..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Denemeler"de gördüğüm şeyi Montaigne'de değil, kendimde buluyorum. -Pascal
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > İnceleme > Yazarlar ve Yapıtlar > Hulusi Geçgel




24 Nisan 2009
Ömer Seyfettin'in Sanat ve Edebiyat Yazıları Üzerine Bir Değerlendirme  
Hulusi Geçgel
Ömer Seyfettin, edebiyatımızda yalnız hikâyeleriyle değil; dil, edebiyat ve sanat üzerine görüşlerini dile getirdiği yazılarıyla da önemli katkılar sağlamış bir sanatçıdır.


:HHII:
Özet
Ömer Seyfettin, edebiyatımızda yalnız hikâyeleriyle değil; dil, edebiyat ve sanat üzerine görüşlerini dile getirdiği yazılarıyla da önemli katkılar sağlamış bir sanatçıdır. Döneminin dil ve edebiyat meselelerine yalnız eleştiri yöneltmekle kalmamış, çözüm önerileri de sunmuştur. Önemli bir hacim tutan yazılarıyla, gerek dönemindeki gerekse kendisinden sonra gelen sanatçılara ışık tutmuştur. Bu yazıların Türk tarihinin en çalkantılı ve sıkıntılı yıllarında (1907–1920) kaleme alındığı ve yayımlandığı düşünüldüğünde, dil ve edebiyat tarihimizin aydınlatılması açısından da ne kadar büyük bir öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Bu çalışmada, gazete ve dergi yazılarından yola çıkılarak Ömer Seyfettin’in sanat anlayışı ve Türk edebiyatı üzerine görüşleri irdelenecektir.

Giriş
Millî Edebiyat akımı sanatçıları, Divan edebiyatını Fars edebiyatının, Şinasi’den sonrasını da Fransız edebiyatının taklitçisi sayarak millî bir edebiyat oluşturmanın mücadelesini vermişlerdir. Bu akımın kurucuları Genç Kalemler dergisini çıkaran Ali Canip, Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’dir.
Duymaz’a göre, Ömer Seyfettin Türk edebiyatı tarihinde her şeyden önce hikâyeleriyle öne çıkmış bir sanatçı şahsiyettir. Bununla beraber o, hikâyelerinin yanında makale, deneme, eleştirme, fıkra, anı ve tiyatro türlerinde de eserler vermiştir. Bir kitabı dolduracak kadar şiirleri de vardır. Hikâye, tiyatro ve şiirleriyle edebiyat eserleri yazarken, aynı zamanda deneme ve eleştirmeleriyle birer fikir, daha doğrusu edebiyat ve sanat kuramına dair görüşler de ortaya koymuştur. Bu demektir ki Ömer Seyfettin, hem bir edebiyatçı, hem bir edebiyat ve sanat kuramcısıdır:
Onun edebiyat ve sanat kuramlarına dair görüşlerini öncelikle deneme, eleştirme, makale ve fıkralarında görüyoruz. Ömer Seyfettin, bu türlerdeki yazılarında güzel sanat dallarından biri olan edebiyatın başta “dil” olmak üzere pek çok problemini ele almış, onları edebiyatımızın tarihini, kendisinin yaşadığı dönemi, o dönemdeki eğilimleri ve eğilimlerin yakın gelecekte alabilecekleri muhtemel şekilleri göz önünde bulundurarak kendi görüş açısından değerlendirmiştir (Duymaz, 2007: 40).
Ömer Seyfettin dil, edebiyat ve sanat üzerine görüşlerini 1907–1920 yılları arasında çeşitli gazete (İzmir, Tanin, Akşam, Vakit, İfham) ve dergilerde (Genç Kalemler, Zekâ, Nevsal-i Millî, İnci, Türk Yurdu, Türk Dünyası, Yeni Mecmua, Diken, Büyük Mecmua, Talim ve Terbiye Mecmuası Türk Kadını, Hayat Tarih Mecmuası) yayımladığı yazılarla dile getirmiştir.
Her yeni ve iddialı topluluğun ortaya çıkma ve gelişme safhaları gibi, Millî Edebiyat Cereyanı’nın da bu iki safhası polemik ve edebî tenkit bakımından çok hareketli geçmiştir. Genç Kalemler’in çıktığı sürece, daha çok Ömer Seyfettin ve Ali Canip tarafından hemen her sayıda yayımlanan polemik ve tenkitler, Yeni Lisan hareketinin ve Millî Edebiyat anlayışının açıklanması ve müdafaası hususunda ilk kuvvetli yazılardır (Akyüz, 1995: 191).
Ömer Seyfettin’in gazete ve dergilerde yayımlanan yazıları, Bilgi Yayınevi tarafından konularına göre “Dil Konusunda Yazılar (1989)”, “Sanat ve Edebiyat Yazıları (1990)”, “Türklük Üzerine Yazılar (1993)” ve “Olup Bitenler, Toplumsal Yazılar (2000)” adlı kitaplarda toplanmıştır. Bu kitaplar, onun sosyal, siyasal ve kültürel konular üzerine derin bilgisini, geniş kültürünü ve düşünce sistematiğindeki bütünlüğü ve sağlamlığı ortaya koymaktadır.
Bunlardan -çalışmamızın temel veri toplama aracını da oluşturan- “Sanat ve Edebiyat Yazıları” adlı eser, Ömer Seyfettin’in bir kısmı Marmara Üniversitesi’nin yayımladığı “Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfettin (1984)” adlı kitaptan, bir kısmı da çeşitli kaynaklardan Muzaffer Uyguner tarafından derlenen yazılardan oluşmaktadır:
Ömer Seyfettin’in yazıları ile ilgili kaynakçaların tam olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü Ömer Seyfettin imzası yanında “Ö.S. (Ayın Sin), Ç. Kemal, C. Nazmi, Süheyl Feridun, Perviz, M. Enver, Camsâb, Şit, Ayas, Tarhan, Enver Perhiz, Ayın Ha, Tekin” takma adlarını da kullanmıştır (Uyguner, 1998: 7).

Sanat Anlayışı
Ömer Seyfettin, yalnız hikâyeleriyle değil; dil, edebiyat ve sanat üzerine görüş ve düşüncelerini dile getiren yazılarıyla da sosyal, siyasal ve kültürel hayatımıza önemli katkılar sağlamış bir sanatçıdır.
Aralık 1918 tarihli bir yazısında,“sosyal ve edebî inkılâbımızda” modelin Batı olduğunu, “sanatta tekniği” medeniyeti içine girmek zorunda olduğumuz Batı’dan almamız gerektiğini belirtir:
Artık teknikte model bize yalnız garptır. Maneviyatımız millî, maddiyatımız beynelmileldir. Mevzularımız, hislerimiz millî olabilir. Fakat edebiyat türleri millî olamaz. İçinde yaşadığımız medeniyetin edebiyatlarındaki türler birdir. Batıdaki sanatın disiplinine biz de tâbiyiz. Vakıa, Avrupalılarla bizim “görüş”ümüz farklıdır. Fakat gözlüklerimiz, dürbünlerimiz birdir (1998: 148).
Millî edebiyatçılar, dil ve vezin yönüyle kayda bağladıkları şiiri, -doğası gereği bir sınırlama getirilemeyeceğinden- içerik bakımından serbest bırakmışlardır. Sanatta konu sınırlamasının olamayacağını ve sanatçıların her konuyu özgürce işleyebileceğini savunan Ömer Seyfettin, toplumda hâlâ “sanatın ne demek olduğunu bilmeyenler”in ve “bazı konuların sanatla alışverişi olmadığına inananlar”ın bulunduğundan şikâyet eder.
Sanatın Ne Demek Olduğunu Bilmeyenler: Baki’nin bir gazelinde “Yusuf’u bilmezim amma seni ra’na bilürüm” dediği için, hemen İstanbul ulemasının ayaklandığını ve saraya koşarak “bir peygambere fena gözle baktığı” gerekçesiyle Baki’nin idamını talep ettikleri anekdotunu hatırlatan Ömer Seyfettin, Ahmet Mithat Efendi’nin de romanlarını yazdığı zaman yine bu güruhun kinini saklayamadığını, “Dinsiz, alçak, vicdansız, namussuz! Ahlâkı, aileyi, dini bozuyor vb.” suçlamalarla hücuma başladıklarını söyler (1998: 109).
Bazı Mevzuların Sanatla Alışverişi Olmadığına İnananlar: Sanatın ne demek olduğunu bilmeyenler dışında, bazı konuların sanatla alışverişi olmadığına inananlar da vardır. “Hâlbuki eski-yeni hemen bütün filozoflar, bütün estetik uzmanları sanata her şeyin konu olabileceğini beyanda müttefiktirler. Artık bugün kimse, ‘Bir levhanın içine eşek hayali resmetmek sanata muhaliftir!’ diyemez. Ama Türkiye’de buna cevaz vardır.” (1998: 110)
Ömer Seyfettin, sanatta mükemmeliyetçidir. “Sanat-ı Tahrire Dair: I Tavsiyeler” başlıklı yazısında, yazmak isteyenlere birtakım önerilerde bulunur: Düşünülmesi elzem olan konu, her şeyden önce hissedilmelidir. Yazmaya başlamadan önce, yazılacak şey günlerce, aylarca, yıllarca düşünülmelidir. “Böylece o dimağa yerleşecek, hayallere, hatıralara karışacak, sonra yazılabilir bir mevzu olacaktır.” Bu tahammülsüz sıkıntı için, Buffon’un “Mevzuunu kâfi derecede düşünmediği içindir ki, bir müellif sıkılır” sözünü hatırlatır ve Albalat’nın “Güçlük yazmakta değil; hissetmekte, hissettirmektedir” sözünün en doğru hakikatlerden sayılmasını öğütler. “Rousseau’nun bile” birçok kere düşünmeden yazmadığını, “Chateaubriand’ın bile” yazdığı parçaları üç tashihten sonra ancak beğenebildiğini hatırlatır.
“Sanat-ı tahrire dair” öneriler şöyle devam eder: Taklitten korkulmalı ve kendisi olmaya çalışılmalıdır. Yazılmış bir şeyi değiştirip, süsleyip yahut bozup tekrar yazmak sanatın pek amiyane bir adiliğidir. Taklit olunmuş eserler asılları yanında “pek sefil” ve “şayan-ı merhamet” kalır. Mutlaka yazılmamış şeyler aranmalıdır. Eskiden yazılmış bir fikri tekrar; intihaldir. “Lâfzen bile” kimseye benzememek gerekir.
Dil kurallarını bilmenin yazma sanatına yetmeyeceğini, yazmak için mütefennin (teknik bilgi sahibi) olmak gerektiğini vurgular:
Sanat-ı tahririn en büyük muavini fizyolojidir. Hakaik-i hissiyenizi hakkıyla bilmez, fennin söylediklerinden bîhaber olursanız masum kalacaksınız. Yazılarınız eser değil, karalama olacak (Ömer Seyfettin, 1998: 24).
Ömer Seyfettin, her sanatçı gibi kendisini de en çok üzen şeyin, “sanatın, bilhassa edebiyatın memleketimizde insanı besleyemeyeceğine dair olan yanlış kanaat” olduğunu belirtir. Sanatın her memlekette olduğu gibi Türkiye’de de ancak başarılı olanı mutlu edeceğini, halkını keşfedemeyen, halkının estetik talebini sezemeyen sanatçının her yerde umutsuz olacağını düşünür (1998: 113).
Edebiyat Anlayışı: “Edebiyatsız Edebiyat”
“Efruz Bey” romanının önsözündeki “Hakikati, görüldüğü gibi edebiyat yapmadan yazmak istedim” cümlesi, Ömer Seyfettin’in sanat anlayışını özetleyen veciz bir ifadedir. O, II. Meşrutiyet yıllarında da sürdürülmek istenen Edebiyat-ı Cedide tarzı sanat anlayışına “edebiyatsız edebiyat” parolasıyla karşı çıkmış; “süslü ve şairane” anlatımın edebiyat için neredeyse tek yeter koşul sayıldığı bir ortamda, eserlerini süssüz, açık ve yalın bir üslûpla kaleme almıştır.
Ömer Seyfettin, edebiyatta söyleyişten çok düşünceye önem verir ve edebiyat yoluyla toplumu düzeltme amacını güder. 1908 yılında yazdığı bir mektubunda şöyle der:
Ben edebiyatta yalnız sanata kail olsam, edebiyatı pek küçük görmüş olacağım. Hâlbuki o benim nazarımda o kadar büyüktür ki. Cehaletin, nasutî duyguların alçalttığı beşeriyet için onu bir kurtarıcı addediyorum. Nazarımda edipler, insanlara adîliklere karşı nefreti talim edecek mürşitlerdir (Cevdet Kudret, 1981: 25).

Ona göre, şiirde “tabiata göre (d’apres nature)” demek ifadenin, teşbihin, istiarenin, hulâsa hiçbir şeyin “mücerret-abstrait” olmaması “müşebbeh-concret” bulunmasıdır (1998: 47). Bu görüşüne aykırı örnek olarak Halit Ziya’yı gösterir ve onun bütün teşbih ve imajlarının mücerret olduğunu, bir başka ifadeyle “teşbihi teşbih için yaptığını” savunur:
Evet, kelimelerin birer ruhu vardır. Bu ruhu bulmalı. Sonra ifadelerimiz tamamıyla “müşebbeh” olmalı, gürültüye, tantanaya lüzum yok. Lüzumsuz sayfalar doldurmamalı. Artık Süleyman Nazif Bey gibi (nâhuda-yı Huda-nâşinas) terkibini edebiyat zannetmemeli. Sokak fenerini gözünüzün önüne getiriniz. İhtiyar ve tembel fenercinin silmediği, senelerce silmediği o cam “ölü”dür. O “gubar-ı pür-igbirar ile malâmal” diye bir satır laf dizmek lüzumu yoktur. O zavallı ışık da “ümid-i vâpesin-i şebâb” gibi klişelerle anlatılamaz (1998: 48).
Ömer Seyfettin, sıkça kullandığı “kitap lisanı” terimini; “Arapça ve Farsça kurallarıyla yazılmış basmakalıp terkiplerle dolu suni bir ifade” olarak açıklar. Ona göre, kitap lisanı kullananlar, “çalıştı, satın aldı, etti” diyemezler; “say etti, iştira etti, nazil oldu” derler. “İşte bu hal, canlı lisanı edebiyattan kovan bir vebaldir.” (1998: 92)
O, karşı olduğu ve düzeltmek için büyük bir kararlılıkla mücadele ettiği yerleşik edebiyat anlayışını, kendi yaşantısından bir örnekle açıklar:
İdadîde benim bir kitabet hocam vardı. Sade Türkçe yazanlara kızardı: “Bunlar laf çocuklarım” derdi, “hâlbuki kitabetten maksat lügat yazmaktır” (1998: 134).
Ali Canip’e gönderdiği mektuplarda dil ve edebiyat anlayışını ortaya koyan görüşlerini de dile getiren Ömer Seyfettin, 1907’de yazdığı bir mektubunda, “Maî ve Siyah”ın “baran-ı dürr ü elmas”ından nefret ettiğini belirtir. 15 Kânunusani 1326 tarihli, “Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim” çağrısıyla sona eren mektubunda ise, şunları yazmıştır:
Edebiyattan nefret ettiğimi ve nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız -her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne, mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatlarını biraz tanıyan mümkün değil bu nefretten kurtulamaz (1998: 207).
Ömer Seyfettin, edebiyat sanatına “hakikat, hayat ve müşahede”nin başkanlık ettiğini ve bütün “ameliyyat-ı fikriyye”nin bunlara dayandığını savunur. “Bu üç keyfiyet-i esasiyenin dışındaki yazılar, manaca adi bir öksürük kadar kıymetsiz ve önemsizdir. Mevzu-ı şiir bir bıldırcın değildir ki, garip bir ısrarla onu mutlaka kırlarda, oturduğunuz şehirlerin uzaklarında, yaşadığımız cemiyetin bigâne tenhalıklarında arayasınız. Madde olarak bizi kuşatan her şey (masa, kalem, pencereden görülen karşı evin solmuş duvarı, kitap yığınları, duvardaki takvim, eski kapı) bir gerçektir. Yazdığınız hakiki olursa, kıymeti büyük olur.” (1998: 23)

Türk Edebiyatı Üzerine Görüşleri
Ömer Seyfettin, altı asır sürmüş bir yazı dili anlayışını ortadan kaldıran “Yeni Lisan” makalesinin de etkisiyle, edebiyat tarihimizde daha çok dil üzerine görüşleriyle öne çıkmıştır. Ancak o, “yeni lisan” kadar, “millî edebiyat” davasını da aynı kararlılık ve samimiyetle açıklayıp savunmuş ve “yeni lisan” hareketinin bir uygulama alanı olarak gördüğü edebiyatın çeşitli meseleleri üzerine çok sayıda makale yazmıştır.
Onun edebiyat üzerine görüşlerinin yoğunlaştığı konular şu başlıklar altında ele alınabilir:
1.     Divan Edebiyatı
2.     Edebiyat-ı Cedide
3.     Millî Edebiyat
4.     Hece Vezni
5. Aruz Vezni
6.     Döneminin Edebiyatçıları Hakkındaki Düşünceleri ve Eleştirileri
1. Divan Edebiyatı
Ömer Seyfettin’e göre, Osmanlı İmparatorluğu’nu tesis eden Türklerin en muhteşem eserlerinden biri de, divan edebiyatıdır. Bu öyle bir sanat eseridir ki, başka milletlerin tarihlerinde benzerine rastlamak mümkün değildir. Modeli Acem edebiyatıdır; ancak, bu tarz içinde Baki, Nef’î gibi dâhiler taklit olan bu müesseseyi aslının üzerine çıkarmışlardır. Bu haşmet imparatorluğun şaşaasıyla aynı hizada yürümüş, İmparatorluğun inhitatı divan edebiyatını da inhitata sürüklemiştir. Nihayet Batı uygarlığına yönelmemiz divan edebiyatının sınırından bizi aşırmıştır.
     Divan edebiyatı Edebiyat-ı Cedide zamanında durmadığı gibi, millî edebiyat döneminde çok az da olsa “pek zayıf bir artakalış halinde” devam etmiştir:
Namık Kemal’in yaşadığı zamanlarda divan edebiyatının elliden fazla şairi yaşıyordu. Edebiyat-ı Cedide zamanında bu sayı aşağı yukarı ona, on beşe indi. Bugün ise [1919], divan tarzını bilen, duyan, seven, yazan dört beş kişiyi geçmiyor; Üsküdarlı Talat Bey, Ali Emiri Efendi, Süleyman Nazif Bey, Yahya Kemal gibi… (Ömer Seyfettin, 1998: 123)
Ömer Seyfettin, şiirimizin divan edebiyatından kendilerine gelinceye kadarki süreçte yaşadığı gelişmeleri -döneminin ağır siyasal atmosferinin de etkisiyle- şöyle özetler:
Eskiden şairlerimiz yalnız meyden, mahbuptan, muğbeçeden bahsederlermiş. Sonra kelebekler, havalar, bulutlar, ahlar, ohlar başladı. En nihayet kuğular, göller, kamerler, mehtaplı geceler, bitmez tükenmez mesafeler, füsunlar moda oldu. Edebiyatta Arap, Acem, Frenk ruhu kaynaşıyor. Türklük kör ve sağır bir şuursuzluk içinde kaybolup gidiyordu (1998: 36).
Daha çocukken evlerinde birçok divanlar bulunduğunu, onları okuya okuya edebiyata heves ettiğini; fakat eski edebiyatın zevkini tattığını iddia edemeyeceğini söyler. Çünkü “bunun için başka bir ilim, başka bir tahsil ister.” O vakitten aklında Leyla ile Mecnunlar, Şahmeranlar kaldığını, “demek ki gerçekte yalnız onları anlayabildiğini” düşünür (Ömer Seyfettin 1998: 214).
Eski imparatorluğumuz gibi toplumsal inkılâbımızın da bayağı bir değişim (tahavvül) değil, benzeri görülmemiş bir “dev inkılâbı” olduğunu, bu inkılâbın ilk kesin zaferini edebiyat sahasında kazandığını belirtir:
İskolastik lisan yani Arapça, Acemce terkipli lisan son nefeslerini alıyordu. Divan edebiyatı nevileri öldü. Asrî edebiyat nevileri onların yerine kaim oldu. Tiyatro, hikâye, roman, şiir yazılıyordu. Hele artık hemen hemen on sene var ki ne divan neşreden, ne kaside düzen var! (Ömer Seyfettin, 1998: 72)
Ona göre (1998: 81), ümmet devrimizin yadigârı olan klasik edebiyatımız marazî ve soyut bir şekilde devam edegeldiğinden içinde canlı örnekler bulmak imkânı yoktur. Asıl amelî bir kıymeti olmayan ve artık yaşamayan skolâstik edebiyatımızın yeri dârülfünundur. Çünkü divan edebiyatı artık nihayet bilime, edebiyat tarihine bir konudur:
Bugün artık “edebiyat-ı atika”mıza hiç taraftar kalmadığı için bu bahse bile değmez sanırım. Divan Edebiyatı! İşte nihayet edebiyat tarihi içinde bir saha! Daha fazlasına aklım ermez (1998: 214).
2. Edebiyat-ı Cedide
Ömer Seyfettin, “Şinasi’den sonraki edebiyata gelince” ifadesiyle klasik edebiyatımız yanında oluşmaya başlayan yeni edebiyatı kasteder. Batı medeniyetine yöneldikten sonra divan edebiyatıyla yollarımızın da ayrıldığını; Namık Kemal, Hamit, Ekrem gibi sanatçıların dillerini değiştirmeden divan edebiyatından çağdaş edebiyata geçmek istediklerini düşünür: “Gazeli, kasideyi falan bırakıp konulu şiirler, tiyatrolar, romanlar yazmaya başlıyorlar. Bu, Edebiyat-ı Cedide hareketine bir hazırlık oluyor.” (1998: 123)
Edebiyat-ı Cedide’den evvel roman, hikâye ve şiir gibi türlerin bulunmadığını, çağdaş edebiyatın bazı türlerini hiç bozmadan muhitimize onların soktuğunu savunan Ömer Seyfettin, Tanzimatçıların “divan edebiyatının telâkki tarzıyla” çağdaş edebiyatı anlamaya çalıştıklarını, oysaki Halit Ziya ve Mehmet Rauf gibi sanatçıların böyle bir uzlaştırmaya kesinlikle yanaşmadıklarını belirtir. Ona göre; Maî ve Siyah, Eylül, Hayal İçinde, Bir Ölünün Defteri, Aşk-ı Memnu vd. teknik itibariyle tam kusursuz romanlardır. Tertip, hareket, terkip, gayet mahiranedir. Yazarların çağdaş bir türü tamamıyla anladıkları, sanatın gizli inceliklerine vâkıf oldukları her sayfada göze çarpar:
Garp tarzının bizde ilk tecellisi olan Edebiyat-ı Cedide kitaplarını mutlaka okumalıyız. Halit Ziya’dan lisan değil, ifade sanatını öğreniniz. Kim yazı yazacaksa Fikret’i, Cenap’ı, Halit Ziya’yı, Rauf’u, arkadaşlarını mutlaka okumalı (1998: 148).
Tüm bu olumlu özelliklerine karşın Fikret ve arkadaşları, Batı edebiyatının çağdaş türlerini “noktasına kadar” hiç bozmadan kabul ederlerken, Batı edebiyatının en önemli, en esaslı bir şartı olan “tabiî lisanı” ihmal etmişlerdir. Edebiyat anlayışları tamamıyla çağdaş, fakat dilleri “halis muhlis su katılmamış medrese lisanı”dır. Duyulmamış terkipler, vasf-ı terkibîler, lafız oyuncakları kullanmışlardır (Ömer Seyfettin, 1998: 178).
Ömer Seyfettin, “skolâstik lisanı Türkçe zannetmeleri”nin Edebiyat-ı Cedidecileri ebedî bir ömürden yoksun bıraktığını düşünür: Eğer tabiî lisanla yazabilselerdi, bugün bizim klasiklerimiz olacaklardı. Çünkü içtimaî, edebî inkılâbımızda bize model onların nokta noktasına tarzını kabul ettikleri “garp”tır (1998: 148).
Yalnız çalmışlar, çalmışlar, eserlerinin isimlerini bile Fransızcadan aynen aşırmışlar. (…) tekellüm lisanıyla yazı lisanını yani tabiî lisan ile sunî lisanı birleştirmek değil, kilometrelerle birbirlerinden ayırmışlar. (…) tatsız ve eskilerden daha manasız, mesruk bir ‘salon edebiyatı’ vücuda getirmişlerdir.
Argunşah (2006: 197)’a göre, yukarıdaki cümleler Ömer Seyfettin’in millî edebiyat için dili ve yerliliği esas aldığını göstermektedir. Bu anlayış estetik olmadığı, faydacılığı esas aldığı ve sadece halka (avama) hitap ettiği için hemen tenkitle karşılanmıştır.
3. Millî Edebiyat
Siyasî alanda “Türkçülük” akımını doğuran “halka doğru” hareketi; edebiyatta Doğu ve Batı taklitçiliğini terk ederek ulusal kaynaklara dönmeyi ülkü edinen “millî edebiyat” akımını başlatmıştır. Bu akım, “dil, ölçü ve konu millî olmalı” ilkeleri doğrultusunda edebiyatımızın Anadolu’ya açılışını ifade etmektedir.
1911 yılı Nisan’ında Selanik’te çıkmaya başlayan Genç Kalemler dergisi ile milliyetçilik cereyanı edebiyatta da başlamış oldu. Ömer Seyfettin, Âkil Koyuncu, Râsim Haşmet ve Ali Cânip gibi gençlerin çıkardıkları bu dergi, “Millî Edebiyat” deyimini ilk defa ortaya atarak, böyle bir edebiyat yaratma görevini de üzerine alır. Yeni lisan hakkındaki düşüncelerini belirten gençler, Tanzimat devrine kadar İran’ın ve ondan sonra Fransa’nın taklitçisi saydıkları Türk edebiyatının, artık “taklit safhasından çıkarak yaratma safhasına geçmesini” ve bunun için de Türk halkının hayatına yönelmesini istiyorlardı. Ancak, bu yöneliş isteği roman, hikâye ve tiyatro ile ilgilidir. Bu türler, konularını ve kişilerini yerli hayattan almalıdırlar. Fakat tamamıyla “vicdanî bir keyfiyet” olan şiir için böyle bir kayda lüzum yoktur (Akyüz: 1995: 168).
Yeni Lisancılar sadece dille ilgili tekliflerle kalmamışlar, bu dil anlayışının yerleşerek işlerlik kazanabilmesi için edebiyatla ilgili görüşler de ileri sürmüşlerdir. Bu millî edebiyat görüşüdür (Argunşah, 2006: 197).
Ömer Seyfettin, millî edebiyat anlayışını şu sözlerle ortaya koyar:
Bakınız, ben millî edebiyattan ne anlarım: Vezinle lisanın tam Türkçe, yani tabiî olması… Zira ibdaî bir sanatkârın duygularına hudut çizilemez. Mizacına, terbiyesine, temayülüne göre duyar, yazar. Hem zannetmem bir adam, mademki bir cemiyetin içinde yaşıyor, duyuşu, tarzı gayri millî olsun (1998: 215).
Ona göre, edebiyatta milliyet “konuda” değildir. “Mesela Pierre Loti’nin Aziyade’siyle Desenchantees”i münhasıran bizim hayatımızdan bahsettiği halde yine millî sayılamaz. Bu güzel eserler ancak Fransızlara göre millîdir. Çünkü lisanları, tarzları Fransızcadır. Görüş Fransız görüşü, buluş Fransız buluşudur.” Tıpkı bunun gibi Turan’dan, Ergenekon’dan söz eden sanat eseri de, eğer dil, eda, ölçü, duyuş tarzı bakımından Türkçe değilse, millî sayılamaz:
Millî demek, halkça demektir. Bir şair halkın lisanını, halkın vezinlerini kullanarak en uzak, en romantik bir âlemden (mesela Çin’den) söz etse, yine eserler millîdir. Sanatçı, konu hususunda özgürdür. Bütün cihan, bütün hissiyat onun sanatına vatandır (1998: 129).
Ömer Seyfettin, “ümmet hissiyatıyla Avrupalılaşmak tehalükünün çarpıştığını”, bunun sonucu olarak da, “ümmet hissiyatının ürünü olan medrese edebiyatı”nın Avrupalılaşmak eğilimi karşısında eski parlaklığını kaybettiğini savunur. Bunun sonucu olarak da, önce “Kemal, Hamit edebiyatı” sonra da Edebiyat-ı Cedide başlamıştır. 1908’den sonra ise, “milliyet cereyanı, Türkleşmek, kendimize doğru dönmek emeli” doğmuş ve milliyet akımı bu iki tarzın karşısına “millî lisan, millî vezin, millî edebiyat” iddiasıyla çıkmıştır (1998: 122).
Millî şiirlerin millet için yazıldığını, “bir kısım, bir zümre için” yazılan şiirlerin millî sayılamayacağını belirten Ömer Seyfettin, millî matemler ve sevinçlerin millî ve konuşulan lisanla terennüm edilebileceğini savunur. Millî edebiyat yavaş yavaş teessüs etmekte, ancak, eskiler, “o milliyetsiz ve anlaşılmaz, uydurma lisanlarını” bırakmak istememektedirler:
Yavaş yavaş millî edebiyat uyanmaya başladı, yani konuştuğumuz saf, sade ve güzel Türkçe ile şiirler, edebi parçalar okumak saadetine nail olduk. Her millet kendi lisanında yaşar. Lisan vatan kadar mukaddestir. Fiili vatanımız olan Türkiye’de nasıl yabancı bulunmasını istemezsek, lisanımızda da Türkçeleşmemiş ecnebî kelimeleri, ecnebî kaideleri istemeyiz (1998: 42).
Ömer Seyfettin (1998: 120), dilde ve vezinde millîleşmeyle birlikte, “cemiyette değilse bile” edebiyatta rönesansımızın başladığını düşünür. Fakat edebiyatta millîleşmeye daha çok vakit vardır. “Romantizm, milletin edebiyatta kendini buluşu demektir.” Yarım asırlık çalışma, ancak bize lisanda kendimizi buldurabilmiştir. Bundan sonra yetişenler Arapça, Acemce terkipli gazeller, kasideler değil; millî vezinle açık, saf, samimi şiirler, hikâyeler, romanlar, tiyatrolar, haileler yazacaklardır. Böylece, kısa bir gelecekte, bütün dünyaca değer verilen yüksek, orijinal, yeni bir Türk edebiyatı doğacaktır:
Millî edebiyat, millî şiir henüz bir çocuktur. Öyle bir çocuk ki, felaket buhranları, inkılâp heyecanları içinde kavrulmuş kalmış. Hâlbuki sanatın perisi biraz huzuru sever. Onun için zannederim, birkaç sene daha son neslin kati zaferini beklemeye mecburuz (1998: 132).
Ona göre (1998: 31), “yeni lisan”ın üstün gelmesi bütün eskilerin muhakkak ölümü demektir ve millî bir edebiyat ancak annelerimizin konuştuğu lisanla, İstanbul Türkçesiyle, birbirimizle her gün konuştuğumuz bir lisanla vücuda gelebilecektir. İşte vazifelerini, milliyetlerini seven gençler buna çalışmaktadırlar.
4. Hece Vezni
Ömer Seyfettin, asırlardır “ümmî” halk şairlerine bırakılan ve okullarda okutturulmayan hece ölçüsünün oldukça ilkel kaldığını, fakat hemen herkesin bu vezinleri hadsleriyle (zan, tahmin) bildiğini, İstanbul’da her çıkan türkünün ölçüsünün millî olduğunu belirtir. “Vakıa güzel şeyler yazılamıyordu. Çünkü edebî terbiye alan aydınların hepsi Acem aruzuna meftundu. Gayrı tabiî aletlerde tabiatın fevkinde bir güzellik buluyorlardı.” (1998: 168)
Atasözlerimizin neredeyse yüzde doksanının hece ölçüsüyle manzum olduğunu söyleyen Ömer Seyfettin, aruz ölçüsünün asla halka sirayet etmediğini savunur. Bunun nedenini de, “efail ü tefail”in Türkçemize kesinlikle uymamasına bağlar:
Çünkü (buna dikkat ediniz) Acem aruzu hemen hece aşırı bir med ister. Sonra keza Acem aruzuna girecek kelimelerin sâit yahut sâmitle nihayet bulan heceleri tenavüp etmelidir. Hecelerin birbiri arkasına üçü dördü münhasıran sâit yahut sâmitle nihayet bulan bir kelime efail ü tefail’e katiyen uydurulamaz (1998: 169).
Ömer Seyfettin, aruz ölçüsünün “kök itibariyle Türkçe olan kelimelerin büyük bir kısmını kabul etmeyeceği”, “Türkçe fiillerin yüzde altmışının şiir dilinin dışında kalacağı”, “medler ekleyerek sonradan Türkçeleşen kelimelerin ahengini bozacağı” gibi gerekçelerle bu yabancı ölçüyle kesinlikle tabiî Türkçe yazılamayacağını savunur: “Tabiî yazmak isteyen tabiî alete müracaat etmeli: Türkçenin bünyesine uyan, sinesinden çıkan münhasıran hece veznidir.” (1998: 171)
5. Aruz Vezni
Ömer Seyfettin’e göre, Sultan Veled babasının mesleğini propaganda etmek için ilk defa Acem aruzunu Türkçenin içine sokarak bir kitap yazmış, ondan sonra, esasen Müslüman olan Türkler “mektup bir edebiyat” olarak yalnız Acem edebiyatını tanıdıkları için, “bu gayrı tabiî hareket” kolaylıkla kabul olunmuştur. Skolâstik yani dinî edebiyat alet olmak üzere Acem aruzunu, model olmak üzere Acem edebiyatını almıştır (1998: 167).
“Acem aruzu”nun çok ahenkli ve güzel olduğunu düşünen Ömer Seyfettin, ancak bu görüşünün “her kelimesi, fiili, cümlesi” bu ölçüye uyan “Acemce için” geçerli olduğunu belirtir. Türkçenin ahenginin kendinde mündemiç (içkin) olduğunu, bunun da ancak hece ölçüsüyle ortaya çıkacağını savunur.
Ona göre, aruz ölçüsünün en büyük kusuru fazla ahengidir. Bu ahenk o kadar fazladır ki, anlama nüfuz ettirmez. Hece vezninin günahı ise, henüz üzerinde zekâlarımızın dolaşmamış olmasıdır. Hece ölçüsünün millî ve tabiî olduğunu ve mutlaka gelecekteki ölçümüz olacağını itiraf edenler bile, yine de, hece ölçüsünün aruzun yerini tutamayacağını düşünmektedirler. Hece ölçüsü eğer işlenmez ve bugünkü ifade ve beyanıyla kalırsa, tabiî ki aruzun yerini tutamayacaktır:
Hece vezni zekânın tetkikine muhtaçtır. Hece vezni daha çocuktur. Onu büyütecek zekâ ve deha lazımdır. Ali Canip Bey şüphesiz bu memleketin yegâne şairi olamaz. Sahir ve Fuat Beyler ve diğer milliyetini idrak etmiş şuurlu şairler de bu işlenmemiş sahaya girmeli, zekâ ve iktidarlarını göstermelidirler (1998: 59).
     Ömer Seyfettin, skolâstik edebiyattan ilk ayrılanların Edebiyat-ı Cedideciler olduğunu; ancak, onların da tabiî lisanı göremedikleri için hece ölçüsünün farkına varamadıklarını ve Acem aruzunu devam ettirdiklerini düşünür (1998: 168). Skolâstik nazımla yeni nazım arasında ortak olmayan başlıca nokta, birinin mevzusuz, vahdetsiz olması, diğerinin mevzulu, vahdetli olmasıdır. Millî edebiyat akımına gelinceye kadar bütün şairler, (her ne kadar her birinin beyanları, şiirleri, edaları, tahassüs tarzları ayrı ise de) dil ve aruz ölçüsünde birleştikleri için, aynı sınıftan sayılabilirler (1998: 126).
6. Döneminin Edebiyatçıları Hakkındaki Düşünceleri ve Eleştirileri
Namık Kemal: Ömer Seyfettin; Şinasi’den Fikret’e gelinceye kadarki süreçte okunmaya değer sanatçılar arasında, “ancak Namık Kemal ile Hamit”in bulunduğunu düşünür. Namık Kemal’i çok sevdiğini, “Evrak-i Perişan”dan sayfalar ezberlediğini söyler:
Bana “hayatiyet veren, beni iyiyle, doğruyla, güzelle, samimiyetle alakadar eden Namık Kemal’dir sanıyorum. Ne yalan söyleyeyim; Hamit’i pek o kadar anlayamıyorum. Ekrem Bey’e gelince, Nejad’ı için yazdığı şeylere hâlâ bayılırım. Ne müessir şeylerdir (1998: 215).
Namık Kemal’in eserlerinde “ulvî fikirler, şiddet, çeviklik, azamet, hayatiyet, enerji vb.” birçok yararlı şeyler olduğunu, tiyatrolarının dilinin kendilerinin yazabileceğinden daha tabiî olduğunu; ancak, sanat göstermek için yazdığı nesrin “bugünkü [1919]” zevke son derece muhalif olduğunu belirtir:
Bugün “vaktaki”li, “hurşid-i cihantâb”lı tasvirler pek soğuk düşer. Kemal eserlerinin anlamı için okunmalı, üslûbu, tarzı taklide özenilmemelidir. Roman, tiyatro türlerini edebiyatımıza sokan ediptir. Fakat bunların tekniğine hiç önem vermemiştir. Tiyatrolarında hareket, doğallık yoktur. Aynı şekilde romanlarında da düzen, hareket, tasvir, tahlil, terkip vb. pek masumanedir (1998: 146).
Abdülhak Hamit: Şinasi’den Fikret’e gelinceye kadar okunacak iki sanatçıdan biri olarak gördüğü Hamit’in dilini tamamıyla “skolâstik” bulur: Eğer Hamit, esastaki azameti, şairiyeti kadar, şekilde yani lisanda tabiî olabilseydi, Türklerin en ebedî bir dâhisi olurdu (1998: 147).
Tevfik Fikret: Ömer Seyfettin, Fikret’i nazımda (fakat Osmanlıca nazımda) bir otorite olarak görür ve onun aruz ile Enderun lisanını eksiksiz uzlaştırmaya uğraştığını ve şüphesiz çok başarılı olduğunu düşünür (1998: 48). Fikret’in Muallim Naci ve İsmail Safa’yla birlikte, Acem aruzunda nazım dilini pürüzsüz bir hale koyan üç sanatkârdan biri olduğunu, onlardan sonra gelen seçkin genç şairlerin (Yahya Kemal, Mithat Cemal, Akif, Canip, Halit Fahri, Faruk Nafiz vd.) hepsinin dillerinin pürüzsüz olduğunu belirtir (1998: 127).
Tevfik Fikret’in sanatına ve eğitimci kişiliğine hayranlığını şu sözlerle dile getirir:
Fikret!.. İşte bana “muallimlik” iştiyakını veren! İdadiye mektebinde iken hep Rübab’ı okuyordum. (…)Her vakit söylerim. Yine söyleyeceğim. Fikret’le arkadaşları “tabiî lisan”ı kavrayabileydiler şüphesiz bizim edebî klasiklerimiz olurlardı. Çünkü asrî edebiyatın tekniğini olduğu gibi kabul etmişlerdi (1998: 215).
Halit Ziya: “Halit Ziya, bizim ilk üstadımızdır. Ben bir gece hiç uyumamış, sabaha kadar ‘Bir Ölünün Defteri’ni okumuştum Onun yalnız lisanı skolâstiktir. Yoksa tekniği öyle kuvvetlidir ki Avrupa’nın cenub-i şarkisinde, mesela Romanya’da, Sırbistan’da, Bulgaristan’da, Yunanistan’da o kuvvette bir romancı yoktur. Buna emin olunuz. Bulgarların en büyük muharriri Vazof’ın eseri bile bir han odası menkıbesine benzer. Ne tasvir vardır, ne de sanat!” (Ömer Seyfettin, 1998: 215)
Yahya Kemal: Ömer Seyfettin’in döneminin sanatçılarıyla ilgili düşünce ve eleştirilerini kaleme aldığı “Bugünkü Şairlerimiz” başlıklı yazısında geniş değerlendirmelerde bulunduğu sanatçılardan biri de Yahya Kemal’dir. Yahya Kemal, bu makalede, “İskolastik Şairler” başlığı altında irdelenmiştir. Bu başlıkta ele alınan sanatçılar, Ömer Seyfettin’in tasnifiyle “ümmet hissiyatının doğurduğu medrese edebiyatı” grubuna girmektedir. Ömer Seyfettin’in Yahya Kemal’le ilgili bu değerlendirmesinde, yazının yayımlanış tarihi (30 Eylül 1919) dikkate alınmalıdır.
Ömer Seyfettin’e göre, son yarım yüzyıl içinde divan edebiyatının zevkini mısralarında gösterebilen tek şair Yahya Kemal’dir. Son asrın medrese edebiyatı içinde Kör Hakkı Bey, Hersekli Arif Hikmet, Avni Bey, Şeyh Vasfi gibi sanatçılar yetişmiştir; ancak içlerinde Yahya Kemal derecesinde bir şair gelmemiştir.
Yahya Kemal’le Süleyman Nazif Bey bazen konulu şiirler yazarak Edebiyat-ı Cedide sınırına girmişlerdir. Topu tüfeği iki sanatkârıyla, Yahya Kemal gibi “vefasız” şairiyle skolâstik edebiyata artık pek “yaşıyor” denemez. Can çekişiyor demek daha muvafıktır. Gençlerin bu tarzı anlamaya ne tahsilleri, ne de çevreleri müsait değildir.
     Acem aruzuyla pürüzsüz Türkçe yazan, konulu, vahdetli şiirler ortaya koyan bu sanatkârların içinde (Mithat Cemal, Akif, Canip, Halit Fahri, Faruk Nafiz vd.) en lirik şair Yahya Kemal’dir. O, en parlak, en vazıh, en toplu, en mükemmel şiirleri yazmıştır. Acem aruzunun içinde kesinlikle Arapça, Acemce terkip kullanmaz. Onun şarkıları, edebiyatımızda büyük bir tesir bırakmıştır. Millî vezinler içindeki gençler bile hep onu taklit etmişlerdir. Bugün hiç genç bir şair yoktur ki, onun bütün şiirlerini ezberden bilmesin. Hemen her mısralarında Yahya Kemal’in bir kelimesine rast geliriz. Yahya Kemal şiir hakkındaki telâkkisini de gençliğe nefh etmiştir. Gençlik Yahya Kemal’i yalnız bir noktada dinlemiyor. O Acem aruzuyla yazdığı halde, takipçileri millî vezinle yazıyorlar (1998: 124–125, 127–128).
Mehmet Emin Yurdakul: Ömer Seyfettin’e göre, artık uyanan, “ben varım” diyen millet; anlamını, selikasını tanımadığı Arapça ve Acemce terkipleri, yabancı kelime oyunlarını, yabancı aruzu istemiyordu. İşte böyle bir zamanda, “milletinin elem ve saadetlerini duyan, milletini kendi varlığından çok seven, milletine tapan, bizzat milletin kalbi, ruhu, dili olan bir şairin sesi işitilmeliydi:
“İşte şimdi işittiğimiz bu ilahi ahenk, bu peygamber sesi, millî ve büyük şairimiz Mehmet Emin Bey’in hitabıdır: “Ey Türk uyan!” (1998: 60)
Ona göre, “şüphesiz istikbal veznimiz hece ölçüsüdür ve Emin Bey, bir kahraman, bir yenilikçi, büyük, pek büyük bir adamdır.” Ancak, hece ölçüsünde başka bir ruh vardır ki, Emin Bey onu bulamamıştır:
Yazık ki son zamanlarda yazan genç ve muktedir şairler de bu ruhu bulmaya muvaffak olamamışlardır. Türklerin en hassas, en ince, en mükemmel şairi Celâl Sahir Bey bile henüz muvaffak olamamıştır. “Gül ile bülbül” gibi, “dağ” gelir gelmez “yüce” de gelmeye başlamıştır (1998: 56).
Ömer Seyfettin, böyle büyük ve millî bir şairin asla fertlerin takdirine ihtiyacı olmadığını düşünür. Çünkü o, birkaç dostu için ya da fertler için yazmamıştır. Milleti için yazmış ve doğrudan doğruya milletine hitap etmiştir.
Mehmet Emin’in beklediği “altın sazla Turan’ın destanını çalacak” dâhi şairi, Ömer Seyfettin şu sözlerle selamlar:
     Lakin ey büyük şair! Türklüğün ve millî vicdanın hâlâ bir dâhisini mi bekliyorsun? O doğdu; onun dili bize asla melez gelmiyor; o altın sazıyla Turan’ın destanını çalıyor; alınlarımıza rüya, ruhlarımıza aşk, kalplerimize ümit veriyor… Ey büyük şair! O dâhi işte sensin! (1998: 64)
Orhan Seyfi-Yusuf Ziya-Faruk Nafiz: Ömer Seyfettin, millî edebiyat şairleri içinde üç gencin temayüz ettiğini düşünür: Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz.
Ona göre, bu gençler içinde “en şair” olanı Orhan Seyfi’dir; eserleri son derece samimidir ve samimi eserlere has olan “kuvve-i sariye”yi haizdir.
Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi samimi bir şair değildir. Fakat son derece kuvvetli, lisana son derece hâkim bir sanatçıdır. Fikret aruzda ne yapmışsa, Yusuf Ziya da millî vezinlerde o rolü oynamıştır. Gençlerin içinde nazımda Yusuf Ziya’ya en yaklaşan ise, Faruk Nafiz’dir (1998: 131).
Refik Halit Karay: “Nasirlerden lisanını en güzel bulduğum Refik Halit’tir. İşte tam İstanbul Türkçesi! Yakup Kadri nezih, derin bir muharrirdir. Ama ben Refik Halit’e tercih etmem. Çünkü Refik Halit’ten daha kolay lezzet alırım. Fikrim, hayalim yorulmaz.” (1998: 216)
Halide Edip Adıvar: “Halide Hanım son romancımızdır. Hatta henüz rakibi bile yoktur. Ben ‘plastik’ şeyleri çok sevdiğim için onun hakkında fikir beyan etmeye kendimde istidat göremem. Herhalde gayet nefis yazılar.” (1998: 216)
Ali Canip Yöntem: Ömer Seyfettin, birlikte “Genç Kalemler” dergisini çıkardığı ve “Yeni Lisan” davasını yürüttüğü Ali Canip’le çok yakın arkadaştır. Kendisi Yakorit’te görevliyken ya da Nafliyon’da esirken Çanakkale Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Ali Canip’le çok sık mektuplaşmıştır. Ali Canip de, 1935’te yakın dostuyla ilgili “Ömer Seyfettin: Hayatı ve Eserleri” başlıklı bir kitap yayımlamıştır.
Ömer Sefettin’e göre, konuşulan saf, sade, terkipsiz ve tabiî Türkçe’yle, yeni lisanla ilk defa güzel şiirleri Ali Canip yazmıştır. Millî edebiyat konularını, memleketimizde, yaşadığımız muhitin içinde bulmuş ve konuştuğumuz saf ve tabiî Türkçe ile terennüm etmiştir. Albalat’nın “İyi tasvir etmek yani tabiatın hissini vermek için (tabiata göre) yapmak lazımdır” nasihatine yabancı kalmamıştır (Ömer Seyfettin, 1998: 45–46).
Mehmet Âkif Ersoy: Şiiri, “bizi zapt etmeli, ruhumuzda olmayan bir kuvveti, bir hissiyatı bize ilka etmelidir” şeklinde telâkki edenlere göre, aruz ölçüsüyle yazanlar içinde o günün en büyük şairi Mehmet Âkif’tir. Safahat’ta umman gibi bazen dalgalanan, bazen sakin fakat son derece muhteşem duran bir ruhun akisleri vardır. “Süleymaniye Kürsüsü’nde” itiraz kabul etmez bir şaheserdir:
Ben “ittifak-ı İslâm” taraftarı bir milliyetperver olduğum halde, ne vakit bu şaheseri okusam, heyecanım değişir; “ittihat-ı İslam” taraftarı bir ütopist oluveririm. Bu şair ilahi ihtirasında son derece samimidir (Ömer Seyfettin, 1998: 127.)
Âkif tek tük Arapça, Acemce terkipler kullanmakla beraber lisanı konuşulan Türkçeye son derece yakındır. Bugün, Acem aruzuyla yazanlar içinde -Hamit müstesna- ondan başka fırtınalı bir ruhla okurunu heyecana getiren, okurunda olmayan hisleri veren bir şair yoktur. Fakat maarifsizlik bizde “bediî vicdan”ın teşkiline engel olmuştur. Liberaller “softa” diye bu gerçek şaire önem vermezler (1998: 128).
Sonuç
Fransız ihtilalinden sonra yayılan milliyetçilik akımları, Osmanlı devleti sınırları içinde yaşayan ulusları da etkilemiş, Osmanlıcılık ve İslamcılık ideolojileri tarihsel gerçekler karşısında çökmüştü.
Ömer Seyfettin, devletin “millet-i hâkim”e yani Türk milletine dayanması gerektiği düşüncesinin bazı aydınlar arasında seslendirilmeye başladığı bir dönemde, bakış açısı Türkçülük olan hikâye ve yazılarıyla, Türk ulusunda milliyetçilik bilincinin oluşmasına katkısı bulunan aydınlarımızın başında gelmektedir.
O, “millî bir edebiyatın ancak millî bir dilden doğabileceği” düşüncesini isabetle dile getirmiş ve bu düşüncenin hayata geçirilebilmesi için, altı asırlık alışkanlıklara karşı büyük bir mücadeleyi göze almıştır. Döneminin dil ve edebiyat meselelerine yalnız eleştiri yöneltmekle kalmamış, çözüm önerileri de sunmuştur. Önemli bir hacim tutan yazılarıyla, gerek dönemindeki gerekse kendisinden sonra gelen sanatçılara ışık tutmuştur. Bu yazıların Türk tarihinin en çalkantılı ve sıkıntılı yıllarında (1907–1920) kaleme alındığı ve yayımlandığı düşünüldüğünde, dil ve edebiyat tarihimizin aydınlatılması açısından da ne kadar büyük bir öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılacaktır.


Kaynakça
Akyüz, K. (1995): Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
Argunşah, H. (2006): Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Editör: Ramazan Korkmaz, Ankara: Grafiker Yayınları, Gen. 3. Baskı.
Cevdet Kudret (1981): Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman, C. 2, İstanbul: Varlık Yayınları, 4. Baskı.
Duymaz, R. (2007): “Ömer Seyfettin’in Estetiği: 1) Estetik Süje / Sanatkâr”, I. Dünden Bugüne Ömer Seyfettin Sempozyum Bildirileri, Gönen Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul: Berdan Matbaacılık.
Marmara Üniversitesi (1984): Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfettin, İstanbul: Marmara Üniversitesi Yayınları.
Ömer Seyfettin (1998): Sanat ve Edebiyat Yazıları, Haz. Muzaffer Uyguner, Ankara: Bilgi yayınevi, 2. Baskı.



.Eleştiriler & Yorumlar

:: ...
Gönderen: Nihat Kaçoğlu / , Türkiye
30 Mayıs 2012
Ömer Seyfettin Çerkez kökenlidir, önde gelen Türkçülerdendir.Dilde sadeleşmeyi savunmuş, dilimizdeki gereksiz Arapça ve Farsça terkiplerin atılmasını önermiştir.Türk edebiyatının en iyi hikayecilerindendir.Mauppassant tarzı hikayenin öncüsü olup bir çok öyküsünü çocukluğumuzda okumuşuzdur.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın yazarlar ve yapıtlar kümesinde bulunan diğer yazıları...
Çanakkaleli Bir Şair: Ece Ayhan ve Şiiri
Aziz Nesin'in Öykülerinde Çocuk ve Eğitim Teması
Çocuk Edebiyatımızda Aziz Nesin

Yazarın İnceleme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Genel Çizgileriyle Modern Türk Şiirinde Cumhuriyet Dönemi
İkinci Yeni Şiirinde Sapmalar
Türkiye'de Çocuk Kitaplarının Gelişimi
Ece Ayhan'ın Şiir Sanatı Üzerine Düşünceleri
Mustafa Necati Karaer'in Şiiri
Mustafa Necati Karaer'in Şiirinde İmge Dünyası
Türk Edebiyatında Erotizm Teması Üzerine
Türkiye"de İnsan Hakları, Demokrasi ve Vatandaşlık Değerleri
Çocuk Edebiyatı
Modern Türk Şiirinde İkinci Yeni

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ece Ayhan'ın Şiiri Üzerine [Deneme]
Türk Aydınlanma Hareketinde Namık Kemal [Eleştiri]


Hulusi Geçgel kimdir?

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyesi


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Hulusi Geçgel, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.