..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
En büyük mutluluk ve en büyük sıkıntı anlarında sanatçıya gereksinme duyarız. -Goethe
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > İnceleme > İnternet > Diren Yardımlı




25 Ocak 2003
ICQ Üzerinden Tanrıyla Konuşma  
Sanallığın Tarihi Üzerine Ufak Bir İrdeleme

Diren Yardımlı


Dolly denen koyun, sanal bir birliktelikten doğmuştu... ama yine de doğmuştu.


:DJEJ:
Erhan Öztürk her ay aldığı Superonline 1 Aylık İnternet Paketlerini kitaplığında üst üste istifliyordu. Bunu niye yaptığını kendisi de tam olarak bilmiyordu, ama o kutuları biriktirmek hoşuna gidiyordu. Superonline denen şirket ise nedenini biliyordu. Zaten o yüzden o kutuları o kadar büyük ve cafcaflı yapıyordu. İnsanların her ay verdikleri 10 dolar karşılığında sadece bir şifre almaktan hoşnut olmayacaklarını hesaba katıyordu. Biliyorlardı ki Türkiye gibi gelenekçi bir toplumda interneti de peyner ekmek alıyor gibi almak isteyecekti insanlar; başka herşey gibi bir “alışveriş” olmalıydı bu da. Gerçeğini verip, sanalını aldığımızı bilmemeliydik. Şifremiz, 100 gramlık, ufak OMO kutularına sığan bir sayı olmalıydı.
   
   Aynı anda başka bir Erhan Öztürk yeni bir icad geliştirmenin heyecanı içindeydi. Adını şimdiden koymuştu, “Sanal Manita.” Bu ICQ’den Yahoo Chat’ten farklıydı, sonunda insanın karşısında gerçekten başka bir insan yoktu! İnsan gerçekten sadece bir bilgisayarla sohbet etmenin keyfini yaşayabilecekti. Sanal Manitalar da bağlılık istiyorlardı, ama pilin dayandığı yere kadar. Bu çıtırlar evliliklerinden mutsuz erkeklere yeni bir sevgili vaadediyordu. Hem de öyle gizli saklı bir sevgililik de değildi bu. Karılarına rahatlıkla bahsedebilecekleri bir ilişkiydi. Sanal Manitalar karılarının onları bilmesinden gocunmayacaktı, dolaysıyla Gerçek Eşler de kıskanmamayı bir zahmet başarsınlardı. Kavga çıktı mı olay bir “bakışaçısı meselesi” olacaktı sadece. Erkek sevgilisinin sanal olduğunu belirtecek, karısına, onunla buluşamayacağını, ona dokunamayacağını, nasıl göründüğüne dair bile en ufak bir fikri olmadığını anlatacaktı, kadın ise tipik bir geri kafalılık örneği sergileyerek bunların hiçbirini anlamayacaktı. Mahkemede sanal manitalar boşanma nedeni sayılamayacaktı. Çünkü yoklardı aslında. Tabi bazı kadınlar takmayacaktı bile. Zaten kendi aralarında da son yıllarda sanal bir sevginin olduğunu bilerek, bunu da pek umursamayacaklardı. İşin erkekler tarafından en tatlı yanı kuşkusuz burada herhangi bir evlilik sözleşmesini ‘ihlal etmiyor’ olmalarıydı. Duyunçları tamamen rahat, başları dimdik yaşayabileceklerdi. Dahası Tanrı katında da yaptıkları bu ufak sanal kaçamak, bir günah ya da bir ahlaksızlık sayılmayacaktı. Ne de olsa, karşılarında ‘kimse’ yoktu. Aşık oldukları, flört ettikleri şey sadece bir ufak bir mikro işlemciydi. Parlak bir ekran. Erhan Öztürk’ün buluşu ahlaksal olarak teknolojik olarak olduğundan daha büyük bir yenilikti. Çünkü ilk defa aldatsa da ahlaksız olmamayı başaracaktı insan. İlk defa “açıkça aldatabilecekti.” Yaptığı şey kimilerince ahlaksızlık olarak nitelendirilse bile, günahkar olmuyordu insan yine de. Başka bir deyişle, cennetin gizli girişini keşfetmişti sonunda. Öyle ki Erhan Öztürk sanal manitaları özellikle evli erkeklere öneriyordu. Açıklaması iddialıydı: “Mevctu ilişkileri çok iyi etkileyeceği görüşündeyiz!” Ve sonunda ilgi görürse kadınlar için “Sanal Maçolar” denen yeni bir “insan türü”— pardon bir “sevgili türü” geliştireceklerdi.
   
   Akıllara Dolly denen koyun geliyordu... birliktelik olmayan bir birliktelikten dünyaya gelmişti. Ama yine de gelmeyi başarmıştı!
   
   * * *
   
   Mark Twain uygarlığı “gereksiz gereksinimlerin sonsuz sayıda artması” olarak nitelendirmişti geçen yüzyılda. Bugün hayal etmesi zor belki, ama bu dünyada öyle zamanlar varmış ki o zamanlar televizyon denen kutu hiç yokmuş bile. Onun olmadığı gibi, ona ihtiyaç da yokmuş. Televizyonsuz bir dünyada insanlar daha mı mutsuzlardı acaba? Televizyonsuz insanlar, kendilerini bugünkü televizyonlu insanlara göre daha eksik, daha yalıtılmış mı hissediyorlardı? En azından televizyon bir ihtiyaç haline getirilene kadar insanlar onun eksiğini çekmemişlerdi. Leyla ve Mecnun televizyonsuz bir dünyada aşık olmuş, Galilei televizyonsuz bir dünyada dünyanın döndüğünü fark etmiş, Dostoyevski televizyonsuz bir dünyada yazmış, Nasrettin Hoca televizyonsuz bir dünyada ağacın dalını kesmiş, demokrasiler televizyonsuzca yeşermiş, Atatürk bile televizyonsuz bir dünyada ülkesini kurtarmıştı...
   Başka bir deyişle, televizyon olmadan da yaşam ilerliyordu. Merak edilenler ediliyor, öğrenilenler öğreniliyor, yapılması gereken yapılıyordu.
   
   * * *
   
   Merak konusu olmalıdır, böyle bir dünyada insanlar niçin birden televizyona ihtiyaç duydular? Belki de “sanal”lığın başlangıcını bu tarihlerde aramak gerekir. Çünkü televizyon gerçek anlamda ilk global sanal ihtiyaçtı. Uzun bir sürecin başlangıcıydı bu; ama daha da uzun bir sürecin sonuydu. İnsanın görüş mesafesi bir anda okyanusları aşıyordu. Bir süreç ki sonunda Erhan Öztürk’ün buluşuna kadar, ve daha da önemlisi onun buluşuna ihtiyaç duyacak bir dünyaya kadar geldi...
   
   Tüm buların olması için dünya önce televizyon denen olguyla tanıştırılmalıydı; bu düşünüldüğünden daha zordu, çünkü henüz kendi kendinin reklamını yapabilecek bir durumda değildi. Televizyon gazeteler, dergiler ve radyolarda çıkan reklamlar sayesinde halka duyuruldu. Uzun bir süre halkın “tutuculuğu” televizyonun önündeki en büyük engeldi. Sinemaya bile insanların alışması daha kolay olmuştu. Gerçi o ilk sinema gösterimlerinden sonra bile, izleyiciler oyuncuları görebilme umuduyla perdenin arkasına yönelmişlerdi. Ama sinemayı tanımayan dünya için sinemanın en korkunç deneyimi bir Amerikan sinema salonunda yaşanmıştı. Gösteri başladıktan iki dakika sonra genç bir bayan aniden bir sinir nöbetine tutulmuştu. Kadın kendine geldikten sonra uzun bir süre niye kriz geçirdiğini kendisi de anlayamamıştı, ama sonra gerçek ortaya çıktı. Kadının dayanamadığı şey görüntünün perdenin bittiği yerde bıçak gibi kesilmesi olmuştu. Sanki oraya varan nesneler, görüntünün dışına çıkan insanlar, bir anda sonsuzluğun içinde yok oluyorlardı. Bunun korkusuydu kadına sinir krizi geçirten.
   
   Her neyse, “Televizyon Reklamları” aşaması geçildikten sonra sıra asıl sürprize geliyordu: “Televizyondan Reklamlar!” Ve sınırları olmayan sanal bir dünyanın kapıları böylece aralanmış oluyordu.
   
   ...
   
   Dünyada ilk kez okyanus aşırı bir telefon görüşmesi yapıldığında, tarih yepyeni bir döneme girmişti bile. Artık iletişim çağının başlangıcından ciddi olarak bahsetme zamanı gelmişti. Ama yine aynı soru belki de bazı kafaları kurcalıyordu... telefon olmayınca neyimiz eksikti? Tamam, belki artık Çin’den bile arkadaşlarımız olabiliyordu, ama düne kadar Çinli bir arkadaşımız olsun istemiş miydik? Daha kendi mahallemizden tanımadığımız, bilmediğimiz, merak ettiğimiz onca yüz dururken... onları gerçekten tanıyabilecek, gerçekten görebilecek ve oldu ki aramızda bir aşk filizlenirse, onlara gerçekten dokunabilecekken. Telefon tam olarak hangi ihtiyaçlarımıza karşılık veriyordu? Elbette bugün bu soruya yüz binlerce yanıt bulabiliriz, çünkü hepimiz çoktan telefona bağımlı hale geldik, ama o günlerde bunun yanıtını kimse tam olarak veremiyordu kuşkusuz. Tamam, yüzyıl başında Amerika’ya göç etmiş teyzemizle sohbet edebilecektik. Ama gerçekten yanımızda olmayan, hayatımızdaki yeri güzel bir anı olmaktan öte olmayan biriyle sohbet edebiliyor olmamız bizi daha mutlu edecek miydi? Yoksa teyzemizin gidişini ve büyük bir olasılıkla bir daha dönmeyecek olması olgusunu kabullenip onsuz bir yaşama alışmak mı daha doğru olurdu? Soruyu şu şekilde de sorabiliriz: Bugün Kanadalı bir sevgilimizin olmaması mı, yoksa Kanada’daki sevgilimize asla ulaşamayacak olmamız mı daha üzücü?
   
   Ve en sonunda dünyaca ‘chat’ etmeye başladık. Kablolar ve uydular üzerinden dostluklar doğdu, kalpler kırıldı, nikahlar kıyıldı. Dokunma Çağının iyiden iyiye bitişini müjdeliyordu bu. Ussal birer varlık olarak, görmek ve duymak dışında hayvani duyuların hiçbirine ihtiyacımız olmadığını kanıtlıyorduk kendimize. Daha da önemlisi ekranda gördüğümüz üç sözcükten hayallerimizde sevgilimizi yaratıyorduk, bazen de tam tersine karşımızdakine “hayallerimizdeki bizi” yaratma özgürlünü tanıyorduk kendimize, o an için onun gerçek biz olduğuna kalpten inanarak. Bu bir yanılsama olabilirdi, ama aynı zamanda hayal gücümüzün bir kanıtı gibiydi. “İnsan hayalleridir!” diyenler için en güzel dünyaydı. Ama bu “süper hayali” ve “süper ussal” (duyusallığın minimuma indirildiği dünya) dünyada insan düşündükleri, konuştuklarıydı sadece. Sorduğu sorular ve verdiği yanıtlardı. En fazlasından noktalar, virgüller, ünlemlerdi. Sesteki vurgular, dokunuştaki duyarlılıklar, gözlerdeki anlamlar değildi. Ve arada bir çatlak bir ses soruyordu yine de, “hangisi daha yanıltıcı acaba?” diye. Bakışlarımız mı karşımızdaki en doğruyu söylüyordu, yoksa sözlerimiz mi? “Elektriklenme” denilen etkileşim mi daha gerçekti, yoksa sözlerle apaçık ortaya çıkarılan “aşk itirafları” mı? Bu soruları soranlar çok geçmeden geri kafalı ilan edildiler. Teknolojinin nimetlerini göremeyen, “ilerlemeyi” kösteklemeye çalışan, yobazlar oldular. İletişim Çağı yerine Etkileşim Çağını savunuyorlardı utanmadan. Ve yeni kuşaklarla, nesilleri tükenmeye yüz tuttu.
   
   Ve yeni kuşak... Ekran Kuşağı. Cep telefonu ekranındaki mesajlar, televizyondaki saniyede 25 kareden oluşan görüntüler ve monitördeki 16 milyon renkten oluşan zengin bir dünya...
   
   Tarihin şu aşamasında gelinen nokta... Billy the Kid ve Ajan 007’nin Saddam’a karşı giriştiği amansız savaş... ancak bu kez sanal dünya beklediğimizden farklı. İnsanları şaşmaz kurşunlarıyla bir bir haklayan Bond, bu kez elinde daha güçlü bir silahla gelmiş. Bu kez kurşun ıskalayabiliyor hem, ve her ıskalamada bir kasabayı yok ediyor. Yok etmeye çalıştığı şey ise bir örgüt değil, bir ülke. Ve en önemlisi, filmlerin 007’si zekasıyla etkiliyordu bizi, bu kez ise geceleri ışıldayan füzeleriyle, kentin ortasında meydana gelen patlamalarıyla kamaştırıyor gözlerimizi. Ama bunun dışında bir Bond filminde pek de farklı sayılmaz hiçbiri... Evet, bir de programın ne zaman başlayacağını bilmiyoruz tam olarak.
   
   Çağın insanı... her an cep telefonu elinde, her an bir mesaj sesi duymaya hazır, tetikte... elinde mikrodalga fırınında, sessizce patlatmış olduğu mısırlarla oturuyor... bir yandan yapay tatlandırıcılarla elde edilmiş “sanal ahududunun” tadını çıkarıyor içtiği çayda... ve bir yandan elinde görünmeyen ışınlar yayan bir uzaktan kumanda tutuyor... ucunda ise gerçeklerin ve hayallerin içiçe geçtiği bir diyar var. Bir kanala basıyor, New York sokaklarında bir adam ölüyor, başka bir kanala bakıyor aynı adam dirilmiş, mutlu bir aile babası... sonra bir kez daha kanal düğmesine basıyor, birden gözlerinin önünde bir çocuk ölüyor... öbür kanala geçiyor, orada da aynı çocuk ölüyor... bir başka kanalda bu filmin başını yakalayabiliyor... çocuk ateş hattına düşmüş meğerse, babası onu kurtarmaya çalışmış, önce kendisi ölmüş, sonra da çocuk ölmüş... ve kanalları geçiyor ve çocuk hiçbirinde bir daha kalkmıyor. Anlıyorsunuz ki bu çocuk “gerçek” bir çocuk. Bu ölüm de “gerçek” bir ölüm. Çocuk İsrail’in bombaları sonucu ölmüş. Bu daha ciddi tabii. Ama doğruyu söyleyin, ne kadar daha ciddi? James Bond’un başında kötü adamların öldürdüğü zavallı kadından, ne kadar daha çok acıyorsunuz bu çocuğa? O an içinizde neler oluyor? Neler olması gerekiyor, ama olamıyor bir türlü... Sonuçta ikisini de görünce “Öldü galiba...” demiyor musunuz?
   Ve tekrar kanal değiştirmiyor musunuz?
   
   * Erhan Öztürk’le ilgili haber 03 Ocak, 2003 tarihli Milliyet’te çıktı. O gün aynı gazetede bir reklam sucuğunun toplumsal bir sorun haline gelişiyle ilgili bir haber vardı. Üç sayfa sonra Amerika’nın cumhurbaşkanlarından Richard Nixon’un 1969’dan kalma şu sözü yer alıyordu: “Ay’a adam gönderebilen bir kültür, tüm ulusları barış, adalet ve birlik içinde toplayabilecek yetenektedir.” Yine iki sayfa sonrasında yeni cumhurbaşkanı Bush’un bir resmiyle “BM’Yİ TAKMAYACAK” diye kocaman bir başlık göze çarpıyordu. O sırada Türk olduğu sanılan bir manken ise “Hakikaten background’um çok farklı” diyordu. Aynı gazetede hala dünyanın sanal (gerçekte olmayan) bir ulus olarak görmekte direttiği Kıbrıslılarla ilgili haberlere de rastlamak mümkündü.
   

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Yorum..
Gönderen: ÖRSAN BAYDAR / İSTANBUL
25 Mart 2004
Siz ne kadar varsınız..Ben ne kadar varım..Klavyenin tuşları kendiliğinden mi basıldı yoksa..Filmlerdeki kahramanlara benzerler yok mu çevremizde..Onları izlerken (reklamlar da olabilir bu) aklımızda sadece onların gerçekliklerinin soru işareti mi beliriyor..Sanaldan uzaklaşıp gerçeğe dönelim hadi..Şu an salonda yemek masasını hazırlayan arkadaşım ne kadar gerçek..Işıkla ışınlar arasındaki fark ne..Çok mu büyük..Gördüklerimize mi inanırız.."Aşk aşk!" dediğimiz sevgilinin kendisi mi..Kıbrısta gördüğüm o insanlar kimdi..Düşündürdünüz..Siz sanırım sanalsınız..Sevgilerimle..Sevgilerimi sunduğum kişinin sanal ya da gerçek olduğunu düşünmeden..kitapların (özünde kağıt ve mürekkepten oluşan)ve emeği yansıtan herşeye..yoruma onay verilmesini ya da verilmemesini beklemeden yazdırdığınız için sadece..bunu yazan biri var..gecenin buğusu..

:: Gerçeğin tam göbeğindeyiz.
Gönderen: Nida Karaçizmeli / istanbul
7 Şubat 2003
Mekanikleşeceğiz, mekanikleştik. Sanallaşacağız (yapmacık), sanallaştık. Gözümüze, gözümüze sokmana ne gerek vardı. Kafese alışan aslana, ormanı göstermeye benzer bu. Bezden bebekler dikerdi annem, kız kardeşime. Şimdi karnı acıkınca, sevgi isteyince ve de oyun... Bipleyen bebekler var, sanal bebekler... İki günde on yaşına gelen. Her çocuğun beslenme sepetinde... (şu zaman da, o da yok oldu, dedemin sefer tasları gibi) (Beslenme sepeti). Yenik düştü simit, hamburgere. Gazoz, kolaya. Ayran köylü işi... Sanallaştık, beraber ama... Şiirlerimiz de, öykülerimiz de. Hışırtılı sayfalardan taşındı. Yakın bir zamanda, kitaplar da, kapsülleşecek... İçtinmi hapı, kahramanları zihninde belirecek. Masal anlatan Adile Naşit, gibi.

:: söylesem söylemesem.....
Gönderen: h.deniz hatipoğlu / bursa
6 Şubat 2003
merhabalar rengarenk bir yazı olmakla birlikte herşey ortada güzel olmuş devamını diler saygılarımı içtenliğimle birleştirmek isterim.

:: Yürü be Diren kim tuttar seni?!
Gönderen: Esra Baykal / İstanbul
5 Şubat 2003
Bayıldım,çok sevdim,ne diyeyim ki süper!!!!! Yaşadığımız cehennem aynen böyle abicim,sana biz boşuna uzaylı demişiz bariz farkındasın işte olanların :) Sakın bu yoruma onay verme,maymun oluruz valla :)

:: Beyinsel açlığıma iyi bir gıda...
Gönderen: Bahattin YILDIZ / Adana
3 Şubat 2003
Sn.Diren; Müthiş; bir bakış, bir yorum ve çeşitleme... Teşekkürlerimi sunuyorum.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın İnceleme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Fantastiğin Edebiyatı
Gerçekçi Güzellik - Bouguereau

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ [Roman]
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk [Roman]
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında [Roman]
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi [Roman]
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği [Roman]
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!' [Roman]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.