..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bir insan bir kaplanı öldürmek istediğinde buna spor diyor, kaplan onu öldürmek istediğinde buna vahşet diyor. -Bernard Shaw
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Eleştiri > Yazarlar ve Yapıtlar > Diren Yardımlı




14 Kasım 2002
Endişe Edebiyatı  
Knut Hamsun'un Romanları

Diren Yardımlı


Knut Hamsun, kuzeyli yurttaşlarının bir çoğu gibi doğayla uyum içinde, ama insana yabancı (ve aynı zamanda insanın yabani olabildiği) bir dünyada büyümüştür. Ormanda avlanılan ren geyiğiyle dağın tepesinde donarak ölen insan arasında özsel bir fark yoktur. Bu anlamda, Fransa'nın sofistike varoluşçuluğuna oranla daha naif bir varoluşçuluk vardır Hamsun'un satırlarında. Yerel, geleneksel ve tepeden tırnağa İskandinav bir Varoluşçuluktur bu.


:CCBF:
Bir Norveçli'ye göre ‘aç iken Hamsun okunmamalıdır’. Bu, yazarın bir edebiyatçı, ya da en azından bir anlatıcı olarak gücünü göstermeye yeter sanırım. Açlık insanı acıktırır. Aynı zamanda endişelendirir. Aç kalmak istemezsiniz. Okurken sürekli bir ekmek parçası kemirmek istersiniz. Ama dünyanın tüm sofraları önünüze dizilse de gözlerinizi kitabın satırlarından ayıramazsınız bir türlü. Ve yeseniz de acıkmaya devam edersiniz. Victoria (bir diğer romanı) insanı sırılsıklam aşık eder; birine değil özellikle, ama aşık olursunuz işte. Öyküdeki tüm hüzün ve trajediye rağmen her satırına çekilirsiniz. Dünya Nimetleri’nde ise bir an için boğucu ve sıkışık bir kent yaşamından sıyrılır, toprağın ve yaprakların kokusunu, sessizliğin huzurunu ve zaman zaman sıkıntısını yaşarsınız. Sonra bir de yazarın romanlarına hakim olan o Rus atmosfere kapılırsınız. Bir Dostoyevski ya da Şolohov okuyor sanırsınız kendinizi; öyle dolaysız, basit ve içten gelir size her şey. Başta sırf bu yüzden bile olsa sarılırsınız Hamsun satırlarına, ancak yavaş yavaş bu umut ufak bir düş kırıklığına dönüşür ve bağları biraz gevşetirsiniz. Çükü bir türlü gelmez Rus büyüklerin o basit ve büyülü duygulanmaları. Kısacası, çok büyük beklentilerle dalarsınız, Knut Hamsun'un dünyasının içine. Ve sizi bekleyenler hiç de az değildir. Hiçbir şey olmasa, sürükleyici bir kurgu, soluk alan insanlar, ve muhteşem tasvirler yakalar ve bir daha bırakmaz sizi. Romantik bir gerçekçiliğe sahip, İskandinav dünyasına özgü soğuk, acımasız ama hayal gücü ve dürüstlüğüyle sizi sarmalayan bir kuzeyli vardır karşınızda.
   
   Ama... bir sorun vardır gene de. Okuduğunuz her satırlar sizi kovalayan sinsi bir his. Tuhaf bir yalıtılmışlıktan gelir bu. En başta bir esrarengizlik gibi gelen, ve tüm esrarengizlikler gibi sizi kendine çeken bir şeydir bu. Çoğunlukla daha öte düşünmezsiniz bunun nedenini. Ama aslında yemyeşil bayırlarda, çiftliklerde, ormanlarda, deniz kenarlarında yaşayan bir varoluşçuluktur bu. Knut Hamsun modern varoluşçuluğun bambaşka bir dünyadan tablosunu çizer. Alıştığımız kentli, yalıtılmış, duman altı odalarda, yer altında gezen fraklı adamlarda kol gezen varoluşçuluk değildir bu. Sözleri idealist Ruslara, manzaraları Romantik ressamlara bürünmüş bir varoluşçuluktur. Nasıl oluyorsa balıkçılarda, çiftçilerde ve dünyanın ve doğanın güzellik ve nimetlerinden son damlasına kadar yararlanabilen insanlarda yaşayan ve yeşeren bir varoluşçuluk..
   
   Bana kalırsa çarpıcı bir gözlem gücüne ve içtenliğe karşın yazarda sürekli bir sağduyu eksikliği, bir kendine ve çevre dünyasına yönelik güvensizlik sezilir. Bu aslında bir İskandinav karakteridir. En çok intihar oranının olduğu İzlanda’dan, Descartes’ın deyişiyle “kutup ayılarıyla” çevrili İsveç yaşantısına kadar, tuhaf bir yaşam biçimidir İskandinavlık. Çeker sizi kendine. Yalnız olmak, ya da 'sadece' yer yüzüyle başbaşa olmak istediğinizde olmanız gereken yerdir çünkü. Knut Hamsun da kuzeyli yurttaşlarının bir çoğu gibi insanın değil, doğanın içinden doğmuştur. Doğanın her kokusunu bilen, ama insana da eşit ölçüde yabancı bir çevrede büyümüştür. Ormanda avlanılan ren geyiğiyle dağın tepesinde donarak ölen insanın aynı ‘doğal’ ve ‘duygusuz’ tepkiyle karşılandığı bir çevreden. Bu kötülükten gelen bir duygusuzluk değildir, ama ölüm Akdeniz kıyılarındaki kadar sıcak değildir. Ölen karşısında saygıyla karışık bir hüzünle bir süre sessizce durulur... ve sonra yaşam devam eder. Edemediği zaman şiddetli nevrozlar yaratır. Annesi öldüğünde bir daha ağzından tek kelime çıkmayan çocuklar çoğunlukla bu taraflara aittir. Bu sessizliği kıramayacak kadar çocuğu anlamaktan uzak olan büyükler de buraya aittir. Bir Akdenizliye göre, bakşa bir gezegende, başka değer yargıları ve duygularla yürüyen bir yaşamdır bu.

   Knut Hamsun insanları merak eder, ama onları bir türlü tanıyamaz. İçlerine giremez, onlarla kaynaşamaz. En çoğundan kendinde olanları görür onlarda. Dağların tepesinde, aşağıdaki sisli ve görkemli manzaradan daha görkemli bir şekilde duran adamdır Knut Hamsun. Nietzche-vari bir “üstün-insandır”, ama Nietzche’den daha saf bir tane.
   
   Belki de bu yüzden hiçbir zaman bir Dostoyevsky’yle aynı yerde durmaz -ki birçok açıdan ona en çok benzeyen yazar o olsa bile. Büyük ustanın en son noktada kuşku duymadığı insan özgürlüğünden Knut Hamsun ciddi bir biçimde kuşku duymaktadır. Sanatçıların her zaman en büyük esin kaynakları, yaşama güdüleri özgürlük olmuştur. Bunu dipsiz, kapkara bir kuyuya benzetenler olduğu gibi (özellikle modern dönemlerde Sartre ve Camus gibi), tam tersine yeryüzünde insanoğlunun 'kurtuluş'a ulaşması için sarılması gereken biricik değer olarak görenler de olmuştur (Goethe, Puşkin, Schiller vb.). Ne olursa olsun sanatçıyı yaşatan bu özgürlüğe duyulan katışıksız güven olmuştur. Kafka modernizmin bu özgürlüğü insanoğlunun elinden alışının trajedisini gözler önüne serer. Bir tür varoluşçuluktur bu da, ama ‘yerel’dir. Zincirlerin çözüleceğini, çözüldüğünde şişeyi kapayan tıpanın fırlayıp insanın güneşe çıkacağını bilir. Benzer bir tablo Dino Buzzatti'nin öykülerinde de sezilir. Modern yaşamın traji-komik ve akıl almaz saçmalığı vardır bu öykülerde, ama daha başka bir yaşamın izleri de vardır. Her iki yazar da sık sık Varoluşçu damgasını yese de aslında tam tersine özgürlüğün yaşamsal önemini vurgulamaktadırlar. Çünkü bilirler ki özgürlüğü elinden alınan birey, duygusuzluğa ve duyarsızlığa, ve en son noktada kötülüğe bile mahkumdur. Knut Hamsun'da ise bu özgürlük özlemini hiçbir zaman bulamayız. Özgürlük arayışının olmadığı yerde umudu da bulamayız. Sadece bir kabulleniş vardır. “Böyle işte...”ler vardır. Knut Hamsun belli ki katı bir Protestan'dır. Yaşamını, düşüncelerini, hatta duygularını disipline sokmuş, gereksiz olduğunu düşündüklerinden arındırmıştır kendini. Bu sayede bir anti-semitik olur, Schopenhauer’in kinik etkisine girer, Nietzche’nin kurnazlıklarına yem olur. Ve en güzel başladığı yazılarını çoğunlukla bir kargaşayla, bir bunalımla ve aslında hiçbir yere değmeyen bir mistisizmle bitirir.
   
   Kuşkusuz yazarın en göze çarpan özelliği anti-semitikliği olmuştur ve birçok insanı Hamsun konusunda uyandıran da bu olmuştur. Ancak buna karşın birçok insan (ve özellikle birçok Norveçli) Hamsun’un politik yaşamının ve bir sanatçı olarak kişiliğine ayrı bakmakta diretir; bu durumun, yazarın iki kişiliğiyle açıklanması gerektiğini düşünürler. Böyle bir 'iki'liliğin şizofrenik olmayan bir karakterde olanaksız olduğunu kabul ederler, ve yazara özgü bir kapalılıkla, Hamsun örneğinde bunun nasıl geçerli olabileceğini söylemezler. Yine de yazarın şizofrenik izler taşıdığını öne sürmek haksızlık olur. Çünkü Knut Hamsun tersine oldukça tutarlı ve karakterli bir insandı. (Her şey ve herkesten kuşku duymasına bakılarak belki paranoyak denilebilir ama şizofrenik değil.) Yaşamı boyunca doğayı ve doğa karşısında yalnız duran bireyi yüceltmekten geri durmamıştır, insanın gücüne inanmaktadır, ve belki biliyordu, belki bilmiyordu ama her zaman için sürüyü, ve sürünün tepesinde duran üstün-insanı, bulanık bir iktidarı yaşatmaya çalışmıştır. Tüm bunlara karşın, ona yapılacak tüm haklı ya da haksız suçlamalara karşın onu dünya literatüründen silmek elbette ki olanaklı değildir. Çünkü iyi yazıyordur. Bir Nazi bile olsa okutur, etkiler, ve bir yere kadar uyandırır bile.

   
   Tüm bunları işin tarihsel ve ‘sosyal’ yanı olarak bir kenara bırakırsak, Knum Hamsun’un yarası çok daha kişiseldir, çok daha içlerde yatar. O yara yüzünden roman kahramanları iyi olmaları gereken yerde bir türlü iyi olamazlar. İyi şeyler yapmaları gereken yerde neredeyse 'mistik' bir güç bu iyiliği yapmalarını engeller. Sonunda işler öyle bir duruma gelir, kötü olmaları büsbütün saçma olursa, ve daha fazla kayıtsız kalamayacaklarsa, karakterler jet hızıyla büsbütün ortadan kaybolur. Kimisinin başına taş düşer, kimisi unutulur gidilir...
   
   * * *
   
   Bugün Victoria’yı bitirdim. Bir kez daha doğa tasvirleriyle beni büyüledi, çocukluğumun bu yazarı. Açlık'ta açlığın tadını aldığım gibi, bu kez de baharın kokusunu aldım. Onu özlemlerle yüceltmeden, olduğu gibi anlattığı için belki de. İnsanlar ırmak kenarında yürüdüğü, ağaçların gölgelerinde uyuduğu ve bir kez bile olsun çevrelerini kuşatan güzelliklerin bilincinde olmadıkları, ya da en azından onunla ‘övünmedikleri’ için. Ama bu kez de Hamsun Sendromunu hissetmeden edemedim. Tüm roman boyunca aradığım o özgürlük duygusunu bir kez daha bulamadım. Daha doğrusu her zamanki gibi burada da yalnızca kötüler özgürce hareket edebildiler. Yalnızca kötüler içlerinden geçeni edimselleştirebildiler. İyiler bir kafese kıstırılmış durumdaydılar. Bunda ne modernizmin ne de kent yaşamının bir suçu vardı. Çünkü ne kent ne modernlik vardı bu kitapta. İyiler, doğaları gereği acizdiler. Doğanın ortasında, güzel bir kadına aşık olan İyi bile aynı kapana kıstırılmış durumdaydı. Ve sonunda onu nedensiz, biraz aceleci bir yok oluş bekliyordu.
   
   Özetle, Norveç’in, bireyin elinden aldığı özgürlük duygusunu, aynı karlı dağlar Knut Hamsun'un elinden de almış göründü yine.
   
   
   
   Diren Yardımlı
   24/10/1997, İstanbul
   


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Aman Allahım... Siz
Gönderen: ali taha / İstanbul/Türkiye
8 Kasım 2008
Victoria'yı ilk olarak kışlada okumuştum. Yazar bütün kahramanlarını yaratabilecek kadar ayrı ruhlara bölünmüştü. Böylece güzelim Victoria, sevgilim Victoria güme gitti. -Ben Victoria'dan geriye kalan yanıyla kitabı anlayabildim sanıyorum.- fakat Victoria'dan geriye ne kalıyor sanki! Biri bir şey mi söyledi? Yazarı da anlamadı zaten, gibi bir şey. Yoo öyle demeyiniz. Niçin? Allah aşkına niçin bölünecek kadar vakit verirsiniz bir yüreğe? Niçin, Allah aşkına.......................... -----------ilkine ekleyin lütfen!----------




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın yazarlar ve yapıtlar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Tolstoy ve Anna Karenina
Bülbülü Öldürmek
"Para İçin Yazmak" Gerçekten Duyulduğu Kadar Kötü Mü?

Yazarın eleştiri ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Momo ve Duman Adamlar
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm
Amelie
Sydney Pollack
Kemalizm'in Çelişkileri
Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Mimari Geleneğin Çöküşü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ [Roman]
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk [Roman]
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında [Roman]
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi [Roman]
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği [Roman]
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!' [Roman]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2022 | © Diren Yardımlı, 2022
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.