu sadece ona yardım etmek meselesi değildi. Daha zor bir şeydi. Çok sevdiğim paltomu çıkardım, sırtına koydum.
    Hemen “İstemiyorum abi...” deyip paltoyu üzerinden savurdu. Hareketleri kaba ve gururluydu, acınmaktansa acı çekmeyi bin kez yeğlerdi. Ama hesaba katmadığı bir şey vardı; ben bunu yapacağını bile bile montu ona vermiştim. Özel bir planım mı vardı? Hayır, o değildi. Sadece ona ‘ulaşmak’ için bunu yapmam gerektiğini hissettim.
    “Al onu yerden! O iyi bir palto!” dedim.
    “İstemiyorum abi,” dedi umursamazca. Az önce aramızda oluşan dostluğa sıkı bir darbe vurmaktaydım.
    “Al diyorum be sana. Sırılsıklam oluyor orada.”
    İsteksizce eğilip aldı. Ama sadece elinde tuttu.
    “Askı gibi tutacağına giy onu şimdi,” dedim.
    Giymiyordu. Giymeyecekti.
    “Eski bir palto. Sevdiğim bir şey olsa vermezdim zaten,” dedim. Bu büyük bir yalandı.
    “Olsun abi,” dedi. “Senin o.”
    “Ben zengin bir adamım,” dedim umursamazca. “Gider şimdi yenisini alırım.”
    Bir dakika içinde polisin peşinde olduğu zengin bir adama dönüştürmüştüm kendimi...
    Ama değmişti. Dünyada hiçbir şeye değiştirmeyeceğim bir gülüş belirdi yüzünde. Ardından paltoyu üzerine geçirdi.
    “Yakıştı valla!” dedim kendimi tutamayarak. Bu da bir yalan sayılabilirdi. Ama güzel bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Üzerinde otuz yaşında bir adamın sıkıcı paltosu olan on üç yaşında bir çocuğa dönüşmüştü tekrar.
    “Bak sana ne yapacağım.. İstemiyorum demeyeceksin çünkü bunu yapmadan gitmeyeceğimi bilmelisin,” dedim. Merakla bana bakmaya başladı. Cüzdanımı çıkardım, yanımdaki paranın çoğunu çıkarıp ona uzattım.
    “Hayır abi. İstemiyorum paranı.”
    “Al şunu!” dedim.
    “Almayacağım.”
    “Çalmaktan iyidir!”
    “Ben hırsız değilim abi.”
    “Eminim değilsin. O zaman şu parayla git kendine yeni bir tezgah yaptırt.”
    Almamakta diretiyordu; aslında anlıyordum onu. Ben de olsam almazdım. İstesem paltonun cebine tıkabilirdim bütün parayı. Büyük bir olasılıkla karşı koymazdı. Ama onu elimden almasını istiyordum. Parayı benden almasını, bunu da kendi isteğiyle yapmasını istiyordum. Gururunu birkaç saniyeliğine unutabilirdi pekala, yaşadığı sert dünyadan bir süreliğine uzaklaşabilirdi. Bunu görmek istiyordum.
    Sonra cebinden sarkan tiner torbasını gördüm. Aklıma daha parlak bir fikir geldi.
    “Bak o zaman senle bir alışveriş yapacağız. Sana bir şey vermiş olmayacağım.”
    “Hı?”
    “Şu cebindeki torbayı bana ver,” dedim.
    “Bunu mu?” Torbayı çıkarıp, baktı. “Yoo’ abi,” dedi, gülümseyerek. “Buna çok para saydım ben. Vermem onu kimseye.”
    “Emin ol bende de çok para var,” dedim. Herhalde bir tinerciye söylenecek son söz buydu, ama yeterince söylenmeyecek şey söylemiştim zaten.
    “Vermem abi.”
    “Vereceksin,” dedim. “Sadece vermekle de kalmayacaksın, benden aldığın parayla gidip yenisini almayacaksın. Kendine bir tezgah kuracaksın.”
    Bir anda anlaşmayı kendi lehime çevirmiştim. Fedakarlık yapan kişi o oluyordu bu durumda. Gururunu elden bırakmadan... Bir söz veriyordu; erkek erkeğe el sıkışacaktık. Ama hala kararsızdı. Bir adım daha öteye götürmeye karar verdim.
    “Bak, bütün günümü sana ayıracak değilim. Anlaşmayı kabul et. Etmeyeceksen de...”
    “N’olur?” dedi.
    ‘Seni polise götürürüm’ diyebilirdim pekala ve belki de boyun eğerdi, anlaşmayı kabul ederdi. Ama aramızda oluşan dostluğa sığmazdı bunu söylemem.
    “Etmeyeceksen de etme, bana ne...” dedim.
    Bunun üzerine kısa bir süre duraksadıktan sonra tineri bana uzattı. Ben de parayı avucuna saydım.
    “Akıllıca harca,” dedim.
    “Tamam abi,” dedi. On beş yirmi şişe yeni tinerin ödemesini yaptığımı neredeyse adım gibi biliyordum. Ama bana duyacağı güven için nedense bu değer gibi geliyordu.
    “Ama bana söz vermeni istiyorum,” dedim. “Sana verdiğim parayı bu pisliğe harcamayacaksın.”
    “Tamam,” dedi, pek oralı olmayarak.
    Bu kez başını tutup kaldırdım, gözlerini yakalamaya çalıştım. Sürekli kaçırıyordu. İşin doğrusu, benim için de bu kolay değildi. Soğuk terler döktüğümü hissediyordum. Hastalanıyor muydum?
    “Söz vermeni istiyorum,” dedim.
    Bir süre daha göz göze gelmemek için savaş verdikten sonra pes etti. Gözlerimin içine baktı.
    “Tamam abi, söz,” dedi. Değiş tokuşu yaptık. Tiner torbasını kadının çantasının içine koydum.
“Bakalım bunu görünce ne diyecek,” dedim. Çocuk bu defa güldü.
    Ayağa kalktık. Çocuk bir süre korkulu bir yüzle kalktığımız yere baktı. Ben de dönüp baktım ve oturduğumuz yerin kıpkırmızı olduğunu gördüm.
    “N’oldu, yaralandın mı?” diye sordum, endişeyle.
    “Hayır...” dedi. “Abi senden geliyor o kan.”
    “Benden mi?”
    “Abi, üzerindeki kazak kan içinde,” dedi ve kazağımın arkasını gösterdi. Çevirip baktım. Evet, benden geliyordu.
    “Önemli bir şey olmadığına eminim,” dedim gülümseyerek.
    “Abi, harbiden özür dilerim. Senin kafa biri olduğunu bilmiyordum.”
    “Takma kafana...” dedim ve gülümsedim ona. O sırada polis sirenlerini duyduk. Her zamanki gibi iş işten geçtikten sonra gelebiliyorlardı.
    “Hadi tüy!” dedim ona.
    “Tamam abi, sen de kaç, seni de görmesinler,” dedi. Niye benim de kaçmamı istiyor acaba diye düşünüyordum ki aklıma benim de bir “kanun kaçağı” olduğum geldi.
    “Doğru diyorsun... ben bu taraftan, sen o taraftan... hadi eyvallah!” dedim.
    Çocuk koşarak kaçtı.
    Yavaş yavaş, elimde kadının çantasıyla İstiklal Caddesi’ne doğru tırmanmaya başladım. Yürüdükçe halsizliğim iyice arttı. Artık ara ara önümü göremez oldum. Bacağımı da burkmuş olmalıydım, zar zor basabiliyordum.
    Yukarı vardığımda kalabalık dağılmıştı. Kadınla Duygu, Galatasaray Lisesi’nin önünde oturmuş beni bekliyorlardı. Hava yumuşamış, İstiklal Caddesi’ndeki kalabalıkta hissedilir bir artış olmuştu. Elimde çantayla döndüğümü görünce ikisi de koşarak yanıma geldiler.
    Duygu sımsıkı sarıldı bana.
    “Gökçe!” dedi korkulu bir sesle. “N’aptın sen? Yüzün kan içinde.”
    Bir şey demedim.
    Kadına çantasını attım.
    Kadın sımsıkı sarıldı ona. Hemen açıp içine baktı ve tiner torbasını görünce onu parmak uçlarıyla tutup çıkardı.
    “İyi bak ona!” dedim. “Senin için çantan ne kadar değerliyse, o da çocuk için o kadar değerliydi!”
    Duygu da kadın da şaşırmış bir şekilde bana baktılar.
    O sırada yere yığıldım.
    Duygu korku içinde bir çığlık attı. Tam ben düşmeden önce eline baktığını, ve elinin kıpkırmızı olduğunu gördüğünü fark ettim. Sonra daha fazla bir şey göremedim. Soğuk soğuk terliyordum. Gökyüzünden gözlerimin içine kar tanecikleri düşüyordu. Huzur vericiydi. Ve kan kaybından çok yakında ölecektim.
    Duygu’ya baktım.
    “Hayır Gökçe... hayır!” dedi.
    Konuşacak enerji ya da diyecek bir söz bulamadım... Gülümsedim ona sadece. Elini buldum ve sımsıkı tuttum onu.
    “Ah Gökçe! Çabuk bir ambulans çağırın!”
    Sonra yere çöktü ve sımsıkı sarıldı bana.
    “Niye?” dedi ağlayarak. “Niye yapıyorsun bunları kendine?”
    “Çünkü ölmeyi seviyorum,” diye fısıldadım kulağına. “En az seni sevdiğim kadar.”
    “Ah Gökçem benim... Ne yapacağım ben seninle?”
   
    Uyandığımda bir kez daha hastanedeydim. Bu kez farklı bir hastanede. Bomboş, ruhsuz bir odaydı. Flüoresan lambalar yoktu burada, ama öbür hastanedeki güzel manzara ve odadaki çiçekler de yoktu. En önemlisi, kimse yoktu. Bu kez kimsenin umurunda değildim demek. Belki de ölmüştüm. Bir kez daha hangisinin beni daha çok üzeceğine karar veremedim.
    Hastanede birkaç gün yattım. Çocukla dövüştüğüm sırada belimin arkasından sıkı bir bıçak darbesi yemiştim. Uzunca bir süre fark etmeden kan kaybetmiştim. Sonunda da fenalaşmış ve düşüp bayılmıştım. Bu kez İstiklal Caddesi’nde başka bir kalabalık beni apar topar yakındaki bir hastaneye götürmüştü. Bedenime yeni kan pompalanmış, ardından bir kez daha iyileşmiştim.
    Ama bu kez sadece bedenim iyileşmişti. Yitirdiğim birçok şey olmuştu... aralarından bir tanesi ise yitirmeyi göze alamayacağım bir şeydi.
    İyileştikten sonra kısa sürede tekrar iş hayatıma döndüm. Acentada aşağı yukarı herkes olayı duymuştu. Birkaç gün boyunca, hikayeyi onlarca defa tekrarlamam gerekti. İşin doğrusu, bundan keyif de alıyordum. Çoğu insanın gözünde canlarını teker teker, çekincesizce ve büyük bir kararlılıkla tüketen dokuz canlı bir kedi gibiydim. Kimse de beni anlayamıyordu aslında. Herkes nedenini soruyor, ve biliyordum ki en içlerinde hayata karşı bu vurdumduymaz duruşuma gizliden gizliye özeniyordu. Ben ise herkese yaptıklarımın düpedüz dikkatsizlik ve sakarlık olduğunu söylesem de, içten içten bu söylediğime inanmıyor, son anda karşı tarafın da inanmamasını sağlıyordum. Günün kahramanı olmuştum, orası kesin. Beni tanımayan, benimle ilgilenmeyen yok gibiydi. Bir kişi dışında.
    İstiklal Caddesi’ndeki olaydan sonra Duygu beklenmedik bir şekilde sessizliğe bürünü. Ne olayla, ne de sonrasıyla ilgili herhangi bir yorum yapmadı. İzleyen günlerde de ona hiç yakışmayan bir cansızlık çöktü üzerine. Önce bunun benimle bir ilgisi olabileceği ihtimalini düşünmüyordum bile; ama sonraları fark ettim ki yavaş yavaş benden uzaklaşıyordu. Hâlâ birlikte vakit geçiriyorduk, ama git gide eskisi gibi olmaktan çıktı her şey. Bir süre bu durumu görmezden geldim, ardından buna bir açıklama getiremeyeceğimi düşünerek her şeyi zamana bırakmayı denedim.
    Zaman bazen yaraları derinleştirir. Ve sonunda gerçek, tüm çıplaklığıyla kendini bana itiraf etti. Duygu gerçeği görmüştü. Korkunç gerçeği. Biliyordu ki ben hayata küsmüştüm. Sadece bu olsaydı belki aldırış etmezdi; hatta tersine benimle daha çok ilgilenirdi. Ama Duygu akıllı bir kızdı, ve bu gerçeğin kaçınılmaz sonucunu da görmüştü. Ben hayatla birlikte onun içinde yer alan her şeye de küsmüştüm. Başka bir deyişle, Duygu’ya ve aramızdaki ilişkiye de sırtımı çevirmiş bulunuyordum. Kişisel bir şey değildi, bunu biliyordu, ama hayatta hiçbir şeye değer vermeyen biri, elbette başka bir insana da değer vermezdi. Bunu hissediyordu, bana yetmediğini hissediyordu. Ve elbette bu durum karşısında diyecek bir şey bulamıyordu. “Benimle ilgilenmiyorsun!” diyemiyordu, çünkü sorun bundan daha derine gidiyordu. Onunla ilgilenmeyi istesem de, onunla ilgilenemezdim.
    Birkaç hafta bu böyle gitti; her geçen gün Duygu’yla biraz daha uzaklaştık. Hâlâ evime geliyor, benimle ilgileniyor, birlikte oturup yemek yiyorduk, ama paylaşılmayan iki hayatta oluyordu tüm bunlar. Ben işten döndükten sonra, akşamın kalanını salondaki koltuğumda geçiriyordum. Işığı bile yakmıyordum. Yanıyorduysa da söndürmüyordum. Sonunda Duygu bir iki iletişim kurma çabasının, bir iki de tek taraflı kavga ve ağlama nöbetinin ardından artık bir daha yanıma gelmeyeye karar verdi. Bana taşıdığı eşyalarını topladı ve annesinin yanına gitti. En başlarda, seyrek de olsa gelmeyi sürdürdü. Haftanın en az iki gün bana geliyor; ve yaşayan bir cesetle birlikte olmayı kaldırabilirse geceyi benimle geçirdiği de oluyordu. Ama gün geçtikçe, bu gelişlerin sayısı iyice azaldı. Kaldıramıyordu beni. Onu anlıyordum, ben de olsam kaldıramazdım benim gibi birini. Ara sıra beni arıyordu; aradığında, işin doğrusu seviniyordum. Akşam dokuzda telefon çaldığında, bunun Duygu olduğunu biliyordum. Ama sevincim ve heyecanım telefonu açıncaya kadar sürüyordu sadece. Ahizeyi kaldırdıktan sonra beynim boşalıyordu birden. “Alo,” diyor, daha fazlasını getiremiyordum. Oysa biliyordum, Duygu onunla iletişim kurmamı, duruma bir açıklama getirmemi bekliyordu. Ben ise bu konulara girmiyordum. Başka herhangi bir konuya da girmiyordum ya. Çok az ve en gereksiz konular hakkında konuşuyordum. Sohete dönüşebilecek konuları yutkunarak içime atıyordum. Niye yapıyordum bunları? Duygu bir süre çaresizlik içinde, sohbeti zar zor yürütüyor, umutsuzca bana uyum sağlamaya çalışıyor, ama sonra daha fazla dayanamayarak, izin istiyor ve telefonu kapıyordu. Her telefon görüşmesi bir öncekinden daha kopuk oluyordu. Görüşme bittiğinde de kendimi elimde ahizeyle boşluğa aptal aptal gülümserken buluyordum. Duygu’yu hızlı bir şekilde kaybettiğimi biliyordum. Ama bundan da acısı, her şeyi toparlamanın benim elimde olduğunu da biliyordum. Ve buna rağmen, kılımı kıpırdatmıyor olmam beni çelişkide bırakıyordu –bir çelişki, ki itiraf edeyim, bana başka her şeyden daha ilgi çekici geliyordu. Bir şeyler hissediyordum hâlâ demek. Onu seviyordum, annesine gideceğine benimle olmasını istiyordum, ve bunu elde etmek için yapmam gereken çok basit bir şey vardı, ama sesini duyduğum anda o korkunç boşluk hissi herşeyi ele geçiriyordu.
    Ve sonra o korkunç akşam geldi. Hem de en kötü zamanda.


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Daha başarılı
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
7 Ekim 2008
3. bölümü sevdim. Heyecanlı ve hareketliydi. Tinerci çocuk ile başlayan kavganın sessiz bir dostluğa dönüşü ve kediyi anlatımınız güzeldi. Düzeltme tekliflerim: Akordeoncular toplanıp gitti ve ıslak karları sağ (sağa!) sola sıçratarak yürüyen birkaç umursamaz dışında kimse kalmadı geriye. “Çingenlerin” yerine “romanların” yazsanız daha iyi olur derim. Camlardaki kadınlar, bu kez çocuklara uzaklaşmaları için bağırmaya başladı (başladılar!). Sonunda iyice yorulduğumu hissettim ve hiç beklemeyeceği (beklemediğim!) bir anda, üstünlüğü ele geçirdiğim bir sırada kendimi karların içine bıraktım. “İyiyim, iyiyim.. biraz dinlenmem gerekiyor sadece,” dedim. “Ben senin gibi genç değilim artık,” dedim gülümseyerek. (Bu diyalogun ikisi aynı sırada yazılması gerekir!) İstiklal Caddesi’ndeki olaydan sonra Duygu beklenmedik bir şekilde sessizliğe bürünü (büründü!). Sonunda Duygu bir iki iletişim kurma çabasının, bir iki de tek taraflı kavga ve ağlama nöbetinin ardından artık bir daha yanıma gelmeyeye (gelmemeye!) karar verdi Haftanın en az iki gün (günü!) bana geliyor; ve yaşayan bir cesetle birlikte olmayı kaldırabilirse geceyi benimle geçirdiği de oluyordu Sohete (sohbete!) dönüşebilecek konuları yutkunarak içime atıyordum




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2021 | © Diren Yardımlı, 2021
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.