..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Benim yaradılışımda fevkalade olan birşey varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdir. - Atatürk
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Oluşum Romanı > Diren Yardımlı




8 Nisan 2004
Karanlığı Boyamak - 'Elveda Mina!'  
Diren Yardımlı
İşin doğrusu, ikide bir canım kaçıp gitmek istiyordu. Niye duruyordum ki burada? Birkaç dakika daha onu görebilecek olmam bir şeyi değiştirecek miydi? O da sanırım gitmeyi düşündüğümü görüyordu, ve bundan korkuyordu.


:CFGA:
Sonra durup dururken tuhaf bir şey daha oldu. Yıllar boyunca bir anlam veremeyeceğim bir şey. Muşka öleli yaklaşık bir ay olmuştu. Gerisin geri mahalledeki arkadaşlarımızla barışmıştık ve onlardan bir daha böyle bir şey olursa köpeği yakalamak yerine, onu kurtaracaklarına dair söz almıştık. Aslında o gün Muşka’yı öyle görünce o gerizekalı kız dahil, sanırım herkes olup bitene pişman olmuştu. Yine de onlar bu sözü verseler de, biz de onları sözde affetmiş olsak bile artık Çiğdem’le ben mahalleden neredeyse kopmuştuk. Her sabah buluşup Fısıltı’ya iniyorduk. Ara sıra Çiğdem bizim eve geliyordu. Ona hediye ettiğim resimden sonra resimlerimle daha çok ilgilenir olmaya başlamıştı. Ve son zamanlarda sık sık resimlerimi ona vermemi istiyordu. Ben de veriyordum. Bir süre sonra artık onları üçer beşer almaya başlamıştı, ben de neredeyse Çiğdem’e resim yetiştirmeye çalışan bir atölye olmuştum. Ve bir gün ne yazık ki bunun nedenini öğrendim.
   “Niye hep resimlerini alıyorum, bilmek istiyor musun?” dedi. Bizden çıkmak üzereydi, ona çocuklu resimlerinden birini vermiştim. Başta Muşka o çocuğa doğru koşarken Çiğdem ondan hoşlanmamıştı. Ama git gide onu daha sever olmuştu. Ve bir gün “herhalde onu görsem ona aşık olurdum” bile demişti. Onu göremiyordu çünkü hep yüzü dönüktü. O çocuğun böyle bir özelliği vardı; yüzünü çizmeye bir türlü cesaret edememiştim. Nasıl gözüktüğünü bilmiyordum bekli de. Duruyordu, oturuyordu, havaya bakıyordu. Ona ben de aşıktım.
   O gün sabahtan beri Çiğdem’in bana bir şey söylemeyi düşündüğü besbelliydi. Hatta neredeyse onun için gelmişti bile diyebilirdim. Ama sorsam, söylemezdi, o yüzden ben de bir şey yokmuş gibi davranmıştım bütün gün. Ama şimdi kendisi sormuştu, niye hep resimlerimi aldığını. Bu durumda ben de ağzımı açabilirdim artık.
   “Niye?” dedim.
   “Çünkü onlar bana anı olacak.”
   “Anı mı?”
   “I-hı.”
   “Ne anısı?”
   “Yakında taşınıyoruz,” dedi.
   “Öyle mi?”
   “I-hı.”
   “Niye ki?”
   “Öyle işte...”
   “Ne zaman?”
   “Kim bilir.”
   “Nereye?”
   Dudaklarını büktü, pek umrunda değildi belli ki. Ama yaşamımda Çiğdem’i o anki kadar üzgün gördüğüm başka bir anı anımsamıyorum. Ve nedense o an onu böyle üzgün görünce içimi sımsıcak bir şeyler kapladı. Bu yeryüzünün en kirpi kızı, en iyi arkadaşı olarak beni seçmişti. Bu tür şeyler nedense en tuhaf zamanlarda insanın aklına gelir.
   Bu konuşmadan bir ay sonra Çiğdem ayrıldı. Onuma basalı daha iki hafta oluyordu, ve en iyi arkadaşımı kaybediyordum. Doğum günüm aynı zamanda bir ayrılık partisi olmuştu. Eğlenmiştik, ama daha şimdiden birbirimizi özlemeye de başlamıştık. Eğlendikçe, güldükçe, birbirimize sarıldıkça daha çok özlüyorduk artık birbirimizi. Yaşamımın en eğlenceli ve en buruk doğum günü partisiydi bu.
   Arkadaşlığımız neredeyse iki yıl sürmüştü. Bundan sonra bitecek diye bir şey yoktu elbette, ama o gün değilse bile bugün biliyorum ki arkadaşlık birlikteliği gerektiren bir şey. Konuşmayı, bakışmayı, hissetmeyi ister. Gerçek arkadaşlar birbirlerine dokunmaktan, birbirlerine gülmekten, birbirlerine kızmaktan hoşlanırlar. Bunların olmadığı yerde arkadaşlıktan bahsedilebilir mi bilmiyorum. Yıllarca mektuplaşılabilir tabii, onlar da arkadaştırlar ama yine de bence birbirini duymayan, görmeyen ve her gün güneşi aynı anda karşılamayan iki insanın ilişkisinde bir şeyler eksiktir. Uzak arkadaşlıklarda, birlikte doğan her mutluluğu, eşit ölçüde bir hüzün izler her zaman. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum, ama Çiğdem’le mektuplaşmak, bundan sonra tüm ilişkimizi kağıt ve kalemle sürdürmek pek içimden gelmiyordu. Sanırım onun için de durum aynıydı. Galiba bir süreliğine ara vermiş olacaktık, yeniden buluşuncaya dek. Belki de böyle zamanlarda en önemlisi budur: eski bir arkadaşlığın anısı, ve yakında kaldığı yerden devam edecek bir arkadaşlığın umudu. Arkadaşlığın kendisi, geçmişte ve gelecektedir.
   Sadece bugün artık yeni bir şey daha biliyorum... aslında iç dünyamızda hepimiz geçmiş ve geleceğimizle birlikte yaşarız —daha doğrusu içimizde geçmiş ve gelecek arasındaki fark dışımızdaki dünyadaki kadar keskin değildir hiçbir zaman— ve arkadaşlıklarımızı da içimize attığımız zaman onu da zamandan uzaklaştırmış, ondan korumuş oluruz. Ve böylelikle arkadaşlıklar hiçbir zaman bitmeyebilirler.
   Çiğdem bana yakında taşınacaklarını söylediğinde bu gibi şeylerle kendimi avutamamıştım tabii. Yine de buna şaşırmamıştım. Babası ona buraya geçici olarak yerleştiklerini daha baştan söylemişti. O da bana geldiğinden beri,
   “Biraz kendimize gelelim, yolumuza devam edeceğiz,” diyordu.
   İki hafta geçmişti, iki ay geçmişti, yaz, sonbahar kış, ilkbahar derken iki yıl geçmişti. İki yıl geçmişti ve hala kendilerine gelememişlerdi, hiçbir zaman da gelememelerini umuyordum. Ama sonra bir gün aniden geldiler. O kadar ani olmuştu, geriye o kadar az zaman kalmıştı ki şaşırmaya bile fırsat kalmamıştı. Çiğdem gidecekleri yerin neresi olduğunu bilmiyordu. Dediğine göre artık nereden gittiği, nereye gideceğinden daha önemliydi onun için. Eskiden bu böyle değildi, demişti. Benim için de durum farklı değildi, önemli olan gidecek olmasıydı.
   O sabah buluştuğumuzda yüzü her zamankinden farklıydı. Üzgün değildi, ama düşünceliydi. Gelip yanıma oturmuş ama bana hiçbir şey söylememişti. Dimdik önüne bakmaya koyulmuştu.
   “Bir şey mi oldu?” diye sorduğumda, yine bana bakmadan,
   “Yoo…” demişti.
   “Bir şey oldu.”
   Gülümsemişti.
   “Cuma’ya gidiyoruz.”
   Geçen bir kamyonun gürültüsüyle konuşmamız kesilmişti.
   “Nereye?”
   Çiğdem umursamazca dudaklarını bükmüştü.
   “Ciddi olamazsın...”
   “Söylemiştim sana, yakında gideceğimizi,” demişti sadece.
   Çiğdem böyle duygusuz konuşup, umursamazca başını sallayınca ciddi olduğunu anladım ve içimde, derinlerde bir yerlerde bir şeylerin parçalandığını, yıkılıp döküldüğünü hissettim. Ama o kadar derinlerde olmuştu ki dışarı sızmadı. Yine de bu an gelmemeliydi, kimse istemiyordu gelmesine. Niye gelmişti? diye düşünmeden edemedim.
   İki gün geçti. Bizim arkadaşlığımız daha o andan biraz önce dediğim anlamda bitmişti. Geçmişte kalmıştı. Artık doğru düzgün konuşamaz olmuştuk. Nasıl olsa iki gün sonra ayrılacaktık.
   Sonra ayrılık hazırlıkları başladı.
   Çiğdem’lerin eski, büyük bir minibüsleri vardı. Tonlarca da eşyaları. İki yıl önce hepsini evlerine taşımışlardı. Şimdi ise hepsi gerisin geri arabaya indiriliyordu. Bu günler sanırım Çiğdem’in yaşamının en yoğun ve karmaşık dönemiydi. Bir yandan var gücüyle babasına yardımcı oluyor, her türlü işin peşinde koşuşturuyordu, (o günlerde göreceğim gibi Çiğdem gerçekten babasının gözünde bir çocuk değildi, hiçbir zaman da olmamıştı) öbür yandan en az bendeki kadar bir burukluk ve kafa karışıklığı onda da vardı.
   Onunla doğru düzgün konuşmasak da onu anlıyordum —çoğu zaman anladığımdan daha çok. İlk kez yaşamında yanından ayrılmak istemediği şeyler çıkmıştı. Ve yine de, her zaman olduğu gibi, her şeyden olduğu gibi, bunlardan da ayrılıyordu. Ama buna fazla şaşmıyordu sanırım, çünkü onun için ayrılmak sözcüğünün anlamı düzdü. Ne heyecan verebiliyordu ona, ne de üzebiliyordu onu. Ayrılmak toplanıp gitmekti; en güzel yerlerde de ayrılabilirdin, bir gün en kötü yerlerden ayrıldığı gibi. Uyuduğun gibi, ayrılıyordun da. Bunu sorgulamazdı Çiğdem; başka hiçbir şeyi kabullenmeyin bu garip kız, bunu kabullenmişti. Her şey baştan belliydi. Daha Söğüttepe’ye ilk adımını attığında, daha sonradan söylediği gibi, ilk merak ettiği şey “Acaba ne zaman gideceğiz?”di.
   Evet, onu anlıyordum! Bu dünyaya, bu kasabaya, bana nasıl baktığını... sonunda anlayabilmiştim. Bana olan sevgisini de daha yeni anlıyordum. Bana olan sevgisinin ne kadar değerli, ve dünyada eşi benzeri bulunmayan bir duygu olduğunu.
   Ama niye şimdi? Niye tam gitmek üzereyken?
   Ertesi gün, ondan sonra en çok resmini yapacağım şeylerden biri olacaktı. Sıcak bir gündü. Yazdı. Toz topraktı. Söğüttepe’yi her zamanki sisli toz örtmüştü. Toz tanecikleri güneşte parıldıyor, göz kamaştırıyordu. Ara sıra yersiz bir rüzgar kaldırımlardaki tozları uçuruyor, ama birkaç saniye içinde başka bir yere konduruyordu.
   Çiğdem kapılarının önüne park etmiş kamyona eşyaları indiriyordu. Ben yolun karşı tarafında onun geliş gidişlerini izliyordum. Apartmandan her inişinde göz göze geliyorduk, o utangaç bir şekilde bana bakıyor, ben ise utanmayı bile başaramıyordum. Aramızdan bir yol geçiyordu, ama iki farklı ülkenin sınırlarından içeri bakan iki arkadaş gibiydi. Sadece bakabiliyorduk birbirimize. Yakında bunu da yapamayacaktık.
   İşin doğrusu, ikide bir canım kaçıp gitmek istiyordu. Niye duruyordum ki burada? Birkaç dakika daha onu görebilecek olmam bir şeyi değiştirecek miydi? Ama her Çiğdem’i görüşümde, ve yüzündeki bakışı farkedince kaçmaktan vazgeçiyordum. O da sanırım gitmeyi düşündüğümü görüyordu, ve bundan korkuyordu. Sonunda dayanamadım ama. Bir ara Çiğdem ortalıkta yokken arkamdı döndüm ve koşarak uzaklaştım oradan. Ama daha birkaç sokak geçmeden vazgeçip koşarak geri döndüm. Döndüğümde Çiğdem aşağıdaydı ve gözleriyle beni arıyordu. Sonra geldiğimi gördü. Durdu, ve baktı bana.
   “Beklemene gerek yok,” dedi.
   “Bekleyeceğim,” dedim.
   “Sen bilirsin,” dedi. Sonra bir süre bana baktı. “Nereye gittin?” diye sordu.
   "Çekirdek almaya," dedim ve cebimden o sabah aldığım çekirdek paketini çıkardım.
   Çiğdem gülümsedi. Sonra yan gözle kapıya baktı, ve kimsenin gelmediğini görerek koşarak yolu geçti ve yanıma geldi. Elini çekirdek poşetine daldırdı ve bir avuç çekirdeği alıp cebine attı. Sonra da bir tanesini dişlerinin arasında kırmayı denedi. Ama o bunu hiçbir zaman yapamazdı. Birkaç kez denedi, her defasında ya çekirdeği dişleriyle ortadan ikiye böldü, ya da çekirdeğin kendisini yere atıp, kabuklarını ağzına attı. Sonunda pes etti ve bir avuç daha çekirdek aldı ve hepsini ağzını tıktı. Sonra da gülmeye başladı. Ben de güldüm.
   "Napiyim? Ben başaramıyorum bunları soymayı," dedi.
   "Sana yüz kere gösterdim nasıl yapacağını."
   "Sanırım benim dişlerimde bir sorun var. Ya da şansıma hep elime kötü çekirdekler alıyorum."
   Durup bana baktı.
   "Beni en çok korkutan ne, biliyor musun?" dedi.
   "Ne?"
   "Hala bilmediğim bi sürü şey var. Sen bana bunları hep gösteriyordun. Şimdi yanımda sen olmayacaksın."
   Bunu duyunca, gözlerime kadar çıkan yaşları belli etmemek için çok uğraştım. Zavallıcığım tek başına kalıyordu.
   “Mina, gitmek istemiyorum,” dedi sonra ciddi bir sesle. O kadar ciddi duyulmuştu ki sanki karar onun elindeymiş gibi duyuldu.
   Güldüm.
   Bunun üzerine sımsıkı sarıldı bana.
   “Her gün yazışacağız. Her gün ama! Telefon edeceğim sana. Sen de bana edeceksin.”
   Bunları söylerken öpüyordu beni, o ince dudaklarını tüm yüzümde, yanaklarımda, alnımda, burnumda, dudaklarımda, her yerimde hissediyordum. Beni birkaç yıl yetecek kadar öpmüştü o gün.
   “Terlisin,” demiştim, sırtındaki tişörtün sırılsıklam olduğunu hissederek.
   “Olsun...” demişti. “Arabanın içi hamam gibidir.”
   “Evet, sen de camı sonuna kadar açıp dışarı sarkacaksın ama.”
   Bakmıştı bana garip garip.
   “Annem benim!” demişti sonra, gülerek. Kahkaha atarak. Çiğdem’i hiç bu kadar mutlu görmemiştim.
   Utanmıştım, çünkü annesi gibi duyulduğumu biliyordum. Sık sık böyle duyulduğumun farkındaydım. Belki de gerçekten ona biraz annelik yapıyordum zaman zaman. Annesi yoktu, ve ben annemden bu işin nasıl yapılacağını öğrenmiştim. Ama Çiğdem’in bunu fark ettiğini bilmiş olsaydım vazgeçerdim. Evlilik oynayacak yaşı geçmiştik ikimiz de.
   Yüzüne baktım; saçlar terden ıslanmış, alnına yapışmıştı. Yüzü her zamanki gibi renksiz ve bitkindi. Ama gözleri ışıl ışıldı, daha önce görmediğim gibi. Niye acaba şimdi? Gitmenin büyüsü, gitmenin acısı, heyecanı, daha şimdiden ortaya çıkmış özlemi miydi tüm bunlar?
   Sonra camda Zoro bıyıklı babası belirdi.
   “Hadi kızım!” dedi. Beni gördü ve her zaman yaptığı gibi kibarca gülümsedi bana. Ben de ona gülümsedim. İlişkimiz buydu, azıcık ama içten. O beni tanımıyordu, ben onu tanımıyordum. O beni seviyordu artık, ben de onu.
   Çiğdem babasının durup izlemesinden utanmayarak bir kez daha öptü beni ve istemeye istemeye gerisin geri yukarı koştu.
   Evime döndüm. Aramızda on dakikalık bir yol vardı. Yemek yedim, akşam saat yedide buluşmaya karar vermiştik. O saate kadar evin boşaltılması da bitecekti ve Çiğdem’in daha fazla işi olmayacaktı.
   Saat yedide lojmanlara girdim. Hava serindi. Kapıdaki asker beni görünce göz kırptı bana. İçerde bir sürü çocuk vardı. Bazıları bana selam verdi, bazıları beni fark etmediler. Bir köşede Çiğdem oturuyordu. Tek başına. Sanki o da paketlenmiş gibi. Kimse onun yanına gelmezdi, çünkü herkes Çiğdem’in burada kimi beklediğini bilirdi. Beni görünce başını kaldırdı ve gülümsedi bana. Ben de ona. Üzerinde kırmızı, kapşonlu bir sweat-shirt vardı. Güzel görünüyordu, özellikle son iki günkü terli ve yorgun halinden sonra... Sonra ayağa kalktı. Ve yanına gelir gelmez, ellerimden tuttu beni ve gözlerimin içine dimdik baktı.
   “Tamam mı her şey?” diye sordum.
   “Tamam,” dedi, başını sallayarak. Gözlerini indirip, alt dudağını ısırdı. Saatine baktı. “İki saat sonra gidiyoruz.”
   İçimden bir ses çığlık çığlığa “Gitme, kal!” diye bağırıyordu, ama sanırım bakışlarımdan tek okunan şey “N’apalım, kaderimiz buymuş işte”ydi.
   “Fısıltı’ya gidelim mi?” diye sordum. Hava kararmıştı, ve bugüne dek hiç karanlıkta oraya inmemiştim.
   “Gidelim,” dedi, hiç düşünmeden. Belli ki onun da aklından böyle bir şey yapmak vardı.
   Elele tutuşarak lojmanlardan çıktık. Çiğdem geçerken nöbetçi askere gülümseyerek,
   “Elveda, asker abi,” dedi. Asker gülümseyerek, kibarca,
   “Size de kızlar,” dedi.
   Fark etmemiş miydi Çiğdem’in elveda dediğini?
   Boş arazide yürümeye başladık. Konuşmuyorduk. Hızlı hızlı yürüyorduk Gerçek arkadaş olmanın zor yanı da buydu. Her şeyi her zaman konuşamıyordun işte.
   Fısıltı’ya vardığımızda her yer daha da serinleşti ve karardı birden. Annemleri düşündüm, sonra annemleri unuttum. O akşam biraz geç dönmeme bir şey demeyeceklerini biliyordum. Deselerdi de umurumda değildi.
   Görüntü zayıftı, sesler yükselmişti. Çekirgeler, baykuşlar, hışırdamalar, akan soğuk bir su sesi...
   “Ne güzel,” diye fısıldadı Çiğdem. Fısıltı ayışığının altında gümüş gibi ışıldıyordu. Gerçekten de geceleyin bir başka güzel oluyordu burası. Soğuk görünüyordu, ama yine de romantik oluyordu, sabahları ya da gündüzleri en olmadığı şey. Kararan gökyüzünün altında biraz daha yürüdük ve ancak iki kişinin sığabileceği küçük, düz bir alana varınca durduk. Burada daha önce hiç oturmamıştık. Oysa çoğu yerden daha rahat çıkmıştık. Dere ayaklarımızın ucundan akıp geçiyordu. Oturduk ve konuşmaya başladık. Konuştukça konuştuk ve kalan son iki saatimiz pır diye geçti.
    “Yarın ne yapacaksın?” diye sordu Çiğdem, son olarak.
   Sırtüstü yattım ve kafamı serin toprağa dayadım ve ışıl ışıl parlayan yıldızlara baktım.
   “Ben eşya taşıyor olacağım” dedi Çiğdem, kendi kendine.
   “Ne?” dedim, ona dönerek.
   “Hepsini gerisin geri yukarı taşıyacağım bu kez. Bu taşınma işinin en sevmediğim yanı bu.”
   Elimi elinin üzerine attım. Bana baktı. Yüzünde bir şaşkınlık vardı.
   “N’oldu?” dedim.
   “Mina, ağlıyorsun” dedi.
   “Ağlamıyorum,” dedim, elimi yanağıma götürerek.
   “Gözünde yaş var ama—”
   “Evet, biliyorum ama ağlamıyorum,” dedim, gülerek. “Fark etmemiştim bile.”
   Çiğdem bir şey demeden, o da gülmeye başladı.
   Sonra uzaklardan, normalde fark etmeyeceğim eski bir korna sesi. Çiğdem ayağa fırladı.
   “Hadi kalk Mina!”
   
   Koşarak yukarı çıkıyoruz. “Çiğdem!” diye babasının uzaktan bağrışı. Minibüs lojmanların karşısında duruyor. Aynı minibüs. Kamyon yok artık, önden gitmiş. Yolda yakalayacaklar onu. Çiğdem kollarını boynuma doluyor ve birkaç saniye sımsıkı sarılı kalıyor bana.
   Sonra hiçbir şey söylemeden koşarak yanımdan uzaklaşıyor, koşarken bile el sallıyor. Ben de ona.
   Ön kapıyı açıp, babasının yanına oturuyor. Girer girmez, camı sonuna kadar açıyor. Bedeninin yarısına kadar dışarı sarkıp bana bakıyor. Yüzünde son günlerde eksik olmayan o basit ve rahat neşe var. Yepyeni bir insan olmuş. Minibüsün motoru çalışıyor, Çiğdem bağırıyor: “Elveda Mina!” diye. Babası iki defa veda kornası çalıyor, sonra eski araba ilerlemeye başlıyor. Gözden kaybolana kadar Çiğdem bana el sallıyor. Ve büyük bir olasılıkla ondan sonra da sallamayı sürdürüyor. Artık gözleri beni göremese de bana el sallıyor. Tıpkı benim durduğum yerde karanlığa el salladığım gibi. Karşıma karanlığı alıp, ağladığım gibi.
   
   
   
   
   - 6 -
   
   “Biliyor musun Sami,” dedi Doğan Amca, ağzı yemek dolu. “Bence şöyle birlikte güzel bir tatil yapma vakti geldi artık.”
   “Tatil mi?” dedi babam, bunun anlamını bilmeyerek.
   “Bilirsin, toplanıp gidersin. İşten, stresten, carttan curttan kaçarsın. Yaşamını kısa bir dönem için baştan aşağı altüst edersin. Erken kalkmazsın, sabah traş olmazsın, komutan geldiğinde ayağa kalkmazsın. Tatil?”
   Babam içten bir şekilde güldü.
   “Buradaki yaşamınla ilgili bu kadar sorunlarını olduğunu bilmiyordum Doğan.”
   “Kendimiz için demiyorum bütün bunları. Ama şu kızcağız (gözlerini kısarak çatalıyla beni gösterdi), şu kızcağız Söğüttepe’nin sınırları dışında olan dünyadan bihaber. Sana kalırsa da sonuna dek öyle kalacak.”
   “Canım güzel buraları...” dedi babam, gerinerek. “Değil mi, Mina?”
   “Baba!”
   Babam yandaşsız kaldığını görünce kendini toparladı. Önce eğilip, bir süre önündeki yemeğiyle ilgilendi. Daha doğrusu onunla da ilgilendiği yoktu.
   Doğan Amca bir süre daha bekledi, sonunda kimseden ses çıkmayınca sürdürdü:
   “Evet, sanırım anlaştık. Bu durumda tek karar vermemiz gereken şey, neresi.”
   “Neresi mi?” dedi babam, kimsenin anlayamadığı bir merakla. “Burada yapamaz mıyız?”
   Doğan Amca onu duymazdan geldi.
   “Örneğin Bodrum’a ne dersiniz?”
   “Bodrum mu?” dedi babam, aynı şaşkınlıkla.
   “Şöyle güneşin altında—”
   “Oradan geriye bir şey kaldı mı sizce?” dedi annem.
   “Hm, evet bak bu dediğin doğru olabilir. Doğrusu bilmiyorum, en son onbeş yıl önce oradaydım, ve o zaman görmeye değer bir şeyler vardı. Ama şimdi kalmamış olabilir.”
   “Yok,” diye toparladı babam. “Bodrum’un bizim bodrumdan, ya da herhangi başka bir bodrumdan bir farkı kalmadı artık.”
   “İyi o zaman,” dedi Doğan Amca. “Bu durumda... bu durumda, bence Karadeniz’i düşünebiliriz.”
   “Karadeniz mi?” dedi annem, bu kez.
   Doğan Amca dudaklarını büktü.
   “Ben şahsen Karadeniz’i çok severim. Tamam, belki dünyanın en turistik yeri değil ama Bodrum’dan daha güzel olacağı kesin. En azından arkalarında beton manzaralı, yarı çıplak Alman hatunları görmeyiz orada. Şöyle sessiz ve huzurlu bir Karadeniz köyünü bir düşünsenize. Sanırım bizim için bu daha uygun olur.”
   “Öyle mi dersin?” dedi babam.
   “Yaşımız gereği. Yarı çıplak Alman hatunlarına bakmaya artık şahsen çok meraklı değilim. Bunun yerine tertemiz bir sabah uyanıp, ineklerimizle birlikte yerli halkıyla güzel bir pikniğe gideriz. Güzel bir ırmak kıyısında, ya da bir dağın yamacında. Ne bileyim, belki de deniz kenarında.”
   “Mina ne yapar orada?” dedi annem.
   “Bulurum bişiler,” dedim.
   “Evet, bence de bulursun,” dedi Doğan Amca. Bu konuda hiçbir kuşkusu yoktu. “Oradaki veletlere uygar dünyadaki çocukların nelerle uğraştığını gösterirsin. Kendin de biraz köy yaşamını tanımış olursun. Belki geri dönmeyiz bile buraya.”
   “Aman Doğan!” dedi annem gülerek. “Ne işimiz varın Allahın köyünde?”
   “Ayrıca,” dedi babam, yeniden yemek yemeye başlayarak. “Yerli hakının seninle piknik yapmaya o kadar meraklı olacağını nerden biliyorsun?”
   “Niye öyle diyorsun?” dedi Doğan Amca, alınmış bir şekilde.
   “Hem de inekleriyle?”
   “Tamam, bana meraklı olmayabilirler. Ama bütün bu işteki espiri ben değilim zaten, Mina. Onu görünce gör bak hepsi —inekler bile— nasıl sıcak bacakalar bu piknik işine.”
   “Evet, tüm inekler kızımı bekliyordu zaten orada. Hiç Karadeniz’e gittin mi sen?”
   Doğan Amca dudaklarını büktü ve bardağındaki rakıyı dikti.
   “Gitmedim,” diye itiraf etti, eliyle ağzını silerek. “Ama nasıl bir yer olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorum.”
   Babam gülümsedi.
   “Evet, aslında düşünülmeye değer bir şey—”
   “Hayır,” dedi Doğan Amca, gözlerini kapayıp, kararlılıkla başını sallayarak. “Düşünmeye değer bir şey değil! Yapılmaya değer bir şey.”
   “Nasıl?”
   “Sami bak, sana kalırsa ebediyen düşüneceğiz biz. Tamam, buna saygım var, düşünmek güzel bir şey, ama bazen Sami, bazı şeyleri düşünmeden yapmak gerekir. Bu sana öğretmek istediğimi ama bir türlü öğretemediğim biricik şey. Bırak bir kereliğine iş bittikten sonra düşünelim onu. Değip değmediğine o zaman karar verelim.”
   Babam Doğan Amca’yı duymazdan gelerek bana döndü.
   “Ne dersin Mina?”
   “Bana uyar,” dedim.
   “Hem Çiğdem depresyonunu da biraz üstümüzden atmış oluruz böylece.”
   Masanın altından Doğan Amca’ya sert bir tekme attım. Ama dostça bir tekmeydi bu. Her açıdan hakkettiği bir tekme.
   

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Güzel...
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
27 Aralık 2008
Sade, duru ve temiz bir sevgi okudum. Artılarınız diyaloglarda iyi olmanız. Bunu daha fazla kullanabilir siniz! Ancak, imla hatalarından fazla satırlarınızın çoğunda bazı sözcükleri peş peşe tekrarlamanız okuma sıkıntısı veriyor. Aşağıda yazınızdan örnekler alarak düzeltme tavsiyelerini parantez içersinde aktarıyorum. Saygılar Eğlendikçe, güldükçe, birbirimize sarıldıkça daha çok özlüyorduk artık birbirimizi (2 kez birbirimize/i). Hatta neredeyse onun (bunun) için gelmişti bile diyebilirdim. Onuma (onuma’ yı anlayamadım) basalı daha iki hafta oluyordu, ve en iyi arkadaşımı kaybediyordum. İki hafta geçmişti, iki ay geçmişti, yaz, sonbahar kış, ilkbahar derken iki yıl geçmişti. İki yıl geçmişti ve hala kendilerine gelememişlerdi, (Geçmişti sözcüğü çok fazla kullanılmış. 2 kez “iki yıl geçmişti’ yi kullanmışsınız!) Ama her Çiğdem’i görüşümde (Ama Çiğdem’i her görüşümde), Kapıdaki asker beni görünce göz kırptı bana. İçerde bir sürü çocuk vardı. Bazıları bana selam verdi, bazıları beni fark etmediler (bana ve beni çok tekrarlanmış).

:: aşkın saflığı
Gönderen: nida / ist
8 Nisan 2004
"Ölüyorum, yanıyorum" demeden de, aşk çağrıştırılıyormuş... Bilerek yaptığın bazı imla hatalarına aldırmadan git, Karadeniz'e... Belki Muşka'ya benzer yavru bir köpek yalar yanaklarından;... Saygılar.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın oluşum romanı kümesinde bulunan diğer yazıları...
Karanlığı Boyamak - GİRİŞ
Karanlığı Boyamak - Gizemli Bir Irk
Karanlığı Boyamak - Çiğdem'in Tarihi
Karanlığı Boyamak - Uğursuz Uğurböceği
Karanlığı Boyamak - Okul İzlenimleri
Karanlığı Boyamak - Eve Bilgisayar Geliyor
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Uyanışı
Karanlığı Boyamak - Hırsız Mina
Karanlığı Boyamak - Büyük Tartışma
Karanlığı Boyamak - Muşka'nın Koşusu

Yazarın roman ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Lusifer'in Lambası - 6. Bölüm - Gecenin Karanlığında
Lusifer'in Lambası - 7. Bölüm - Oyun Mühendisleri
Lusifer'in Lambası - 1. Bölüm - Onursuz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - Başlarken - Onursuz Bir Yaşam
Lusifer'in Lambası - 2. Bölüm - Beceriksiz Bir Ölüm
Lusifer'in Lambası - 5. Bölüm - Terapistin Tesellisi
Lusifer'in Lambası - 4. Bölüm - Modern Bir Ruhun İtirafları
Lusifer'in Lambası - 3. Bölüm - Bir Kahramanın Ölümü

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Ne Varsa Gördüm [Şiir]
Yansıma [Şiir]
Olanaksız [Şiir]
Kimse Kimseyi Görmedi [Şiir]
Sevgi - Başka Bir Deyişle [Deneme]
Sigortacı [Deneme]
Momo ve Duman Adamlar [Eleştiri]
Tolstoy ve Anna Karenina [Eleştiri]
Bülbülü Öldürmek [Eleştiri]
Bir Devlet İdeolojisi Olarak Kemalizm [Eleştiri]


Diren Yardımlı kimdir?

Geçenlerde kapıma bir satıcı geldi. Sigorta poliçeleri satan gencecik bir tüccar. Yaşamımı sahiplenecek biri olsun mu diye sordu bana. Yoksa sahipsiz, yerle gök arasında başı boş bir şekilde oraya buraya sürüklenmesini mi istiyordum. İkna edici duyuldu, ben de satmaya karar verdim. Böyle kimseye hayrı yoktu. Ve yaşamım böylece yerle gök arasında gezinmekten. . . onun deyişiyle sürüklemekten bir anda çıkıverdi. Artık toplumda bir yeri olan birşey olmuştu.

Etkilendiği Yazarlar:
Dostoyevski, Howard Fast, Björk, Harper Lee, Betty Smith, John Steinbeck, Ingvar Ambjörnsen, Michael Ende


yazardan son gelenler

bu yazının yer aldığı
kütüphaneler


yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Diren Yardımlı, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.