..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
En bilge insanlar bile arasıra bir iki zırvadan hoşlanırlar. -Roald Dahl
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Karakterler Üzerine > Oğuz Tepe




25 Şubat 2015
Şans ve Dans (Onbirinci Bölüm)  
Oğuz Tepe
Yazdığım ilk romandır.


:GHJ:
On birinci Bölüm



Kadıköy iskelesine ayak basan Selim Bey, iskeleden ayrılıp taksiye binmek üzere, Kadıköy meydanına doğru, kalabalığın arasında yürümeye çalışıyordu. Günlerden pazar olmasına ve saatlerin de 19.00’u göstermesine rağmen, meydandaki insan ve araç trafiği azalmış değildi. Vapurdan inen yolcuların yarattığı, telaşlı kalabalığın arasından, önündeki insanları adeta yararak, onların önlerine geçebilmek için, adımlarını hızlandırdı. Caddeye geldiğince, gözleri ile boş bir taksi aramaya başladı. Kısa bir süre sonra, boş bir taksi görünce, el işareti yaparak, seyir halinde bulunan taksiyi durdurup, ön tarafa oturdu ve şoföre Kalamış yönüne gitmek istediğini söyleyerek, kolundaki saate baktı. Gitmeye çalıştığı randevusuna, gecikmeyeceğini düşünerek rahatladı.

Kalamış’a giderken neşesi yerinde olan Selim Bey, genç olan taksi şoförü ile bir yandan konuşurken, diğer yandan da arada sırada, göz ucuyla kolundaki saatine bakıyordu. Bu akşam her şeyin yolunda gitmemesi için, hiçbir neden olmadığını düşünüyordu. Kendi içinde var olan neşesini de, hiçbir şekilde kaybetmeyi aklına bile getirmek istemiyordu. Özenle taşımış olduğu ve giydiği siyah takım elbisesini, bir gece önce gelini Yasemin’e ütületmişti. Yasemin ütü yaparken bile yanından ayrılmamıştı. Evden çıkmadan önce, giydiği siyah takım elbisesiyle, aynanın karşısında kendisine bakarken, oğlu Aziz yanına gelmiş ve elbisenin kendisine çok yakıştığını söylemişti. Aziz, kendi arabasıyla Kalamış’a bırakmayı ısrarla birkaç kere teklif bile etmesine rağmen, oğlu Aziz’in teklifini kabul etmemişti. Aziz’e bunu söylerken de, onun kalbini kırmamaya özen göstermişti.

Genç taksi şoförünün, akan trafikteki araçların arasından, tüm trafik kurallarını hiçe sayarak, bulabildiği boşluklardan yararlanarak yol alma çabasına, başka zaman olsaydı kesinlikle uyarıda bulunurdu. Ancak bugün hiçbir şekilde karışmıyor ve uyarıda da bulunmuyordu. Yolun bir an önce sona ermesi için, içinden dua bile ediyordu. İstanbul’da yaşadığı süre içerisinde, Avrupa yakasında oturmuş ve işi olmadığı sürece de diğer yakaya gelmemişti. Bu nedenle, geçtikleri yerlerin nereler olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey ise, bir yıldır buluşacağı dostlarının, bekledikleri yer olan Kalamış iskelesindeki balıkçı lokantasının adresiydi. Elindeki kâğıtta yazılı olan adresi de, genç şoföre göstermişti.

Hızını düşürmeden gitmeye çalışan şoförün, hız kesmeye başlamasının ardından, genç şoförün kendisine doğru başını çevirerek ve eli ile de göstererek:

--- Ağabey, adrese geldik. Bak şurada yazan İskele tabelasını gördün mü? Aradığınız adres, işte orada. Şu sokağa girince, hemen sağ tarafta. Dedikten sonra, gösterdiği sokağın başında, aracını yavaşlatarak durdu.

--- Tamam, aslanım, Sağ ol. Demesinin ardından, elini ceketinin iç cebindeki cüzdanına doğru götürüp çıkararak, genç şoföre taksi ücretinin ne kadar tuttuğunu sorarak, taksi ücretini ödedi. Ücreti öderken, biraz fazla olarak verdiği paranın üzerini beklemeden, hızlıca araçtan indi. Para üstünü vermek için elini uzatan şoför, Selim Beyin arkasından seslenerek:

--- Paranızın üstünü almıyor musunuz? Diye, seslenen genç adamın yüzüne bakarak:

--- Üstü sende kalsın. Deyince, gülümseyen şoför:

--- Teşekkürler ağabey! Derken, Selim Bey de, gülümsemeyle yanıt verdi.

Kâğıttaki yazılı olan balıkçı lokantasının ismine, bir kere daha bakarak, sokağa girdi. Balıkçı lokantasını görünce, bütün bedenini, aniden sıcak bir heyecan dalgası sardı. Heyecanını yenmek için, olduğu yerde kısa bir süre durarak, birkaç derin nefes alarak, sakinleşmeye çalıştı. Bir süre sonra, sakinleşmeye başladığını hissederek balıkçı lokantasının kapısına geldi. Kapıda duran iri yarı adamın, kendisine sergilediği davranışlarından, görevli olduğunu anlayarak ve iri yapılı adama başıyla selam vererek içeriye girdi. İçerideki ışıklar birdenbire gözünü aldı. Gözleri ışığa alışınca, giriş kapısının karşısındaki duvarda asılı olan tabloların güzellikleri dikkatini çekmiş ve aynı zamanda da biraz daha sakinleşmesini sağlamışlardı. Kulağına gelen müzik sesinin bir an nereden geldiğini algılayamamıştı. Yanına yaklaşan takım elbiseli görevlinin:

--- Buyurun efendim, hoş geldiniz. Demesi üzerine:

--- Hoş bulduk, ben Nuri Bey’in misafiriyim. Kendileri burada mı? Eğer henüz gelmemiş iseler, rezervasyon yaptırmış olduğu masaya gitmek istiyorum. Demesinin ardından, görevli gülümseyerek:

--- Şöyle buyurun efendim, üst kata çıkmamız gerekecek. Diyerek, masayı göstermek için Selim Bey’ in önünde yürüyerek bir üst kata çıktılar. Sol taraftaki açık olan kapıya doğru yaklaştıklarında, girişte kulağına gelen müzik sesini daha net duymaya başladı. Gözleri ile etrafı üstün körü incelemeye başladı. Kapının tam karşısında kurulu olan ses düzenlerini gördüğünde, sahnenin abartısız ama çok hoş bir şekilde olduğunu gördü.

Masalarda oturan insanların, neşeli ve gülen yüzleri, kendi içinde zaten var olan neşesine, neşe katmıştı. Sol tarafındaki sahneye yakın masaya doğru yaklaştığında, masada oturan, Türkan’ı, Sibel’i ve Nuri Bey’i görünce, iyice rahatladı. Nuri Bey’in, ayağa kalktığını gördüğünde de; İçini, anlatması olanaksız bir mutluluk duygusu kapladı. Yol gösteren görevliye teşekkür ettikten sonra, kendisini görüp, ayağa kalkan ve kendisine iyice yaklaşmış olan, Nuri Bey’e sarıldı. Bir süre birbirine sarılmış olarak durduktan sonra, birbirlerinin ellerini bırakmadan ayrıldıklarında, içten bir ifadeyle:

--- Dostum, hoş geldin. Diyen Nuri Bey’in gülümseyen yüzüne bakarak:

--- Hoş buldum dostum. Dedikten sonra masada ayağa kalkmış olan Sibel ve Türkan ile de selamlaşarak, Nuri Bey’in yanında duran sandalyeye oturdu. Karşısında oturmakta olan Sibel’in ve Türkan’ın, gülen yüzlerine, kendi yüzündeki gülücüklerle karşılık vererek:

--- E! Nasılsınız bakalım, hanımlar? Dedikten sonra yanında oturan Nuri Bey’inde, sırtını sıvazlayarak:

--- Ya sen, nasılsın Sibel? Diyerek, sözlerine ara verince, Sibel de, Selim Bey’in gözlerinin içine bakarak:

--- Ben iyiyim, Selim ağabey. Siz, gelmeden az önce, Türkan’a ve Nuri ağabeye, senin nerede kaldığını sordum. Nuri ağabey de, ‘ birazdan gelir herhalde’ dedi. Sanırım, vapura binmeden önce, kendisini aramış ve görüşmüşsünüz. Diyen Sibel, gülümsemesini bırakarak sustuktan sonra, Türkan, hemen söze girerek:

--- Evet! Selim ağabey, Sibel’in de dediği gibi, seni konuştuk. Nuri ağabey de, sizinle telefonda konuştuğunu söyleyerek, heyecanımızı bir nebze de olsa dindirdi. Deyince, Nuri Bey:

--- Ya Selim şunu iyi bil dostum, bu kızlar seni benden daha çok seviyorlar. Diyerek kahkaha atan Nuri Bey, sırtından elini çekmiş olan Selim Bey’e:

--- Gördüğün gibi ben de iyiyim, sizleri yanımda görünce, şimdi daha da iyiyim. Demesinin ardından, hep birlikte gülmeye başladılar. Yanlarına gelen garsonu daha fazla bekletmemek için, Nuri Bey’in önderliğinde, siparişlerini verdiler ve garsonun masadan uzaklaşmasını beklediler.

Siyah eteğinin üzerine beyaz gömlek giymiş olan Sibel, iki eliyle kumral saçlarını geriye attıktan sonra:

--- Nuri ağabey, geçen sene ki buluşmamızda, birbirimizden ayrılırken, gelecek yıl buluşacağımız ana kadar, çok acil durumlar olmadığı sürece birbirimizle, görüşmeyeceğimizi ve senden gelecek olan mektubu beklememizi istediğin için, biz de o zaman, kabul ederek, bu kararı almıştın. Bu karara ilişkin açıklamanda da, bizlere görüşmediğimiz zaman içerisinde, neler yaşadığımızı anlatacağız demiştin. Şimdi merak ediyorum, bu akşam ayrılacağımız zamanki alacağın karar ne olabilir? Diye sorunca, Nuri Bey’den gelecek olan yanıtı, Türkan ile Selim Bey’in de merakla beklediklerini anladı.

--- Bir yıl önce, o kararı aldığımda, aramızdaki var olan dostluğumuzun, güçlenmesini istemekten başka bir amacım yoktu. İstedim ki: O dönem içerisinde yaşadığımız her ne varsa, iyi ya da kötü, onları tek başımıza yaşayalım. Şunu da biliyorum ki, ben dâhil olmak üzere sizler de, ‘ Şu anda yaşadıklarımı paylaşabilseydim, keşke!’ diye iç geçirdiğiniz anlar yaşamışsınızdır. Ancak, ölümlü olan bu dünyadan, bir gün teker, teker çekip gideceğiz. Tıpkı 2000 yılında kaybettiğimiz, ama her zaman güzel yüzü gibi, anılarını da hiçbir zaman unutamayacağımız ve kalbimizde yaşattığımız Münevver Hanım gibi. Geride bıraktığımız yıl, belki de, o kaçınılmaz güne bir hazırlıktı. Ama şunu da çok iyi anladım ki, Sizin de anladığınıza inanıyorum. Bizler bu dünyadan göç edip gitsek bile, gittikçe güçlenen ve her geçen gün büyüyen, aramızdaki dostluğumuz, biz yaşadığımız sürece asla ölmeyecek. Dedikten sonra, masayı bir sessizlik kapladı. Kısa süren bu sessizliği bozan Selim Bey:

--- Asla ölmeyecek, dostum. Bundan emin olabilirsin. Diyerek ve bayan arkadaşlarına dönerek:

--- Bayanlar, öyle değil mi? Diyerek, sözlerinin onaylanmasını beklemeye başladı. Bu soruya ilk yanıt:

--- Aynen öyle, Selim ağabey. Diyen, Sibel’ den geldi. Ardından “Ölmeyecek Selim ağabey bunu hepimiz çok iyi anladık” diyen Türkan’da, benzer sözleriyle Selim Bey’e destek verdi.

--- Sevgili dostlarım, şunu da bilmenizi istiyorum ki, hatırlayacağınız gibi, 1998 yazında sizleri ilk tanıdığımda, sizlere doğum günüme katılmanız için teklifte bulunmuştum. Sizler de beni kırmayarak bu teklifimi kabul etmiştiniz. O gün, doğum günümü kutlarken, aslında sizlerin de doğum gününüzü kutladığımızı hangimiz biliyorduk? Diyerek, kısa bir süreliğine, konuşmasına ara veren Nuri Bey, konuşmasına.

--- Neyse, bunları bir kenara bırakalım. Sizleri de daha fazla hüzünlendirmek istemiyorum.” Dedi.

--- Yok, ağabey hüzünlenmiyoruz. Türkan ile Selim ağabey de sanırım, benimle aynı kanıdalar. Bu arada, bu yıl için herhangi bir karar almadığını anlıyorum. Buna da sevindiğimi belirtmek isterim. Bu geçen süre içinde, sizleri çok özlediğimi daha iyi anladım. Dedikten sonra Türkan’a sarılan Sibel, Türkan’ın yanağından öperek yeniden sustuğunda, Türkan:

--- Sibel, doğru söyledi, hüzünlenmedik Nuri ağabey, için rahat olsun. Selim ağabey senin de, bir kez daha şunu çok iyi bilmeni istiyorum, rahmetli Münevver ablayı çok seviyordum. Onu sevdiğim kadar sizi de çok seviyorum. Bu nedenle de Nuri ağabey’in, bu yıl için bu konuda aldığı herhangi bir kararı olmadığına göre, Tekrar İstanbul’a geldiğinizde, evime mutlaka beklerim. Hakan ve Aylin’de sizleri görmeyeli bayağı özlediler. Aynı öneri, senin için de geçerli Nuri ağabey. Derken çok içten konuştuğu masadakilerin, artık kanıksadığı bir olay haline gelmişti. Sözleri bittikten sonra rahatlayan Türkan, kırmızı elbisesinin üzerinden omzuna atmış olduğu siyah şalını düzelterek arkasına yaslandı.

--- Sağ ol Türkan. Ben de sizleri özledim. Sahi! Onlar da iyiler değil mi?

--- İyiler Selim ağabey, selamları var. Aylin buraya gelirken, ‘ Selim ve Nuri amcaları benim için yanaklarından öp ve onlara çok selam söyle’ diye sıkı, sıkı uyardı. Sibel, tabi ki seni de unutmadılar ve ‘Sibel ablamın da yanaklarından öp ve ona onu çok özlediğimi söyle. Ayrıca göndermiş olduğu kitabı da okuduğumu söylemeyi sakın unutma’ Dedi. Bu arada bana da her yılki, buluşmamıza yakın zamanlarda, özellikle, kelebeğim demekten çok hoşlanır.

--- Sen de selamımı iletirsin Türkan. Önümüzdeki yaz aylarında, ben de sizleri sahil kasabama bekliyorum.

--- İnşallah, Selim ağabey. Bir aksilik çıkmazsa bu yaz yanındayız.

--- Canım benim. Demek, gönderdiğim kitabı okumuş. Okusun, okusun o okudukça ben ona daha çok kitap alırım.

--- Evet, Sibelciğim. Kitabı okuyup bitirdi. Bu okuduğu kitapla birlikte, senin gönderdiğin üçüncü kitabı da bitirmiş oldu.

--- Sana kelebeğim diye, seslenmeye devam ediyor. Bence haksızda değil. Aylin’e Nuri amcasının da selamını iletmeyi unutma.

--- Aynen öyle hitap ediyor, Nuri ağabey. Sizin de dediğiniz gibi, ben de kendisine hak veriyorum. Onun kelebeği olmaktan da ayrıca büyük mutluluk yaşıyorum. Bana o şekilde ilk kez seslendiği, 1999 yılında ki buluştuğumuz günden itibaren kelebeklerin, bir günlük ömrü olduğunu, ancak onun gözünde; Benim bir günlük değil, bir ömür boyu, kendisinin kelebeği olmamı istediğini anladığım zaman, ona karşı olan sevgim, her geçen gün gittikçe çoğalmaya başladı.

--- Nuri ağabey, göndermiş olduğun mektubun zarfının üzerindeki damgadan, İspanya’ da olduğunu anladık. Yediğin içtiğin senin olsun ama onların dışında, İspanya’da gördüklerini bize anlatır mısın?

--- Sahiden de Sibelcim, sen benden daha çok yaşayacaksın, ben de şimdi o soruyu sormak istiyordum. Eminim ki, Selim ağabeyde aynı soruyu soracaktı. Haydi, Nuri ağabey, bizi daha çok merakta bırakma da anlat.

--- Evet dostum. Sizlerin de anladığınız gibi, İspanya’da olduğunu mektup zarfının üzerindeki damgadan anladık. Anladık anlamasına da, ben bu soruya ilave olarak şunu da sormak istiyorum. Başka ülkelere de gittin mi?

--- Sevgili dostlarım, İspanya gezdiğim çok sayıdaki ülke arasında, en çok hoşuma giden bir ülke, öncelikle bunu bilmenizi isterim. Orada kaldığım bir hafta boyunca, ülkenin gezilebilecek olan her yerini gezdim. Ancak, boğa güreşlerinin yapıldığı arenaya gitmediğim için, boğa güreşlerini de seyretmedim. Bunu bilerek, neden yapmadığımı da, sizlere geçmiş yıllarda anlatmıştım. Yinede anımsatmak isterim ki; Hayvanları seven birisiyim. Hayvanları öldürmenin nedenleri ne olursa olsun, buna karşıyım. Bu yaşıma kadar her zaman karşı oldum, bundan sonra da karşı olmaya devam edeceğim. Benim gitar çaldığımı biliyorsunuz. Orada, kendimi gitar’ın ana vatanındaymışım gibi hissettim. O açıdan da çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Geçen yıl, İspanya’dan başka bir ülkeye gitmedim.

--- Nuri ağabey, geçen yıl, sadece İspanya ile mi sınırlı kaldın? Bak şimdi hepimiz şaşırdık!

--- Evet, Nuri ağabey, ben de şaşırdım.

--- Vallahi ben de sizin kadar şaşırdım ama ben neden gitmediğini tahmin eder gibiyim.

--- Tahminin nedir Selim ağabey, Sibel ile beni merakta bırakıp durma.

--- Hah ha! Haydi, sizi daha fazla merakta bırakmayayım. Ayrıca da zaten benimki de tahmin filan da değildi. Sizi kandırdım. Bakın size ne okuyacağım. Dedikten sonra, elini ceketinin sağ cebine sokarak, cebinden çıkardığı zarfı gösteren Selim Bey, daha sonra zarfın içinden çıkardığı ve bir kere katlanmış olan mektubu açarak, okumaya başlamadan önce:

--- Sürpriz! İşte bayanlar, Nuri ağabeyinizin bana göndermiş olduğu mektup, yanımda getirdim. Demesinin ardından karşısında kahkahalar atarak gülen Sibel ve Türkan’da, aynı anda oturdukları sandalyelerinin arkalarına asmış oldukları çantalarını ellerine alarak açtıktan sonra, çantalarının içerisinden çıkardıkları, Selim Beyin elindeki zarfın benzerlerini, ellerinde sallayarak sırayla:

--- Sürprizmiş!

--- Sürprizmiş! Bak, sizin için esas bu sürpriz olmuştur. Türkan’la buluşup buraya gelmeden önce, arabada konuşurken, mektuplar aklımıza geldi. Ben Türkan’a, ‘Türkancım! Mektubun yanında mı’ dediğimde ‘Evet’ dedi. Bende kendisine ‘Benimde mektubum yanımda’ dedim. Evet, şimdi önce sen oku Selim ağabey, ardından ben okuyayım ve en son Türkancım okusun mektubunu. Diyen Sibel’in heyecanına ortak olan Türkan’da, Sibel’in dediklerini onaylar gibi başını salladıktan sonra, çantasını tekrar sandalyesine asan Sibel’in yaptığı gibi, kendisi de çantasını sandalyesine astı. Bütün bu olup bitenler karşısında şaşkınlık yaşayan Nuri Bey, bir yandan gülmeye başlarken, diğer yandan da mektupların okunması bitene kadar sessiz kalmaya karar verdi.

--- Vallahi bayanlar, size ne diyeceğimi bilemiyorum. O zaman dediğiniz gibi, önce ben mektubumu okumaya başlayayım. Mektubumu okumayı bitirdikten sonra da, size neler yazdığını dinlerim. Doğrusu, şimdiden merak içindeyim. Sözü fazla uzatmadan mektubu okumaya başlıyorum.” Diyen Selim Bey, elindeki mektubu okumaya başladı.

01 Kasım 2005

Sevgili Dostum,

Satırlarıma başlamadan önce, seni çok özlediğimi bilmeni istiyorum. Bu mektubu İspanya’nın Barselona şehrindeki çok hoşuma gitmiş olan, otelimdeki kaldığım odada yazıyorum. Sana bu mektubu yazdıktan sonra, Sibel ile Türkan’a da mektup yazacağım.

Seni ve rahmetli eşin, Münevver Hanımı tanıdığım günden itibaren, çok mutlu olduğumu defalarca sana ve 2000 yılında vefat etmiş olan Münevver Hanım’a, hayatta iken söylediğimi biliyorsun. Yaşadığım sürece, etrafımda var olan ve dostum diyebileceğim insanları kazanmak adına, çok özen gösterdim. İnsanları dost olarak kazanmanın zor olduğunu, kaybetmenin ise çok kolay olduğunu bilen birisiyim. Son yıllarda birlikte yaşayıp görmüş olduğumuz gibi, insanların birbirlerine olan güvenlerinin, ne kadar sarsılmış olduğunu biliyoruz. Seninle bu konuyu konuştuğumuz zamanları anımsarsan; Başkasına güvenmeyen insanın, önce kendinde var olan öz güveni kaybetmeye başladığını, bu nedenle de, giderek, karşılaştığı tüm insanlara da güvenmediklerini söyleyerek, konuşmuştuk. Bu konuda yanılmamış olduğumuzu görüyor olmak, eminim ki senide benim kadar mutlu etmektedir. İnsanların güvenlerini kazanmak konusunda gerek senin gerekse rahmetli eşinin ve benim hiçbir sıkıntımız olmadığını bilmekle birlikte, Sibel ile Türkan’ında böyle bir sıkıntı içinde olmadıklarını da görmek beni çok mutlu ediyor.

Sevgili dostum, hatırlarsın; 1998 yılının Ağustos ayında, bana güvenerek ve teklifimi kabul ederek, tatilinizi doğum günüme katılmak için bir gün uzatmıştınız. Doğum günümü kutladığımız akşam, arkadaşlarla ve rahmetli Münevver Hanımla dans edip durmuştuk. Üzerinden yıllar geçse de unutmayacağım o gece, aslında sizlerde; O gün, ayağınıza kadar gelmiş olan şansın, dans teklifini geri çevirmeyip kabul etmiştiniz. Şansın, dans teklifini geri çevirmemekle de ödülünüzü, ertesi sabah, tüm medyadan öğrendiğimiz, o üzücü haberi okuduğumuzda anladık. Eğer, o gece şans ile dans etmemiş olsaydınız, o gün yaşanılan ve hiçbir yolcunun kurtulmadığı uçakta yer alacaktınız ve şu anda hayatta olmayacaktınız. O günden sonra, sizinle dans eden şansın, aslında benimle de dans ettiğini anlamıştım. Çünkü ben de Şansın dans teklifini kabul ederek, sizleri doğum günüme davet ettim. Bu nedenle de, şans ile dans etmemin ödülünü de, sizlerin dostluğunuzu kazanarak almış oldum. Bu güzel dostluğa neden olan o geceyi, ölene kadar unutmayacağım.

Sevgili dostum, satırlarıma son vermeden önce, rahmetli Münevver Hanımın cenaze töreninde, sana söylediklerimi anımsatmak ve orada sana söylediklerimin de, ölene kadar arkasında duracağımı bilmeni istiyorum.

Şunu sakın unutma. Senin acını, benim acım olarak kalbimin derinliklerinde, yaşadığım sürece saklamasını bileceğim. Kalbimin derinliklerinde sakladığım acını, benimle dertleşmek gereksinimi duyduğunda, sen ne zaman istersen, ben de işte o zaman sana engel olmayacağım. Ben, son nefesimi vereceğim güne kadar, senin acını paylaşacağımdan emin ol. Sen benim en iyi dostlarımdan birisin. Acılar paylaşıldığı sürece dinerler ve her paylaşıldığında da, bize insan olduğumuzu, anımsatırlar.

2006 yılının ikinci Pazar günü Kalamış iskelesinin yanında bulunan, balıkçı lokantasında görüşüne kadar, yeni yılını da şimdiden kutlarım.

Sevgilerimle.

Not: Bu sene İspanya’dan başka bir ülkeye de gitmedim.



Mektubu okuduktan sonra, katlayıp masanın üzerine bırakan Selim Bey, yanında oturan Nuri Bey’e dönerek:

--- Sen çok iyi birisin. Dedikten sonra, Nuri Bey’in, eliyle sırtını sıvazladığını fark etti. Selim Bey, mektubu her okuduğunda gözyaşlarını tutamayarak hep ağlamıştı. Ancak, ilk defa bu sefer, ağlamamak için kendisini tutmasını bilmişti.

--- Selim ağabey, Türkan ile bende seni ve Nuri ağabeyi çok seviyoruz” diyen Sibel, önündeki beyaz zarfın içinden kendi mektubunu çıkararak:

--- Şimdi mektup okuma sırası benim. Dinleyin bakın Nuri ağabeyim, bana neler yazmış, sizde öğrenin. Diyerek, mektubunu okumaya başladı.

01 Kasım 2005

Sevgili Sibel,

Kumsalda gitar çaldığım gece yanıma usulca yaklaşıp, sessizce yanımda durduğun zaman, sana göstereceğim saygımda, tüm kalbimle özen göstereceğime, kesinlikle karar vermiştim. Senin sanata karşı olan saygının da, bu kararı almamdaki en önemli etken olduğunu bilmeni istiyorum.

Seni tanıdığım, 1998 yılının Ağustos ayını hiçbir zaman unutmayacağımı bilmeni isterim. Ondan sonraki günlerde birbirimizi daha iyi anlamaya çalıştığımız dönemleri yaşamaya başlamıştık. O dönemlerde, elimden geldiği kadar sana dünyada ki dans türleri içinde, bildiğim kadarıyla, sana öğretmeye çalıştım. Bundan sonra benim de öğrenebileceğim yeni dans türleri olduğunda, onları da seninle paylaşacağımı bilmeni isterim. Sana bu dans türlerinin ne anlama geldiğini öğretirken, aslında insan olarak ikili ilişkilerimizde, birbirimiz ile de hayat dansı yaptığımızı elimden geldiği kadar zaman, zaman sana anlatmaya çalıştım. Hayatın içinde yaşadıklarımızı düşündüğünde, çevremizdeki insanların, bazen, bizim tarafımızdan gereksiz olduğuna inandığımız tavırlarından daha çok, sergiledikleri o tavırlarla ilgili olarak, ne kadar çok tutarsızlıkları olduğuna da tanıklık ediyoruz. Bunun en basit örneğini de, geçmişte yaşamış olduğun kısa süreli evliliktir. O zamanlar da sana söylemiştim, şimdi de yazmak istiyorum. İnsan, hayatındaki en önemli dansını, kendi şansı ile veya şanssızlığı ile yapar. Bu nedenle, şansla dans yapma sının dışında, dans yaptığını sanan insanlardan bazıları, ne yazık ki, bırakın dans etmesini, dansın ne olduğundan habersiz bir şekilde yaşayan insanlar olarak, hayatın içinde yerlerini almaya devam edeceklerdir.

Seni tanıdıkça, senin kararsızlıklarının hayranı olduğumu, bilmeni istiyorum. Yeri geldiğinde seni sıkıntıya sokan bazı kararsızlıkların olsa bile, o kararsızlıklarının zamanla üstesinden gelebilecek bir iradeye sahip olduğunu da bilmeni isterim. Sen, bu kararsızlıkların ile benim gözümde, yaşadığımız hayatın içerisindeki, Seçeneklerin Kraliçesi olarak kalacaksın. Şimdi yazacaklarımı dikkatle okumanı istiyorum. Sana sunacağım bir seçeneğim olacak. Bu seçeneğim karşısında, Kraliçeye yaraşır biçimde davranacağını biliyorum. Anımsarsan, seninle konuştuğumuz bir gün bana, ‘Yaşadığımız hayatın içinde, huzur nerede bulunur?’ Diye bir soru sormuştun. Ben de sana,: ‘Huzuru bulmak istiyorsan, sana huzuru gösterebilecek olan bir yol var’ demiştim. Sen de bana, ‘O yol nedir? Haydi, bana anlat.’ Dediğinde, ben de sana, zamanı geldiğinde anlatacağımı söylemiştim. Şimdi huzuru bulmanın zamanının geldiğine inandığım için, sana huzurun yolunu anlatacağım. Benim, sürekli olarak, yurtdışına çıktığımı biliyorsun. Bundan yirmi yıl önce, Yunanistan’a gittiğimde, benimle birlikte yanımda gelen ve benimle aynı yaşta olan, Fikret isminde bir dostum vardı. Bu yaşıma kadar kendisinden hiçbir şekilde kötülük görmedim. O seyahatimizden sonra da kendisiyle görüşmeye devam ediyorum. Son iki yıldır, kendisinin yaşadığı bazı sıkıntılarını, birlikte atlatmaya çalışıyoruz. İşlerinin bozulmasının ardından hayata küsmüş olan Fikret, son üç yıldır, Üsküdar’da hanımıyla birlikte yaşıyor. Senden bir ricam olacak. İki gün önce iş yerimi aradığımda, Fikret’in beni aradığını söylediler. Ben de buradan kendisine telefonla ulaşıp, kendisiyle görüştüm. Ödeyemedikleri küçük bir borç nedeniyle evlerine, icra gelmiş. İcra yoluyla da, evlerindeki çamaşır makinesi ve buzdolabını almışlar. Yurt dışında olduğum için, kendisine yardım edemediğim gibi kendisine de ulaşamıyorum. Affına sığınarak ve sana sormadan senin banka hesabını bildiğim için, senin hesabına para yatırdım. Bankadan parayı çekerek, Üsküdar, Cumhuriyet caddesi, Pınar Sokak No. 17 adresine birer adet çamaşır makinesi ve buzdolabı alarak, gönderirsen, çok mutlu olacağım. Bu işlemi gerçekleştirdiğin zaman da, huzurun çok uzaklarda olmadığını, sen de yaşayarak anlamış olacaksın.

Satırlarıma burada son verirken, yeni yılını da şimdiden kutlarım. 2006 yılının ikinci Pazar günü Kalamış iskelesinin yanındaki, balıkçı lokantasında görüşeceğimiz güne kadar, kendine çok iyi bak.

Sevgilerimle.



Okuduğu mektubu bitiren Sibel:

--- Fikret Bey, konusunda gerekli olan işlemleri yapmış olduğumu bilmenizi isterim. O işlemler ile ilgili belgeleri de yanımda getirdim. Onları da buradan çıkarken size veririm Nuri ağabey. Diyerek, elindeki mektubu katlayıp, beyaz zarfın içerisine yerleştirirken, Nuri Bey’inde, başını olur anlamına gelecek şekilde sallamış olduğunu gördü.

Masadaki kısa bir sessizlikten sonra, kendine gelen mektubunu elinde tutan Türkan, mektubu okumadan önce:

--- Sanırım, artık sıra bende. Dedikten sonra mektubunu okumaya başladı.

01 Kasım 2005

Aylin’in sevgili kelebeğine,

Mektubumu yazmaya başlarken, sana sesleniş biçimi olarak, özellikle böyle seslenerek yazmak istedim. O uçak kazasını öğrendikten sonra, biricik kızının, özellikle sana, ‘’Kelebeğim’’ dediğini unutmadım. Sana neden “Kelebeğim” dediğini, bizlere anlatarak bizlerle paylaştığın için, sana ve ailene karşı özellikle kızın Aylin’e karşı olan saygımın, gün geçtikçe arttığını bilmeni istiyorum. Kelebeklerin bir günlük ömrü olduğunu bizim bildiğimiz gibi, Aylin de biliyormuş demek ki. Biraz düşününce söylemek istediklerimi okuyunca sende şaşıracaksın. Uçak kazasından bir gün önce, senin de bir günlük ömrünün kalmış olabileceğini düşünerek ve kelebeklerdeki özgürlüğü, senin yaşantında ki özgürlüğünle bir tutarak sana seslenmesini, çok beğenmiştim. Aylin’in, sana ‘kelebeğim’ dediği anda, senin yaşadığını gördükçe, aslında kelebeklerin de bir günlük ömürlerini uzatabileceklerine, inanmaya başlamış olabileceğini, seninle daha önce konuşmuştuk.

Anımsar mısın bilemem ama seninle tanıştığımızda gökyüzündeki yıldızlardan söz etmiştik. O günden sonra aramızda başlamış olan dostluğumuzun simgesel ifadesi olarak ta, gökyüzündeki yıldızlar olması gerektiğine inanmıştık. O günden sonra geceleri gökyüzüne bakıp da yıldızları gördüğümde, dostluğumuzun oradan bizlere göz kırptığını görür gibiyim. O dönemlerde, eşin ile arandaki sıkıntıyı bizimle paylaştığında, sana ‘Gökyüzünde ki yıldızları kendisine dost edinmiş olanlar, günü geldiğinde, onların parlaklığını bütün güzellikleriyle birlikte yaşayacaklardır.’ demiştim. Sana bu satırları yazdığım anlarda, ailenle birlikte mutlu ve huzurlu günler yaşamış olduğunu biliyor olmanın, mutluluğunu ben de sizinle birlikte yaşıyorum. Yaşadığın güzelliklerin de ömrünün boyunca senin yanında olmasını canı gönülden dilerim. Yaz mevsiminin yaşandığı akşamlardaki gökyüzünün, kızıla boyadığı anları anımsatan, saçlarının rengini, asla değiştirmemeni, sana söylemiştim. Görüşmediğimiz bu süre içinde de umarım, saçlarının kızıl rengini değiştirmemişsindir. Senin insanlara karşı göstermiş olduğun duyarlı yaklaşımlarına, seni tanıdıkça daha çok tanık oldum. Senin bu duyarlılığın karşısında sana aynı duyarlılığı göstermeyen insanlara karşı, içten içe kızgın olduğunu da bilenlerdenim. Sende bilirsin ki, kızmak için ne kadar nedenimiz olsa da, çoğu kez, kızgınlığımızı zararını da bir tek çeken kendimiz oluyoruz. Kızıyoruz, kızmakta haklı olduğumuzu da biliyoruz, ama yine bizler, boşu boşuna üzülüyoruz. Bu sözcükleri neden yazdığımı düşünebilirsin. Onu da benim hayattaki ki gereksiz kızgınlıklara olan bakış açım olarak, algılamanı istiyorum.

Zarfın üzerindeki damgadan da anlaşılacağı gibi, şu an, İspanya’dayım. Buralarda her yer sanki kırmızıya boyanmış. Her yerde kırmızıyla sık, sık karşılaşınca, senin kırmızı renge olan tutkun geldi aklıma. Kırmızıyı çok sevdiğini biliyorum. Aynı zamanda da, kırmızının yakışmadığı ve ilgisiz yerlerde kullanılmasına da, içten içe kızmanın, bu renge olan tutkundan kaynaklandığına da kuşkum yok. Bu da bana göre, kendi içinde var olan, koruma güdüsünden başka bir şey olmasa gerek. Senden önce Sibel ile Selim Bey’e mektup yazdım. Sana da yazdıktan sonra, hepsini yarın göndereceğim. Senin ile tanıştığımız günden sonra, her yıl en az bir kere, seninle ortaklaşa olarak, bir hayır kurumuna yardımda bulunuyoruz. Son dört yıldır da huzur evine yardım ediyoruz. İspanya’ya gelmeden önce, huzur evini arayarak Müdür Bey’le telefonda görüştüm. O telefon görüşmesinin sonucunu, sana söylemeyi unuttum. Müdür Bey bu yıl, bizden koltuk takımı isteğinde bulundu ve renginin de beyaz olmasını istedi. Bu konuda gerekli olanı yaparsan sevinirim. Buluşacağımız günün ertesinde kendi payıma düşen miktarı, hesabımdan senin hesabına aktarırım.

Sevgili Türkan, uykum gelmeye başladı. Beni anlayışla karşılayacağını bildiğim için, senden izin isteyerek, yazmış olduğum satırlarıma son verirken, yeni yılını şimdiden kutlar, sana ve ailene güzellikler getirmesini temenni eder, 2006 yılının ikinci Pazar günü Kalamış iskelesinin yanında bulunan, balıkçı lokantasında görüşeceğimiz güne kadar, kendine iyi bakmanı istiyorum.

Sevgilerimle.



Mektubunu okuyarak bitirmiş olan Türkan:

--- Nuri ağabey, iyi ki seni tanımışım. Deyince, iyice duygulanan Nuri Bey, sesinin titreyeceğini hissederek derin, derin bir ki nefes aldıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla:

--- Sevgili dostlarım, sizlere bir tek şey söylemek istiyorum. Bundan böyle, hayatımızda her zaman, şansla dans etmeye, bıkmadan usanmadan devam edelim…

Balıkçı lokantasında sahne alarak, Türk Sanat Müziği söyleyen sarı saçlı kadının, söylediği şarkıya coşkuyla eşlik eden dostların kalplerinde ise, yaşanılan dostluklara eşlik eden, sevgi nağmeleri de, kalplerinin her atışında kendisini belli ediyordu…



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın karakterler üzerine kümesinde bulunan diğer yazıları...
Şans ve Dans (İkinci Bölüm)
Şans ve Dans (Sekizinci Bölüm)
Şans ve Dans (Altıncı Bölüm)
Şans ve Dans
Şans ve Dans (Dokuzuncu Bölüm)
Şans ve Dans (Üçüncü Bölüm)
Şans ve Dans (Yedinci Bölüm)
Şans ve Dans (Onuncu Bölüm)
Şans ve Dans (Beşinci Bölüm)
Şans ve Dans (Dördüncü Bölüm)

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Umudun Adı Var. [Öykü]
Yaşam Parkı [Öykü]
Dikmek [Deneme]
Yazdım. [Deneme]
Boyumun Ölçüsünü Aldım. [Deneme]
Takılmak… [Deneme]
Kuytu Bir Köşede... [Deneme]
Ateşkes... [Deneme]
Madem Ocakları [Deneme]
Oyunbozanız. [Deneme]


Oğuz Tepe kimdir?

. . . . .


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |

Custom & Premade Book Covers
Book Cover Zone
Premade Book Covers

İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2020 | © Oğuz Tepe, 2020
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.