..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Ben bir dünya yurttaşıyım. -Sokrates
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




10 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm  
Diren Yardımlı
Yaşama konusunda hevesini yitirmiş Gökçe ölmenin yeni yollarını deniyor. Ama yaşamak ne kadar zorsa, aslında ölmenin de bundan daha kolay olmadığını görüyor. Lusifer'in Lambası, üçüncü bölümüyle devam ediyor...


:CJAC:
Garip bir koku hissettim. En önce koku hissedilir derler zaten... Kimyasal ve nahoş bir koku. Sesi algılamam bundan sonra oldu. Ritmik bir ses saatlerdir kulağımda tınlıyor, bir tür meditasyon halinde kalmama neden oluyordu. Gözlerimi açmaya ihtiyaç duymuyordum, hiçbir şey düşünmek istemiyordum.
   Sonunda gözlerimi araladığımda önümde bembeyaz, titrek bir ışık gördüm. Gözlerimi biraz daha açtım; tepemde bir flüoresan lamba, sol tarafımda da bir pencere vardı. Dışarıdaysa ağaçlar ve bulutlar. Ritmik sesin kaynağı diğer tarafımdaydı. Kalp atışlarımı isteyen herkesin duyabileceği duruma getiren bir aletten geliyordu. Bir hastanedeydim. Makine kendi kendine ötüyordu, flüoresan lambanın gazının tükenmekte olduğunu benim dışımda kimse bilmiyordu. Oda bomboştu.
   Tekrar gözlerimi kapadım ve derin bir uykuya daldım. Birkaç saat daha uyumuş olmalıyım; yeniden gözlerimi açtığımda kuşlar ve bulutlar yoktu, pencerenin diğer tarafı kapkaranlıktı. Hem bu kez çevremde insanlar vardı. Başım ağrıyordu. Başucumda sırasıyla doktoru, hemşireyi, Duygu’yu ve annesini gördüm. Gülümsedim onlara. Aslında hiç de mutlu olmamıştım onları gördüğüme. Hiçbiri sormaya cesaret edemese de, hepsi benden bir açıklama bekliyorlardı. Ne diyebilirdim ki onlara? Bir şey dememek en iyisiydi. Bir hastanedeydim, hasta olmak en doğal hakkımdı. Görünüşlerine bakılırsa benim hala her an ölebileceğimi sanıyorlardır. Elimi kıpırdattım, Duygu yanıma geldi, olabildiğince yorgun görünmeye çalışan gözlerle ona baktım ve ona gülümsedim. Elimi tuttu, tekrar gözlerimi kapadım.
   Orada olduklarını bildiğim halde akşama kadar gözlerimi açmadım. Bir ara bir hareketlenme oldu ve birileri gitti. Doktor ve hemşireler gidip geliyorlardı. Hepsi de uyuduğumu zannediyordu. Bir süre sonra tekrar gözlerimi açtığımda odada bir tek Duygu vardı. Benim uyandığımı fark etmedi, ben de bunu belli edecek bir şey yapmadım. İkimiz de bomboş ve yalnız olduğumuz bir odadaymışız gibi geçirdik o geceyi. Sabaha doğru, uyuyormuş gibi yapmaktan yorgun düşmüş bir halde gerçekten uyuya kaldım. Uyandığımda Duygu hâlâ başucumdaydı.
    “Günaydın,” dedim bu kez.
   Yanıt vermeye gerek duymadı. Doktora uyandığımı haber vermek için sessizce kalkıp çıktı.
   Pencereden içeri sabah güneşi giriyordu. Kalabalık bir kuş sürüsü binaların arasında dolanıp duruyordu. Güzel bir gündü. On dakika boyunca onları izledim. Onların arasında olabilmeyi, bu olmayacaksa da bir ömür boyu burada yatıp onları izleyebilmeyi hayal ettim. Bir binanın arkasında kaybolduklarında kendimi yalnızlaşmış hissettim. Bir süre boş gökyüzüne baktım, ardından çaresizce gözlerimi odaya çevirdim. Duygu geri gelmişti, acıklı acıklı bana bakıyordu. Tekrar pencereye döndüm; kuşları görürüm umuduyla. Bir süre baktım, ama kuşlar gelmedi.
    Hâlâ canım düşünmek istemiyordu. Düşünceler acı veriyordu. Düşünceler anlam yüklüydü. Anlamlar ürkütücüydü. Aldatıcıydı. En son anlam her zaman kocaman bir anlamsızlığa varıyordu. Bomboş. Ne dünya evrenin merkezindeydi, ne ben dünyanın merkezindeydim. Dünya evrenin bir kenarında dönen sıkıştırılmış bir toz bulutuydu, ben ise onun üzerinde bilinç denen lanetle kutsanmış zavallı bir organizmaydım. Her şeyin özeti buydu. Hâlâ yaşıyor olmamın çok basit bir nedeni vardı, umursamıyordum. Özellikle şunu ya da bunu umursamıyor değildim, umursamıyordum sadece. Yaşıyor olmam, var olmam umurumda değildi. Yaşamın anlamsız olduğunu fark edip ölümü seçen o zavallılardan değildim. Ölümün daha anlamlı olduğunu düşünmüyordum. Ya da yaşamdan kurtulmak isteyecek kadar ondan nefret eden biri değildim. Bu bir anlam olurdu. Bir tercih yapmak demek olurdu. Ben tercih de yapmak istemiyordum. Çünkü ha o ha bu, ikisi de anlamsızdı. Onun yerine burada yatıp bu anlamsızlığın keyfini çıkarmak, bu aldatmalarla ve yanılsamalarla dolu tiyatro sahnesinde bir "yaşam performansı" göstermek... işin doğrusu daha kolay geliyordu. Bir saksı gibi cam kenarında oturmak, kimse beni fark etmeden yaşamayı sürdürmek istiyordum. Düşünmeyi istemeyen ben, düşünceler üzerine düşünmeye koyulmuştum. Düşünce böyle bir şey işte... Kuşlar ortadan kaybolmamış olsaydı, bunların hiçbiri geçmezdi aklımdan.
   Yutkunmaya çalıştım, ama boğazıma saplanan ağrıyla bunu bir daha denememeye karar verdim. Sonradan öğrendiğim üzere o gün nefes alıp verebileyim diye boğazıma bir elik açması gerektiğini düşünen yaşlı bakkalcı işi garantiye almak için boğazımı neredeyse boydan boya yarmıştı. Hastaneye geldiğimde yuttuğum kalem kapağının sözü bile edilmemişti, çünkü bu kez de kan kaybından ölmek üzereydim. Ne var ki yine de kalem kapağını bulmuşlardı... Ardından hastanenin mavi önlüklü kahramanları beni yoğun bakıma almış, vücuduma litrelerce kan pompalamışlardı.        

Bütün bunları neredeyse kutsal bir dinginlikle vev onurlu bir vakurlukla karşılamıştım. Size bir itirafta bulunayım, o gün kalem kapağını yuttuğumda ve artık öleceğimi düşündüğümde, bu fikre kendimi çoktan alıştırmıştım bile. Öyle ki kimileriniz beni zaten çoktan ölmüş biri olarak tanımlamakta zorluk çekmeyecektir. Çünkü tuhaftır söylemesi, bahsettiğim olay son birkaç ay içinde, ölümle üçüncü yüzleşmemdi. Ölümle oynuyordum, bedenimin ve ruhumun dayanıklılık sınırlarını sınıyordum ve kendimi ölüme teslim etmekten ve olacakları beklemekten düpedüz zevk alır olmuştum. Beni kınamayın, ve bu söyleyeceğim için bana kızmayın ama siz de aslında ölümü seviyorsunuz, biliyorum. Sadece siz değil, bütün dünyayı "ölüm" fikri gizliden gizliye çekiyor. Aksi takdirde niçin sürekli içinde ölümler olan filmler bizi daha çok çekiyor? Niçin gazetelerdeki hiç tanımadığımız insanların ölüm ilanlarını sürekli okuma ihtiyacı duyuyoruz? Ölümü hatırlamak hepimize iyi geliyor. O yüzdendir ki en güzel filmler bir uçağın yolcularının öldüğünü gördüğümüz ya da dünyanın felaketlerle boğuştuğu ve bir çırpıda milyonlarca insanın öldüğü filmlerdir. İyi ve sıradan insanların kaçırıldığı, sonra da vahşice öldürüldüğü gerilim filmleri izlemediniz mi? Peki zevk almadınız mı? Bir kişinin bile ölmediği kaç film çekildi şu dünyada? Demek halktan talep var ölüme karşı.
   Gelelim benim ölümlerime...
...
   İlki bundan bir ay önce olmuştu; bir akşam işten dönerken şehir hatları vapurundan denize düşmüştüm. Olayın garip duyulduğunun farkındayım; her gün İstanbul sularında yolculuk eden on binlerce insan arasında (ve her ne kadar İstanbul vapurları ve İstanbul boğazı böyle bir eylem için her insana zaman zaman ayartıcı görünse de) benden başka kimin başına böyle bir talihsizlik gelmiştir? Hem bana tuhaf gelen başka bir şey daha vardı. Düşüşümün hemen arkasından o akşam orada olan bir (hatta yanılmıyorsam, tek) görgü tanığı olaydan bir düşüş değil düpedüz bir atlayış olarak bahsetmişti. Haliyle, böyle ‘çılgınca’ bir fikri en başlarda apaçık inkar etmiştim. Hangi sağ duyulu insan durup dururken şehir hattı vapurundan boğazın akıntılı sularına atlardı ki? O karanlıkta? O soğukta?
   Ne var ki zamanla görüşüm... tabiri caizse, yumuşadı. Artık eskisi kadar emin değildim bunun basit bir kaza olduğundan.
   Şu bir gerçekti, o akşam boğazın suları her zamankinden güzel görünmüştü gözüme. Bunu yadsıyarak kendimi kandırmanın bir alemi yok. Karanlık ise, ürkütücü olmak şöyle dursun, bu çekiciliğe çekicilik katmıştı. Sık sık akşamları iş çıkışında, vapura binip karşıya geçer, Duygu'yla buluşurdum. Bu yolculuklarda da denizin vahşi güzelliğe bakıp günümün (belki de tepeden tırnağa tüm varoluşumun) anlamsızlığını aklamasam da bir süreliğine unutabiliyordum. İnsan böyle anlarda duygusallaşır, duygusal insan elinde olmadan abartır; abartı tutkuya, tutku ise saplantıya dönüşebilir. Varoluşumun anlamsızlığını unutarak erdiğim huzurun, onu hatırlamamla büyük bir düş kırıklığına dönüşmesi uzun sürmemişti. Vapur iskeleye yaklaştıkça, kentin ışıkları arttıkça, bir anda her şey gözüme daha farklı görünmeye başlamıştı. Kentin ışıkları gözümü tırmalıyordu, sokaklardan denize kadar ulaşan trafik uğultusu kulaklarımı acıtıyordu. O ışıklara, o gürültüye ulaşmak istiyor muydum gerçekten? Vapuru durdurabilmeyi istediğimi hatırlıyorum, belki birkaç gece, belki birkaç hafta denizin ortasında kalabilmeyi... Hatırladıklarım bundan ibaret, çünkü sarhoş gibiydim o gece. Evet, kim bilir, belki de sarhoştum. Cebimde bir tekel kanyağı taşımaya başlamıştım ondan bir süre önce. Büyüklerden değil, hani o iç cebe sığacağı iddia edilenlerden. Pek dokunmamıştım hoş, kanyağın tadına bir türlü alışamamıştım. Ama o gece.. içmiş miydim vapurda? O soğuğa başka nasıl dayanmış olabilirim? Evet soğuk... soğuk bir geceydi; vapurun üst katında, açık havada oturuyordum. Benim dışımda, birkaç sıra önde, kulağında kulakları olan genç bir çocuk vardı sadece. O benim varlığımı umursamıyordu. Ben de onun orada olmasından —yalnızlığı aradığım böyle bir akşamda— rahatsız olmuyordum.
   Bu noktada İstanbul şehir hattı vapurlarıyla ilgili, bilmeyenler için, ufak bir açıklama yapmama izin verin. Vapurların en üst katında oturma yerlerinin dışında, vapurun kıç tarafında yolculara kapalı bir alan vardır. Orada can simitleri, can yelekleri ve birkaç filika durur. Henüz bir işe yaradıklarını gören olmamıştır, ama parlak turuncu renkleriyle vapurdaki en göz alıcı nesneler oldukları kuşku götürmez. Vapurun o tarafıyla, yolcuların bulunduğu tarafı ayıran demir bir kapı vardır. Kapı genelde kilitli durur, ama özellikle kış günlerinde, kimsenin yukarısını kullanmadığı zamanlarda bu kapının açık unutulduğu da olur. O akşam da açıktı. Kulaklı çocuk birkaç sıra önümde oturuyordu, oturduğum yerden sadece sırtını görebiliyordum. Kapı ise hemen yanı başımdaydı. Gıcırdayarak açılıp kapanıyordu. Kendi kendine açılıp kapanan bir kapı kadar davetkar bir şey düşünebiliyor musunuz? Hem bu kapı, “diğer tarafa” açılan bir kapıydı; yasak bölgeye. Bir süre onu izledim; sonra yavaşça yerimden kalktım. Niyetim masumdu, yalnızca kapıyı kapatacaktım. Durduğum yerden kaptan köşkü de görünüyordu. Hatta kaptanın kendisi bile görünüyordu. Sırtı dönüktü, belli ki boğazın dalgalı sularını seyretmeye dalmıştı, ve bu karanlık, fırtınalı günde beni fark etmesine olanak yoktu. Kapıya kadar gittim, önce kapının soğuk demirlerini tuttum. O an onu kapayıp gerisin geri yerime oturabilirdim. Ama bunu yapmaktansa kapıyı biraz daha araladım, bir süre ‘içeri’ baktıktan sonra yavaşça oraya adım attım. Canım vapurun en ucuna kadar gitmek istedi. Vapurun bu bölümü sanki başka bir dünyaydı. Deneyimli tayfaların girip çıktığı bu bölümde, aşağıdaki suyla aranızda, vapurun geri kalan her yerinde bulunan demirler de yoktur. Ucuna kadar yürüdünüz mü bir uçurumun kıyısındasınızdır artık. Yürüdüm oraya kadar. Altımda pervanenin gücüyle köpüren sular büyük bir hızla karanlığa karışıp yok oluyordu. Ve sonra işte, arkamdan bir ses duydum.
    “Hey!”
   Dönüp baktım; koyu renk paltosunun altında beyazlar giyinmiş bir adam hızlı adımlarla bana doğru geliyordu. Kaptan, köşkünden çıkmıştı. O ana dek beni fark etmemiş olan çocuk da ayaklanmış, olup bitene bakıyordu.
    “Birader, ne yapıyorsun?” dedi adam.
   Bir şey demeden yüzüne baktım sadece.
    “Hemen çık oradan. Orası yasak bölge.”
   Ne oldu ben de bilmiyorum.. belki de sadece yaramazlığım tuttu. Emir almak hoşuma gitmişti, çünkü onu çiğneyebilme olanağı doğmuştu. Kimse beni tutamazdı, kimse beni durduramazdı... Evet, beni yakalayamayacaktı. Bıraktım kendimi aşağıya. Ya da kulaklıklı gencin söylediği gibi atladım. Gecenin karanlığında boğazın sularına gömüldüm. Soğukluk tüm bedenimi sardı. Hava kabarcıkları beni gıdıkladı. Deniz yukarıda göründüğünden daha vahşi, daha dalgalı ve elbette buz gibiydi. Daha o andan anlamıştım doğayla mücadele etmenin anlamsız olacağını. Mutlak son, en iyi ihtimalle, birkaç dakika ötemdeydi. Kulaklarımın içinden gelen yoğun bir çınlama duymaya başladım. Çocukken sırf bu sesi duyabilmek için, saatlerce denizde kalır, vaktimin çoğunu da suyun altında geçirirdim.
   Biz insanlar suyu ne kadar seversek sevelim ona ait değiliz. Belki de öyle olmamız gerekiyordu. Belki de hepimizin ana karnından havuzlara doğmamız, oradan da okyanuslara açılmamız gerekiyordu. Ancak bunu yapmadık. Vaktiyle seçimi yaptık ve toprağın üzerinde yaşamaya başladık. Oysa hepimizin içinde suya bir özlem, suyla buluşmak için gizli bir istek var. Ben de o isteğimi hayata geçirmiştim. Tekrar suyla buluşmanın coşkusuyla ayrılacaktım hayattan. Gerekçem kişiseldi. Bunu kimseye anlatamayacaktım, kimse bilemeyecekti. Düşlediğim gibi bir kahraman olarak ölmeyecektim, ama en azından doğru yerde, doğru zamanda gerçekleştirmiş olacaktım bunu. Evet, yanıt buydu. Bu yüzden atlamıştım denize. Ve o an dalgaların beni hangi kıyıya sürükleyeceğini bile merak etmiyordum. Ömrümün geri kalanını ve mümkünse biraz daha fazlasını bu suların içinde geçirmek istiyordum.
   En başta atlarken içgüdüsel olarak ya da alışkanlıktan olacak, gözlerimi sımsıkı yummuştum. Şimdi ise gözlerim açıktık ve hiçbir şey göremesem de çevremi kuşatan bu boğuk karanlık yer yüzünde görebileceğim her şeyden daha güzel geliyordu gözüme. Yavaşça koluma sürtünen bir şey hissetim. Kolumu kıpırdatmamla, ani bir hareketle uzaklaştı. Belki de karşılaşacağım son canlı bu balıktı. İstemeyerek onu korkutmuştum. Ardından tepemden bir şeylerin geçtiğini hissettim. Başımı yavaşça kaldırdım ve bir balık sürüsünün karartısını gördüm. Her yerden yaşam fışkırıyordu burada. Evet, ıssız bir karanlığın içine düşmemiştim, tersine balıklar ve planktonların yaşadığı zengin bir evrenin, kıpır kıpır bir yaşam alanının tam ortasındaydım. Bir balık sürüsünün peşine takılıp bu buğulu görüntü ve boğuk sesin hakim olduğu muhteşem dünyanın içinde bir süre süzülebilmeyi, vakit geçirebilmeyi hayal ettim. Biz kara sürüngenleri için böyle vahşi denizler çoğu kez hayranlıkla karışık bir korku duygusuna neden olur. Muhtemelen bu suların altında yaşayanlar için de yukarısı aynı geliyordur. Ben ise sınırın diğer tarafına geçmiştim ve ilk defa, daha önceleri tanımadığım ama aslında bu koca gezegeni paylaştığımız bu sessiz sakinlerin arasına katılmıştım. Burada bir yabancıydım belki, ama bir düşman değildim. Uzlaşmak için gelmiştim. Fazla kalamayacaktım belki, ama gitmeden önce en azından onlara uğramış, yaşama karşı belki de son borcumu ödemiş olacaktım. “Sizi görmeden gitmedim,” diyebilmiştim balıklara. O an bu his, geri kalan her şeyden daha heyecan vericiydi.
   Niçin suya atladığımı artık hiç düşünmüyordum. Suyun altına girmemle birlikte, yukarıda yaptığım her şey benim için bir anda önemsizleşmişti. Öleceğimi kabullenmiştim, bu konuda yapabileceğim hiçbir şeyin olmadığını biliyordum. Ve nedense bu ufak bir ayrıntıydı sadece.
   Soğuğun etkisiyle bedenim yavaş yavaş uyuşuyordu. Üşüdüğümü daha az hissediyor, kanım yavaşlıyor, bilincim tükeniyordu. Az sonra buranın doğal bir parçası olacaktım. Balıklar beni yiyeceklerdi belki, ve onların bir parçası olarak daha derin sulara açılacaktım. Yukarıda bir ışık belirmeye başlamıştı.
   O ışık her şeyin sonu olacaktı.
   Suyun da kendine özgü bir mizah anlayışı var; bedenimin ardından hayallerimin de suya düşmesi uzun sürmedi. Birden bire su yüzeyine çıktığımı hissettim. Ve “ışığın” az önce terk ettiğim vapurun kıçında duran bir adamın elinde tuttuğu kocaman bir fenerden geldiğini gördüm. Ansızın yanıma büyük bir şapırtıyla turuncu bir can simidi düştü. Hemen ardından bir tane daha. Ve bir tane daha. Çok geçmeden denizin kara yüzeyi turuncu simitlerle kaplandı. Başımı kaldırıp yukarı baktım, daha nicesi yoldaydı. Kaptanı gördüm.
    “Dayan evlat! Durdurdum gemiyi!” diye bağırdı ve kayboldu. Vapurun kıçına insanlar doluşmuştu bile. Aralarından bazılarının suya atlamaları uzun sürmedi. Hepsi birden ödüllük bir yemmişim gibi kahramanca bana doğru yüzmeye başladılar. O sırada balıkçı tekneleri de çevreme doluşmuştu. Arka arkaya geliyorlardı. Kara suların ne çok balıkçıyı içinde gizlediğine şaşıp kaldım. Çok geçmeden vapurdan yüzüp gelen üç güçlü adam beni yakalamıştı. Karanlık denizin ortasında onlarca far yüzümüze vuruyordu artık. Duran vapurdan yüzlerce meraklı surat bizi izliyordu. Sonra beni bir balıkçı teknesine çıkardılar. İmparatorlukların başkentinde, kıtaların buluştuğu yerin tam ortasında intihar etmeye kalkarsanız başınıza gelecek budur! Hoş intihar değildi niyetim. Hiç o şekilde bakmamıştım. Ne mutsuz, ne de umutsuzdum. Yine de kurtarılmıştım. Ve buna ne kadar ihtiyacım olduğunu bilmiyordum.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.