..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
İnsan melek olsaydı dünya cennet olurdu. -Tevfik Fikret
kitap-net.com
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri

 StumbleUpon...
 Son İleti:mavi, Toplam:2
 Yazarların Yabancı Dil Bi...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:10
 Yazı veya yazarlar ne kad...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:3
 Gerçek Aşk...
 Son İleti:şairades, Toplam:2
 İzEdebiyat Yaratıcı Yazar...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:13
 İzedebiyat'la yenibir dün...
 Son İleti:Necat Dilaver, Toplam:1
 Nietzsche okumak......
 Son İleti:Haşim Gökçek, Toplam:10
 Doğum Sancısı...
 Son İleti:Erdal Geçer, Toplam:5
 Edebiyat konusunda erkekl...
 Son İleti:Diren Yardımlı, Toplam:2
 Gündelik hayat ve yazmak....
 Son İleti:Nilüfer Tunç, Toplam:4

Şiir, genel olarak -her ikisi de hepimizin içinde derinlerde bir yerlerde yatan- iki nedenden ötürü ortaya çıkmış görünmektedir. Birincisi, öykünme içgüdüsü insanda çocukluğundan beridir vardır, ve hayvanlarla aramızdaki en büyük ayrım, insanın yaşayan varlıklar arasında en öykünmeci (taklitçisi) olanı olmasıdır, ve öykünme yoluyla derslerini çabuk öğrenir. Bununla birlikte öykünülen şeyden duyulan haz da bundan daha az evrensel değildir. Deneyim olgusuyla bunu tanıtlayabiliriz. Kendilerini acıyla bağdaştırdığımız nesneler (örneğin en çirkin hayvanlar, ya da ölü bedenler), titiz bir aslına uygunlukla öykünüldüğü zaman, bu kez onlara zevkle bakar oluruz. Yine bunun nedeni, öğrenmek en coşkun hazzı tattırırz bize, yalnızca felsefecilere değil, ama genel olarak tüm insanlara.

-Aristoteles



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  




 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Deneme > Yaşam > Ertuğrul ERDOĞAN




31 Temmuz 2010
Portakal Bahçesi
Ertuğrul ERDOĞAN
Tülay öğretmen Jandarma teğmen eşiyle birlikte otobüsün orta koltuğunda gideceği kasabanın bilinmezliğinde gözleri dalgındı… Toroslar aşıldığında Adana’nın İç Anadolu’ya yakın Tufanbeyli kasabasının tabelası da uzaktan görünmüştü. Kocasının çalışacağı yer belliydi. Tülay öğretmen ise nerede çalışacağını henüz bilmiyordu. Otobüsten indiklerinde dışarının sıcaklığı ikisini de ürkütmüştü. “Ben bu sıcaklarda ne yaparım?” diye kocasına hayıflanarak baktı…


:DI:
PORTAKAL BAHÇESİ

     Tülay öğretmen Jandarma teğmen eşiyle birlikte otobüsün orta koltuğunda gideceği kasabanın bilinmezliğinde gözleri dalgındı… Toroslar aşıldığında Adana’nın İç Anadolu’ya yakın Tufanbeyli kasabasının tabelası da uzaktan görünmüştü. Kocasının çalışacağı yer belliydi. Tülay öğretmen ise nerede çalışacağını henüz bilmiyordu. Otobüsten indiklerinde dışarının sıcaklığı ikisini de ürkütmüştü. “Ben bu sıcaklarda ne yaparım?” diye kocasına hayıflanarak baktı…
      Birlikte Kaymakam’ın odasına girdiklerinde, genç kaymakamın sıcak karşılaması gerginliklerini almıştı. Kaymakam, İlçe Milli Eğitim Müdürünü telefonla arayıp, Tülay öğretmenin nerede çalışacağını öğrendi. Kaymakam;
     “Merak etmeyin öğretmen hanım, güzel bir köyde çalışacaksınız. Gideceğiniz bu köy, dört asır öncesinde kurulmuş ve ilk yerleşenlerin de kurnaz, çalışkan ve ‘yaman insanlar’ olmasından dolayı bu köyün adını da “Yamanlı” konmuş.”
     “Buraya uzak mı?”
     “ On kilometre. İleride Fıyrat Dağı’nın doğusuyla Göksü Irmağı’nın batısına düşüyor, gidip gelirken zamanla öğrenirsiniz. Arabanız var mı?”
     “ Şimdilik yok ama yakında almayı düşünüyoruz”
     “ Evet isterseniz çalışacağınız okuldan bahsedeyim”
     “ Fena olmaz”
     “ Okulumuz beş derslik, şu anda doksan altı öğrencisi var. Sarı boyalı tek katlı şirin bir okul. Yalnız sobayla ısınacaksınız” Tülay öğretmen, Hükümet Konağı’ndan ayrıldıklarında ilçenin dar sokaklarında kalacakları lojmana yöneldi. Hemen hemen bir çok ev tek katlıydı ve çatılarında kiremit yoktu. Tülay öğretmen düz çatı üstündeki büyük silindirlere şaşırıp, kocasına sordu;
     “ Çatıların üstündeki silindirler ne işe yarıyor?”
     “ Yağmur yağdığında sular eve akmasın diye sıkıştırma yapıyorlarmış, bende buraya gelmeden önce bir arkadaşımdan öğrendim.”
     “ İlçe böyleyse, köyün hali kim bilir nasıldır!”
     “ Türkiye’nin neresinde olursak olalım, çalışacağız…”
     “ Doğrusu okulumu merak ettim. Hadi hemen gidip bir bakalım.” Köye giden minibüsün içi fena kokuyordu. Hayvan taşındığı koltuk altındaki pisliklerinden belliydi. Tülay öğretmen burnunu kapatsa da koku ciğerini deliyordu. Nefes almak için kafasını pencereden uzatıp, sarp dağların yamaçlarını uzun süre seyretti. Virajlı ve tozlu yolların çukurları arasında köye indiklerinde Tülay öğretmenin midesi kötüydü. Kusmamak için kendisini zor tuttu.
     Minibüs şoförünün tarif ettiği okulun dış cephesi kaymakamın dediği gibi sarı renkli ve tek katlıydı. Bahçesindeki Türk Bayrağı şanlı dalgalanıyordu. Okulun bahçesine girdiklerinde öğrenciler yoktu. Bodur boylu, kel ve üstündeki ceketi yıpranmaya yüz tutmuş, alaca renkli kravatlı adam elini Tülay öğretmene uzatıp; “ Sizi bekliyorduk, öğrencilerimiz ders yapmadan evlerine gidiyordu. İyi ki geldiğiniz hoca hanım” diyerek odasına buyur etti. Çay ve sohbetlerin ardından Tülay Öğretmen arabadaki kokuya benzer sınıfları gezdi. Sınıfların boya istediği belliydi. İçinden “ Ben bu okulu adam ederim” dedi. Oturacağı masasına baktı. Tozluydu. Eliyle silip oturdu.
     “Müdürüm kaç öğrencimiz var?”
     “ Hocam, beş derslik okulumuzda şu an doksan altı öğrencimiz mevcut, onların bir çoğu da yakın köylerden geliyor.”
     “ Girişte odun yığınlarını gördüm, okulumuz sanırım sobayla ısınıyor.”
     “Evet, soba yakmayı bilir misiniz?”
     “ Evlendiğimiz ilk yıllarda yakmıştım”
     “ Güzel…”
     
     Tülay öğretmenin okuldaki ilk günüydü… Öğrencilerini inceledi. Bir çoğunun önlüğü soluk renk ve sağı solu sonradan elle dikilmişti. Yakalar buruşuk ve griye çalıyordu. Öğrencilerin ayaklarına baktı, çamurlu ve yırtıktı. Gülen yüzlerdeki saçlar ise dağınıktı. Tülay öğretmen bakışlarını pencereden dışarıya bıraktığında iç geçirdi. Duvarların boyasından sonra, bu durumu da ‘yardım kampanyası’ ile aşacağını düşündü. Öğrencilerini tek tek kaldırarak ailelerini sordu ve onlarla ilgilenerek daha yakından tanımak istedi.
      Kış kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Sınıfın pencereleri zor kapanıyordu. Aralardan üfleyen rüzgar pencere kenarındaki öğrencileri sobaya rağmen üşütüyordu. Haftanın son günüydü. Tülay öğretmen ertesi günün tatil olmasına çok sevindi. Andın okunmasından sonra okula giren öğrencilerin çantalarından çıkardığı odunları kontrol eden Müdürü izledi. Tombul ve okulun sevimli öğrencisi Mehmet, soğuk ve uzun yoldan gelmenin yorgunluğu ile burnu kızarıktı. Ardınca burnunu çekse de sümüğünün ağzına yaklaşmasına mani olamıyordu. Elinin tersiyle burnunu temizledi. Tülay öğretmenini gördüğünde kafasını önüne eğdi. Tülay öğretmen, gülümseyerek şaka yolluda olsa sordu;
     “Mehmet odun nerde?”
     “ Hocam, inanın evimizde odunumuz kalmadı. Babam bu karda kışta dağa gitti. Topladığında getircem” dediğinde, Tülay öğretmen, içerdeki odun yığınlarından kalın olanını alıp Mehmet’e uzattı.
     “Hadi, müdürüne göster, sonrada sınıfına geç” dediğinde, Mehmet sevindi. Tülay Öğretmen gün boyu Mehmet’i izledi… Onun “ Hocam, inan evimizde bile odunumuz kalmadı” sözü aklından hiç çıkmadı. Eve döndüğünde eşine anlattı. Ertesi gün Mehmet’in evine bir kamyon odun yıkılmıştı…
      Öğrenciler hafta başının yorgunluğu ile uykuluydu. İstiklal Marşı’nı okuduklarında sesleri gürdü. Mehmet ışıldayın gözleriyle bu kez başı dikti. Kucak dolusu odunu Tülay Öğretmeninin ayakları dibine bıraktığında Tülay öğretmende huzur içinde gülümsüyordu…
     Tülay öğretmenin en sevdiği hafta sonları portakal bahçelerinin turculuğunda kaybolmaktı… Dere kenarındaki uçsuz bucaksız portakal bahçesine yakın, yeni aldıkları arabasıyla durdu. Her seferinde paçalarını sıvazlayıp derenin soğuk suları arasında bahçelere girmek haftanın yorgunluğunu alıyordu. Bahçenin sessizliği içinde sepetine özenle doldurduğu portakalları seyretmenin zevkini hiçbir şeyde bulamıyordu. Akşam üzeriydi. Yalnızca derenin gürül gürül akan suyun sesi doğayı kaplamıştı. Bir ağaçlardaki, birde yerdeki portakallara baktı. ‘En iyisi yerdekileri almak, yoksa hepsi çürüyecek’ diye sepetine doldurmaya başladı. Derenin çağlayan kısmından arabasına yöneldiğinde köylü bir adam karşısına dikildi. Adamın kaşları gergin, pala bıyıkları ve kirli kasketi altındaki suratı ise hiç güven vermiyordu. Tülay öğretmen içinden; “ Ya tecavüzcüyse ne yaparım!” diye kalbinin hızlı atmasına engel olamadı. Dizlerinin bağının yavaş yavaş çözüldüğü titremesinden belliydi. Adam, bakışlarını Tülay öğretmenin üzerinde yoğunlaştırmıştı.
     Tülay öğretmen;
     “ Ben Adana’ya yeni geldim. Tufanbeyli İlçesi’nin Yamanlı Köyü’nde öğretmenlik yapıyorum!” sözlerini kendini kurtarmak adına söyledi. Adam, kasketini oynatıp, terlerini sildi ve sertçe;
     “ Birde öğretmen olcak! Heç utanmıyon mu?”
     “ Bir sepet ama…”
     “ Tarlamdan portakal çaldın, hincik seni jandarmaya götürcem!” dediğinde Tülay öğretmeni kendi cipine davet etti. Tülay öğretmen, “Başka çarem yok” diyerek elindeki sepetle birlikte adamın yanına bindi… Adam sessizdi ama solumasından sinirli olduğu belliydi. Adam karakola yaklaştığında Tülay öğretmen içinden gülüyordu. Karakol önünde bekleyen nöbetçi askerler, köylüyle öğretmeni komutanlarının karşısına çıkardı. Kapıdan ilk giren köylü adam oldu. Saygı adına kasketini çıkartıp önüne aldı. Daha sonra arkadan giren Tülay öğretmen kocasına gülümseyerek; “Sus” işareti yaptı. Kocası durumu anlamıştı. Komutan sandalyesinden geriye yaslanarak adama baktı;
     “Evet sizi dinliyorum” sözü asker ciddiyetindeydi. Şikayetçi adam;
     “ Komutanım, bu kadını bahçemden portakal çalarken yakaladım. Şikayetçiyim ondan!” dediğinde, komutan eşine döndü;
     “ Doğru mu?” Tülay öğretmen rahat ve pişkince;
     “ Ama kocacığım, ben onları yerden topladım. Ağaçlara elimi bile sürmedim. Hem onların yerde çürümelerine de razı olamazdım değil mi?” sorusuyla Köylü adam, bir öğretmene birde komutana baktı;
     “ Aman komutanım üç-beş portakalın lafımı olur. Bahçem size feda olsun!” dediğinde oynadığı kaskette buruşuktu. Geri geri gelip kapıdan uzaklaştığında odadan gülme sesleri eksik olmuyordu…
     
Ertuğrul Erdoğan
Temmuz 2010/ Bursa





Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler. İzEdebiyat Üyeliği ile siz de bir okur olarak sevdiğiniz yazarları doğrudan takip edebilme şansını elde ediyorsunuz. Tek yapmanız gereken beğendiğiniz yazarları Yazarlar Dizini, Kütüphane ya da Favori Yazılar listelerinize eklemek; ondan sonra sevdiğiniz yazarların yeni eserleri çıktığında ilk sizi haberdar ediyoruz.

Ama en önemlisi İzEdebiyat'a üye olarak sadece bir okur olarak değil, bir yazar olarak da artık buradasınız demektir. İstediğiniz zaman Sahne Arkası dediğimiz işlem merkezinden kendi metinlerinizi siteye ekleyebilir, zamanla kendinize bir okur kitlesi edinebilirsiniz. Üyelik işleminiz birkaç dakikadan uzun sürmeyecektir.

Keyifli okumalar..!

İzEdebiyat Editörleri


Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.



İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Bu eseri beğendiniz mi? Görüşlerinizi paylaşın. İlk yorum sizden gelsin!

Yazarın yaşam kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kayıp Gençlik
Bir Dost...
Kimine Ten, Şehvettir...
Mevlana'yı Anlamak
Sevgi Kuşun Kanadında
İşte Bu Benim Babam
İşte Bu Benim Babam
Yeni Yılda Yeni Umutlar
Altımı Islattım Anne!
Sağ ve Sol Loblarımız

Yazarın deneme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
"Köşe Yazanları"na Uyarı
İstanbul'da Bir Gün...
"Mezura"nız Var mı?
Ben Bu Hükümetin...
Şimdi Kültürlü Olduk!..
Şaşkın Bakkallar
Yuh! Yuh! Soyanlara
Sahi, Biz Nereye Gidiyoruz?
Solcular İle Sağcıları Daha Yakından Tanıyın
Hüzün Kokusu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Eğer Bir Gün Ölürsem... [Şiir]
Bursa'da Kar [Şiir]
Sen Ağlama Bebeğim [Şiir]
Sarı Ev [Şiir]
Sevda [Şiir]
Büyük Balık [Şiir]
İnsanız [Şiir]
Seni Kalbime Gömeceğim [Şiir]
Marangoz [Şiir]
Seninle [Şiir]


Ertuğrul ERDOĞAN kimdir?

" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır. Bunun için, Yaşamın gerçekleri ile tanışmak düşünmek ve düşündüklerimizi hayata geçirerek insanların daha mutlu yaşamlarını sağlamak için birlikte yol alalım.

Etkilendiği Yazarlar:
Aziz Nesin, , Dostoyevski, Gogol, Çehov, Yaşar Kemal


Kitap Köşesi

Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi
Ahmet İnam
Say Yayınları

Yaşamak Güzeldir
Sevim Asımgil
Timaş Yayınevi

yazardan son gelenler

yaşam kümesi

yazarın kütüphaneleri



Dürbün'ün Farsçada dûr bîn'den (uzağı gören)'den geldiğini.

 

 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2010 | © Ertuğrul ERDOĞAN, 2010
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.