..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
"Sevgi bilmekten doğar." -Mevlana
kitap-net.com
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri

 StumbleUpon...
 Son İleti:mavi, Toplam:2
 Yazarların Yabancı Dil Bi...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:10
 Yazı veya yazarlar ne kad...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:3
 Gerçek Aşk...
 Son İleti:şairades, Toplam:2
 İzEdebiyat Yaratıcı Yazar...
 Son İleti:Mehmet Ali Özler, Toplam:13
 İzedebiyat'la yenibir dün...
 Son İleti:Necat Dilaver, Toplam:1
 Nietzsche okumak......
 Son İleti:Haşim Gökçek, Toplam:10
 Doğum Sancısı...
 Son İleti:Erdal Geçer, Toplam:5
 Edebiyat konusunda erkekl...
 Son İleti:Diren Yardımlı, Toplam:2
 Gündelik hayat ve yazmak....
 Son İleti:Nilüfer Tunç, Toplam:4

Sanat, tıpkı dünya gibi, başına buyruktur, ve İnsanın dünyayı kavrayışı durmaksızın değişirken dünyanın her zaman aynı kalması gibi, Sanatın da insanların geçici kavramlarından bağımsız kalması gerekir; böylece Sanat özellikle ahlaktan bağımsız kalmalıdır çünkü ahlak, dünya üzerinde ne zaman yeni bir din çıkıp eskisini bir yana itse, sürekli olarak değişir.

-Heinrich Heine



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  




 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Öykü > Aşk ve Romantizm > Ali Uygur Selçuk




15 Nisan 2007
Karanlıkta Yürürken Sevmiştim
Ali Uygur Selçuk
Şimdi o, hayatımın anlamı dediğim kişi, ayaklarıma, elleri ve ayakları bağlanmış bir şekilde kapanmış daha ileri gitmemem için yalvarıyor. Daha ilerisinden ne kastettiğini merak ediyorum doğrusu. Ağzından, burnundan süzülen kanlar, vücudundaki morluklar ve ağlama sesini boğan garip bir uğultu. İçten içe ona, hayatımın anlamına acımadan edemiyorum doğrusu. Tüm bunlara değer miydi bilmiyorum. Buna sizin karar vermenizi istedim ey şanslı okuyucu.


:HBB:
Sevgili okuyanlar,

     Uzun süre taptığın, hala daha tapmakta olduğun kişiye, o bu haldeyken bakmanın vicdan azabı anlatılmaz. Evet pişmanım yaptığımdan, öbür pisliklerden bir farkım kalmadı belki de, ama artık bunları düşünmek için çok geç. Ona aşkla baktığın gözlerinin hiçbir şey görmemesinin bir sonucu sadece. Bir anlık kendini kaybediş, cinnet hali.
O eşsiz güzelliğe kıymak ki o her zarar gördüğünde onu korumak isteyen, o her göz yaşı döktüğünde içten içe ağlayan ben. Şimdi ise bunları yapmak ona. Dokunmaya bile kıyamadığın o narin teni incitmek, hayranlıkla baktığın gözlerinden yaş getirmek ve tabiî ki haddi hesabı olmayan kan. Bir süre sonra ağlamaması adeta. Göz yaşlarının yerine sadece kan gelmesi o eşsiz gözlerden.
Şimdi o, hayatımın anlamı dediğim kişi, ayaklarıma, elleri ve ayakları bağlanmış bir şekilde kapanmış daha ileri gitmemem için yalvarıyor. Daha ilerisinden ne kastettiğini merak ediyorum doğrusu. Ağzından, burnundan süzülen kanlar, vücudundaki morluklar ve ağlama sesini boğan garip bir uğultu. İçten içe ona, hayatımın anlamına acımadan edemiyorum doğrusu. Tüm bunlara değer miydi bilmiyorum. Buna sizin karar vermenizi istedim ey şanslı okuyucu. Sizin. Bu veda mektubunun da yazılış amacı bu zaten. Korkarım bu satırları karalarken ben bile ne yapacağımı kestiremiyorum.
İnsan amansız bir hastalığa yakalandığında, ne kadar yaşayacağından çok nasıl öleceğini düşünüyor. Bunu yaşayamayan bilemez ama inanın bana ;çoğu hasta acısız bir ölümü birkaç ay fazla yaşamaya tercih eder. Sabahları yaşadığım burun kanamalarının haddi hesabı kalmayınca içimi rahatlatmak için doktora gitmiştim. Ben günler önce yaptırdığım tahlillerin sonucunu aldıktan sonra işime gitmeye üşenirken, tanrı bu üşengeçliğime acımış olacak ki, o işe bir daha gitmememe sebep olacak haberi verdirdi bana. Tanrının elçisi doktor, uzun ince yüzünü kaplayan gözlüklerinin ardından bana bakarken oldukça soğuk kanlıydı. Hani derler ya ilk ölüm doktorların en zor anıdır diye ;işte her halinden anlıyordum ki az sonra bana vereceği haber kesinlikle ilk defa yapmadığı bir şeydi.
“Kansersin” dedi bana soğukkanlılıkla. “Beyninde ur var” diye devam etti. O an ne yaptığımı ne dediğimi pek hatırlamasam da nedensizce, doktor odasına girmeden önce bir anlığına göz ucumla gördüğüm kız aklıma takılmıştı. Beynim bana belki de oyun oynuyordur diye düşündüm. Belki de kafamdaki bu düşüncelerin nedeni o urdu sadece. Ben kanser olduğumu sorgulamadan hayatımda ilk defa gördüğüm bir kızı düşünüyordum. Doktor onu dinlemediğimi anlamış olacak ki sesini yükseltti :”lafın kısası, yorulmamanız ve dinlenmeniz gerekiyor.” Bu sözler bana gerçeği göstermişti. Gerçek bütün heybetiyle karşımda duruyordu. Gerçek o kız değildi bir urdu. Yapmam gereken onun güzelliğini hayal etmek değil dinlenmekti. Ve elbette ki o güzel gözü değildi arzulamamam gereken, cennetten bir köşeydi.

     Ölüm karşısındaki görevimi yaptım. Kızı düşünmeyi bırakarak o cennet köşesini hayal etmeye başladım. Sonraları öğrenecektim ki, beni o cennet köşesinden edecek şey bu kıza duyduğum aşk olacaktı. Şimdi düşünüyorum da, o cennet köşesini mi tercih ederdim yoksa bu aşkı yaşayıp zebanileri? Aslında cevabı çok basit. O kadar basit ki, bu satırları karalıyorum.
Doktor odasından çıkarken bir nevi iki canlıydım ben. Ben ve kafamdaki o garip canlı, bir ur. Doktor kapısını kapatmıştım ki urumu hayal etmemi tiz bir ses böldü. Çekingen bir şekilde el uzatan bayan bana selam veriyordu. Cennet köşesi yerine hayal ettiğim bu kız benimle tanışmak istiyordu.
     “Merhaba” dedi usulca. Hızlıca yanıtladım bu nazik selamı. Beni benden alan gözlerine bakarken. Işıl ışıl parlayan siyah gözler, ışıl ışıl. Bir an için her şeyi unutmuştum. Hiçbir dert kalmamıştı sanki. Sadece ben ve o. Filmlerde olan o garip sahneler gibi, bir yavaşlama uzaklaşma anı. Ve sadece o ve ben. Ben hatırlamıyordum ki aslında yalnız değildik. Benim unuttuğum büyük sorunum aslında bu tanışmaya bizzat tanıklık ediyordu. Sevgili urum bu aşkı, beynimde de olsa kalbimden önce öğrenmişti besbelli ki.
     Bir an veya daha uzun bir süre böyle geçtikten sonra toparladım kendimi ve konuşmaya devam ettik.Ben hipnotize olmuşçasına ona bakarken onun ses tonundaki soğukkanlılık yerini acımaya bıraktı. “Hastalığınız nedir acaba?” dedi. Usulca baktım. Ben hasta mıydım? Yoo sanmam. Geçen hafta biraz öksürüyordum ama iyileşmemiş miydim ben? Evet iyileşmiştim, ayrıca aşık da olmuştum. “Yoo gayet iyiyim” dedim. “Sizin adınıza çok sevindim” dedi.
     Sonra? Sonrasını hatırlamıyorum işte. Film orada kopmuş. Daha tanışmamıştık oysa ki. Uyandığımda başımda bekliyordu. Ne olduğunu anlayamamış şaşkınlıkla etrafıma bakarken doktorum yanıma yaklaştı ve usulca “bayıldın” dedi. “Bayıldım mı?” diye sordum. “Evet” dedi ve ekledi “tansiyonun düştü”. Ona baktım, aşık olduğum kıza. Gülümsüyordu. Tanrım ne sıcak bir gülümseme. Kalbim buz olsa eriyecekti adeta. Gülümsüyordu. Bir yüz hareketi basit bir hareket sadece bir insanı bu kadar etkileyebilir miydi? Etkiliyordu işte. Çok güzeldi, çok tatlıydı, çok şeydi. O an aklıma gelmeyen tüm sıfatların genel adıydı ‘şey’.
     Birkaç saat dinlendikten sonra Yelizle -dinlenirken tanışmıştık- dışarı çıktık ve bir kafeye gittik. Sevinçten havalardaydım adeta. O çok beğendiğim kız gelip benimle kendisi tanışmış ayrıca kahve içme teklifimi de kabul etmişti. Kesin o da hoşlanıyordu benden. Daha kahvelerimiz gelmemişti ki, içeri uzun boylu bir adam girdi. Ben bu kişinin tanıdık simasına kendimi kaptırmış kim olabileceğini düşünürken adam bize doğru yaklaştı ve masamızın yanında durdu. Yeliz ayağa kalktı, sarıldı ve adamın dudağına bir öpücük kondurdu. Gülüyordu. Çok güzel bir gülüş. Çok sıcak bir gülüş. Çok güzeldi. Ruhumu tüm kötülüklerden arındıran bir güzellik. Ama başka bir erkeğe sarılırken vardı o gülüş, o güzellik.
     Ben kendimi aldatılmış ve onuruyla oynanmış gibi hissederken, tüm bu olanlar yetmiyormuş gibi o meçhul adam masamıza oturup bana elini uzattı. Başıma daha önce yaşamadığım keskinlikte bir ağrı saplandı. Gözlerim kararmaya başlamıştı ki adam hala elini uzatıyor, bense nefret dolu gözlerle ona bakarken ağrıyan başımı tutuyordum. Bir anda tüm yaşamım boyunca kini o adama karşı hissettim ve elini büyük bir kinle sıktım. “Galiba tanımadın” dedi bana. Doğruydu, tanımamıştım. Ama bu adam bana çok tanıdık geliyordu. “Ben Onur” dedi. Kim bilir hayatıma giren Onur’lardan hangisiydi. Hayatımda çok sayıda Onur tanımıştım ama bu adamın yüzüne bir kez daha bakınca hatırladım kim olduğunu.
     Geçmişi, yakın geçmişi izninizle biraz bırakmak istiyorum. Az önce ben zihnimde geçmişi hatırlarken, Onur’un sesi düşüncelerimi böldü. Su istiyordu benden. Vereceğim yoktu. Ama yerde yatan, duvara zincirlenmiş haldeki bu haline ve elbetteki kanlar içinde oluşuna acıdım ve ona bir miktar su verdim. Evet inanılmaz ama öyle, acıdım. Keşke saatler önce de bu işe başlamadan acıyabilseydim. Şimdi tüm bu yaptıklarıma baktıkça kendime acıyorum. Çünkü gerçekten acınacak bir haldeyim. Onurun bu haline getirilmiş bir insanı televizyon haberlerinde ya da gazete köşelerinde görsem, onu bu hale getirenlere küfreder dünya üzerinde hala böyle insanlar var mı diye sinirlenirdim. Dedim ya artık kendime acıyorum diye. Maalesef ki ben de o küfrettiğim insanlardan biri olmuş durumdayım.
     Onur’a su verirken, göz ucuyla yine onun gibi zincirlenmiş ve kanlar içerisindeki Yeliz’e baktım. Çektiği acılardan olsa gerek uyuyordu belki de bayılmıştı. Ölmediğine emindim çünkü göğsü inip çıkıyordu. Ama iyi dayanmıştı sevdiğim bu acılara. O kadar işkenceye rağmen o küçücük isteğimi yerime getirmemişti. Oysa o küçücük şeyi yapsa serbest kalacağını da bilerek. Ama Onur’u bırakamamıştı ve o küçücük isteğimi yapmamıştı. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama o da Onur’u sevdiği için bu acılara katlanmıştı.
     O zaman mantıklı düşünseydim o işkencelerin hiçbirini yapamazdım herhalde. Şu bir gerçekti; ben Yelizi ne kadar seviyorsam o da Onuru o kadar seviyordu. Evet gerçek buydu. O benim için ne kadar değerliyse, Onur da onun için o kadar değerliydi. Tahammül edilemeyecek kadar acı bir durumdu bu. Onun bakışlarına dikkat etmiştim. Acı çekse de, işkence görse de o ışıltılı bakışları gördüm. O bakışlar bana hiç de yabancı olmayan bakışlardı. Ben de Yelize bakarken o ışıltıyı o mutluluğu saçtığımı düşünüyorum. Çünkü çok güzeldi, çok tatlıydı. Daha önce de dediğim gibi çok şeydi işte. Onu betimleyemediğimden dolayı kullandığım bir sözcük bu. Zaten ben basit bir bankacıyım. Onu ancak ussa bir yazar betimleyerek yazabilir ya da ancak usta bir ressamın fırçasından dökülebilir onun güzelliği kağıda. Çünkü çok güzeldi, çok tatlıydı çok şeydi işte.
     Yine kendimi ona fazla kaptırdım galiba. Neyse ben eskiye tekrar geri döneyim. Onuru tanıdığım daha doğrusu hatırladığım zaman o gün, büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Çünkü sadece saniyeler önce nefret ettiğim bu adam, benim lise yıllarımdaki en iyi arkadaşımdı. Dertlerimi, tasalarımı, sırlarımı, aşk acılarımı paylaştığım tek kişiydi. Babasının görevi dolayısıyla gittikleri yurtdışı bizi ayırmış, uzun süren ayrılığımız onun aşık olduğum kişinin sevgilisi olduğunu öğrenmemle bitmişti. Çok acı bir durumdu bu. Kafede o gün akşama kadar oturup muhabbet ettik. Bu anı başka bir zaman ve başka koşullarda yaşıyor olsaydık yerimde duramayacağımdan eminim. Ama o gün gayet sakin ve durgundum. Onur sürekli geçmişten konuşuyor bense bir yabancı gibi sadece dinliyordum. Onu dinlerken de yanı başında duran Yeliz’i izlemeyi ihmal etmiyordum. Ben Yeliz’i izlerken o da Onur’a bakıyordu. Gözleri parıldıyordu ve mutluydu. Ama o parıltının ve mutluluğun sebebi başka bir erkekti.
     Neyse ki Onur gün boyu kendini konuşmaya fazla kaptırmış, benim sevgilisini izlediğimi fark etmemişti. Hesabı ödedikten sonra, kalkmaya hazırlandığımız vakit içinde çok garip bir duygu hissettim. Kusarken hissettiklerinizden farklı değil. Kan tadı eşliğinde bir duygu. Ağzımdan kanlar boşalırken Onur ve Yeliz’e baktım. Birbirlerine sarılmış şaşkınlıkla bana bakıyorlardı. Onlara bakmaya devam ettim. Onur’u kıskandım. Öldüresiye hem de. Onun yerinde olabilmek için dua ettim kanlar hala boşalırken ağzımdan. Ama duaların bir faydası yoktu. Hayale de gerek yoktu. Gerçek çok açıktı. Yeliz Onurundu ve ben ölüyordum. Sonrasını hatırlamıyorum. Bayılmışım.
     Gözlerimi açtığımda evimin salonundaki kanepede tek başıma yatıyordum. Yelizle Onur beni evime getirmişlerdi ;ancak beni nasıl getirdikleri, evimi nasıl buldukları hakkında hala bir fikrim yok. Yerimden zorca doğrulurken kana bulanmış pantolonumu görünce bana ne olduğunu hatırlamıştım. Vücudumun kötü misafiri yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Üstümü başımı çıkarttım ve mutfağa giderek kendime bir şeyler hazırladım. O ana kadar saate bakma gereği duymasam da camdan içeri vuran ay ışığı bana zamanın gece olduğunu söylüyordu. Hazırladıklarımı bitirdikten sonra odama yönelirken masamın üzerinde bir zarf gördüm. Zarfı açtım ve okumaya başladım:

     Utku,
     Yarın iş olduğundan dolayı gitmemiz gerekti. Bil ki gözümüz orada kaldı. Umarım çok kısa zamanda iyileşirsin. Yarın tekrar buluşalım, daha konuşacak çok şeyimiz yad edecek çok anımız var.
Onur
     Çok şey mi vardı konuşacak sanki? Onuru bir daha görebilmeye tahammül edebilir miydim ondan bile şüphe duyuyordum. Sevdiğini eski bir arkadaşın yanındayken hele ki onlar arasında bir şey varken görmek dayanılacak bir durum değildi. I ise hiçbir şeyin farkında değildi ve konuşmak istiyordu. Eski bir dostu bulmanın sevincini yaşıyordu ;ama bulduğu o eski dostun kendisine nefret ve kinle baktığından haberi yoktu. İtiraf edeceğim, ona karşı kötümser duygular duymam beni hala bir vicdan azabına sürüklüyor. Ona karşı o nefreti hissederken de, ellerini zincirlerken de ya da sopayla vücuduna vururken de aynı azabı hissettim. Ama diğer duygularım o duyguyu bastırmaya yetti. Vicdan azabı da duysam sevdiğime sahip olan kişiydi o. Bu da bende Onur’a karşı dayanılmaz bir kin duymamı hiçbir zaman engellemiyor aksine sürekli artırıyordu.
     Ertesi gün, saatlerce aylak aylak yatarak, melenkolik şarkılar dinleyerek Yeliz’i düşündüm. Onu düşünürken hiçbir zaman hayal çizgisine geçmiyordum. Onun bana sadece arkadaşça baktığının farkındaydım. Onura ise benim ona baktığım gözlerle bakıyordu. Bu olgunun hiçbir zaman değişmeyeceğini biliyordum. Ama bilmek bazen bazı şeylerin önüne geçmiyor ne yazık ki.
     Saatlerce süren aylaklığım, düşüncelerim, burnumun aniden kanamasıyla son buldu. Kanlar içinde kendimi banyoya attım. Banyoda, lavabonun başında aynanın karşısındayken acınacak halimi gördüm. Çökmüştüm, yüzümün rengi bembeyazdı. O an bir gerçeği daha fark ettim. Ölüyordum.
     O günün akşamı onlarla son kez buluştum. Son diyorum çünkü o buluşma arkadaş olarak kalacağımız son buluşmaydı. Yemek boyunca ben Yelizi, Yeliz ise Onuru izledi. Çok güzeldi. Simsiyah saçları, simsiyah gözleri, gülümsemesi, her şeyi çok güzeldi. Onu izlerken yaşadığım mutluluk anlatılabilecek düzeyde değildi. Yaşadıklarımı doğu kültürlü birine sorsanız Nirvanaya, batılı birine sorsanız ise Mesihe ulaştığımı söyleyebilirlerdi. O akşam ne konuştuğumuzu –konuştum mu onu da bilmiyorum- hatırlamıyorum. Tek hatırladığım simsiyah gözler, saçlar ve bir avuç dolusu kıskançlık.
     O gün, Yelizi ve Onuru 2 ay boyunca son görüşüm olacaktı. Yelizi uzun süre görmemek benim için dayanılmaz bir acı olacaksa da kendimi tecrit etmeye ve ölümü beklemeye kararlıydım. Hiç kimseye söylemeden şehir dışında bir eve taşındım önce. Küçük ama güzel bir yerdi. Evin olduğu yerde fazla insan yaşamıyordu. Tenha ve uçsuz bucaksız bir yerdeydi ev.
     Benim uzun süre, hatta ölene kadar Yelizi göremeyecek olmam onu her haliyle yaşamama engel olamazdı. Evin bir odasını tamamen Yelize ayırdım. Odanın duvarlarını onun resmiyle kapladım. Odayı sürekli onun parfümüyle donattım ve müzik çalarımdan sürekli onun sesini dinledim. Bu odayı hazırlamak, onun resimlerini, kullandığı parfümü bulmak ve sesini kaydetmek hiç kolay olmadı ama ölene kadar bu sahte odayla ve bu sahte mutlulukla idare etmek zorundaydım kendimi çünkü onsuz bir an bile geçirmek acı veriyordu bana.
     Tüm iletişim araçlarından uzak, belirli ihtiyaçlar dışında dışarı çıkmadan 2 ay boyunca bu odada geçirdim vaktimi. Hiç sıkılmıyor, her an bir şeyler karalıyor ve elbette ki onu yaşıyordum. Karaladıklarım genelde Yelizle ilgiliydi. Onunla adeta dialog kuruyor, konuşuyordum yazdıklarımda. Her fırsatta onu ne kadar çok sevdiğimi söylüyordum. Bunun yanı sıra gururla söylemek istiyorum ki, her şeyden uzak kendimi tecrit ettiğim bu 2 ay boyunca aklımı hiç yitirmedim. Hiçbir hayal veya gerçeküstü şeyle karşılaşmadım. Usulca yerimde oturarak günden güne artan acılarımla ölümü bekledim. Çektiğim acılar dayanılmazdı. Başıma dayanılmayacak kramplar giriyor, beni yerlerde süründürüyordu. Bir ara o kadar acı çeker olmuştum ki, burnum kanadığında yerimden bile kalkamıyor, kanlar içinde bir savaş yaralısı misali onun fotoğraflarına bakarak acılarımı dindirmeye çalışıyordum.
     2 ayın büyük kısmını bu acıları çekerek yaşadım. Eve geldiğimden beri kaç günün geçtiğini bilmiyor tarihi ise hiç hatırlamıyordum. Dünyada, ülkemde ve çevremde yaşananlar hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bana yıllar kadar uzun gelen bu sürede acaba sevgili ülkem sözde laiklerle mi yönetiliyordu hala? Ya da hala bazılarının uşağı mıydık biz? Bu gibi düşünceler aklımda çok az yer ediyor geri kalan tüm düşüncelerimi Yeliz’e ayırıyordum.
     Dayanılmaz acıları çektiğim o günler bitince hala hayatta olduğuma şaşıyor o acıları nasıl atlattığımı düşünüyordum. O iğrenç günlerde gördüğüm rüyaları hatırlıyor, gerçekleşmemesini diliyordum tanrıdan. Eğer o rüyalar gerçekleşmiş olsa Yeliz’i bir çok kez mezara göndermiş olacaktım.
     Acı çekmediğim o günlerin sonuncusunda Esenle konuşmaya karar verdim. Kendimi ölüme çok yakın görüyordum ve ölmeden onunla konuşmak istiyordum. Beni terslese bile ondan ölmeden önce son bir şey isteyecektim. Bana, Onura baktığı gibi bakmasını. Bunu gerçekleştirmek isterken şiddet kullanacağım hiç aklıma gelmemişti. Evet aklımdakiler bu kadar basitti ama içimde biriktirdiğim kin, olayların bu boyuta ulaşmasına neden olacaktı.
     Kafamda her şeyi oluşturduktan sonra evden çıktım. Bu uzun bir aradan sonra dışarıyı ilk kez görüşümdü. Güneş ışığı beni bir hayli rahatsız ederken, aldığım o ilk nefes de ciğerlerimi yakmıştı. Temiz havada bir müddet yürüdükten sonra Yeliz’in evine gittim. Şansıma evdeydi ve kapıyı o açtı.
     Beni görünce çok büyük bir şaşkınlık yaşadı. Bir ölü görmüşçesine teninin rengi beyazladı ve ağzı açık kaldı. “Sen” dedi şaşkınlıkla “bunca zamandır nerelerdeydin?” diye devam etti ve ekledi “herkes seni çok merak etti, başına bir şey geldiğini zannettik”. Cevap vermedim. Onun ne düşündüğünü merak ediyordum çünkü. Bir süre sonra konuşmak için ağzımı açtım. Ve konuşamadım. O an fark ettim. Uzun süredir konuşmamış olan ben şu an konuşmakta zorluk çekiyordum. Ardından büyük gayret göstererek kelimeler döküldü “Sen… Sen de merak ettin mi?” dedim. Sesim bana o kadar yabancı gelmişti ki, bir dublaj sanatçısı beni seslendiriyordu adeta. Sorumu hızla yanıtladı “elbette” dedi ve devam etti “hem de çok”. Yalan söylüyordu. Takındığı meraklı ve şaşkın ifadeye rağmen bana samimi gelmemişti. İşte o an taptığım bu kıza, hayatım boyunca ilk defa nefret duydum. Tahmin edilemeyecek boyutta bir nefret. Belki de bunca şeyi yapmamın dolayısıyla bu mektubu yazmamın nedenidir bu nefret.
     Kendime o an inanamıyordum. Bir rüya olmalıydı bu. Ona tekrar baktım. Çok güzeldi. Gözleri, saçları çok güzeldi. Ama yüzünde sahte bir ifade vardı. O güzellik gözümde tekrar yıkıldı ve nefrete dönüştü. Bir süre öyle kaldıktan sonra içeriden Onur çıktı. Eskiden aynı evde kalmıyorlardı. Demek ki ilişkileri ilerlemişti. Onur beni görünce şaşırdı ve aynı şaşkın ve bir o kadar da sahte ifadeyi o da kullandı. O an ona karşı duyduğum kin, katlanarak arttı. Onları yeni evime davet ettim. İşte her şey başlıyordu. Aşkımı itiraf etmek için gitmiş fakat şimdi gözü kararan ve her an birine zarar verebilecek birine dönüşmüştüm. Eve nasıl geldiğimizi ve yolda neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Yol boyunca yapacaklarımı düşünmüş ve planlamıştım. Aslında onlara yaptığım şeyler o planı hazırlarken bile aklımda yoktu. Tek istediğim Yeliz’in hakkımdaki düşüncelerini öğrenmek ve bana bir kez olsun aşk gözüyle bakmasını sağlamaktı.
     Eve gelince onları bodrum katına indirdim. İndirirken de onlara yeni aldığım bir eşyayı göstereceğimi bahane ettim. Onlar bodruma inince ve akranlık bir mahzenle karşılaşınca bana neler oluyor cinsinden baktılar. Bana soru soramaya hazırlanırlarken ben kendimi kaybetmiş elime aldığım sert bir cisimle ikisine de arkadan vurmuştum. İkisi de yere yığıldı. Bayılmışlardı. Ellerini ve ayaklarını duvardaki borulara zincirledim. Kısa bir süre sonra ikisi de kendine geldi. İkisi de dehşete kapılmış ve bu sefer sahte olmayan gerçek ifadelerle bana bakıyordular. Onur bir küfür patlattı ve benim ne yaptığımı sordu. Bu sert tavrı hoşuma gitmemişti. O an orada bulunan bir sopayı elime aldım ve defalarca Onur’a vurdum. Onur acı içinde kıvranıyor, Yeliz ise bana küfürler yağdırarak bağırıyordu. Onun bu hareketleri sinirimi çok bozmuştu. Onuru bırakarak Yeliz’in yanına gittim. Oradayken korkudan sesini kesti ve yalvaran bakışlarla bana baktı. İki tokat attım. Sonra ise elimdeki sopayla defalarca vurdum. Ben vurdukça o acı çığlıkları atıyor, o çığlık attıkça ben içten içe bir mutluluk duyuyordum. Bir süre sonra vurmayı kestim. Yelizin gözleri kapanmıştı. Acıdan bayılmış olmalıydı. Bu esnada Onur bana küfürler yağdırıyor ve ağlıyor bir yandan da Yelize iyi olup olmadığını soruyordu.
     Yukarı mutfağa çıktım. Kendime kahve hazırladım ve su kaynattım. Aşağı indiğimde Yeliz hala baygındı. Onur ise beni görünce küfretmeye tekrar başladı. Elimdeki kaynar suyla yanına gittim. Hiç gözümü kırpmadan bütün kaynar suyu başından aşağıya döktüm. Onur çığlık çığlığa bağırıyor bense burnuma gelen yanmış et kokusundan kurtulmak için kahvemi kokluyordum. O acı içinde kıvranırken ben de kokuyu bastıran kahvemi iştahla yudumluyordum. Bu arada Yeliz kendine geldi. Ona bakınca o aşkı hissetmedim. Sadece nefret vardı. İşte o an kendimi bir kez daha kaybettim. Elime aldığım zincirle Yeliz’e yöneldim ve defalarca vurmaya devam ettim. O acı çekerken aldığım mutluluk devam ediyordu.
     Sonrası? Sonrasını biliyorsunuz zaten sevgili şanslı okuyan. İşte başladığımız yere geri döndük. Hala, ikisinin de acı çekme seslerini duyuyorum. Hala daha kurtulma şansları var. Kendimden şu an iğreniyorum. Dedim ya öbür pisliklerden hiçbir farkım kalmadı. Yeliz’e az önce son bir kez söyledim bana aşık bir şekilde bakarsa kurtulacağını. Ama o kabul etmedi.
     Şunu bir kez daha gördüm ki, iki cihan yer değiştirse yine kabul etmeyecek. Beni cennet köşesinden eden bu kıza bakarken, tüm nefretimden arındığımı hissedebiliyorum. Çok güzel, çok tatlı. Daha önce de dedim ya, çok şey işte. Ey şanslı okuyan. Sen benim hakimimsin, yargıcımsın ve beni sen yargılayacaksın. Tüm bu yaptıklarıma değer mi, sen karar vereceksin. Yeliz’e son bir kez bakıyorum şu an. Anlatılmayacak kadar mutluyum. Elveda…
     Utku Tekin

- - -
Bu mektup, polisler tarafından şüpheli olduğu için basılan bir çiftlik evinin bodrumunda bulundu. Mektubun yanında tabancayla intihar etmiş bir şekilde Utku Tekin’in cesedi bulundu. Veda mektubunu inceleyen polis, bodrumda başka hiçbir insana ait ize rastlayamazken, mektupta bahsedilen ‘Yeliz, Onur’ isimli şahısların gerçek hayatta yaşamadıkları belirtildi…





Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler. İzEdebiyat Üyeliği ile siz de bir okur olarak sevdiğiniz yazarları doğrudan takip edebilme şansını elde ediyorsunuz. Tek yapmanız gereken beğendiğiniz yazarları Yazarlar Dizini, Kütüphane ya da Favori Yazılar listelerinize eklemek; ondan sonra sevdiğiniz yazarların yeni eserleri çıktığında ilk sizi haberdar ediyoruz.

Ama en önemlisi İzEdebiyat'a üye olarak sadece bir okur olarak değil, bir yazar olarak da artık buradasınız demektir. İstediğiniz zaman Sahne Arkası dediğimiz işlem merkezinden kendi metinlerinizi siteye ekleyebilir, zamanla kendinize bir okur kitlesi edinebilirsiniz. Üyelik işleminiz birkaç dakikadan uzun sürmeyecektir.

Keyifli okumalar..!

İzEdebiyat Editörleri


Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.



İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Bu eseri beğendiniz mi? Görüşlerinizi paylaşın. İlk yorum sizden gelsin!

Yazarın aşk ve romantizm kümesinde bulunan diğer yazıları...
Sarı Gül
Unutulmayana Mektup

Yazarın öykü ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Katil / Kısa Film Senaryosu
Kırmızıyı Sevdiğim İçin (12 Eylül 1980) / Senaryo
Cinayet Masası: Ermeni Çaycı (1. Öykü)
İntihar Hikayeleri (1)
Cenazeme Kim Gelecek? / Kısa Film Senaryosu
Ölüm Haberi / Kısa Film Senaryosu

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Kendimi Buluyorum [Şiir]


Ali Uygur Selçuk kimdir?

www. aliuygurselcuk. net

Etkilendiği Yazarlar:
Ahmet Ümit, Kemal Tahir, Amin Maaluf


Kitap Köşesi

Toplu Oyunları 2 Aşk Delisi, Si-Bemol İntihar, Melekler Şehri, Ölümüne Oyun, Şok Durumları
Sam Shepard
Dost Yayınları

Aşk ve Şehvet Üzerine 2. Kitap Cinslerin Duygusal Farklılıkları
Theodor Reik
Say Yayınları

yazardan son gelenler

aşk ve romantizm kümesi

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2010 | © Ali Uygur Selçuk, 2010
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.