..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Yaşamdan korkmayın çocuklar. İyi, doğru bir şey yaptınız mı yaşam öyle güzel ki. - Dostoyevski
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > İnceleme > Sanat ve Sanatçılar > Duru Karal




25 Ocak 2004
Öykü Yazıyoruz  
Öykü

Duru Karal


Bir gün, Yahya Kemal kaldığı Park Otelin lobisinde hayranlarıyla söyleşiyormuş. Şair adaylarına başlıktaki sorusunu sormuş : Beyler,


:DIAD:
  Düş ya da yaşanılmış bir olayı betimleyerek veya sözlü olarak anlatan, romandan kısa, masalımsı ama ondan uzak yalın bir dile sahip, yoğun etki yaratan, az sayıda karakterlere yer vermesi ile diğer anlatı türlerinden farklı olduğunu ortaya koyan  bir düz yazı türüdür. Kısa oluşu yalın dile sahip olması olay örgüsünü genellikle ironik bir rastlantı yoluyla  yaratması ve sürpriz sonlara yer vermesi ile okuyucuda ilgi uyandırır.
   Eski Yunan’daki Falb ve kısa romanslar, Bin Bir Gece Masalları öykünün ilk habercileriydi ama çok daha sonraları 19. yy. da Avrupa’da romantizm ve gerçekçilik akımları başladığında edebi yerini  aldı. Öykünün ilk ustalarından  Edgar A. Poe Amerika’dan daha çok Avrupa’ da tanındı. 20. yy girildiğinde Ruyard Kipling’in Hindistan’daki yaşamını anlatan öyküleri, Mark Tawin’in Missisipi öyküleri gazete dergilerinde yayınlanıyor ve gazetelere yeni bir renk kazandırıyordu. Rusya’da Gogol, Dostoyevski ve Çehov’un eserleri de öykü türünün edebi eserler arasında sağlam bir yer edinmesini sağlıyordu.
   Biz de Batılı anlamdaki ilk öyküler Tanzimat Döneminde yazıldı. İlk öykü yazarları Ahmed Mithad, Samipaşazade Sezai, Emin Nihat ve  Nabizade Nazım’dı. Türk öykücülüğünü  Edebiyat-ı Cedide döneminde titiz gözlemciliği ve yalın dili ile gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazar  Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Bu dönemde diğer yazarlar Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya’dı.
   II. Meşrutiyet ilanından sonra öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar ilerlemeye başlamış            Türkçe’deki yabancı sözcükler temizlenmiş yazımda  konuşma dili hakim olmuş taşra yaşamı gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınmıştı. Bu dönemin en önemli ismi Ömer Seyfettin oldu. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlayan yazarlar ise F.Celalettin, Selahattin  Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray , Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal’dı.
  Cumhuriyet dönemimin 1930’lardan sonrasında alışılmışın dışında bir öykü dünyası yaratan Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar, öykü yazarı olarak öne çıktılar. Ve Günümüze kadar  Türk öykücülüğü, geniş üslubu, zenginliği  ve bir çok yeni yazarlarıyla sürmektedir.
     Bu, “bir çok yeni yazar” dediğimiz kişilerin içinde çok daha yeni ve bu işe gönüllü olanlarda sevindiricidir elbette. Bende;  hem kendime hem de “genç” yazarlara öykü konusunda sunulacak bir inceleme yaptım. Hadi! şimdi birlikte incelemeye devam edelim. Öykünün tarifini ilk başta yaptık. Gelişimini ve bu güne dek gelişmesinden de  kısaca söz ettik. Şimdi şu soruyu soralım.
Öykü Yetenekle mi yazılır, Kültürle mi?
Bir gün, Yahya Kemal kaldığı Park Otelin lobisinde hayranlarıyla söyleşiyormuş. Şair adaylarına başlıktaki sorusunu sormuş : Beyler, şiir yetenekle mi yazılır, yoksa kültürle mi? demiş. “Onların yetenekle yazılır diyeceklerinden emindim”  diyor Yahya Kemal. “Çünkü biliyordum, hiçbiri yeteri kadar okumuyordu, hepsi de kendini yetenekli sanıyordu.” Yahya Kemal anısını anlatmayı sürdürüyor : “Kendi sorumun yanıtını kendim verdim : Elbette ki yetenekle yazılır beyler, dedim. Keratalar çok sevindiler, mutlu oldular. Yeteri kadar okumadan şiir yazan okuma tembellerine içimden gizli gizli güldüm...”
    Yahya Kemal’in şiirle ilgili olarak yaşadığı bu anıyı rahatlıkla öyküye uyarlayabiliriz. Aynı soruyu pek çok öykücüye (özellikle de genç öykücülere ) sorsak, onlarda  aynı yanıtı vermeyecekler mi? Çoğunun “yetenekle yazılır” Demelerinin sebeplerinden biri az okur olmaları değil mi? Çünkü yazarlar dahil toplum olarak az okuyan insanlarız. “Ben öykü yazıyorum” diyenlere, her yıl yayımlanan elliye yakın kitaplardan ve en tanınmış yazarlardan bile kaçını okuduğunu sormak lazım. O zaman “Öykü Kültürle yazılır” diyebilmemiz içinde gerçek anlamda çok iyi bir okur olmamız, öykü tarihini çok iyi bilmemiz gerekir. Bu eleştiri sizlere olduğu kadar da kendime. Bende “zaman” şikayetçilerinden olmam  bahanesiyle geçer not almayanlardanım. 
  Genç yazarların, yaşamlarının mekanik olduğu kadar öykülerinin de post modern olduğunu düşünüyorum. Bu, çağın teknik ve kolay benimsenir yanı gibi görünse de kabul edemiyorum. Post modern öyküler; betimleme yapmadan, konudan konuya, cümleleri kırarak, bazı sözcükleri büyük harfle yazarak, olayı öyküden sürerek, öykü birinci kişili anlatırken bir den üçüncü kişili anlatıma geçerek, uçuk, bunalım, biraz şizofrendik, bol porno, ağdalı bir dil, mekansız ve zamansız olaylarla çorbaya çevrilmesine karşıyım.
  Eğer o üstün yeteneğimizle tüm bunlardan vazgeçip “Olay öyküsüne” girişirsek  o zamanda öykünün duru, net hali, insan unsurlu oluşu yakayı çabuk ele vermemize neden olur. Anlayacağınız bu alanda da kolay kolay kül yutturamayız okurumuza.
  Peki öykü ne ile yazılır? Tabii ki hem yetenekle hem de kültürle! Yetenek bir sanatın, sanatçının başlangıcıdır, tamamı değil. Yetenek gerektiren tüm sanat dallarında görülmüştür ki başarının çoğu çalışmaya, birikime, azme, iradeye aittir. Eğer doğru yolda doğru çabalarımız yoksa, bir şeyi üretip yaratmaya sevdalı değilsek, deha bile pek fazla işe yaramaz. Bir takım bilimsel savlara göre başarıda dehanın payı yüzde yirmileri geçmiyor. Son derece normal insan oldukları halde büyük başarılara imza atanların arkalarında yetenekten çok alın teri aramanın daha doğru olduğunu bilmek gerek.
 
 Çok okuyalım! Çok okuyalım...Özellikle  öğrencilik günlerimizde oburlaşalım. Yaşam ve dünya ile ilgili bilgilerimizi artırmak için daha çok okumalı ve başka yazarların bu işi nasıl yaptıklarını görmeliyiz.
 Yazmaya başlarken;
  Genellikle yeni yazmaya başladığımızda  okuma güdülerimizden  çok yazman güdülerimize yenik düşeriz. Yazma çabamızın en başında da düşüncelerin yetersizliği sorun oluşturur. Hatta bir çok profesyonel yazar bile yazmaya başladığında “Yazacak bir şey bulamıyorum”  der kendi kendine ve bir süre sıkıntı çeker. Yazmak kesinlikle gönüllü bir çabadır.
 Bizimde büyük yazınsal sanat çalışmalarından etkilenip hemen kağıda kaleme ya da klavyeye sarılıp aynı nitelikli yapıtı çarçabuk gerçekleştirme performansıyla yükselip çarçabuk ta zemine çakılmamız kaçınılmaz olacaktır.
  Hele ilk girişimlerde yaşam ve çevremiz hakkında, yazılması mümkün olmayan düşünceler gelir aklımıza. Ne saygıdeğer bir tutku değil mi?  Düşüncelerimizi basma kalıp, kötü ve çocukça bulduğumuz da büyük ustalarınkine benzemeyen bu düşünceler bizi daha çabuk umutsuzluğa götürürüler. Gerçek daha yalın ve daha rahatsız edicidir. Yaşam hakkında çeşitli düşüncelere sahip olmadan öykü yazmanın mümkün olamadığını bilmek gerek. Olgun düşünceler ancak olgunluktan, deneyimli insanlardan çıkar. Ama eğer yazar olgunlaşmayı ve deneyim kazanmayı beklerse, orta  yaşta böyle düşüncelere sahip olabilir. Bu düşüncelerde yalnızca olgundur sanat yapmak için yeterli değildir. Yeteneğimiz, anlatım alışkanlığımız, her şey öğrencilik yıllarındadır. O zaman kökümüze sahip çıkalım.  Başka birini taklit etmelim. İlk ürün hiçbir şeydir; yerleşik olandır, alışkanlıktır her şey. Kendimize inanarak devam edelim.
 
 Gerçek yaşamla  ilgilenelim. Genç yazarların on tanesinden dokuzuna ne yazmak istediklerini sorun çok azının yanıtı derin olanla, sonsuz olanla, insan olmakla, kendi yaptıklarıyla ilgili olacaktır. Hatta yazdıklarını okuyup “Ah, evet, yaşamla ilgiliyim, bundan eminim,” diyecektir.
 Yazınsal başarı sağlamak için ilgilenmek gereken düşünce; kendi yaşamın küçük, anlamı ve detay gözeten kesitleri olmalı. Yolda annesinin elini sıkıca tutan bir küçük çocuğun öteki elinde yerden alıp sımsıkı tuttuğu yaprağı size yanınızdan geçerken uzatması gibi...İnsanla olmayı seviyoruz, “karakterler” konusunda okumayı seviyoruz, gözlemliyoruz da  ama bunlar yeterli değil diyoruz. Edebiyat, insan zaaflarının bir kaydıdır. Yazarın işi de yargıdan çok betimlemedir. Bu zaaflarla ilgilenirken hoş görülü olmak ve onların nedenlerine inerek meraklı bir tahammül göstermek geriyor. 
 
Öykü Düşüncelerini Nasıl oluşturalım? Öyküde; olay, karakter ya da nesneyi oluşturmak  için yaşam hakkında çeşitli düşüncelere sahip olmanın yanında okuyucuya geçen yolun sağlam ve etkili olması gerekir. Şaşırtıcı  ve özgün düşünceler bulmak önemli değildir, çalışmak için yeterli olan sağlam bir düşünce akışının nasıl oluştuğu önemlidir. Bu düşünceleri oluşturmak için örgütlü ve dikkatli bir çalışmaya  girişelim.
  Bu çalışmaya da ilk olarak; düşüncelerimizi ve her türlü gözlemlerimizi yanımızda taşıyabileceğimiz küçük not defterlerine, kağıt parçalarına yazarak başlayabiliriz. Bu bize bir süre sonra alışkanlık kazandıracaktır. Her iyi donanımlı yazar, günün ya da gecenin kimi zamanlarında kısa notlar almak için bir cep defteri taşır ve çalışmalarında kurgu ve taslaklarını öyküleme ve tasnif etme yollarını bilir. İlk önce uygun boyutlarda kullanışlı bir not defteri edinmek iyi olur. İkinci olarak da bir dosya edinelim. Ustalığa giden en iyi yollardan birinin, çeşitli konularla ilgili olarak dosyalanmış malzemelerin içinden, belirli bir konuyu çoğaltmak olduğunu hatırlayalım.
 Herhangi bir şey yazalım. Bu niteliksel amaçlı olsun. Günün ilginç olayları üstüne yüz sözcük üretelim. Bunları daha sonra geliştirelim. Kendimizi gereken hızda yazmak için eğittiğimizde  en iyi düşünceleri alarak belirli bir sistemle öyküleştirmeye başlayalım.
 
 Kendimizi yazalım! Eminim ki  en iyi yazımız en çok bize ait olandır. Düşlerimiz, tutkularımız, yaşamdaki dönüm noktalarımız neler? Onları yazalım. Ne oldu? Yaşadığımız her deneyimin önemi neydi? Tüm bunların içine başka birilerini de kattığımızda öyküyü ortaya çıkarmamız zor olamayacaktır. Ama aynı duyguyu aynı konuyu koruyarak yaptığımız sürece...
 
Evimiz bir laboratuar! Ailenizin, girip çıkan komşunuzun, arkadaşlarınızın ya da akrabalarınızın daha önceden sıradanlıklarının dışında oldukça dramatize edilmiş hayali önerilerini hiç dikkate almış mıydınız? Oysa bu öneriler öykü düşüncesi oluşturmanıza yarayabilirdi. Şimdi aileden birini gözlem altına alalım. Bu genç kız kardeş olsun. Onu öykü tasarımı içinde izleyelim. O ne yapıyor? Onu içine çeken sorunlar ne? Kahramanı kim? Bu kahramana hangi davranışlar ve nasıl tapıyor? Bu kahramanının sıra dışı bir yapısı var ve onun  işlediği bir suçu genç kız kardeş öğreniyor olsun. Onun üzerindeki etkisi ne olmalı? Ne yapmayı planlıyor? Tüm bunlardan bir öykü yazabiliriz di mi?
  Bireysel çalışmaların yanı sıra yaşamın bazı dönemlerine yani toplumsal bir soruna değinmek iyi olur. Bu sorunun her evresini duygusal niteliğini, arayarak yazalım. Sabırlı olmak şart! Eğer gençlik, politika, çalışma hayatı, kent ya da ahlak gibi konular seçersek de o zamanda bunların komik, trajedik yanlarını çıkarak hangisinde yoğunlaşacağınıza karar vermemiz gerek. Evinizin penceresinden izlediğiniz doğayı, evin içinde gözünüze çarpan bir nesneyi de hemen kaleme alıp betimlemek olasıdır. Bütün gözlemlerimizde olayların gerisindeki nedenleri araştırarak yazalım. İnsanlar hakkındaki belirsiz düşünceler üzerine biraz daha derin düşünerek yazarsak başarılı olamamamız için hiçbir neden yok. “Yazamayan yazar” olmayalım. Hadi hemen yazalım.
 
Büyük yazarlardan öğrenelim! Öyküyü zenginleştiren öğelerin başında, atmosfer yaratma ve betimleme geliyor. Hiç kuşku yok ki Çehov, Gogol, E. A.Poe ve Steinbeck ve Dostoyevski bu konuda üstün bir güce sahip.
“Masanın başında duruyordu, elinde de tabanca vardı. Uyanmış ona bakmakta olduğumu görmemişti. Birden bire elinde tabancayla bana doğru yürümeye başladığını gördüm. Hızla gözlerimi kapattım ve uyuyormuş gibi yaptım. Yatağın yanına geldi ve başıma dikildi. Her şeyi duyuyordum; ortalığa bir ölüm sessizliği çökmüştü ama ben bu sessizliği de duyuyordum. Bir anda çırpınma gibi bir hareket olunca elimde olmadan gözlerimi açıverdim.
Dosdoğru bana bakıyordu, dosdoğru gözlerimin içine bakıyordu ve tabanca şakağıma dayanmıştı. Gözlerimiz karşılaştı. Ama birbirimize bir an için baktık. Büyük bir çaba gösterip gözlerimi kapattım yeniden. Aynı anda hiç kımıldamamaya ve gözlerimi bir daha açmadan başıma ne gelecekse beklemeye karar vermiştim.”
    Dostoyevski’in dilimize “Uysal Bir Ruh “ adıyla çevrilen öyküsünü okurken merak duygusundan kurtulamıyoruz. Çünkü öyküyü besleyen ana damarlardan biri atmosfer diğeri betimlemedir. Bu yüzden de Dostoyevski’nin o yalın üslubu ve ustalıkla yarattığı atmosfer duygusu bizi içine çekiyor.
   Faulker, Hemingway, Salinger, Fitzgerald, Carson McCullers gibi yazarlarda da bu iki özellik tartışılmaz ölçüde belirgindir. Öykülerindeki masalımsı dokuları, merak öğeleri, yaşam zenginliği gibi özelliklerinin yanı sıra betimlemeleriyle öne çıkan bu yazarlardan bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Konuyla ilgili Türk edebiyatından örnekler de verilebilir elbette. Edebiyatımıza yalın ve şiirsel bir dil kullanarak yeni bir öykü anlayışı getiren Sait Faik Abasıyanık’ın  “Lüzumsuz Adam” adlı öyküsünde bakalım.
 
“ Saat on bire doğru gelir. İki kalın kısa, şişman bacağın üzerinde vücudunu tarta tarta yürür, yakası kadife paltosunu çıkarır; salonun bir köşesine kor, kör kemancıya selam durur. Dümbelekçi, zurnacının selam durduğunu kör kemancıya fıslar. Yüzü, hanendelerin arkasında pek seyrek görünen kanuncunun biraz evvel tıraş olup şap sürdüğü gergin yüzü birdenbire bir milyon yerinden buruşur...Zurnacımız da  sandalyesine oturmuştur. Pantolonunun ön düğmeleri yok mudur? Yoksa şişmanlıktan her zaman mı kopar? Orasından yeşil kaşkol unun püskülleri çıkar. Görenler güler. “
 
  Neredeyse her yeni başlayan yazar başlangıç zamanını erteler. Güzel bir bitiş kurgusu, mükemmel bir yapıt, yüksek tutku umarlar. Ama büyük yazarlar bunu yapmazlar! Onları çokça okuyalım.
 
Doğru ve uygun bir başlangıç yapalım! Öykünün başlangıç yerini belirlemek hiç de kolay değildir. Girişimizin doğru olup olamadığını anlamamız için ikinci, üçüncü ve diğer anlatımları yazıdan çıkarıp yeniden formüle etmek gerekir. Eğer en uygun başlangıcı anlatının başka bir bölümüne yerleştirmiş isek oradan alıp başlangıcı yeniden belirlemeliyiz.
  Daha sonra girişin uzun, yavaş ya da karışık olduğunu görüyorsak ilk elli satırı başka bir kağıda yazıp ertesi gün yeniden okumayı denemeliyiz. Yinede içimize sinmiyorsa, hemen değiştirmekte yarar vardır. Çünkü okuru ilk elli satırda kaybetme olasılığı çok yüksektir.
 
Genel bir atmosfer oluşturalım! İlk sayfanın sonuna gelindiğinde belirgin bir atmosfer oluşturabilmeliyiz. Bu atmosfer korku, kuşku, mutluluk ya da umut gibi bir çok şey olabilir.
  Bu atmosfer öykü ilerledikçe değişebilir fakat genel bütünlüğü bozulmamalıdır.  Önemli olan ilk sayfanın sonunda kendimizi o atmosfer içinde buluşumuzdur. Eğer bulamıyorsak hemen makinenin başına dönelim.
 
Geri dönüşlerde (flashbacks) dikkatli davranalım! Öykümüzde geri dönüşler var mı? Eğer varsa, ansız dönüşler ve ansız kopuşlar okuyucuyu uzaklaştırır. Bu konu usta yazarlar için bile dikkat gerektirir. Eğer bu konuda yeterince teknik değilsek bu dönüşlerden kaçınalım. Öykünün baştan sona doğru akışını bozmadan devam edelim.     
“Yalnız Ruhlara Vişne Reçeli” adlı öykümde flashbacks şöyle kullandım;
 
“Acıkmışım! Üşengeç adımlarla dolabın kapağını açıp bir süre bakınıyorum. Ağzı açık kalmış vişne kavanozuna elimi değdirip vazgeçiyorum. Kırk yıllık hatırı olan kahve çekiyor canım... Önce kokuları sonra kahveler, biraz taşmış köpükleri, titreye titreye çıkıyor merdivenlerden Sıdıkha Hanım. Hatır soğumaya bırakılırken, soruyorum. İnci’yi görüyor musunuz?” 
 
 Bildiğimiz şeyleri yazalım! Bildiğimizi yazalım derken; öykümüzde bir cinayet olayı anlatıyorsak bunun için bir cinayet işleyeceğimiz anlamına gelmemeli, ya da soluksuz kalmayı betimleyebilmek için denizin  derinlerine inip dalgıç maskenizi çıkarmanızı önerdiğim anlaşılmamalı. Düşleyebileceğimiz herhangi bir şeyi açık seçik anlatan kitaplardan öğrenebiliriz. Tembel olmayalım ve bunların nasıl olduğuna bir göz atalım.
 
Öykümüzü güncelleştirelim! Belli bir döneme ait yazmıyorsak o döneme ait argo ve söylem biçimi içeren diyaloglar kullanmayalım. Bu bir çok modern öyküde kullanılan hatadır. Biz yapmayalım. Bize sık sık hatırlatılan “habersizce değişen şeyler” olan fiyatlardan, tarzlardan, etkenlerden nasıl söz edeceğimize dikkat edelim.
 
Öykümüzde gereksiz eylemler var mı? Eğer yarattığımız karakter, öyküyle ilgisi olmayan şeyler söylüyor ve yapıyorsa bunları çıkartalım. Okuru bir yere götürmediği gibi sıkılmasına ve anlamsız bulmasına neden olacaktır.
 
Gerektiğinden çok fazla sözcüğümüz var mı? Aynı cümlede ya da paragrafta gereğinden çok fazla sözcük kullanmayalım şöyle tuzaklara da  düşmeyelim: Ağlıyordu.. Göz yaşları gözlerinden sel gibi akıyordu ya da Akşam saat: 20.00’de karşılaştı.
  Eğer ağlayan kişi büyük bir soğan doğramıyorsa, ağladığı belli. Sabah 8.00 denmediğine göre de akşam olduğu zaten anlaşılıyor. Yazdığımız metinde cümle içinde ya da paragraflarımızda öykünün atmosferini yakalamak uğruna bu yanlışları yapmamak gerekiyor.  Ancak çok kaçınılmaz olduğunda... 
 
Öykümüzde gereksiz karakterler yer aldı mı? Bu çok saçma bir soru gibi gelebilir ama  gereksiz karakterlerin okuru şaşırtmaktan öte gitmediğini bilmek gerek. Yazdığımız öyküyü tekrar okuyarak geriye doğru gidelim ve öykünün amacına uymayan hatta gerekmeyen   ama bizim vazgeçilmez gibi kabul ettiğimiz bir ya da iki karakteri çıkaralım sonra yeniden formüle edelim.
 
Karakterimizi “karakter” olarak koruduk mu? Öykümüz de  bir ya da daha fazla karakterin öykünün istenilen bir sonla bitmesi için ansızın değişikliğe uğrayabilir ve bu da öykünün kalitesini yitirmesine neden olur. Kurmaca tekniklerinde ustalaşana kadar bunlardan kaçınalım.
 
Sözcükleri ya da cümleleri çok mu kullandık?  Bir çok usta yazar bile sözcüklerini denetlemede zorluk çeker. Bizler de oluşturmaya başladığımız öykümüzde sık sözcüklere ya da cümlelere yer vermeyelim eğer vermişsek de yeniden gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapalım.
 
Diyaloglarımız nasıl oldu? Bu konuda başarılı olmamız için, yaşamdaki günlük diyalogları izleyelim ve onların nasıl iletişim kurduklarına dikkat edelim. Zira zihinden tasarlanmış diyaloglar gerçek konuşmalardan farklıdır. Size benimde uyguladığım bir sırrı vereyim mi? Diyalogları sesli okuyorum! Hatta mimikler de yaparak! Doğal bir biçimde konuşmaya başladığımda da yazıyorum. Siz de uygulayın. Diyaloglarınızın ilk tasarladığınızdaki o yapay   konuşmaların dışında ne kadar doğal olduklarını göreceksiniz.
 
Ele aldığımız olaylar doğru mu? Bir çok insan gibi biz de bu tür yanlışlara düşebiliriz. Meselâ; ayı bir gezen olarak ele alabiliriz ama o bir uydudur! Savaş yıllarında  armonikasıyla melodi çalan bir askerin bu yıllarda bestelenmiş bir müziği çalması editörünüzün gözlerini fal taşı gibi açtıracak, yazımıza hemen olumsuz bakacaktır. Bu duruma düşmemek için öykümüzü bir kaç kez kontrol edelim. Doğru olması için araştırma yapalım. Tahminlerle yazmayalım.
 
Eğretileme yapabildik mi? Eğretileme nedir? Somut bir terimin örneksemeli değiştirim yoluyla, biçimsel olarak bir karşılaştırma ögesi katmaksızın soyut bir kavramı dile getirmek için kullanılmasıdır.  Örneğin;  “Hayatın baharı” eğretileme yoluyla gençliği belirtmesi gibi.
Yani iki terim arasındaki yakınlaşmayı açık seçik ortaya koyan karşılaştırmanın arasında tam bir özdeşlik kurar. Sevilen bir varlığı belirtmek için “Kuzucuğum” ya da “şekerim” kafa için saksı denmesi gibi...Eğretileme argo yaratımların en verimli yöntemlerinden biridir, ama bizler önemli sözlüksel yaratısı olan bu dil evrim yöntemini kullanalım.
 
“Gökyüzü gri kanatlarını şehrin üzerine indiriyordu” gibi...
 
Öykümüzün  sahnesini yada atmosferini bozduk mu? “ Kahraman Bil Jones, tehlikeli bir dağ yolunda tökezlediği zaman  kırılan kolu gözleri kanlanmadan önce acıyla titriyordu. Çölde hemen yanın da açmış olan mavi çiçeklerin kokusunu hissetmiyordu bile..” Biz de hissetmiyoruz! Konu dışı sorunları yazımıza sokmayalım. En önemlisi de öykümüzün doruk noktalarında çok dikkat edelim.
 
Öykümüz sıradan mı yoksa özgün mü oldu? Eğer öykünüzdeki kadın, “saçları olgun buğday renginde, gözleri duru havuzlar gibi, vücudu Venüs gibi ve sevişirken cilveli bir şekilde, ‘Daha önce hiç böyle hissetmemiştim’ gibi ifadelerle anlatılıyorsa, kesinlikle editör de böyle hissetmeyecektir. Duygusu yalnızca mide bulantısı olacaktır. Sonuç : Öykünüz reddedildi!
 Eğer dipteki bir deliği bir kuyu kadar derin bir çukur olarak tanımlıyorsanız ya da küçük bir sandalye de oturan şişman bir adamı, hamakta uzanmış bir fil kadar rahat tanımlıyorsak başımız dertte demektir. Sıradan olmak ya da özgün olmak aynı derecede kolayca düşülebilecek, ama uzak durulabilecek yanlışlardır. Bu yüzden biz de uyanık duralım.
 
Öykümüzdeki eylemler tutarlı mı? Öykümüzde anlattığımız her şey sorunsuz ve doğal bir biçimde gelişiyorsa, işler yolunda demektir. Ama öykümüzde bağdaşmayan bir olay ya da betimleme varsa, kahraman öykünün akışı içinde mantıklı ve anlaşılır bir biçimde izlemiyorsa, şansımızı kaybettik demektir.
 
Okumaya değer anlamlı şeyler anlattık mı? Yazdığımız öyküde hafif bir romantizm, derin bir gizem ya da karışık bir düğüm hakim olabilir ama yeniden okuyup bitirdiğimizde gerçekten okunmaya değer bir şeyler anlattığımız görmeliyiz. İletmek istediğimiz mesajı ya da dersi verebildiğimizden emin olmalıyız. Eğer öykümüz okur ya da yayıncı tarafından on dakika içinde unutulmayacak türde ise  başarımız kaçınılmazdır.
 
Öykümüz mantıklı mı? En düşsel kurguları bile yazarken bir mantıksal sistem çerçevesinde gelişmesine dikkat etmeliyiz. Bu yeni yazdığımız öyküyü tekrar okuyalım ve şu soruyu sormayı asla unutmayalım : Anlatılan olaylar mantıklı bir akış izliyor mu?”
 
Öykümüzün kahramanı kendi sorunlarını kendi mi çözüyor?  Kahramanımızın sorunlarını çözebilmesi için depremlere, yıldırımlara, tren ya da otomobil kazalarına güvenerek çözdürmeyelim. Eğer kahramanımız kendi sorununu kendi çözemiyorsa öykümüz havada kalmış demektir.
 
Yazdığımız öykü mü yoksa düzyazı mı?  Bu soru size şaşırtıcı gelebilir ama bir çok yeni yazar öykü ile düz yazı arasındaki farkı bilmiyor ne yazık ki! Elbette ki bu iki türün kendine özgü yanları var. Öykü bir açıklama ya da betimleme değildir. Öykü, belirli bir çözüm ve sonuç gerektiren bir durum yaratan olaylar dizisidir. Bunu unutmayalım! Oysa düz yazı bir yazınsal bir kompozisyondur , analitik ve yorumlayıcı bir yapısı vardır; anlattığı konuya daha öznel ya da nesnel bir bakış açısıyla bakar ve biçim ve yöntem özgürlüğü taşır.
 
Düğüm bölümü çok mu kısa oldu?  Öykümüzü tasarlarken kurduğumuz düğüm bölümü için sayfalarca bir şeyler anlatıp okurun ne olduğunu anlamadığı şeyler yazmayalım. Unutmayalım ki öykünün doruk noktası (climax) çok önemlidir. Bu yüzden havada bırakmayalım.Bu noktayı diğer olaylar gibi özetleyip bitirelim.
 
Öyküyü çok erken ya da geç mi bitirdik? Öykümüzü doruk noktasının hemen başında  bitirmemiz okuru çok rahatsız eder. Ancak doruk noktasını uzun uzadıya ve sonu gelmez bir biçimde de uzatırsak bu seferde okuru sıkar düş kırıklığına uğratır. Bunun için en uygun zaman neresidir? Sanırım, doruk noktasının akışını bozmadan kendi doğallığı içinde tamamladığı zamandır.
 
Yalnızca kendimiz için mi yazdık? Yeni bir yazar olsak bile kendimizi mutlu edecek yazınsal girişimlerde bulunmamalıyız. Eğer günlük yazmıyor isek anlattığımız şeylerin okur içinde ilginç bir biçime gelmesini sağlamalıdır. Hepimiz için geçmişte tanıdığımız bir karakteri anlatmak kolaydır. Çünkü onu tanıyoruzdur ama okur onu tanımadığı için anlamsızdır. O zaman kendimize şu soruyu soralım :  “Ben okurun yerinde olsam ve karakteri yalnızca bu yazdıklarımla tanısam, acaba yazdıklarım yeterli olur mu?”
 
Öykümüz okuru düşündürüyor mu? Bir çok öykünün başarısız olma nedenlerinden biri de okurun yaratıcılığına ve düş gücünü zorlamasına izin vermemesidir.  Anlatılanları görselleştirebilmesine ve çerçeveye oturtmasına izin verelim. Ama kaybolup gideceği sonlara değil...
 
 
Hadi! hepimize kolay gelsin....
 
 
[1] Türk Edebiyatı.- Nihad Sami  Banarlı 
 
[2] Adam Öykü Ocak-Şubat 44-Allan W.Ecker [Syf. 44-49]
 
[3] Dostoyevski  Timsah –Uysal Ruh [Syf. 138 ]
 
[4] Sait Faik Abasıyanık- Lüzumsuz Adam-[ Syf.14]
 
[5] Adam Öykü Temmuz-Ağustos 47 Loise Borgges [ Syf.5-12]
 
[6] Adam Öykü Temmuz-Ağustos 47 Pearl Hogrefe [ Syf.13-16]
 
[7] İnternet yayınları- Edebiyat.
 
[8] Adam Öykü Ocak-Şubat 44 Thomas  H. Uzell.[  Syf. 40-43]
 
[9] Piyes Yazma Sanatı Lajos Egri İnceleme Syf. [30-59-79-120-142189-209]
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

.Eleştiriler & Yorumlar

:: Öğretici
Gönderen: Mehmet Ali Özler / ,
10 Temmuz 2010
Öğreticiliği ve paylaşımı ön planda tuttuğunuz önerilerinizi keyifle okudum. Teşekkür ederim. Yalnız, bu tür incelemelerde hep bilinen yazarlardan örnekler verildiğini garipsiyorum. Örneğin yazılarından keyif alamadığım Gogol veya Halide Edip Adıvar veya bir-iki kitabı ile öne çıkmış ama gerisi kayda değer olmayan Dostoyevski gibi (bir çokları sadece isimlerini bilir) yazarlar. Burada tanımadığım ama örnekler alabileceğim başka yazarlar duymak beni sevindirirdi. Saygılarımla.




Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Şımarık [Öykü]
Kalıpçının Kalıpları [Öykü]
Yalnız Ruhlara Vişne Reçeli [Öykü]
Kalıpçının Kalıpları [Öykü]
Kalıpçının Kalıpları [Öykü]
Yeniden Bir Küçük Yaprak [Öykü]
Bayan Fare'nin Gözyaşları [Deneme]


Duru Karal kimdir?

Mekânın ve zamanın araçlarından yeni zamanlar ve yeni mekanlar yaratabildiği için, edebiyat hâlâ vazgeçilmezim, yazmak ise geniş zaman büyüsüdür benim için. . .

Etkilendiği Yazarlar:
Adalet Ağaoğlu/Sabahattin Ali/ Sait Faik A./Yusuf Atılgan/Bruno Shutz/ Contazar/Bedri Karasu/ Oğuz Atay/


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Duru Karal, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.