| Yaşamak için topu toplam altı haftam kalsaydı ne mi yapardım? Tuşlara daha hızlı basmaya bakardım. -Isaac Asimov | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
|
||||||||||
![]()
|
Su damlası varlık aleminde gözünü açınca, ilkin bir yudum muhabbet aradı ve dört bucağa bakındı . Yanıbaşında dev bir keder evinin kucağında karılı buldu muhabbeti.O keder evi, dev bir hanın önünde bir halayık gölgesi kadardı . Lâmekan bir konakta korkuluklarla rakseden yaşlı bir adam gördü , oturduğu kuru, dilsiz minderinden dünyaya hükmeden. Bir nazarıyla önündeki bir tas soğuk suda dünyayı çalkayan. Damlacık, halayığın gölgesini bir çilekeş izlekte sürgidince yaban bir diyara taşıdı onu bu yaşlı hamal. Öncesinde tuhaf bir hasbihal.Sözsüz ve sessiz.Nişansız ve imgesiz.Yalın, arı ve ötekisi olmayan bir öteden ve perdesiz. Sonrasında safkan atlar koştu gölgesinden halayığın...Kızgın terler döküldü upuzun yelelerden… Ve yüreğin diline düştü aşk.Kelimelerin her biri, damlacığın ruhunda bir kerpiç kadar ağırken, aşkın heybesinden harfler su gibi döküleyazdı. Kelam, önce coşkuyu yokladı titrek elleriyle.Has nefesler dilinde kaynadı damlacık. Yıllarca dövüldü bir demircinin kızgın ve sert örsünde. Su damlası minicik cüssesinden beklenmeyecek yaşlar akıttı gözlerinden.İrem bağlarını yeşile boyadı göz yaşları. Su damlası, mekan ve zaman değişse de başını bu muhkem çilegâhın esmer taşlığından hiç çıkaramadı. Sonra yaşlı hamal bu su damlacığının sırtına vurdu kova kova zemheri göllerin sularını.Taşımak zordu. Zordan maada aslolan söz‘den köze taşınmaktı. “Bu yükü taşımak için, “dedi hamal, damlacığı süzerek, “Önce diline keçe bağlamalı.Bağlamalı ki, hem sırtından akan sular dökülmeye ; hem de dilin nahoş kelamı süze.” Damlacık , bir keçe bağladı diline hamaldan öğrendiğince , koyuldu hamalın sözlerini kalbine belletmeye.Dünlere sabredemedi.Günleri akledemedi. Yapamadı. Dayanamadı. Sonrasında ve her gün doğumunda bir kase zehri sundu damlacığa.Damlacık her öldüğünde bu zehirle, bir eline dert mahfazası içinde başka bir hayat verdi , bir eline mahfazasız bir başka simya. Damlacık gizli gizli sökerdi dilinden keçeyi gece kızılında.Dilini de uydururdu geceye , dillendirirdi eğreti halini kalbinin.O uyurken tüm makamları dökerdi eteğinden piri fani.O söylenirken dinlerdi onu sözlerin ötesinden. Uzun yıllar aştı damlacık, uzun yollarda şaşırdı.Delişmen sulara daldı, piri fani her durakta onu sınadıkça kendini bir baha eder sandı da aldandı. Kâh hasretin bir ılık yağmuruna ekledi kendini, bir annenin gözyaşı oldu; kâh bir sevdaya düşmüşün yüreğine vurdu kendini, aşk sözü yudu. Su damlası, hem elmas hem zümrüte mazruf şuleler oldu tek damlalık endamıyle. Onu halden hale geçiren yaşlı hamal: ”-Haydi,” dedi damlacığa ve dilindeki ke(lep)çeyi çözdü: “Haydi düş kelimelerin peşine, durma! En nazenin ve en ehil olanları ile sun kendini sevgilinin nazarına!” Bazen insanlardan daha çok kucak açardı kelimeler. İnsafları insanlardan çoktu ya.Daha bir sarıp sarmalardı ya harfler sinesine. Bazen hiçbir insanoğlunun duyamadığını kelimeler işitir dile gelirdi ya. Hele ki bu kutlu bir söze dönüşürse.O zaman, olmaz, olamaz olanı olmuş kılan bir olasılık hasıl olurdu her kelamdan. Duaya durmak için durdu su damlası. Perçemine bir tecelli değince dağıldı aleme bir ötesiz makam. Tek bir satır keser miydi sözün başını? Ya son başta dürülü ise ? Son başa tac edilmeden; baş sona muti boynunu bükmeden nasıl kurulurdu duanın otağı göklere? Su damlası aşkın mütemmim cüzü olana dek niyaz ile soludu. “Kelimeler soyağacın gibidir,” dedi yük taşıyan ve taşıdı sözü binlerce fersah öteden sabr ile : “Ana dilin ecdadın kadar yakındır. İstersen alacakaranlıkta yüreğinden ellerine sicim gibi yağan nazlı harf şulelerine bak. Sağlam bir kaledir diline her biri. Feracesini sıkıca sarınmış bir ahu dilber gibi kalmış olsa da yabanda.Kelimelerin her biri nişan alacağı takdir buyrulmuş birer ebabil gibirler dil göğünde.” Yaşlı ve bilge hamal, söz yükünü sırtlanmıştı bir kere; “Bir mektup sunmak istersen sevgiliye gönül mektebinden kelimelerin en utangaç, en temiz ve firuze olanlarını seç de varlık kapısı ışıldayarak açılsın.Onlar insanlar gibi eğreti bakışlar iliştirmez yakana.Kelimeler sadıktır ve yalanı yoktur, neyse tam da o’dur. Efgân ederse halin topyekûn, kelime kadehine dök melâlini.Işığa ağsın karanlığın. Buzlaşmış kaskatı insan suretlerine karşın kelimeler, onları her sahiplenişinde bambaşka ve yepyeni bir makamda konuşurlar seninle ve onlar kalemin dudağında yalnızca dinlenirler, hiçbir kalemin otağında durmayacak ve hiçbir otağa sığmayacak kadar özgürdürler.” Damlacık bir zerre susku ile kaldı elinde. Bir de, diye ekledi yük taşıyıcısı; “İnsanlar bencil orakları ile içinde yeşeriveren hevesin başını vurmak ister .Buna izin verme.Sözlerine tamah etme.Yoluna devam et.” Yaşlı hamaldan öğrendiğince kelimelerin her birini özenle ve birer mücevher gibi dizdi dilinin dua göğüne.Duasındaki ışıltıya gök ehli nazar kılıncaya değin elmas, zümrüt ve yakutları parıldatmaya devam etti usul usul. Dilin dua göğünde gözyaşı sel olunca ol karar çıktı geldi. Bu su damlası bir engin deryayı destar diye sarındı başına ve bir abı hayat kesildi. Bundan da ötede, kelimelerin anlamlarından soyunduğu bir vadide, aşk mızrağından söz temrenini çıkarıp hal temrinini takındı su damlacığı. “ Burada,” dedi sözü yüklenen yaşlı ve bilge hamal, “Tüm halayıklar gölgelerinden dahi soyunur. Burası lâmekan kıyısıdır kelime ummanının. Sözün aşk diline eklendiği dem idraklere sığmaz lakin gönlün derununda işlenmeyi bekleyen yer, yine işte burası.” Ve keçeyi çıkarıp damlacığın gönlüne bağladı bu sefer. “Aman ha, dedi, gönül evine giryan sokmayasın. Hep meşk ile hoş olsun başın.” “Ve sen,” diye ekledi yük taşıyıcısı, “Ateşi hayal etsen ateş olursun. Dağları hayal etsen dağlar ile eştir boyun. Toprağı eşelese sözün toprak kokmadadır özün. Hasılı ne ile iştigal olsa hayal ve fikrin ona eşdeğer bir gölgesin. Öyle ise var git bilesin hep gönül evinde şemsin ziyaları asılı kalsın. S/özün sirayet ettiğince aşka, işte bu kadarsın.” Duydu aşk tellalının meramını su damlası.Tüm ait olunuşları kökünden silen bu tanımlanamaz keyfiyete dahil olabilecek bir yürek aradı sadrında.Yokladı duygu göğünü. O’nun adıyla atan bir kızıl kadeh buldu, dolmayı bekleyen ama öncesinde boşalmak için dolan.Her doluşunda “Şarap bu değil, yıka ve arındır beni bununla!” diye inleyen. Kendini sahte şaraplarla çalkalayıp içini dile deviriveren. Her cansız kalan duruşunda-o tek durmalık bir arada-yeniden O’nun adı için canlanışında, kayıp bütüne varmak için çırpınışında…Ve aşk kesilişinde her atışında. Düşündü su damlası. Var olan her şeyi içine alacak kadar geniş bu kalbin gerçeğine sirayet edebilecek sözü bulabilir miydi ıslak ve suskulu dilinde? ”Olsun ,dedi, akarım var gücümle şu dünya denen beyâbandan kadeh kadeh kafûrların eşmesine.” Hem zaten su, ateşi hayal edince kendisi bir ateşe dönüşmez miydi? Buradan sonra su damlası binler vadi aştı, derin köprülerden geçti. Aydınlığı bir karanlık kadar olan derin bir keder uykusunda yitirdi vucudu nemini. Bu derin uykuda, tüm zanların seçilemez suretinin dipköşesinden , hiçbir belirsizliğin olmadığı bir kuru zemine uzandı. Dili, yükünü salıvermiş ve arınmıştı. Bir de şunu fark etti; her düşe/yazdığında, sözsüz kelamının imdadına hamal, elsiz ayaksız yetişmişti. Damlacık, fena vadilerini geçip ummanlarda yitinceye değin bir iksir olduğundan habersiz yollara vurdu kendini. Aşk sözünü, dünyaya bir payanda kılmıştı. ve … Kelam içre harlandı öz...Sözüstü düşeyazdı aşk...apak...ve peyderpey... Deryaya dönüştü zerre … Varlık ağacında gönül meyvesini budayarak... Aklın binbir suratını gördüğünde su damlası, dünyanın gölge bir halayık ve bir korkuluk arasında esen bir samyeli yahut bir karayel olduğunu anladı. Aşk makamında döndü acuna nazar etti de dellenmekten korktu. Her zerrenin sonsuz aşk meclislerinde aşkın adını mestane sayıkladığını gördü. Yüzü abı hayat duldası olan su damlası aşk mızrağından hal temrinini de soydu, bu yolda canın baha etmediğini anladı ve kendini aşk mızrağının ucuna vurdu. Varlığın tüm ilmeklerini birer birer çözünce kavsından kurtulan deli bir ok gibi ufukta aşk yüklü bir g/iz bıraktı...Ta ki bir dervişhanın pespembe nur yanağından süzülen bir yaş ile ummanlara karışıncaya dek ufuk çizgisini iziyle sildi ve aşkın güzel yüzünde yeniden zahir oldu…Beyâban misali su damlası dervişhanın nefesinde bir kafûr kadehi bulunca yüreğinin başını eğdi ve ikiliği ortadan kaldıran bir “ Hû” niyazında yok’un kucağından mutlak varlığa yitti...Son da kalmadı baş da.Sen de kalmadı ben de.Aramak da silindi bulmak da.Aş(ı)k suya kemend atınca –maşuğun ferman buyurduğuydu- aşk bir damla suda göründü; her agâh nefesi ile maşuğa sürüldü ve sürgündü vesselam… 15 ekim ikibinsekiz ankara Temrin 13.sayı
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2010 | © leyla karaca, 2010
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |