..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Gülün dikene katlanması onu güzel kokulu yaptı." -Mevlana
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




6 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam  
Diren Yardımlı
Yeni bir roman... Ölümü Ziyaret bunun bir taslağı niteliğindeydi. Bu kez romanın tamamını İzEdebiyat'tan okuyabileceksiniz. Görüş ve fikirlerinizi merakla bekliyorum. İzEdebiyat'ta yayınlanması istenmeyen görüşler diren@istanbul.com adresine yazılabilir. Gelen tüm postalara yanıt vermeye çalışacağım. Dilerim hoşunuza gider!


:CADD:
Akşam, dinginlik ve amaçsızlık içinde akıp gidiyordu. Her akşam böyleydi. Bu dinginliği, pürüzsüzlüğü, akışkanlığı korumak, benim için bir saplantı haline gelmişti. İşten eve gelir, ayakkabılarımı çıkarır, kravatımı gevşetir, salondaki kırmızı koltuğuma kurulur; kendimi zamanın amaçsız, ereksiz sonsuzluğuna oracıkta teslim ederdim.
   İki hayatım vardı. Bu her zaman böyle olmamıştı. Eskiden tutarlıydım. Sıkıcıydım belki, ama tutarlı. Son bir yıl içerisinde bu durum değişmeye başladı. Son üç aydır ise iyice farkına vardım. Hayatlarımdan biri Dr. Jeykyll-vari bir gündüz hayatıydı. Güler yüzlü, sevecen ve güvenilir bir insandım. Yardımseverdim. Diğer hayatım ise akşam kapıdan girince başlıyordu. Onda ise... hiçbir şey yoktu. Bomboştu. Eylemsizdi. Hatta düşüncesizdi. Evet, hiçbir şey düşünmeden geçirebiliyordum bütün bir akşamı. Beni yanlış anlamayın, bu, “hayat anlamsız geliyordu” gibi tipik bir modern zamanlar depresyon vakası değildi. Kendime acıdığımdan falan da değildi. Hiçbir şikayetim, hiçbir sıkıntım yoktu, ve belki de en önemlisi hiçbir hoşnutsuzluğum da. Tersine en hoşnut olduğum zaman, akşam eve gelip, koltuğuma kurulup, ‘hiçbir şey’i düşünmediğim bu zamanlardı. Eskiden caz dinlerdim böyle zamanlarda. Ama sonraları bundan da vazgeçtim. Televizyonu açardım bazen, bir film varsa onu izlerdim. Özellikle konusu ilgimi çektiğinden ya da oyuncu ya da yönetmenine özel bir ilgi duyduğumdan değil, sadece ertesi gün işte, “Dün akşam ne yaptın?” sorusuna “Film seyrettim,” diyebilmek ve böylelikle başka türlü uzayıp gidecek, gereksiz bir sohbetin önünü kesebilmek için. Ama son zamanlarda film de seyretmez olmuştum. Yine televizyonu açıyordum, bir kaleydoskop izler gibi görüntüleri, hareketleri ve renkleri izliyordum artık sadece. Televizyon, ilgimi sadece uzay belgesellerinde çekiyordu. Son zamanlarda uzayı daha bir sever olmuştum. O da zaman gibi sonsuzdu. Zaman gibi o da bir yere varmıyordu.
   Ama uzay belgeselleri seyrek çıkardı. O yüzden genelde sadece koltuğumda oturur, zamana kancayı takıp, onunla birlikte akıp giderdim.
   Gündüz hayatımda yaşamımın bu dingin amaçsızlığını kimseye belli etmezdim. O saatlerde ‘her insan’ gibiydim. Gülerdim, kızardım. Rol yaptığımdan ya da insanları kandırmayı sevdiğimden değil. Bunu belli etmenin bir yolu olmadığından. Zamanın amaçsız bir sonsuzluğa doğru gittiğini ve aslında oraya çoktan varmış olduğunu ama nedense hâlâ gitmeye devam ettiğini, çünkü önünü kesecek hiçbir şeyin olmadığını mı anlatacaktım? Kimseye söyleyemezdim bunu. Yine uçsuz bucaksız bir tartışmanın içinde bulurdum kendimi. Ya da beni düpedüz deli zannederlerdi. Böyle düşünmelerini istemezdim, çünkü deli falan değildim. Hem bana öyle geliyordu ki, son zamanlarda şirkette bunu fark eden başkaları da olmuştu. Benim bu gerçeği fark etmiş olduğumu değil (dediğim gibi, bunu kimse bilemezdi) ama başkaları da benimle aynı gerçeği fark etmişe benziyordu. Ara sıra masalarının başında bomboş ifadelerle önlerine bakanlar görürdüm. Sanki bir an için tüm yaşamdan, iş sorumluluklarından, sosyal sıkıntılardan kopup gidiyorlardı. Sonsuzluğun içine anlık bir bakış atıyorlardı. Sonsuzluğun boşluğu içinde kısa süreli ruhsal bir dinginliğe ulaşıyorlardı. Kim bilir ne düşünüyorlardı o sırada? Muhtemelen, benim gibi, onlar da hiçbir şey düşünmüyorlardı. Sadece bir hisse kapılıyorlardı. Ama onları bu histen uyandırmak için önlerindeki telefonun çalması yeterliydi. “Akşam yemeğe gidelim mi?” diye bir soru geldiğinde ise, büsbütün sıyrılırlardı bu hoş duygudan. Beni ise, bırakın telefonun çalmasını, en şiddetli deprem bile bu ‘uyanış’tan kurtaramazdı. Gerçeği biliyordum. Anlık bir vahiy değildi bu benim için. Hep onunla yaşıyordum. O yüzden onlar gibi bomboş önüme bakmıyordum. Başkaları adına bir şey söyleyemem; ama zamanın tükenmesinden korkanların aksine, ben zamanın sonsuzluğuyla ve bu sonsuzluğun amaçsızlığıyla çoktan barışmıştım. Hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde biliyordum, zaman tükenmeyecekti. Bir yere de varmayacaktı. Yirmi yıl sonra kendimi nerede mi görüyordum? Yanıtı huzur verici bir şekilde basit ve kesindi. Burada. Bu koltuğun üzerinde.
   Salonumda, televizyonun üzerinde kare şeklinde, ahşap, bir duvar saatim vardı. ‘Uyanış’ımın başladığı sıralar, televizyondan çok onu izlemeye başladım. Ama sonra, geçen hafta aniden ondan kurtuldum. Kız arkadaşım Duygu “Niye kaldırdın o saati?” diye sorunca, “Sevmemeye başladım,” dedim sadece. Oysa cevabı çok daha derindi. O saat kareydi. Kare bir saat, zamanın doğasına aykırıydı. Dahası tüm hayata karşı duruyordu. Zaman sonsuzdu. Saatin arkasında bir sürü dişlinin günün yirmi dört saati durmadan bir o yana, bir bu yana dönüyor olması ve bu esnada karmaşık mekanik bir sürecin aksamadan işliyor olması, zamanın özünde gizlenen basitliği ve amaçsızlığı değiştirmiyordu. Gerçek şuydu ki, saatin varacağı hiçbir yer yoktu. O yüzden yuvarlak olmalıydı; bir yuvarlak kadar basit, bir yuvarlak kadar sonsuz. Kendi etrafında amaçsızca dönmeliydi.
       
Sultanahmet’te, bin yıldır sokakları aynı duran, tarihin çeşitli dönemlerinde depremler ve yangınlar nedeniyle binaları zorunlu olarak yenilenmiş, dar sokaklı bir mahallede, Osmanlı dönemine ait, yüz yıllık, nohut oda bakla sofa, altı metre yüksekliğindeki duvarlarıyla, tavanındaki ahşap süslemeleriyle etkileyici bir görünüm sunan ve geldiğimde bulduğum paslı ama vaktiyle görkemli olduğu her halinden belli olan bir avizenin bulunduğu bir dairede oturuyordum. Banyom ise görkemden uzaktı, daha doğrusu bir banyom yoktu. Klozetin üzerine tutturulmuş beyaz, plastik bir duşum vardı. Suyun yarısı, duşun minik deliklerine ulaşamadan, borunun çevresinden aşağı akıyordu. Duşa kadar varan suyun da çatlaklardan aşağıdakilerin tepesine aktığını evi tuttuktan sonra keşfetmiştim. Gerekmediği sürece duş almamaya özen gösteriyordum.
   Bu köhne binada en çok hoşuma giden şey, alt kattaki bakkaldı. Yaşlı, Ecevit şapkalı bir amca, bütün gün orada oturuyor, nesli tükenmiş markaları olan sigaralar satıyordu. Tezgahın hemen arkasında ise tavana kadar uzanan şarap rafları vardı, şişelerin üzerindeki toz tabakasına bakılırsa erken Cumhuriyet dönemine giden eski şaraplardı bunlar. Yaşlı adam şaraptan anlayan biri değildi, ve bunların bozuk olduğunu düşündüğünden, üç aşağı, beş yukarı bana hepsini bedavaya vermeye razıydı. Belki de bozulmuşlardı gerçekten, ama tadları yine de hoşuma gidiyordu.
   Bu daireyi etkileyici yapan (hala ayakta duruyor olmasını ve ucuz eski şaraplarını saymazsak) iki şey daha vardı. Biri kabaca beş yüz yıl geriye gidiyordu, öbürü ise tam bin beş yüz yıl. Muhtemelen son birkaç yüz yıldır benden önceki birçok kiracı da tam olarak bu iki nedenle burada yaşamayı seçmişti. Bu dairenin salon olduğuna karar verdiğim odasının, kuzeye bakan çürük çerçeveli penceresinden dışarı bakınca Ayasoyfa müzesi tüm ihtişamıyla, diğer tarafta ise Sultanahmet Camisi tüm zerafetiyle duruyordu. Evet, yaşamım can sıkıcı olabilirdi, ama manzaram kesinlikle değildi.
   Kırmızı koltuğumda oturup duvarı izlemediğim zamanlarda cam kenarında oturur, loş aydınlatmasıyla gotik bir atmosfere bürünen Ayasoyfa’ya bakar ve uçsuz bucaksız hayallere dalardım. Hava, sisli olduğu günlerde beni kolayca yüzlerce yıl geriye götürürdü. Sanırım sanat tarihi eğitimimden geriye kalan tek eğlenceli şey bu hayallerdi. Bu hayallerin olmadığı yaşamım, tepeden tırnağa, baştan sona, kusursuz bir boşluk ve anlamsızlık içinde akıp gidiyordu.
       
Gençliğimde böyle değildim. O zamanlar her delikanlı gibi ben de uçları mesken edinmiştim. Altmışlar, yetmişler geçmişti ve seksenler geriye savunulacak fazla birşey bırakmadıysa bile, ben katılacak gruplar, atılacak sloganlar buluyordum. Böyle bir yeteneğim vardı. Daha lisedeydim ve kendime benim gibi bir grup arkadaş bulmuştum ve düzenli olarak, İstiklal caddesinde, sonunda bizi yeni bir dünyanın beklediğine inandığımız, uzun yürüyüşlere katılırdık. Seksenlerin gençleriydik, ideolojilerden bağışıktık, tek bir ülkümüz vardı, o da bu düzenin yıkılmasıydı. Bu düzenden öylesine nefret ediyordum ki yerine gelecek olan şey ilgimi çekmiyordu. Hiçbiri olmasam ve hiçbiri özellikle ilgimi çekmese de azınlıkların için, anarşistler için, eşcinseller için, baş örtüsü takmak isteyenler için, istemeyenler için yürüyordum. Tanrı’ya pek inanmasam da Tanrı’ya inananlara inanıyor, ve onlara destek oluyordum. Kısacası bir duruş sergileyebilen herkese destek oluyordum. Bir statüko düşmanıydım, ve sanırım tek amacım bir şey isteyenlerin yanında durup, onu istemeyenlerin huzurunu kaçırabilmekti. Kendi çapımda bir anarşist sayılabilirdim, ama anarşistlerin örgütlenmesi düşüncesine nedense ısınamadığımdan, bağımsızlığımı her zaman koruyordum. O günlerde ömrümün sonuna kadar böyle kalacağıma ant içebilirdim. Dünyayı bilinmedik bir şeye dönüştürmek uğruna durmadan yürüyordum, ve zamanla ne kadar yürürsek yürüyelim, bu ‘yeni dünya’ya hiçbir zaman ulaşamayacağımı anladığımızda bile ben yürümeye devam ettim. (Aslında dünya zaten her gün benim takip edemeyeceğim kadar hızlı değişiyordu). Yürüdüm çünkü yapacak başka bir şeyim yoktu; yürüdüm çünkü yapayalnızdım ve canım fena sıkılıyordu. Bu yürüyüşleri seviyordum, tıpkı bazı insanların parkta ya da deniz kenarında yürümeyi sevmesi gibi; bazen Greenpeace, bazen Atatürk, bazen de öldürülen (ve çoğunlukla adını öldürüldüğü gün öğrendiğim) bir gazeteci ya da bir yazar için yürüyordum. Yürüdükçe can sıkıntım gidiyor, neşeleniyordum. Çevremizi kuşatan o ‘büyük boşluğu’ şimdiden hissediyordum ve insanların arasında olmaya ihtiyacım vardı. O günlerde sıradışı olan, yalıtılmış olan ve dışta kalan her şeye sarılıyordum. İçtenliğin ‘karşı durmada’ olduğuna inanıyor ve her genç gibi ben de ‘aykırılığımı’ giyim kuşamımla ilan ediyordum. Tam tersine inansam da, en başat ideolojim biçimsellikti ve tek bir Tanrım vardı, o da salaştı. Zaman ilerledikçe yaşamdaki herşey bana daha da önemsiz görünmeye başladı, ama bunu en usturuplu şekilde gösterecek kıyafetleri, her gün gardırobumdan özenle seçiyordum.
   Keşke o günlerde bilseydim ne denli derin ve güçlü bir komploya kurban gittiğimi! Sık sık yanlış bir fikrin savunuculuğunu (Kim bilir neydi! Bir kez için bile başımı kaldırıp pankartlarda ne yazdığına bakmamıştım) yaptığımdan, kendimi karakolda bulurdum. Artık beni tanıyan polisler de bunu bildiklerinden beri rahat bırakırlardı. Geldiğimde ‘Yine mi sen?’ dercesine gülümseyenler olurdu. Bir gün beni buradan toplamaya gelen teyzemin, polislerden birine “Şimdi yapacağını yapsın, birkaç yıl sonra başkalarından hiçbir farkı kalmayacak nasıl olsa,” dediğini duyduğumda ve polisler de teyzeme hak verdiğinde küplere binmiştim. Daha sonra, yıllar geçtikçe, bunu söyleyen teyzemden şiddetle nefret eder olmuştum. Çünkü yaşlı kadın geçen her günle, biraz daha haklı çıkıyordu. ‘Başkalarından hiçbir farkı kalmayacak.’ Bu ürkütücü söz, çok geçmeden benim yazgım oldu. Ondan kaçtıkça, ona yaklaşır oldum. Kendimi durmadan sorguluyordum, farkım ne, diye. Yanıtı ise uzun süren bir sessizlik ve içimde git gide büyüyen derin bir umutsuzluk oluyordu. Anladım ki ‘batılı’ bir anlayışla, öğretmenlerim, annem, babam ve geri kalan herkes tüm eylemlerimi, aykırılıklarımı ve onların gözünde ‘yaramazlıklarımı’, sadece gençliğimin tadını çıkarmak olarak görüyorlardı. Oyun oynadığımı düşünüyorlardı. Onların gözünde, kumdan kaleleri yıkmaktan, İstiklal caddesinde camları indirmeye terfi etmiştim. Belirsiz bir geleceğin kahramanı olduğuma inanan tek kişi, kendimdi. Bunu fark ettiğim gün yürümeye son verdim. Tek bir adım daha atmadım.
   Gelecekle ilgili hiçbir ülküm olmamıştı hiçbir zaman, ama geleceğin belirsizliğinin verdiği bir çekicilik olmuştu her zaman. Şimdi o da yoktu. Artık tüm başkaldırımı, tüm ayaklanmalarımı içimde yapıyordum. Git gide içime kapandım.
    Ve sonunda olan oldu. Gün geldi, ortaya başından beri tasarlanan ben çıktım. Artık özel değildim, geneldim. Asiliğin ve aykırılığın yerini, uzlaşımcılık almıştı. Kimse kendini belirlemiyordu, beni de başka herkes gibi beş milyar insanlı bir dünya şekillendiriyordu, ve ona başkaldırmanın toyluktan başka bir şey olmadığına ben de inanmıştım. Evet, nihayet inandırmışlardı beni de buna. Artık ne başarılı, ne de başarısızdım, en belirgin özelliği sıradanlığı olan can sıkıcı bir turist rehberi olmaya doğru gidiyordum. Üniversitede, içimde kalan son asi ruhla, mühendislik ya da tıp değil sanat tarihi okumuştum, ve bazı profesörlerimin etkisiyle edindiğim idealizm hastalığıyla bir süre mesleğimi icra etmeye de çalışmıştım. (Kim beni suçlayabilirdi? Cılız da olsa, bu da bir tür aykırılık sayılabilirdi.) Ama beş milyar insan burada da peşimi bırakmadı ve çok geçmeden parasızlığın kokusu, nefesimin kokusuyla birleşti, sanat tutkusunun soğuk bir metropolde karın doyurmadığını (klişeyi bağışlayın) fark ettim ve bu kez para kazanabileceğim bir mesleğe yöneldim. Kısa sürede bir kokard edindim ve ardından İstanbul’a gelmiş ve dünyanın bu tarafındaki yaşam akışını en ufak bir şekilde anlayamayacak İngiliz turistlerin, oryantal ve otantik meraklarını gidermek için makyajdan geçmiş bir Osmanlı tarihi anlatmaya başladım. Turlarımın adı “Gece İstanbul”du. Rakiplerimden farklı olarak, ben rehberlik gezilerimi, gece hava karardıktan, insanlar evlerine çekildikten ve kenti güneşin değil, flüoresan lambaların aydınlattığı saatlerde gerçekleştiriyordum. Galata Kulesi'nden başlıyor, oradan ara sokaklardan Karaköy’e iniyor ve sabahın ilk ışıklarıyla Sultanahmet meydanında oluyorduk.
   Şirkettekiler bana ‘gece gezgini’ lakabını takmıştım. Ama yöneticiler bu durumdan hoşnuttular. Turlarım ilgi görüyor ve sık sık klişelerin dışına çıkıp turistlere alışılmıştan farklı hikayeler anlatabiliyordum.
    “Biz Türkler,” diye başlardım Galata Kulesi’nin önünde in cinin top oynadığı küçük meydanda. (Turistlerden sonra turlarımla en çok ilgilenenler civardaki çingene çocuklarıydı.) “Doğunun Vikingleriydik. (Bu benzetme, pek hoşlarına giderdi.) Atlarımızın üzerinde, cirit ata ata, en az bizim kadar asi olan karılarımızla birlikte buralara kadar geldik. (Doğuda kadın erkek eşitliği yok diyenler lütfen bunu not alsın.) Yol boyunca önümüze çıkanla savaştık, savaşmadıklarımızla içtik. (Aslan sütünün gerçekten süt olduğuna ve Türklerin içki içmediklerine inananlar da bunu not etsin.) Anadolu’ya ayak bastığımızda ise çocukluğumuzu ve gençliğimizi artık geride bırakmamız gerektiğini anladık. Buralar ‘yaşlı’ ve ‘ciddi’ topraklardı; bin yıldır devam eden entrikaların tam ortasına düşmüştük. Ve en önemlisi önümüze kim çıksa, güçlü bir tanrısı vardı. Hem de tek bir tanrısı! Biz farklıydık, git gide tanrılarımızı güçsüzleştirmiştik, çünkü önümüze çıkan her taşta böcekte bir tanrı bulmuştuk. “Yer Su” dediğimiz ruhlarımız vardı. Bu ruhlar her kayada, her taşta ve her böcekte karşımıza çıkabiliyordu. Onlara saygı duyuyorduk, onları rahatsız etmemek için ormanda sessizce yürüyorduk ama onlara hiçbir zaman amansız güçler bahşetmemiştik. Buraya gelince önce Arapları gördük, sonra Bizansla tanıştık. Dedik ki, bizim de sizdeki bu güçlü tanrılardan birine sahip olmamız gerekiyor. Gençlik, bilim ve sanat o sıralar İslam’daydı. Alınmayın ama Hıristiyanlık engizisyonları, haçlı seferleri, cadı avlarıyla bizi doğrusu pek çekmedi. Doğunun yükselen yıldızını, İslam’ı seçtik. Bir dönem bu yeni dinimiz için yaşadık, onun uğruna savaştık, onunla yattık, onunla kalktık. Ne var ki bu da uzun sürmedi. Devir değişti, bir zamanlar önümüzü açan, bize yol gösteren dinimizin, bu kez önümüzde bir engel olmaya başladığını düşündük. Doğunun Vikinglerinin kanı tekrar dirildi ve ilk iş olarak dinimizden kurtulduk ve laik Türkiye Cumhuriyetini kurduk. (Bu noktada elimle uzakta, ışıklandırılmış Topkapı Sarayı’nı gösteriyorduk. Şu gördüğünüz saray ise tarihin ilk gecekondusu. Gördüğünüz gibi her yere bir ek yapılmış, sağa sola kat çıkılmış. Bu da bize özgü bir şey. Sıkıcı sarayları da denedik, simetri ve altın oran gibi belirlenimci kavramları da test ettik, ama işin doğrusu pek tutmadık ve döndük dolandık, tekrar buraya vardık. Eğer sizin gibi olsaydık Mimar Sinan Süleymaniye’nin dört minaresini kubbenin yanına değil, çevresine yapardı. Anlatabildim mi? İyi o zaman, çünkü size anlatabileckelerim bu kadar. Bundan ötesi, ruhlarımızın içinde gizli ve orada olanları size anlatamam. Anlatsam da anlayamazsınız.”
       
Yalan söylemeyeyim, en başlarda bu işi sevmiştim. Düşük dozda da olsa, araştırmacılığı içeren bir işti. İnsanları şaşırtmanın kolay olduğu mesleklerden biriydi. Bu işte tarihi gerçekleri, zaman zaman eğip bükmek bir suç değildi. Ve en önemlisi, iyi para kazandırıyordu.
   Sultanahmet’teki evimi bu dönemde bulmuştum. Akşamları balkonumda oturup, bu eşsiz manzara karşısında, her şeyin iyiye doğru gittiğine katışıksız bir inanç beslediğim kısa bir dönem geçirdim o sıralar. Tek şekerli akşam çayımı yudumlarken.
   Sonra o çıkıp geldi...
   Karşı yakada, Moda semtinde annesinin yanında oturan, güzel, kumral bir kızdı. Bir gece Galata’da bir grup İngiliz turisti heyecanla bir geceye hazırladığım bir sırada bana kulak misafiri olmuştu. Söylediklerimin amacı dinleyicimi etkilemekti. Ama o sırada anlattığım sıradışı İstanbul hikayelerinin onu da etkilediğinden habersizdim. Bir süre bizi uzaktan izlemiş, daha sonra yanıma gelmiş, “Ben de size katılabilir miyim?” diye sormuştu. Adı Duygu’ydu. İyi bir üniversitede mimarlık okuyordu ve güldüğü zaman çok güzel oluyordu. O gece, sabaha doğru gezimiz bitince, teşekkür edip gitti. Bir daha geleceğini düşünmedim. Ama ertesi gün tekrar çıkıp geldi. Birkaç hafta onu arasıra turist kafilesinin içinde görüyordum. Fazla bir sohbetimiz olmadı. Sonra onu gündüzleri de görmeye başladım. Onu ne zaman görsem, elinde duruşuna çok yakışan bir T cetveli, ve koca düz siyah bir mimarlık çantası olurdu. Arkadaşlarıyla birlikte oluyordu genelde. Hanım hanımcık bir kız değildi kesinlikle, göz kamaştırıcıydı. İtiraf etmeliyin, İstanbul geceleri onunla daha bir güzel oluyordu. Bir eylül gecesi yine bir grup İngilizi gezdirip, ardından da otel odalarına gönderdikten sonra, onu İstiklal caddesinde güzel bir şarap evine götürdüm. O akşam ilişkimiz başladı.
   Artık mutluydum. Hayatım boyunca aradığım mutluluk, bir gece, ben onu en az beklediğim anda, çıkıp gelivermişti. Bir süre için ilk gençliğimden beri içimi tüketen boşluk duygusu yitip gitti, onun yerini aşkın sımsıcak heyecanı aldı. Yüzüme renk geldi, kıyafetlerim düzeldi ve her gün duş almaya başladım tekrar.
   Duygu bir süre bana hayatın tüm sıkıntılarını unutturdu. Annesinin yanında kalıyordu, ama sık sık geceyi bende geçirdiği oluyordu. Bahanesi ilk günden belliydi, okuluna daha yakındı burası.
   Ne var ki bu mutlu dönem uzun sürmedi. Çok geçmeden her şey tekrar değişmeye başladı. Başlarda heyecanla yaptığım rehberlik işinden hızla sıkılmaya başladım. Bir grup insana, bilmedikleri bir tarihi, orasını burasını süsleyerek anlatmak güzeldi ama bir yerden sonra yeniliklere kapalı bir döngüydü. Anlattıklarımın hepsi geçmişe aitti ve hikayeleri ne kadar eğip bükersem bükeyim, bazı şeyleri hiçbir zaman değiştiremeyecektim. Bunları anlatmak da kolay değildi. Evet, İstanbul’u sizden kapmıştık. Onu yağmalamıştık. Her yerine Tenten’in aya giderken kullandığı rokete benzeyen minareler dikmiştim. Bu durum size otantik geliyor olabilir, ama altı tane caminin hoperlörleri altında bir ay yaşamayı deneyin bir de. Kutsallık bu kadar baş ağrıtabilir mi? Bu Kentin gerçek yüzünü mü görmek istiyorsunuz? Güzel, ben de görmek isterdim. Ama göremezsiniz, çünkü öyle bir yüzü yok. İki yüzlü bir kent burası. Yüzsüz bir kent. Hayatlarında deniz görmemiş insanların doluştuğu bir liman kenti. Kaldırımsız sokakları, sıvasız binaları ve bu binaların içinde Osmanlı sarayları gibi döşenmiş daireleri bulunan bir kent. Sizi özellikle gece çıkarıyorum ki bunları görmeyin. Ay ışığı sadece insanı değil, bütün bir kenti de daha güzel gösterir. Bu söylediklerim sizi hayal kırıklığına mı uğrattı? Ne bekliyordunuz? Sinagoglar, manastırlar, kiliseler ve camilerle dolu bir cadde mi? Yanılıyorsunuz, bulamazsınız öyle bir yer. Evet, hepsini bulabilirsiniz burada, ama bunları yanyana inşa edecek hoşgörü, bırakın İstanbul’u, dünyanın neresinde var? Hem burası dinsizlerin kenti. Sinagogları olmayan yahudilerin, ruhban okulları olmayan katoliklerin ve üniversiteleri olmayan müslümanların kenti burası. İstiklal’in arka sokaklarında Allahı bulabilmeyi mi umuyorsunuz? Bir zamanlar bir ebru deseni gibiydi buraları. Osmanlılar mirası korudular. Ama laf aramızda, biz cumhuriyet çocukları, biz pratik insanlarız. Pragmatiğiz. Ve laikiz. Şimdi sokaklarını genişletmiş, meydanlarını yok etmiş ve son olarak sahillerini, arabalara geçebilsin diye ‘düzeltmiş’ bir kent burası. Asimetrinin simetrik olduğu, yanlışlıkla postmodernleşmiş bir kent. Tavsiyemi dinleyin, siz en iyisi Roma’ya ya da Paris’e ya da Viyana’ya gidin. Tutarlılık, anlaşılabilirlik... üzgünüm beyler, başka kapıya. Buraları anlayamazsınız.
   Bunların hiçbirini söyleyemiyordum. Bu rehberlik işini devam ettirmek istiyorsam, söylediklerim anlaşılır olmalıydı. En zoru buydu. Çünkü yaşadığım kent geçen her günle beni biraz daha sinirlendiriyor, biraz daha acımasız küfürler ettiriyor, kaçıp gitme isteğimi kamçılıyor ve ne hikmetse, beni büyülüyordu. Kafası karışık olanların kentiydi burası. Gecekonduların arasında F1 yarışlarına gidenlerin, Ramazan’da iftarı bir kadeh rakı ve bir tutam ot ile açanların kentiydi burası. Kısacası kente karşı hissettiklerimi bu insanlara anlatmama imkan yoktu. Onları zorladığım anda, anlaşılmaz olmaya başladığım anda dikkatleri dağılıyor, onlara kartpostal satmaya çalışan çingene çocuklarla daha çok ilgilenmeye başlıyorlardı. Oysa İstanbul’un kartpostalları, dünyanın en yalancı kartpostallarıdır.
       
Zamanla sıkıntılarım arttı ve artık bunları gizleyemez oldum. Gezilerin ortasında konuşmayı bırakıyordum. Turistleri, yıkılmayı bekleyen bir tershane ya da polislerin bile giremedikleri çingene mahallelerine götürmeye başladım. Bir süre sonra, bir gece, gezime katılan yaşlı bir adamın çantası karanlık bir güç tarafından kapılınca, adam da acenteye beni şikayet edince, beni ‘arazi’den çektiler. Gce turlarına son verildi. Ama beni bırakmadılar. ‘Sana içeride ihtiyacımız var,’ dediler. ‘Bırak rehberliği yeni gelenler, tıfıllar yapsın.’ Artık İstanbul’un en önemli turizm acentelerinden birinde, dolgun maaşlı bir masa başı işim olmuştu. Gece Gezgini, nihayet beklenen sona gelmiş, bir kariyer adamı olmuştu.
   Bütün bu yılların bana öğrettiği bir şey vardıysa, o da sabırlı olmaktı. Birkaç ay böyle geçti. Suskunluk ve sıkıntı içinde. Beklentisiz olmaya alıştım, başka birçok şeye daha alıştım. Geceleri çıktığım günleri özler oldum. Ama işten eve öylesine yorgun dönüyordum ki uyku benim için her şeyden değerli olmaya başladı. Sonra başka herşey gibi bu alışkanlıklarımdan da sıkıldım. Gün geldi, uyumaktan bile sıkıldım. İnsomnia adım adım ruhumu ele geçirdi. Gün geçtikçe, ruhumu saran anlamsızlık hastalığı büyüyordu, ve artık ölüm ve yaşam arasında bir tercih yapmamı gerektirecek bir duruma düşersem, hangisini tercih edeceğimden ciddi ciddi kuşkulanıyordum.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.