..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Hala çevrende bulabileceğin güzellikleri bir düşün ve mutlu ol. -Anne Frank
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Fantastik Roman > Diren Yardımlı




15 Nisan 2008
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi  
Diren Yardımlı
"İnsanlar genelde yaşamları değersizleşince ona bir son vermeye kalkışırlar. Sen ise yaşamın çok değerli olduğunu düşündüğünde ölümü kendine anımsatma ihtiyacını duyuyorsun," dedi doktor.


:BEAA:

   “Bir kitap yazıyorum,” dedim kahvaltı masasında.
   “Ne?”
   Başımı salladım.
    “Nasıl bir şey?”
    “Bir roman,” dedim. “Kendi deneyimlerimden yola çıkarak.”
    “Nasıl? Bütün bu ölüm meseleleri mi?”
    “Evet, iyi bir konu olur diye düşündüm.”
    “Kesinlikle! Ben ne zaman okuyacağım?”
    “Biraz daha yazayım...” dedim.
   Bir yalandı hepsi. Kitap falan yazdığım yoktu. Dün akşama kadar bir kitabı bitirecek kadar yaşayacağıma dahi ihtimal vermezdim. Ama Duygu için bunun ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Çocukluğumdan beri en büyük hayallerimden biri oturup bir roman yazmak olmuştu. Duygu’nun da en büyük hayallerinden biri, bir gün oturup benim yazdığım bir romanı okumak olmuştu. Ve bugün o gündü...
   Yalanımı uzun sürdürmeye niyetli değildim. Daha o öğlen Duygu evden ayrıldığında oturup yazmaya başladım. Bahsettiğim konu, doğrusunu isterseniz, o an aklıma gelmişti, ama aklıma yatmıştı da. Oturup yazmaya başladım. İlk satırlarım şöyleydi:
   
Ölüm mü peşime düşmüştü, ben mi onu kovalıyordum, bilmiyorum. Her durumda ne o beni yakalayabiliyor, ne ben ona ulaşabiliyordum. Herkesten kısa yaşadığımdan olacak, herkesten uzun ölüyordum.
   
   Bütün gün ve bütün gece yazdım durdum. Sözcükler kendiliğinden dökülüyordu. Sabaha doğru bilgisayarın başından kalktım. En az yirmi sayfa yazmış olmalıydım. Yorulmuştum. Gerindim. Esnedim. Esnemelerim sıklaşınca yatak odasının yolunu tuttum. Üzerimi değiştirdim, yorganımın altına girdim. Ama parmaklarım dursa bile, beynim hala yazmaya devam ediyordu. Yarım saat kadar, yatakta kendimi bir o yana bir bu yana attıktan sonra çaresizce kalktım. Mutfağa gidip kendime bir kahve koydum. O sırada ışık hızıyla cümleler aklımdan geçiyordu. Bilgisayarın başına geçtim ve yazmaya devam ettim. Sabahı doğan güneş ve uyanan kuşların sesiyle karşıladım. Hâlâ yazıyordum ve yazacak daha o kadar çok şey vardı ki! Ama sonra noktayı koydum.
   Yarım saatlik bir uykudan sonra işe gitmek için hazırlandım. Berbat görünüyordum, ama bu berbat görüntünün altında yeniden dirilen bir ruh yatıyordu. Yazdıklarım yaşamda aradığını bulamayan, çünkü ne aradığını bilmeyen bir ruhun itiraflarıydı. Çözüm olarak ölümü seçmişti, ama orada da onu bekleyenleri bilmiyordu. Bilinmezlikler içinde yüzen bu zavallı ruh, geriye yapabilecek tek bir şey olduğuna karar vermişti. Ölümünü hayal etmek. Ve bu roman, ölümün nasıl bir şey olabileceği ile ilgiliydi.
   O gece, geçen gece yazdıklarımı baştan sona okumaya karar verdim. Duygu’yu arayıp akşam gelemeyeceğimi söyledim.
   Bilgisayarımı açtım, bir önceki akşam yazdıklarımı okumaya başladım. Ve biliyor musunuz, daha üçüncü sayfaya gelmeden hiçbirini beğenmediğimi fark ettim. Akşamın heyecanıyla, sarhoşluğuyla yazılmış şeylerdi bunlar. Sabırlı, ayrıntılara dikkat eden bir yazarın asla yazmayacağı şeyler. Ressamın karakalem çalışmalarıydı bunlar. O da en iyi ihtimalle. Dosyayı bir diskete kaydettim ve bilgisayarımdan sildim. Daha gerçek bir şey olmalıydı. Tekrar yazmaya başladım. Bu kez şöyle başlıyordu:
   
    Burada yatmış ölüyorum....
   
   O geceyi de sabahladıktan sonra masamda duran disketi kırıp attım. Bu yazdığım, bir öncekinden çok daha iyi olacaktı.
   Bu birkaç gün daha böyle gitti. Sonunda yazdıklarımı Duygu’ya okumaya karar verdim. Akşamları annesinin evinde oturuyorduk ve Duygu yazdıklarımı hepimize okuyordu. Annesi yazdıklarımdan çok etkilenmişti, Duygu da romanın içine, daha ilk satırlarından girmişti. Hüzünlü bölümlerde gözleri yaşarıyor, sesi ağırlaşıyordu. Heyecanlı yerlerde bazen susuyor, sonunda neler olacağını öğrenmek için hızla içinden okumaya başlıyordu. Bu bazen o bölümün sonuna kadar devam ediyordu; ben de ses çıkarmıyordum. Onu bu şekilde görmek, yazdıklarımın yarattığı bu inanılmaz etkiyi gözlemlemek beni adeta büyülüyordu. Bu kızı ne kadar sevdiğimi ve yazdığım şeyin ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum sadece.
   Birkaç gece sonra artık geceleri onların evinde kalmaya başladım. Aramızda yepyeni bir ilişki doğmuştu—eskisinin anıları üzerine. Elbette bu arada benim de bazı fedakarlıklar yapmam gerekmişti. Duygu’nun da istekleri vardı benden.
   Bunların bir tanesi aramızın tekrar gerilmesine neden oldu.
   “Bir psikiatrist görmeyi düşünür müsün?” diye sordu bir akşam durup dururken.
   “Ne?”
   Bir şey demedi.
   “Nerden çıktı bu şimdi?” diye sordum.
   “Doğrusunu mi istiyorsun?”
   “Evet, lütfen,” dedim.
   “Kızmayacaksın ama.”
   “Kızacağım.”
   “Yazdıklarından,” dedi.
   “Yazdıklarımdan mı? O kadar mı kötü?”
   “Gökçe, yazdıkların inanılmaz.” Bana doğru eğilip ellerimi avucunun içine aldı. Yalvaran gözlerle bakıyordu bana daha şimdiden. “Hayatımda bu kadar dürüstçe yazılmış bir hikaye okumadım. Bunu seni tanıdığım için söylemiyorum. Ama bunları yazan kişiyi tanıyor olmam beni korkutuyor biraz.”
   “Korkutuyor mu?”
   “Evet. Dün akşam anneme sordum, bu düşündüğüm şey çok mu saçma diye. O daha önce düşünmemişti, ama ben söyleyince...”
   “O da mı böyle düşünüyor?”
   Kızmak üzere olduğumu fark etti, kısaca,
   “Benim niye böyle düşündüğümü anladı,” dedi.
   Kızmayacaktım. Kızamayacak kadar ruhum yumuşamıştı.
   “Hiçbir şey anlamadım, Duygu. Yazdıklarımı beğendiğin için beni psikiyatriste mi göndermek istiyorsun?”
   Güldü.
   “Öyle de denebilir. Yazdıkların çok gerçek,” dedi. “Rüyalarıma giriyor.”
   Gülümsedim.
   “Güzel evet, ama ben bu yazarın bir süre daha yaşamasını istiyorum.”
   “Bitene kadar yaşayacak Duygu.”
   “Ya ondan sonra?”
   “Bir süre daha yaşayacak.”
   Kararlılıkla başını salladı.
   “Duygu!” dedim gülerek. “Ne dediğinin farkında mısın? O zaman bütün yazarların psikatriste gitmeleri gerekirdi. Hepsi ruhlarında çözemedikleri sorunlar olduğu için oturup yazıyorlar. Dostoyevski’yi bırak psikiyatriste göndermeyi, düpedüz bir akıl hastanesine tıkman gerekirdi! Böyle düşünecek olursan Freud’un kendisini bile bir psikiyatriste göndermen gerekirdi!”
   “Olabilir. Ben Dostoyevski’nin sevgilisi olsaydım onu da gönderirdim.”
   Tekrar güldüm. Komik oluyordu. Ama ciddiydi.
   “Sen ciddisin?” dedim.
   “Van Gogh intihar etti. Yanlış hatırlamıyorsam Tolstoy da öyle. Senin şu çok sevdiğin Stefan Zweig de öyle. Ve hiçbiri de senin gibi ölümle yatıp kalkmıyordu.”
   “Beni kimlerle karşılaştırdığının farkında mısın?”
   “Durmadan şu ölümle yaşam arasındaki ince çizgiden bahsedip duruyorsun Gökçe. Birinden diğerine geçmenin ne kadar kolay olduğunu söylüyorsun.”
   “Kolay çünkü. İntihar etmek dünyanın en kolay işi. Sadece benim gibi beceriksizler başaramıyor.”
   “Bu komik değil.”
   “Duygucuğum, kurgu bütün bunlar!” dedim. “Fiction. İnsan yazarken bazen heyecanlanır. Gerçekleri daha güzel duyulsun diye abartır.”
   “Hiç yazıp da yazarken o kadar heyecanlanıp yazdıklarını o an gerçeğe dönüştürmeye kalkışan biri var mıdır acaba...” dedi, kendi kendine.
   “Bilmem. Vardır belki.”
   “Her neyse... bence... hem romanına da iyi gelir belki.”
   “Psikiyatrist mi?”
   “Evet, bir sürü şey görürsün kendinle ilgili.”
   “Ben kendimle ilgili bir sürü şey görmek istemiyorum belki.”
   “İstiyorsun, istiyorsun... sen bir yazarsın.”
   “Tamam, o yüzden de yazıyorum. Kendimi keşfetmek istiyorum. Başkası bana anlatırsa bana ne gerek kalır ki?”
   “Ne?”
   “Duygu, ben cevapları bilmediğim için yazıyorum. İnan bana, soruları bile bilmiyorum. Niye yazdığımı bile bilmiyorum! İnan bana, hepsi çok saçma. Bir şeyler bilsem yazmazdım.”
   “Bilmiyorum...”
   “Annen mi soktu bunları kafana?” diye sordum bu kez. Bunun tehlikeli bir soru olacağını bilerek. Nitekim kızdı da.
   “Üf, hayır Gökçe. Annem sokmadı kafama. Şu an iyi görünüyorsun, ama ben hâlâ emin değilim. İyi bir psikiyatriste gidersen, kısa bir süreliğine bile olsa, beni çok rahatlatmış olursun.”
   “Saçma,” dedim.
   “Saçma maçma, bunu senden müstakbel nişanlın olarak istiyorum sadece.”
   “Bana evlenme mi teklif ediyorsun?”
   “Teklif etmiyorum. İkimiz de yaşlanıyoruz ve gideceğimiz yol belli. Ölü bir koca istemiyorum o gün geldiğinde.”
   Bir süre hiçbir şey söylemedim.
   “Bana evlenme teklif ediyorsun,” dedim.
   “Romanını bitirirsen, psikatriste gidersen ve elbette yaşarsan seninle evlenirim,” dedi.
   “Hem teklif ediyorsun, hem kabul ediyorsun... bonkörlüğün göz yaşartıyor,” dedim.
   Ama öylesine ciddi bakıyordu ki, şakaya vuramayacağımı anladım.
   “Bunu kendin için mi istiyorsun?”
   “İkimiz için.”
   “Duygu, ben iyiyim,” dedim.
   “Ben değilim ama!”
   “Niye?”
   “Gökçe, korkuyorum. Anlamıyor musun? Daha bir ay bile geçmedi, hayatımız hastanelerde geçiyordu. Daha hiç bir şey belli değil.”
   “Belli, bir sürü projem var artık. En azından onları gerçekleştirmeden ölmeye niyetim yok.”
   “Bak işte.”
   “Ne..?”
   “Yine garip konuşuyorsun.”
   “Nesi garip bunun?”
   “Bana iki saniye önce projelerin için yaşadığını söyledin.”
   “Hayır, bunu demek istemedim,” dedim. “Ölmek istemiyorum artık.”
   İzleyen birkaç gün birbirimize çektiğimiz upuzun nutuklar ve verdiğimiz çetin kavgalar sonunda Duygu beni ikna etmeyi başardı. Bir psikiyatriste gidecektim. Hâlâ bu düşünce bana komik geliyordu, ama sonuna düşündüm, “n’olur ki?”
   Birlikte iyi bir psikiyatrist aramaya koyulduk. Nişantaşı’nda oldukça pahalı görünen bir kliniğe girdik. Genç ve güzel bir kadın bizi karşıladı.
   “Baştan söyleseydin psikiyatristimin böyle biri olacağını, boşu boşuna kavga etmezdik,” diye fısıldadım
   “O sadece sekreteri gülüm,” dedi, ayak bileğime çaktırmadan sıkı bir tekme atarak.
   Sonra psikiyatrist çıkıp geldi. Sevimli bir adamdı. Beyaz sakalları, kocaman kare gözlükleri vardı. Ona Doktor Freud adını vermemiz uzun sürmedi.
   “Hoş geldiniz!” dedi.
   “Hoş bulduk,” dedik koro halinde. Şaşırmış bir şekilde baktı bize.
   “Anladığım kadarıyla evlilik sorunlarınız yok.”
   Yine koro halinde güldük.
    “Henüz evli değiliz,” dedi Duygu.
   “Henüz?” dedim Duygu’ya bakarak. Elini ağzına götürdü.
   “Evli değiliz işte,” dedi.
   Adam bize bir süre bakıp gülümsedi.
   “Peki, sorun ne o zaman?”
   “Sorun o,” dedi Duygu beni göstererek.
   “Hayır, sorun onun bende bir sorun olduğunu düşünmesi,” dedim.
   “Bu durumda hanginizin terapiye ihtiyacı var?”
   “Sorun bende mi acaba?”
   “Sorunu Gökçe size anlatsın,” dedi Duygu. “Bir iki terapi yapın, o size sorunu anlatır. Sonra karar veririz sorunun kimde olduğuna.”
   “Aslında benim bir sorunum yok Doktor,” dedim. “Vardı bir zamanlar. Durmadan kendimi öldürmeye kalkıyordum.”
   “Nasıl?”
   “Durmadan kazalar geçirip duruyordum.”
   “Kendini öldürmek o kadar da zor olmasa gerek,” dedi Doktor. Ama Duygu’nun yüzündeki bakışı görünce bunun bir şaka olduğunu belirtmesi gerekti.
   O akşam Duygu, nasıl geçti diye merak etti.
   “Ölüm hakkında konuşup durduk sadece,” dedim.
   “Hiç senin durumun hakkında bir şey sormadı mı?”
   “Yok, anti-ölüm ilacı verdi bir tane.”
   “Üf dalga geçme.”
   “Hayır sormadı, garip... hiç beni merak ediyor gibi bir hali yoktu.”
   “Tutmadım zaten bu doktoru.”
   “Niye? Ben çok sevdim...”
   Ve doktorun da istediği buydu belli ki.
   
   * * *
   
   Haftada üç gün terapiye gitmeye başladım. Ve inanır mısınız, iyi de geliyordu. Doktor Freud tıpkı o eski zaman analizcileri gibi ilaçlara, kimyasallara inanmıyor, terapileri, mümkünse çocukluğuma, hatırlıyorsam da ondan öncesine kadar inen terapileri tercih ediyordu. Ara sıra Duygu’yla beraber gittiğimiz de olurdu. Duygu da sevmeye başlamıştı onu, hele de Duygu’daki hayatı boyunca tanımadığı babasına karşı duyduğu komplekslerini ortaya çıkarınca daha bir ilgilenir olmuştu.
   Bazı seanslarımızda ona uzun uzun çocukluk anılarımızı, yaşadıklarımızı anlatıyor, oldukça nostaljik terapiler geçiriyorduk. Bunların sonunda Duygu sık sık gözleri yaş içinde, o eski günlerin etkisinden kurtulamadan klinikten çıkıyordu. Ve ben de Duygu kadar arıyordum aslında o eski günleri. Hatta bir keresinde Doktor Freud’a bir itirafta da bulunmuştum.
   “Dünya o zamanki kadar basit ve heyecan dolu olsaydı,” demiştim. “Ben de sanırım bunların hiçbirini göze alamazdım.”
Meraklı gözlerle bana bakmıştı.
   “Bundan dünyayı karmaşık ve heyecansız bulduğunu mu çıkarmalıyız?” demişti, cevabını benden daha iyi bilerek.
   “Yaşamı sevenin ölümden korktuğunu söylerler...” dedi. “Ama ben bu kadar emin değilim bundan.”
   “Niye?”
   Gözlüklerini gözlerine itti.
   “Bazı felsefecilerin de söylediği gibi yaşamla barışık olanın ölümle de barışık olmasını beklerim.”
   “ Ben her ikisiyle de savaş halindeyim.”
   “Öyle misin?” diye sordu merakla.
   “İkisini de başaramıyorum en azından,” dedim.
   Bir süre bir şey söylemeden baktı bana sadece.
   “Bir tatile mi ihtiyacım var?”
   “Hayır,” dedi gülümseyerek. “Tatiller gelir geçer. Sana iki çözüm paketi önerebilirim. Biri hayatını baştan kur, ama bu pratikte pek mümkün değil, ikincisi de—”
   “Bardağın dolu yarısını görmeye çalış mı?” diye sözünü kestim.
   “Hayır. Onu gördüğünden zaten kuşkum yok. Oldukça neşeli ve iyimser bir insana benziyorsun. Belki de o dolu yarıyı görmek senin canını sıkıyor.”
   “Nasıl?”
   “Heyecansız olmasının nedeni herkese karşı fazla iyi davranıyor olmandan kaynaklanmasın?”
   “Bu ruhsal bir bozukluk mu?”
   “Bozukluk demek doğru olmaz. Ama bazen bazı şeyleri örtmek için başvurulan bir yol olabilir.”
   “Ah hayır,” dedim hemen. “Öyle değildim aslında. Oldukça yorucu ve hiç şüpheniz olmasın, çok da can sıkıcı bir insandım ben. Duygu’ya sorun. Bunca yıl nasıl katlandı bana... bence yaşamın en büyük sırlarından biri bu işte.”
   “Sence niye değiştin o zaman?”
   “Bilmiyorum. Son zamanlarda böyle iyi bir insan oldum. İşin doğrusu şu doktor; ölümle yüzleştikçe daha mutlu bir insan oluyorum ben. Sanırım Duygu’yu da endişelendiren bu. Ben her ikisiyle de barışık değilim, ama sanırım aynı anda her ikisini de istiyorum. Ölümün sokağın köşesinde olduğunu düşündüğüm zaman, herkesle barışık olabiliyorum. Ondan uzaklaşınca huzursuz hissediyorum kendimi. Hayatı çok ciddiye almaya başlayınca, onun çok içine girince tekrar ondan kurtulmak istiyorum sadece.”
   Başını sallamıştı. Bir şey dememişti. Sanırım bu onun da alanını aşıyor, daha çok felsefecilerin alanına giriyordu.
   “Bu oldukça derin bir konu Gökçe,” dedi.
   “Evet, biliyorum— tahmin ediyorum daha doğrusu.” dedim.
   “Aradığın yanıt, çoğu kez felsefecilerin “Niye varız?” diye sorduklarında aradıkları yanıt. Bana kalırsa sormalarının da nedeni seninki gibi bir şey. Hiçbiri de, bildiğim kadarıyla, ona ikna edici bir yanıt bulamamışlar.”
   “Bilmiyorum... ben bir yanıt da arıyor değilim aslında. Sorduğum bir soru da yok. Yaşamı çok sevmemeye başladım, o kadar.”
   “İnsanlar genelde yaşamları değersizleşince ona bir son vermeye kalkışırlar. Sen ise yaşamın çok değerli olduğunu düşündüğünde ölümü kendine anımsatma ihtiyacını duyuyorsun.”
   “Bundan ne çıkarıyorsunuz? Deli miyim?”
   “Delilik göreli bir kavram. Her birimiz diğerimize göre bir nebze deliyiz aslında.”
   “Peki o zaman..?”
   “En güzel noktada bırakmak mı istiyorsun?”
   “En güzel noktada... hayır, o da değil...”
   “Ne o zaman?”
Dudaklarımı büktüm.
   “Seni uzlaşımcı olmaya davet edebilirdim,” dedi Doktor. “Her şeyi olduğu gibi kabul et diyebilirdim. Ölümü hepimiz gibi bir gün sen de tadacaksın. Şimdi yaşamın tadını çıkarmaya bak. Ama sanırım bu yanıt seni tatmin etmeyecektir.”
   “Sanmam,” dedim.
   “Anlamsız şeyleri görmemeye çalış, anlamlı olanlarla yaşamaya çalış da diyebilirdim. Ama bunu da demeyeceğim çünkü bunu zaten yapıyorsun anladığım kadarıyla. Ama bazen anlamlılığın da anlamını yitirdiği olur.”
   “Anlamlılığın anlamını yitirdiği...” dedim, sözlerini tekrar tartarak. “Evet,” dedim. “Böyle bir şey işte.”
   Gülümsedi. Nihayet bir yerlere varabilmiştik. Beni heyecanlandıran başka bir şey daha olmuştu. Bu düşünce hoşuma gitmişti.
   “Sizin için bir sakıncası yoksa bunu romanımda kullanabilir miyim?”
   Güldü. Bir süre daha konuştuk.
   “Bana şizofreni teşhisi mi koyacaksınız bu işin sonunda?” diye sordum.
   “Hayır, hiç sanmıyorum. Bir şizofren bu soruyu asla bu şekilde sormazdı,” dedi.
   “Neyim peki?” diye bilmek istedim.
   “Bilmiyorum, belki de gerçekten oturup yazdıkça bunların cevabını bulacaksın,” dedi. “Yazarak birçok sorunun yanıtına insan tek başına ulaşabiliyor. Ben sana ne olduğunu söyleyemem, şanslıysak eğer, sana ne olduğunu bulabilmen konusunda yol gösterebilirim. Doğrusunu istersen Gökçe, ilk defa karşıma senin gibi biri çıkıyor. Ve bir itirafta bulunmama izin ver. Düşüncelerin beni etkiliyor, kendimi de sorgular oldum şu son zamanlarda. Akşam evde Sartre ve Camus’nun kitaplarını okumaya başladım. Bir tür varoluşçuluk sendromu gibi geldi bana seninki. “Dün annem öldü... yoksa evvelsi gün müydü...” der Camus. Bu bahsettiğimiz şey, anlamlılığın anlamını yitirmesi sendromu aslında sanırım hepimiz için bir miktar geçerli. Ve yine de literatürümüzde yok böyle bir şey.”
   Kısacası, doktor dürüstlüğüyle örnek bir insan olmasına ve benim de ona yeni bir sendrom teşhisi yaratma fırsatını vermiş olmama karşın, nevrozuma bir çözüm bulabilmiş değildi. Dediğine bakılırsa aynı nevrotik ruh hali ona bile bulaşmıştı. Bu tür konuşmalarımızdan Duygu’ya bahsetmiyordum.
    “Nasıl geçti bugün?” diye sorduğunda,
    “Erkek erkeğe,” deyip geçiştiriyordum. Duygu da o gün, derin konulara indiğimizi anlayıp daha fazla sormuyordu.


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Bir şeyler eksik
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
7 Ekim 2008
5. bölüm biraz daha lastikti. Çok fazla yazarlar ismi geçiyor. Andığınız bu yazarları her okurun tanımasını bekleyemez siniz. Hikâyenizde biraz daha “normallik” tavsiye ederim. Örneğin Gökçe ve Duygu’nun işinden, kazancından hiç bahsedilmiyor. Bir psikiatrist’ e gidebilecek kadar paraları olan boş gezer iki insan. Felsefeye ve ruh hallerine ağırlık vermeye çalışıyorsunuz. Buna normal hayattan daha fazla alıntılar ekleyerek yapsanız iyi olur. İnsanlar, nesneler, şekiller, sokaklar, evler, üçüncü ve dördüncü kişilerin eksikliğini duyuyorum. Bir de geceleri ve sabahları çok çabuk getiriyorsunuz. Düzeltme önerilerim: “Doğrusunu mi (mu!) istiyorsun?” Hâlâ bu düşünce bana komik geliyordu, ama sonuna (sonunu!) düşündüm




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın fantastik roman kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Diren Yardımlı, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.