..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Bilim şaşkınlıkla başlar. -Aristoteles
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Bilimsel > Felsefe > Diren Yardımlı




5 Mart 2005
Varoluşçuluk  
Kökenleri ve Türkiye'de Varoluşçuluk

Diren Yardımlı


Varoluşçuluk felsefi bir dizgeden öte, ‘felsefi temeller’ barındıran bir ruh hali ve bir yaşam yaklaşımı olduğundan temelleri rahatlıkla Varoluşçuluk kavramı ortaya atılmadan çok öncesine kadar götürülebilir.


:ACCBI:
   Varoluşçuluk Nedir?
   
   Varoluşçuluk, anahatlarıyla insanın hiçbir saltık değer ya da dini yasaya (ya da yasağa) bağlı kalmaksızın yaşaması gerektiğini düşünen, bir 20. yüzyıl felsefe akımıdır. Ruhunu II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'nın bunalımlı ve karamsar ikliminden alan Varoluşçuluk bir yandan insan özgürlüğünün zirvesi olarak tanımlanabilirken, diğer yandan varoluşu değersizleştirmesiyle, "İnsan vardır, gerisi faso fiso" yaklaşımıyla bu özgürlüğü daha başından büsbütün anlamsızlaştırmaktadır. Ne var ki bunda bir sakınca görmez, zaten 'anlam' ve 'değer' meydan okunulan iki kavramdır çünkü.
   Buna karşın Varoluşçuluk tek bir saltığa sığınmaktan geri duramaz; o da var olduğumuz. Descartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" ilkesine benzerlik gösteriyor gibi görünen bu yaklaşım, hemen arkasından Descartes'la taban tabana zıt bir yol seçer kendine. Descartes bu 'en temel ilke'den yola çıkarak, adım adım insanın tüm varoluşunu tutarlı ve bağıntılı bir temel üzerine kurmaya girişirken ve "sağ-duyunun tüm insanlarda eşit paylaştırıldığı"nı vurgularken, Varoluşçuluk Dostoyevski'nin ünlü deyişiyle "Tanrı öldüyse, her şey mubahtır" yolunu seçer ve tüm ahlaki değerlerin ‘sanal’ bir yaratımız olduğunu öne sürer.
   Varoluşçuluk insanı moral yasalarından ve ahlaki sorumluluklarından arındırmasıyla iyice 'sorumsuz'laştırsa da Albert Camus gibi Varoluşçuluğun daha 'ılımlı' kanatında yer alan yazarlar bireyin kendi sorumlulukları taşıması gerektiğini, tüm düşüncelerinden, duygularından ve eylemlerinden ilahi bir güce ya da evrensel bazı kanunlara değilse bile, kendine karşı sorumlu olduğunu vurgular. Ahlaksızlık yapmanın ya da katil olmanın önünde hiçbir yasa yoktur belki, ama insan yine de bu yolları 'seçmemekte' özgürdür. Kuşkusuz Camus'nun bu yaklaşımı Varoluşçuluğun kendi içinde bireyi moral bir huzursuzluğa ittiğinin bir göstergesidir. Dostoyevski'nin dini saltıklar olarak açıkladığı ahlaki değerleri, bir tanrı-tanımaz olan Camus 'kendi istediği' için kabul eder. Diğer yanda, Camus kendisi Varoluşçu olduğunu reddeder; gerçekten de çoğu kez yaklaşımlarında Varoluşçudan çok bireycidir; bu ölçüde de bir sanatçıdan beklenilebilecek içten kaygılar taşır. “Ortak iyiliğimiz için yapmaya çalıştığımız her şey başarısızlıkla sonuçlanmıştır,” der, dolayısıyla da “insanın erekleri kendi için olmalıdır.”
   Herhangi felsefi bir dizgesi (sistemi) olmamasına karşın, bu akıma sahip çıkmış birbirinden tanınmış yazar ve sanatçılar sayesinde Varoluşçuluk kuşkusuz 20. ve 21. yüzyılın en önemli akımlarından biri olmuştur. Felsefi temellerini Jean Paul Sartre ve daha da geride Heidegger'den alır, ama asıl yeşerişini sanat alanında gösterir. Temelde özün değil, ama öze giden yolun aktarılması gerektiğini düşünen Dışavurumcu sanatın özünde de Varoluşçuluğun izleri vardır. Kuşkusuz en popüler ‘varoluşçu’ sanat eseri Norveçli ressam Edward Munch'un Çığlık tablosudur. Ne var ki Munch’ın Çığlık’ındaki umutsuzluk havası yaygın kanının aksine “insanın umutsuzluğu”nun doğrudan bir resmedilişi değildir, ressamın iki arkadaşıyla birlikte Oslo fjordunun kıyısında gezinirken tanık olduğu gökyüzündeki ani değişiklik ve o sırada kendini içinde bulduğu korku ve şaşkınlık ruh halinin bir dışavurumudur. Çığlık’ın modern insanın umutsuzluğu olmadığı, en azından sadece bu olmadığı yönündeki başka bir ipucu ise resmin, Munch’un deyişiyle “yaşam, aşk ve ölüm üzerine bir şiir” olarak nitelediği Yaşam Frizine ait olmasıdır.
Bunun yanısıra Varoluşçuluğun edebiyattaki etkisi Albert Camus'dan, Dino Buzatti'ye ve daha gevşek olarak Howard Fast ve Paul Auster'a kadar geniş bir yelpazeye uzanır. Daha modern zamanlarda sinemada Woody Allen’la kendine bu kez eğlenceli bir temsilci bulur. Burada belirtilmesi gerekir ki Woody Allen kendine özgü yaklaşımıyla her şeyin anlamsız olduğu bir evrende Varoluşçuluğun da geri kalan her şey kadar anlamsız olduğunu izleyicisine ve okurlarına sık sık hissettirir.
   
   
   Varoluşçuluğun Kökenleri
   
   Alışılmadık bir yaklaşım olarak Varoluşçuluğun temellerini Hıristiyanlığın temellerine kadar götürmek olanaklıdır. Dahası bir din olan Hıristiyanlıkla, ateist bir felsefi öğreti olan Varoluşçuluğun aynı temellerden yola çıkarak hareket edildiği söylenebilir. Hıristiyanlığın temel ‘başlangıcı’ sayılan Genesis’e göre insan “kirlenmiştir” ve “arınması gerekmektedir.” Başka bir deyişle özünde kirli olan bir varlık, özünden kopması/kurtulması gerekmektedir. İçgüdülerini ve nefsini bastırmalıdır, çünkü onlar sadece bencillik ve kötülük getirir. Eski Ahit’teki Eklesiastes’de (5:15, 16) de Varoluşçu anlatılara sık sık rastlanır.
   Sartre’ın artık klasikleşmiş “varoluş özden önce gelir” yaklaşımı, özün benzer bir reddedilişi olarak yorumlanabilir. Önemli bir fark kuşkusuz Hıristiyanlığın bir özden bahsediyor olmasıdır; Varoluşçuluk ise özün hiç olmadığını öne sürer; bir öz varsa eğer, onu bize dini inanç aşılamıştır sadece; Tanrı yoksa, bu öz de yoktur. Bununla birlikte tüm Varoluşçuluğa tanrı-tanımaz demek de doğru olmaz. Temellerini büyük ölçüde borçlu olduğu Danimarkalı düşünür Sören Kierkegaard bir Hıristiyandı; ne var ki ‘varoluşçuluk’ sözcüğü Sartre’la birlikte doğduğundan, felsefi bir öğreti olarak ateizmi içinde barındırır. Hıristiyanlığı bir kenara bırakacak olursak modern zamanlarda Varoluşçuluğun Nietzsche’nin ve Schopenhauer’in nihilist karamsarlığından etkilendiği açıktır. Varoluşçuluk ve Nihilizm arasındaki bağ bununla da kalmaz. Her ikisinin de insan yaşamını önemsiz ve anlamsız kılmaları ortak yanlarıdır. Her ikisinde Türkçe’de ‘şiddetli endişe’ olarak tanımlanabilecek ‘angst’ ruh halinin önemli bir yeri vardı. Her ikisi de idealizme başkaldırmaktan geri durmaz. Diğer tarafta Varoluşçuluk “her şeye rağmen” insanın özgür olduğunu ve bu özgürlükten yararlanması gerektiğini belirtirken, nihilizm temelde varoluşta bile bir anlam bulamayarak, düpedüz intiharı önerebilmektedir.
   Varoluşçuluk felsefi bir dizgeden öte, ‘felsefi temeller’ barındıran bir ruh hali ve bir yaşam yaklaşımı olduğundan temelleri rahatlıkla Varoluşçuluk kavramı ortaya atılmadan çok öncesine kadar götürülebilir. Özellikle tarih boyunca varoluşun anlamını sorgulayan birçok din adamında ve felsefecide benzer yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Blaise Pascal kuşkusuz bunlardan biridir ve öğretilerinden yola çıkarak inanmanın kendisinin Varoluşçu bir tutum olduğu sonucu çıkar. Edebiyatta John Milton bireysel seçimin, bireysel edimlerin ve ne olursa olsun, kaçınılmaz bir ölümün kabullenişinin önemini vurgular. Yitik Cennet’te (Paradise Lost) Milton özellikle sempatik bir Şeytan yaratır, çünkü o özgür iradesiyle ne yapmak istediğine kendisi karar vermiştir.
   
   
   Türkiye'de Varoluşçuluk
   
   Bu noktada, her biri Türkiye'de de bilinen bu yazarların bu topraklarda okur toplayabilmesiyle ilgili birkaç gözleme yer vermek gerekir. Bugün Türkiye'de Varoluşçu edebiyatın özellikle 'ilerici' ve sıkı bir laik eğitim alan kesimde kabul görmesi en başta doğal görünse bile aslında önemli bir çelişkiyi içinde gizler. Varoluşçuluk Katolik Fransa'nın kökten dini değerlere karşı açtığı bir savaştır. Varoluşçu ruh hali kuşkusuz sadece "Hıristiyan tanrı-tanımazlara" özgü değildir ve İslam'da da pekala yeşerebilir. Çünkü Tanrı'yı (ve tüm dinlerin tanrıları vardır) yok saymasıyla bir anda insanı tüm zincirlerinden kurtarır, ama eşit ölçüde insanı hazır olmadığı bir anda 'değersiz' bırakır. Bu travma sadece Fransızlara ya da Hıristiyanlara özgü değildir ve inancını bir kenara bırakan her bireyde kendini hissettirecektir. Bu bağlamda Türkiye'de Varoluşçuluğun zaten dini değerleri iyice içselleştirmiş (hatta unutmuş) kesimde değil, dini inançlarına ve çevresindeki dini kültüre başkaldıran bireyde kabul görmesi beklenir. Ne var ki bu kesimlerde Varoluşçu 'anlamsızlığın' izleri ve travmaları varsa bile herhangi yazınsal bir metin yoluyla dışa vurulmamıştır. Çocukluğundan beri tüm varoluşuna dini bir eksende anlam verebilmiş bireyin, Tanrı'nın ‘ölmesi’yle düştüğü bunalımdır çünkü Varoluşçuluk. Bu bağlamda Türkiye'de Varoluşçuluğun kimi 'entelektüel' ve 'aydın' çevrelerce benimsenmesi Batı'ya duyulan tuhaf bir özlemden başka bir şeyle açıklanamaz ve Varoluşçuluğa yatkın kesimin bu öğretiyle tanışmamış olması geleneksel bir Türk'ün zaten değerlerini sadece dininden değil, yaşamın kendisinden aldığının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Var mısın?
Gönderen: ömer kırat / İstanbul/Honduras
26 Nisan 2006
İnsanın varoluşu anlama çabası içersinde kronolojik sayılabilinecek bir sırayla geliştirdiği 3 temel yöntem: anlamlandırma, açıklama, bilme şeklinde özetlenebilinir. Anlamlandırma yöntemi, aynı zamanda "din" olgusunun da özüdür. Varoluşu bir tür senaryo, kurgu gibi başı sonu olan (ve anlamı) bir tür hikâye gibi ele alır. Açıklama ise felsefe denen uğraşın (Eski Yunan Medeniyeti'ni çıkış alarak) temelidir. Felsefenin yöntemi olan spekülasyon ile varılan bazı sonuçlar (atom kavramı, varoluşçuluk, bilinemezcilik vs)oldukça etkileyicidir. not:Aristo Mantığı gibi yöntemler felsefe-bilim arasındaki geçişe denk gelir. Son yöntem ise "bilimsel Yöntem" dir. Varoluşu parçalara ayırır ve her parça analiz edilir. Fizik, kimya, psikoloji, astronomi, matematik vs gibi onlarca değişik konu üzerinde uzmanlaşan insanlık, varoluşun işleyişi ve yapısını ortaya koyar. Bu üç yöntem de kendinden sonrakini belirlemiş ve ondan etkilenmiştir. Bu nedenle mesela artık Volkanlara değil de soyut kavramlara tapılıyor. Zira bilim, volkanların yerYüzündeki bir tür sivilce olduğunu ortaya koydu. Tanrı kavramının git gide soyutlaşması da aslında felsefe ve bilimin ilerleyişinin sonucudur. Tabii hala inekleri kutsal sayanlar vardır ama bu yazımda, okuma yazma bilmeyen, cahil kişileri değil bu tür kavramlarla uğraşan din adamlarını, filozof ve bilimadamlarını konunun muhatabı olarak alıyorum. Sonuç olarak tüm düşünsel ürünleri ele aldığımızda ortaya çıkan varoluş şöyledir: 1. Tanrı yoktur. Zira evrenin özübde kaos (Big-bang) vardır. Bizler evrenin boyutu karşısında küçük ve zaman algımız hızlı olduğu için geçici düzenleri (Güneş sistemi gibi) sabit değişmez sanma eğilimindeyiz. Fakat bilim bu yanılgıyı (görecelilik teorisini hatırlayın) ortaya koymuştur. 2. Bir düzen ve düzenliyicinin olmadığı evrendeki küçük bir gezegende başlayan hayat, evrimleşerek kendi varlığımnın bilincinde ve buna şaşırmış varlıkları yani İNSANLARı oluşturmuştur. not: "Oluşturma" etken fiildir ama burda kastedilen kasıtlı bir oluşturma değil. 3. Bu canlıların algı kapasiteleri ve bilimsel ilerlemişlik düzeyleri ne olursa olsun (bilinemezlik teorisi Heissenberg) bir nokta da "kesinlik" denen şeyin olmadığını anlamışlardır. Zira bir şeye bakmak, onu değiştirmektir. Baktığın şey, bakmak istediğin şey değildir, değişmiştir. 4. Dolayısıyla bugün ulaştığımız en üst düzey "varoluşu anlama" noktasındayız. Ama hala "anlam verme" (din) gibi düşüncelerin etkisindeki birçok insan bu belirsizliği, rastgeleliliği, amaçsızlığı rahatsız edici bulmaktadırlar. Ama bu "varoluşun" ne-nasıl olduğu gerçeğini değiştirmez. Varoluş anlamlı, amaçlı olacak diyen yani varoluşun nasıl olması gerektiğini tanımlayan bir üst metin yoktur. Din bağlamındaki "üst metin" yaratma çabaları da çocuksu hikâyeler (melek, adem-havva, cennet-cehennem, yasak ayva, birbirini beceren kardeşlerden üreyen insanlık vs...) ortaya koymaktan öteye gidemez. Peki ne yapmalıyız. Çok basit varoluşu olduğu gibi kabullenmeliyiz. not: Ahlak zeka ürünüdür. Yani hırsızlık yapmak "kötü" olduğu için yasaklanmamıştır, herkesin hırsız olması hayatta kalmayı zorlaştırdığı için hırsızlık yasaklanmıştır ve ahlak bağlamında "kötülenmiş" tir. Dolayısıyla bir "varoluşçu" eğer düşüncelerini sonuna kadar ilerletirse ahlaka ihtiyacı kalmaz onun yerini akıl alır ve herkesin hırsız, hedonist vs. olmasının yaşamayı zor ve acılı yaptığı gerçeğinden hareketle AKILLICA davranır. Ahlaklı değil.

:: Batı ile aramızdaki fark
Gönderen: Murat M. UĞURLU / İstanbul/Türkiye
17 Mart 2005
Batıda kilisenin kendine ait mülkü olması ile bizde tüm ülkün hanedanda olması; ruhban ile hanedan veya burjuvazi arasında çelişkisi yaşanmamaında yatar. Bizzat ruhban mülkiyetine yönelik saldırı nedeniyle batıdaki laiklik tercihi ve bizdeki gelişim temel ayrımı teşkil eder. Batıda çok şiddetli geçen ruhban ve diğerleri çatışması iktidara da yansımıştır. Oysa bizdeki çatışma hanedanla özgürleşmek isteyen sınıflar arasında geçmiş, ruhban yer yer hakem rolü oynamıştır.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın bilimsel ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Ural - Altay'ı Sorgulamak

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ [Roman]
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk [Roman]
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!' [Roman]
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi [Roman]
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri [Roman]
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor [Roman]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Diren Yardımlı, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.