..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Ben bir öğretmen değil, bir uyandırıcıyım. -Robert Frost
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




16 Şubat 2003
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu  
Diren Yardımlı
Muşka şapşalın tekiydi, bu dünyada en çok hoşlandığı şey ilgi görmek, sevilmek ve oyunlarımızı sabote etmekti. Herkes onu bizden biri olarak kabul ediyordu, ama kimse onunla Çiğdem gibi ilgilenmemişti o güne dek. Anormal bir yaratıktı, eğikti.


:CBAB:
Bir Pazar sabahı salonda oturup babamın gazetelerinden birini karıştırırken dışarıda bir şeylerin olduğunu fark ettim. Çiğdem’in sesi geliyordu. Endişeyle biriyle konuşuyordu. Kalkıp camın kenarına gittim ve aşağı baktım. Yolun biraz aşağısında Çiğdem duruyordu. Karşısında da Muşka oturmuş, merakla ona bakıyordu.
   "Çiğdem!" diye seslendim.
   Başını kaldırıp bana baktı, ama sonra bir şey demeden gerisin geri Muşka'ya döndü.
   "Muşka, git diyorum sana burdan!" diye kızdı ona.
   Muşka ona aval aval bakıyordu. Sonra Çiğdem sinirlendi birden. Bir ayağını yere vurarak,
   “Koş Muşka! Koş!” diye bağırdı.
   Muşka kıpırdamadı.
   “Koşsana be!”
   Şapşal köpek hala merakla Çiğdem’e bakıyordu.
   “Çiğdem!” diye seslendim.
   Başını kaldırıp bana baktı.
   "Niye onu kovuyorsun?" Yine bir süre bana baktıktan sonra bir şey demeden gerisin geri Muşka’ya döndü.
   “Hadi!” diye bağırdı. Sonra sesi birden yumuşadı. “N’olur, seni beyinsiz, koşsana!” Sesi yine sertleşti. “Git burdan! Toz ol! Hadi yalla!” diyerek dizine vurdu.
   "Çiğdem!" diye bir kez daha seslendim.
   "Bu beyinsizi buradan kovmalıyım Mina," dedi bana bakmadan. “Kaçıp gitmeli... daha geç olmadan.”
   "Niye ki?"
   O sırada yerden bir taş aldı ve kararsızlıkla ona doğru attı.
   “Çiğdem, dur! Ne yapıyorsun?” diye bağırdım. Ama beni umursadığı yoktu. Taşı neyse ki biraz uzağına düştü. Muşka gözleriyle taşı izledi, ama bir kez için bile olsun taşın ona doğru geldiğini düşünmediği için, tek bir adım bile gerilemedi. Çiğdem yerden bir ikincisini aldı, ve bu kez daha kararlılıkla attı. Taş Muşka’nın karnına çarptı. Hayvan ince bir viyaklama çıkardı ama hala kaçmıyordu. Yalnızca şaşkın şaşkın Çiğdem’e bakmayı sürdürüyordu.
   Tam o sırada sokağın aşağılarından sesler gelmeye başladı.
   “İşte orda!” diye bağrışlar duydum.
   Bir grup çocuktu, hepsi birden Muşka’ya doğru koşmaya başladılar. Çiğdem dönüp onlara baktı, sonra gerisin geri umutsuzca Muşka'ya baktı. İşte o sırada ben de neler olduğunu anladım. Antreye fırladım, ayakkabılarımı geçirdim ve merdivenleri üçer beşer atlayarak aşağıya vardım. Muşka ve Çiğdem hala orada durmuş, ikisi de donmuş bir şekilde onlara doğru koşan kalabalığa bakıyordu. Aralarındaki tek fark, Çiğdem korkudan donmuştu, Muşka ise meraktan.
   “Çiğdem, durmyayın öyle! Kaçın!” diye bağırdım.
   Çiğdem uyandı, ve Muşka’yı yakalamak için tasmasına uzandı. Ama Muşka birkaç adım kaçtı. Çiğdem bir daha denedi, ama Muşka kendini yakalatmıyordu. Ona doğru gelen büyük bir kalabalık vardı, bu da eğlence demekti, o da bu eğlence olduğunda özgür olmak istiyordu, her sokak köpeği gibi.
   “Onu bizim apartamana sokalım!” diye seslendim. Apartman kapısını açık tutuyordum, ki Çiğdem Muşka'yı alıp içeri hemen girebilsin. Ama Muşka'nın gıcıklığı tutmuştu ve kendini Çiğdem'e yakalatmıyordu. Sonunda Çiğdem Muşka'yı yakalamayacağını fark ederek, başka bir yol denemeye karar veri. Birden yerden bulduğu tozu toprağı hayvanın üzerine atmaya başladı. Muşka önce bunu da oyunun bir parçası sandı, ama üzerine yağan çakıl ve kumlar canını acıtmaya başlayınca bir anda tabanları yağladı. Doğruca çocuklara doğru koşuyordu. Çiğdem de peşine takılmıştı.
   "Hayır! O tarafa değil!" diye bağırdım. Ama ikisi de artık duramayacak, dönemeyecek kadar hızlı koşuyorlardı. Ben de peşlerine takıldım. Muşka önde, peşinde Çiğdem'le ikimiz, doğruca bize doğru gelen kalabalığın içine doğru koşuyorduk. Kalabalık yaklaştıkça, ne kadar büyük bir kalabalık olduğu da belli oluyordu. En az on onbeş çocuk vardı yolun başında.
   “Durun!” diye bağırdım, o kalabalığın içinden hayatta çıkamayacağımızı fark ederek.
   Ama artık geç olmuştu. Muşka kalabalılığın içine daldı ve gözlerimizin önünden kayboldu. Çiğdem peşinden "Hayır!" diye bağırarak, o da daldı içine. Peşinden ben de atladım.
    “Defolun!” diye Çiğdem'in bağrışını duyuyordum. “Bırakın onu! Duyuyor musunuz beni, bırakın onu! O sizin köpeğiniz değil!”
   Sonra ilginç birşey oldu. Muşka yoktu etrafta. Kalabalığın içinden bir yolunu bulmuş sıvışmayı başarmıştı. Çiğdem öyle bir panik yapmıştı ki herkes onu orada sanıyordu. Ama aslında Muşka... başımı kaldırıp baktım, yolun ilersinde oturmuş merakla birbirine girmiş kalabalığa bakıyordu. Çiğdem'e baktım, kalabalığı da bir süre oyalayacak gibi görünüyordu. Önüne çıkanı, —kendinden küçükse kenara fırlatıyor, büyükse hışımla ittiriyordu.
   Kimse fark etmeden ben de kalabalığın içinden sıvıştım. Muşka'ya ulaşıp, onu sessizce bir apartmana sokmalıydım. Fazla hızlı hareket etmemeye dikkat ediyordum. Bir taraftan ben de Çiğdem gibi önüme geleni yere indiriyordum. Ama bir taraftan da yavaş yavaş kalabalığın içinden çıkıyordum. İyice kurtulup, biraz uzaklaşınca Muşka’ya doğru koşmaya başladım. Ama o sırada kalabalıktan bir ses,
   “Hey, işte or'da!” diye bağırdı. Arkamı döndüğümde hepsi birden koşmaya başlamıştı bile bize doğru. Arasıra bir kafa kalabalığın içinde kayboluyordu, çünkü o sırada Çiğdem onu yere indirmiş oluyordu. Ama en az on onbeş kişi varlardı, ve Çiğdem'in onları içlerinden durduramayacağı ortadaydı.
   Muşka’nın yanına vardım. Hiç durmadan,
   “Muşka, koş!” diye bağırdım, dizime vurarak. Muşka'yla aramızda Çiğdem gibi yakın bir ilişki yoktu, ama hayvanın bana güvendiğini biliyordum. Sözlerimi ciddiye alıyor, bir dediğimi iki etmiyordu. Hiç vakit kaybetmeden yanımda koşmaya başladı. Herşey yolunda gidecekti, eğer o beyaz belediye arabası birden yolun ağzını kapamış olmasaydı.
   Aniden durduk. İkimiz de. Arabaya baktık. Üzerinde Söğüttepe Belediyesi yazıyordu. Sonra arabanın ön kapıları açıldı ve dışarı iki adam çıktı. Üzerlerinde beyaz önlükler vardı, ama önlüklerin önü kırmızıydı. Muşka'yı asla onlara teslim etmeyecektim. Arkamı döndüm, ama oradan da kalabalık geliyordu. Bu kez ben ne yapacağımı şaşırmıştım. Muşka’yla birlikte bir o yana, bir öbür yana bakıp duruyorduk sadece.
   “Yakaladık onu!” diye çocuklar çığlık atmaya başladılar bize doğru gelirken.
   “Çiğdem, geldiler!” diye bağırdım. Çiğdem iyi bir koşucuydu ve bir anda kalabalığın önüne geçerek yanıma vardı. Muşka’nın tasmasını yakalayarak onu peşinden çekmeye başladı. Ama o sırada çocuklar da bize ulaşmışlardı ve herkes ona engel olmaya çalışıyordu.
   “Onu biz yakaladık!” diyordu bazıları.
   “Bıraksana köpeğimizi!” diyordu başkaları.
   Ben elimden geldiğince Çiğdem’in çevresini boşaltmaya çalışıyordum. Küçüklere korkutucu bakışlar atmam ya da yumruğumu sıkmam yetiyordu, büyüklerde ise daha çoğunu göze alıp onları tutup sertçe kenara itiyordum. Neyse ki kimse bana karşı çıkmıyordu. Ta ki boynumda buz gibi bir el hissedene dek. Bu el beni tuttuğu gibi kendine çekti.
   “Bırak beni!” diye bağırdım, kendimi sıkı bir dövüşe hazırlayarak. Ama sakin ve şaşırmış bir sesle karşılandım.
   “Ne yapıyorsun sen?” dedi, belediye görevlisi.
   Dönüp Çiğdem’e baktım. Hala Muşka’yla birlikte çocukların arasından kendine yol açmaya çalışıyordu.
   “Bırak beni,” diye bağırdım. “Bırak beni, seni adi!”
   Adam şaşkın bir şekilde bana baktı.
   “Onu öldüremezsiniz,” diye yalvardım bu kez. “Öldüremezsiniz onu. O bizim köpeğimiz.”
   “Güzelim,” dedi yanındaki adam. “Kasabada kuduz var.”
   “Onda yok!” dedim. “Bulaşmadığını biliyorum. O her gün bizim yanımızda.”
   İki adam birbirine baktı.
   O sırada Çiğdem’den bir çığlık geldi. Ve Muşka’dan bir ciyaklama. Köpek var gücüyle koşmaya başladı. Birileri canını yakmış olmalıydı.
   “Bırakın beni!” diye bu kez ağlamaya başladım. Dizlerim tutmuyordu artık.
   Yapabileceğim bir şey yoktu. Bu kalabalıktan hayatta Muşka'yı sağ salim çıkaramayacağımızı sanırım o an fark ettim. Ve bir anda donup kaldım ve uzakta olup biten her şeyi izlemeye başladım sadece. En önde Muşka, arkasında siyah örgülü iğrenç bir kız onu caddeden aşağıya, bir apartman girişine doğru kovalıyordu. Kızın elinde yarı dolu bir Coca Cola şişesi vardı. Peşlerinden Çiğdem koşuyordu. Dakkabaşı birileri onu engellemeye çalışmıyor olsaydı, kıza ulaşması pek zamanının almazdı. Ama herkes onu iteliyor, çekiştiriyor ve daha da iğrenci ona gülüyordu. Muşka kadar Çiğdem de kurban olmuştu sanki bu kalabalığa. Bir kabus gibiydi her şey. Bir ara Çiğdem’in yüzünü görür gibi oldum, sert ve öfkeli bir bakış vardı. Bir Olimpiyat koşucusu gibi koşuyor, zıplıyor, insan engellerini aşmaya çalışıyordu.
   Onu böyle görünce bir anda cesaretim toplandı. Burada böyle duramazdım. Ona yardım etmeliydim. Ceketimden sıyrılarak serbest kaldım, belediyeci peşimden,
"Hey dur! Ceketin burada kaldı!" diye seslendi. Annem beni öldürecekti, çünkü bu ceketi haftalar süren ısrarım sonucu iki gün önce almıştı daha, ama bunun bir önemi yoktu şimdi. Var gücümle olay yerine doğru koşmaya başladım. Ama o sırada Muşka yapmaması gereken şeyi yaptı ve panik içinde bir apartmana sığındı. Kız da Muşka girer girmez apartmanın kapısını üzerine kapadı, ve döndü ve onu izleyen kalabalığa gururla sırıttı. O an bu sürtüğün suratına geçirmemek ve onu doyasıya dövmemek için önümdeki tek engel aramızdaki korkunç kalabalıktı.
   Çiğdem yanına vardı ve benim yapmayı hayal ettiğimi yaparak kızın üzerine vahşi bir hayvan gibi atıldı, ama o onunla dövüşmek yerine saçlarına yapışıp onu var gücüyle caddeye savurdu. Kız çığlık içinde yolun ortasına düştü, bir araba kornası ve aynı anda tekerleklerinin kayma sesi... Sonra çevreden yükselen korkunç kadın çığlıkları, açılan camlar, koştura koştura dükkanlarından çıkan adamlar, gençler, çocuklar... Çiğdem kısa bir süre şaşkın bir şekilde kızın düştüğü yere baktı, sonra da apartmanın kapısını açıp Muşka’yı özgürlüğüne kavuşturmaya davrandı. Ama o sırada o da kulağından yakaladı. Çiğdem kulağına aldırmadan gerisin geri çekiştiriyordu. Adam sonunda onu belinden kavradı, (yoksa kulağı kopacaktı sanırım) havaya kaldırdı ve öylece oradan uzaklaştırdı. Çiğdem dönüp dönüp arkasına, apartmanın kapısına bakıyordu. Sonra bir saniye için gözgöze geldik. Bu bakışın anlamı açıktı. Bir taraftan bana yalvarıyordu Muşka’yı kurtarmam için, ama diğer taraftan da bir şey yapmazsam benden nefret edeceğini, dünyanın en adi, iğrenç yaratığı olacağımı ve benim bir daha asla konuşmayacağını söylüyordu.
   İnsanları yararak apartmanın önünü vardım ve daha kimse beni engelleyemeden kendimi apartmanın içine attım ve girer girmez de kapıyı vurdum ve kilitledim. Tüm gürültü ve kalabalık dışarda kalmış, bana bakıyordu. Muşka oturmuş, gözleri faltaşı gibi açılmış, şaşkın şaşkın dışarıda olanları izliyordu. Çok geçmeden iki belediye görevlisi ellerinde bir et parçası sallandıra sallandıra apartmanın önünde göründüler. Beni gördüler ve bana gülümsediler. Biri cama vurdu ve eti gösterdi. Muşka kulaklarını dikip kafasını eğdi. Panik içinde burnunu yalamaya başladı.
   “Hayır Muşka,” dedim ve boynuna sarıldım. "Hayır Muşka. Onu yememelisin. Anlıyor musun beni, onu yememelisin." Muşka bir yandan ete bakıyor, öbür yandan biraz önce Çiğdem’e yaptığı gibi şimdi de benim yanaklarımı yalıyordu. Onu salmam için, kapıyı açmam için bana yalvarıyordu. Üçgen gözlerini bana dikti, çünkü aynı ıslak tuz tadını benim yüzümden de almıştı.
   "Hayır Muşka," dedim, ona gülümsemeye çalışarak.
   Belediye görevlisi o sırada cama bir kez daha vurdu. Ona bakıp kararlılıkla başımı salladım. Dışarıdan birçok insan birikmiş, bize bakıyordu. Öbür belediye görevlisi saatine baktı, sonra kapının kolunu tuttu ve kapıyı zorlamaya çalıştı.
   “Hadi aç şu kapıyı!” dedi, sinirlice. “Başka köpekler de var etrafta!”
   “Gidin onları yakalayın!” diye bağırdım.
   Kapıyı ileri geri zorladı. Ama açamayacağını biliyordum çünkü çelikten bir kapıydı. O sırada üst katlardan bir kapı açıldı. Apartmanın ışığı yandı. Muşka’yı tasmasından tutup çekmeye başladım. Birlikte merdivenlerin altına girdik.
   “Yat şuraya!” diye fısıldadım. O da yattı. Ona bunu Çiğdem öğretmişti. Bulunduğumuz yer kapkaranlık ve daracıktı. Ama yine de daha karanlık, daha görünmez olmasını isterdim. Keşke her yer kapkaranlık, her şey görünmez olsaydı o an. Toprak altımızdan açılsa, bizi içine çekse, birkaç sokak ötede gerisin geri çıkarsaydı keşke. Çünkü orada burada olup bitenlerin hiçbiri olmuyordu. Bazen düşlerin gerçekleşmesini değil, gerçeğin bir düş olmasını ister insan. Benim de olması için saçmasapan bir umut beslediğim şey buydu o an. Keşke her şey hayal gücümün iğrenç bir oyunu olsaydı sadece. Beni yatağımda terletecek bir kâbus olsaydı. Gözlerimi açacağım an bitecek olsaydı. Ama bunun için bir yerlerden başlaması gerekirdi her şeyin, bir yerlerden sonra daha öncesini anımsayamamalıydım, oysa ben sabah uyandığım saati bile anımsıyordum o an. Her şey gereğinden fazla gerçekti.
   Sonra başımın üzerindeki merdivenden ayak sesleri duydum. Bir ara durdu. Kapının önündeki kalabalığı görmüş olmalıydı. Nefes bile almıyordum artık, ama gözlerimden musluk gibi yaşların boşandığını yüzümü kaplayan ıslaklıktan fark ediyordum. Sonra ayaklar yine yürümeye başladı ve kapıya kadar ulaştı.
   “Hayır!” diye fısıldadım. “Hayır!”
   Kapının otomatının basıldığını duydum. Dışarıdaki sesler bir anda apartmanın içine doluştu.
   Sonra karşımda belediye görevlileri duruyordu. Birinin elindeki et parçasını gördüm. Muşka da gördü onu ve kollarımdan kurtulmak için hevesle çekiştirmeye başladı.
   “Hayır!” dedim adama bakarak. “N’olur vermeyin onu.”
   Ama ben artık sadece bir fazlalıktım sanki. Adam için de, Muşka için de. Muşka'nın ağzından damlayan suları kolumda hissettim. Kuyruğu sağ sola güm güm vuruyordu. Titremeye başladım. Ve o an ne olduysa Muşka’nın tasmasını elimden kaçırdım.
   ....................
   
   
   3 -
   
   Koştum. Bizim evin önüne vardım, ama eve çıkmadım ve araziye daldım, ve yine koştum. Gözümün önünden Muşka’nın eti yiyişi gitmiyordu. Duvardan atladım ve yamaçtan aşağıya yuvarlandım. Ve yine koştum. Bir an önce her şeyden kurtulmak için, her şeyi unutmak için koşuyordum. Fısıltı’yı duydum, ama daha da uzaklara gitmek istiyordum ve yine koştum, ve sonunda ıslak ve çamurlu bir yere basıp da kayıp düşmeseydim sanırım sonsuza kadar koşacaktım. Orada oturup ağlamaya başladım.
   Rüzgar esiyor, tepemde soğuk, beni titreten bir güneş vardı. İlerde Fısıltı'nın huzurlu şırıltıları geliyordu. Dönüp o yöne baktım. Derenin kenarında, bana sırtı dönük bir şekilde biri oturuyordu. Bir elini Fısıltı’ya sokmuş, boynu biraz bükük, önüne bakıyordu. Kendimi toparladım, ayağı kalktım ve yanına gittim. Dönüp kim geliyor diye baktı, beni görünce gerisin geri başını çevirdi. Havaya bakmaya başladı. Bomboş, bulutsuz bir havaya. Soğuk bir güneşe.
   Arkasında durdum. Beni görmezden geliyordu. Yok hayır, elini dereden çıkardı. Dereden çıkardı ve toprağa koydu.
   “Çiğdem?”
   ...
   “Çiğdem?”
   “Öldürdüler, di mi?”
   Bir şey demedim.
   “Öldürdüler mü onu?” diye sordu yine, aynı soğuklukla. Ama ufak bir merak da vardı bu kez.
    “Beni uzaklaştırdılar,” dedim. “Bilmiyorum tam olarak.”
   “Öldürdüler,” dedi, dümdüz bir sesle.
   Sessizlik oldu. Uzun bir sessizlik.
   “Keşke orada olsaydım," dedi sonra Çiğdem, aynı dümdüz sesle. "Ben de o biftekten bir ısırık alsaydım. Ben de ölürdüm— Gölge yapıyorsun.”
   Biraz kenara kaydım. Dönüp, başını kaldırıp bana baktı.
   "Sen niye böyle çamurlusun?"
   "Düştüm buraya gelirken."
   "İğrenç görünüyorsun."
   Bir şey demedim. Bununla kötü bir şey kastetmediğini biliyordum. Benimle ilgilendiğini gösteriyordu sadece. Eğilip, arkadan sarıldım ona. Hiçbir karşılık vermedi. Oturan bir ölüye sarılıyor gibiydim.
   Sonunda bir kütüğe sarılmanın öfkesiyle bağırdım:
   “Çiğdem!”
   Bir şey demiyordu. Yalnızca gözlerini bana çevirdi. Ama çevirmese de olurdu.
   “Çiğdem, yapma böyle!” dedim.
   "Ne yapıyorum ki?"
   Kollarımı omuzlarım çektim ve kalmak için davrandım. O an Çiğdem tüm dünyadan nefret ediyordu. Benden de. Ama buna hakkı yoktu, çünkü Muşka’yı ben de en az onun kadar seviyordum.
   Tam kalkıyordum ki ki beni sertçe tuttu ve kendine doğru çekti. Gözlerini kapadı. Artık bomboş gökyüzüne bakmıyordu. Bana da bakmıyordu. Sonra uzaklarda ve derinlerde bir yerde, zavallı ama yine de doğmayı başarmış bir gülümseme belirdi. Ve bu gülümsemeyle, Muşka’yı cennete gönderdik, onu öldürenleri de cehenneme ve sonra ayağa kalktık, ve onsuz bir dünyaya ilk adımımızı attık.
   

.Eleştiriler & Yorumlar

:: neden
Gönderen: naim ucar / /
29 Eylül 2006
denemede hep hayatın acı yönleri var . Küçükken okuduğumuz Kemalettin Tuğcu'nun hikayelerine benziyor.Hatta okudukça heran kötü birşey olacak izlenimi veriyor.Bence hikayenin okuyucuya karamsarlık yerine öğreticilik ve birazda sevinç ve huzur verilmesine dikkat edilmeli.Yazarın içide bulunduğu korkuları aşması halinde geleceğinin iyi ve parlak olacağı açık. selamlar

:: Muşka ve diğerleri...
Gönderen: İlke Ersoy / İstanbul
6 Mart 2004
Bir solukta okudum; Muşka'nın kurtulması için dua ederek...Ama olmadı, Muşka kurtulamadı canilerin elinden.Yaratılmış en cani fani, tartışmasız insandır...Bu yüzden 'tartışmasız bütün insanları seviyorum' hümanizmi içinde olamıyorum hiçbir zaman, çünkü biliyorum ki bütün insanlar iyi değildir, azımsanamayacak kadar büyük bir kısmı kötüdür, dünyanın haline şöyle bir baksak iyiler mi kötüler mi çoğunlukta görürüz zaten. Bu yüzden ben bütün hayvanları insanların -çoğundan- daha fazla seviyorum ve seveceğim..."Fatsa'lı Mehmet" Usta isimli yazımda, kelimesi kelimesine bundan 10 yıl önce, 18 yaşımdayken yaşadığım bir olayı anlattım, ben zavallı tekir pisiciğin hayatını kurtarabilmiştim çok şükür ki. Ama niceleri canilerin elinde acı çekerek ölüyor biliyorum.Yüreğim dayanmıyor buna, şimdi nasıl denir ki HER insan, yaratılmış diğer canlılardan değerlidir diye. Hayır değildir! Teşekkür ederim bunları bana tekrar hatırlattığınız için, çok akıcı ve güzel bir yazıydı edebi anlamda, sonunda ise buruk bir yürek sızısı bıraktı...Sevgiler.

:: Muşka' lar ölmez!
Gönderen: Nida Karaçizmeli / istanbul
16 Şubat 2003
Ölen görüntüdür sadece. Bir bakmışsın senin romanından, benimkine sıçramış tüyleri ıslak, korkmuş ve tedirgin. Aynı anlamsız bakış halâ gözlerinde, insanları tanıyamamaktan şikayetçi. Halâ kalbi titrek ama sevecen. Senin kalbin onu öldürecek kadar cesaretli ise... Muşka\' da bu dünyadan gitmeyecek kadar sevgi dolu. O bir sevgi arsızı.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.