..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Ölümden önce yaşam var mı? -Duvaryazısı
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > İnceleme > Tarihe Yön Verenler > Bülent ÇİFTGÜMÜŞ




15 Ağustos 2006
Rize'de Şapka İsyanı  
şapkadan isyan çıktı

Bülent ÇİFTGÜMÜŞ


kafaya mı takmalı acaba?


:HHFH:
ŞAPKA özellikle ilk çağdan itibaren kullanılan ve insan yaşamında önemli bir yer tutan aksesuar aslında. Hem bayanlar hem de erkekler için her zaman giyimin olmazsa olmazları arasında sayılmış ve gardıropların değişilmez giyeceği ünvanını almıştır…
Şapka tarihini ;

• İLK ÇAĞ
• ORTA ÇAĞ
• YENİ ÇAĞ
• YAKIN ÇAĞ
• İSLAMİYETTEN EVVEL VE SONRA TÜRKLERDE ŞAPKA

TARİHİ diye beş ana zamana ayırmamız mümkün fakat bizi ilgilendiren İslamiyet sonrası şapka tarihidir ki bu noktada şapka toplumun kendi iç dinamiklerinde değişimlere yol açmıştır…
Şapka, genelde Batılı ülkelerde giyilen bir başlıktır. Eski Türkçe’de şapkaya Şemsi sperli serpuş denir.

Cumhuriyet öncesi kullanılan başlıklar
Bu dönemde ilk görülen başlıklar sarıklardır.Daha sonra; Sarıktan fese, festen de şapkaya geçilmiştir. Osmanlı’da, çok çeşitli başlıklar kullanılırdı . En yaygını ise "kavuk" ve "külah"tı. Saraydaki yüksek rütbeli subayların giydiği başlık çeşidinin ise tam olarak 43'e çıktığı biliniyor. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı ise 27 idi. Hiç kimse kendine ait olmayan bir başlığı başına koyamıyordu. Sadrazamdan kâtibe kadar herkes, şapkalarından tanınırdı. Öyle ki bu mezar taşlarına bile yansımıştı.

Fese geçiş
Sarık kullanımı Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı tarih olan 1826'ya kadar devam etmiştir. O tarihi takip eden günlerde, Akdeniz'de seferde bulunan Kaptan-ı Derya (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Koca Hüsrev Paşa, Sultan İkinci Mahmud'un, Yeniçeri Ocağı'ndan geriye hiçbir alâmet ve kıyafet bırakmak istemediğini öğrenince, Tunus'tan bir miktar fes alıp tayfalara giydirir. İstanbul'a döndüğünde, subaylarıyla birlikte Padişah'ın huzuruna başında fesle çıkar. Fes, yenilikçi Padişah'ın çok hoşuna gider.
Tunus'tan hemen elli bin adet fes getirtilir. Bu noktadan sonra, Osmanlıdaki ilk fabrika sayılan İstanbul Eyüp Sultan'daki Fes hane, devlet memurlarına başta fes olmak üzere başlık yetiştirmek için kurulmuştur. 1828'de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmî başlık olur. Zamanla moda haline gelir. Öyle ki, Fesi, bir dönem kadınlar bile kullanır.
Enveriye
Jön Türklerin de Atatürk İnkılâpları'na benzer projeleri vardı. Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın, Birinci Dünya Savaşı sırasında, siperli başlık giyip orduya da giydirdiği bilinir. Bu şapkalara halk arasında "enveriye" denmiştir.


Cumhuriyet döneminde şapka
Erzurum Kongresi sonrası, vakit gece yarısını geçmiş. Mustafa Kemal Paşa, İbrahim Süreyya (Yiğit) ve Mazhar Müfit (Kansu) küçük bir odada çalışıyorlar. Aniden İbrahim Süreyya Bey, Mustafa Kemal Paşa'ya şöyle bir soru yöneltiyor:
"Paşam, başarıya ulaştıktan sonra... neler yapmayı düşünüyorsunuz?"
Mustafa Kemal bu soru üzerine Mazhar Müfit'e dönerek, "Şimdi not et bakalım" diyor, "ama defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. Önce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı." Ve zafer sonrası Türkiye’si için düşüncelerini tek tek yazdırıyor:
"Bir: Zaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır. İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir. Beş: Latin harfleri kabul edilecektir."
Mustafa Kemal, Anadolu'ya gönderilmeden çok önce kendi Türkiye’sini oluşturmuştu. Onu Anadolu'ya gönderen Sultan Vahdettin istemeden bir anlamda planlarını gerçekleştirmesine yardım eder.

Atatürk'e göre şapka
Şapka, çağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların içini hurafelerden kurtarıp bilimsel düşünceye açma yolundaki çabaları destekleyecek en önemli adımdı. Kişinin kıyafetini değiştirmekle ruhsal yapısının da değişeceği varsayılıyordu. Bu noktada Gazi Mustafa Kemal, 23 Ağustos 1925’te yurt gezisine çıkarak Kastamonu’ya gittiğinde başında şapka vardır. Çevresindekiler, kendileri de şapka giydikleri halde bu durumdan rahatsız olmuştur. Kimileri de şapkayı “şems (güneş)siperli serpuş(başlık)” diye tanıtmaya hazırlanır. Oysa Atatürk Kastamonu'da: "Efendiler, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz için layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak üzere başta siperi şemsli serpuş; bunu açık söylemek isterim, bu başlığın ismine şapka denir."der. Ankara'ya döndüğünde kendisini karşılayan "üst düzey"lerin tamamı şapkalıydı. Bu hava ile birlikte moda anlayışı da değişmiş, hayat bir gün içinde başkalaşmıştı. 25 Kasımda Şapka Kanunu diye bilinen yasa çıkarılır. Memurlar artık şapka giyecektir. Fes yasaktır… O tarihten sonra fes ortadan kalkar, kentliler fötr şapka; köylülerse kasket giymeye başlar. Şapka devrimi anlaşılması pek de kolay olmayan bir devrimdir.Osmanlı toplumunda başlık, insanın dinini hatta toplumsal mevkiini ve yaptığı işi tanımlayan bir işarettir. İnsanlar öldüğü zaman, tabutun başucuna konan ve mezar taşı da onun şekline göre yapılan eşyadır. Şapka Müslüman olmayanlara özgü bir başlıktır. Öyle ki 2. Mahmut, Rumların da benzerini giydiği fesi asker ve memurlara giydirdiği için, şimşekleri üzerine çeker, kendisine “gavur padişah” diyenler çıkar. Atatürk’te Türkiye’yi yalnız kurumlar ve zihniyet olarak değil, görünüş bakımından da Avrupai yapmak ister. Prof. Dr. Sina AKŞİN’ e göre bu, basit bir taklit durumu değil, Türkiye’yi Sevr belasından uzak tutacak, Avrupa kamuoyuna, “Biz sizin gibi bir ülkeyiz, dolayısıyla sömürge olamayız, olmayız” iletisini en çarpıcı biçimde sunacak bir önlemdir. Çünkü kamuoyları başka bir ülkenin çok okul açtığını, çok fabrika kurduğunu kolay kolay algılamaz. Oysa bir ülkenin simgesi haline gelmiş başlığı atıp, Avrupa’nın başlığını giymek, yabancı kamuoyunun mutlaka dikkatini çekecek çok çarpıcı bir olaydır. Yine Sina AKŞİN’ e göre Şapka Devrimi’nin Türk Kamuoyuna da bir iletisi vardır. Çarpıcı bir biçimde, Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olacağı, ortaçağdan (ya da yeniçağdan)son çağa geçilmekte olduğu anlatılmak istenir.

TBMM'de şapka görüşmeleri
Hazırda bekletilen "Şapka iktisasına (giyilmesine) Dair Kanun" Tasarısı hemen Büyük Millet Meclisi'ne sevk edildi. Ama geçirmek çok kolay olmadı. Tasarı görüşülürken, taslağın anayasaya aykırı olduğu ileri sürüldü. Bunu ileri süren Bursa Milletvekili Nurettin Paşa'ya, Atatürk'ün yakın çevresinden zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) çok sert çıktı: "Hürriyetin nasibi, irticaın elinde oyuncak olmak değildir? Ülkenin çıkarlarına olan şeyler hiçbir zaman anayasaya aykırı olamaz, olmaması mukayyettir (belirlenmiştir)." Herkes sustu. Şapka kanunlaştı. (25 Kasım 1925) Artık erkeklerin şapka dışında başlık giymeleri suçtu. Ama o sırada ülkede yeteri kadar da şapka da yoktu. İnsanlar şapkaya benzer ne bulurlarsa başlarına geçiriyorlardı. Hatta Rum kadınlarının giydiği şapkalar bile bir süre üst tabaka erkekler tarafından kullanılmış ve trajikomik görüntüler oluşmuştu.

Şapka olayları
Şapka Kanunu'nun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane'de sert direnişler yaşandı. Ama hepsi çok şiddetli, hatta vahim bir şekilde bastırıldı.
Oysa, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası, kanuna göre, üç aya kadar hafif hapisti. Ama şapka, İstiklal Mahkemeleri'nin en önemli konusu haline getirildi. Ve şapkaya direndikleri gerekçesiyle, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere, Rize'de 8, Maraş'ta 7, Erzurum'da 4, Sivas'ta 3, İskilip'te 2, Menemen'de 28 olmak üzere, diğer yerlerle birlikte toplam 78 kişi idam edildi.

Rize
Sivas, Erzurum ve Maraş’ta ki başkaldırıların aksine Rize’de çıkan isyan yarattığı etki bakımından benzerlerinden ayrılır. İsyan sonucunda kurulan İstiklal mahkemelerinde 143 kişi yargılanır ve sanıklardan 14’ü On beş 22’si On, 19’u Beş yıla mahkum edilirken 8 idam cezası çıkar.

İsyanın çıkış noktası: Güneysu
Güneysu (eski adıyla Potomya) Rize’den 13 Kilometre uzakta bir nahiyedir. bu dönemde nahiyeye bağlı köylerde ağalık düzeni hakimdir, çay yoktur, halkın geçim kaynağı sadece mısırdır, doğal bitki örtüsünü yarı yarıya komar ağaçları ve de diğer ağaç çeşitleri oluşturur.
Cumhuriyet’in ilanından 63 yıl sonra İlçe hüviyetine sahip olabilecek olan Güneysu da başlayan isyanın haberini alan ve 1923 -1926 yılları arasında görev yapan zamanın Rize Valisi Mehmet Hurşit Bey vakit kaybetmeden durumu telgrafla Ankara’ya bildirir.Valinin çektiği telgraf sonrası, Hamidiye kruvazörü Rize açıklarına gelip dağları topa tutar. Olayın ilginç yanı ise Hamidiye kruvazörü dağları topa tuttuğu zaman, Rize de devam etmekte olan bir isyan yoktur. Necip Fazıl KISAKÜREK’ e göre Güneysu’ dan şehir merkezine yürüyen insanların da çoğu kendi teslim olur. (Necip Fazıl, isyana katılan insanları “şapka giymek istemiyoruz diyen ve her türlü fiili isyan davranışından çekingen; seyirci vede isyana körü körüne katılan 80 – 100 kişilik kalabalık” olarak tanımlar, ve bunu Son Devrin Din Mazlumları isimli kitabında açıkça belirtir) Teslim olanlar hiç vakit kaybedilmeden İstiklal Mahkemelerine çıkartılır ve Takrir-i Sükun Kanunu doğrultusunca yargılanır. Yargılama sonucunda sekiz idam kararı çıkar, onlarca insan da Sinop ve Adana’da ki cezaevlerine gönderilir.

30 Aralık 1925 tarihli cumhuriyet gazetesi idam edilen 8 kişinin resimlerini yayınladıktan sonra bu konuda şu haberi geçer: “Rize’den matbaamıza yazılıyor: Köy İmamlarını ve bazı mürtecilerin teşviki ile 25-26 teşrinisinde başlayan isyan, Cumhuriyetin azm ve savleti neticesinde süratle bastırıldı. Bu isyan hareketinin seri bir şekilde bastırılmasında fedakar vali Hurşit Bey ile Jandarma Kumandanı Binbaşı Yusuf Bey’in büyük himmet ve gayreti vardır.”

İdam edilen sekiz kişiden birisi olan Mustafa KAMBUROĞLU’ nun oğlu Mahmut Kambur’a göre: Zamanın Potomya Merkez Camisi İmamı olan Hacı Sabit Civelek Efendi, Güneysu’ da olan gençleri toplayıp, onları galeyana getirmek amacıyla ilk vaazını verir.İmam Hacı Sabit Civelek, gençlere: “Şayet babanız başına şapka koyarsa katli vaciptir onu vuracaksın;ve annen dul ise onu da sırtına alıp getireceksin” der. İsyana katılıp idam edilen Mustafa KANBUROĞLU VE 15 Yıl hapis cezası alan kardeşi Mahmut KANBUROĞLU arasında da, devletin isyana katılmış olanların teslim olması emri sonrası ilginç bir diyalog yaşanır. Mahmut KANBUROĞLU kardeşi Mustafa KANBUROĞLU’ na “Abi bu işin sonu kötü görünüyor. Gel, Batum’ a kaçalım” der. Mustafa KANBUROĞLU ise: “Eğer kaçarsak gerçekten suçlu oluruz.Hem cami hocaları bize, teslim olanlara bir şey olmayacak dedi.” Şeklinde konuşur.Bu ilginç diyalog sonrası Mustafa KANBUROĞLU ve kardeşi Mahmut KANBUROĞLU Güneysu’ da kendi istekleriyle teslim olur.

Teslim olanlardan; Alihocaoğlu Sabit, (Muço) Mehmet PEÇE, (Latibeyoğlu) Arslan PEÇE, Yakup Çavuş PEÇE, Kadir KOLİVAOĞLU, Hafız Şaban KOLİVA, (Kofa)Hasan KÜLÜNK VE Mahmut KANBUROĞLU’ nun idam kararları çıkar, ve cezaları bir gün sonra infaz edilir. Necip Fazıl’a göre idam kararının çıkmasında Güneysu’ daki karakol çavuşunun etkisi büyük olur. İsyancıların ilk olarak karakola yürümesi sonrası karakol çavuşu isyanı yatıştırmak amacıyla: “ben sizin yanınızdayım” der. Sonrasında ise idam edilen sekiz kişiyi İstiklal Mahkemesinde teşhis eder. Mahmut KANBUR ’a göre İstiklal Mahkemelerinde yargılanan kişilere kendilerini savunma hakkı tanınmaz. Zaten Hafız Şaban, Yakup Çavuş ve Kofa Hasan dışındaki idam edilen insanlar kendi isimlerini dahi okuyup yazmaktan aciz, cahil kişilerdir. Eğer şapka isyanında suçlu aranacaksa bu, isyanın çıkış nedenini yeterince araştırmadan isyanı Ankara’ya bildiren zamanın valisi ve gençleri kışkırtan cami hocalarıdır.

Halkı kışkırtan Potomya Merkez Camisi İmamı Hacı Sabit Civelek Efendi’nin kendini kurtarması:
İstiklal Mahkemesinin dört hakimi vardır ve hepsinin de ismi Ali’dir.(Kel Ali, Kılıç Ali, Ali Gali ve Ali Necip) Mahkeme Mübaşiri’nin adı da Ali CİRİKOĞLU. Mahkeme kapısında Laiksel Mahkemesi, içerisinde de Takrir-i Sükun Kanunu yazar. Bu noktada Mahmut KANBUR’ un söyledikleri çok ilginç: “İmam Hacı Sabit Civelek, Mahkeme heyetine; ben, elli sene Potomya ’da hocalık yaptım. Hiç ecelinden ölen bir adan yumadım. Hep kanlı gömlek yıkadım. Bu insanlar benim dediğimi yapmaz ki ben bu insanları isyan ettireyim der ve eline aldığı bir fötr şapkayı öpüp başına takar!” Bu sayede Hacı Sabit CİVELEK ceza almaktan kurtulur.

Şapka İsyanını yaşayan insanlardan birisi de Osman MATARACI’ dır.Şapka İsyanı meydana geldiğinde daha beş yaşındadır. Şapka Kanunu çıktığı anda amcası Mehmet MATARACI İstanbul’dan 10 adet şapka aldırır.O sıralar amcasının evinde yaşamakta olan Osman MATARACI, bahçıvanları Ahmet’le birlikte başlarında şapka olduğu halde babasının yanına gider. Bu duruma çok kızan babası Osman MATARACI’ yı ve bahçıvanları Ahmet’i bastonuyla döver.ikisini de geriye, kardeşinin evine gönderir. Sonrası mı? İsterseniz gelişen olayların gerisini bizzat Osman MATARACI’NIN ağzından çıkan şekilde okuyalım: “O sıralar Rize’de ortalık süt limandı. Vilayette hiçbir isyan belirtisi yoktu. Hamidiye geldi ve dağları topa tuttu. Sonra Hamidiye kumandanı Valiyle görüştü. Birkaç gün sonra, Şimdiki Ses Sineması Binasında İstiklal mahkemesi kuruldu ve idam kararları çıktı. Tan otelinin önünde üç kişi, iskelenin başında iki, ve şimdiki Belediye Parkında üç kişi daha asıldı.” Osman MATARACI’ ya göre babasının şapka takılmasına karşı çıkış sebebi tamamen geleneklere bağlılıktır. Fakat olayın ciddiyetini anlayınca, babası da evden kovulmalarının akabinde başına büyük bir fötr şapka koyar…

Şapka İsyanında suçsuz yere yargılanıp ceza alanlar da olur. Erzurum da çıkan isyan sonrası yargılananların infazını görenlerden biri de Ahmet KANBUROĞLU’ dur. Rize’ye döndüğünde, köy ağası olan babası Ali Bey’i etrafına gençleri toplayıp onlara şapkaya karşı çıkılması gerektiğini anlatırken bulan Ahmet KANBUROĞLU, babasına: “ben Erzurum’da yaşananlara şahit oldum, gittiğiniz yol iyi bir yol değil, sen gençleri kandırmaya çalışma, hepiniz toprak kokuyorsunuz” der. Oğlunun kendisine karşı çıkmasına çok kızan Ali Bey Ağa: “Sen benim oğlum değilsin, bak kardeşin Fazlı senden daha küçük olmasına rağmen senden daha yürekli” diyerek Erzurum’dan hasta dönen Ahmet KANBUROĞLU’ nu tersler. Fazlı KANBUROĞLU’ nun yaşı ise daha on yedidir. Şapka isyanı sonrası Ali Bey’in evine baskın düzenleyen asker, isyanı benimsemeyip isyana katılmayan Ahmet KANBUROĞLU’nu tutuklar. Haksız olan bu tutuklamanın nedeni, aslında isyana Ahmet’in katıldığı fakat onu ceza almaktan kurtarabilmek için yaşı küçük olan Fazlı KANBUROĞLU’ nun isyana katıldığının söylenerek Ahmet KANBUROĞLU’ nu ceza almaktan kurtarmak olduğunun düşünülmesidir. Sonuçta Ahmet KANBUROĞLU yargılanır ve On Beş yıl hapis cezasına çarptırılır. 4,5 yıl cezasını çektikten sonra affedilir.

Dünya devrimler tarihi incelenecek olursa kansız bir devrimin gerçekleşmediği kolayca görülür.Küçük yada büyük çapta; bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde çıkan Şapka İsyanından etkilenen bütün bir şehir halkı olmuştur. Yeri geldiğinde ironik bir pişmanlık yaşayarak:

“Atma Hamidiye atma, şapka da takacağuk, vergi da vereceğuk..."


.Eleştiriler & Yorumlar

:: Sevgili Fatih Kardeşim,
Gönderen: Bülent ÇİFTGÜMÜŞ / , Türkiye
2 Ocak 2012
Bu araştırma yazısında konuşan kişiler dikkat etti isen ya şapka isyanında yargılanıp ceza alan kişiler, ya idam edilen kişilerin yakınları ya da o günü görmüş insanlardır. Sadece Bilal dedeye bağlı kalarak ki söyledikleri doğru olabilir ya da yanlış olabilir(dikkat et çarpıtmış demiyorum)başkalarının söylediği sözlerden yola çıkılarak yazılan bir araştırma yazısına olayları çarpıtmışlar diyerek yaklaşman abesle iştigaldir. Düzeltmene de diyecek sözüm yok bir tarafta bilal dede diğer tarafta Mahmut Kanburoğlu (halen yaşıyor. İdam edilenin Mahmut Kanburoğlunun yeğeni) Ahmet Kanburoğlu,osman mataracı... düzeltmeyi bizler ypamayız sevgili fatih. tarih ayan beyan ortadadır....

:: düzeltme
Gönderen: FATİH PEÇE / , Türkiye
4 Mart 2011
OLAYLARI SAPTIRMIŞLAR VE EKSİK YAZMIŞLAR BİRDE BENDEN DİNLEYİN... Türk tarihçilerin yakın Cumhuriyet tarihi hakkında objektif araştırma yapabilme hakkı ne yazıkki bulunmuyor. Resmi ideolojiye aykırı olabilecek her türlü çalışma ‘Atatürk Düşmanlığı’ ile yaftalanıp engelleniyor. Türkiye’de bu konuda araştırma hürriyeti tam olarak bulunmuyor. Oysa gerek cephelerde savaşmış, gerekse cumhuriyetin kuruluş sürecini görmüş insanlar hâlâ yaşıyor. Hâlâ canlı tanıkları var yakın Cumhuriyet tarihimizin. 103 yaşındaki Bilal Dede onlardan birisi. Bilal Dede, Vatan Gazetesi’nden Mine Şenocaklı’nın ‘Asırlık çınarlardan hayat dersleri’ başlıklı yazı dizisine öyle şeyler söylemiş ki, okuyanların kanını donduruyor. Atatürk’ün devrimlerini yerleştirmek için ne tür metodlar kullandığını anlatıyor Bilal Dede. Aradan seksen şu kadar yıl geçmiş olmasına rağmen bugün rejimin vatandaşlarına reva gördüğü bir kısım antidemokratik yasakların kaynakları bu röportajın satır aralarında kendisini gösteriyor. Satır aralarından beliren silüet mesela bugünkü başörtüsü yasağının kökenlerini resmediyor. 103 yaşında Bilal Dede diyor ki: ‘ Mustafa Kemal büyük adamdı. Dal kırılmadan ucundaki yaprağın düşeceğini bilirdi… Bu adam asılacak dedi mi derhal! Vurulacak dedi mi derhal! Sen şahit oldun mu? ‘Gözümlen gördüm’ Nerede? ‘Şu şapka var ya! Ha bu şapka meselesi yüzünden binlerce alim asıldı ki, eşi benzeri yok. Baktılar ki Mustafa Kemal Paşa hepsini asacak, kıracak… Şapkayı koydular başlarına. Sen ne diyon? Dedeciğim peki sen şapkayı hemen giydin mi? ‘Giymem mi? Millet giydi hep. Bu iş nereden çıktı biliyor musun? Cumhuriyet ilan olunacağı zaman ecnebiler hep ayağa kalktılar. ‘Sen 12.5 milyon nüfusla cumhuriyet kuramazsın’ dediler Mustafa Kemal Paşa’ya. ‘Bize uyarsan kurarsın, uymazsan kuramazsın. Bizim altı maddemiz var. Bu maddeleri kabul edeceksin’ dediler. Maddeleri sordu Mustafa Kemal Paşa. ‘Burada söylenmez, Lozan’a gelip öğreneceksiniz’ dediler. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’ya ‘Git bunların altı maddesi ne öğren. Kabul edileceği kabul et, gerisini reddet’ dedi. İsmet Paşa Lozan’a gitti. ‘Sizin bize Cumhuriyeti kuramazsınız demenizdeki sebepler ne oluyor? ‘ diye sordu, masaya vurdu. Masanın tahtası çatladı. Biz yanlarında yokuz. Ama öyle söylediler sonra… ‘Birinci maddemiz şu: Karılar açılacak. Tabii bizim karılar peçe, çarşaf, börük geziyordu, ikinci madde, fesi atacaksınız başınıza şapka koyacaksınız dediler. Üçüncü madde, sizin tarih 1300′den başlıyor, bizim gibi 1900′ü alacaksınız dediler. Geldik dördüncü maddeye. Sizin yazınız Osmanlı yazısı, bizim yazıdan yazacaksınız dediler. Yani Latince. Beşinci madde: Sizin tatiliniz cuma günü. Bizim gibi pazara alacaksınız dediler. Altıncı madde: Sizin yılbaşı martta bizim gibi ocağa alacaksınız dediler. İsmet Paşa geldi, anlattı. Mustafa Kemal Paşa hemen birinci emri verdi vilayetlere. Karılar açılacak. Burada, polis, jandarma, sokakta gezen karıların börüğünü hep dağıttı. Kimisi direndi, polis cop ilen vurdu. Senin karın da açtı mı börüğünü? Tabii… Herkes açtı. Yoksa korktun mu karşı çıkmaktan? Ne karşı çıkacağız? Karılar hep açıldı. Sonra şapka işinde alimler ‘Böyle namaz kılınmaz’ dediler. Şapkayı koymadılar başlarına… Kavgaya durdular. Bu sefer çok alim asıldı. Köy ağalarının, hocaların hepsi asıldı… Bir tek şapka yüzünden mi? He, bir şapka yüzünden. Yazık değil mi? Yok canım… Öyle gerekiyordu bu millete. Sonra ‘tarih’ kabul edildi. Öyle kabul edildi ki yağdan kıl çekmiş gibi… Hiç laf olmadı. Yazı, yılbaşı, tatil 4 sene ertelendi. Sonra bu üçü de kabul edildi. Burada da Şebinkarahisar’da da adam asıldı mı şapka takmadı diye… Asılmaz mı? Caminin oraya darağacını çektiler. İki genç alim asıldı. Sonra Cumhuriyet kuruldu. İstiklal Mahkemeleri’ni Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan Menemen’e kaldırdı. Menemen’i işittin mi? İşittim… İşte bu İstiklal Mahkemeleri orada 10 sene kurulu kaldı. Kabahat edenlerin, suçu olanların hepsi oraya sevk edildi. Asılan orada asılırdı Cumhuriyet kurulandan sonra… Atatürk’ten korkuyor muydunuz? Korkulmaz mı? Atatürk öyle bir adamdı ki, cumhuriyet kurulduktan sonra Erzurum’a, Trabzon’a, Giresun’a her yere hafiye bıraktı. Hafiye ne biliyon mu? Bir yanda adam konuşuyordu. Bu hafiyeler senin benim ağzıma bakıyordu. ‘Cumhuriyetin aleyhine konuşuluyor mu, konuşulmuyor mu? ‘ diye… Erzurum’da 6 kişi yakalandı. Biri asıldı, üçünü de sürgün ettiler. Suçsuz yere adam astılar mı peki? Söyleyenleri astılar. Dil konuşuyor… Bizim Giresun’da da dört kişi çıktı. Üçünü affettiler de, bir Çıtlakkaleli Abdullah Usta vardı, onu da Amasya’ya sürgün ettiler. Sen de Atatürk’ten korktuğun için mi şapka taktın? Bize bir şey dediği yoktu Atatürk’ün. Ama şapkayı hemen koyduk başımıza… İstersen koyma başına değil mi? Öyle! Geldi geçti hep. Millet öyle bir korktu ki Mustafa Kemal Paşa’dan, kurt ile koyun dağda yayıldı. Anlayamadım… Kurt bile koyuna dalamıyordu dağda. Şimdi kurt koyuna dalıyor değil mi? O zaman dalamıyordu. Bu anlattıkların şimdi bile rahat konuşulamıyor Bilal Dede… Atatürk diktatördü diyorsun ya… O zaman diyebilir miydin böyle? Öyle diyenlerin hep kafası gitti. ‘Böyle cumhuriyet kurulmaz, böyle Atatürk olmaz’ diyen ne kadar adam varsa, Erzurum’da, Trabzon’da, Giresun’da hep asıldı. Hep sürgün oldu gitti… Atatürk tek laf söyletmedi. Öyle mi yapması lazımdı? Milleti islah etmek için öyle yapmak lazımdı.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın İnceleme ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Futbolun Kara Lekesi: Holiganizm
Karadeniz Türkülerinde Kadın

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Gitme [Şiir]
Yitik Gökkuşağı Mevsimi [Şiir]
Aldat Beni [Şiir]
Gidişin Fırtınasıydı Bir Kentin [Şiir]
Dosta [Şiir]
Geçmişi Getir Yanında [Şiir]
. : Düş: . [Şiir]
Vesvese [Şiir]
Sen Gülünce... [Şiir]
Yitip Giden [Şiir]


Bülent ÇİFTGÜMÜŞ kimdir?

_____:)______:(_______. . . 1977 Rize doğumlu. İlkokulu ve Liseyi Rize'de üniversiteyi İzmir'de tamamladı. Ege Üniversitesi, İletişim Fakültesi Mezunu. . .

Etkilendiği Yazarlar:
jean paul sartre...


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Bülent ÇİFTGÜMÜŞ, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.