..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Aşk eski bir masaldır ama her zaman yepyenidir. -Heine
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




25 Ekim 2003
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina  
Diren Yardımlı
Sonra bir gün oraya girdiğimde kendimden hiç beklemeyeceğim bir şey yaptım. Bir çikolata aldım. Çevreme bakındım. Onu aldığımı kimsenin fark etmediğini gördüm. Ve onu cebime attım. Bu kadar basitti!


:CCJE:

Gariptir söylemesi, çocukluğumu özlüyordum. Daha onbir yaşındaydım ve şimdiden yeryüzündeki
tüm mucizeleri tükettiğimi hissediyordum. Altı yedi yaşındaykenki halimi düşününce ise... evet, özlemeye başlamıştım o günleri. Bunda kimsenin suçu yoktu tabii, sorun bendeydi. O zamanlar saatlerce saatlerce oturup bir böceği izleyebildiğim  oluyordu. Sıkılmadan. O bile beni hayrete düşürmeye yetiyordu.  Hareketleri, duruşu... evet, özellikle duruşları. Böceklerin duruşlarını hep inanılmaz buluyordum. Hep çok düşünceli gibiydiler sanki. Sadece ağızlarını oynatan çizgi film kahramanları gibi, dakikalarca kıllarını kıpırdatmadan durup bir şey çiğneyebiliyorlardı. Bir keresinde masama konan bir kara sinekle bütün bir gün boyunca ilgilenmiştim. Ona şeker getirmiştim, masamdaki gezişine katılmıştım. Bazen bu garip yaratıkları taklit etmeye çalıştığım olurdu. Bir böcek gibi, bir çizgi film kahramanı gibi, taş kesilmeye çalışırdım. Ama yapamazdım hiçbir zaman. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım her zaman kıpırdayan bir yerim kalırdı. O zaman merak ederdim işte, böcekler bu haldeyken ne düşünüyorlar acaba diye. Düşünüyorlar mıydı? İnsanlar genelde derin bir düşünceye dalınca bu halde olurlardı. Öyleyse böcekler durmadan çok derin birşey düşünüyor olmalıydılar. Yoksa düşünmedikleri için, yapacak birşey bulamadıkları için mi öyle donup kalıyorlardı? Ve tüm bu sorulara yanıtlar da bulabiliyordum. Örneğin gidip babama sorabilirdim. Dünyada cetvelleri ve pergelleri dışında hiçbir şey görmüyor görünen bu adam ilginç bir nedenle her şeyi biliyordu aslında. Yalnızca zırt pırt benim önemsiz sorularımla uğraşacak vakti olmuyordu. O zaman da anneme soruyordum. Annem bilmiyorduysa Doğan Amca’ya gidiyordum. O bilmese de anlatacak milyon tane başka şey buluyordu.

Şimdi işte bunlar geride kalmıştı. Sanki her şeyi öğrenmiştim, böceklerin öyle görünseler de aslında pek düşünmediklerini, gök kuşaklarının topraktan çıkmadıklarını, ayın birileri tarafından yenmediğini öğrenmiştim. Bunları öğrenmek iyi olmuştu, ama öğrendikten sonra... ilginçliklerini yitirmişlerdi. Ve geriye huzurlu ve sorunsuz bir yaşam kalmıştı sadece sanki. Evdeki tüm kitapları okumuştum, bazılarını defalarca okumuştum. Küçüklüğümdeki gibi ansiklopedi karıştırmak da artık zevk vermiyordu bana. Aynı sayfalar baştan baştan karşıma çıkıp duruyordu, ve ilgimi çekebilecek tüm maddeleri daha önce okumuştum zaten. Tek birşey kalmıştı geriye yapabileceğim. O da resimdi. Resim öğreniyordum ve ilerde büyük bir ressam olacağımdan hiç kuşkum kalmamıştı. Biraz daha çalışırsam her şeyin resmini yapabileceğimi biliyordum, ve istediğim zaman istediğim şeyi öğrenebileceğimi düşünüyordum. Ama bunun da heyecanlı bir tarafı kalmamıştı. Artık ne zaman bir resim tamamlasam birileri ona hayran kalıyorlar, bir yerlere asıyordu onu. Bu beni o an için sevindiriyordu, ama bir noktadan sonra da sıkıyordu. Çünkü aslında hepsi Ayral Teyze'nin bana öğrettiği bir iki kural yüzünden oluyordu. Perspektif çizmeyi ve gölgeleme yapmayı öğretmişti bana. Hem ayrıca benim kadar çok saat harcayan (başka yapacak birey bulamadığı için) her insan, benim yaptığım resimleri yapabileceğini biliyordum.
Evet, yaşam böyleydi işte. Evde aylak aylak gezinerek, bazen oturup bir kitap okuyarak, bazen resim yaparak, arasıra da mahalleye çıkıp milletle artık yüzüncü defa oynadığımız oyunları oynayarak geçiyordu. Ve sonunda bir gün olan oldu. Bunu önceden düşünmemiştim, kendimi hazırlamamıştım. O sabah herhangi bir sabah gibi kalkmış, yapacak birşey aklıma gelmeyince yatağımda oyalanmıştım. Annem içerde yemek yapıyordu. Sonunda odama geldi ve,
"Yeterince tembellik etmedin mi. Git bakkaldan ekmek ve yumurta al," dedi.
Kalktım. Üzerimi giyindim. Dışarı çıktım. Soğuk bir rüzgar esiyordu. İçimi titretti. Evin altında bir bakkal vardı, ama oraya gitmek istemiyordum. Canım gezmek istiyordu. İki kilometre uzakta yeni açılmış bir şarküteri vardı. Oraya gitmeye karar verdim. Oraya varmak için upuzun, dümdüz, çevresinde pek ev bulunmayan bir yoldan gitmem gerekiyordu. O yolu seviyordum, yalnız olduğumu hissettiğim, yalnız olmaktan mutlu olduğum yerlerden biriydi. Hele şimdi, bu güzel sonbahar rüzgarının altında o yol bir anda bana yeryüzündeki herşeyden daha güzel geldi.
* * *
Bay Bıyıklar iki göçmen kardeşti. Oldukça farklı görünmelerine karşın, ikiz olabileceklerini düşünüyordum. Biri iri yarı, öbürü kibrit kadar inceydi. Büyük Bay Bıyık genelde daha asık suratlı ve düşünceli görünürdü. Onunla başımı belaya sokmak istemezdim. Küçüğü ise neşeli bir şeydi. Onunla bir insanın başını belaya sokabileceği aklıma gelmezdi. Beni her gördüğünde, yüzünde güzel bir gülümseme beliriyordu. Ama beni tanımadığını biliyordum, herhangi bir müşterisen sunacağı gülücüğü sunuyordu bana sadece.
İkisi de kıvırcık siyah saçlı, ve aynı model bıyıklıydı. Buraya geldikten kısa bir süre sonra bu şarküteriyi açmışlardı. Oldukça geniş ve gösterişli bir bakkal olmasına karşın pek iş yaptığı söylenemezdi. Sanırım tek düzenli müşterileri bendim. Ben de arasıra bir çikolata ya da bir su alıp çıkardım sadece. Annemin alışverişlerini bugüne kadar hiç buradan halletmemiştim. Ama bugün farklıydı... Her açıdan farklıydı.
İçeri girdiğimde Küçük Bay Bıyık kasada oturuyordu. Beni görünce bana gülümsedi, ben de ona. Sonra arkalara gidip annemin istediklerini aldım. Bakkalda benden başka kimse yoktu. Sonra yolda yemek için biraz abur cubur almaya karar verdim. Ve çikolata rafına gittim. Orası, kasanın hemen arkasına denk gelmesine rağmen, küçük, oldukça gizlenmiş bir köşeydi. Hep çok severdim orayı. Üç tarafında da raflar vardı ve hepsi tavana kadar çikolata ve şeker doluydu.
Ve sonra işte.. bir çikolata aldım. O an neler hissettim, bilmiyorum, ama aniden onu cebime attım. Çevreme bakındım, kimseler yoktu etrafta. Bir çikolata aldım ve onu cebime attım. Bu kadar basitti!
Sonra kasaya gittim, Bay Bıyık başını kaldırdı ve tekrar gülümsedi bana. Bu kez ben ona gülümseyemedim. Parayı ödeyip, bakkaldan dışarı attım kendimi. Kendimi garip hissediyordum. Birkaç saniye içinde, bir hırsız oluvermiştim. Bir süre kapının önünde donup kaldım. Bir böcek gibi. Bu muydu yani?
Diğer tarafta... garip bir heyecan kaplamıştı içimi. Evet, başarmıştım! Hem ustalığım, hem cesaretim... her ikisi de beni şaşırtmıştı. Yine de cebime atarken elim titremişti. Bu da kötüydü —korktuğumu gösteriyordu. Tabii korkacaktım, yaşamımda ilk kez bu kadar kötü bir şey yapıyordum. Yine de bakkaldan sağ salim çıktığımda dünyaya yepyeni gözlerle bakıyor oldum. İçerde Büyük Bay Bıyık oturuyordu o sırada, ve girip çıktığımı fark etmemişti bile. Sanırım hırsızlığın en önemli yanı böyle görünmez olmayı başarmaktı.
İlk kez bile bile, herkesin çok çirkin olarak gördüğü, büyüyünce beni hapse atabilecekleri bir şey yapmıştım. Bu büyük bir suçtu, ve Sefiller’deki Jean Valjean’ın neredeyse bunun kadar önemsiz bir şey yaparak yıllarca hapiste yatmış olduğu aklıma geldi. Bunu hatırlayınca iyiden iyiye korktum. Belki de bu kitabı okumamalıydım. Gerçi Jean Valjean kaçmayı denemişti, ben olsam uslu uslu oturur, günümü beklerdim. En azından bu kitap bana bunu da öğretmişti. Ama o aynı zamanda yaşayabilmek için çalmıştı. Ben ise yalnızca... evet, niçin yapmıştım bunu? Niçin çikolatayı çalmıştım? Cebimde para da vardı oysa ki. Meraktan mıydı sadece? Bu heyecanı yaşayabilmek için miydi? Acaba Jean Valjean’ınkiyle benimkisinin cezası arasında bir fark var mıydı? Onun sorunu büyük bir olasılıkla benimkinden büyüktü. Neyse, beni kimse yakalamamıştı en azından, bu hem Jean Valjean’dan daha başarılı olduğumu, hem de en az onun kadar cesur olduğumu gösteriyordu. Ayrıca evet, delicesine de heyecanlı bir şeydi! Bakkaldan, ceketimin altında bir çikolatayla güneşin altına çıktığım zaman ve çikokalatyı düşürmemek için bir elim karnımda bisikletime bindiğim zaman bir anda yaşamım tüm sıkıcılığını yitirmişti.
İlk kez kendimi gerçekten tehlikede hissediyordum. Ve işin güzel yanı bu tehlikeyi kendim isteye isteye yaratıyordum. Önüme durup dururken bir aslan çıkmıyordu, ben uyuyan bir aslanın çevresinde gezinip bir sopayla onu tartaklıyordum. Her an vazgeçebilirdim, ama vazgeçmiyordum.
Evet... vazgeçmiyordum.
Bu olay sanırım büyüklerin kumarı gibi bir şeydi. Bir kere kazanınca ikincisini niye denemeyeyim ki? O an bu çikolatanın bakkala ait olduğu en son düşündüğüm şeydi —tıpkı kumarbazların el koydukları paranın aslında kime ait olup olmadığını düşünmemeleri gibi. Benim amacım kimse görmeden bu çikolatayı dışarı çıkarabilmekti. Bakkalın görevi beni yakalamaktı. Kim kazanırsa, düdüğü o çalardı.
 ...
Birkaç gün geçmeden bu olay yaşamının bir parçası olmuştu; artık her bakkala girişimde yeni yeni ilginç şeyler görüyor, onları merak ediyor, sonra da onları çalıyordum. Annem beni bir şeyler almaya gönderecek olsa, yine çalıyordum. Basbayağı bir hırsız olmuştum artık. Yaşamımda geri kalan hiçbir şeyin bir önemi kalmamıştı; bilgisayarın bile. Sonunda şuna karar vedim ki tüm çaldıklarımı insanlar eğer öğrenecek olurlarsa kesin Jean Valjean’ın yirmi katı hapiste yatardım. Bu beni biraz korkuttu. Biraz abartmıyor muydum? Belki de birileri gözlüyordu beni ve yalnızca onsekiz yaşını geçmemi bekliyordu. Sonra beni kapana kıstıracaktı. Bu düşünce ödümü patlattı, çünkü o ana dek kimsenin beni fark etmemesinin gerçekten de mucizevi bir rastlanı olduğunu fark ettim.
Ama düşündüğüm gibi değildi. Gerçekten de kimse beni görmüyordu. Ve ben git gide hırsızların, katillerin, dolandırıcıların yeraltı dünyasına dalışımı sürdürüyordum. Gerçi yolumda tek başınaydım ve çevremde kimse böyle kötü şeyler yapmıyordu büyük bir olasılıkla. Ve yine de annemlere karşı her zamanki gibiydim. Bu iki hafta kadar sürüp gitti. Her gün bakkala gidiyor, içerde biraz oyalandıktan sonra kasiyerin başka bir şeyle ilgilendiği bir anda sessiz sedasız önünden geçip dışarı çıkıyordum. Vicdanımdaki suç dosyası kabardıkça, onu oyalayacak başka ufak tefek düşünceler buluyordum. Sanırım insanlar böyle kötü olmayı öğreniyorlardı.
Çikolatalar hemen kasanın arkasında küçük bir bölmede duruyordu; burasını kasadan ayıran tek şey aradaki raftı. Bu rafın üzerinde sakızlar ve lolipoplar ve rengarenk çikolatalar vardı. Kasada oturan istese bunların arasından beni görebilirdi. Çünkü ben onu görebiliyordum. Ama bugüne dek bir kez bile olsun bu tarafa baktığını görmemiştim. Doğal olarak ben ona sık sık bakıyordum —özellikle eylem anından hemen önce çok dikkatli olmam gerekiyordu— ve o genelde sessiz sedasız oturur bir şeyler düşünürdü. Dikkatimi çeken başka bir şey de olmuştu, o da her zaman da biraz üzgün görünüyor olmasıydı. Sanırım içersinin boş olmasıyla ilgiliydi. Para kazanamıyordu pek. Ama ben neler düşünüyordum böyle? Bir hırsız böyle düşünerek hırsızlık yapamazdı.
Ama bir gün dikkatsizliğim üzerimdeydi. Sanırım yüzümden ne için geldiğim rahatça okunabiliyordu, çünkü öyle sinsice bir dalış yapmıştım içeri. Şunu da söylemeliyim, hırsızlık uzun erimde insanın yüzündeki bakışları değiştirir, bir noktadan sonra istemeseniz de tetikte, biraz endişeli ve anlamsız bir şekilde kuşkucu görünürsünüz. Sanırım benim yüzümde de dürüst bir bakış kalmamıştı artık.
Ama o gün yaptığım hatanın bunlarla ilgisi yoktu. O günkü hatam içeri girerken Büyük Bıyık'ın yüzüne bakmam, onun da bana bakması, kısacası göz göze gelmemizle oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kıpkırmızı kesildiğimi hissettim ve gözlerimin aniden aşağı indirdim. Bu bir anda Bıyık'ın beyninde benimle ilgili sayısız anıyı şimşek gibi geri getirmiş olmalıydı; beni her gün buralarda gördüğünü, çoğunlukla hiçbir şey almadığımı, yalnızca girip çıktığımı anımsamış olmalıydı. Ama salak ben! Niye bu bana bir uyarı olmamıştı. Niye içimden hiçbir Allahın kulu ses çıkıp da ‘Yeter artık Mina! Kes şu işi!’ dememişti?.. Dememişti işte, ben de yoluma devam etmiştim. Ne de olsa günlerdir, hatta haftalardır bu işi yapıyordum ve daha hiç yakalanmamıştım... şimdi mi yakalancaktım? Evet, aptalca duyulsa da kendimi bununla kandırmıştım o gün. Çok basit olarak  yakalanacak olmama kendimi inandıramıyordum.
Her zamanki gibi çikolata bölümüne gittim ve bir süre oyalandıktan sonra elime iki tane lolipop, bir tane de büyük sütlü çikolata aldım. Büyük Bıyık'a baktım, başka bir şeyle ilgileniyordu. Elimdeki her şeyi ceketimin altına koyacaktım ki bir anda aklım başıma geldi ve elimi kolumu sallaya sallaya çıkarsam aslanın ağzına gireceğimi fark ettim. Bunun yerine bir şeyler de satın alıp çıkmalıydım. Normal bir müşteri gibi. Lolipopları almaya karar verdim. Cebimde buna yetecek kadar para vardı. Bıyık'a bir kez daha baktım, yine göz göze geldik ama bu kez o hemen kafasını başka bir yöne çevirdi. Neyse ki o sırada kötü bir şeyler yapmıyordum. Adam kafasını çevirir çevirmez çikolatayı ceketimin altına sıkıştırdım. Kasaya gittim ve bantın üzerine iki lolipopu koydum.
“Ne kadar?” dedim, bir elim karnımın üzerinde. Bay Bıyık kısa bir süre gözlerimin içine baktı sonra fiyatını söyledi. Ceketimin altındaki çikolatayı hissediyordum, köşelerini, karelerini, ambalaj kağıdını ve korkuyordum da, çünkü ilk kez üzerimde korkunç bir delille kasiyerin bu kadar yakınında duruyordum. Bugüne dek sürekli aynı bakkalda olsak da ben ondan hep kaçmıştım. Sonra birden bire Bay Bıyık karmının üzerinde duran elime baktı ve daha o zaman anladım her şeyin bittiğini.  Yine de bir şey demedi ve ben de her şeyin bitmiş olduğu düşüncesini unuttum ve lolipopların parasını ödedim ve dışarı çıktım.
Bisikletime doğru yürümeye başladım. Soğuk bir rüzgar vardı dışarda. Saçlarım yüzümü örtüyordu, ama elimi kaldırıp onları düzeltmeyi göze alamıyordum. Tek düşündüğüm şey en kısa zamanda bisikletime ulaşıp buradan tozolup gitmekti. Belki de bir daha geri gelmemek.
O sırada bakkalın kapısı açıldığını duydum. Bir an için durup dönmeye davrandım ama sonra merakımı yenerek yoluma devam ettim. Adımlarım hızlanmıştı. Ama ben bunu fark etmiyordum. Tek korkum ceketimin altındaki çikolatanın langırt diye düşmemesiydi. Bu her şeyin sonu olurdu.
"Hey, çocuk!" diye bağırdı sonra.
Dönüp ona baktım. Ama bir şey demedi. Sadece hey çocuk demişti. Ben de cesaretimi toplayıp rüzgardan önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım, ona gülümsedim ve dönüp arkamı yoluma devam ettim.
Bisikletimi çözmeye giriştim. Ama o sırada büyük bir el kolumu kavradı. Beni ayağa kaldırdı. Yüzünde pek de dostça olmayan bir bakış vardı.
“Ceketinin altında ne var senin?” diye sordu, korkutucu ölçüde soğuk bir sesle.
“Bu mu—” dedim ve garip bir şekilde o anda tüm havam söndü ve ceketimin altındaki çikolatayı gık demeden çıkardım. “Bunun- bunun parasını ödemeyi unuttum- yani geçen gün almıştım- parasını ödemeyi unutmuşum galiba- daha önceden almıştım, şimdi parasını ödeyecektim- ama ödemedim... daha doğrusu ödeyemedim.. çünkü...”
Çünkü boka baktımştım. Sustum.
O an yiyebileceğim bir tokat belki beni rahatlatırdı. Hakettiğim şeyin bu olduğunu biliyordum çünkü, ve cezamı çekmiş olurdum ve bu olay burda noktalanırdı. Ama Büyük Bay Bıyık bir türlü tokatı atmıyordu. Sadece... sadece soğuk soğuk bakıyordu bana...
“İçeri gelir misin?” diye sordu sonra.
Tabanları yağlayıp kaçabilirdim. Ve o da beni yakalardı. O gün değilse bile başka bir gün. Yakalayınca da beynimi dağıtırdı herhalde. Ve bu cesaret bende nerede? O an bacaklarımın beni gerisin geri bakkalına içine götürüp götürmeyeceği bile kuşkuluydu. İlk yaptığım hırsızlık gerçekten cesaret isteyen bir şeydi ama ondan sonrakilerin cesaretle hiçbir ilgisi yoktu. İlk günlerde yakalanmış olsaydım, cesaretle göğüs gerebilir, onurumu ezdirmeden Bay Bıyıklarla -büyüyle bile- yüzleşebilirdim. Ama son günlerde bu cesaret yerini tam tersine, korkuya vermişti. Günlerimin çoğu korku ve kuşku içinde geçer olmuştu. Alaycılık, bayağılık içime işlemişti. Sinsi bir yaratıktım, bunu kendim için söyleyebilirdim. Hırsızsam yaklanana dek hırsızlık yapacaktım, yakalandığım an da hapı yutacaktım. Bahane uydurmanın, temiz kız rolü yapmanın bir anlamı yoktu. Yoktu öyle şeyler. Değildim artık öyle. Pişman da olamazdım. Bu kadar yaptıktan sonra. Belki birincisinden sonra olabilirdim, ama artık değil. Bunu da biliyordum.
Gözlerimden yaşların boşanmaması için kendimi zor tutuyordum yine de, ve elimde çikolatayla, utançtan kıpkırmızı ve korkudan bembeyaz bir yüzle (öyle görünmesem de ikisini de aynı anda hissedebiliyordum) Büyük Bay Bıyık'a çikolatayı uzattım. Tamam, kabul, yenilmiştim. Aklıma gelen bu oldu. Bugüne dek her seferinde ben kazanmıştım. Doğal olarak bir kere de sen kazanacaksın. Ama bu haksızlık, çünkü senin kazanmanla bu oyun bitiyor!
Adam beni dükkanın arkasında bir odaya doğru götürdü. Geçerken çikolatayı çaldığım rafa geri koydu. Sonra biraz düşündü ve onu geri aldı ve iç cebine koydu. Niye bunu yaptığını anlamaya olanak yoktu; yüzünden hiçbir şey anlamak olanaklı değildi. Beni bir odaya götürüp dövecek miydi? Yoksa bana aptal aptal akıllar verip sonra salacak mıydı? Babamları arayıp beni gelip almalarını söyleyebilirdi ve  en kötü durumda polisi arayıp beni Jean Valjean’ın yanına tıkabilirdi. Hepsi olabilirdi ve her durum kötüydü ve beni “Neyse, geçmiş olsun. Bir dahaki sefere daha dikkatli ol!” diyip bırakmayacağı kesindi. Bu işin şakası yoktu. O an bu herifin benden nefret ettiğini düşünüyordum, bundan emindim. Ve beni en çok gücendiren de buydu. Çünkü ne olursa olsun, benden bu kadar nefret etmeye hakkı yoktu. Bu kadar nefret edilecek bir insan değildim ben. En azından olmadığımı düşünüyordum... Yoksa benden haklı olarak nefret etmesi mi beni bu kadar gücendiriyordu... bilmiyorum. Ortada olan bir şey vardı, aylardır ondan, benim olmayan, onun olan bir şeyler alıp durmuştum. Beni daha önceden de bakkalda görmüş olmalıydı ve şimdi o zamanlar da bir şeyler aşırdığımı anlamıştı büyük bir olasılıkla.
“Serserilik ama bu yaptığın,” diye mırıldanıyordu odaya doğru giderken. Seninki de oyunbozanlık! Yine ağlama isteğim tamamen geçmişti. Şimdi büyük bir korku ve heyecanla yeni bir maceraya atılıyorduk. Bundan sonra ne olacaktı?
Odaya girdik, bana oturmam için bir koltuk gösterdi. Oturarak mı dövecekti? Kollarımı bağlayıp, ağzıma bir bez tıkıp öyle bir haklayacaktı beni? Yoksa dövmeyecek miydi? Bu işi polise bırakacaktı, belki de. Ya da babama. O döver miydi? Dövmezdi. Ama okuldakilerin kulağına giderse öğretmenim ne yapardı? Kesin döverdi.
Karşıma oturdu, ve gözlerimin içine o dışardakiyle aynı bakışla bakmaya başladı.
“Seni ne yapmalıyım ben şimdi?” dedi.
Bir şey demedim. Doğrusu benim de kafam karışıktı, bilmiyordum.
“Bir sokak çocuğu olsaydın kulağını çekip bir daha buraya adımını atmamanı söylerdim ve iş biterdi.”
Sadece kulağımı mı çekerdi? Hırsızlığın cezası bu kadar mıydı? Ama niye bunun için bir sokak çocuğu olmak şarttı? Dahası acaba, bir sokak çocuğu olmadığımı nerden anlamıştı? Keşke böyle düşünseydi de dediğini yapsaydı.
“Ama haline bakılırsa sen bir sokak çocuğu değilsin,” diye sürdürdü.
Evet, doğru, diye düşündüm. Üzerimde annemin ördüğü pembe bir kazak, altımda da yeni bir kumaş pantolon vardı. Daha az sokak çocuğu görünüşlü bir durumda yakalayamazdı beni.
“Sokak çocuğu değilim,” diye onayladım.
“Diyeceğin bir şey var mı peki?” dedi.
Sanık savunmasını sunsun! Ama ne o?.. Avukatı mı yok?
Ne dememi bekliyorsunuz? Ne dersem kötü algılarsınız şimdi. Özür dilersem yağ çektiğimi düşüneceksiniz, zaten böyle büyük suçlarda özür kimi kurtarır ki? Jean Valjean yüzde yüz haklı olmasına karşın binbir kez özür dilemişti eminim ki ve yine yıllarını hapiste geçirebilmişti. Ayrıca yanlış bir şey yaptığımı baştan beri biliyordum, şimdi karşınıza çıkıp “Ah, valla kusura bakmayın, bu çikolata nasıl olduysa ceketimin altında kalıvermiş” mı diyeyim? Komik olmayın Bay Bıyık, hiçbir şey demeyeceğim ben. Zaten niye yaptığımı size anlatmaya kalksam beni anlamayacaksınız. Yine de size şunu söylemek isterim: yaptığım şeyi anlamak için sizin de benim durumumda olmanız gerekir. Bir annenizin olması gerekir; büyüme çağında olmanız gerekir. Hırsızlık yaptım çünkü bunları sizden açık açık isteseydim vermezdiniz... bunu dersem beni affedecek misin? Ama bu zaten bir yalan, çünkü ben bu yüzden yapmadım hırsızlıklarımı. En azından büyük bir bölümünü. Annemin cüzdanının ne kadar kutsal olduğunu size söylersem peki? İnsan niye hırsızlık yapar ki? Herkesin bir nedeni vardı, ama yakalandıktan sonra bunun bir önemi kalır mı? Kendi nedenimi sizin anlatmama olanak var mı? Siz hiçbir nedeni anlayamazsınız, çünkü hiçbir zaman çalan taraf olamazsınız. Sizde her şeyden bol kesede var zaten, ve olmayanları anlayamazsınız. Tamam, doğrusu şu: her şeyden düpedüz sıkıldım, hırsızlığı bu yüzden yaptım. Yaşamıma renk katsın diye. Evet, şimdi daha mı az suçluyum?..
“Demek yok…” diye mırıldandı. “Telefon numarası?”
Demek evimi arayacaktı ve üzerine aldığı belayı babamlara aktaracaktı.
Verdim, o da ben daha söylerken aramaya koyuldu.
Acaba annem mi çıkacaktı yoksa babam mı? Hangisi daha iyi olurdu? Babam bunu espiriyle karşılayabilir ve her şeyi bir şakaya döndürüp bırakabilirdi. Annem yüzde yüz bunu çok ciddiye alacaktı ve benimle bunu upuzun bir konuşmaya girişecekti. Öbür tarafta annemin ciddiyetini babamınkine tercih ederdim. Çünkü babam bir kızmaya başlarsa bunun sonu gelmezdi. Sonunda da binbir tane ceza koyar ve yaşamımı berbat ederdi. Bisikletimi de elimden alırdı. Suç ortağım olarak.
Ama telefonu açan olmadı.
“Numarayı doğru mu verdin sen?” diye sordu, bana kuşkuyla bakarak.
Başımı salladım.
“Hm... kimse yok o zaman. Başka bir akraban var mı?”
Bildiğim kadarıyla yoktu. Nasıl olduysa babam ben doğmadan hepsiyle arasını bozmuştu. Almanya’da yaşayan bir dayım vardı, ama o şu an bir işe yaramazdı. Zaten beni tanımıyordu bile.
“Tanıdığın?”
Hm… ondan çok vardı, ne yazık ki.
“Doğan Amca’lar var,” dedim, “ama onların numarısını bilmiyorum.”
O sırada odaya Küçük Bay Bıyık girdi. Onu görünce bu kez utandım. Bizi görünce şaşırmış bir şekilde gülümsedi bana. Herhalde ağabeyiyle oturup çay içtiğimizi falan düşünüyor olmalıydı. Onunla arkadaş olmayı isterdim doğrusu... çok sevimli bir adamdı. Ama bundan sonra artık bu sadece bir rüyaydı doğal olarak. Buradan paçayı kurtardım mı, bu bakkalın uzağından yakından geçmeyeceğimi biliyordum bir daha.
“Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu ağabeyine.
“Uzun hikaye, Memo. Ben bu kızı minibüsle evine götüreceğim, bir süre burası sana ait.”
“Niye evine götürüyorsun ki?” dedi ve sonra bana bakıp gülümsedi. Hala adi bir suçlu olduğumu bilmiyordu. Büyük bir olasılıkla sonra öğrenecekti ve bana gülümsediğine binbir pişman olacaktı ve bu yüzden benden daha da çok nefret edecekti. Yine de geri gülümsedim. Utanç içinde. O an gerçekten kendimi suçlu hissettim.
“Bu velet…” dedi ağabeyi, ama durdu ve düşündü. “Sonra anlatırım.”
Buna sevindim. Birlikte bakkaldan çıktık ve eski ve beyaz bir minibüse bindik. Çıkarken Küçük Bıyık’a yine de veda etmeyi ihmal etmedim. Bu beni son görüşü olacaksa bile. O da yine aynı şekilde gülümseyerek el salladı bana.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum arabaya bindikten sonra, dikkatlice.
“Bana Doğan Amcan’ların evini tarif edeceksin. Korkarım, onlara bu yaptığını söylemek zorundayım…”
“Peki bi' daha yapmayacağıma söz verirsem?”
“Sözünü tutman için bir neden göremiyorum.”
“Ama gerçekten söz verirsem? Hatta bundan sonra her gün gelip bakkalınızdan parayla bişiler alacağıma da söz veririm.”
“Daha önceden hırsızlık yaptın mı?” diye sordu bu teklifimi ciddiye bile almayarak.
“Hayır,” diye yalan söyledim. İnanıp inanmadığını bilmiyorum, hiçbir zaman da öğrenemedim. Herhalde yeryüzünde hiçbir çocuğun böyle bir durumda, “evet, her gün yapıyorum aslında” demeyeceğini tahmin ediyordu. Ama belki de o güne dek ki gelişlerimin bu son ganimetimin hazırlıkları olarak görüyordu. Bu bile en iyi ihtimalleydi, belki de her defasında beni hırsızlık yaparken görmüştü, ama bir gün inşallah bırakırım diyerek sessizce beklemeyi tercih etmişti. En korkuncu buydu.
“O zaman iyi ki görmüşüm seni…” dedi.
Bu konuda ona katılmıyordum.
Doğan Amca’ların apartmanın önüne geldik ve beyaz minibüsten indik. Kapının önünde duran birkaç adam merakla bize baktı. Ama benden çok Bay Bıyık’a baktı. Garip görünüşlü bir adamdı Bay Bıyık. O ise, onları fark etmedi bile. Zile ben bastım. Garip bir nedenle bu kötü adamın (aslında kötü değildi ama o an bana dünyanın en kötü niyetli ve acımasız adamı gibi geliyordu) Doğan Amca’ların ziline basmasını istemiyordum. “Evet her şey bitti,” diye geçirdim içimden kapının açılmasını beklerken. Yutkundum. Başımı kaldırıp ona baktım, kapının açılmasını bekliyordu sadece. Artık Doğan Amca’nın dünya-güzeli kızı olmayacaktım bir daha. Hala istediği kadar sevsin beni artık aynı zamanda küçük bir hırsızdım da. Elveda masumluk!
 

* * *
 
Ama kapıyı Doğan Amca açmadı. Onun yerine yorgun, yeni uyanmış gözlerle Ayral Teyze açtı.
“Tabii ki!” diye düşündüm. “Doğan Amca bu saatte hiç evde olur mu?”
Ve yine aynı soru: hangisi daha iyi olurdu?
“Selam Mina,” dedi Ayral Teyze beni görünce.
Hayır dur, gülme! İlk önce ne haltlar çevirdiğimi bir dinle. Adam da bunu düşünmüş olacak hemen,
“Hanımefendi, bu kız sizin yakınınız mı oluyor?” diye sordu soğuk ve ciddi bir şekilde.
“Mina mı?” dedi Ayral Teyze. “Tabii yakınım oluyor. Siz kimsiniz?”
“Ben Ocakbaşı bakkalının sahibiyim. Korkarım (ağır ağır konuşuyordu) bugün tatsız bir olay yaşadık. Bugün bu genç bayanı —Mina’yı— bakkalımızdan hırsızlık yaparken yakaladım.”
Ayral Teyze’nin yüzü bir anda tüm şeklini değiştirdi. Gereğinden hızlı bir şekilde değişmişti. Sertleşti, şaşkınlık belirdi. İki elini yanağına götürdü. Hemen ardından kaşlarını çatarak bana baktı,
“Mina?” dedi hayret  dolu bir sesle. Adam burada durmasaydı beni öldürecek gibi bakıyordu bana.
Yutkundum.
“Üzgünüm—” diye fısıldadım.
“Üzgün müsün?” dedi kaşlarını kaldırıp, şaşırarak. “Nasıl yaparsın bunu?”
“Evet,” dedim, kafamı eğerek. Neye evet dediğimi bilmeyerek.
“Yakalanmasaydın yine de üzgün olacak mıydın peki?” dedi.
Bir şey demedim. Kötü bir soruydu.
“Geç içeri bakalım. Seninle biraz konuşacağız... uzun süredir bir haltlar çevirdiğinden kuşkulanıyordum.” Sonra yeniden sakin ve kibar bir şekilde Bay Bıyık’a döndü ve cüzdanını çıkarmaya girişti. “Çaldığı şeyin ne olduğunu söyleyin hemen parasını ödeyeyim. Gerçekten çok üzgünüm— doğrusu böyle bir şeyi beklemiyordum. Neyse, bir daha olmayacak ama. Tabii annesine de her şeyi anlatacağım. Yakın arkadaşım olur kendisi. Ne kadar borcum?”
Bay Bıyık bile Ayral Teyze’nin bu soğuk acımasızlığına şaşırarak,
“Yok hayır,” dedi kibar ve endişeli bir sesle. “Parası önemli değil. Alın, çaldığı şeyi size vereyim hatta. Belki onunla konuşurken (ama dövmeyin lütfen!) bunu gösterirsiniz ona. Beni üzen böylesine kibar bir hanımın böyle bir şeyi yapabiliyor olması. Şuna bakın, maşallah melek gibi bir yüzü var. Kimin aklına gelir onun hırsızlık yapacağı? Hoş çaldığı şey de küçücük bir şey, görüyorsunuz… merakından yapmış, belli. Onu hep görüyordum, hep bakkalımıza gelip giderdi…”
“Ne! Daha önce de mi— ulan seni gidi ufak—”
“Yok, yok, onu demek istemedim ben!” diye sözünü kesti Bay Bıyık. “Daha önce böyle bir şey yapmamış. Dediğim gibi çaldığı şey de önemli değil ya, ama— bilirsiniz, zamanında uyarmazsak—”
“Elbettte,” dedi Ayral Teyze. “Siz hiç endişelenmeyin. Gerektiği gibi uyarılacaktır kendisi. Bir daha böyle bir şey yapmayacağına emin olabilirsiniz.” Yine ateş püsküren gözlerle bana baktı. “Sana içeri geçmeni söylememiş miydim ben? Çabuk geç odana!”
Şaşkınlık içinde içeri gittim. Hangi odama? Benim bu evde bir odam yoktu ki. Hem Ayral Teyze neler yapıyordu böyle? N’olmuştu bizim aramızdaki o güzel ilişkiye? Gözlerimde yaşlar hissettim.
“Neyse,” diye zavallı Bay Bıyık’ın pişman sesini duydum. “Fazla üzerine gitmeyin bence. Çocuklar bu yaşta hep yaparlar böyle haylazlıklar. Sanıyor musunuz bu ilki? Ben yıllardır bu işteyim. Önemli olan zamanında farkedip bir daha yapmamaları gerektiğini onlara göstemek. Ben şunu biliyorum ki bu tür konularda onlara sakin ve anlayışlı yaklaşarak durumu düzeltebiliriz.”
“Evet, olabilir...” diye mırıldandı Ayral Teyze. Sonra kendinden emin bir şekilde, “Ama başka yollar da var,” dedi.
“Eh, vardır herhalde- neyse, ben bakkalıma geri döneyim artık. Size iyi günler hanımefendi.” Sonra hala eşikte duran bana baktı ve bana da, “İyi günler Mina,” dedi. Üzgün görünüyordu.
“İyi günler,” dedim.
Ayral Teyze kapıyı kapadı ve bir süre ateş püsküren gözlerle bana baktı. Sonra gözlerimdeki yaşları gördü ve yüzü bir anda yumuşadı.
“Ayral Teyze—”
“Mina, sil şu gözyaşlarını!” dedi birden gülerek. Ardından aşağıdan kapının kapandığnı duyar duymaz kahkahayı bastı.
“Nasıldım ama?”
Ne oluyordu?
“Annem hep derdi, tiyatrocu olmalıyım diye...”
“Yani bana kızgın değil misin?”
Durup gözlerimin içine ciddi bir şekilde baktı.
“Hırsızlık yapmamalısın Mina.”
“Biliyorum, Ayral Teyze—”dedim ve yine ağlamaya başlayacağımı hissettim.
“Ama o kadar da büyütelecek bir şey değil. Şuraya bak, adam senin için endişelenip buralara kadar geldi.”
Utançtan kıpkırmızı oldum.
“Biliyorum,” dedim, ama ağlamam başlamadan geçmişti neyse ki.
“Ben de senin yaşındayken bir kere yakalanmıştım böyle. Ama beni evime kadar getirmemişti kimse.”
“Sen küçükken hırsızlık mı yaptın?” dedim başımı kaldırarak.
“Evet, ama o zamanlar böyle kapıya kadar getirmeler yoktu. İşini orada hallederdin.”
“Nasıl yani?”
Ayral Teyze gülümsedi.
“Kaçan kaçıyordu. Başaramazsan, sıkı bir sopa yiyordun."
“Sen yemiş miydin?”
“Hayır, neyse ki. Adam beni durdurmaya çalışmıştı, ben de tabanları yağlayıp fırlamıştım. Ama olacak iş değil, koca herif peşime düştü. Hem de iyi koşuyordu. Beni iki sokak boyuca kovalamıştı. Sonunda dayanamamıştım ve durup dönmüştüm ve ona üzgün olduğumu ve bir daha yapmayacağıma söz veriyorum diye bağırmıştım. Hehe, işe de yaradı. Bunu söylememle beni kovalamaktan vazgeçti ve hiçbir şey söylemeden dönüp arkasını gerisin geri bakkalına gitti.”
“Bir daha yaptın mı sonra, peki?”
“Deli misin! Bir daha öyle bir koşuyu göze alamazdım.”
Gülmeye başladım. O da gülüyordu. Ama sonra sustu ve ciddileşti yeniden.
“Bu yüzden değil tabii. Yaptığım şeyin kötü olduğunu fark ettim. Her zaman biliyordum daha doğrusu, ama bazen denemeden olmuyor işte. O gün iki sokak koştuktan sonra yorgunluktan daha fazla koşamayacağımı anlayınca ona dönüp bir daha yapmayacağım diye bağırınca gerçekten yapmamaya karar vermiştim.  Hele bir de o da bana güvenip dönüp arkasını gidince... en çok da bu yüzden afallımıştım. Ben kendimi o sıralar adi ve güvenilmez bir insan olarak görüyorum. Hatta bununla gururlanıyordum bir de utanmadan. Sonra adamın teki çıktı ve bana güveneceği tuttu. Bu çok ağrıma gitmişti.” Burada durdu ve daha bunları dün yaşamış gibi başını salladı. "Çok ağrıma gitmişti gerçekten."
Sıyrıldı.
“Aç mısın?”
Başımı salladım.
Mutfağa gittik, Ayral Teyze üç yumurta kırdı, biraz ekmek kesti. Sonra buzdolabını açtı ve bir sürü birbirinden şirin kap içinde zeytin, domates, reçel türünde kahvaltıklar çıkardı. Açtım, ama kapların güzellikleri içindekileri unutturuyordu. Ayral Teyze çanak çömleklerine baktığımı fark etti.
“Beğendin mi?” diye sordu.
“Çok güzeller,” dedim.
“Bunları ben kendim boyadım,” dedi.
Sonra mutfakta bir göz gezdirdim, her yer bunun gibi işlemeli güzel eşyalarla doluydu. Sonra Ayral Teyze’ye baktım, ama ona bununla ilgili bir şey sormamaya karar verdim. Konuyu bu kadar çabuk unuttum görünmek istemiyordum.
Yine de yemekte hırsızlık olayı hiç açılmadı bile. Ayral Teyze bunu büsbütün unutmuş gibiydi.
“Geldiğin iyi oldu,” dedi. “Akşama kadar uyurdum. Oysa yapacak çok iş var.”
Yemekten sonra eve gitmem gerektiğini söyledim, çünkü artık burada kalamayacağımı anladım. Açıkçası hiçbir şey anlamamıştım. Kapıda Ayral Teyze’ye teşekkür ettim.
"Ne için?"
Özellikle bir şey için değildi.
“Ah unutmadan,” dedi. “Bu da galiba senin.” Çalmış olduğum çikolatayı bana geri verdi.
“Benim mi?”
“Ben çalmadım ya…” dedi, göz kırparak.
Benim mi? diye düşündüm yine. Nesi benimdi bunun? Bunu çalmıştım, ve yakalanmıştım. Ve benim değildi. Yine de dönüp dolanıp garip bir şekilde gerisin geri bana gelmişti. Çikolatayı aldım. Ayral Teyze bana bakıp gülümsedi. Bu bakış çikolatayla ne yapmam gerektiğini söyledi bana.
Koşarak aşağıya indim. Hava kararmaya başlamıştı bile, ve annem hava kararmadan önce dönmemi istiyordu. Ama elimde bu çikolatayla eve dönmek istemiyordum. Sonunda biraz geç kalırım belki, diye düşündüm, ama bu çikolatayı geri vereceğim. Bunu yapmak belki çok bir şeyi değiştirmez ama vermezsem her şey daha kötü olur. Koşara hava tam kararmadan bakkala yetiştim. Bisikletim de hala oradaydı. Birileri onu çalınmasın diye bir kenara çekmişti. Kim olduğunu tahmin edebiliyordu. İçeri girdiğimde ince, siyah saçlı göçmen kasiyer onu en son gördüğüm gibi kasasının başında oturuyordu. Oysa benim için bu süre içinde neler değişmişti. Beni görünce tanıdığını belli etti, ama özellikle mutlu olduğunu değil. Sanırım o da bana karşı nasıl bir duyguyla bakacağını bilemiyordu. Ayral Teyze’nin kızgınlığından korkmuştu, öbür tarafta hırsızlık yaptığım için de beni sevmiyor olmalıydı. Yine de ben içeri girince,
“Umarım bu kez parayla geldin,” dedi. Ardından gülümsemeseydi o an kaçıp gidecektim oradan.
“Bunu yersem ölürüm herhalde,” dedim ve çikolatayı hemen tezgaha koydum. Elime aldığımda ortadan kırılmış olduğunu fark ettim.
“Kırılmış galiba...” dedim hemen, bunu saklıyor gibi olmamak için.
“Sorun değil—” dedi adam çikolatayı yoklayarak. Artık bana daha fazla kızmamaya karar vermişti belli ki. “Kırılmış bir çikolata yenmez diye bir kural yok,” dedi. İkimiz de kasada duran çikolataya baktık. Sonra o çikolatayı eline aldı ve bana uzattı.
“Yok hayır,” dedim hemen. “İstemiyorum... istediğim zaman da parayla alacağım.”
“Seni o bayan mı yolladı buraya?”
“Hayır,” dedim hemen.
Bir süre incelercesine baktı bana.
“Cesur küçük bir kızsın sen...” dedi yavaşça. “Hep yalnız mı gezersin böyle?”
Başımı salladım.
“Bu çikolatayı al, bu benden sana hediye...”
Çikolataya bir süre baktım, sonra elinden aldım. Ama canım kesinlikle yemek istemiyordu. Yersem sanki her şey eskisine dönecekti. Sokağa çıktığımda bakkalın önünde yaşlı bir köpek oturuyordu. Çikolatayı açtım ve önce bir parçasını koparıp önüne attım. Gitti kokladı, ama beğenmedi ve daha ilginç bir şey verecek miyim diye bana baktı. Bisikletime bindim. Bakkal sahibi o sırada kapısının önüne çıkmıştı yine. Daha bakkalın önünden uzaklaşamadan gökten iki altı yedi yaşlarında çingene çocuğu düştü. Mutlu bir şekilde evlerine dönüyorlardı. Hemen bisikletimi onlara doğru kullandım ve önlerine geçip onları durdurdum. Şaşırarak bana baktılar. Biri biraz korkmuştu, ama öbürü, haylaz görüneni böyle durdurulmayı bir gülümsemeyle karşıladı.
“Alın,” dedim ve onlara çikolatayı uzattım.
İkisi de önce çikolataya, sonra bana baktılar. Ve hiçbiri elini uzatmadı.
“Alın, yiyin,” dedim. “Ben istemiyorum.”
Haylaz olan çocuk çikolatayı yavaşça elimden aldı. İkisi de başlarını eğip onu uzaydan düşmüş esrarengiz bir taşmış gibi inceledi.
Havaya baktım. Güneş müneş kalmamıştı. Şu an gökyüzünü neyin aydınlattığını bilmiyordum. Tek bildiğim kısa bir süre bu aydınlığın da kalmayacağıydı. Hala annemden azar işitmemek için şansım vardı. Ve daha fazla zaman kaybetmeden evimin yolunu tuttum.
 


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Heyecanlıydı
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
29 Aralık 2008
Beğendim. Bayağı heyecanlıydı. Lakin, çalışmalarınızı siteye aktardıktan sonra bunların üzerinde bir daha durmuyormuş sunuz gibi geliyor bana. Örneğin "Karanlığı Boyamak'ın" hangi bölüm ile başlayıp, hangi bölüm ile bittiğini okur olarak bilemiyor sunuz. Bunları 1, 2 diye sıralasanız okur açısından kolaylık olur. Bence yazılarınızı tekrar gözden geçirmenizde fayda var. Ayrıca hikayenin sonuna doğru formatlama hatası da var. Başarılar.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.