..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"İnsanların bazen neye güldüklerini anlamak güçtür." -Dostoyevski
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Başkaldırı > Özgür Yenigün




4 Ekim 2010
Bağbanın Üzüm Feryadı  
Özgür Yenigün
ÇALMAYIN ÜZÜMLERİMİ. VERİN ONLARI BANA…


:AFBF:
Nedendir bilmem insan hayatının belli bir evresinde uyku uyanık olmaya ağır basıyor. Gençlik dedikleri o kavağın esintisinin başımızda olması bu uyku hali herhalde. Ben de o evrede biraz daha uykulu oldum ve rüyada başıma çok berbat bir iş geldi.

Rüyama bir aksakallı dede gelmeye başladı. Hani şu meşhur olanı var ya… İlk gelişinde bana dedemin yaptığı işlerden bahsetti.

-Oğul! Her insan evladının bir mesleğe ihtiyacı var. Hani senin rahmetlik deden vardı ya, onun mesleği çiftçilikti. Buğdaydan üzüme, bademden kayısıya, kavundan karpuza, nohuttan fasulyeye her ürünü yetiştirirdi.

-Evet aksakallı dede, sen nerden biliyorsun bunları?

-Ben bilirim evlat. Ne SIR KAPILARI açtım ben.

-Öyledir aksakallı dede, öyledir. Peki nereye getireceksin lafı?

-Sen merak etmiyor musun hiç kendi mesleğini?

-Vallaha aksakallı dede babam dedemden kalan bir bağda üzüm yetiştiriyor işinden kalan zamanlarda. Ben de epey bir şey öğrendim bu üzüm konusunda. Ama ben iki senemi öğretmenliği kazanmak için dersanelerde, üç senemi de o kazandığım okulu bitirebilmek için harcadım. Bu da dördüncü senem. Ben ne üzümle uğraşabilirim, ne de buğdayla. Karpuzu anca pazardan alıp yerim ben. Benim varım yoğum öğrencilerdir. Onları verseler de eğitsem, hayatlarını değiştirsem, hem kendim mutlu olsam, hem de onları mutlu etsem. Sahi gerçekten öğretmenlik yapabilir miyim? Öğrencilerimin sesini kulaklarıma, görüntülerini gözlerime, sevgilerini kalbime doldurabilir miyim?

-Dur evlat, sabretmelisin.

-Ama ben bir an önce onlarla olmak istiyorum.

-Öyle olmaz, sabretmelisin. Sabrı öğren ki onların kıymeti, onların gözünde de senin kıymetin artsın. Hem çalışıp bir sınava girmen gerekiyor. Ben sana uykularında hep yardım edeceğim. Ama önce sen sabredeceğine ve çalışacağına söz vermelisin

-Söz aksakallı dede.

-Peki o zaman ben bir daha gelene kadar sabret bakalım. Sen bir bağban olacaksın unutma

Bunu dedikten sonra kayboldu. Ben de ardından sadece şunu diyebildim:

-Bağban ne demek aksakallı dede?

Uzun süre rüyalarıma gelmesini bekledim. Ama gelmedi, bana hakkaten sabrı öğretiyordu. Deli danalar gibi dolanıyordum etrafta. Ama bir yandan da dediğini yapmaya başlamıştım. Öğretmen olmam için girmem gereken sınav için arayışlara girmiştim. Araştırmalardan sonra en uygun dersaneye kaydolmuş ve tatilimi geçirmek üzere memlekete gitmiştim. Orda da bu sınavı düşünmüş, ufak ufak çalışmalar yapmıştım. O gecelerden birinde aksakallı dedem gene geldi:

-Evlat!

-Aksakallı dede, ben de seni bekliyordum. Nerde kaldın? Sabretmemi söyledin. Hakkaten sabrımı deniyorsun. Hem bağban ne demek?

-Evlat, bırak şimdi bağbanı. Deden üzümün, buğdayın yetişmesi için ne yapardı?

-Çalışırdı, toprağı ekim için sürüp ona tohumu ekerdi, sonra ilaçlardı ve sulardı. En sonunda da ürünü alırdı.

-Öyle ya. Deden bağları budamasa Allah üzüm verir miydi geçim sağlayacak kadar?

-Budamazsan ancak tadacak kadar üzüm oluyor elbette.

-Peki tüm bu aşamalardan geçerken gösterilen ortak davranış ne?

-Çalışmak mı?

-Evet, çalışmak, hem de sabırla çalışmak… Ama çalışmanın da üstündedir sabır.

-Neden?

-Çünkü bazen çalışmak biter. Yapacak işin kalmaz da beklemen gerekir. Diyelim ki budadın üzümü, yeri geldi gözünü açtın, yeri geldi çapaladın diplerini. Yeri geldi yabancı otları yoldun, yeri geldi ilaç attın bağa. Hatta yeri geldi başın büyüklüğünde taşları kucaklayıp attın bağın dışına. Hepsi çalışmakla oluyor. Ama hepsi bitince üzüm hala olmadı. Ağustosun ikinci haftasına gelene kadar yenmez bir haldedir üzüm. Sen bu işleri bitirdikten sonra ağustosa kadar beklemelisin. Çalışmadan, sadece arada bağını kontrol ederek geçirmen lazım bu süreyi. İşte o yüzden çalışmakla sabrı denize atsan çalışmak dışarıdan görünebilecek bir yere kadar batar da sabır en derinlere iner.

-Ne yapacağım o zaman dede ben?

-Kalbini derin bir deniz bilip en derinine sabrı, görünür derinliğine de çalışmayı atacaksın. Gördüğüme göre başlamışsın da ama devam etmektir mesele, başlamak değil.

-Devam edeceğim aksakallı dede.

-Göreceğiz bakalım.

-Ne zaman geleceksin geri?

Yine kaybolmuştu, rüya yine bitmiş, bana da onun dediklerini yapıp onu beklemekten başka bir çare kalmamıştı.

Alışmıştım artık. Aksakallı dedenin her gelişini bekleyişimde sabır kalbimdeki denizde daha derinlere batıyordu. Ben de o sabırla dalıyordum denizin dibine. Nasıl nefesimi tutacağımı düşünmeden… Çalışmayı da onun dediği gibi görünür bir derinlikte sabitlemiştim. Her gelişinde bana sabırla ilgili sözler söylüyor, beni kendine bağlıyordu. Ona o kadar güvenmiştim ki içime işletmiştim onun dediklerini. Yeri geliyor, daldığım denizden çıkarmak istiyordum sabrımı. O zaman bana kızıyordu:

-Ben sana ne dedim?

Köşeye korkuyla sıvışıp konuşuyordum sessizce:

-Ne de-de-dedin aksakallı dede?

-Başlamak kolaydır, devam etmek zordur dedim. Denize atlamak kolaydır da nefesini tutmak zordur evlat. Sen kolayı anladın da zoru yapmıyorsun.

-Tamam dede, söz devam edeceğim.

Böyle krizleri yaşıyorduk arada sırada. Ben dersleri dinliyor, denemelere giriyordum ve bunlar beni boğacak hale geldiğinde çıkmak istiyordum denizden. O da bana ufak bir nefes verip gönderiyordu diplere. Yalnız öğrettiği bütün bilgiler sabır ve çalışmaktan ibaretti. Bir gelişinde dayanamayıp sordum:

-Aksakallı dede, her gelişinde aynı şeyleri söylüyorsun, yeni bir şey söylemeyecek misin?

-Bu kadarı sana yetmiyor mu? Bak ölmek üzeresin bunları yapacağım derken. Benim sana öğreteceklerim bu kadar. Sonunda bir şey daha söyleyeceğim. O da senin ödülün olacak. Tabi hak edersen…

Günler, aylar geçti ve denizin dibine dokunma zamanı geldi. Gittim, sınava girdim. Geldim, sessizce ve sabırla aksakallı dedenin gelip ödülümü vermesini bekledim. Denizin dibine dokunmuştum, hissetmiştim o ıslak toprağı. Ama günler geçti gelmedi, bir ay geçti anca gördüm aksakallı dedeyi rüyamda.

-Evlat, aferin sana. Bu sınavdan başarıyla çıktın. Şimdi ödülünü vereceğim.

Kalbim duracak gibiydi. Ne de olsa nefes alamamıştım denizin dibinde. Aksakallı dede beni çekip çıkardı o diplerden, nefes almamı bekledi ve elinde her türden üzüm salkımlarını bana uzatarak konuştu:

-Evlat, işte senin ödülün bu. İçinden istediğini seçeceksin.

Anlamadım demek istediğini:

-Dede, üzümü zaten yetiştiriyoruz biz. Ben öğrenci istiyorum. Öğretmek istiyorum ben.

-Evlat, öğrencilerin üzüm gibidir; budaman, bağları çapalaman, taşları bağın dışına atman ve en nihayetinde çiçekten koruğa, koruktan üzüme ulaşmanla öğrencilerini okutman, onlara öğretmen, onlarla ilgilenmen arasında hiçbir fark yok. Sen bir bağban oldun artık.

-Ne demek dede bağban? Çok merak ediyorum.

-Bağban bağın, bahçenin bekçisi, bakıcısıdır. Sen öğrencilerinin bağbanı oldun artık. Bu üzüm türlerinin her biri memleketin bir köşesi aslında. Sen hangisinden nasiplenirsen o üzüm senindir. Şimdi düşün taşın ve birini al.

Aksakallı dede bana verebileceği en iyi ödülü en iyi şekilde vermişti. Kendimi öğretmenlikten başka bir yere koyamayan ben aslında diğer işlerle öğretmenliğin bir olduğunu anlamıştım. Artık ben de bir işe yarayacaktım. Düşünmeye ve üzümlerden istediklerimi seçip listeye koymaya başladım. Yine bir miktar sabır gerekliydi bu iş için. Sabırla yapıyordum, bu sefer yılmadan, seve seve… Ben böyle uğraşırken haberler çıkmaya başlamıştı, rahatsız edici haberler… Birileri sahipli bağları sahipsiz diye düşünmüş, çalışmadan etmeden üzüm yeme derdindeymiş. Yani şimdi ben bağban olacağım, o kadar çalışıp bekleyeceğim o bağı, sonra birileri gelecek benim üzümümü bedavadan yiyecek.

Çılgına dönmüştüm. Ne olacağımız belli değildi. Üzümlerimizi seçmiş, içinden birine karar verilmesini bekliyorduk. Ama karar verilmemiş, bedavacıların araştırılması için ertelenmişti. Aksakallı dedenin gelip bir şey demesini bekliyordum. Hatta ona kızıp çatmak istiyordum. Ama gelmiyordu. Açık açık benden korktuğuna, gelmeye cesareti olmadığına inanmıştım. Bir gün geldi:

-Evlat!

-Niye geldin sen? Ne hakkın var beni rahatsız etmeye? Sen beni kandırdın. Nefessiz kalıp ölecektim senin yüzünden. Ama bak, benim gibi inanan, çalışan zannettiklerim bağıma girip üzümümü çaldılar.

-Evlat, kızmakta haklısın. Onlar beni de kandırdı. Ne SIR KAPILARI açtım ben onlara. Ama kıymet bilmediler. Bak onlarla aynı safta olup bozulmayanlar var, ama bozulan da bozuldu evlat. Onlar seni, senin gibileri kandırdılar, ama Allah’ı nasıl kandıracaklar? Sana düşen yine sabretmek. Bana bu zamana kadar bağlandığın için teşekkürler sana. Artık bana ihtiyacın yok. Çünkü sen bir bağbansın artık. Bundan sonra kendi üzümünün bağbanlığını yapabilecek olgunluktasın. Bir daha gelmeyeceğim yanına. Hadi güle güle.

Sabretmekti çaremiz. Sınavı iptal ettiler. Denizin dibinde dokunduğum, hissettiğim o ıslak toprağın dibe doğru çöktüğünü gördüm. Çöktü ve açıldı bir yere kadar. Kısa bir süre daha ineceğimi anladım dibe. Çalışmak artık o kadar yukarda kalmıştı ki ben denizin dibinden göremiyordum. Sadece sabretmek kalmıştı bana.

Şimdi denizin yeni dibine doğru gidiyorum. Geçici bir süre üzüm de verdiler bana. Sınav geçince yenisini almak üzere… Şimdi kendimin aksakallı dedesiyim ben. Onun söylediklerini uygulamaya devam ediyorum. Hatta yeni bir şey bile söyleyebiliyorum. Onun söylemediği bir şey…

-ÇALMAYIN ÜZÜMLERİMİ. VERİN ONLARI BANA…



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sokullu'nun Rüyası
Salyangoz
Cami Konuşur Mu?
Bir Rüya Tabiri
Pazar
Cırcır Böceği Savaşı
Yağmur Sonu
Merdiven Basamakları
Fatma'nın Koşusu
Bağbanın Haftalığı 25 Ekim - 31 Ekim (Sınamadan Sonra)

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
130. Sone [Şiir]
Kirlenen Dünyanın Nefret Soluğu [Şiir]
Ben de İnsanım [Şiir]
Umut [Şiir]
İkinci Babama [Şiir]
Geceler [Şiir]
Doğu Yolu [Şiir]
İlah Amerika (!) [Şiir]
Felluce [Şiir]
Son Hükümdar [Şiir]


Özgür Yenigün kimdir?

Ne yaşarsam ya da yaşamak istersem onu yazarım.

Etkilendiği Yazarlar:
..............


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Özgür Yenigün, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.