..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Güzellik her yerde karşılaşılan bir konuktur. -Goethe
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Bilimsel > Felsefe > Enes Bilgin




29 Eylül 2013
John Stuart Mill ve Faydacılık  
Enes Bilgin
John Stuart Mill 1806 – 1873 tarihleri arasında yaşamış klasik liberalizmin öncülerinden, aynı zamanda özerklik kuramını savunan filozof ve iktisatçı. Ekonomide bireylerin özerkliğini, ahlak alanında ise yararcılığı savunan Mill, hazzı ya da mutluluğu insan eylemlerinin en büyük amacı ve mutlak ölçüsü yapmasına rağmen bu hazzı, sosyal faydacılık anlamında geliştirmiştir. Felsefesinde genelin iyiliğini ve refahını temele almıştır.


:ADJJ:
     John Stuart Mill 1806 – 1873 tarihleri arasında yaşamış klasik liberalizmin öncülerinden, aynı zamanda özerklik kuramını savunan filozof ve iktisatçı. Ekonomide bireylerin özerkliğini, ahlak alanında ise yararcılığı savunan Mill, hazzı ya da mutluluğu insan eylemlerinin en büyük amacı ve mutlak ölçüsü yapmasına rağmen bu hazzı, sosyal faydacılık anlamında geliştirmiştir. Felsefesinde genelin iyiliğini ve refahını temele almıştır.
     Mill, babası James Mill ve onun yakın arkadaşı, aynı zamanda takip ettiği olan Jeremy Bentham’dan büyük ölçüde etkilenmiştir. Üç yaşında Yunanca, sekiz yaşında Latince, on iki yaşında mantık ve ekonomi öğrenmiştir. Yirmi yaşındayken ise sinir krizi geçirmiş ama sonradan toparlanmıştır. Sosyalist bir kadın olan Harriet Taylor’dan etkilenmiştir.
     Aslında Mill’in neden feydacı olduğunu anlamak için önce faydanın, sonra da diğer ahlaki niteliklerin tanımını belirlemek gerekir. İnsan eylemlerinin üç temel amacı vardır; haz (zevk,lezzet), fayda (yarar) ve iyi (ödev). Herhangi bir fiili farkında olalım ya da olmayalım bu üç amaçtan birini gözeterek yaparız; ya hazzımızı, ya menfaatimizi, ya da iyiyi amaçlarız.
     Hazza, elemin karşıtı diyebiliriz. Örneğin; bir yemeği sırf zevk için yiyebilir, karnımız tok olsa bile, o yemeği, sırf lezzetinden ötürü yemekten kaçınmayız. Bu durumda hazzı amaçladığımız oldukça açıktır.
     Faydaya da daha iyi anlamak için zararın karşıtı ya da ondan kaçınmak diyebiliriz. Aynı örnekten gidersek bir yemeği beğenmesek bile, sırf yararlı olduğu için, bedeni menfaatimiz için yiyebiliriz. Doktor tavsiye etmişse, lezzet almasak bile balık yağını içebiliriz.
     Haz ve fayda aslında birbirleri yerine tercih edilebileceği gibi, bir arada da amaçlanabilir. Bir yemeği hem sağlığımız, hem de zevkimiz için yiyorsak, iki ilkeyi bir araya getirmiş oluruz. Ancak haz veren bir şeyin faydalı olması, faydalı bir şeyinse haz verici olması, bazen bu iki ilkenin aynı olduğu yanlışına götürebilir. Normalde haz, tamamen bedeni zevklerden meydana gelirken fayda, aklı kullanmayı gerektirir ve ahlaki eylemin sonucu hakkında bir hesaplama yaptırma özelliği bulundurur.
     İyi ise, kötünün karşıtıdır ve basitti. İyi için Kant’ın ödev ahlakını tanımlamak uygun düşebilir. Ahlak, nesnel olmasa da iyi nesneldir ve her insanın içinde “iyi” idesi bulunur. İyi kavramı konu dışında olduğundan fazlaca değinmeye gerek yoktur.
     Fayda ve haz kavramları birbiriyle iç içe geçmiş benzer görünümlü, epistemoloji ve etikte hatalara yol açan kavramlardır. Örneğin; Bentham’ın hedonist gibi görünmesine rağmen aslında klasik bir faydacı olması. Faydanın tarihine baktığımız zaman haz ile beraber geliştiğini görebiliriz. Olaylar Epiküros ile başlar. Sorulan soru şudur:
     “ Her bireyin mutluluğu nasıl temin ve muhafaza edilir?”
     Cevap, Epiküros’a göre şöyledir:
     “ İyi bir yaşam, acının ve ıstırabın olmadığı yaşamdır. Yaşamımız boyunca, en fazla refahı ve mutluluğu elde etmek ve en az acı ve ıstıraba katlanmak için hesap yapmalıyız. Varolan tek iyi hazdır ve azami hazzı temin edebilmemiz için, sadece kontrol edebildiğimiz hazların tadını çıkarmalıyız.”
     Hazzı bu şekilde en yüksek (ya da tek) iyi olarak kabul eden öğretiye “hedonizm”, yani haz felsefesi denir. Şu noktaya da değinmek gerekir ki; Epiküros’ta gördüğümüz doğa felsefesi –ve çoğunlukla Demokritos’un materyalist atom teorisine karşılık gelir gibi görünen- bir bakıma şöyle bir yaşam felsefesini savunmuştur; Ruh ve erişilmez, önemsiz tanrılar da dahil olmak üzere her şey maddi olduğuna göre dini sınırlamaların bizi tedirgin etmesine izin vermemeliyiz. M.Ö. 3.yy da yaşamış olan Epiküros, daha sonra Epikürcülük olarak adlandırılan hazcı felsefeyle özdeşleşmiştir.
     Kozmolojik dönemden Rönesans’a kadar Epikürcülük temel bir felsefi sistem olmuş ve ahlak felsefesinde sonucu hayatın anlamsızlığı ve intihara kadar gidebilen sistemlerden biri olmuştur. Rönesans döneminde ise önce Helvetius ile başlayan faydacılık tohumları Bentham ile yeşermiş ve zirvesine ulaşmıştır.
     İngiliz hukukçu Jeremy Bentham (1748 – 1832) insan ihtiyaçları yani yarar (utility) ve hazzı (pleasure) ahlaki sistemin temel dinamikleri olarak kabul etmiştir. Hazcılık olarak düşündüğümüzde hayır, Bentham hedonist değildi. O bir utilitaristti. En yüksek miktarda insan için en üst düzeyde mutluluğu (yarar) hedefleyen yararcı ilkeyi en temel kaide olarak kabul etme noktasında Helvetius’un izinden gitmiştir. Ayrıca Bentham, tutarlı bir şekilde bu ilkeyi yasal reformlar için bir rehber olarak kullanmış ve en fazla hazzı neyin sağlayacağını hesaplayan bir sistem geliştirmiştir.
     Bentham, ahlakı matematiğe döken, haz ve acıyı niteliklerine göre sınıflandırmadan ama tıpkı kar-zarar tablosu gibi haz-acı tablosu geliştiren bir faydacıdır. Ona göre haz bireyseldir. Devlet ya da toplum ne acıdan ne de hazdan haberdardır. Yine de yarar kavramının haz kavramıyla aynı şekilde bireyci olmadığına işaret eder. Haz kavramı, bireysel deneyimlere işaret ederken, fayda kavramı cazip sonuçlara işaret eder. Fayda felsefesinde cazip eylemlerin kriterleri, sonucun ne ölçüde “kullanışlı” olduğuyla belirlenir. Şöyle bir örnek vermek gerekirse; “bir suçlunun hangi cezayı ‘hakettiğini’ sormak yerine, hangi ölçülerin gelecekte daha az suça yol açacağını ve daha iyi insanlar ortaya çıkaracağını sormuştur.”
     Eğer Bentham’ı ahlak felsefesinde bir konuma yerleştirmek istersek bu konum kesinlikle pragmatizm olur. Bu sistemden etkilenen ve devamı olan sosyal faydacılık ise Mill’in öncülüğünü yaptığı sistemdir.
     J.S.Mill’e faydacı dememizin sebebi yarar kavramını, haz ve acının niteliksel olarak farklı biçimlerine imkan verecek şekilde yeniden yorumlamasıdır. Azami miktarda insanın mümkün olduğunca azami mutluluğu uzun vadeli bir bakış açısıyla değerlendirir. Böylelikle muhtemelen bir sadistin kurbanına zarar vermesinden duyduğu haz, bir hemşirenin hastasını iyileştirmesinden ahlaki olarak daha kötüdür. Bentham’da böyle bir ayrıntı yoktur.
     Mill’in önemli bir özelliği vardır. “Özgürlük Üzerine” adlı kitabında temel konuyu insan varoluşu oalrak ele alır. Mutluluk ya da esenlik, her bireyin yaşamındaki temel çıkarını oluşturur. Mutluluk ise, eğer insan doğası diye bir şey varsa, onun temel özellikleriyle uyumlu bir yaşamın sonucu olmalıdır.
     “Eğer birey belli bir oranda sağduyuya ve deneyime sahipse, yaşamını düzenlemesinde en iyisi kendi yolu olacaktır; bu onun başlı başına en iyi olmasından ziyade, bizzat bireyin kendi yolu olduğu için böyledir.”
     Mill bu açıdan özerkçidir, yani insanın kendi varoluşunun halinde ve özgür olmasını savunur. Bir kişinin kendi kendini geliştirmesi ile elde edeceği şey “bireysellik”tir. İnsanoğlunun ayırt edici özelliği ne akla sahip olması ne de aletler yapabilmesidir. Bu noktada farklılığı yaratan tercih yapma yetisidir. Tercih yapma yetisi elinden alınan insan, insan olmaktan çıkar ve basitliğe indirgenir. Tam da bu yüzden böylesi istenmedik durumların önüne geçilmesi için insanlara yaşamsal deneyimler kazanma özgürlüğü tanınmalıdır.
     Ahlaki açıdan bireyin özerkliği, faydacı argüman olarak ortaya çıkar. Özgürlük, bireye sağladığı fayda çerçevesinde önemlidir. Bu noktada, Mill’in felsefesinin faydacılığa dayandığını ifade etmeliyiz. Mill bu hususu, “faydayı ahlaki meselelerde nihai karar verici olarak kabul ediyorum” diyerek ifade eder. Klasik ifadeyle faydacılık, bir eylemin ahlaken kabul edilebilir olup olmadığının o eylemin sonuçlarına bakılarak belirlenebileceğini ileri sürer. Bu yaklaşım Mill’de “en fazla sayıda kişinin en çok mutluluğu” biçimindeki klasik faydacı sloganla ifadesini bulur. Bentham ve James Mill için, fayda, objektif olarak test edilebilip matematiksel kesinlikle ölçülebilir. Mill’de bu yaklaşımı takip eder. Ancak farklı olarak faydanın ve mutluluğun konusunda ayrım yapar. Bu ayrım yüksek fayda ve aşağı fayda olarak ikiye ayrılır. Örneğin entelektüel fayda, bedeni hazlardan daha değerli konumda bulunur.
     Mill için özerklik, aynı zamanda genel olarak iyi yaşamın farklı yollarının yegâne özelliğidir. İçeriğinden bağımsız olarak kendi kendine seçilen tüm yaşamlar özerkliğe dayanmaktadır. Bu anlamda özerklik bir araç değil, kendisi bir amaçtır. Bu yalnızca bir yaşam türünü ortaya koymada değil, mutlu bir yaşamın kurucu bir parçası olarak ön plandadır. Mill, tercih yapmayı bizatihi mutluluğun gerekli bir öğesi olarak görmektedir. Mill’in felsefesinin bu yönü onu bir “ahlaki liberal” yapmaktadır. Bu türden bir liberal için bir toplumun üyelerinin yaşamlarını şekillendiren ahlaki ilkeler ile aralarındaki ilişkiyi düzenleyen politik idealler birbirlerinden ayrılamaz. Bu noktada Mill için temel ahlaki değer özerkliktir. Dolayısıyla insanoğlunun ahlaki doğası, onların özerk yaratıklar oluşlarıyla ilişkilidir.
     Özgürlük Üstüne’de Mill, toplumsal kontrolden bağışık olan insan eylemlerinin ortak özelliklerini keşfetmeyi amaçlar. Bu özellik ise söz konusu kontrolden bağışık olan eylemlerin yalnız bireyin kendisi ve onun gönüllü ilişkileri ile ilgili olmasıdır. Bu, “zarar prensibi” olarak adlandırılabilir. Bu bağlamda bir bireyin eylemlerine müdahalede bulunulmasının yegâne meşru nedeni onun diğer bireylere zarar vermesini önlemektir. Bireyin eylemleri herhangi bir şekilde başkalarına zarar vermediği müddetçe söz konusu birey özgür bırakılmalı, hoş görülmelidir.
     Bu bakımdan tüm bireyler, yalnızca “kendilerini etkileyen/ilgilendiren” tüm eylemlere özgürce girişebildikleri ve başkasının özgür, gönüllü ve bilinçli bir kabulü ile onları da etkileyebilme yönünde hareket edebildikleri bir alan üzerinde hak sahibidir. Bu, insan özgürlüğünün makul sınırlarıdır. Söz konusu alanın içerdiği ilk özgürlükler, bireyin kendi içselliği ile ilgili olanlardır; en kapsamlı biçimiyle vicdan özgürlüğü ve pratik, spekülatif, bilimsel, ahlaki ve dinsel gerekçelerle sınırlandırılamayacak olan düşünce ve hissetme özgürlüğüdür. Her ne kadar kişinin görüşlerini ifade etmesi ve yaygınlaştırılması başkalarını da etkiliyorsa da Mill bu doğrultudaki özgürlüğü de aynı kategoride değerlendirir. Keza mantıki açıdan Mill düşünce özgürlüğü ile düşüncenin ifade edilmesi özgürlüğünün birbirlerinden ayrılamayacakları fikrindedir. İkinci olarak bu alan zevk ve yönelim özgürlüklerini ve başkalarına zarar vermediği müddetçe, kendi karakterimizle uyumlu şekilde kendi yaşamımızı biçimlendirme özgürlüğünü içerir. Üçüncü olarak ise ilişki kurma/bir araya gelme özgürlüğü gelmektedir. Bu son özgürlük yaşamlarımızı dilediğimizce şekillendirme özgürlüğünün mantıksal bir uzantısıdır. Keza insan türü çok çeşitli gerekçelerle diğer insanlarla, çeşitli tipte ilişki içindedir. Ve buradaki birliktelikler başkalarına zarar verme amacı taşımadığı müddetçe, insanlar bir araya gelmekte özgürdürler.
     Mill, geliştirdiği özgürlük prensibine dair iki temel itiraz öngörür. Bunlardan ilki “kendine ilişkin eylemler” olarak adlandırılan türün etkisine ilişkin olup; bir eylemin nasıl olup da sadece kişinin kendisine etki yapacağını ve diğer insanlar ya da insan grupları üzerinde fiili ya da potansiyel olarak etkisiz kalacağını sorgular. İnsanlar yalnız değillerdir, geniş bir bütünün parçalarıdır ve bir bireyin başkalarının çıkarlarına dokunmaksızın faaliyet göstermesi olası değildir. İkinci itiraz ise “paternalist” olarak adlandırılabilir ve kişinin kendine zarar vermesi ile ilgilidir. Kişinin kendine ilişkin eylemleri ile başkalarına ilişkin eylemleri arasında bir ayrım yapıldığında Mill’e dair eleştiriler bağlamında toplumun bazı örneklerde kişilerin kendilerine zarar vermesini önlemeye mecbur olduğu öne sürülebilecektir. Mill de “zarar prensibi”nin birinci türdeki itirazlarla zayıflatıldığını, kişinin kendisine ilişkin herhangi bir eyleminin başkaları üzerinde de etkisi olabileceğini kabul eder. Dolayısıyla bu savın içeriğinin netleştirilmesi gerekir. Önerdiği çözüm ise zararın kendi içinde iki türünün ayırt edilmesidir. Bunların bir türü toplum tarafından hoş görülecek, diğer türü ise bastırılacaktır. Bu anlamda toplum, bireyin özgürlüğünü diğer bireylere karşı yükümlülüklerinin ihlalini önleme doğrultusunda meşru biçimde kısıtlayabilir. Burada bir kişinin yükümlülük sahibi olmasının anlamı diğer başka kişilerin o kişice saygı duyulması gereken hakları olması ile ilgilidir. Dolayısıyla bu yeni kriter uyarınca toplumun bizi kendilerine karşı koruyacağı zararlar, bizim haklarımızı ihlal eden zararlardır. Mill’e dönük paternalist itiraza bakıldığında ise soru “bireyin kendine ilişkin eyleminin kendisine zarar vermesi durumunda toplumun meşru biçimde müdahale edip edemeyeceğine” ilişkindir. Mill burada “şartlı bir hayır” yanıtı verir. Genel olarak insanlar başkalarına zarar vermedikleri sürece yaşamlarını nasıl isterlerse öyle sürdürmede serbesttirler. Ayrıca Mill için bireyler kendi zihin ve bedenleri üzerinde de egemenlik sahibidirler. Ne fiziksel ne de ahlaki bir iyilik anlayışı bireyin bu egemenliğine karışmaya yeterli bir gerekçe olamaz.
     Mill, aynı zamanda klasik liberalizmin öncülerinden olmuş ve Adam Smith ve J.B.Say ile beraber en büyük savunucularından olmuştur. Adam Smith’in başyapıtı “Milletlerin Zenginliğinin Doğası ve Nedenine Dair Bir İnceleme” de Mill’in özerklik ile ilgili görüşleri bariz bir şekilde görülmektedir. Söz konusu kitapta toplumun ya da devletin refahı ve mutluluğu için bütün bireylerin ekonomik özgürlükleri en üst seviyede ve bireysel haz deneyimleri olabildiğince fazla olması gerektiğinden bahsedilir. Bu tema Mill’in felsefesine oldukça yakındır ve onun da bu kitabı okuduğundan şüphe yoktur. Smith ekonomik anlamda özgürlüğü savunuyorsa Mill’de ahlaki alanda özgürlüğü savunur. Ve ikisi de toplumun refahını ve mutluluğunu ön plana aldığından “sosyal faydacıdır”.
     Felsefesine göz attığımızda John Stuart Mill’in ahlaki eylemin niteliği ve değerinden bahsederken semereci davrandığını ve bu anlamda faydacı olduğunu söyleyebiliriz. Onu başka bir konuma yerleştirmek bu anlamda imkansız olacaktır. Çünkü faydacılık genel itibariyle sadece hedonist bir yaklaşım değildir aksine tamamıyla toplumun iyiliğini ve menfaatini gözeten, matematiksel kesinlikle ölçülebilme olanağı sunan ve semereci bir anlayış olma özelliği taşıyan ahlaki kuramdır.



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.

Yazarın felsefe kümesinde bulunan diğer yazıları...
İnsan Doğası Üzerine İncelemeler ve Nedenselliğin Kritiği
Sonsuzluk Üzerine

Yazarın bilimsel ana kümesinde bulunan diğer yazıları...
Kredi Talebi ve Stagflasyon

Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yokistan [Şiir]
Postmodern İnsan İlişkilerin Kökeni ve Bu Tür İlişkiler Hakkındaki Yanılsamaların Nedeni [Deneme]


Enes Bilgin kimdir?

Aydınlama aklını ve moderniteyi kavrayamamış bir toplulukta moderniteyi eleştiren,dekonstrüksiyon uygulayan ama bir türlü başarılı olamayan "biri" Çünkü Tanrı'nın dava açtığı "biri"

Etkilendiği Yazarlar:
F.Nietzsche,Schiller,Jean Baudrillard,Gılles Deleuze


yazardan son gelenler

yazarın kütüphaneleri



 

 

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Enes Bilgin, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.