..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Herkesin derdi başka. -Orhan Veli
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




18 Mayıs 2002
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri  
Yayına hazırlanan "Karanlığı Boyamak" adlı romanımdan bir bölüm...

Diren Yardımlı


Mina'nın okula başladığı gün kafası sayısız önyargı ve soru işaretiyle dolup taşıyor. İşin kötüsü, kısa bir süre içinde kuşkularının bazılarında haklı olduğunu görüyor... Kahramanımızın, kocaman bir :( eşliğinde okuldaki ilk günler...


:DCBI:
Eylül’dü. Okul olmasa güzel bir sabah olacaktı. Ama okul vardı. O yüzden güzel bir sabah olduğu söylenemezdi.
    Erkenden babamla çıktık, on dakika uzaktaki okula yürüdük. Yürürken o yaz Erdem’le yaptığımız konuşma hala aklımdaydı. Gerçi okul üzerine bir sürü güzel şeyler de duymuştum o arada, örneğin her gün sınıflarda kurumuş üzüm dağıtacaklarını. Bu bana çok eğlenceli duyulmuştu; böyle birşeyin yapıldığı bir yerde de insan haklarına biraz saygıları olacağına kendimi inandırmıştım. Yine de o gün okula doğru yürürken içimden bir ses yaşamımın en büyük hatalarından birini yaptığımı söylüyordu. Bu sese verdiğim yanıt basitti: bu benim seçimim değildi.
    Babam ise sanki okula başlayacak olan oymuş gibi benden bin kat daha hevesliydi bu işe.
    “Okulu seveceksin Mina,” dedi kapıdan girerken.
    “Sen küçükken seviyor muydun ki?”
    “Aah,” dedi, tıpkı Erdem’in öngördüğü gibi. “Okulunu kim sevmez ki? Okul günleri bir insanın geçireceği en değerli günlerdir. Onları nasıl özlüyorum biliyor musun?”
    “Öğretmenin herhalde seni dövmüyordu.”
    “Dövmek mi?” dedi babam şaşırarak. “Seni de döveceğini pek sanmıyorum. Bu tür şeyler eskide kaldı artık.”
    Erdem ve mahalladeki çocuklar bunun tam tersini söylüyorlardı. Herkes zalim öğretmenlerle ilgili öyküler anlatıp anlatıp duruyordu. Kasabamızda korku masallarına gerek yoktu, öğretmen masalları yetiyor da artıyordu. Bir öğretmen vardı ki çok konuşan çocukların ağızlarını zımbalamakla ün salmıştı. Buna inanıp inanmayacağıma emin değildim, ama mahalledeki birçok çocuk buna inanıyordu, hatta bir tanesi bu cezaya çarptırılmış bir çocuğa bile rastladığını iddia ediyordu. İnanıp inanmamak önemli değildi, düşüncesi bile korkunçtu. Sanırım babam bir kent okulunda okuduğu için bunlardan habersizdi.
    Ayrıca şunu farketmiştim; okul düşündüğümden daha çok zamanımı alacaktı. Yani düşündüğüm gibi yaşamıma ‘renk’ katmayacaktı. Bir rengi alıp, yerine başka bir renk koyacaktı yalnızca. Hatta bir çok renk alacaktı, ve yerine yalnızca bir renk koyacaktı. Koyu bir tane, büyük bir olasılıkla. Günümün yarısı orada geçecek gibi gözüküyordu. O ana dek günlerimi doldurmuş olan birçok şeyden vazgeçmek zorunda kalacaktım. Sabahları Fısıltı’nın yanına gidemeyecektim örneğin, ki Erdem’le yazımızın neredeyse her gününü orada geçirmiştik. Henüz oradaki barakaya kimse yerleşmemişti neyse ki, ama belki ben okula başlayınca birileri gelip orada yaşamaya başlayacaktı. Babamın yanına da gidemeyecektim. Erdem’in dediği doğruysa başarılı bir öğrenci olmak istiyorsam Cuma akşamları Doğan Amcalar geldiğinde bile ders çalışmam gerekecekti.
    “Benim niye akşamları hiç sizinle birlikte olmadığını düşünüyorsun?” diye sordu bana bir gün Fısıltı’nın kıyısında oturduğumuz bir sırada. Erdem bir bacağını öbürünün üzerine dayamış, gökyüzünü inceliyor, ben de karın üstü yatıp sudaki yansımama bakıyordum. Garip garip şekiller alıyordu, bazen su bir kulağımı alıp götürüyordu.
    Dudaklarımı büktüm. Dudaklarım kaydı gitti.
    “Niye?” diye sordum.
    “Ders çalışıyordum, niye olacak!”
    “Ama sen çalışmayı seviyorsun,” dedim.
    “Evet,” dedi. “Sen de sevsen iyi edersin. Yoksa...”
    “Yoksa?”
    “Yoksa boku yersin.”
    Bu Erdem gibi kibar bir çocuk için sert bir iddiaydı.
    Erdem’le okul üzerine yaptığımız son konuşma bu olmuştu. Ertesi gün balığa çıkmıştık, sonra da Erdem gitmişti.
    Babamla okulun bahçesine girdiğimde ortam beni oldukça şaşırttı. İçerde çocuktan çok büyük vardı, bir sürü anne baba. Çocukların bir çoğu da utançlarından annelerinin eteklerinin altına saklanmakla ilgileniyordu. Bir de tam tersleri vardı, mutluluktan havaya uçacak olanları. Bu zavallıları birileri kandırmış olmalıydı. Ben de çok huzurlu sayılmazdım, babamın elini tutuyordum, ve bırakmaya pek meraklı değildim, ama her iki gruba da ait değildim.
    “Mina, daha ilk günden böyle somurtursan…” dedi babam.
    “Sevmedim burayı, n’apiyim.”
    “Daha birşey görmedin ki…”
    Bana kalırsa yeterince şey görmüştüm. Ve daha da çoğunu görmeye gidiyordum.
    Anne babaları ve çocukları geçerek okul binasına girdik. Tıpkı Erdem’in dediği gibi eski bir binaydı. Bir tek binaya çıkan merdivenler betondandı, onun dışında herşey tahtadan görünüyordu.Kapıdan girince ilk karşılaştığımız şey büyük ve karanlık bir salon oldu. İçerde sağa sola koşuşturan bir sürü dar etekli kadın, kravatlı adam vardı. Bunlar öğretmenler olmalıydı.
    Bina o ilk girişimde bana gerçekten büyük görünmüştü. Salonun her yerinde sınıfların açılan kapılar vardı. Bu filmlerdeki gibi upuzun koridorları olan bir okul değildi. Yalnızca bir salon vardı ve çevresindeki sınıflar. Salonda yürürken yerdeki tahtalar çatırdıyordu. Salonun tam ortasından üst kata giden eski bir merdiven çıkıyordu, ki oradan tırmanmak için en aşağı deli olmak gerekirdi.
    “Hoş bir bina,” dedi babam. “Artık böyle şeyler yapmıyor kimse.”
    “Ne özelliği var?”
    “Tavana bak, ne kadar yüksek ve ne kadar geniş,” dedi. “Bir de bizim evin tavanını düşün.”
    Gerçekten de bizim tavanımıza göre çok yüksekti. En az üç katıydı. Sonradan farkettim, kapılar da çok büyüktü. Ve ağırlardı. O yüzden çoğu sürekli açık dururdu. Derslerde bile. Tabii bunlar ilginç şeylerdi ama okulu sevmeme yetmiyordu. Ayrıca çok biçimsiz duran şeyler de vardı. İlkokul binası olduğu için birileri duvarları pembeye boyamayı akıl etmişti, ama bina öyle eskiydi, ki en son yakışan renk de buydu. Sanki birileri sırf öğrencilere yağ çekmek için bu renge boyamışlardı.
    Sonra babamla ilerki beş yılımı geçireceğimi düşündüğümüz sınıfıma girdik. Orasını daha da beter buldum. Büyük salon hiç olmazsa büyüktü! Burası, ufak, çürük, karanlık bir odaydı. Erdem’in dediği gibi ortasında bir soba duruyordu, ama sanırım alındığından beri kullanılmamıştı. Sınıfta en yeni ve modern görünen şey oydu. Tüm odada garip bir koku vardı. Çürümüş, nemli tahta gibi. Sıralara baktım. Minnacık ve eski püskülerdi. Erdem bana üç kişilik gruplar halinde oturacağımı söylediğinde bunun bu sıralar üzerinde olacağı aklıma gelmemişti. Ya yanıma iki tane şişko çocuk gelse? Kesin sığmazdım, ve öğretmenler de sığmadığım için beni döverdi. Varsayalım sığdım, sıra bunu kaldıramazdı. Dersin ortasında çatırt diye hepimiz yere yapışırdık ve yine dayak yerdik. Ama sonradan göreceğim gibi bu sıralar oldukça sağlamlardı. Öğrenciler eziyet çeksin diye herşey düşünülmüştü.
    Öğretmenin masasına baktım. Devdi. Tam bir despot masası. O masayı görmem öğretmeni görmeme yetti —zalim ve gaddar biri olduğu konusunda kafamda görüntüler oluşmaya başladı. Kim bilir nasıl mutlu oluyordu, orada oturup tıkış tepiş oturan öğrencilere baktığında. Mathilda’yı okumuştum ve oradaki müdür kızdığında kız öğrencileri saçlarında tutup kaldırıyor ve bir gülle gibi uzaklara fırlatıyordu. Erkeklere de aynısını kulaklarından tutarak yapıyordu. İşin komiği hepsi sapasağlam ayağa kalkıyordu sonra. Erdem bana bu kitabın öğretmenlerle nasıl başedeceğimi öğreteceğini söylemişti. Öğretebilirdi de, içinde pek çok parlak fikir vardı, ve bunları uygulayabilmek için tek gereken şey biraz büyü yapabilme yeteneğiydi. Çünkü Mathilda büyü yapıyordu. Benim ise böyle bir yeteneğim yoktu. En azından o güne dek keşfedememiştim.
    Sonra aklıma Erdem’in bahsettiği soğukluk geldi. Babama baktım, ona bu konu hakkında birşey söyleyip söylememeyi düşündüm, ama sonra artık Erdem’i unutmaya karar verdim. O tüm bunları anlatmış, kentte beş yıldızlı yatılı bir okula gitmişti.
    Babam da bizim burada aynı şeyi yaptığımızı düşünüyordu.
   
   
    - 14 -
   
    Okulun ilk haftası öğrendiğim şey şu oldu: çocukluğum bitmişti artık. İkinci haftasında öğrendiğim şey ise öğrenciliğimin de bitmiş olduğu oldu. Artık bir tiranın, acımasız baskısı altında harıl harıl, manyamış bir robot gibi çalışan bir personel olmaya doğru gidiyordum. Bundan sonra sorumluluklarım, ödevlerim vardı. Geçirdiğim çocukluğumun sonu böyle bir yer olamazdı. Belki normal bir çocuk için okul uygun bir yerdi, ama kesinlikle bana göre bir yer değildi. Birincisi kendi geçmişim bana oradaki çocukların tümünden farklı bir kişilik vermişti. Buna emindim. Onlar gibi değildim. Onların hepsinin ortak bir yanları vardı. Aynı zamanda orada sıralarında oturup sakin sakin öğretmen denen o derebeyini dinlerken, sanki yazgılarına boyun eğmiş gibi bir halleri vardı. Önlerine çıkacak herşeyi kabul etmeye hazır gibiydiler. Ben ise kitap okuyan, resim yapan ve kendime saygım olan ayrı bir yaratıktım. Hepsi bir yana, ben yaşamımı onlardan daha değerli buluyordum. Bu özelliğim sayesinde sık sık oyunlarda korkak damgasını yiyordum. Ama buna razıydım, düşüp sakatlanmaya onlar kadar şartlanmış olmadığım için de kendimi mutlu hissediyordum.
    O ilk hafta ne zaman okulu düşünsem (gece gündüz onu düşünüyordum) aklıma o eski püskü sınıf ve cırtlak sesli, cadaloz, elezer öğretmen geliyordu. Henüz okul hakkında beni sevindirecek bir izlenim edinebilmiş değildim.
    “Biraz daha gayret,” diyordu babam sürekli.
    Ama kendimi kandırmaya gayret etmeye meraklı değildim. Hem öğretmenin her geçen gün için daha da büyük bir baş belası olacağı belliydi. Adı Aynur’du. Kırk yaşlarında, saçlarını sarıya boyatan, kara gözlü dar etekli cazgır bir kadındı. Gözleri güldüğünde bile ateş saçardı. Neyse ki gülmezdi. Dudakları çok geniş ve iriydi, her zaman kıpkırmızıydılar ve hep gergin duruyorlardı. Tüm yüzü öyle gergindi. Gözleri capcanlıydı, ama insan ister istemez daha uyuşuk olmalarını dilerdi, çünkü bu gözlerin en canlı oldukları zamanlar, daha doğrusu ışıl ışıl parladıkları zamanlar, birilerine eziyet etmeye başladığı zamanlar oluyordu.
    Babamla birlikte onunla ilk karşılaştığımızda son derece güler yüzlü ve normal bir tipe benzemişti. Babam onu ‘çok edepli bir hanım’ bulmuştu.
    Şimdi ise sınıfta her geçen gün için fenalaşıyordu. Daha kimseyi dövmemişti ama kadın hakkında söylentiler doğruysa bir kaç hafta geçmeden bizimle biraz daha içli dışlı olur olmaz, sınıfta sopasını yememiş kalmayacaktı. Yok hayır, böyle birşey olursa bana eyvallah. Hiçbir güç beni buraya geri getiremezdi o zaman. Benim karıncalara saygım olduğu gibi, onun da bizlere saygısı olması gerekirdi. Yaşamımı tanımadığım etmediğim bir öğretmenden upuzun nutuklar dinlemeye ve üstüne üstük sopa yemeye ayırmaya niyetim yoktu.
    Peki tüm bu beylik laflar bir yana, ne yapacaktım ben? Belki babam bir çare bulurdu. İkinci haftanın başında babama bu konuyu açmaya karar verdim. Ona benim eğitimim için daha yerinde bir çare bulmasını söyleyecektim.
    O akşam işten döner dönmez odasına gittim.
    “Ne var kızım?” diye sordu, başına dikildiğimde. Sigarasını yakmış, elinde bir fincan kahve vardı. Odasında, koltuğunda oturup gazete okuyacaktı. Onun yaşamı ne kadar da huzurluydu. Doğru bir anda gelmiştim. Böyle zamanlarda odasına girdiğim zaman önce huzurunu kaçırdığım için biraz surat asardı, ama çok geçmeden benimle ilgilenmeye başlayınca kafasını daha iyi verirdi benim kişisel sorunlarıma. Sonuçta da istediklerimin çoğunu elde ediyordum.
    “Baba, başka bir okula gitmek istiyorum,” dedim, lafı uzatmadan.
    “Gerçekten mi?”
    Başımı salladım.
    “Nasıl birşey istiyorsun peki?”
    Nasıl birşey istiyordum?.. Ayrıntılarıyla hiç düşünmemiştim ama...
    “Asansör olsun mu?”
    “Bu çok önemli değil, baba. Ben—”
    “Ders olsun mu?”
    “Ne?”
    “Saat başı pasta servisi? Yalnızca tenefüs! Her öğrenciye bir öğretmenin düştüğü bir yer nasıl olur?”
    Sonuncusu dışında herşey iyiydi. Tek sorun, babam benimle dalga geçiyordu.
    “Böyle bir okul bulduğunda bana haber ver, olur mu Mina? Birlikte gideriz. Ama şimdilik bize en yakın okul burası olduğu için buraya devam edeceksin.”
    Ne kadar da kestirmeden atmıştı! Beni hiç dinlememişti bile!
    “Baba! Çok kötü orası!” dedim. “Ayrıca çok pis!” Gerçi o kadar pis değildi, ama babamın pisliğe karşı sağlam bir duyarlılığı vardı.
    “Biliyor musun, ağabeyin hiç de senin kadar şikayetçi değildi.”
    “Onun öğretmeni daha iyiydi çünkü. O onu seviyordu.”
    “Sen de sevebilirsin Mina,” dedi.
    “Sevemem. Hep bağırıp duruyor. Herkesi aşağılıyor. Bir haftadır okula gidiyorum, ve daha kimseye iyi birşey söylediğini duymadım.”
    “Biraz abartmıyor musun Mina?” diye sordu babam.
    Abartmıyordum. Ama babam bana inanmak istemiyordu. Dünya onun gördüğü kadar saf ve toz pembe bir yer olsaydı keşke!
    “Belki Erdem gittiğinde daha iyiydi,” dedim. Aslında buna emindim, yoksa o da en az benim kadar şikayet ederdi. Ama babam buna katılmıyordu.
    “Hep aynıydı. Kasabanın en eski okulu orası. Eski ve yerleşik bir okul. Bu da iyi.”
    “Evet, ben bitirmeden büyük bir olasılıkla tavanı kafama yıkılacak.”
    “Mina!..” dedi babam gülerek. “Babanın bir mimar olduğunu unutuyorsun galiba? Ben seni tavanının kafana yıkılacağı bir okula gönderir miyim hiç?”
    Ses çıkarmadım. Bir de gönderseydi!
    “Peki arkadaşların nasıl?” diye sordu.
    “Daha okumayı bile bilmiyorlar,” dedim.
    Babam bunu duyunca düşüncelileşti.
    "Tabii seni bir yıl geç başlattığımızı da unutmamak gerekiyor."
    Sıkıntılı bir iç çektim.
    "Ne oldu?" dedi babam.
    "Bunu niye yaptınız? Öğretmen herkesten bir yaş büyük olduğum için bana iki katı daha kötü davranıyor."
    "Ama niye bunu yapıyor? Onlardan daha çok şey bilerek gittin sen de okula."
    "Yok, o otomatik olarak sınıfta kalmışım gibi yapıyor."
    "Hmm... buna bir çare buluruz."
    “Bulamazsın baba.”
    “Niye bulamayacakmışım?”
    “O kadının kulakları yok çünkü. Sadece konuşabiliyor. Daha doğrusu onu da yapamıyor. Bağırıp çağırıyor sadece.”
    “Hiç onunla konuşmayı denedin mi?”
    “Denedim. Her defasında önce beni dinlermiş gibi yapıyor ama sonra fark ettim ki sorduklarımı hiç duymamış bile. Beni dinliyor, sonra da kendi konuşmasında nerede kaldıysa, oradan devam ediyor.”
    “Belki de sorularının sınıf için fazla ileri olduğunu düşünüyordur.”
    “Niye öyle bir şey düşünsün ki?”
    “Çünkü biz seni hazırladık, Mina…” dedi, her zamanki olgun ve bilgeç sesiyle. “Sana okuma yazma, toplama çıkarma, çarpma bölme herşeyi öğrettik zaman içinde. Senin bildiklerinin bir çoğunu o bile bilmiyordur.”
    Babam benim okuma yazma bilmemle hep gururlanırdı. Gururlanınca da herşeyi unutuverirdi. Şimdi de hissediyordum, ne kadar muhteşem bir kızı olduğunu düşünüyordu. Ama ben hep onun bu gururunu saçma buluyordum çünkü o düşündüğü muhteşem kız olmamı o sağlamamıştı. O ilk gün öğretmenle konuşurken bunun böyle duyulmasını sağlamıştı ama aslında bana okuma yazmayı annem ve Erdem öğretmişti. Yaşamımdaki çoğu güzel ve anlamlı şeyi onların ikisi öğretmişti bana. Babam değil. Babam tüm eğitim sevgisine karşın, hiçbir zaman bize birşey öğretme konusunda başarılı olamamıştı. Onun öğrettiği herşeyi ya unutuyorduk, ya da sevmediğimizden hiç düşünmüyorduk. Annem hep yararlı şeyler öğretirken o sürekli kötü olan ama bilmemiz gereken şeyleri öğretmişti. Annem ve babamın öğrettikleri arasındaki en önemli fark buydu. Bir ikincisi de babamı öğretme yöntemiydi, ki bana kalırsa tek bir sözcükle korkunçtu. Öğrenmeyi dünyanın en sıkıcı şeyine çeviriyordu. Şunu biliyorum ki okumayı bana babam öğretmiş olsaydı büyük bir olasılıkla okunacak herşeyden nefret ederdim. Annem öğrettiğinde ise bu işin üstesinden gelir gelmez artık her günümü elimde bir kitapla geçirmeye başlamıştım. Tüm yaz boyunca da Erdem’le Fısıltı’nın kıyısına inip kitap okumuştuk.
    Okuma yazma benim için yürümek gibi birşeydi. Bir yaşta öğreniliyordu, sonra da yaşamın sonuna dek seninle birlikte kalıyordu. Bu yüzden okulda ilk derslere girdiğimde tüm yaşıtlarımın okuma yazma bildiklerini varsaymıştım. Benim kadar kitap okumadıklarını biliyordum, ama buna yeteneksiz olduklarını hiç düşünmemiştim. Öğretmenimiz Aynur Hanım,
    “Okuma yazam bilenler parmak kaldırsın” diye emir verdiğinde yalnızca üç kişi parmak kaldırınca ben de en az onun kadar şaşırıp kalmıştım.
    “Demek yine bir cahiller sürüsü var karşımda,” diye homurdanmıştı.
    Gerçekten bu konuda haklıydı.
    “Bizim bir daha öğrenmemize gerek yok herhalde,” dediğimde yalnızca bana şeytanca bir bakış attı.
    “Herkes gibi siz de öğreneceksiniz!” dedi.
    “Ama biz biliyoruz—”
    “Sus!” diye bağırdı. “Çok biliyorsan niye buraya geldin?”
    Güzel soru. Ama yanıtlamamak daha iyi. Bir süre birşey demeden sıraların arasında gezindi. “Hepiniz biliyor olsaydınız bu konuyu geçerdik ama şimdi hepiniz okumayı yeni baştan öğreneceksiniz.”
    Sorunlara kestirme çözümler bulma konusunda babamla yarışabilirdi.
    Okulda birşey bilmek marifet değildi, o zaman bunu anladım. Gerçi bilmemekten daha iyiydi. En kötüsü öğrenememekti. Buna daha sonra geleceğim. Bu düşüncemi babama anlattığımda bunun eğitimin temeli olduğunu söyledi bana. Okuma konusuna gelince sınıfta yalnızca üç kişinin parmak kaldırması öğretmenimin aksine babamı sevindirdi.
    “Ee, senin onlardan farkın bu …” dedi başımı okşayarak. Ama ben farklı olmaya çok meraklı değildim.
    “Önemli olan bundan sonra ipin ucunu kaçırmamak Mina,” dedi.
    “Nasıl yani?”
    “Artık senin eğitimini ve bilgilenmeni daha da sıkı tutacağız.”
    Hepsi şuna varıyordu: artık bir öğrenciydim, ve babamın benden belli beklentileri oluşmuştu. Artık silgimin olmadığı, defterimin köşeleri buruş buruş olduğu ya da yazımın düzgün olmadığını gördüğü zamanlar bana içerliyordu. Bir hafta geçmeden gündüz vakti uykusuz olduğuma karar verildi ve gece yatma saatleri daha da erkene alındı. Artık neredeyse hava kararmadan yatakta olmam gerekiyordu. Karanlık günler başlamıştı.
    Bir gün annemle oturup İstiklal Marşı’nı defterime geçirirken babam yanımıza gelip beni bir süre izledi. O izlerken artık tedirginleşiyordum ve yazım daha da kötüleşiyordu. Bir satır daha yazdıktan sonra babam eline silgiyi aldı ve yazdıklarımı silmeye başladı.
    “Daha güzel yazmalısın Mina,” dedi sinirlice. Sonra da utanmadan bana kalemin nasıl açılacağını, okul defterinin nasıl kullanılacağını, en son olarak da kitabın nasıl okunduğunu uzun uzun anlatmaya girişti. Onu dinledim, ikide bir anneme bakarak. Ama o da birşey demiyordu, sanırım eğitim konusunda o da babama güveniyordu. Yine de o odamdan çıkar çıkmaz kendi bildiğim şekilde devam ettim her şeye. Annem de ses etmedi.
    Erdem’i özlüyordum. O gitmeden önce herşey ne kadar daha güzeldi...
   
    Aynur Hanım’ın tek iyi özelliği çok az konuşuyor olmasıydı. Sınıfa girdikten beş dakika sonra arkasını döner, ve dersin son saniyesine kadar tahtaya anlamadığımız şeyler yazıp durur, bizim de aynılarını defterimize geçirmemizi beklerdi. Sanırım gerçekten yazdığı şeylerin bir anlamı yoktu, vardıysa bile bizim anlayabileceğimiz türden birşey değildi. Onun tek beklentisi bizim aynılarını defterimize geçirmemizdi. Bu gerçekten sıkıcı birşeydi ve her gün parmaklarımda korkunç bir ağrıyla eve dönüyordum. Yine de onunla yüzleşmekten daha iyidi.
    En anlayamadığım şey niye bu kadının öğretmen olmayı seçmesiydi. Kesinlikle çocuklardan nefret ettiğine emindim. Yalnızca sert ve acımasız değil, aynı zamanda kinci ve öfkeliydi. Bana o güne dek ses çıkarmamıştı, ama bunun tek nedeni sınıftaki en başarılı öğrencilerden biri olmamdı, yoksa beni çok sevdiğinden falan değil. Öyle bir özelliği vardı ki, çok başarısız öğrencileri de sevmezdi, çok başarılı olanlarını da. Ve bir hata yapacak olsam normal bir öğrenciden çok daha fazla çekeceğim kesindi. Çok geçmeden de bu düşüncemde haklı çıktım.
    Tırnaklarımızın düzgün olması Aynur Hanım için tüm eğitimimizden daha önemli birşeydi. İkinci sırada da lekesiz bir önlük, ceplerimizde ütülü birer mendil geliyordu. Bu annemin dediği gibi ‘olursa iyi olur’ türünden birşey değildi. Erdem’in dediği gibi ‘mendilin buruşuksa boku yersin’ türünde birşeydi.
    Bu üç konuda kadın tam bir saplantılıydı. Sık sık sınıfı gezer, herkesin tırnaklarının kısalığını, mendillerinin ütülülüğünü denetlerdi. Annemin titizliği sağolsun bugüne dek bir açık vermemiştim.
    Yine bir sabah mendil kontrolü yaparken sınıfta birçok kişinin mendilinin ütülü olmadığını farketti. O gün ütüsüzler arasında benim mendilim de vardı. En son benimkisini kontrol ettikten sonra durdu.
    “Çocuklar ne bu haliniz!” diye cırladı. Sonra birkaç dakika bağırıp çağırıp debelendi. Yeniden sakinleşince henüz hiçbir şey bitmemişti. Tahtanın yanına gitti ve orada duran sopayı aldı. Aman Allah’ım!..
    “Kimlerin mendilleri ütüsüz?” diye sordu. Soruş şekli sakindi ve bu kez bu sakinlik herşeyden daha korkutucuydu. Kötü, çok kötü birşeylerin olacağını hepimiz sezmiştik. O günü teker teker bütün öğrencileri dövmeye mi ayıracaktık?
    Tüm ütüsüzler parmaklarını kaldırdılar; hatta öğretmenin daha bakmadığı çocuklar bile. Benimkine bakmıştı ve ütüsüz çıkmıştı. Ama parmağımı kaldırmaya niyetim yoktu. Ama Aynur Hanım’ın alev saçan gözlerini bir anda üzerimde hissedince ben de kaldırdım.
    “Çocuklar, bu böyle olmaz,” dedi sakince. “Bu şekilde bu okula gelemezsiniz. Burayı bir bit yuvasına mı çevirmek istiyorsunuz? Böyle birşeye hakkınız yok. Ben size kaç defa söyledim okula temiz geleceksiniz diye! Kaç defa! Babanızın ahırı mı zannediyorsunuz burayı?”
    Kimseden ses çıkmayınca yanıtı ‘evet’ olarak aldı.
    “Gidin oraya o zaman! Gidin, istediğiniz kadar bitle, pislikle sürtün orda. Ama burası bir okul.” Herkes ona bakıyordu, o da o an gözüne kim çarpıyorsa çekinmeden dimdik onun gözlerinin içine bakıyor, sanki söylediği herşey onaymış gibi. Gerçekten de utanç verici bir tabloyduk orada, parmağını kaldırmış duran onbeş yirmi çocuk. Aynur Hanım da bize baktıkça daha da sinirleniyordu.
    “Bunu cezasız bırakamam,” dedi. “Kaldırın bakayım ellerinizi!”
    Ellerimiz zaten havadaydı. Öfkesinden farkedememişti herhalde
    “Açın avucunuzu!” diye bağırdı bunun üzerine.
    Baktım herkes avucunu açıyor, ben de açtım. Sonra da piskopat kadın sıraların arasında gezerek elindeki ince sopayla tüm kalkık ellere birer kere şaplatmaya başladı. Şaplağı yiyen herkes elini indirip ovuşturuyordu. Sıra bana yaklaşırken, korkudan ağlamak üzereydim. Yaşamımda bu kadar korktuğum başka bir zamanı anımsamıyorum. Bugüne dek hiçbir büyük bana dokunmamıştı, şimdi ise birkaç saniye sonra ben de sopa yiyecektim. Zırlamayışımın tek nedeni öbür çocukların bunu ne kadar sakin karşıladıklarını görmemdi. Hatta bir tanesi, sopayı yedikten sonra yanındaki arkadaşına bakıp kıs kıs gülmüştü; bir yandan elini ovuşturarak. O kadar da kötü olamaz, diye kendime inandırmaya çalışıyordum. Öbür tarafta sanırım çoğu çocuk evlerinde de dayak yemeye alışmışlardı. Sonra sıra bana geldi, öğretmen hiç gözlerime bakmadan, değneğini elime geçirdi (ama eminim ki öbürlerinden biraz daha sert) ve yoluna devam etti. Düşündüğüm kadar korkutucu değildi, ama düşündüğümden çok çok daha çok can acıtıcıydı. Bir an elimin kopup yere düşeceğini sandım. Ya da değneğin elime yapışıp kalacağını. Sonra acı bitti ve yerini saniyeler geçtikçe onurumun ne kadar kırıldığı duygusu aldı. Bu çok geçmeden herşeyden kötü oldu. Ve o zaman da başımı sırama koyup, ağladım. Ama sessizce, çünkü kimsenin ağladığımı görmesini istemiyordum. Artık herşey bitti, duygusuna kapılmıştım. Ben de sıradan, onursuz, aşağılık bir öğrenci olmuştum işte!.. Buydu bunun sonucu. Ama sonra başımı kaldırdım, çünkü ilerde bir takım gürültü patırtılar kopuyordu. Önde bir çocuk vardı, Aynur Hanım’ın ebedi kurbanıydı. Çektiği acılar katlanılacak gibi değildi.
    Adı Orçun’du bu çocuğun; kendi halinde, hiçkimsenin arkadaş olmaya çok meraklı olmadığı sıska, küt saçlı minik bir çocuktu. Saçları ve önlüğü ve yüzü ve dudakları, herşeyi tozlu bir renge sahipti. Sanırım yoksul bir aileden geldiği için böyleydi. O da benim gibi burada ne işi olduğunu anlamayan tiplerdendi. En büyük farkımız onun her gün dayak yiyor olmasıydı. Aynur Hanım ona çok kötü takmış durumdaydı. Belki de bu yüzden başta okumak olmak üzere hiçbir şey öğrenemiyordu. Öğrenemediği için de öğretmen onu daha da çok dövüyordu. Hem de nasıl dövüyordu! En ön sıraya oturtmuştu onu (bunu özellikle daha rahat dövebilsin diye yapmıştı) ve her gün bir şeye kızdığında onu sırasından çekip tahtanın önüne çıkarıyor, orada da herkesin önünde canını çıkarıyordu. Orçun hiç sesini çıkarmıyor, tüm darbeleri olgunlukla karşılıyordu. Sonra da dayak bitince sessizce gerisin geri yerine oturuyordu. Aynur Hanım peşinden bakıyor, dersini aldı mı diye, ama almadığını görüyor ve sık sık gerisin geri tahtaya çıkarıyordu. Ya da büsbütün öfkeleniyor:
    “Senin yüzün hiç kızarmaz mı, hayvan!” diye bağırıyordu peşinden. Orçun ona bakmadan sırasına oturuyor, başını eğiyordu. Bir türlü kızarmayan yüzünü gizlemeye çalışır gibi. Bu çoğunlukla işe yarıyordu ve öğretmen çok geçmeden onu unutuyordu. Ama bazen sırasına otururken tam oturmadan önce gözlerini kaldırıp Aynur Hanım’a bakıyordu, ve o zaman da çocuğun yüzünde sanki alaylı bir bakış oluyordu -bu benim de dikkatimi çekmişti- ve o zaman işte Aynur Hanım büsbütün çıldırıyor, Orçun’u kolundan tutup çektiği gibi gerisin geri tahtanın önüne çıkarıyor ve bir posta daha dayak atıyordu.
    Birkaç kez paçavraya çevrildikten sonra Orçun dayağa karşı kendine göre bir savunma geliştirdi. Öğretmen daha ilk tokatı atamadan kendini yere atıyor, yüzünü kollarıyla kapatıyor ve dayak bitene kadar böyle duruyordu. Böylece sanırım ne canı çok acıyordu, ne de dayak yediğini farkediyordu. Öğretmen onu sağa sola çekiştiriyor, değneğiyle vuruyor, ama onun için bir çamaşır makinasında döndürülmekten pek farklı gelmiyordu bu (bunu daha sonradan kendisi söyledi bana). Öbür tarafta o dayağa karşı kayıtsızlaştıkça öğretmen onu daha kolay dövüyordu. Bu dayakların birinde azıcık ağlamış olsaydı kim bilir, belki bir daha başına gelmezdi bu. Çünkü başkalarını dövdüğünde ağlamaya başladıklarında Aynur Hanım onları bırakıyordu.
    Öbür çocuklar için bu sahne en az Orçun için olduğu kadar acıydı. Herkes dayağın ne olduğunu biliyordu, ama sanırım hiçbir çocuğun Orçun gibi dakka başı canını çıkarmıyordu kimse. Bu yüzden herkes için tek çare öğretmenin Orçun’un aptallığı konusundaki sözlerine inanmaktı. Böyle düşündüklerinde ne öğretmenden çok nefret ediyorlar, ne de Orçun için çok üzülüyorlardı.
    Bana gelince kesinlikle bu sahneye dayanamıyordum. Sık sık o dövülürken onun yerine ben ağlıyordum.
    O gün mendil kontrolünde yine Orçun herkesten kat kat daha sert bir ceza aldı. Tahtanın önüne çıkarıldı, kendini yere attı ve öğretmenden sıkı bir posta dayak yedi. O gün tepem attı, çünkü bizden daha kötü bir ceza alması için aslında hiçbir nedeni yoktu. Bu gün gibi ortadaydı. Ama Aynur Hanım onun mendilini görünce,
    “Yine mi sen! Yine mi sen! Ne zaman kurtulacağım ulan ben senden, bücür?” diye bağırdı ve onu tahtaya çıkardı.
    Tenefüs zili çalar çalmaz bahçeye çıktım, oradan da kapıya gittim ve hiç arkama bakmadan hızlı adımlarla okuldan çıktım. Kimse beni durdurmadı. Tanıdığım birileri peşimden bağırmıştı sanki, ama onları da duymadım. Okulun kapısından çıkar çıkmaz koşmaya başladım. Evime kadar koştum. Artık hiçbir güç beni gerisin geri o mezbahaya geri götüremezdi. Eve gidip annemin kucağına oturmak istiyordum, herşeyin eskisi gibi olmasını...
    Ama evin kapısına vardığımda eve de çıkmak istemediğimi anladım. Annem büyük bir olasılıkla dışarıdaydı ve evde tek başına kendimi daha da kötü hissedecektim. Evimizin yanındaki boş araziyi geçerek Fısıltı’nın kıyısına vardım. Orada birkaç hafta önce en son geldiğimde unuttuğum bir ayımı gördüm. Onu yerden alıp üzerindeki toz toprağı temizledim, sonra Fısıltı’ya batırdım ve kurusun diye güneşin altına yatırdım. Ardından ben de kendimi toprağa bıraktım ve ağlamaya kaldığım yerden devam ettim. Tek başına ağlamak yaptığım birşey değildi, ama o gün o yarım saat orada ağlamasaydım yaşamımın sonuna kadar kederli kalacaktım herhalde.
    Sonra düşünmeye başladım. Korktuğum olmuştu, öğretmen bana da vurmuştu. Ama garip bir nedenle bana vurması düşündüğüm kadar rahatsız etmemişti beni. Gördüklerimden sonra! Evet, bana bir daha da vurabilirdi, umrumda olmazdı ama artık her gün Orçun’un dayak yiyişini görmek istemiyordum. Ayrıca öğretmenin tahtaya yazdığı saçmasapan şeyleri defterime geçirmek de istemiyordum artık. Hiçbir şeyin hiçbir anlamı yoktu. Niye yapıyordum? Niye gidiyordum oraya?
    Birkaç saat orada yatıp gökyüzünde şekilden şekle giren bulutları izledim. Bir elim suyun içindeydi. Fısıltı’nın serin suyu kolumu yumuşak bir el gibi okşuyordu. Sonra saatime baktım. Okulun bitmesine daha bir saat vardı. Ama üşüdüğümü farkettim. Toprak burada gölgelikti, dolayısıyla her zaman nemli ve serindi. Kalktım, o sırada ağaçların arasında hışırdamalar duydum. Birileri buraya doğru geliyordu. Garip bir nedenle ödüm koptu ve yamaçtan koşarak eve çıktım. Duvarı atladıktan sonra aşağı baktım, ama hiçbir şey gözükmüyordu. Çok dikkatli bakınca barakanın çatısının köşesi gözüküyordu, ama o köşeden de içerde birilerinin olup olmadığını anlamak olanaksızdı. Eve çıktım. Evde kimse yoktu. Buzdolabından annemin sabahleyin yaptığı sütlaçlardan birini aldım ve daha tam soğumamış olmasına karşın salonda oturup yedim. Sonra koltuğa uzandım, birkaç dakika sonra da uyudum.
    Akşam kalktığımda annemlere o gün olup bitenlerin hiç sözünü etmedim. O gün okulu kırdığımı bilmiyorlardı, garip bir şekilde de hiçbir zaman öğrenmediler. Sanırım öğretmen varlığımın yokluğunu farketmemişti. Ya da farketmişti ve ertesi gün beni dört gözle bekliyordu. Ama bu da umrumda değildi.
    Beni asıl ilgilendiren Orçun’du. Ve bu konuda kimse bana yardımcı olamazdı. Sorunu kendim çözmeliydim Yapacağım şey çok basitti. Ertesi gün sabahleyin Orçun’a günaydın diyecektim. Daha kimsenin bunu yapmadığına emindim. Ben de ona acımakla birlikte, bir kez bile onun da benim gibi konuşabilen biri olduğunu düşünmemiştim. Ne kadar salaktım! Kim bilir, belki de aradığı şey buydu.
   
    ...
   
    Sabah kalktığımda önce okulu düşününce mutsuz oldum, sonra aklıma Orçun geldi ve mutlu oldum. Onu bugün büyük bir sürpriz bekliyordu. Kahvaltıda çenemi tutamayıp anneme ondan kısaca bahsettim ama sanırım söylediklerimden hiçbir şey anlamadı. Ben de daha fazla zorlamadım.
    Sınıfa girdiğimde Orçun henüz gelmemişti. Yapabilecek birşey yoktu, gittim sırama oturdum ve onu beklemeye koyuldum. Bir dakika geçmeden elinde çantasını sallaya sallaya sınıfa girdi. Hemen kalkıp yanına koştum.
    “Günaydın Orçun!” dedim onu kapının önünde karşılayarak. O sırada sıra arkadaşım Deniz de sınıfa girdi.
    “Günaydın Mina!” diye bağırdı yanımızdan geçerek.
    “Günaydın Deniz.”
    Orçun şaşkın bir şekilde yüzüme bakıyordu.
    “Merhaba,” dedim gerisin geri ona dönerek. “Benim adım Mina.”
    “Biliyorum,” dedi utangaç bir gülüşle. “Günaydın.”
    Sonra bir süre daha bana merak dolu gözlerle baktı, ardından da hiçbir şey olmamış gibi o da yanımdan geçip sırasına oturdu. Ne soğuk, diye düşündüm. Arkadaşsız olmamasına şaşmamak gerekirdi. Gerisin geri sırama döndüm. Deniz konuştuğumuzu farketmişti ve merak ediyordu.
    “Ne oldu?” diye sordu.
    “Orçun’a günaydın dedim,” dedim.
    Deniz gülümsedi. Siyah, kısa saçlı, garip gözleri olan bir kızdı. Bu günaydının Orçun’un tüm yaşamını değiştireceğini ummuştum, ama hiç umursamamıştı bile.
    O sırada zil çaldı. Orçun birden bire dönüp bana baktı. Elimde olmadan ona gülümsedim. O da bana gülümsedi, sonra kafasını geri çevirdi. Ders boyunca bu bakışmalar sık sık yinelendi.
    Bu işi burada bırakmamaya karar verdim.
    Bir sonraki tenefüs zil çalar çalmaz sırasına gittim. Defterinin köşelerini düzeltmekle uğraşıyordu. Ders boyunca yazı yazmaktan defterlerimizin köşeleri hep buruş buruş olurdu, öğretmen de buna kızardı. Orçun’a kızdığında da onu döverdi. O yüzden o buna özellikle dikkat ediyordu.
    Yanına oturdum. Beni farkedince, bakıp güldü. Gülünce gözleri kısılıyor, yüzünün zayıflığı daha da belli oluyordu. Gülen bir fareye benziyordu.
    “Niye yanıma geliyorsun?” diye sordu.
    “Orada canım sıkılıyor,” diye bir yalan uydurdum.
    “Deniz’in yanında oturmuyor musun?” diye sordu.
    “Evet- arkadaş olalım mı?”
    Birşey demedi, ama göstermese de sevindiğine emindim. Bu da hergün duyduğu birşey olmamalıydı.
    “Önde oturmak nasıl?” diye sordum, burnunun dibindeki tahtaya bakarak. Kim bilir ne kadar acı bir duyguydu!
    “İyi,” dedi, dudaklarını bükerek. Daha uzun bir yanıt bekleyemezdim.
    “Ben arkada oturmaktan memnunum,” dedim.
    “Niye?” diye sordu.
    “En azından öğretmene senden daha uzağım.”
    “Evet,” dedi.
    Üçüncü teneffüs bu kez o yanıma geldi. Deniz bahçeye ip oynamaya inmişti, ben de onun kalemiyle defterimin arkasına birşeyler yazmakla uğraşıyordum. Yazma konuda Deniz bana apaçık fark atıyordu. O kadar hızlı yazıyordu ki sonunda kaleminin bir özelliği olduğunu düşünmeye başlamıştım. Yazı yazarken kalemi o kadar kaygan bir şekilde kayıp gidiyordu ki elime o kalemi aldığımda benim de öyle yazabileceğime emindim. Gerçekten de biraz öyleydi, çok daha yumuşak uçlu bir kalem kullanıyordu ve onunla çok daha hızlı yazılıyordu. Yine de onun kadar hızlı yazmaya çalıştığımda yazım birkaç bin yıl önceki mağara adamlarının yazısına dönüyordu.
    Deniz ideal öğrenciydi. Sınıfta benim dışımda okumayı bilen iki kişiden biri oydu, ve büyük bir olasılıkla sınavlarla birlikte benden daha başarılı bir öğrenci olacağı ortaya çıkacaktı. Aramızdaki en büyük fark, onun okulu sevmesiydi. Öğretmenin sorduğu herşeye parmağını kaldırıyor, ne zaman yüksek okuma yapılacaksa gönüllü oluyordu. R’leri söyleyemiyordu, ama o kadar hızlı okuyordu ki kimse bunun için onunla dalga geçmiyordu.
    Orçun yanıma geldiğinde yazmaktan vazgeçtim. Yanıma oturması için Deniz’in çantasını kaldırdım.
    “Gel otur,” dedim.
    Orçun oturmadı.
    “Dışarı çıkalım mı?” diye sordu.
    Sanırım bu dünyada bu sınıftan daha çok sevdiği yerler vardı.
    Günün bu saatinde keskin bir güneş vardı. Okulun bahçesine o sıralar daha asfalt dökülmemişti ve yarı kum, yarı çakıl taşlı zemin hamam gibi oluyordu. Ama Orçun’u kırmak istemiyordum.
    Bahçeye çıkıp yürümeye başladık.
    “Okulu sevmiyorsun öyle değil mi?” diye sordum. Tek ortak noktamız bu olmalı diye düşünmüştüm. Ama Orçun’dan ses çıkmadı. Sanırım bu konuda benim kadar kararlı değildi. Okulu sevmemeye kalkışırsa işleri daha da zorlaşırdı.
    Ertesi gün Orçun sınıfa girdiğinde beklemediğim birşey oldu ve birkaç kişi daha ona günaydın dedi. İlk ders de Orçun’un çevresinde oturanlar öğretmen görmediği bir sırada ona Günaydın, Günaydın diye fısıldamaya başladılar. O gün boyunca bu olay sürdü; Orçun’un yanından kim geçse ona Günaydın diyip geçiyordu. Akşam okul dağılırken bile insanlar ona Günaydın demeyi sürdüryüorlardı. Orçun’un yüzünde de bütün gün bir gülücük, daha önce olmayan bir sevinç ve bir neşe vardı. Bu bir çeşit oyuna dönüşmüştü, “Orçun’a Günaydın Deme Oyunu.” O gün ayrıca öğretmen de Orçun’u hiç farketmedi. İki güzel şey üst üste olmuştu.
    İzleyen günlerde ikimiz hep birlikteydik. Zil çalar çalmaz sınıfın kapısında buluşuyor, bahçeye iniyorduk. O arada da Orçun bir sürü Günaydınla karşılaşıyordu. Çok geçmeden bu Günaydın olayı tüm okula yayıldı, artık Orçun’u gören herkes ona mutlaka Günaydın diyordu. Orçun da kimseyi yanıtsız bırakmıyordu. Bu olay çok geçmeden öğretmenlerin de dikkatini çekti. Sonra bir gün yan sınıftaki genç bir öğretmen de onu görünce ona özel bir günaydın sundu ve Orçun’un adı bir anda Günaydın’a döndü.
    O gün bahçenin en ucuna gidip, duvarın dibine oturduk. Yan tarafta büyük bir cami avlusu vardı, ve sanırım cami yaşamını incelemek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Ama o gün camiye girip çıkanları izlemedik. Bunun yerine ben Orçun’a uzun uzun kendi yaşamımı anlattım. Doğam Amca’yı, İnşaat-Emlak’ı ve özellikle Erdem’i. Onu neredeyse bir aydır görmüyordum ve özlemiştim. Sonra ona radyo yayınlarım anlattım, o da büyülendi. Ama odasında bir radyosu olmadığından dinleyemeyeceğini söyledi.
    Yaşamımda o günkü kadar çok konuştuğum başka bir zamanı anımsamıyorum. Sanırım bunu nedeni onun yaşamımda gördüğüm en iyi dinleyici olmasıydı. Söylediğim herşeyi dikkatle dinliyor, şaşırması gerektiği yerde şaşırıyor, üzülmesi gerektiği yerde üzülüyor, sevinmesi gerektiği yerde gülümsemiyor, rahatça, apaçık gülüyordu. Söylediğim herşey onunla daha büyük anlamlar kazanıyordu. Bu kadar rahat gülen birine daha önce rastlamamıştım. Kendini tamamiyle bana bırakmıştı. Hiç konuşmuyordu, ama her zaman iki kişinin karşılıklı konuşması gerekmez. Bazen dinleyen de konuşan kadar çok şey anlatır.
    Sanırım Orçun’u anlattıklarımdan çok, ona bunları anlatmam etkiliyordu. Şimdiye kadar hiç kimse onunla böyle konuşmamıştı herhalde. Gerçi benimle de kimse o gün benim onunla konuştuğum kadar konuşmamıştı.
    Sonra ders zili çaldı ve ben bu kez sınıfa girerken mutluydum. Sınıfa doğru yürürken Orçun’un elini tuttum, önce şaşırdı, ama sonra sevindi. O gün Aynur Hanım sınıfa girince, daha girer girmez durdu ve gözlerini Orçun’a dikti ve ona uzun uzun baktı. Herkes ne olacak diye merakla beklemeye başladı. Ama hiçbir şey olmadı. Öğretmen ona ödevini yapıp yapmadığını sordu, Orçun hiçbir şey söylemeden çantasına eğildi, defterini çıkardı ve öğretmene gösterdi. Öğretmen defteri dikkatle inceledikten sonra gerisin geri ona verdi ve o ders onu bir daha görmedi. Tüm sınıf rahatladı, neşelendi ve Aynur Hanım birdenbire korkunç bir kadın olmaktan, sıradan bir öğretmene dönüştü.
    Bir sonraki tenefüs yine birlikteydik. Ve ondan sonra neredeyse her tenefüs birlikteydik. Orçun’a her yerden Günaydın’lar yağmayı sürdürüyordu, hatta artık ‘N’aber’ler bile başlamıştı. Orçun kılını kıpırdatmadan okulun en popüler çocuğu olmuştu. Artık onunla birlikte olmak bana apaçık zevk veriyordu. Ve konuşacak bolca şeyimiz de vardı. Böylesine silik bir yaratığın bile merak ettiği, aradığı ve sevdiği bir sürü şey vardı, ve gariptir çoğu benimkilerle çakışıyordu.
    Bir keresinde oturup birbirimize aklımıza gelen tüm yalanları söylemiştik. Aslında yaptığımız yalan söylemek değildi, yalnızca düşlerimizi paylaşmaktı. Olmasını istediğimizi, görmek istediğimiz herşeyi gerçekmiş gibi anlattık birbirimize. İkimiz de karşımızdakinin doğruyu söylemediğinin farkındaydık, ama o gün olmayan şeyleri konuşmakta özgürdük. İkimiz de bunda bir sakınca görmüyorduk, dahası söylediğimiz yalanların yalan oldukları kadar inanılmaya da açık olduklarını hissediyorduk. O güne kadar olmadılarsa da ondan sonra olabilirlerdi. Önden konuşmada hiç bir sakınca yoktu.
    Orçun bana o sıralar televizyonda oynayan ve tüm çocukların hayran olduğu konuşan bir arabadan bahsetti. Arabanın adı Kit’di. Sürücü Maykıl uzun boylu, siyah kıvırcık saçlı bir adamdı. Annem yakışıklı bir adam olduğunu söylüyordu, ama bana pek öyle gelmiyordu. Ben daha çok konuşan arabanın bir insan olarak nasıl olabileceğini hayal etmekle meşguldüm ve sahibinden çok daha yakışıklı çıkacağına emindim. Ne olursa olsun ben de başka her çocuk gibi bu diziyi seyrediyordum. Kit’le Maykıl her hafta yeni bir maceraya atılıyorlardı ve tüm bu tür dizilerde olduğu gibi maceralar bitmek bilmiyordu.
    Onun hakkında konuşmaya başladığımzda Orçun çok geçmeden korkarak bana hep merak ettiği birşeyi sordu:
    “Sence Kit gerçekten var mı?”
    “Var tabii,” dedim hemen, çünkü olmasını istiyordum.
    Orçun bu kez kuşkuyla, onunla dalga geçip geçmediğime emin olmak ister gibi bana baktı. Bu onun da inanmak istediği ama inanmaktan korktuğu birşeydi
    “Hiç gördün mü peki?” diye sordu.
    Arkamızı döndüm ve ana caddeyi gösterdim.
    “Arasıra oradan geçer,” dedim.
    “Gerçekten mi?”
    “Bir keresinde caminin çatısındaydı,” dedim. İyi uçmuştum. Araba da öyle.
    “Doğru söylemiyorsun!” diye bağırdı hemen, neredeyse kızarak. Onu kandırdığımı düşünüyordu.
    “İstersen inanma,” dedim dudaklarımı bükerek. Ama inanmak istiyordu. Ve bunu söyledikten sonra sevinçle gözlerimin içine baktı.
    Arabanın caminin tepesine nasıl çıkabilmiş olabileceğini çözmeye çalıştım. Çünkü çıkması bir dert orada durması ise büsbütün olanaksızdı. Tüm camiler gibi bunun da tepesi yusyuvarlak bir kubbeydi. Ama Orçun bu sorunu benden önce çözdü.
    “Bir kere başka arabaların üzerinden nasıl sıçradığını gördüm,” dedi. “Herhalde öyle çıkmıştır... Biliyor musun?” Nefes nefesiydi. O güne dek onu görmediğim kadar hevesli bir şekilde gözlerime baktı. “Ben de gördüm onu!”
    “Nerede?” diye sordum.
    Bana bir gün kapılarının önünde park ettiğini anlattı.
    Orçun’u seviyordum; sanırım o günlerde gerçekten sevdiğim tek kişi oydu. Hiçbir arkadaşı olmaması bana onu sevmem için bir neden daha veriyordu. Çünkü okulda geri kalan çocukları sevmiyordum. Orçun’a gelince öğretmen hep onu budalalıkla, aptal olmakla suçluyordu. Gerçekten de öğretmenin dediği doğru muydu? Öğrenemediğini biliyordum, ama bu onu aptal mı yapıyordu? Onun yerinde başkası olsa öğrenebilir miydi? Açıkçası bilmiyordum, ve bu beni pek ilgilendirmiyordu. Aptalsa bile aptalları sevmeme diye bir kural yoktu.
    Ama öğretmenimiz böyle düşünmüyordu. Aramızdaki yakınlığı farkeder etmez bir gün sabahleyin günaydın nutkunu çekerken bir anda sesini sakinleştirdi ve sanki hepimizin iyiliğine birşey söyler gibi sınıfa baktı.
    “Çocuklar, aptallarla arkadaş olanlar sonunda kendileri de aptal olurlar,’ diye bir düşünce attı ortaya. O nalet bilgiç sesiyle konuşuyordu.
    Sınıfta bir sessizlik oldu, büyük bir olasılıkla herkes aptal bir arkadaşı var mı diye düşünüyordu. Orçun aniden dönüp bana baktı. Kıpkırmızı oldum. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Deniz’e baktım. Bu lafın kime yönelik söylendiğini o da anlamıştı.
    “Boşver Mina,” dedi yalnızca.
    “Aptal değil o!” diye bağırdım.
    Öğretmen bunu duydu ve meydan okuyan gözlerle bana baktı. Niye bu kadar acımasızdı bu kadın? Ama Orçun bile kendisinin öyle olduğunu düşünüyordu, ve bu özelliğine boyun eğmiş gibiydi. Aslında yalnızca biraz tipsiz, biraz da korkak küçük bir herifti o! Hem herşey ne kadar da iyiye gidiyordu!
    Öğretmenin bu lafı sınıftaki herkeste o güne kadar görülmemiş bir burukluk yarattı. Zil çaldığında sesler yükselmedi, ve çocukların tümü Orçun’a karşı kibar ve nazik davrandılar. Benim yanıma pek gelmiyorlardı, yalnızca geçerken dostça gülümsüyor, öyle geçiyorlardı. Bir tek Deniz bu olaya takmamıştı. Ama o dersler dışında hiçbirşeye takmıyordu. Sanırım bu yüzden de okulda rahattı.
    Yine de tüm sınıfın çabasına karşın Orçun o gün büsbütün değişti. Sanırım benim yaşamımı zorlaştırmak ya da beni de aptal etmemek için benden uzak durmaya karar verdi o gün. Öbür tarafta benimle birlikte olmayı istiyor ve hep beş on metre yakınlarımda oluyordu. Ama o gün hiç yanıma gelmedi, yalnızca ben yanına gittiğimde benimle konuştu, ve o gün yalnızca bir kez bahçeye birlikte çıktık. Kısacası okul yeniden zehir olmuştu.
    O gün eve dönerken yine yolda ağladım. Öğretmenime onun bana kızdığından kat kat daha kızgındım, ama ona gidip birşey söylersem büyük bir olasılıkla beni de döverdi—ne de olsa artık ben de aptal biriydim onun gözünde. Niye ortadan olmayan bir sorundan herkesi böylesine kötü bir umutsuzluğa düşürmüştü?
    Eve vardığımda evde kimse yoktu. Neyse ki on dakika sonra annem geldi. Ağlamış olduğumu görünce şaşırdı ve beni yanına çağırdı.
    “Ne oldu Minacığım?” diye sordu.
    “Birşey olmadı,” dedim.
    “Ağlamışsın ama,” dedi.
    Birşey demedim.
    “Akşam Doğan Amca’yla Ayral Teyze gelecek,” dedi bunun üzerine. Beni mutlu etmenin en iyi yolunun bu olduğunu biliyordu. İşe de yaradı. Doğan Amca’yla herşeyi konuşabilirdim, o da herşeyi dinler, sonra ne yapıp yapıp sorunumu çözerdi. Onun çözemeyeceği bir sorun olmadığına emindim. Ayrıca sanırım aklı başında bir tek o kalmıştı çevrede. Gerçi annem de vardı ama içimden bir ses annemin bu duruma bir çözüm bulamayacağını, yalnızca benim için üzüleceğini söylüyordu.
    Akşam saat sekizde kapımız çalındı. Ama odamdan çıkmadım. Onu karşılamadığımı farkedince biliyordum ki yanıma gelecekti. İstediğim de buydu. Konunun salonda ulu orta açılmasını istemiyordum. Ve eve girdikten beş dakika sonra kapım açıldı ve kapıda Doğan Amca’nın merak dolu yüzü belirdi. Sonra hiçbir şey söylemeden odaya girdi ve beni kucağına aldı. Hemen ona sarıldım.
    “Hey çavuş,” diye fısıldadı. “N’oldu sana böyle?”
    “Okuldan nefret ediyorum!” dedim yeniden muslukları açarak.
    Koca elinin kafamı okşadığını hissettim.
    “Okulun sana göre bir yer olmadığımı biliyorum,” dedi. “Ama onunla başetmenin bir yolunu bulmalıyız.”
    “Niye?” diye sordum. “Hiç gitmesem olmaz mı?”
    “O zaman babanlar suç işlemiş olurlar. Bu ülkede her çocuğun bilmem kaç yıl okula gitmesi gerekiyor.”
    Birşey demedim ve yeniden kafamı göğsüne gömdüm.
    “Ama,” dedi Doğan Amca, “herşeyi olduğu gibi kabul etmemiz gerekmiyor.”
    “Ne yapabiliriz ki?” diye sordum.
    “Okulu bombalayabiliriz mesela.”
    Başımı kaldırıp ona baktım. Çok ciddi görünüyordu. Gülmeye başladım.
    “Sana şunu söyleyeyim, birşeyi çözeceksek önce bana sorunun tam olarak ne olduğunu anlatmalısın.”
    Sonra ona o gün olanları bir bir anlattım. Söylediklerimi o kadar ciddi ve soğukkanlı dinledi ki sonunda ağlamamın saçma olduğunu, bunun da yalnızca çözülmesi gereken bir sorun olduğunu anladım.
    Doğan Amca’ya derdimi anlattıktan sonra,bir süre düşündü, sonra beni kucağından indirdi.
    “Yarın okula gitmeden önce bize bir uğra,” dedi.
    “Peki,” dedim.
    “Okula birlikte gideriz,” dedi. “Uyuyorsam Ayral’a söyle uyandırsın beni.”
    “Tamam,” dedim.
    “Ayral uyandıramazsa da sen gel başımdan aşağı bir kova su dök.O zaman uyanırım,” dedi.
    Neşem yerine gelmişti.
    “Geleceğine söz veriyor musun?” diye sordu.
    “Söz,” dedim.
    Gerçi okula birlikte gitmemizin neye yarayacağını bilmiyordum. Yine de bu düşünce beni rahatlattı. Yanımda bu iri cüsseli adamı göstermek herhalde bir işe yarardı.
    Ertesi sabah babamla aynı saatte uyandım. Babam her sabah yaptığı gibi kendi halinde banyoda tıraş oluyordu. Aynadan beni görünce gülümsedi.
    “Hayrola?” diye sordu. “Horozlar erken mi öttü?”
    Birşey demedim. Horoz moroz duymamıştım ben.
    “Bu saatte okula mı gidiyorsun?” diye sordu.
    “Doğan Amcalara gideceğim.”
    “Sabahın köründe mi?”
    “Evet,” dedim.
    “Niye?”
    Ama birşey diyemediğimi anlayınca, konuyu dağıttı.
    “Birlikte çıkarız o zaman,” dedi.
    Odama gidip üzerimi değiştirdim. Yine o midemi bulandıran siyah önlüğü giydim ve boynumu kesen beyaz yakayı taktım. Güneş doğmadan, annem uyanmadan evden çıktık. Babamın her sabah bu saatte tek başına evden çıkıyor olması ilginçti. Ama güne güzel bir başlangıçtı. Sokağa çıktığımızda hava daha tam aydınlanmamıştı ve sokak oldukça serindi. Çevrede bizden başka birkaç kişi vardı yalnızca. Bir sürü dükkan da açılıyordu. Bir tek Nuri Dede’nin dükkanı tam teşhizat hazırdı. Herşey birden bire daha güzel göründü, üzerimdeki siyah forma bile.
    İki sokak geçtikten sonra Doğan Amca’ların yaşadığı sokağa geldik. Babam elimi bıraktı ve ciddi bir şekilde bana baktı.
    “Mina, bir sorun yok, değil mi?” diye sordu. “Doğan Amca bana dün birşeylerden bahsetti, okulla ilgili—”
    “Çözemeyeceğimiz bir şey değil,” dedim hemen, babamı daha fazla işe karıştırmayarak. Babam bir süre daha merakla baktı.
    “Neyse, akşama görüşürüz o zaman,” dedi.
    “Tamam,” dedim ama babam elimi bırakmıyordu. Yalnızca düşünceli düşünceli gözlerimin içine bakıyordu.
    “Şu sıralar işlerim biraz yoğun, Marmara’da yeni bir dinlenme tesisi kurmakla uğraşıyoruz. Biliyorum, fazla birlikte olamıyoruz... ama bitince hep birlikte oraya gidip şöyle birkaç gün tatil yaparız, tamam mı?”
    Birşey söylemeden eğilmesini işaret ettim. Bu sabah çok iyi kalpliydi, onu öpmeden bırakırsam tüm günüm zehir olabilirdi.
    “Doğan Amca’nın uyanık olacağını nereden biliyorsun?” diye sordu.
    “Değilse başından aşağı bir kova su dökmemi söyledi.”
    “Ha... benim için de bir kova dök o zaman.”
    Güldüm. Sonra ayrıldık. Koşarak apartmanlarına gittim, ışık düğmesine basmadan merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıktım. Hemen kapıyı çaldım, ama açan olmadı. Bir daha çaldım, yine kimse açmadı. Olamaz, ikisi de uyuyorlardı daha. Merdivenlere oturup beklemeye karar verdim. Ama hemen ardında ayak sesleri duydum ve biraz sonra kapı açıldı ve Ayral Teyze geceliğiyle karanlığın içine baktı, sonra beni farketti ve gülümseyerek yalınayak olmasına karşın çıkıp yanıma geldi.
    “Erken geldin,” dedi ve bana sıcacık ve sakin gözleriyle baktı, sonra elimi tutarak beni kaldırdı ve içeri aldı. Mutfağa geçtik. Ayral Teyze ilk iş olarak çaydanlığa su koydu. Sonra dönüp bana baktı.
    “Geç otur. Aç mısın?”
    Birşey demedim. Bu kadar erken gelince kibar olmam gerektiğini hissediyordum.
    “Kahvaltı ettin mi?” diye sordu böyle yaptığımı farkederek.
    “Etmedim,” dedim.
    “Dün akşamdan kalma biraz pasta var, ister misin?”
    “Pasta mı? İsterim.”
    “Sen geç salona o zaman, ben getiririm. Mutfak sabahları serin oluyor.”
    Kısa bir süre sonra önüme bir dilim buzdolabından yeni çıkarılmış beyaz pasta, bir bardak da ısıtılmış süt koydu. Bir süre bana baktı.
    “Dur, Doğan’ı kaldırayım,” dedi. “Okulun kaçta açılıyor?”
    “Daha var,” dedim.
    Ayral Teyze durup bir süre daha bana baktı, sonra Doğan Amca’yı kaldırmak için içeri kayboldu.
   
    Birkaç dakika geçmeden Doğan Amca pijamalarıyla odasından çıktı ve beni görünce yüzünde tam uyanmamış ama yine de dev gibi olmayı başarmış bir gülümseme vardı.
    “Günaydın!” dedi, kafasını kaşıyarak.
    “Günaydın,” dedim.
    Gelip, tabağımdaki pastayı inceledi.
    “O pastayı ner’den buldun?”
    Ayral Teyze’ye baktım. Doğan Amca da ona baktı.
    “Sen ner’den buldun?”
    Ayral Teyze parmağına bulaşmış pastayı yaladı sonra suçsuzca Doğan Amca’ya baktı.
    “Dün akşam sen yokken canım o kadar pasta istedi ki. Biliyorsun, hemen aşağıda yeni bir pastane açıldı—”
    Sonra önümden boş tabağı aldı.
    “Doymadın, değil mi?” diye sordu, Doğan Amca’nın sorgulayıcı bakışlarından kurtulmaya çalışarak. “Sana daha adamakıllı birşeyler hazırlayayım en iyisi. Bu pasta fikri çok iyi değildi belki de...” Doğan Amca hala kuşkulu bir şekilde ona bakıyordu. Komik bir ilişkileri vardı. Sabah akşam pasta yemek de hoş birşeydi.
    Doğan Amca salondaki yumuşak bir koltuğa kuruldu ve sehpanın üzerindeki sigara paketinden bir sigara çıkardı ve ağzına koydu.
    “Baban sizin evde senin yanında sigara içmeme izin vermiyor- neyse ki burası onun evi değil,” diye mırıldandı. Tam yakıyordu ki dikkatini başka birşey çekti ve sigarayı ağzından aldı.
    “Televizyonun niye yerini değiştirdin?” diye bağırdı mutfaktaki Ayral Teyze’ye.
    Ayral Teyze elinde kahvaltılık bir tepsiyle geri geldi.
    “Ne?” dedi, safça.
    “Televizyonun yeri değişmiş,” dedi Doğan Amca. “Daha dün sabah şu köşede durmuyor muydu bu alet? Son on yıldır yaptığı gibi. Biz de burada oturup izliyorduk onu. Şimdi niye arkamda duruyor?”
    Ayral Teyze bana bakmadan tepsiyi önüme koydu ve kocasının yanına gitti.
    “Sevgilim, orada perdeleri sıkıştırıyordu,” dedi, ondan daha önce hiç duymadığım masum ve kibar bir sesle. “Hem biliyorsun, camın önünü de kapatıyordu.”
    Doğan Amca başını sallayarak, “Peki nasıl izleyeceğiz şimdi onu? Böyle mi?”
    Başını çevirip arkasına baktı.
    Ayral Teyze güldü.
    “Yok canım. Sen geldiğinde koltukların yerini de değiştiririz diye düşündüm... hem biraz değişiklik olmuş olur.”
    “Evet olabilir,” dedi çevresini inceleyerk Doğan Amca. “Dur bir dakika, fişini nereye taktın?”
    Ayral Teyze’den yine ses çıkmadı. Yalnızca kocasına baktı.
    “Takmadın?” diye tahmin etti Doğan Amca.
    “O tarafta priz yokmuş,” dedi Ayral Teyze.
    Doğan Amca hiçbir şey söylemeden uzunca bir süre daha Ayral Teyze’ye baktı, sonra bana baktı.
    “Sulayalım da büyüsün bari,” dedi.
    Gülmeye başladım. Ayral Teyze dönüp bana baktı. Utandım. Ona gülmek istemiyordum. Tersine o an yerimden kalkıp yanına gidip ona sarılmak istiyordum. Öyle güzel ve garip bir kadındı!
    “Zilinin çalmasına ne kadar var?” diye sordu Doğan Amca.
    “Yarım saat,” dedim.
    Sigarasını yaktı.
    “Beş dakikada gidersin. Mina, düşündüm de başka bir sınıfa geçmeye ne dersin?”
    Deniz’i düşündüm, Orçun’u düşündüm. İkisini de kaybedecektim. İşin komiği aklıma başka birşey de gelmedi.
    “Hepsi aynı gözüküyor,” dedim.
    “Belki başka sınıflardaki öğretmenler daha iyidir.”
    “Daha iyileri var,” dedim başımı sallayarak. “Yan sınıfın öğretmeni bizimkinden çok daha iyi. Hatta bizimkinin yanında tam bir melek o!”
    “O sınıfa geçmek istemez miydin?”
    “Bunu yapamam ki…” dedim. “Kimse istediği sınıfa gidemiyor.”
    Doğan Amca uzatmadı. Yalnızca Ayral Teyze’yle kısa bir süre bakıştılar. Ayral Teyze yemek masasından bir sandalye çekerek yanıma oturdu.
    “Öğretmenin o kadar kötü mü Mina?” diye sordu.
    Başımı salladım. Sonra da ikisine sınıfta günlerimin nasıl geçtiğini anlattım.
    “Bence yeni bir sınıfı dene,” dedi Ayral Teyze. Doğan Amca’ya dönerek “Sami buna ne der acaba...” dedi.
    Doğan Amca ilgisizce dudaklarını büktü.
    “Sami şu aralar Marmara’daki tesislere gömülmüş durumda. Başka hiçbir şey görmüyor.” Bir süre düşündükten sonra, “ama buna ses çıkaracağını sanmıyorum,” diye tamamladı.
    Bence de babam buna ses çıkarmazdı. Ne de olsa o ‘en iyi biçimde eğitilmemi’ istiyordu. Bu öğretmenin de bu işe uygun olmadığını anlardı, ona anlatsaydım. Ona anlatsaydım... niye bugüne dek anlatmamıştım? Belki daha en başta çözülürdü o zaman herşey.
    “Saat sekiz oldu,” dedi Ayral Teyze bana bakarak. Saatime baktım, sonra da kalktım. Doğan Amca yerinden kalkmıyordu. Ona baktım.
    “Sen git,” dedi. “Halletmem gereken bazı işler var.”
    “Sonra gelecek misin peki?”
    “Geleceğim. Günün ortasında orada olacağım.”
    Ayral Teyze beni kapıya kadar geçirdi. Ayakkabılarımı giyerken beni dikkatle izledi. Sonra gözgöze geldik ve Ayral Teyze yaşamımda ilk kez ellerini omuzlarıma koydu ve beni alnımdan öptü. Ona gülümsedim.
    “Eminim, bundan sonra günlerin daha güzel geçecek Mina,” dedi.
    Birşey demedim. Çok inandırıcı söylemişti, ama yine de bana doğrusu öyle gelmiyordu. Okula tek başına yürürken bu konuşmanın boş yere yapıldığını düşünüyordum. Yolda kırtasiyeci Yaşlı Işıtan’la karşılaştım. Bu sabah erken çıkmıştı, beni görünce bana uzak ama kendine özgü sıcak gülümsemesiyle selam verdi. Düşünmeyi sürdürdüm: Doğan Amca ne yapabilirdi ki? Ona kafama takılan herşeyi anlatmaya alışmıştım, bunu da anlatmıştım. Ama o an kendimi iyi hissetmem dışında bunun hiçbir şeye yaramayacağına neredeyse adım kadar emindim.
    İkinci dersin ortasında nöbetçi öğrenci sınıfa girdi ve 283 no’lu öğrencinin müdür tarafından çağrıldığını bildirdi. Tüm sınıf dönüp bana baktı. Kalktım, öğretmenime baktım, nalet suratıyla başını salladı, sonra da nöbetçi öğrencinin peşine takıldım ve o nefret ettiğim sınıftan çıktım. Müdürün odası iki kat yukarıdaydı ve binanın ortasındaki o ahşap ve çatırdayan merdivenlerden çıkmamız gerekiyordu. Yukarı vardığımda dönüp aşağıya baktım ve okulun ne kadar büyük ve eski olduğunu gördüm. Aslında güzel bir okuldu. Dev kapıları, babamın dediği gibi neredeyse göğe kadar yükselen tavanları vardı. Dediğine göre biraz daha zorlasalardı bu tavanları boşu boşuna yapmış olacaklardı, çünkü o zaman yıldızlar altına sığabileceklerdi. Babam abartmayı severdi, özellikle beni sevindirmek için ilk başvurduğu yol herşeyi abartıp ilgimi çekmeye çalışmaktı. Uzunca bir süre bu işe de yaramıştı, ama babam o gün bana okulun tavanlarından bahsettiğinde bu yükseklik duygusu olsa olsa korkutmuştu beni. Tabii bunu söylememiştim ona. Öbür tarafta tavanlar gerçekten de yüksekti. İkinci katta olmamıza karşın asıl tavan hala çok çok yükseklerde kalıyordu.
    Nöbetçi öğrenci müdürün kapısının önünde durdu ve bana baktı. Ben de ona.
    “Hadi girsene içeri!” dedi aceleyle.
    Elimi kapı tokmağına uzattım ama bu kez de nöbetçi öğrenci beni engelledi.
    “Önce çal!” dedi kızarak, sanki onun kapısıymış gibi. Kapıya vurdum, sonra açtım ve müdürün odasına girdim. Müdür orta yaşlı bir adamdı. Ben girdiğim sırada masasının başında oturmuş bazı kağıtlarla ilgileniyordu. Onun da benim gibi daha ilk yılıydı bu okulda. Ama daha şimdiden çok sert bir adam olduğunu biliyordum, ve buraya tayin edilmesi yalnızca okulda değil tüm kasabada konuşulan birşeydi. Eski okulun tüm yapısını değiştereceği söyleniyordu. Gerçi bunun nasıl yapacağını kimse bilmiyordu çünkü kasaba kadar eski olan okulumuz ilk gününden beri çok/az değişmişti. Ama müdür daha ilk günden yeni kurallar getirmişti, ve bir fark olarak yalnızca öğrencilere değil, öğretmenlere de. Onun gözünde öğretmen de öğrenci de büyük ölçüde aynı şeydi. Biri öğretir, öbürü öğrenirdi. Ve öğrencilerin formalarıyla ilgilendiği gibi, öğretmenlerin kısa kollu gömleklerinin kol uzunluklarıyla da ilgileniyordu. Bir sürü öğretmen ondan nefret eder olmuştu, bizim öğretmenimiz dışında. O zaten adamın istediği tüm kurallara baştan uyuyordu çünkü. Ama müdür konusunda başka birşey daha dikkatimi çekmişti ve bu açıdan ona güveniyordum: bir öğrenciyi dövmeyecek kadar soylu bir adamdı. Ayrıca odası da bir öğrencinin dövülemeyeceği kadar cafcaflı ve süslü bir yerdi. Bu odayı bu hale eski müdürler getirmişti. Okulun en lüks odası yapmışlardı. Tüm okulun havasından farklıydı. Tavana baktığımda aynı yüksek, ahşap tavan vardı, yerdeki tahta da okulun geri kalanı gibiydi. Ama duvarlar ve ışıklar ve masalar bambaşkaydı. Böylesine eski ve bakımsız bir binanın içinde böyle bir odanın olabilmesi garipti. Odanın tam ortasında dev gibi simsiyah, ayna gibi parlayan bir masa vardı. Masanın ucunda üzerinde iki upuzun, ipince siyah kalemin dikili durduğu yassı bir kalemlik vardı. Müdürün önünde de bir kağıt öbeği vardı.
    Adam olsa olsa kırk yaşlarındaydı. Siyah saçları, ince bir bıyığı vardı. Sanırım tüm yaşamını çeşitli okullarda müdürlük yaparak geçirmişti. En azından tam bir müdürdü. Sert bakışlı ve soğuk görünüyordu ama onun soğukluğu ve sertliği öğretmenin cadalozluğu yanında tersine insanı rahatlıyor gibiydi. Sanırım o da bunun farkındaydı. Cuma günleri törenlerde öğrencilere onlardan istediğini anlattığında herkes onu dinliyordu. Dediklerine göre eski müdür törenlerin yarısını öğrencileri azarlayarak geçiriyordu, oysa bu müdür böyle yapmıyordu. Sakin sakin okuldaki yenilikleri, bundan sonra uyulması gereken kuralları söylüyordu. Müdür diyince hala herkes korkuyordu, ve müdüre çıkmak tüm öğrencilerin korkulu düşüydü. Yine de şu kesindi ki benim özgürlüğüm o an burada yatıyordu. Birşey başaramazsam gerisin geri sadist öğretmenimizin ellerine düşecektim. Hem kim bilir, bu girişimim yüzünden beni hiç affedecek miydi?
    “Örtmenim, ben geldim,” dedim, bir süre bekledikten sonra.
    “Duydum kızım,” dedi başını kaldırmadan. “Biraz bekler misin, lütfen.”
    “Beklerim.”
    Başını kaldırıp bana baktı. Sonra gerisin geri işine döndü.
    Bu ‘biraz bekleme’ çok sürdü, ama sınıf aklıma geldikçe burada ayakta dururken ne kadar rahat olduğumu düşünüyordum. Sonra müdür önündeki dosyayı kaldırdı ve başını kaldırıp bana baktı.
    “Evet Mina,” dedi ve masasındaki dağınıklığı düzenlemeye girişti. Demek adımı da biliyordu. Elindeki kalemi masasındaki kalemliğe koydu, sonra önündeki kağıtlardan bazılarını çekmecesindeki bir dosyaya yerleştirdi.
    “Geç şöyle otur,” dedi.
    Bana masasının önündeki iki yumuşak koltuktan birini gösterdi.
    “Seni niye çağırdığımı tahim etmişsindir herhalde.”
    Oturduğum gibi koltuğun içinde kayboldum. Kime göre yapılmıştı bu koltuklar acaba? Kafam neredeyse masa hizasına geliyordu, ve müdürle herhangi bir konuşma yürütme şansım pek yoktu. Yine de bunu önemsemeyerek olabildiğimce akıllı ve ciddi ve uzun boylu gözükmeye çalıştım.
    “Öğretmeninle iyi geçinmiyorsun,” dedi.
    Ne yani, benim suçum mu?
    Söylemedim tabii...
    “Bana tüm dürüstlüğünle söyler misin, sınıfından hoşnut musun, değil misin?”
    Birşey demedim.
    “Mina, bir soru sorduğumda yanıt beklerim. Bu sanırım hakkım. Yalnızca öğrencilerden değil, herkesten. Benden korkuyorsan bundan derhal vazgeç. Senin sorununu çözmek için seni buralara kadar çıkarttım. Söyle bana sınıfından hoşnut musun, değil misin?”
    “Örtmenim- bence bu okul çok güzel-”
    “Hm, orası tartışılır. Ama ben sana okul üzerine düşüncelerini sorduğumu anımsamıyorum.”
    “Değilim,” dedim bu kez, apaçık, korkmadan. “Öğretmenimiz çok sert davranıyor.”
    Doğrudan doğruya öğretmenimizin bir piskopat ve bir tiran olduğunu söylemek pek mantıklı olmayabilirdi. Ya müdür bu lafları ağzımdan aldıktan sonra beni gerisin geri sınıfıma gönderseydi. Neyse ki böyle bir niyeti yoktu; o yalnızca sınıfımdan hoşnut olup olmadığımı öğrenmek istiyordu. Hoşnut olmadığımı öğrenince yalnızca çok bilmiş bir tavırla koltuğunda geriye yaslandı.
    “Hm...” dedi.
    “Yani bence bu kadar sert olması gerekmiyor,” dedim.
    “Niye öyle diyorsun?”
    “Kimse ses çıkarmıyor ya da yaramazlık yapmıyor ki.”
    “Ne tür sertlikler yapıyor?” diye sordu.
    “Örneğin Orçun diye bir çocuk var. Onu sürekli dövüyor. Ben bir gün mendilim ütüsüz geldiğim için elime vurdu. Hem de çok sert vurdu.”
    “Aynur Hanım...” diye mırıldandı müdür, birşeyler düşünerek. “Onunla özel olarak bir görüşmem gerekecek zaten.” Sonra gözlerini bana dikti.
    “Mina. Daha birinci sınıf öğrencisisin. Yaşını küçümsemiyorum, hepinizin akıllı ve kavrayışlı çocuklar olduğunuzu biliyorum. Ama okulla ilgili bazı şeyleri zamanla öğreneceksiniz. Senden biraz sabırlı olmayını isteyeceğim. Bu okulda iyi işlemeyen birçok şey var, bazı öğretmenler de var... zamanla hepsine çözüm bulacağız. Ama şunu da bilmelisin, öğretmenler her zaman biraz sert olurlar. Buraya eğlenmek için gelmiyorsunuz. Hepiniz birşeyler öğrenmek için geliyorsunuz. Ayrıca özellikle böyle bir kasaba okulunda başka yerlere göre biraz daha sert olmaları da normal.”
    “Niye?” diye sordum dikkatlice ve kuşkuyla.
    “Çünkü her sınıfta kırk tane öğrenci var. Bu sağlıklı bir sayı değil. İkincisi burası bir sınır kasabası, ve sınıftaki her öğrenci ayrı bir telden çalıyor. Bazılarınız tembelsiniz, bazılarınız çok çalışkan... bazılarınız yaramazsınız.” Burada bir anlık bir kuşkuyla bana baktı, ve ne demek istediğini çok iyi anlamama yaradı. Ve bu herifle aramı iyi tutmayı istiyorduysam bundan vazgeçmeliydim.
    “Daha da önemlisi bir sürü kökenden geliyorsunuz. Öğretmeninizin hepinize birmiş gibi bakamıyor. Değilsiniz. Göçmen olanlarınız var, Doğu’dan gelenleriniz var. Böyle bir ortamda otoriteyi sağlamak kuşkusuz İstanbul’daki bir okula göre daha zor.”
    “Biliyorum...” dedim aslında tüm bunları hiç bilmesem de.
    “Kolay mı sanıyorsun kırk tane öğrenciyi hizaya sokmak?”
    “Başaramıyor ki,” demek geçti içimden ama birşey demedim.
    Benim yerime bunu başka birisi söyledi.
    “Hocam,” dedi arkamda yankılı ve gür bir ses. Dönüp baktım. Oradaydı! Asker pantolonuyla, yeni traş olmuş Doğan Amca!
    “Kırk öğrenciyi hizaya sokmak dünyanın işi değil.”
    “Ne demek istiyorsunuz, Doğan Bey?” dedi müdür.
    “Hocam, ben çavuşum. Belki öyle şahane bir mesleğim yok ama bir grup insanı hizaya sokmanın ne demek olduğunu biliyorum. Zaman zaman ne kadar zor olabileceğini de biliyorum.”
    “Evet, askerler-” dedi müdür.
    “Askerler de bazen küçük çocuklar gibi olabiliyorlar. Doğrusunu isterseniz, onlarla başetmek bazen bu öğrencilerle başetmekten de zordur. Utanmadan diklenirler sana. Birşey demezler ama bunu gözlerinden anlarsın. Seni küçümserler, hatta seni tehdit bile ederler o bakışlarıyla. Yurdun her köşesinden geliyorlar, bir çoğunun altında nelerin olduğunu bilmek de güç. Söylediklerimin yarısını anlamazlar. Ve yine de onları hizaya sokarım. Bunun için bir bakış yeterli olur. Bir tavır yeterli olur. Hepsini dövmeye kalkacaksam, olan bana olur.”
    “Tabii dövmeyeceksin- döverek, korkutarak bu işler olmuyor. Bu okuldan bundan sonra öğrenci dövülmeyecek.”
    Doğan Amca başını salladı. Müdür dönüp bana baktı. Sanki daha rahatlamış gibiydi şimdi.
    “Mina, Doğan Bey, baban olmasa da anladığım kadarıyla ailenizin çok yakın bir dostu-”
    “Evet,” dedim. “Babamın en iyi arkadaşı.”
    “Yine de doğrudan babanla konuşmayı yeğlerdim. Bunu Doğan Bey’e de söyledim, anladığım kadarıyla işleri yoğun.”
    “Evet,” dedim, tam olarak ne demek istediğini anlamasam da.
    “Oturduk, senin durumunu ayrıntısıyla konuştuk. Senin neler yaptığını ve doğru bir eğitimle daha neler yapabileceğini anlattı bana. Çok şey başaracağını söylüyor.”
    Kızarmamı geri tutamadım.
    “Bu utanılacak birşey değil,” dedi gülümseyerek. “Baban da saygıdeğer bir adam. Onunla tanışma şerefine ulaştım. Herşey bir yana, sen bu okulun bir öğrencisisin. Ve ben buraya öğrencilerin olanaklı olan en sağlıklı eğitimi görmeleri için geldim. Bu durumda sınıfından hoşnut olmadığına göre bununla ilgilenmem gerekiyor,” dedi.
    Benim de düşündüğüm tam olarak buydu. Ama bu konuda onunla hemfikir olduğumuzu söylemedim.
    “Yine de soruyorum, böyle birşeyi istediğine emin misin?”
    Birşey demedim; sonuçta onun için gelmiştim buralara.
    “Soruyorum çünkü sınıf değiştirmek başta görüldüğü kadar kolay bir iş değil- bir sürü tanımadığın yeni insanın arasına gideceksin, bazı derslerde büyük olasılıkla senden ileri olacaklar. Kiminde geri olacaklar. Uyum sorunu yaşama tehliken var.”
    “O bunları halleder,” dedi Doğan Amca benim yerime. Müdür önce Doğan Amca’ya, sonra da bana baktı.
    “Hallederim,” dedim, başımı sallayarak.
    “Bu durumda seni B sınıfına alalım diye düşünüyorum” dedi, çekmecesinden bir dosya çıkararak. “Orası sana daha uygundur belki.”
    Doğan Amca’ya baktım. B sınıfının öğretmeni de bizimkisi gibiydi. Rivayetlere göre daha bile kötü olabiliyordu.
    “C olsa olur mu?” diye sordu Doğan Amca.
    Müdür dolaptan başka bir dosya çıkardı sonra da bir süre ona bakıp düşündü.
    “C sınıfını ben de düşündüm. Orası daha boş şimdilik ama yeni bir öğretmenimiz geldi oraya. Bulgaristan'dan yeni geldi. İşlerin ters gittiğini sezinleyerek erken davranmaya karar vermiş belli ki. Bana soracak olursanız fevkalade bir öğretmen. Ama buralarda henüz pek tutulduğu söylenemez. Velilerin birçoğu güvensiz. Bulgaristan'daki soydaşlarımızın nasıl insanlar olduklarını bilmiyorlar daha.”
    “Bu gidişle yakında öğrenecekler ama," dedi Doğan Amca.
    "Evet, öyle görünüyor," dedi müdür, endişeli bir iç çekerek.
    "Okulda onlara yer var mı?" diye sordu Doğan Amca, dikkatlice.
    "Açacağız bir şekilde. Belediyenin yeni bir okul açacağı yok gibi görünüyor. Sınıflar biraz kalabalıklaşacak."
    Müdür dosyadan kağıtlar çıkardı.
    “Okulun en iyi öğretmenlerinden biri, bana kalırsa. Aksanı azıcık bozuk, ama öğrencilerin tümüyle iyi anlaşıyor. Adı Leyla İnce." Doğan Amca'ya döndü. "Doğan Bey, aramızda kalsın, doğrusunu isterseniz, tüm okulun öğretmenlerini onlardan seçmek isterdim. Bu okulun öğretmen kalitesinde çok ciddi sorunlarımız var. Öğrencilere karşı akıl almaz davranış bozuklukları sergiliyorlar."
    Doğan Amca gülümsedi.
    "İnşallah zamanla onları değiştirebilirsiniz."
    "Bakacağız, ama burada bir taşı yerinden oynatmaya kalktın mı bile, kıyamet kopuyor. Ama ne gerekiyorsa yapılacak. Ben onun için buraya geldim. Evet, ne dersin Mina, C uygun mu senin için?"
    Başımı salladım.
    “O durumda sınıfına geri dön. Uygun bir zamanda seni yeni sınıfa geçireceğiz.” Sınıfıma geri döndüm, ama bir sonraki tenefüs müdürün Aynur Hanım’la konuştuğunu duydum. Zil çalınca da Aynur Hanım bana çantamı toplayıp yeni sınıfıma gitmemi söyledi. Birşey demeden kibarca başımı salladım. Kısa bir süre bakıştık, sonra bana yapay bir şekilde gülümsedi. Dördüncü ders yepyeni bir sınıfta, yepyeni çocukların arasında, ve hepsinden önemlisi sakin ve güleryüzlü ve öğrencileri tarafından doğal bir sevgiyle karşılanan bir öğretmenin yanındaydım. Daha o andan gerisin geri yaşamın rayına oturmaya başladığını hissettim.
    Doğan Amca’nın ise bu işi nasıl başardığını hala bilmiyorum. Bir daha da konuşulmadı. Ama birkaç hafta sonra müdürün eskiden askeri bir liseye müdürlük yaptığını öğrendim. Belki buydu herşeyin açıklaması. Doğam Amca’yı sevmişti, o kadar.
    O akşam eve döndüğümde o gün olanları anneme anlattım. Birkaç saat sonra babam döndüğünde beni görünce hemen yanıma geldi ve eğildi ve omuzumu sıkarak, gözlerimin içine baktı. Önce kızacak sandım, ama sonra
    “Keşke daha erken söyleseydin Mina,” dedi.
   


YAZARIN DİPNOTU:
---- Burada betimlenen öğretmen karakteri ne yazık ki tepeden tırnağa gerçek! :) Aradan geçen neredeyse yirmi yıla karşın hala zaman zaman onun bakışlarını, çığlıklarını yanıbaşımda hissedebiliyorum. Ama artık ona minnettarım... bana bu satırları yazdırdığı için. :) Ek olarak belirtmeliyim; romanın ilerisinde bu öğretmen ortalık karıştığında gerçek bir öğretmen gibi kendini ortaya çıkarıyor. Ve ufak bir savunma daha... Mina'nın bundan sonra karşılaşacağı öğretmenlerin tümü (yeni öğretmeni dahil) öğretmenlik mesleğini haklı olarak kutsal görmemize neden olan türden. Onları da yeni bölümlerle tanıyacaksınız...

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Gayet başarılı !...
Gönderen: Sinan Çetingöz / İstanbul
30 Eylül 2002
Yazınız her ne kadar kutsal öğretmenlerimiz hakkında kötü bir örnek teşkil etse de, bu görevi layıkı ile yapamayan bazı kendini bilmezlerin de tanıtılması gerek. Bu açıdan size özellikle teşekkür ederim. Yazınız aynı zamanda akıcı bir şekilde anlatılmış, ve güzel betimlemelerle bezenmiş. Devamını ben ve diğer okur arkadaşlarım sizden beklemektedir. Saygı ve sevgi ile kalın...




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.