| Hiçbir zaman karakterlerimin hüzünlü olduklarını düşünmedim. Tersine yaşam dolular. Trajediyi seçmediler, trajedi onları seçti. -Juliette Binoche | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
|
||||||||||
![]()
|
Mehmet , Ali’yi siperin yatağında yere yatırdı.Siyaha kesmiş kızıl ateş dalgalarının halelerinden sıyrılıp başını eğdi , Ali’nin nefesini yokladı…Yaşıyordu..Karnına ve omuzlarına çok sayıda mermi isabet etmişti. Mehmed’in eli , Ali’nin göğsünden kıvrıla kıvrıla süzülen kanı , bir Asi nehrini zaptetmek ister gibi yakaladı..Ve bu ateş denizinde bir Asi nehrine söz geçirmek kadar zordu ,akan kanı bastırmak.. Mehmed kendi yarasına aldırmıyordu şimdi..Bu derin çukurda kan,yere değil göğün derinliğine akıyordu..Karanlıkta Mehmed , Ali’nin ateş gözlerini aradı. O sımsıcak bakışlara ,sözleriyle bir başka ateşi savurdu. -Ali’m vurulmuşsun..diyebildi…Kanlar içindeki arkadaşını bir köşeye çekti derinlere…Akan kanı biraz olsun durdurmak için de sıkıca sardı göğsünü bulduğu paçavralarla…Saatler geçti böylece…Her saniyenin bir yıla eşit olduğu saatler..Kurşuni renklere boyanmış bir mermi sağanağı altında Ali , yarı baygın yatıyordu..Kendine geldiğinde birlikteki tüm askerleri uyur buldu.Gürültüler , yerini karanlığın derin sesine bırakmıştı.Kalkmaya davrandı..Kalkamadı…Bir anda rüya olduğunu sandı tüm yaşananların..Rüyadan başını kaldırmaya çalıştıysa da uyanamıyordu bir türlü..Yanında Mehmed’ini gördü…Mehmed başını siper duvarına dayamış ,dizlerini karnına çekmiş bir halde oturmuş ve bakışlarını ,savaşı anlamak istercesine, uçsuz bucaksız karanlığa bir çakı gibi saplamıştı. -Memed’im…...Memed’im ne olmuş birliğe…Askerim neden böyle mecalsiz yatar? Neden herkes derin uykuya dalmış..? Mehmed , ansızın karanlığı bölen bu sese başını çevirdi…Omuzlarını gururla kıpırdattı ,dizlerini karnına daha da yaklaştırarak..Gözlerini ufuklardan ayırmadan konuştu.... -Cümlesi şehadet şerbeti içti Ali’m,diyebildi Mehmed… Hepsi ölmüştü...Siperde toprak ve kan kokusuna sarınmıştı gölgeler.Toprak ve kan ölümün güzel yüzüne sinmişti.Hepsi bir melek gibi nurdan kanatlarını karanlığa ay misali açmışlar, kucaklıyorlardı aşkı.. Yürekleri dağlıyordu manzara taburda….Tarihi cesaretiyle deliye çeviren Türk askeri gene aynı tarihe kanıyla silinmez , silinemeyecek bir mühür vuruyordu yüreklere korku salan süngüsüyle.Can acısı nedir bilmiyordu Türk askeri...Kolları ve bacakları kopan Mehmetçikler ,kaybettikleri uzuvların yerine ruhlarından devşirdikleri iman ve duaları sarıyor ,binler yeni bedenle taçlanıyorlardı ve sabırdan elleriyle dokunuyorlardı yaşama..Metanet adımları ile basıyorlardı yeryüzüne olmayan bacakları yerine..…Ne bir ahh işitiliyordu ne de en ufak bir inilti.. ..Yiyecek ve içecekleri inançtı…Giydikleri , en sağlam ipeklerden dokunmuş nadide bir dostluktu…Dillerinden dökülen kelimeler aşktan ve imandan müteşekkil harf ve seslerden doğuyordu… Ali , genç bir yağız delikanlı…Dimdik çivi gibi…başı dik..Kapkara saçları ay gibi parlayan alnını çevreliyordu..Merhamet bulutları gibi inmişti alnına siyah perçemleri.... Ali ,bir adımıyla ve tek bir bakışıyla binlerce destan okuyordu evrene…Duyulmamış ,sezilmemiş efsaneleri tek sözüyle ifşa ediyordu göklere… Tüm topçular ve birlikler tetikteydi o gün…Ali , güneş tepeye varmadan siperlerdeki yerini almış..Hedefe kilitlenmişti.Karşıda Fransız birlikleri durmaksızın siperlere mermi ve top yağdırıyordu…Ortalık kızıl dumana boğuluyor , göz gözü görmüyordu…Türk askerinin dilinde Allah nidaları göğü dillendirirken , top ve mermi seslerini örtüyordu yüreklerin şelalesi... Mevzilerde siper almış erler güçlenen düşman ateşiyle yaralanmaya başladı…Ali ve arkadaşlarının attığı hiçbir mermi boşa gitmedi…Mutlaka hedefi buluyordu namludan fırlayan azim..Açlığın ve uykusuzluğun yorgun düşürdüğü askerler aşkın kavi kalesine sırtını dayamıştı… Siperdekiler o gün , mermi sağanağının altında , duaları da sessiz gülleler gibi düşmana fırlatıyorlardı mermilere sarıp…Ali arkadaşlarına baktı. Kiminin başı toprağa yaslanmış , gözleri rahmet dileniyor gibi göğe mıhlanmıştı..Bakışlar , ölümün soğukluğuna meydan okuyordu.Deliyordu ufukları o bakışlar..Bir hiç’e indirgemişti hayat kendini orda ,o bakışlarda…Ne sağların , ne de şehit düşenlerin bakışlarında bir endişe vardı.Yüzyılların ardına işlenen birer eşsiz nakıştı o bakışlar..Zamanın ve mekanın ötelerinde ,ulaşılmaz deryalarda ,hamiyetperverliğin sularında ,yüzdürüyorlardı gemilerini...Kendi köyünden bir Mehmet vardı ,çocukluk arkadaşı. Çocukluğunun kahramanıydı Mehmed…Kendinden birkaç yaş büyük olmasının verdiği güvenle hep onu çağırırdı dara düştüğünde.Mehmed , iri yarı ve daha esmerdi.Ona bakan , hakkından gelemeyeceği yiğit yoktur , diye geçirirdi içinden..Pehlivandı Mehmed…Ancak o kallavi beden , ne narin ve ne latif bir ruha örtüydü…Kimseyi söz ile incitmek şöyle dursun , bir kimsenin gözlerinin içine sert bakmaktan bile imtina ederdi..O yüce dağlar gibi yeryüzünde usulca kayan bedene ne ince bir ses eşlik ederdi..Sesi genç bir kızınki gibi utangaç ve nazenin idi. Aynı sokağın ,aynı mahallenin sevimli maskotları , afacan çocuklarıydılar.Mehmed , güçlü kuvvetli , bileği bükülmez bir güreşçiydi .Güreştikleri de olurdu Mehmed ve Ali’nin , sınarlardı kendi güçlerini.Mehmed iri kıyımdı ama bazen Ali’nin onu yenmesine müsaade ederdi Ali’nin gönlünü alabilmek için.. Siperlerde kan kokusu ciğerlere işliyordu..Ali’nin yarası ağırdı…Mehmed karanlıkları yırtarak ayağa kalktı.. -‘Ali’m korkma , ben yaşarken sana kimse dokunamaz..Seni sıhhiyeye ulaştıracağım Mevla’nın izniyle!’ Yaradan’a sığınıp davrandı Mehmed..…İri kollarıyla kucakladı arkadaşını..Yaralı olmasına aldırmadan,kendi yaralarını koca bir hiçe sararak , kendi canından önce arkadaşının , Ali’nin canını , yaşamla ölüm arasındaki çizgiden geri çevirmek arzusuyla kucakladı …İki yiğit ve yağız delikanlı,annesinin iki gözbebeği , karanlıkta birbirine sarılmış iki siyah , iki eşsiz inci gibi süzülmeye başladılar…Gökte ay ,eşsiz bir annelik duygusu kuşanmış bu dev adamın yolunu aydınlatmak için başını eğdi…Ve ağaçlar bir adım geri çekildi utancından..Ve kanla yumuşamış o patika toprağı , şerefe bulanmak için sabırsızlandı o adımlara yüz sürebilmek için...Bir de karanlık , hiç olmadığı kadar uzaklara kaçırdı kendini..Yerine dostluğun aydınlığını bırakarak… Bu kaçış ,bu yol Ali’ye öyle acı geldi ki…Mehmed’in attığı her dev adımda biraz daha bebekleşti…Ölüm gelse de o an , ne nazlı bir hayattı gelen bu ölüm, bunu düşündü… Belki can dostuna , ki o da ağır yaralıydı , eziyet verdiğini düşündü ve gözlerinden süzülen yaşlara engel olamadı -Mehmed ,diyebildi esrik bir sesle..O an , bu isime ne destanlar sığdırmıştı Ali…Tek bir isime ne efsaneler doluştu o an…Tüm kahramanlık tarihini ,yeniden ve bambaşka bir şeref ve şanla süsleyerek bu iki heceye sığdırmıştı. -Mehmed’im ..Yaralısın sen de…Canın yanıyor mu? Yanar mıydı ki Mehmedler’in canları? Ahh nasıl da yangının ta kendisiydi Mehmed aslında..Yanmazken yandıran bir ateş topuydu ..Alevleri ,yalımları büyüdükçe serin sulara dönüşen bir yangın yeriydi…İbrahim ‘in (as) yangınından güller aparıyordu Mehmed…Alevlere elini daldırdıkça ,gül demetleri ellerini dağlıyordu …Ve kızıla kesiyordu ateş , her adımla daha kızıla… -Ali’m ,dedi , o dev ruhundaki güçten nefesine biraz üfleyerek… Gökte ayışığı biraz daha başını eğdi bu yiğitlere..Tatmak ister gibiydi ay Mehmed’in gül nefesini..Mehmed’in sözlerini duyan ağaçlar sustular ve dallarını göğe kaldırdılar yolu açmak için..Ve karanlık önlerinden iyice çekildi tarihin sonsuz derinliklerine.. -İyiyim çok…Canım yanmaz Ali’m.…Yorma kendini sen... Ah nasıl da bir meltem sabahına uyandı bu nefesle Ali..Serin rüzgarların kanatları aldı onu bu nefesle birlikte…Mavi göklerde gezindi Ali bu nefesle bir üveyik gibi…Yahut bir kartalın ağzındaki bir başka kartal gibi gezindi ufuklarda bu sesle..Yine de gözyaşları , Mehmed’in sımsıcak akan kanına merhem olmak istermiş gibi , sancısını dindirmek istermiş gibi, iki deryanın bir girdapta hasretle buluşması gibi karıştı..Dilinde dua ve salevatlarla yürüyordu karanlıkta Mehmed…Cesaretinden izin alarak yağdı onun da gözyaşları Ali’nin sıcak göğsüne..Aynı anda gök , uyandı ansızın yitirdiği rahmet yağmurunu bulmuş gibi....Yaradan’dan medet dilendi gökyüzü Mehmed’lere ve izin istedi kucağındaki ay’ı Mehmed’lerin yüreğiyle değişmek için…Mehmed’in göğsü ağrıyla eşlik etti dualara ve gene duanın verdiği inşirahla salındı karanlıkta bir yaralı ceylan gibi..Diline doladığı yüce isme sığındı..O’ndan aydınlıklar bekleyerek karanlıkları savuşturdu önünden…Ve bakışı ay’ın parlak yüzüyle buluştu …İnceldi ayışığı ,incecik aktı Mehmed’in adımlarında , su gibi..Kıtaları aydınlatan bu sönmez güneş ,Mehmed , kucağında bir başka yaralı ceylan olduğu halde bir müddet suskuyla yol aldı…Ali , kan kaybının verdiği baygınlıkla kendinden geçiyordu..Bir aşk anaforuna karıştı tüm gözyaşları… Ve birden kendini Mehmed’le evlerinin önünde oyun oynadıkları güneşli bir günde buldu..Küçüktü ikisi de…Hayalinde belirdi bir bahar gününde dev erik ağacına tırmanmaya çalıştıkları an…Dev ağaç ,cennet yeşiline boyanmış ve kollarını sevgiyle uzatmıştı bu çocuklara..Onları göğün bereketiyle doyurmak istercesine....Mehmed , Ali’yi omuzlarına almıştı ağaca çıkabilsin diye…Daha iri yarı bir çocuk oluşunun verdiği bir güven ve ağabeylik hissiyle yapmıştı bunu… Ali, ağacın dallarına uzanmaya çabaladıkça Memed de , ayakuçlarına basmaya çalışarak ona yardım ediyordu…En sonunda dala uzandı Ali…Bir hamlede oturuverdi dala..Atına binmiş bir asker edasıyla koşuyor gibiydi düşman üstüne…Mehmed ona bakıp gülümseyerek katıldı bu oyuna…O da bir asker gibi nişan aldı eriklere elindeki sopasıyla..Ali’nin cömert dallara uzanan minik ellerine sığmıyordu erikler..Tıpkı bir silahı tutmak ister gibi kavrıyordu sert dalları..Peşisıra Mehmed ‘i çekti yukarı…Dallara oturup erik yediler bir süre.Aşağı baktılar oradan…Eriklerin cennetleri kandıran yeşili ,çocukluğun saf ve umut dolu pembeliğine boyandı bu iki küçük çocuğun minik nurdan ellerinde..Aşağıda ekmek pişiren anneleri için erik toplamaya koyuldular…Kuş seslerine karışıyordu annelerinin şakıyan sesleri. Gülüştüler.Mehmed ,neden sonra indi erik ağacından…Aşağı düşen erikleri toplamaya koyuldu…Ne kolaydı yerden erik toplamak bir çocuk için ..Ali de ona özendi , aşağı inmeye davrandı…Tutunamadı dala birden ,üstelik ayağı takılmıştı..Mehmed davrandı onu düşmeden kurtarabilmek için…Kucağına düştü Ali Mehmed’in…Ellerindeki erikler saçıldı yere …Sırtı yere değmeden tutmuştu onu Mehmed… İncinmemişti hiç biryeri. … Yeniden o kucakta gözlerini açtı Ali ve o bahar gününde olmayı diledi bir an..Eriklerin tadını duydu bir an damağında…Şimdi yerlere saçılan erikler değil yürekleri delen mermilerdi..Ve semalarla birlikte dinledi bomba seslerini… Karadan ve denizden yapılan saldırılarla , göğün nasıl siyaha çalan kızıl bir ateş topuna dönüştüğünü izledi Mehmed’in kucağında...…Aynı anda cephelerde binler Mehmetçik , sarsılmaz ruhuyla siper ediyordu vatan toprağına kendini…Gök inliyordu yer sarsıldıkça..Mehmed ,adımlarını yavuz bir atın adımlarına uydurmalıydı şimdi..Mermilerin tegannisine meydan okuyarak basıyordu toprağa..Gökte hilalin kavsını , toprağa kanıyla çiziyordu adımları .…Coşkun bir sele dönüşmüştü mermi sağanağı…Ali şimdi kıyamet seslerini değil Mehmed’in yürek zelzelesini işitiyordu başını dayadığı göğüste..Güven veren bir zelzeleydi bu tam tersine...Delik deşik ederken nur bedenleri mermiler , ruhlar –avazlardan muaf- büsbütün ve tam bir asker duruşuyla o bedenlerin yerini alıyordu cephelerde .Kurşunları yutan dev gölgeler şahlanıyordu ilk önce ..Gölgeler , dev bir yasemen gibi açmıştı bu ölüm vadisinde....Rengarenk..Ölümün kara renkli tuvaline binbir gökkuşağı gibi vuruyordu Mehmed’in güçlü adımları.. Kulakları sağır eden gürültüler arasında ,Mehmed’in dua terennümleri göğü kaplıyordu . Naçar düşmanın bu yüce silahtan haberi yoktu ve ne de göğe doğrultulan dualardan bir nasibi.…Düşman siperlerinde toprak kızıla akıyordu... Ali , koruyucu meleklerin sevinçle gülümsediğini görüyordu yanlarında… Onlara ışık tutan ,yollarını aydınlatan melekleri…Kanatlarının hışırtılarını duyuyordu ve Memed’in ayak seslerine karışıyordu bu sesler..Bu sesin verdiği huzurla kan , barut ve toprak kokusunu içine çekerek başını iyice dayadı Memed’in güçlü , yıkılmaz ve merhametli göğsüne..Sanki bir sonsuza başını dayar gibi..Sanki bir Kevser’e ağzını dayar gibi…Sanki bir Firdevs’e bakışını mıhlar gibi… Mehmed’in kolları ağırlaştıkça ağırlaşmıştı.Gül nefesi kesilmeye durdu bir an…Bacakları iki dev sutün gibi sağlam bu adam ,yaralarının ve kan kaybının verdiği acıyla titrediğini hissetti dizlerinin ve aldırmadan sonsuzluğa yürümeye devam etti..Arkadaşını bir hayata taşımaya kararlıydı bu adımlar..Kucağında baygın yatan Ali’nin başı iyice geriye düşmüştü.Elleri halsizce karanlığa açılmıştı…Hayat akmaya duracaktı neredeyse o kalem parmaklardan..Birden Mehmed’in damarlarında kan şahlandı , güçlendi Mehmed…O erik ağacının altında ,arkadaşının düşeyazdığı anki bakışlarını anımsadı..Küçük bir çocuğun muhtaç bakışlarıydı onlar..Altında bir uçurum varmış gibi korkuyla açılmıştı o an Ali’nin gözleri..Şimdi yeniden o güneşin altında ,o erik ağacının dallarının hışırtısını duydu Mehmed .Kucağında o küçük çocuk varmışçasına hazin bir gülüşü savurdu düşman üstüne...Dermanı kesilen kollarıyla yeniden kavradı Ali’nin halsiz bedenini.. Ali’nin elleri ölümü tutmasın diye adımlarını hızlandırdı ,onun nefesini hayata geri vermek için kendi nefesini ölüme yaklaştırdı .Ölümün başını vurmak için bastı iyice toprağa..Kanıyla , yumuşayan toprağa gömdü korkularını..Ve umudu her adımda yeniden yeşertti.Güneşi koydu gökte ayın yanına.. Bir süre sonra karanlıkta bir ışık , bir ses seçebildi Mehmed’in yorgun gözleri ve arkadaşlarını seçti karanlıkta teker teker …Ali’yi , bu kez bir durgun nehri yatağına teslim eder gibi ,özenle ve usulca akıttı kucağından..Koca bir kara parçasını haritada yerine koyar gibi devleşti. Ali ,derin bir ahh edebildi.Gözleri bir okyanusa çılgın bir ateşin düşmesi gibi harlandı….Konuşamayacak halde oluşundan belki , sımsıcak bir aşkla baktı onu bir bebek gibi taşıyan adama.. -Mehmed’im demeye çalıştı Ali.…İki dev yürek , kimsenin görmediği ufuklarda hasrete gark oldu…Mehmed , bu kez küçüklüğünde Ali’nin ona nasıl kara dut toplamaya çalıştığını anımsadı..…Minik elleri nasıl da kızıla boyanmıştı o kara dutların olgunluğuyla…Şimdi o ellere uzatıyordu ellerini Mehmed..Bu sefer o , elleriyle arkadaşı için hayat toplamıştı…Elleri kızıl kanlar içinde kalarak..Kara bir kınayı bölüşmüştü bu iki dev adamın savaşın içinde ateşten dostluğu devşiren elleri…Bir ateşi bölüştü bu eller bir ekmeği bölüşür gibi...Şimdi , bu tan karanlığında iki kızıl deniz buluştu sıkıca..İki dev silahın ateşlenmesi gibi parladı yürekler..Sularında sadakat demirlemişti bu iki denizin.Yeniden kavuşacakları büyük güne kadardı ayrılık.Ne kısaydı bu zaman aralığı aslında ..Belki tek bir an’ın içine gömülüydü bu süreç…O tek bir an içindi bu ayrılık…İki deniz , sularını çekti yavaş yavaş..Med -cezirlere saldılar çocukluk hatıralarını..O şiir gibi göğe öykünmüş erik ağacını ve olgun kara dutları derin sulara bıraktılar..Erikler ve kara dutlar sulara gömülürken düşündü Mehmed …Ayrılık , ölümden niye zordu sahi? Ölüm bu denli kolay ve meşakkatsiz akan bir nehirken bu yüreklerde ,ayrılık neden bir nehrin yatağıyla sökülmesi ve kuraklığa terk edilmesi kadar acıydı? Bilemedi Mehmed..Ve direnemedi artık Ali’nin yanardağ misali taşan yaralı bakışlarına…Ali’yi emin bir yere arkadaşlarının yanına ,bir başka savaşın içine zorlukla bırakabildi kalan son gücüyle….Ölümün hayatın içinden çekip çıkarılması gibi çakıyla kurşunlar çıkarıldı teker teker..Çıkarılan her kurşun Ali’yle Mehmed’in arasına yüzyılların adımlayamadığı bir hasreti sığdırıyordu ve her kurşunla ölüm ve hayat arasındaki mesafe biraz daha açıldı.. Ay ışığının şavkı Mehmed’in nurdan çehresine vururken , ölümün güzelliği parlıyordu alnında...O mu daha parlaktı , yoksa göğü mesken tutmuş ,ışığıyla zaptetmiş ay mı?.. Sessizce ayrıldı ordan Mehmed…Allah’a emanet olun ..Hakkınızı helal edin. ,sözlerini içini kıyan bir avazdan uzak tutmaya çalışarak fısıldadı geride kalan yarenlerine.…Sevgilisinin davetine , kusur etmeden ,onu kırmadan incitmeden ,bir an meraka düşürmeden yetişmek istermiş gibi yarasının acısıyla başını hafifçe bir omzuna eğmişti..Kaldırdı sonra başını göğe baktı..Gökyüzüne bandı acısını Mehmed…Başı dik devam etti yürümeye..Sancılarına sargı yerine aynı salevatı sardı..Aynı duaları kuşandı,süründü merhem diye….Aynı meleklerin kanatlarına sarındı ölümün beyazlığında…Bağı çözülen dizlerine yeniden söz geçirmeye çalışarak adımlamaya başladı sonsuzu yutan o karanlığı…Geldiği o yollardan aynı aşkın izlerine basarak tüm yaşamı ardında bir nokta , tarihin düşürüp kaybettiği bir hamiyet, asalete eklediği bir şerh olarak…Yürüdü Mehmed…Akan kanıyla bir aşkın haritasını çiziyordu…Adımları silinmeyecekti asla varlık sahnesinden …Ayak izleri diğergamlığının ,kavi ve sarsılmaz imanının bir yansıması olarak sonsuza kadar insanlık tarihinin üzerinde sema edecekti…O adımlar ,o parçalanmış nalınlar –o dev aşkın şahitleri nalınlar -tarihte görülmemiş bir cemiyetin ayak sesleri olarak –sonsuza dek yankılanacaktı sonsuz ufuklarda…Her yeni doğan yürek bu şereften pay almak istercesine büyüyecekti…Yüreklere sinecekti o parçalanmış , dağılmaya durmuş nalınların anlatılmaz şerefi..Bir şerbeti doya doya yudumlayacağı siperlere yaklaştı Mehmed… Arkaya dönüp bakası geldi...Köyde kalan anası…Ne yaman bir kadındı anası Nesibe…Ne er’di..Osmanlı ataları gibi gözükara ,cevval ve cengaverdi…Sakınmazdı düşmandan…Yiğit ve çalışkandı…Bebelerini askere gönderirken , kendisi de gelinleriyle birlikte cephelere erzak ve mermi taşıyordu , yarı aç yarı tok…Eşi de şehadet şerbeti içmişti bu yaman kadının…Kendi yiyeceğini düşünmüyordu kahraman Türk kadını Eşini ,kınalayıp gönderdiği kuzularını düşünmekti onun aşı…Suyu hasretti…Havası umuttu…Geleceği özgürlüktü…Önce vatandı....Her nefesi bir başka namluya dönüşmüş , bir başka dua idi…Durmuyordu Nesibeler ,Ayşeler ,….Bir başka cepheydi onların yürekleri ..Sarsılmaz kalesi vardı her kadının bu vatan topraklarında .Düşmanın göremediği , sezemediği bir yüce analık ve kadınlık duygusunun her gün daha kutsal renklere boyandığı bu yüksek kalelerde kadınlar baş edilmez ve başeğmez savaşçılardı...Belki onlar yenilmediği ,ruhlarında böyle bir fikre yer olmadığı içindi ki , savaş cephelerinde oğulları ve eşleri bükülmez demirler gibiydi…Mehmed ,anasının dağ gibi hasretine dayandı…Dayanmalıydı… Bir dağın yürüyüşü gibi ilerledi…O yürürken vatanı da özgürlüğe , bağımsızlığa koşuyordu.. Mehmed sonra yeni doğmuş bebeğini andı…Kokusuna doyamadan bebesini bırakıp koşmuştu cepheye…Bir baba ve oğul arasında neler yaşanırdı? Kaç bin yıl sığardı baba ve oğul arasındaki tek bir an’a? Kaç asırın şavkı aydınlatırdı bir gecenin karanlığını baba ve oğul bir olunca? Nasıl hayran olurdu bir oğul babaya ve baba kendini nasıl da görürdü oğlunun her bir tel saçında? Bunu düşündü Mehmed…Kendi babasını kendi çocukluğunu anımsadı birden…Kendini babası gibi güçlü ve sarsılmaz hissetti..Onun güçlü gölgesine öykünmüştü zaman ve tarihin acımasız dişlileri bu güçlü gölgeyi asla kemiremeyecekti..Şehit düşen babasının yerine koydu kendini.Kendisi babasıyla nasıl da övünürdü.Nasıl da yenilmez bir devdi çocukluğunda babası…Bebesi ,biricik oğlu Ahmed de onunla öyle övünecekti…Belki oğlunun yürüyüşünü , gülüşünü ve ona baba diyerek ansızın kucağına atlamasını , koşmasını ,o yıldız gözlerinde parlayan ışığı , baba Mehmed göremeyecekti…O minik yüzdeki ayışığının dünyayı nasıl da aydınlığa boğduğunu hissedemeyecekti…Ahmed’inin o cennetleri imrendiren kokusunu duymaya çalıştı kan ,barut ve ceset kokularının arasından..Duydu da …Doya doya çekti içine..Birden bu düşüncenin onu siperlerden alıkoyacağını düşünüp bu hayalin korkunç cazibesinden sıyrılmaya çabaladı…Ahh nasıl da kucağına almayı istedi bir an…Bir bebeğin can toprağına hayat saçan ağlayışına ve hasretine yenildi birden dev Mehmed…Küçük bir bebeğin saf süt kokan nefesine nasıl da çaresiz bir teslim oluştu bu…Mevla’ya emanetsin ,oğlum diye fısıldadı…Mecalsiz bırakmıştı oğlunun hasreti onu…Kendi küçük kopyasının da gelecekte nasıl dev bir Memed’e dönüşeceğini düşünüp gülümsedi…Hasretle yad etti…Vatanım ,diyebildi hasretin ona bakan acı gözlerine … Sonra eşini ,mahremini hatırladı Mehmed…Bir güneş gibi böldü karanlığı sevdasının hatırası…Kiraz’ının ona son bakışı Mehmed’in yüreğini dağlayan tek kurşundu…Kanlar içinde kalmıştı yüreği o son bakışla..Gitme dememişti Kiraz ,bunu nasıl derdi ki…Bilakis git demişti, bir sultan edasıyla uğurlamıştı ya askerini..Elleri nasıl da sıcaktı o an..Yüreğine dayanamam , dediği bir ateş düştü ..Ondan ayrı kalmak ve buna gönüllü olmak…Kiraz’ın hayali siperlerde bir görünüp bir kaybolan meleklere benziyordu..…Mehmed’in yaralandığı an Kiraz’ın hayali bir kor gibi akmıştı içine ve o an gül çehresi nasıl da ufka yağmıştı…Bir yağmura tutulmuş gibi hasrete boğuldu ..Karanlıkta ağaçların altında Kiraz , kucağında Ahmet olduğu halde ona bakıyordu.O ceylan duruşu tanıdı Mehmed…Karanlıkta aşkının beyaza buladığı örtüye bürünmüştü Kiraz…Beline uzanmış siyah saçları , gecenin karanlığına ve gökte ayın parıltısına meydan okurcasına , saçılmış siyah inciler gibi dökülmüştü…Bakışı biraz şaşkın ve biraz da ürkekti…Takvim sayfaları birden tanıştıları ve o ilk bakıştıkları ana geri döndü …Şeref timsali bu kadının bu ürkek duruşunun altında yatan eşsiz cevheri yeniden soludu..Ancak onu ilk kez mi görüyordu yoksa , emin olamadı…Hayata o yoldan teğet geçiyordu Mehmed ve işte Kiraz’ı karşısındaydı..Ve hayat , işte onu asıl vuracak silah- Ahmed-‘le , kendisine nişan almıştı…Geri dönmeye davrandı ,gerçekle vehmin karıştığı o noktada Mehmed ,hangi hayatın daha gerçek veya hangisinin daha çok kurgu olduğuna akıl erdiremeden kaçırdı hayalini Kiraz’ından…Ya ellerini uzatırsa bana ,nasıl tutarım kendimi , nasıl karşı koyabilirim kadınıma,diye bu hayalden kaçmak ve kaçmak istedi .O kaçtıkça Kiraz’ın geceyi parçalayan yumuşak ve hasret dolu sesi onu buluyor , o sesle binlerce mayın yüreğinde aynı anda patlıyordu..Ahmed’in ansızın ağlayışıyla eridi hayal birden , bir nehir gibi aktı …Ve sevdasının sesi siyah bir ufukta yankılanarak söndü..Ona gitme demiyordu Kiraz…Sadece bir bakıştı ona kalan…Ve bir akıştı bu ölüm yolunda yahut gerçek hayata bir yakarıştı….Siperler beni bekler , Kiraz’ım …Kiraz.. Siperlere yürüdü Mehmed…Geride bıraktığı hayatına dönüp bakmadan…Şehit kanıyla bir nehre dönüşen bu ölüm çukurunda yeni ,taptaze ve sonsuz bir hayatın kopmaz ipine tutunmak için yürüdü.…Gözyaşları , akan kanları yeniden eritecek kadar sıcak ve bakışları , ay’ı göğün kucağından düşürecek kadar ateşti.. Gözlerini yumdu Mehmed…Akan yaşları melekler incitmeden , zayi etmeden toplayıp nurdan kaplar içinde Arşı ala’ya çıkarıyorlardı…Gök inliyordu bir canlı şehidin ab-ı hayat misali akan yaşlarının heybetinden…Korkusuzdu ve mutluydu Mehmed…Sevdiğine koşan bir genç kız gibi huzurluydu…Siperler iyice belirmişti karanlıkta…Mehmed güller buldu arkadaşlarının yerine..Baygın ,mecalsiz ve sessiz , siperlerde kokusunu kızıla bırakan gülleri seyretti bir an……Kan kırmızı güllerin yanına ,siperin içine bir yaralı ceylan gibi devrildi .. -Allahhhh!….diyebildi…Mevlam geldim… …Huzurda aşkı içmeye geldim…Esirge beni… Etrafta melekler zümrüt kaplar içinde şehitlere sonsuz hayatı sunuyordu…Bir kızıl aşkın huzmeleri , can’ları usulca yıkamaktayken eşsiz bir tarih kendini yeniden ve en baştan ,tüm kusurlardan arınmış harflerle yazıyordu burada…Bir kızıl aşka kesilmiş Gül’ün aşkını konuşuyordu şehitler..Tan , ağarmaya duracaktı neredeyse nurun şiddetinden…Vuslatı giyinmişti gece ayın şahitliğinde…Başını dayadı Mehmed bir meleğin göğsüne …Gökte ay ,kızıl güllere öykünmüş , utangaç bir pembeye çalmıştı rengini..Ve ağaçlar ,dallarını siperde açmış güllere uzatmıştı güneşe uzatır gibi…Ve gece , sakladı karanlığını kızıl güllerin ardına…Mehmed,diline dolamıştı sevgilisinin yüce adını…Ve bir gülüşün sıcaklığına teslim etti kendini …Canından sonsuzu devşirecek Gül’e ve gülüşe… Tüm kainat ve gökyüzü bir kızıl Gül’den ibaretti şimdi…..Başka bir şey görünmüyordu…
İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık | Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi | |
İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim
Yapım, 2010 | © leyla karaca, 2010
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz. |