..E-posta: Şifre:
İzEdebiyat'a Üye Ol
Sıkça Sorulanlar
Şifrenizi mi unuttunuz?..
Pek çok doktorun yardımı ile ölüyorum. -Büyük İskender
şiir
öykü
roman
deneme
eleştiri
inceleme
bilimsel
yazarlar
Anasayfa
Son Eklenenler
Forumlar
Üyelik
Yazar Katılımı
Yazar Kütüphaneleri



Şu Anda Ne Yazıyorsunuz?
İnternet ve Yazarlık
Yazarlık Kaynakları
Yazma Süreci
İlk Roman
Kitap Yayınlatmak
Yeni Bir Dünya Düşlemek
Niçin Yazıyorum?
Yazarlar Hakkında Her Şey
Ben Bir Yazarım!
Şu An Ne Okuyorsunuz?
Tüm başlıklar  


 


 

 




Arama Motoru

İzEdebiyat > Roman > Aşk Romanı > Suat Demirel




28 Şubat 2012
Geçmişten Gelen  
Bir adam, üç kadın ve geçmişin izleri.

Suat Demirel


Bir erkek ve üç kadının hayatlarının farklı zaman dilimlerinde yaşadıkları etkileşim ve bu ilişkilerde yakalarını bırakmayan geçmişlerinin izlerinin yansımaları ve sonuçları...


:CABE:
I. Kâbus

Çocuk yüzüne yediği ilk tokadın şiddetiyle kendisini yerde buldu. Yüzükoyun halıya kapaklanmıştı. Ne vücudunu, ne de kafasını kaldırmaya fırsat bulamadan kayışın yerinden çıkışını işaret eden sesi duydu. Yerden kalkmak şu andan itibaren ona hiçbir şey kazandırmayacaktı. Ne yapması gerektiğini düşünmeye çalışırken ilk darbenin çok yakın olduğunu hissetti. Canı acıyacaktı. Daha acıyı hissetmemiş olmasına rağmen düşüncesi bile vücuduna alınacak önlemlere ilişkin talimatları olabilecek en kısa yoldan göndermişti. Vücudunu en korunaklı konuma getirmek üzere istemsiz bir öze dönüş yaşadı. Sanki üşüyormuş gibi büzülmüştü. Yüzünü halıya iyiden iyiye gömdüğünden halının tüyleri burnuna girmişti, gıdıklandı. Başka bir zaman olsa bu gıdıklanma neticesinde yerde deliler gibi debelenerek gülebilirdi ama şu an vücudunun vermesi gereken daha önemli tepkiler vardı; elleriyle başını örtmek gibi. Kulaklarının üstünü kollarıyla kapatmış olmasına rağmen kayışın rüzgârla dansı esnasındaki ayak seslerini duydu, dişlerini sıktı!
Beli... Sanki cayır cayır yanıyordu. Belinde çakan kıvılcım tüm vücuduna yayılıyordu, alev almış gibiydi. Elleri itfaiyeciliğe soyunup, gayri ihtiyari belini ovalamak için yola çıktı. Çıkmaz olaydılar! Beli, üzerini örten giysilere rağmen tutuşmuşken; kısmen açıkta kalan kolu ne hale gelirdi hiç düşünememişti. Annesinin marul gibi giydirişinin gövdesi ve bacaklarıyla sınırlı kalması kötü bir şeydi.
Beklenen olmuş ve ikinci darbe, yolu yarılamış olan sağ koluna gelmişti. Ceket onda üç, gömlek onda bir oranında emmişti gelen şiddeti ama Dermis’in beyne ilettiği acıdan da anlaşılabileceği gibi kâfi gelmemişti. Stratum Germinativumda yaşanan hareketlilik yüzde on iki oranında ölen hücrelerin yerlerini alacak yeni hücrelerin çoğalmasından kaynaklanıyordu. Ölüler derinin en üst katmanından atlamak üzere yerlerini almaya gidiyorlardı.
İkinci darbe geldiğinde gelen darbenin şiddeti düşmüş olmasına rağmen daha fazla ölü hücre Epidermis’e doğru yola çıkmıştı. Daha fazla ölü olmasının sebebini, hiçbir kuralın olmadığı günümüz savaşlarında yaralıların bulunduğu hastanelere bomba atmaya benzetmek mümkündü.
Ölenlerin arkasından yas bile tutamadan onların yerlerini alabilmek için çoğalmaya çalışan gariban hücreler, ileriki dönemlerde eskisinden daha güçlü bir savunma sağlayacaklardı ama önce atlatmaları gereken aşamalar vardı.
Yeni doğan bebekler geçmişlerinde yaşanan soykırımdan kaynaklı acıdan, nefretten ötürü bıyıkları terlemeden cepheye gönderilecek, savaş bittiğinde uzunca bir süre susmamacasına ağlayacaklar ve su keseciklerini oluşturacaklardı. Bu kesecikler, üstlerini kapatacak, aşağıdan gelen yeni dönemler yüzünden olması gerekenden daha fazla birikecekler ve nasır denilen birikmelere yol açacaklardı. Yeteri kadar besin alamadıklarından morarıp, çoğu çok daha sonra bitmesi gereken yaşamlarına son vereceklerdi. Doğum, gelişim, üreme ve ölüm…
Kolundaki deriler kendi dertlerine yana dursun, susuzlukla mücadele birimlerini kırmızı alarma geçirecek bir tekme böğrüne doğru yola çıkmıştı. Kırmızı alarm verilecekti verilmesine ama bu alarmın kimseye bir faydası olmayacaktı. Arıtma tesisi bir süreliğine kendini kapatacaktı. Tekrar devreye girene değin Afrika’ya yetecek kadar su öylece heba olup gidecekti. Hiç kimse bu insanlık dışı duruma müdahale etmeyecekti.
Tekme sağ böbreğin üzerine geldiğinde derin bir çığlık duyuldu. Sesin oluşmasına neden olan ise bu sese aldırış ediyora benzemiyordu. Üstüne üstlük yeni bir işkence tekniği olarak, fiziksel şiddetin yanına; retorik sorular ve dümdüz giden küfürleri eklemişti. Sorular ve küfürler aptalca olmalarının yanında çeşitlilikten yana da kısırdılar.
İnsanların şiddet uygularken kullanabilecekleri kelimelerin sınırlı olması bir yana sinir anında bu kelime dağarcığı daha da kısıtlanıyordu. Sinir uçlarının anarşistlik edip tüm vücudu ele geçirdiği böyle zamanlarda, beynin büyük bir bölümü işlem yapmıyordu. Bazısı ücretsiz izne çıkıyor, bazısı da bu anarşistlerle işbirliği yapmaktansa kafalarına bir kurşun sıkmayı tercih ediyordu. İçeriden direkt belli etmiyorlardı ama hainlik yapanlar da azımsanmayacak kadar çoktu. Bunların en bilineni, ak ve boz sıvılardı. Ak sıvılar gri gibi görünüp sözde yanlış işlem yapıyorlardı ama griler de ak gibi davrandığından hiçbir şey olmamış gibi işlev görmeye devam ediyorlardı.
Nihayetinde herhangi bir anda anlam taşımayacak hatta gülünebilecek küfürler geliyordu. Küfürlerde genel yapı değişmemekle birlikte nadiren ufak revizyonlara gidilebilirdi. Çokça kadınların aşağılandığı, birer objeye dönüştürüldüğü bu küfürler esnasında etken taraf kendi kutsallarına bile küfür edebilirdi ve hatta bazen kendisine bile!
Soru cümleleri küfürlerden daha enteresan olabiliyordu bazı durumlarda. Örneğin ayakla vücudun üstüne var güçle basılırken “Kalkamıyor musun orospu çocuğu?” diye sorulması gibi. Anarşinin olduğu yerde mantık aramamak lazımdı...
Bu tür durumlarda edilgen durumdaki şahıs için en az işe yarayan uzvun ağız olduğu evrensel bir gerçeklikti. Ağzını; dişlerini kırılmasın, dilini ısırıp koparmasın diye sıkıca kapatmalıydı insan. Başka bir şey için kullanmaya uğraşmamalıydı.
İşte bir tekme daha, bu defa yan taraftan göğsü ve boğazına doğru saltolu burgulu. Vole biçiminde gelmiş olsa ve hatta biraz dış falso verilmiş olsa veyahut hiç olmadı biraz dibine girilmiş olsaydı mutlak soluk borusu kırılırdı veya en iyi ihtimalle tıkanırdı. Dayağı yiyen kişinin ölmesi, dayağı atanın işine gelmezdi, belki de bu yüzden bahsedilen taktiklere bilinçli bir şekilde başvurulmazdı.
Şimdiye kadar gelen darbelerin Richter ölçeğine göre ölçeklendirilmesinden görülebileceği üzere bunlar sadece öncülerdi, asıl darbeler daha sonraları muz ortalara yerden döner burgulu vurgulu ve sistematik bir şekilde gelecekti.
Biyoloji dersinin değişmez sınav sorularından birisini insan bu dönemde gözlemleyerek öğrenebilirdi: Nöronlar ve kökler arasındaki iletimin yavaşlığı. Bu iletim yaratılıştan zaruri kimyasal olarak gerçekleştiriliyordu. Elektriksel iletimden ayrıldığı en önemli nokta da buydu; ışık hızı nimetinden yoksunluk. Kimyasal iletimde bir kayığa binip karşıya geçen sinirlerin bazıları yolda zayii oluyor, bazıları akıntıya kapılıyor, bazıları da yollarını kaybedip kendilerini başladıkları yerde buluyordu. Bu mesnetsiz nesnellikten ötürü birisi sinirlendiğinde sinirinin geçmesi çok daha geç oluyordu.
Tüm bu karmaşada hipotalamus talamus’a, talamus beyinciğe emirlerini gelişi güzel yağdırmaya devam ediyordu. İsmi ile müsemma ilkel beyin tüm bu karışıklığı oluruna bırakarak yönetmeye çalışıyordu. Üst beyin bilindiği üzere kızakta olduğundan ve çalışan parçaları da epinefrin ile terbiye edilmekte olduğundan genel olarak algılama konusunda işkembeyle aynı yetiye sahip kalıyordu. Üstüne bir de parmak uçlarından bilekte birleştirilip kaslara, oradan koltuk altında tekrar birleşip boyundan beyne değin iletilen veriler corpus collasum tarafından düzgün aktarılamadığından birçoğu yanlış anlaşılmaya neden olmaktaydı. Zaten koku alma kabiliyeti gibi basit bir olayı bile çok çabuk eline yüzüne bulaştıran bu deforme yapıdan daha iyisini beklememek gerekiyordu. Yolda kaybolan verilerden, kime ne zarar verdiğini bilmeden, başka kokulara yelken açan nöronlardan ötürü; dayak yiyenler kimsenin umurunda değildi. Herkes kendi telindeydi.
Bir diğer biyolojik, aslında fizyolojik durum daha gözlemlenebilirdi, eğer kafaya gelecek darbelerden beyin hücrelerine bir zeval gelmezse. O da özellikle burunlarında şekilsizlik olan kimselerin kızgın anlarında burunlarından solumamaya çalışması gerektiği… Zira burun kemiklerinin düzgün olmayışı, yükselti gibi sebeplerden; burundan yeter miktarda oksijen akciğerlere gitmeyeceği için oksijensiz kalan hücreler, dolayısıyla kaslar, içlerinde biriken laktik asitten ötürü çabucak yorulacak ve takat yol kenarında oturmaya çekilecektir. Nihayetinde vücut yorulduğu halde beyin yeterince yorulmamış olacaktır. Bir tür senkron bozukluğu hasıl olur ki etken durumda olan kişinin istemeyeceği bir şeydir bu.
Bir bakıma kas hücreleri çatladığı halde sinir geçmemiştir, bu da içten içe insanın içini kemirir. Kafaya darbe almış birisine sorulacak olsa, gelen geçenin edilgeni durumundaki kişi için bu kabul edilebilir bir durumdur. Kafaya darbe alan kişi düşünmektedir ki; etken durumdaki şahıs, sinirinin de şiddetine göre, beynindeki fazla enerjiyi kaslarına gönderip rahatlayacaktır. Gerçekte ise böyle değildir bilakis tam tersi bir durum gözlemlenir.
Kaslardaki aşırı laktik asit beyni de etkileyerek bir süre çalışamaz hale getirir. Kişi bu durumda hızını yavaşlatırken tam manasıyla ara vermez ve bu esnada vücut dinlenme fırsatı bulmuş olur. Bir nevi nokta koymak yerine aralara virgüller yerleştirir, bu sayede etken durumdaki şahıs derin nefesler alır. Bu hin durumdan ötürü kimi zaman dayak faslı olması gerektiğinden çok daha uzun sürebilir.
Görünüşe göre yerde yatmakta olan çocuğun başına gelen de bu şanssızlıktı. Vuruşlar ilk anda yüksek perdeden inerken şimdi düşük perdelerden gelmekteydi. Anlaşılan etken durumdaki kişi bir süre böyle devam edecekti.

Bu gibi bitip tükenmez, anormal anlarda edilgen durumdaki şahısların doğal içgüdülerinden birisi de hak ediş kavramı üzerine kafa yorma ihtiyaçlarıdır. Böyle bir davranışı hak edecek ne yapıldığı, böyle bir tepki gösterilmesinin normal olup olmadığı gibi gereksiz şeyler düşünülür. Kafaya alınan darbelerin etkisini azaltmak adına hiç yoktan bir tür beyin egzersizi olarak kabul etmek serotonin salgılanmasına neden olabilecek denli komik kaçardı. Yine de insan kendisini bunları düşünmekten alıkoyamaz…

II. Biz İçin Bekleyiş

Gün ağardığında uykudan annesi uyandırmıştı, her zamanki gibi. Okula gitmesi gerekiyordu. Açılınca sözde iki kişilik yatak olan bir çekyatın üzerinde, annesinin el emeği göz nuruyla yaptığı yorganın içinde bir süre debelenip, anne inadına karşı kürek çekmeye çalışmıştı. Yatağın başından başlayıp sonunda bitmeyen gezintilere çıkmıştı annesiyle, hiç görmediği yerleri görmüşler hiçbir zaman gidemeyecekleri yerlerin havasını solumuşlardı. Çetin ve uzun mücadeleler annesini yormuştu. Artık eskisi gibi genç sayılmazdı, gençliğinde bile bunca gezintiye yüreciği dayanmazdı. Belki yorulan annenin hışmından korktuğundan belki de tek başına başka yerlere gitmenin yavanlığından artık uyanması gerektiğini anlamıştı. Yataktan bir çırpıda kalktı.
Ayaklarını sürüyerek banyoya gitti. Aynanın karşısında durup kendine bakmaya çalıştı. Sarı dişlerini sıkıp poz verdi. Gördüğü görüntü hoşuna gitmemiş gibi yüzünü ekşitti. Bunun sonucunda ortaya çıkan görüntüden iğrenip aynayı kırma isteği duydu. Onun yerine soğuk suyla uyanmayı tercih etti. Ellerini veya yüzünü kurulamaya gerek duymaksızın çıktı banyodan. Geldiği gibi ayaklarını sürüyerek gitti odasına. Yatağının oturma vaziyetindeki çekyat haline gelmiş olmasına aldırış etmedi. Eski çekyat gıcırdayarak kapanmıştı muhtemelen.
Çekyatın üzerine konulmuş ütülü beyaz gömleği, lacivert v yakalı süveteri, tek ütü izi olan gri pantolonu ve okul arması bulunan lacivert ceketi giydi. En kötüsünü en sona saklamıştı! Düğümlenmiş kravatı boynuna geçirdi. Medeniyet fularını sıkıştırdıkça, yağlanmış bir ilmeğin boğazını yılan gibi sardığını hissetti. Bir gün boğacaktı onu bu lacivert zımbırtı, adı gibi emindi.
Kravatla oynamayı bitirdiğinde mutfağa geçti. Mutfakta üzerlerine yağ sürülmüş, peynir serpiştirilmiş ekmekler onu bekliyordu. Sandalyeye oturduğu an, annesi çaydanlığı eline almış bardağına çay koymaya başlamıştı bile. Çayı önüne geldiğinde karıştırmak kalmıştı sadece Fuat’a. Annesi çoktan şekerini bile koymuştu. Bir dilim ekmeği tek seferde ağzına tıktığından, bir yudum çayla boğazından aşağı tepmeye çalıştı ekmekleri. Kahvaltıyı bitirdiğinde, kızıl kahve kapıdan alnından öperek göndermişti onu annesi, “Allahaısmarladık” demişti bu sulu jeste karşılık.
Apartmandan çıktığında tatlı soğuk hava yüzündeki su damlalarını yaladı, güneş göz bebeklerini küçülttü. Artık tam manasıyla uyanmıştı. Uzunca bir süredir soğuk tarafından yalanmaya alışmıştı. Yüzündeki şaşkınlıktan güneşi görmeyi beklemediği anlaşılıyordu. Güneşin binaların arasından yükselmeye başladığını görmek çok güzeldi. Mavilik ve beyazlıkların arasındaki sarılık, havanın soğukluğuna bakmaksızın insana sıcaklık hissi veriyordu. Uzun kışın ortasında güneşi görmek yüzünden kulaklarına doğru bir gerginliğe neden oldu. Bu kadarlık bir yan etkiye razıydı. Gülümsüyordu.
Apartmanla sokağa açılan beyaz demir kapı arasındaki kısa yolu çabucak yürüdü. Sokağa çıktığı anda karşısındaki manzaradan oldukça hoşnuttu. Çam ağaçlarının görüntüsü hep hoşuna gidiyordu, yaydıkları koku da cabasıydı.
Sokakta ondan başka kimse görünmüyordu. Sabahın o saatinde bu oldukça olağan bir durumdu. Çam ağaçlarını soluna alarak yirmi metre kadar yürüyüp soldan daha geniş bir sokağa saptı. Bir bahçenin tel örgülerinin arkasında bile olsalar hala yeşil çam ağaçlarının dibinden yürüyor olmak rahatlık hissi veriyordu. Çam ağaçları pek göstermeseler de, arkalarındaki geniş bahçenin ortasındaki Valilik evine aitti. Valinin dibinde oturuyor olmanın tek güzel yanı da, o hiç solmayan yeşil çam ağaçlarıydı.
Sokağa döndüğünde o sabah için ilk insanı görmüştü. Her sabah Fuat’ın o sokaktan geçtiği vakitlerde arabasını çalıştırabilmek için uğraş veren garip şapkalı adamı görmek genelde sinirini bozuyordu. Her gün aynı sorunla cebelleşmesi, üstelik sabahın o saatlerinde aracının sinir bozucu sesler çıkartmasının bunda etkisi yadsınamazdı. Adam her sabah sekiz sularında çam yeşili aracına binip kontağı defalarca çeviriyordu. Fuat sokağın ortalarına gelene kadar araç çalışır gibi yapıyor arkasından duruyordu. Tekrar ve tekrar, beş veya altıncı denemesinde çalıştığında Fuat sokaktan caddeye çıkmış oluyordu, iyi ki…
Caddeye çıktığında bir okulun sırtı onu selamlıyordu. Neyse ki onun okulu değildi yoksa bu kadar rahat davranamazdı. Okulun sırtında küçük bir bahçesi vardı ve o bahçede söğüt ağaçları. Pek tabii ki o ağaçlar da tel örgülerin içindeydi, oysa Fuat dışındaydı. Böyle olmasının çok bir önemi yoktu. Söğüt ağaçlarına özel bir ilgisi de yoktu zaten. Tek istediği bir müddet öncesine kadar farkına bile varmadığı gizli noktaya oturmaktı. Dallarından sarkan yaprakların gizlediği bu köşe tel örgülerin doğru tarafındaydı, gerisi mühim değildi.
Orada oturup, bir sigara yakıp beklemeye koyuldu. Pek tabii ki öylesine beklemiyordu ve yine pek tabii ki sigaranın markasından utandığından sote bir yerde gizlenmiyordu. Ne buluyorsa onu içiyordu. Bazı yaşıtlarının aksine bu tür statü belirtilerine dair bir inancı yoktu. Sote yerde oturmasının yegâne sebebi ise duygusaldı. Karşı binayı gözlemesinin sebebi gibi…
Mimar veya inşaat mühendisi olmayı hiç düşünmediğinden olsa gerek çekici gelen bina değildi. Gerçi muhtemelen onlara da çekici gelmezdi gözlemekte olduğu sıvaları dökülen, yer yer siyah akıntı izlerinin olduğu yapı. Üçüncü katın başkalarına çekici gelmesi ise daha da absürt olurdu ama Fuat’ın tüm dikkati o kattaydı. Üçüncü katta diğer katlarda olduğu gibi iki daire vardı. Sağdaki dairenin kapısının iki metre ötesinden merdivenler aşağı doğru kıvrılıyordu. Merdivenler ara kata geldiğinde ise Fuat’ın tüm bunları görebilmesini sağlayan pencereler yer alıyordu. Güneş Fuat’ın tam arkasından gelmediği için binanın içi loş bir ışıkla doluyordu. Fizik dersinin ilk konularından birisiydi bu. Işığın bu şekilde çaprazdan vurması, geri dönüşlerini de aynı yoldan almaları manasına geliyordu. Bir cismin tam manasıyla görülebilmesi için ise ışınların gözlemci ile alıcı kaynakla olabildiğince dik oluşturması gerekiyordu. Uygulamalı olarak bunu gözlemleyememek üzereydi. Fuat göremese de üçüncü katın sağındaki dairenin kapısı açılmaktaydı. Kapıdan çıkmaya hazırlanan kişinin hafif topuklu siyah ayakkabılarını kapının önüne atışını da görmemişti yine aynı sebeplerden. Fuat, o kişiyi ara katın penceresinin önünden geçen bir karaltı halinde gördüğünde ise içine doğmuş gibi “bugün erkenci” diyecekti.
Hemen kendisine çeki düzen verip sigarasını ayaklarının altında acımasızca ezdi. Her katta yirmi iki merdiven basamağı vardı, hol biçimindeki aralar da hesaba katıldığında; normal hıza sahip etek giyen birinin iki buçuk kat inmesi elli saniye sürerdi. Basit fizik ve dört işlem.
Kırk, kırk bir, kırk iki... Hesaplanandan erken çıkmıştı ama Fuat neyse ki çoktan hazırdı. Beklenen çıkış gerçekleştiği anda sote yerinden gerilmiş bir ok gibi fırlayıp okula doğru yürümeye başladı Fuat. Bacak boylarını hesaba katarak adımlarını olabilecek en küçük aralıklarla atıyordu. Yampiri adımlar atan pişik olmuş takım elbiseli bebek gibi görünüyor olsa bile kimin nasıl göreceği o an için düşündüğü en son şeydi. Daha önemli şeyler vardı aklında, misal saniyede atılan adım sayısı ile alınan yol arasındaki orantı. Fuat’ın yaptığı hesaplamalara göre 50 metre önden yola çıkan birisi, a şehrinden b şehrine varana değin devamlı bebek gibi yürürse, arkadaki at normal hızla 10 saniyede 11 metre yol alırken... Tanrım! Bu kızlar hep böyle yavaş yürümek zorunda mıydı? İçler dışlar çarpımı yapıp, bir ters bir düz yapınca ortaya dantel örtüsünden hallice, bir dakika elli beş saniye çıkıyordu. Bir dakika elli beş saniye içeresinde b şehrine varmanın yakınından bile geçemeyeceklerdi ama hiç yoktan a şehrindeki olası gaddar aile üyelerinin görüş açısından çıkmış olacaklardı. Türkçe derslerinde çoğul tekil, birincil üçüncül şahıslardan bahsedilip durulurdu. Fuat’ın bu konuda çok bir fikri yoktu ama lardıyı kafasından geçirdiği şekilde düşünmek anahtarın delikte dönüp kilidi boşa çıkarttığı anki “tık” sesine benzer bir ses duymak demekti. Bu da bir bizin varlığından söz etmek demekti ki şu an bizin sadece tek tarafı vardı.




























III. Anlatamamak

Yanından geçmekte olan, üzerinde UN yazılı tırın farkına vardığında küçük bir hesap hatası yapmış olduğu ortaya çıkmıştı. Köşeyi dönmemişlerdi ki henüz! Fuat adımları arasındaki mesafeyi evvelden atmakta olduklarının iki katına çıkarttığı halde, önündeki Ferrari’nin uzaklaşmakta olduğunu görmüştü. O an hesap hatasından ziyade kızın hızlı yürüdüğünü fark etmişti. Hesaplarda zaten hep insan faktörü görmezden gelinir, üç usta bir evin duvarını on günde boyuyorsa yirmi ustanın hiç işi gücü yokmuş gibi havuzu problemli villanın bebek odasını kaç günde boyayacağı sorulurdu. Ustaların sigara içip içmediği, mola verip vermedikleri gibi birçok şey görmezden gelinirdi. Belki obezdi tüm ustalar, öğlenleri delicesine yemek yiyip öğleden sonra sıcağın da etkisiyle göbeklerini yerinden oynatıp boya badana yapamıyorlardı? “Normal şartlar altında (NŞA)” topyekûn bir yalan değildiyse neydi? Her halükarda matematik ve fizik bilgilerine sarılarak hızını ivmelendirmesi gerektiğini buldu. İki metre bölü saniye hızlanması köşeyi dönünce kesişmeleri için gayet yeterli olacaktı.
Köşeyi dönmeden çözülmesi gereken küçük bir sorun daha vardı. Birbirini tanımayan iki insanın tanışması için gerekli olan selamlaşma cümlesi… “Merhaba” fazlaca soğuk kaçardı, “Selam” ise fazla yakın. “Heeyyy” dese çok kaba olurdu muhtemelen, öyleyse ne demeliydi? “Hişş” bir selamlama bile sayılamazdı. En güzeli mesafeli olmak ve tüm riskleri göze alarak “Merhaba” demekti. Sonrasının bir şekilde geleceğini umuyordu Fuat, gece boyu yatağında dönüp bu anı tasarlamaya çalışmıştı. Ah şu tecrübe eksikliği diye aklından geçirdi tam köşeyi dönüp “hedef”e yanaştığı sırada. Bir şekilde tecrübe edilmeliydi ki tecrübe edinilmiş olsundu.
“Şey…”
Pek de iyi bir giriş sayılmazdı şey, merhaba demesi gerekirken “şey” de nereden çıkmıştı. “Şey”’in Türkçede karşılık geldiği on binlerce şey vardı. Neydi?
Kızın kafası ağır çekim Fuat’a dönerken, Fuat kızın yavaşlamış mı yoksa ağır çekimden ötürü yavaşlamış gibi mi göründüğünü anlayamadı. Kızın dudakları açılıp biraz hareket edip üst dişleri görünecek şekilde kaldı.
“Bir şey mi söyledin?”
“Al işte” diye düşündü Fuat, “şey” dersen böyle bir soru gelir. Dünyanın tekrar normal hızında dönmeye başlaması başını ağrıtmıştı Fuat’ın.
“Günaydın demiştim. Eee, şey bir de merhaba.”
Kızın gülmemek için kendini sıkmaya bile yeltenmemesi hoşuna gitmişti Fuat’ın, kahkaha atması iyiye işaret olabilirdi. Baş ağrısı biraz hafifledi. Yoksa tam tersi manada mıydı? Baş ağrısı tüm şiddetiyle geri gelmişti. Kahkahaların bitmesine yakın kızın dudakları tekrar oynamış ve vurucu cümle gelmişti.
“Şey’den ötesini duymamışım demek ki.”
Şen kahkahalar kıraathanesine dönmüştü ortalık bir kez daha… Kızmıştı Fuat ama sadece kendisine. Bu kez kız başka bir şey söylemeden, konuyu gitmesi gereken yere çekebilmek için girişti cümleye…
“Bizim okulda okuyorsun değil mi?”
Kız kahkaha kırıntılarını da atlattıktan sonra;
“Normalde sizin okul hangisi diye sorardım ama üstümüzdeki bu aptal formaların başka okullarda da giyilmediğini ummak istiyorum. Yoksa giyiliyor mu?”
“Yok, sadece bizim okulda.”
“Öyleyse aynı okuldanmışız.” dedikten sonra öncekilerden daha az desibelli olsa bile bir kahkaha daha gelmişti kızdan. Bu kahkaha şiddetine bakılmaksızın Fuat’ın kendisini tekrar salak gibi hissetmesine yetmişti. Bir gün içinde, hatta bir konuşma esnasında, üç defa salak durumuna düşmeye pek alışık değildi ve bundan ötürü hoşnut olduğu söylenemezdi. Gerçi üçüncüsü tartışmalıydı, zira başka türlü aynı okuldan olduklarını nasıl ima edebilirdi ki? Okulda gördüm seni, çıkışta takip ettim, evini öğrendim. Meğer bizim evin iki sokak aşağısında oturuyormuştun. Birkaç gündür de seninle tanışabilmek için deliler gibi uğraşıyorum ama bir türlü cesaret edip gelememiştim buraya kadar demesi mümkün değildi.
“Daha önce görmemiştim okulda seni, yeni mi geldin?”
“Tüm öğrencileri takip mi edersin?”
Yüzünü aynada görebilse insanları atlardan ayıran önemli bir farkı görebileceğine emindi Fuat, çünkü yüzü yanıyordu ve muhtemelen pancardan moru, domatesten ise alı almıştı. Fuat’ın takip ettiğini anlamış olması çok da şaşılacak bir şey değildi. Ne de olsa diyet yapan bir dev gibi görünüyordu. Her noktadan diklemesine görülebilen, enlemesine fark edilmesi güç bir yapısı vardı. Her halükarda bunun dile getirilmiş olması insanın, özellikle de Fuat’ın hiç iyi hissetmemesine yol açmıştı.
“Yok daha neler… Niye takip—“ diye çıkıştığı sırada kızın yüzünde oluşan şaşkın bakıştan hata yapıyor olabileceği sonucuna varmıştı, “--edeyim tüm öğrencileri. Çoğunu tanırım, ne de olsa altı senedir aynı okulda okuyorum”’a yumuşak dönüş yaptığında şaşkınlıktan eser kalmamış, kızın yüzünde hınzır bir gülümseme peydah olmuştu.
“Her neyse. Evet, yeni geldim sizin okulunuza. Geçtiğimiz hafta.”
Sizin derken öyle bastırmıştı ki kelimenin üzerine, gelmiş olmaktan ötürü pek memnun olmadığını gayet iyi anlatmıştı. Fuat bu konunun üzerine gidip başka yaraları açmak ve konuşmayı kilitlemek istemiyordu. Bunun üzerine gitmeyecekse ne yapacağını düşünmeye başlamalıydı acilen, öyle de yaptı ama sorulabilecek tüm soruları bu kadarmış gibi hissetti anında. Boğazına gelip bir şeyler oturmuştu sanki Fuat’ın. Karşısındaki insanın anlama kabiliyetini hala hafife aldığının farkında değildi. Normalde hiç kimse sabahın köründe birinin yanına gidip “sen bizim okula yeni mi geldin” diye sormazdı. Yeni geldiğini bildiği manasına gelirdi bu soru. Üstüne, tanışsak keşke demekti. Yetmezmiş gibi yanlış anlaşılmaya ithafen sarf edilecek cümlenin dönüştürüldüğü abuk sabuk durum içler acısıydı. Tecrübe her konuda çok önemliydi.
Fuat düşünedursun “Bu arada benim adım Vicdan” deyip elini uzatmıştı kız. Hiç beklemediği yerlerden öpücük yemeye devam ediyormuş gibi hissediyordu Fuat. Şikâyet etmek şöyle dursun, gayet memnun sayılırdı halinden. Bir yanı kıza hayranlığını misli sayılarla çarparken, diğer yanı “bu kadarına da pes” diyordu.
Önünde bir el öylece beklemekteydi halen. Eli tutması mı gerekiyordu yoksa nezaketen mi uzatmıştı elini kızcağız. “Şimdiye kadar dalga geçtim seninle, gel bakayım şöyle senin asıl ne istediğini biliyorum” mu demek istiyordu yoksa? Yok canım daha neler, niye öyle desindi.
Sebebinden öte eli hafifçe öpmeli miydi yoksa sadece parmak uçlarından tutup şöyle bir eğilmeli miydi –bişeydi bunun adı referans gibi- önünde yoksa bunların hiçbirisini yapmayıp ellerini arkada kenetlemeli ve bir vebalı görmüş gibi mi davranmalıydı bir türlü karar veremiyordu.
Elini uzattığında şimdiye değin alışageldiği gibi sadece şöyle bir tutup bıraktı Vicdan’ın elini.
“Memnun oldum, ben de Fuat.”
“Ben de. Sen hep bu yoldan mı gidiyorsun okula?”
Vicdan’daki konudan konuya geçişlerdeki bu ustalığın onda biri kendisinde olsa şimdiye değin onlarca sevgilisi olabilirdi Fuat’ın. Tersinden düşünüldüğünde Vicdan’da bu ustalığın “onda onu” olduğuna göre, onun onlarca sevgilisi var demekti. Kafasını kötü bir kâbustan uyanmak ister gibi salladı. Vicdan yanında olmasa kendisine bir tokat bile atabilirdi. İşte bu yüzden sağlama yapmayı sevmiyordu Fuat, ne zaman işlemi tersten bir kez daha yapsa olmadık şeyler çıkıyordu ortaya. “Dikkatsiz canım bu çocuk”, öğretmenleri istediği kadar böyle düşünebilirdi, sağlama yapmak o kadar da iyi bir şey değildi. Derin düşünceler ter bezlerine bile etki etmişti. “Sucuk gibi terlemek” tam olarak neden yola çıkılarak söylenmişti bilmiyordu ama sucuklu yumurta yaparken gözlenen içler acısı manzaradan olabilirdi. Ceketini ve süveterini çıkartıp birazcık olsun rahatlamayı düşündü, anında vazgeçti bu düşünceden. Ceketini bile çıkartması boyuyla orantısız ince vücudunu ortaya çıkacak, yaşamakta olduğu garip ama güzel anın tüm büyüsünü yok edecekti. En iyi çözümü hamama giren terler düsturuna biat edip, delikanlı gibi terlemekte buldu.
Soruya odaklanıp içine girdiği tüm bu sıkıntılı andan uzaklaşmak istiyordu. Hiç yoktan daha fazla terlemesini önleyecek yanıtlar bulmalıydı. Yürümekte oldukları yolun okula gidiş için uzun bir yol olduğunu, aslen yürüdüğü güzergâhın orası olmadığını söyleyemezdi pek tabii ki.
“Şey… Evet, genelde bu yoldan yürürüm, bazen de başka yerlerden, öyle kafama göre.”
“Şanslıyız ki bugün buradan yürüyorsun.”
Buna verebileceği herhangi bir yanıtı yoktu. Şans biraz da insanın kendi eliyle oluşturabileceği bir şeydi görüldüğü üzere. Ortada bir şans durumu varsa bu da Vicdan’ın cana yakın bir insan çıkmasıydı. Vicdan’ın bu şansı oluşturan olguyu kendi eliyle oluşturduğu açıkça belliydi. İnsan nasıl olmak isterse öyle olabilirdi.
“Yalnız biraz daha hızlı yürüyebilir miyiz bugün okula biraz erken gitmem gerekiyor.”
“Eee. Iıı. Tabii, tabii…”
“Kusura bakma öyle damdan düşer gibi söyledim. Sakın yanlış anlama senden kaçıyor falan değilim. Yazmam gereken bir ödev var, Edebiyat dersi için. Henüz tam bir düzen oturtamadım, okula alıştığım da söylenemez.”
Açıklama yapmasına gerek olmadığını söylemeyi düşünmüş olsa da Vicdan’ın bülbül gibi şakıyor oluşundan ötürü bir şey söylememişti, yalnızca adımlarını hızlandırmıştı Fuat.
“Hızlı yürürken de konuşabilirsin değil mi?“
Şimdiye kadarki kısımla ilgili pek tecrübesi yoktu Fuat’ın ama bu kadarının normal olmadığına emindi. Arkadaşlarından dinlediği tanışma anılarından hiçbirisine benzemiyordu bu yaşadığı. Kızların kendileriyle tanışmaya gelenlere karşı tepkileri genellikle birbirine benziyordu.
Şayet yanlış kuşa sapan çektiyseniz tokadı yiyebilirdiniz ki bu kızın size göre olmadığını açıkça belli eden bir durumdu. Daha fazla uğraşmak kızların varsa ağabeyleri yoksa sevgilileriyle yüz yüze gelmek demekti. Diğer bir olasılıkta kız kaçıp giderdi, bu iki anlama gelebilirdi; ya kız naz yapıyordu ya da çok utangaçtı. Her halükarda şans devam etmekteydi. En sonuncusunda ise kız tamamen susar, dinler, arada yalnızca sorulara yanıt verirdi. Bu çoktan bir sonraki aşamaya geçildiğinin işaretiydi. Vicdan’ı bu kategorilerden hangisine koyacağını bilemiyordu. Belki kendisini utangaç, naz yapan erkek sınıfına sokabilirdi…
Farklı bir kızdı Vicdan, bunu sağ köşedeki artılar kısmına yazabilirdi. Sol tarafa sadece kendisini yazmak istiyordu. Sağ sol birleşince ortada bir kalp olmalıydı. Kırmızı, içinden ok geçeninden… Belki hemen tepesine bir tanede elinde yay olan kanatlı çocuk. Gerçi çocuk olarak gösterilen şey aslen çocuk değildi ama bir çocuk da fena olmazdı hani.
Bunun dışında sağ tarafa; neşeli, girişken, cana yakın, güzel, buğday tenli, esmerimsi, uzun boylu, ela gözlü ve kitaplara ilgi duyan fıstık yazabilirdi. Vicdan’ın elindeki kitap beyninde çağrışımlar yaptığında kendisine olan güveni bir nebze olsun geri gelmişti. Ezilmeyeceği ya da salak durumuna düşmeyeceği bir konu yaratabilirdi buradan.
“Niye konuşamayayım?” dedi hafif gülümseyerek, “istersen Edebiyat hakkında bile konuşabilirim”.
“Aman Edebiyat eksik kalsın lütfen. Zaten ders için şu aptal kitabı okumam gerekiyor. Bu kalınlıktaki bir kitabı bir senede okuyamam ben.” derken elindeki kitabı sallamaya başlamıştı. Bütün Şiirleri… Orhan Veli… Toplasan iki yüz sayfalık bir kitaptı o. Üstelik şiir kitabıydı. Satırların birleşik şekilde yazılması durumunda altmış sayfa bile etmezdi.
Aziz Nesin bu durum karşısında güzel bir şey söyleyebilirdi ama Fuat’ın söyleyebileceği bir şey yoktu. Kendisine en çok güvendiği yerden bile darbe yemişti. Aklından ilk olarak herkesin şiir sevmek zorunda olmadığı geçti. Üstelik edebiyattan da hoşlanmayabilirdi bir insan. Böyle oluşu, o kişiyi cahil veya kötü birisi yapmazdı. Hele ki o kişiyi sevmekten alıkoyamazdı insanı.
Kendi kendine bunları söyleyedursun içindeki heyecanın bir kısmı uçup gitmişti. Kaç gündür uğraşarak yazdığı şiirimsilerin paylaşılamayacağından ötürü kaybolmuş olamazdı heyecanı.
“Şey, şiir güzeldir aslen. Orhan Veli eğlenceli şiirler yazar ama? Okumayı denedin mi ki?”
“Pek anlamam ben şiirden. Hele ki zorla yaptırılan bir şey olunca nefret ettim. Bir sayfa okudum sonraki sayfada uykum geldi.”
Anlaşılan Vicdan’a ithafen yazdığı şiirimsileri, onun uykusu gelmeyecek bir zamana değin bekletmeliydi. Hazır zamandan bahsetmişken, okula çok kısa bir mesafe kalmasına rağmen hala nerede ve hangi durumda olduklarına dair net bir gösterge görememişti. Elinde okeyi yoktu, okeye dönmesini gerektirecek bir durum da yoktu tüm okeyler Vicdan’ın elindeyken…
“Ödeve ne yazacağımı da bilemiyorum. Baştaki uzun yazıları okurken sıkıldım zaten. Atlayarak şöyle birkaç tane okumayı denerken uyumuşum. O yüzden acele ediyorum. Daha gidip bir şiir seçeceğim ve hakkında düşündüklerimi anlatan iki, evet tam iki sayfalık bir kompozisyon yazacağım. Resmen işkence bu… Kısa bir şiir seçsem o kadar yazamam, uzun seçsem anlaması zor olacak. Offf.”
“Bir yer var, biliyorum;”
“Efendim?”
“Her şeyi söylemek mümkün;”
“Ne diyorsun ya?”
“Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum.”
“Beni duymuyorsun herhalde?”
“Anlatamıyorum.”
“Evet, hiçbir şey anlamadım.”
“Orhan Velinin bir şiiri bu, Anlatamıyorum. Bunun hakkında yazabilirsin misal. Tabii beğendiysen şiiri...”
“Haa. Bilmem, güzel gibi. Anlatamıyorum, anlatamıyorum.”
Vicdan elindeki kitaptan şiiri arayadursun Fuat az önce yaptıklarıyla ilgili şok yaşıyordu. Yolun ortasında, şiir okurken uyuyan bir kıza, hele ki hoşlandığı kıza şiir okumak için aklını kaybetmiş olması gerekiyordu. Yine olmadık bir yerde maydanozluk etmişti, kızın ödevinden Fuat’a neydi? Parası olsa ilk yapacağı şeylerden biriydi burnunu küçült--
“Hah buldum!”
Vicdan elindeki kitaptan şiiri bulmuş, birkaç defa okumuştu. Gerçekten fena görünmüyordu, hatta güzel olduğu bile söylenebilirdi. İnsan böyle şeyleri en başlara yazmalıydı.
“Bunun hakkında yazayım bari. Sağol.”
Sağol lafını duyduğu anda yüreği kardiyografide yüz volt yemiş gibi hoplamıştı. Bu iyiye işaret olsa gerekti. İşe yaramak bir insana yaklaşmak için bir yol olabilirdi pekâlâ.
“Ne demek, yardımcı olabileceğim başka bir şey olursa sorabilirsin.”
“Tamam.”
İşlem tamamdı, okul kapısına gelmeden bitirebilecekti konuşmayı. Okul kapısından bir kızın yanında yürüyerek girmek istemiyordu. Bu olayın kendi sınıfında ve kızın sınıfında yaratacağı infialden her iki tarafı da korumak istiyordu. Bu sayede; kim olduğu sorulmayacak, güzelliği/yakışıklılığı ve Fuat/Vicdan’ın hiç dikkatini çekmemiş kusurları hakkında sakız muhabbetler dönmeyecekti. Herkes kazanmış olacaktı böylece. Nasıl olsa akşam çıkışta veya bir sonraki günün sabahında tekrar yanına gidebilirdi. İlk seferinden sonra her şey daha kolay olacaktı.
“Şey, ben bi kırtasiyeye gidicem. Senin de acelen var, ben seni tutmiyim.”
Vicdan kafasını kitaba gömmüş, ne yazabileceği hakkında düşündüğünden söylenenleri tam olarak anlayamamıştı… Gitmek, acele.
“Ha? Ne? Tabii tabii. Tekrar sağol yardımın için.”
Dalgın adımlarla yürüyüp gitmişti. Fuat arkasından derin bir nefes aldı. Beklediğinden çok daha iyi gitmişti olaylar. Kaç gündür şu kadarcık bir cesaret gösteremediği için kendisine kızmaya kıyamadı. En nihayetinde önceki günlerde korkakça davranan kendisi olduğu gibi bugün cesaret gösteren de oydu. Yıldızlı aferin verilip kurdele takılmalıydı yakasına.
Birkaç dakika bekledikten sonra aradaki mesafenin kapatılamayacak derecede açıldığına kanaat getirdikten sonra okula doğru yürümeye başladı. Tahmin ettiği gibi arkadaşlarından hiçbiri Vicdan’ın yanında görmemişti onu. Soru soran olmamıştı. Teneffüslerde çok çişi geldiği halde dışarı çıkmamıştı. Koridorda kızla karşılaşmak istemiyordu, biraz da korkuyordu. Öğle tatiline kadar, bir dahaki karşılaşmalarında söyleyebileceği şeyleri düşünüp durdu. İlkini yapmış ikincisini yapabilecek oluşundan ötürü, iki kere rafine yağ gibi havada uçuyordu.
Eşyalarını toplayıp herkesten önce sınıftan çıkmıştı. Okul bahçesinden, yol üstündeki kırtasiyeye kadar koşar adım gitmişti. Uzaktan uzun boylu güzelinin normal hızıyla geldiğini gördü, sabah söyledikleri uydurma değildi demek ki. Kalbi uçarken, beyni ayaklarına kaçma talimatı göndermeye çalıştı ama kalbinin hizasından aşağı hiçbir talimat gitmedi. Ellere talimat bir şekilde ulaşmış olsa gerek maratona çıkacakmış gibi yumruk olmuştu elleri. Vicdan elindeki kitaba daldığından hala Fuat’ı görmemişti. Fuat fırsattan istifade, akranı hemcinslerinin aksine dimdik yürüyen kızı izliyordu. Sınıfındaki tüm kızların, Ebru hariç, Vicdan’ın yaşındayken yürüyüş şeklini değiştirdiğini biliyordu. Ebru ile Vicdan’ı aynı kefeye koymak mümkün değildi. Ebru herkesin kabul ettiği üzere kolay bir kızdı. Vicdan ise kolaylığın fersah fersah uzağındaydı.
Fuat’la Vicdan arasındaki mesafe on metreye düştüğünde Vicdan kafasını kaldırıp önüne şöyle bir baktıktan sonra kafasını tekrar indirdi. Fuat, Vicdan’ın kendisini gördüğüne emindi ama istifini hiç bozmamış olması içine kurt düşürmüştü. Kaçmak için hala bir şansı olabilirdi. Hemen şimdi kaçarsa…
Beş metre, iki metre, bir ve…
“Selam, çok bekledin mi?”
Fuat’ın beyni bir işletim sistemi olsaydı bu durum karşısında kesinlikle “mavi ekran” verirdi. Olmadığından mora çalan surat ifadesiyle yanıtlamıştı Vicdan’ın sorusunu.
“Beş.”
“Dakika mı? Çok değilmiş, evet.”
Kaçmak için hâlâ geç miydi? Beyninin içindeki her şey uçtuğundan bu düşünce boşlukta yankılanıyordu.
“Aç mısın?”
“Bilmem.”
Sayı saymayı bile unutmuştu, “bilmem”le birlikte dört etmişti. Vicdan kahkaha atmak yerine yalnızca gülümsediği için Şen Kahkahalar Kıraathanesinin içi boştu.
“Buralarda ucuz ve güzel yemek yapan yer var mı?”
Yeni bir bilmem dilinin ucuna kadar gelmişti Fuat’ın. Beyni ciddi bir hatadan kurtarılıp yeniden başlatılmış olduğundan bilmemin salakça kaçacağını anlamıştı. Salakça kaçacaktı kaçmasına ama Fuat’ın gerçekten bir fikri yoktu. Öğlenleri evde yerdi, akşamları da, sabahları da… Dışarıda yemek zorunda kaldığı zamanlar genelde annesinin evde olmadığı zamanlardı ve bu da nadiren olurdu. Dışarıda yemek yemekten pek hazzettiği de söylenemezdi. Annesi evde yoksa sucuklu yumurta yapardı, sucuklar ateşte terlerdi, ter gözeneklerden çıkardı, gözenekler ciltteydi ve bunlar aklından geçerken terlemeye başlamıştı. Normal şartlar altında kızı eve davet etmesi paralel evrenlerde bile mümkün değildi. Soruya soruyla yanıt vermek en iyi kaçış şansıydı.
“Ne yemek istersin ki?”
“Bilmem, her şey olur aslında kurt gibi acıktım.”
Cevap hemen ve tereddütsüz geldiğinden rahatlamaya fırsat bulamamıştı. Şehrin tek ana caddesindeki tüm lokantaları biliyordu ama içlerinde bir tane bile Fransız restoranı yoktu, kadınlar Fransız restoranlarını severdi, erkekler kadınları severdi, kadınlar kararsızlığı sevmezdi. Öyleyse kararlı bir yol bulmalıydı. Bu kararlılığı sağlayabilmek için seçenekleri daraltma yoluna gitti.
“Pizza? Hamburger?”
“Aslen fark etmez ama yine de pizza daha uyguna gelir herhalde.”
Cadde üzerinde tek pizzacı vardı. Derin bir nefes aldı. Aldığı nefesi, Vicdan’ın önemli mevzulardaki konuşmasını bölme korkusundan yol boyunca veremedi. Öğrenmek için ölüp bittiği çoğu şeyi öğrenmek üzereydi. Adapazarı’ndan gelmişlerdi, deprem esnasında evleri yıkılmamıştı ama ağır hasar almıştı. Cana geleceğine mala gelsindi. Aslen Tekirdağlı olduklarından akrabalarından ölen olmamıştı ama komşuları ve tanıdıklarından bazıları ölmüştü. Takdiri ilahi, ölenle ölünmüyordu, rahmet falan fişman.
“Bir orta boy pizza, iki kola” Ödeme Alman usulü. İlişki belirsiz.
Sonracığıma babası yakın ve sakin gördüğünden burayı tercih etmiş hemen tayinini istemişti. Annesi, babası ve kız kardeşiyle on yedi gün önce gelmişlerdi. Durum böyleyken böyleydi kısaca. Anlatılanlar masal değildi ve doğal olarak gökten üç elma düşmemişti lakin yine de mutlu bir sonu vardı çünkü abi kelimesi hiç geçmemişti. Fuat için bu kadarını duymak yetmişti, devamını dinlemiş olmalıydı ama hiçbir denileni duymamıştı.
Vicdan’ın anlatması, Fuat’ın ne denildiğine bakılmaksızın baş sallamaları bittiğinde pizzalar gelmişti. Servisin hızlı olmasının sebebi müşteri sayısının fazla olmamasıydı. Müşteri sayısı azdı çünkü her yer yürüme mesafesi içindeydi. Herhangi bir noktadan şehrin en uzak noktasına ulaşmak en fazla kırk dakikaydı. Ekonominin canlanması isteniyorsa öğle tatilleri en fazla bir saat olmalıydı ama bu kimin umurundaydı ki?
Vicdan görgü kurallarına uyma konusunda bir tasa taşımıyordu. Çatal bıçak kullanmıyor, pizzaları rulo yapıp eliyle tutuyor, büyük dilimler halinde yutmaya çalışıyor, yutamayınca koladan yardım alıyordu. Fuat’ın dışarıda yemeyi sevmemesinin nedenlerinden birisiydi görgü kuralları. Yaşıtları olmasına rağmen arkadaşları dışarıda yemek yerken bu kurallara riayet ederlerdi. O ise çatal bıçak kullanmayı beceremez, kullanmaya çalışınca yemekten zevk alamazdı. Zevk alınmayan bir yemek ise karın doyurmuyordu. Şimdi ise tıka basa doymuştu. Midesinin dolduğu hissi, bozulmamış yegâne görgü kuralına uyma arzusu doğurmuştu; “yemek yerken konuşmamak”. Konuşmak zorunda kalmadan biraz daha oturabilmekti asıl isteği. Konuşma işi ona göre değildi, en azından Vicdan’ın karşısında. Kız son dilimi de yutarken bunun gerçekleşmeyeceğini anladı. Görgü kurallarının son ve Fuat için tek işe yarar olanı da yok olup gitti.
“Şugara içiyoğ muşun zen?”
Sessizliğin rahatlatıcı büyüsü bozulmuştu belki ama Fuat’ın buna dair bir şikâyeti var gibi görünmüyordu. Yüzünde istemsiz kocaman bir gülümseme oluşmuştu. Söylenenden ötürü değildi bu kas hareketi, tamamen kızın bu haliyle çok şeker görünmesi kaynaklıydı. Yanaklarının kenarından akan ketçaba ve mayoneze bir de konuşmasındaki tatlılık eklenmişti. Fuat onu oracıkta yemeyi düşündü, şekerleri severdi.
Vicdan kolanın da yardımıyla ağzındaki son lokmayı yuttu. Fuat’ın yüzüne bakışından bu sırıtıştan hoşlandığı belli oluyordu. Yemek yerken konuşan insanların birbirine tiksinti duyarak bakmasını anlamsız buluyor olabilirdi, belki--
“Niye sırıtıyorsun?”
Bir plak iğnesi bozulmuş da nereye gideceğini bilemez gibi vücudunda dolanmıştı, canı acımıştı. Bu dünyada güzel anlar hep böyle çabuk bitmek zorundaydı sanki!
“Şey, ne sormuştun?”
“Sigara içiyor musun diye sormuştum!”
Kızın sesinde düşmanlık yoktu ama yüksek sesle söylemişti. Yan masalarda bulunan az sayıda kişinin hepsi onlara dönüp bakmıştı. Fuat’ın yüzündeki gülümsemeden eser kalmamıştı, utanma ve korku sarmıştı yanaklarını.
“B-ben… Y-yani bazen.”
“Var mı yanında?”
Kesin ama düşük perdeden tatlı bir tınıya dönmüştü kızın sesi. Fuat cebinden sigara paketini çıkarırken daha klas bir sigara içmediği için utancı katlanmıştı. Paketi açıp ikram etti.
Sevdiği kıza zehir sunmak hoşuna gitmemişti ama kızın parmakları elinin yakınına geldiğinde heyecanlanmıştı, teni tenine değebilecek kadar yakındı, dokunmak hissetmekti. Kırmızı neon lambalar parlamıştı gözlerinin önünde, beyni adrenalin pompalıyordu. Kız paketten bir sigara çektiğinde o şanslı sigaranın yerinde olmak istedi. Paketin içinde on beş civarı sigara vardı, o sigarayı çekme ihtimali on beşte birdi ama onu seçmişti işte. Fuat kendini dâhil ettiği bir dizi karışık ihtimal denkleminin sonucundan mutluydu. Bu mutluluğu Vicdan’a uyup bir sigara yakarak taçlandırdı.
Vicdan bir yandan sigarasını içerken, diğer yandan havadan sudan, yeni sınıfından bahsetmişti. Sabahki yardımından ötürü Fuat’a tekrar teşekkür etmiş, sayesinde gayet güzel bir kompozisyon yazdığını söylemişti. Ayrıca kitaptaki diğer şiirleri de okumuştu, gerçekten güzel şeyler vardı. Bunu duyduğunda Fuat’ın şiirimsileri mal görmüş Mağribi gibi cebinden fırlayacaklardı neredeyse. Sigaraların ömrünün kısalığından, en fazla beş dakika, muhabbet kısa ama doyurucuydu. Bir sigara daha yakıp orada kalabilmeyi istese de kızın hareketlerine uyup kalktı.
Fuat yol boyu yerdeki kırmızı kaldırım taşlarına bakmıştı, kızın ne yaptığını bilemiyordu. Bildiği şey, her metrede dokuz tane kaldırım taşı olduğuydu. Üstelik birinci sıradakilerle ikinci sıradakiler birbirlerini ortadan birleştirecek şekilde dizilmişlerdi, üçüncü sıradakiler de ikinci sıradakilerle aynı şeyi yapıyordu. Muazzam bir yapı söz konusuydu... Kaldırımlar bittiğinde okula da varmışlardı.
Bir bahane bulup okulun bahçesine yalnız girmek için bile uğraşmamıştı Fuat. Nasıl olsa bu bir rüyaydı, birazdan annesi gelip uyandıracaktı.
Sınıfta beklediği tüm tepkilerle karşılaşmış ama hiçbirisine yanıt vermemişti. Dalga geçtiğini zannedenlerin suratına yumruk atma isteği bile duymamıştı. Dersler bitene kadar okuduğu kitaplarda genç kızların kurduğu cinsten hayallere dalmıştı; evlilik, çoluk çocuğa karışmak… Özgürlük çanı çaldığında kitaplarını toplamak zorunda bile kalmamıştı, çünkü hiçbirisini çıkarmamıştı. Çantasını alıp koşturarak çıktı sınıftan, okulun ana kapısına kadar hızlı adımlarla yürüdü ve beklemeye başladı.
Çok geçmeden yanında bir kızla çıktı Vicdan. İki kızın yan yana olduğu zamanlarda onların yanına gitmemesi gerektiğini bilecek kadar kafası çalışıyordu Fuat’ın. Önlerinden yürüdü. Nasıl olsa çoğu öğrencinin yaptığı gibi Vicdan’ın yanındaki kız da servise binerdi. Servis olayı da ayrı bir vakaydı. Şehirdeki yürüme mesafeleri dakika ile ölçülürken bu kadar çok servis olması ve bu servislerin hepsinin dolu olması ile insanların kiloları arasında bir bağıntı vardı kesinlikle.
Okulun önünde park halinde duran servisleri geçtiğinde, arkasına dönüp dönmeme konusunda kararsızdı. Durup beklemeyi tercih etti. Sanki dünya bulunduğu noktada durmuştu. Arkasında gürültüyle çalışan servis araçları yoktu, yanından kalabalık bir öğrenci güruhu geçmiyordu ve Vicdan “Huu dünyadan Fuat’a” demiyordu…
Houston’ı duyup mekiğin rotasını dünyaya döndürdü. Ağır ama dalgın bir şekilde yürüyordu, günün bitiyor oluşu daha bitmeden içine dert olmuştu. Yolda okulla ilgili konulardan konuştu Vicdan, sorular sordu. Kısa yanıtlar aldıkça soruları seyrekleşti, nihai varış noktasına geldiklerinde “bu güzel gün için teşekkürler” diyip yanağından öptü Fuat’ı. Uyanmak için son dokuz, sekiz… İki, bir…
Gözünü açtığında rüyadan kâbusa uyanmıştı.


















IV. Uyanış

“Başıma bela mı gunnadun lan sen?” derken eliyle mi ayağıyla mı vurmalı karar veremedi Hasan; çifte kavrulmuş tekniğini uyguladı: ayağıyla düzeltip, kemerle vurdu. “Irz düşmanı zapık” eşliğinde bir tekme daha, “benim paramla mı yedirdin içirdin tazeyi, ha?” derken eliyle Fuat’ın ceketinde bulduğu sigaraları salladı. “Fesuphanallah, fesuphanal...” gözleri kararıyordu artık, ya utancından ya da sinirinden ama her halükarda öldürecekti bu çocuk onu. Onun yüzünden başlarına gelmeyen kalmamıştı.
“Napacağdın o kıza ha? Onun da mı dünyasını karartacağdın kahpenin sıçtığı? Yoksa çoktan yaptın mı zındık?” cümlesinden sonra yüreği sıkıştırdı, kıza bir şey yapmış olması olasılığını düşündü. Haber bugün gelmişti, hemen bir şeyler yapmış olması imkânsızdı. Hele bir yaptığı ortaya çıkacak olsun, çok önceden yapması gerekeni gözünü kırpmadan yapardı; kendi elleriyle boğardı onu.
Cılız tekme gözünün üstüne gelmişti Fuat’ın ama sonrasında ortalık durulmuştu. Gözü göremez hale geldiğinden, patlamış mısırlardan daha feci durumdaki dudağından, muhtemelen kırılmış olan burnu ve kaburgasından veya morarmış bedeninden ötürü değildi bu sükûnet. Anlaşılan her şey bitmişti. Yeniden başlayacaktı…














V. Davetsiz Misafir

Dışı sarı-pembe boyalı evin terasa açılan küçük odasının penceresi sonuna değin açıktı. Ilık bir rüzgâr pencerenin açık olmasını fırsat bilip, yeşil perdeleri yalayarak içeri girdi. Kilim desenli halının tüylerini okşayarak yoluna devam etti. Ayakları halının üzerinde iz yapmış olan somyanın altına girdi.
Oldukça yüksek metal ayakları olan somyanın altında, yalnız olduklarını düşünen iki çocuk birazdan hayatlarını değiştirecek adımlardan ilkini atacaklardı. Çocuklardan erkek olanın elinde abisinin Samsun 216 paketinden yürüttüğü bir dal sigara, kızın titreyen elinde ise kibrit kutusu duruyordu. Kız, kibrit kutusunu uzatırken, doğruca çocuğun gözlerinin içine baktı. Geri dönüş olmadığını net bir şekilde belli eden bakışlar, ziyadesiyle merakla doluydu.
Çocuk kibrit kutusundan bir kibrit çıkarıp çaktı. İlk önce yanar gibi olan kibrit, o ana kadar sessizce duran davetsiz misafirce söndürüldü.
Çocuk ikinci kez kibriti bu defa elleriyle koruyarak çaktığında, rüzgârın çocukları uçurumun kenarından alma şansı kalmamıştı. Bunun gibi yüz binlercesiyle karşılaşmıştı. O andan itibaren çocuklar adına yapabileceği en iyi şey kapının altından kayıp etrafı kolaçan etmekti.
Kapının ardında duvarları beyaz badanalı uzunca bir koridor vardı. Kimseciklerin görünmediği bu hol boyunca farklı odalara açılan kapılar yer alıyordu. Çocukların bulunduğu odanın kapısı koridorun sol tarafında tam ortada yer alıyordu. Rüzgârın sırtını dayadığı kapının hemen karşı çaprazında başka bir odaya açılan ahşap kapı vardı. En yakın odadan itibaren kontrol etmeye başlamak en doğru karardı. Holün karşısına, sağına soluna bakarak geçti.
Girdiği ilk oda çocukların bulunduğundan biraz daha büyüktü. Odanın orta yerinde metal başlıklı bir yatak, yatağın hemen karşısında da oldukça büyük maun kaplı bir dolap vardı. Kaplaması maun olmasına rağmen içi suntadan başka bir şey değildi, aynen köşedeki ceviz kaplama sandık gibi. Sandığın içinden naftalin kokuları yayılıyordu, muhtemelen gelinlik güveyden korunamamış güveden korunmuştu. Odada bunlardan başka bir şey görünmüyordu. Olağan bir sessizlik vardı içeride.
Koridora geri döndüğünde iki seçeneği vardı, sola veya sağa gitmek. Önce daha aydınlık görünen sağı tercih etti. Hem o tarafta tek kapı vardı. Diğer tarafta kontrol edilmesi gereken kapı sayısı daha fazlaydı.
Holün sağ sonundaki kapıya yaklaştıkça güneş ışınları, genleşmesine ve yükselmesine neden oldu. Ilımanlıktan sıcaklığa geçmişti çoktan. Atomları sıcaklamış, ağırlığı azalmıştı. Sonuçta eskisinden daha hızlı hareket edebiliyordu. Rüzgâr gibi kapıdan geçtiğinde girdiği geniş odanın salon olduğunu anlamıştı. Solunda aylardır kaderine terk edilmiş gibi görünen kahverengi bir kuzine soba, sobanın yanında üç çekmecesinden ikisi bozuk olduğu için açık duran yeşil bir çekyat bulunuyordu. Bozuk çekmecelerin birisinde kırmızı beyaz bir oyuncak ayı, örgü şişleri ve iplikler yer alıyordu. Diğerinin içinde ne işe yaradıkları belli olmayan fi tarihinde sıkıştırılmış alet edevatlar vardı.
Çekyatın bittiği yerde terasa açılan beyaz bir kapı, kapının yanında televizyonun tam karşısına yerleşmiş gibi görünen iki yeşil tekli koltuk bulunuyordu. Kadife kaplı koltukların ahşap kolları yer yer soyulmuştu. Bundan otuz sene önce alındıklarında şimdiki hallerinden çok da farklı görünmeyen koltukların hemen yanında enlemesine uzanan bir çekyat daha bulunuyordu. Tam karşısında yer alan çekyattan tek farkı çekmecelerinin ve kapaklarının bozuk olmamasıydı. Bu sebepten içlerinde ne olduklarını göstermiyorlardı. Çekmecelerin bulunduğu portatif kısmın üzerinde çevirmeli bir telefon ve sarı bir kitap bulunuyordu. Kitabın yırtık sayfasının üzerinde Rehber – 1989 yazısı rahatlıkla okunuyordu. Güneşin girdiği pencerelerin bittiği noktada tüm ihtişamıyla ceviz kaplamalı kakmalı bir televizyon dolabı göz kamaştırıyordu. Dolabın raflarında birbirlerini öpen çocuklarla, kırmızı burunlu kedilerin porselenleri ve üstlerinde Arapça yazılar bulunan kitaplar yer alıyordu. Her porselenin altında el işi bir dantel bulunuyordu. Bu dantellerden bir tanesi de dolabın tam ortasında duran televizyonun üstündeydi.
Televizyonda Tom isimli bahtsız kedinin, Jerry denilen aptal mahlûkatı kovalamasını konu edinen bir çizgi film oynuyordu ama izleyen yoktu. Odada, Tom’un kafasına çarpan odundan ötürü çıkan sesten başka ses ve Jerry’nin küçük bacaklarını kullanarak kaçmasından başka herhangi bir şeyin hareket halinde olmaması iyiye işaretti.
Ilıman rüzgâr gölgelere saklanıp, alçalarak geldiği yoldan geri dönerken dolabının arkasına gizlenmiş beyaz kapıyı fark etmedi bile...
Beş metrelik holü bitirdiğinde karşısında üç seçenek vardı. Düz devam ederek boyutu ve çeşidi farklı kapıdan çıkmak, evden çıkmak demekti. Soldaki kapıyı tercih etmek gelen soğukluğa bakılırsa banyo ve türevlerine ulaşmak manasına geliyordu. Sağ tarafına dönmeye çalışırken tabak çanak tıkırtılarını duydu. Mutfakta biri vardı!
Kapının pervazına gizlendiğinde kafası karışmıştı. Etrafı kolaçan etmeye başladığından beri eve giren olmadığına emindi. Gelen birisi olsa, onunla birlikte eve girecek arkadaşlarından birisi muhakkak gelir, selam sabahtan evvel gelenin kim olduğunu söylerdi. Demek ki çocuklar gerçekten aptallardı veya en iyimser tahminde evlerinde bir kedi vardı ve uzanamadığı bir ciğere pis demek yerine sergene tırmanıyordu. İçeri bakmadan bunu anlamak mümkün değildi. Pervazdan sarkıp hemen kafasını geri çekti, gördüklerinden ötürü dehşete kapılmıştı!
Gerçekten aptal oluyordu bu çocuklar! Evde birisinin olduğunu bile bile gizli kapaklı işler çevirmek dünyanın hiçbir yerinde başka bir manaya gelmiyordu! İçerideki kadının kıyafetlerinden ve duruşundan anlaşıldığı üzere bu içerideki çocukların annesiydi.




















VI. Baskın

Tabak ve çanakların tıkırtısı duyulduğunda Fuat’ın ağzındaki sigara yanmaya başlamıştı. Derya, Fuat’ın yanında olduğundan kendini güvende hissediyordu… Rüzgâr çocukların aptal olduğu konusunda kısmen haklı sayılırdı. Unuttuğu şey tüm çocukların aptal olduğuydu. Gizli kapaklı şeylerin gerçekten özen gösterilerek yapılması gerektiğini insan büyüdükçe öğreniyordu. İşin ilginç yanı yetişkin bir insanın şu an çocukların yaptığı şeyi gizli kapaklı yapması için bir neden yoktu! Rüzgârın bir diğer hatası da çocukları kardeş, içerideki kadını anneleri sanmasıydı.
Birbirlerine benziyor gibi görünseler de kardeş değillerdi. Kardeş olsalar Derya yapmakta oldukları şeyi yapmaya cesaret edemezdi muhtemelen. Derya altı yaşına on beş gün kala bu küçük kasabaya ayak basmıştı. Annesinin bir gün önce söylediğine göre altı yıl on üç gün yaşındaydı, demek ki şu an altı yıl on dördüncü gününü yaşıyordu…
Fuat yedi sene evvel doğduğu güneşli Mayıs ayının Perşembe gününden beridir bu kasabadan dışarı adımını atmamıştı. Belki büyük şehirlerden birisine gitmiş olsa, karşılaştırma yapabileceği bir verisi olsaydı elinde, söylerdi Derya’ya burada her şeyin onun geldiği büyük şehirden farklı olduğunu. Böyle bir şey olamayacağına göre Derya hep yaptığı gibi kendi başına öğrenmek zorundaydı bu farklılıkları. Bol bol hata yaparak...
Televizyonu kapatan kadın etrafa bakındı. Kimsecikler yoktu salonda. Nereye gittiler kim bilir manasında başını iki yana sallayarak hole çıkmıştı.
Fırat’ın odasının önünden geçerken sanki bir şey duymuş gibi durdu. Kapıya yaklaşıp az biraz dinledi. Kapının kolunu hafifçe indirirken seslenmişti...
“Buraya mı saklandınız?”








VII. Körebe

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe saklanmayan ebe.”
Arif gözlüklerini şöyle bir düzeltip etrafına baktı. Duvarın civarında kimsecikler görünmüyordu. Eğer tekrar ebe olmak istemiyorsa yine de temkinli davranmalıydı. Arif yüz yirmi santim boylarında elli kiloluk bir çocuktu. Çok hızlı koşamıyordu, kızlar bile geçerdi onu yarışlarda. Bu açığını kafasını kullanarak kapatabilirdi.
Kurallar basitti. Altmış metrelik sokağın ucundan dışarı çıkmak yasaktı. Apartmanlara girmek yasaktı. Apartmanların sadece girişlerine saklanabilirlerdi. Kafa karıştıracak bir nokta yoktu.
Arif kafasını şöyle bir uzattığında on metre ötedeki basamakların arkasında sanki bir hareketlilik görmüştü. Sankiydi çünkü güneş sokağı terk etmişti ve Arif’te tavukkarası vardı. Gözlükleri Arif’e bu konuda herhangi bir yarar sağlamıyordu. İyice sokulduğunda tersi istikamette birisinin koşmaya başladığını fark etmedi, bunun yerine basamaklara iyice yanaşmış hareket eden cismi algılamaya çalışıyordu. Önünde durduğu apartmanın camından sarkan bir kadının bağırışıyla basamağın arkasında çöpü karıştıran kedinin zıplaması birleşince ödü patladı.
“Deryaaaa. Deryaaa! Kızım eve gel çabuk.”
Az evvel var gücüyle ebeyi sobelemeye koşan kız, sokağın ortasında durmuş camdan yarısına kadar sarkıp ismini haykıran kadına bakıyordu. Tam da sobelemek üzereydi! Camdan sarkan kadının sözünü dinlemiş, onu ebelemek üzere koşan Arif’in yanından apartmana girmişti.
“Derya, ebe sobe!
Derya merdiven basamaklarını beşer onar çıkıp eve vardığında eşyaların paketlendiğini, bavulların hazırlandığını gördü. Birkaç saattir dışarıdaydı yalnızca ne ara toparlanmıştı her şey?
Annesi son bavulu toplayıp etrafa göz atarken gördü Derya’nın geldiğini. Derya boş gözlerle annesine baktı, neler olduğunu anlamlandırmaya çalıştığı apaçıktı. Annesi Derya’ya doğru yaklaşıp “Taşınıyoruz hayatım” dedi yalnızca. O an Derya’nın aklını karıştıran bir haftalık zaman zarfında olanlar aydınlanıverdi.
Bir hafta önce babası hiç yapmadığı bir şeyi yapmış, akşam eve gelmemişti. Derya akşam babasının her daim geldiği saatlerde gözü yolda kalakalmıştı. Annesi “gelecek ama bugün değil” demişti. Fazlasını sormamıştı Derya. Babası, annesinin söylediği gibi sonraki günün akşamında gelmişti. O günden sonra gelen gidenin haddi hesabı olmamıştı. Bu durumdan hiç şikayetçi değildi Derya. Her gün oynayacak arkadaşları oluyordu.
Aydınlanmanın ardından Derya bu kısa açıklamaya ve zamanlamasına feci şekilde bozuldu. Onun dışında herkesin en az bir hafta önceden taşınma olayından haberdar olduğu manasına geliyordu bu. Ayrıca taşındıkları zaten gün gibi açıktı ama nereye ve niye? Annesi, babasının kervan geçmeyen bir yere sürüldüğünü belli nedenlerden ötürü açıklama zahmetine girmedi. Nereye ve neden soruları böylelikle anlamını yitiriyordu. Bu sebepleri bilir gibi Derya’nın aklında arkadaşlarına ne olacağı sorusu belirdi. Ne olacaktı, birkaç hafta sonra Derya diye bir arkadaşlarının olduğunu bile unutacaklar, okula başlayıp bol pekiyiler alıp iyi birer vatandaş olma yolundaki ilk adımlarını atmış olacaklardı…
Derya tüm bu aydınlanmayı yaşayadursun hamallar gelip eşyaları teker teker bir kamyona doldurmaya başladı. Kamyon apartmanın önünden ayrıldıktan çok kısa bir süre sonra Derya ve ailesi arabalarına doldurdukları birkaç bavulla yola çıkmaya hazırdı. Arkadaşları Derya’yı unutmazdan yüz altmış sekiz saat evvel, meraklı gözlerle olan biteni izliyordu. Derya ne diyeceğini bilemiyordu. Annesi “arkadaşlarınla vedalaş hadi” dediğinde boğazında bir yumru oluşmuştu. Ne diyecekti arkadaşlarına, bir şey demenin ne yararı olacaktı Derya’ya? “Allahaısmarladık” diyebilmişti yalnızca. Ağlayarak arabaya bindi. Utanıyordu, sebebini bilmese de delicesine utanıyordu.
Şehrin kalabalık caddelerinden, daha tenha yerlere çıkmışlardı önce. Çok geçmeden daha evvel akraba ziyaretleri için bile gelmedikleri yerlere gelmişlerdi. Etrafta hiçlik kol geziyordu. Tepecikler üzerinde yer yer çimenler vardı, sarıdan gayrı pek bir şey yoktu. Derya ağlaması geçtiği halde bir şeyler söyleyebilecek kadar iyi hissetmiyordu kendisini. Evlerinden ayrıldıklarından beri, hayvanat bahçesinden kaçıp boğazına oturmuş bir fil kalkmak bilmiyordu sanki.
Bir süre sonra öylece uykuya daldı. Uykusunda rüya görmemişti, derin bir hiçlik uykusunu bile ele geçirmişti. Uyandığında sarı topraktan iz yoktu. Her yer gri kayalarla kaplıydı. Sarıyı seviyordu Derya, gri ona hiç hoş görünmemişti. Saçları sapsarıydı Derya’nın, sanki uyuduğu o kısa zaman diliminde saçları ağarmıştı. Eski Renault marka tek dikiz aynalı beyaz Toros otomobillerinin arka koltuğunda bavulların arasında oturuyordu. İncecik boynunu etrafa bir zürafa gibi uzatsa da henüz evrimini yeterince tamamlayamadığından gergedan gibi kalıp etrafı göremedi. Bavullardan birisinin üzerine tırmanıp etrafı daha net görebilecek bir konum aldı. Uyandığını belli edecek kadar gürültü çıkartmıştı ama herhangi bir geri dönüş olmamıştı. Bir süre dışarıyı izleyip, kendisine bir şeyler anlatılmasını, hiç yoktan gidecekleri yerle ilgili bir şeyler söylenmesini bekledi. Babasının ağzını bıçak açmıyordu, zaten bir süredir Derya, babasının kendisiyle ilgilenmediğinin farkındaydı. Muhtemelen babası artık onu sevmiyordu, ne de olsa annesi yeni bir Derya doğuracaktı.
Hiç sevinmemişti yeni bir Derya’nın aileye katılacağını duyduğu zaman. Bir tane Derya’ları vardı ya işte, yeni bir taneye ne gerek vardı? Leyleklerin insanların hayatlarına karışması ince bacaklarının aksine hiç de ince bir davranış değildi. Gerçi bunun küçük çocuklara anlatılan bir masal olduğunu öğrenmişti sokakta. Çocukları anneleri önce içlerinde büyütürler, sonra yerlerinde duramayıp tekmelemeye başladıklarında da dışarı çıkarırlardı. Nasıl ki biraz daha büyüdüklerinde evin içinde duramayıp, dışarı sokağa çıkmak istiyorlardı; tamamen aynı şeydi. Ankara bir anne sayılır mıydı? Eğer öyleyse anneleri huysuzlandıkları için onları başka bir şehre gönderiyor olabilirdi…
Uzun zamandır kimsenin geçmediği belli olan yollardan meleyen koyunların kuzucuklarından daha fazla hoplaya zıplaya, arabanın peşinden umarsız ve amaçsızca koşan kocaman köpekten az biraz hızlı bir şekilde ilerlemişlerdi. Nice dağları tırmanıp, aynı dağlardan aşağılara inmişlerdi. Tırmanıp, iniyorlardı, sonra tekrar tırmanıyorlardı. Arada manzaraya renk katsın diyerek yerleştirilmiş üç beş ev dışında büyük, gerçekten büyük kayalar vardı. Ahh, unutmadan bir de bu dağları delip geçen derelerin üzerlerindeki tek aracın zar zor geçebildiği köprüler vardı. Büyük kayalar birbirinin aynısıydı. Evler için benzer uygun kelimeydi. Birbirlerine benziyorlardı ama Derya’nın şimdiye değin gördüğü evlerin hiçbirine benzemiyorlardı. Ahşaplardı, her an yıkılacakmış gibi görünüyorlardı. Kirlenmiş ağaçlardan, kötü görünen çoğu iki katlı olan bu evlerin tepesi ağaç kısımlarının aksine güneş gibi parlıyordu. Aynı Derya gibi buradaki insanlar da kiremidin ilk harfini bilmiyordu anlaşılan. Evler seyrek dizilmişti, bir o başta bir bu baştaydı evler ve hepsi mutlak suretle bahçelerin ortasına kondurulmuştu. Bahçelerin etrafı çitlerle kapatılmıştı. Geçtikleri tüm köylerde etrafta dolaşan tavuk sayısı insanlardan kat be kat fazlaydı. Bu köylerden en azından birisinin ismi Tavuk köy konulmalıydı kesinlikle. Üç, beş, yedinci köyü geçtiklerinde hava iyiden iyiye kararmıştı. Evlerinden bu kadar uzaklaşmış olmak gerçekle yüzleşmesine neden olmuştu. Yeni bir hayata başlıyordu!
Hiçlik yeni hiçlikler doğuruyor, Derya sevebilecek bir şey göremiyordu. Aydınlık bitmeye, kömür karası her yeri kaplamaya başlamıştı. Nihayet tırmanış bitmiş, son dağı da devirmişlerdi. Uzaktan evlerin ışıkları görünmeye başlamıştı. O anda Derya üzerinde bir, sıfır, sıfır, sıfır ve üç, sıfır, sıfır, sıfır yazan mavi tabelayı gördü. Aracın ışığı bir müddet tabelayı aydınlattıktan sonra arkalarında kaldı. Rakamları rahatlıkla tanıyabiliyordu ama harflerle olan sorunu onları anlamasını güçleştiriyordu. Bir anlık görmesi ne yazıldığını anlamasına yetmemişti. Annesi Derya okula başlamadan ona okumayı öğreteceğine dair söz vermişti ama o anda hesaba katmadığı bir şey vardı, yeni Derya! İlk derslerinde annesi, annesi gibiyken, ikinci derste karnı şişmeye, yeni annesi olmaya başlamıştı. Bir süre sonra da yeni Derya’nın dertleri ortaya çıkmaya başladığından eski Derya’yı unutuvermişti. Derya’nın bu durumdan hoşnutsuzluğu besbelliyken bekleyip göremediği ilgiden ötürü ilgisi dağılmış, hevesi kırılmıştı. Sonuçta öylece unutulup gitmişti dersler.
Yine de üzerinde rakamlar ve harfler olan bu tabelada ne yazdığını merak etmişti. Başka bir zaman olsa düşünmeden sorardı annesine. Saatlerdir yolda oldukları halde hiç konuşmamışlardı. Derya arka koltukta öylece bir şeyler demelerini beklemekten yorulmuştu...
Kendince çıkarım yapmaya karar verdi. Mavi olduğuna göre güzel bir şey olsa gerekti, çünkü mavi güzel bir renkti. Üzerinde rakamlar ve yazılar olduğuna göre bir şeyin bilgisini veriyor olmalıydı. Rakamlar bir şeyleri saymak için kullanılırdı. Öyleyse yazılarda “buraya gelen şu kadarıncı kişisiniz” ya da “burada şimdiye kadar şu kadar kişi yaşadı, şimdi siz geldiniz şu kadar kişi olduk ne de güzel olduk” yazıyor olabilirdi. Başka bir zaman o mavi tabelanın yanından geçerken sormak üzere düşüncelerini camdan dışarıya yoğunlaştırdı.
Evlerin ilk ışıkları göründükten birkaç dakika sonra meydanlık bir yere arabalarını yanaştırıp durmuşlardı. Babası yorgun ama sade bir tonla “Geçmiş olsun, sonunda gelebildik” demişti. Burası sonradan öğreneceği üzere hem kasabanın pazarının kurulduğu, hem de yeni evlerinin bulunduğu yerdi. Arabadan inerken yumuşak kahverengi bir kütleye basmak üzereydi. Derya kütleyi son anda fark edince ayağını geri çekti. Etrafına dikkatlice baktığında her yerde bu kahverengi kütlelerden bol miktarda olduğunu gördü. Hemen dibindekinin üzerinde sinekler uçuşuyordu.
Arabadan dikkatlice indikten saliseler sonra etraftaki garip ağır kokuyla tanışık olmuştu minik burnu. İnsanın genzini yakan kesif ama keskin bir kokuydu bu. Olayları anlayabilmek için yardım bekler gibi annesine baktıysa da onun baktığı şeyler daha farklıydı. Annesinin elini tutmaktan gayrı yapabileceği bir şey yoktu.
Babası arabayı yolda gelirlerken gördükleri evlerin tepesindeki gibi olan ama parlamayan maddelerle kapatılmış dükkânımsı yerlerin önüne çekmişti. Tam karşıdan bakıldığında iki farklı yapı birleştirilmiş gibi görünüyordu. En solda iki katlı tatlı sarı-pembe renklerde boyanmış betonarme bir ev yer alıyordu. Evin penceresinde bir karaltı vardı ama Derya’nın tüm dikkatini toplayıp bakacağı cinsten değildi.
Bu sarı-pembe binayla birleşik şekilde tek katlı, üstü açık bir bina daha vardı. Bu bina beyazdı, badanalıydı ve dökük görünüyordu. Yan yana dört ayrı kepenkli dükkâna yataklık ediyordu. Hepsinin kepenkleri içeriyi göstermemek üzere yemin etmişler gibi kapalıydı. Bu dükkânların bitiminde ise demir bir kapı vardı.
“Hayatım kapıyı açar mısın?” demişti babası. Derya üzerine alınmamıştı. Annesinin demir kapıyı açmasına müsaade ederken üstüne düşeni yapıp elini bırakır gibi yapmakla yetinmişti. Kapı açılır açılmaz bıraktığı ele sarılmıştı tekrardan.
Babası demir kapıdan geçince annesiyle birlikte arkasından seğirttiler. Girdikleri yerde sarı bir ışık tüm yol boyunca aralıklarla yerleştirilmişti. Hava etraftaki cisimleri görebilmesine imkân sağlayabilecek kadar aydınlık sayılırdı, ay tepede giderek büyümüştü. Birkaç adım attığında buranın da yolda gelirken gördüğü köylerdeki evler gibi olduğunu fark etmişti, ufak tefek farklar dışında. Burada dükkânlar çit görevi görüyordu. En önemlisi çitin içinde yalnızca bir ev yoktu.
Girişin hemen sağında dışarıdan görülmeyen iki katlı ahşap bir evin ikinci katına çıkan yine ahşap merdivenler vardı. Babası burasını es geçtiğinde ahşap bir evde oturmayacak olmanın mutluluğu doldurdu Derya’nın içini. Sol taraftan dükkânlara sırtını dayamış olan yol devam ediyordu. Biraz daha ilerlediklerinde ahşap evin yerden iki basamak yükseklikte bulunan başka bir giriş kapısı olduğunu gördü. Bir şans daha diledi Tanrıdan. Merdiven boşluğunda her yeri basmış diğer tavukların akrabaları, yine tavuklar vardı. Kimisi ahşap merdivenin altında duran masanın üzerinde tünemiş sadece boyunlarını oynatıp gıdaklıyordu, kimisi toz toprak arasında eşeleyerek bir şeyler arıyordu. Tavuklarla dip dibe yaşamak istemiyordu Derya. Karşılarında görünen betonarme eve gitmeleri gerekmez miydi?
Kapının solundan devam edildiğinde yol tekrar ikiye ayrılıyordu. Yolun tam ortasında içi ağaçlarla dolu ufak bir bahçe yer alıyordu. Bahçenin solundaki yoldan ilerlendiğinde betonarme eve varılıyordu. Sonraki günlerde çok uğraşmadan keşfedeceği şeyler vardı oralarda… Derya, şimdilik gitmesi gereken yolun o olmadığını fark etti. Tanrıdan üçüncü bir şans istemesi için çok geç olmamasını diledi. Babası sağdaki yola sapmıştı. Büyük bir mucize gerçekleşmezse yol boyu uzaktan ilginç gelen, içlerini merak etmediği evlerden birinde yaşayacaklar demekti.
İlerledikleri yolun tepesi ağaç dallarıyla kaplıydı ve gökyüzünü görebilmek neredeyse imkânsızdı. İnadına gibi bu yolda onlara eşlik edecek sarı ışıktan yoktu. Görme duyusunu yitirmiş olmasına rağmen, çiçek açma mevsimi olduğundan ağaçlardan güzel kokularla başka bir duyusu eski haline dönmüştü. Dışarıdaki kokudan sonra Derya’ya o bahçe cennet bahçesi gibi gelmişti. Bahçenin içinde ağaçlardan gayrı çiçekler vardı ve kokuların müsebbibi de onlardı. Azıcık ışık olsa Derya bunu “belki” anlayabilirdi.
Normal hızlarında yürümüş olsalar on beş saniye sürecek olan yolu, annesinin yirmi, Derya’nın otuz adımından sonra, sadece on saniyede almışlardı. Annesinin bu kadar hızlı yürümek gibi bir niyeti olduğunu zannetmiyordu. Derya, bahçenin karşısındaki ağaçta! Evet, evet bir şey gördüğüne emindi! Kocaman bir şey… Üstelik hareket ediyordu! Bu yüzden çekiştirmişti annesini.
Yol yüksek çitlerle sonlanıp tekrar ikiye ayrıldığında ağaçtaki görüntüden daha korkunç bir şey vardı karşısında. Çitlerin arkasında az evvel yanından geçtikleri bahçeden çok daha büyük bir bahçe görünüyordu, yani en azından bahçeye benziyordu. Belki de bir ormandı karşısındaki alan. Her ne idiyse o olsun, içinde alev kırmızısı gözler onlara doğru bakmaktaydı! Üstelik bu gözlerin sahipleri bir şeyler fısıldaşıyordu, duyabiliyordu Derya onları!
Akşamın bu saatinde hiçbir şeyin tam olarak seçilememesi yeterince korkutmuştu Derya’yı. Kasabaya gelmelerinin üzerinden beş dakika bile geçmemişken Derya kısa hayatında ilk ama son olmayacak şekilde lanetler yağdırmıştı, ne işleri vardı bu lanet olasıca yerde!

Derya bu sorunlarla cebelleşirken annesi de burada kaybolmamak çok zor olsa gerek diye düşünüyordu. Bahçeden gelen kokular hoşuna gitmişti. Leylak kokusu en baskın olanıydı. Göremiyordu ama bahçenin içinde çokça olduklarına emindi. Bahçeyle ahşap evin arasındaki yola girdiklerinde yanlarından geçmekte oldukları pencereden bazı sesler duymuştu. Kocasının bahsettiği ev sahibesi yaşlı ninenin orada yaşadığını tahmin ediyordu ve yine tahminine göre kadın Kur’an-ı Kerim okumaktaydı.
Sanki rüyadaymış gibi süzülürken kızının sabırsız davranışları had safhaya ulaşmıştı. Yol boyu huysuzluk etmişti, şimdi de çekiştirip duruyordu. Bir kardeşi olacağı haberini aldığından beri en ufak şeyde dahi huysuzluk ediyordu zaten. Kızının bu davranışlarının geçeceğini umut ediyordu ama şu an canını sıkmaktaydı böyle davranıyor olması.
Önündeki yola baktığında sol tarafa giden yolun dışarıdaki tezeklerin yaydığı kokuya nazire edercesine daha da berbat kokular saçan tek katlı bir yapıya gittiğini gördü. Kötü kokulardan yeterince bunalmıştı, midesi bulanıyordu. Bu yüzden kızının tekrar çekiştirmesine bu kez bozulmadı. Kocasının normalde hiç seçmeyeceği ve seçmediği sağ yolu tercih etmesi iyi bir şeydi. Ahırdan bozma derken gerçek bir ahırda yaşamayacak olmaları hayra alametti. Bu yol onları yeni evleri olan iki katlı ahşap yapının arka tarafındaki bir başka kapıya götürdü.

Derya ilk iki duasının kabulünü unutup, ettiği onca lanete rağmen dualarının neden hiç karşılık bulmadığını düşündü. Uslu bir çocuk olmuştu hep, neden Tanrı sesini hiç duymuyordu, duyuyorsa neden bir dileğini bile gerçekleştirmiyordu!
Derya annesiyle birlikte evin kapısına varınca etrafına baktı, ahşap evin diğer bölümleriyle karşılaştırıldığında, bulundukları bölüm kaderine terk edilmiş gibiydi. Karanlık bir görüntüsü vardı buranın. Kesinlikle sevmemişti burayı.
Evin kapısı yerden ufak bir beton yükseltiyle ayrılmıştı. Kapının tepesinde sarı bir lamba cızırdayarak yanıyordu. Kapının yanında üzeri ağaçlarla örtülmüş yıkık bir depo vardı. İçinde birkaç odunla diğer takul tukullar görünüyordu. Babası elindeki bavulları kenara koymak için eğildiğinde cebinden kocaman mat bir cisim düştü.
“Bak sen şu koca yaramaza kapıda bırakacak bizi!” dedi babası, düşen cismi yerden alırken. Babası o kocaman cismi ahşap kapının üzerindeki büyük deliğe sokarken, Derya’nın kafasında sarı bir ışık yanacaktı. Babasının biraz evvel ne demek istediğini anlamıştı. Kapıyı ittirdiklerinde, ağlamaya benzer bir gıcırtıyla açıldı. Önce babası girdi evin içine, sonra annesi. Derya içeriye girip girmeme konusunda kararsızdı. Kapının önü tatlı sarı ışıkla aydınlanıyordu ama içerisi zifiri karanlıktı. Karanlıktan hoşlanmıyordu Derya, siyahı sevmediği gibi. Babası karanlığı yaran bir ışık açana değin Derya’nın kafasında girmeme kararı ağır basıyordu. Işık yandıktan sonra içeriyi daha ayrıntılı bir şekilde görebilmek için kararını gözden geçirip girmeye karar verdi.
Giriş büyükçe kare bir eşiğe açılıyordu. Bu kare yapının her yerinde tahta kapılar vardı. En yakınındaki kapıdan bakmak için o yöne yürürken attığı her adımda ev, çeşitli sesler çıkartmıştı. Kapının arkasında mutfak olduğunu tahmin ettiği küçük bir oda vardı. Duvardaki düğmeyi yoklayarak bulup indirdiyse de lamba yanmadı. Bu haliyle oldukça korkutucuydu, bugünlük korku kotası dolduğundan oyalanmadan diğer odalara geçti.
Evin içinde iki oda, betondan yapılmış bir banyo, girişinde bir lavabo bulunan perdeyle ayrılmış bir tuvalet vardı. Sonradan babasının nereden getirdiğini fark etmediği ve adını bilmediği ışık kaynağıyla mutfağı da görmüştü. Derya ışık kaynağı olarak nitelendirmeyi seçtiği şeyin lüks olmasa da lüküs denilen; adı pikniklerle özdeşlemiş bir tüp ve tepesinde garip camdan kafesi olan bir şey olduğunu öğrenecekti. Çok ses yapsa bile insan gözünün cisimleri seçebileceği kadar ışık yayıyordu. Lüküsün ışığıyla mutfağın da betondan yapıldığını gördü. Ev ahşap olmasına karşın banyo, tuvalet ve mutfağın baştan aşağı betondan yapılmış olması ilginçti.
Derya her adım atışında evin sinir bozucu sesler çıkarmasından rahatsız olmuştu. Babası elinde arabada kalan son birkaç parça eşyayla içeri girdiğinde evin tepkisel homurtuları daha da rahatsız edici hale gelmişti. Sanki ev onları istemiyordu, Derya sanki bu evi istiyordu da!
Babası son birkaç parça eşyayı da evin içine gelişigüzel koyduktan sonra öylece beklemişlerdi. Derya, anne ve babasının kararlarını değiştirmeyi düşündüklerini bile düşünmüştü! Taa ki kamyon gelene kadar…

Gece eşyalarını taşıyan kamyon gelip de kamyoncularla her şeyi evin içine tıkıştırmaya başladıklarında daha evvel yaşadıkları şehirdeki evlerinin düzenini tam manasıyla tutturamayacaklarını, daha doğrusu o kadar eşyayı bu evin almayacağını anlamaya başlamışlardı. İlk olarak hem Derya’nın odası, hem de oturma odası olarak kullanılacak olan oda düzenlenmişti. Derya bu fırsattan yararlanıp hemen ufak yatağına kıvrılmıştı.
Hilal de saatler süren yolculuktan ve hengâmeden yorulmuş Derya’nın yanı başındaki somyaya oturmuştu; bir yandan karnını ovalarken diğer yandan biricik kızına bakıp iç çekiyordu. O sırada elinde kamyondaki son eşyayla gelen İbrahim’in çıtırtılarını duydu. Derya’nın uyuduğunu anlatabilmek için kocasına, evrensel bir manası olan, işaret parmağını dudaklara götürme hareketini yaptı. İbrahim mesajı almış parmak uçlarında yürümeye başlamıştı. Siyah-beyaz televizyonu bir kenara koyup, kapıyı kapatmaya gitti. Döndüğünde hiçbir şey demeden karısının yanına oturdu. Çok geçmeden ikisi de derin düşüncelere daldı.
Yerleşik bir düzenden kopartıldıkları için ikisi de kızgındı. Üstelik yaşayacakları kasaba gibi, evleri de tarih öncesinden kalmaydı. Yetmezmiş gibi kızları bu geri kalmış kasabada büyüyecekti! Hilal, kızının seneye ilkokula başlaması gerektiğini düşününce küçük yerlerde olduğunu duyduğu dayakçı öğretmenlerden ötürü korkuya kapıldı. Binlerce düşünce birden saldırıya geçmişti biricik kızına. Bir sığınak ararcasına kocasına sokuldu. İbrahim, Hilal’in ona doğru sokulduğunu görünce “hiçbir şey yapamazlar, ben sizleri korurum” dercesine kolunu karısının beline doladı.
İbrahim’in asıl derdi doğacak bebekleriydi. Bir hastanesi vardı gerçi kasabanın ama doğum yapmaya ne derece uygundu? Karısına bir şey olmasından korktu. Korkuyla ve endişeyle karısına bakmaya başladı. Hilal de o anda kocasının korkuya kapıldığını hissetmiş gibi iyice sokulup yanağından öptü. Hilal kolunu kocasının boynuna dolarken, İbrahim başını onun karnına koydu. İçerideki, kırmızı pelerinli mavi tayt giymiş birisinin onun öptüğünü görmüş, mırıldanarak diğer yöne dönmüştü. Dışarıdakiler, suçu kızıl kabul edilenlerin çocuğu olmak olan tüyü bitmemiş günahsız sabinin hareket ettiğini hissedip, mutlulukla gözlerini karanlığa yummuşlardı. Yeni bir yerde, yeni bir yaşama başlayacaklardı ama bugünlük bu kadar dolu bir başlangıç yeterliydi. Birbirlerine sarılmış bir şekilde uyuyakaldılar.












VIII. İlk Görüş

Anne ve babası on dakika önce yatmaya gitmişti. Yatak odalarının kapısı kapanıp, kilidin dönüş sesi duyulduğunda yanındaki “ruh” tüy gibi süzülerek kalkmıştı. Yatak odasının tam karşısındaki odanın kapısı da kapanmış üstüne kilitlenmişti. Birkaç dakika sonra aşağıdan gelen ürpertiyle camdan birisinin, bir süredir yaptığı gibi, çıktığını hissetmişti. Televizyon kararalı çok olmuştu.
Uykusu yoktu henüz. Yatağı oracıktaydı, yorgan açık onu bekliyordu ama yatmak için erken sayılmaz mıydı? Saat henüz dokuz bile olmamışken uyumak sabahın kör vaktinde kalkmaya delaletti. Sabahları evin içi soğuk oluyordu ve erkenden uyanıp yataktan çıkmak hoşuna gitmiyordu bu yüzden.
Uyumaktan başka o saatlerde yapabileceği bir şey olsa yapacaktı ama yoktu! Manasız bir şekilde evin içinde dolanmaya başladı gözleri. Bir yarım daire çizdikten sonra her zamanki gibi televizyon dolabının arkasındaki beyaz kapıda kilitlenip kaldı. Artık oraya girme düşüncesi bile onu ölesiye korkutuyordu.
Evleri büyük sayılmazdı, hatta aile fertleri sayısına göre küçük bile sayılabilirdi. Nihayetinde evde bir yatak odası, abisinin kaldığı küçükten bir oda ve onun yaşamakta olduğu salon vardı. Salonun arka tarafında kalan duvardaki bu beyaz kapıyla korunan oda onun odası olabilirdi. Olabilirdi, hatta olsun diye uzunca bir zaman istemişti ama artık şu şartlar altında olmasını istemiyordu.
O odaya vakti zamanında defalarca girmek istemişti. İçeriden büyük beyaz ahşap kapısı engeldi. Annesi tarafından korunan anahtarlarıyla, kilitleri geçilmesi mümkün olmayan bir engeldi. Altından bakmıştı defalarca bir şey görürüm umuduyla ama kapının altındaki boşluk oldukça küçüktü. Kapı deliğinden baktığında beyazlık dışında bir şey göremiyordu…
Evlerinin dışından bakıldığında iki pencerenin o odaya ait olduğu görülüyordu ama ikisinden de içeriyi görebilmek mümkün değildi. Beyaz perdeler kaplıyordu pencerelerini. Nihayetinde bu haliyle oldukça merak cezbediciydi...
Sürekli kilitli duran kapının anahtarının nerede olduğunu bulabilmek için çokça uğraşı vermişti. Uğraşana mükâfat hep var derlerdi yaşlılar, uzunca bir süre inanmamıştı onlara. Evde aramadığı yer kalmamıştı ama nafileydi, bulamamıştı anahtarları. Taa ki bir gün yatak odası kapısından annesinin anahtarı somyanın altına koyduğunu görene değin. Merak kediyi öldürebilirdi pekâlâ, bundan ona neydi! Yaşlıların boşuna böyle büyük sözler etmediklerine inanmıştı, heyecandan kan ter içinde anahtarı somyanın altından aldığı esnada.
Anahtarı çevirirken ödü patlayacaktı, kalbi yerinden çıkacaktı. Kapıyı ardına kadar açtığında beyaz ışık huzmeleri geçici bir körlük oluşturmuştu…
Gözlerini kapatıp tekrar açtı. Işık salonun evin ön cephesine bakan penceresinden içeri giriyordu. Bu defa ışık sarı olmasına rağmen bir zamanlar yaşadığı o büyük korkunun aynısını yaşamıştı bir an için. Tüyleri diken diken olmuştu bir halde kalktı yerinden.
Ürkek adımlarla pencereye vardığında bir aracın evlerinden tarafa geldiğini gördü. Tam evin önüne geldiğinde otomobil ağırladı ve çok kısa bir süre sonra da tamamen durdu. Krem veya beyaz renk mi olduğu zayıf ışık altında belli olmayan aracın farları söndüğünde, içinden üç kişi indi. Gerçi üç tam kişi denilemezdi inenlere. İki tam, bir yarımdı. Solgun sokak lambasından aracın plakası 06 olarak görülüyordu.
Demek ki gelmişti babasının kaç zamandır etrafa “kızıl” diye bahsettiği!
Normalde babası evlerini kiralamazdı, tek sorun kiralanan evin onlara ait olmamasıydı. Oturdukları betonarme ev kendilerine aitti ama hemen diplerindeki ahşap ev anneannesinindi. Babasının yabancılardan pek hoşlandığı söylenemezdi. Aslen insanlardan hoşlanmıyor denilmeliydi. Kayınvalide kızılın yüzünde nur olduğunu düşünüp, nursuz yüzlü damadına nazire edercesine uzun zamandır boş kalan kısmı kiraya vermişti. Doksan bin lira iyi paraydı işin aslı.
Kızılın niye kızıl olduğu ve diğer tamın neden bir elini karnında tuttuğu ilgilendirmiyordu onu. Yarımı merak etmişti. İlk intibası pek iyi değildi. Uzaktan bakıldığında annesinin elini bırakmayan, annesi nereye giderse onun eteğinde oraya giden sümsük bir kız görünüyordu. Yarım dâhil herkes dış kapıdan içeri girdiğinden görüşü sıfırlanmıştı. Parmak uçlarında hol boyunca yürüdü. Kapının dilini hafifçe kaldırıp, kapıyı kendine doğru çekti. Birazdan görüş alanına girerlerdi ama beklemeye niyeti yoktu. Hiçbir şeyde yenilmek hoşuna gitmiyordu ama merakının onu yenmesi; sonucunda getirdiği doygunluktan ötürü hoşuna gidiyordu. Her zaman yaptığı gibi merdivenlerin tırabzanlarından kayarak indi, hem bu sayede olabilecek en az sesi çıkartmıştı. Merdivenlerin L yaptığı noktaya geldiğinde elleri bavul dolu kızıl saçlı olmayan kızıl, bahçenin köşesinden dönüyordu. Sarı ışık gözlerini yanıltmıyorsa kızın saçları altın sarısıydı. Üzerinde ekoseli kırmızı bir elbise, ayağında elbiseye uygun kırmızı pabuçları vardı.
Çıtırtıyı duyduğunda birkaç dakika evvel neden pencereye gittiğini anımsadı. Abisinin gidişine bakacaktı. Anlaşılan abisi gelenlerin seslerinden korkmuş, ağaçtan aşağı inmeyi göze alamamıştı. Ağacın tepesinde bir kuş gibi asılı duruyor oluşu hoşuna gitmişti. Herhangi bir ses çıkartıp babasını uyandırma fikri sadece şöyle bir görünüp kayboldu. Abisi sanki bunu hissetmiş gibi bir elini düşme pahasına ağaçtan ayırıp, ağzına götürdü. “Şşş”’layarak ses yapma diyordu. Çocuk diplomatik davranıp sözünü dinlemeyi tercih etti. Eğlence bitmişti, devamını sonra görürdü nasıl olsa. Geldiği merdivenlerden yerçekimine yenik düşeceğini bildiğinden bu defa yürüyerek çıktı. Kapıyı sessizce kapatıp, holde ses yapmamaya özen bile göstermeden yürüdü. Yanından geçtiği odanın penceresi kapanıyordu, anlaşılan herkes erkenden uyuyacaktı.




















IX. Sıvışık

Evlerine taşındıkları günün ertesinde Derya uyandığında babasının çoktan gitmiş olduğunu gördü. Annesi hemen yanındaki somyada yatıyordu, bir melek kadar güzel görünüyordu uyurken. Siyah saçları yüzünün kenarından süzülmüş, yüzüne ilahi bir gizem katmıştı. Derya güzelliğini annesinden almıştı, tek farkla onun saçları siyah değil, sarıydı. Diğer yönlerden annesinin bir kopyası sayılırdı. Görenin gözlerini kamaştıracak sarı saçları annesinin güzelliğiyle birleşmişti, ileride çok canlar yakacağını söylerdi eski komşuları.
Derya yatakta doğrulup annesinin uyanmasını beklemeye başladı. Eskiden annesi Derya’dan önce uyanırdı. Kahvaltıyı hazırladıktan sonra saat çok geç olmadıysa biricik kızını uyandırmaya kıyamadığından başucunda otururdu. Derya bunu hissettiğinden midir, annesini çok bekletmeden uyanırdı. Çapaklı gözlerle etrafına bakmaya çalışırken hep onu görürdü ilkin. Yeni Derya’dan hoşlanmamasının nedenlerinden birisi de buydu. Annesinin karnı şişmeye başladığından beri uykusu ağırlaşmıştı. Artık ondan evvel uyandığı için o annesinin başında bekliyordu, gözlerini açtığında ilk kendisini görebilsin diye.
Bir beş dakika, üç beş dakika, altı beş dakika… Annesinin uyanmaya pek niyeti varmış gibi görünmüyordu. Saatin kaç olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu Derya’nın. Henüz eşyalar yerleştirilmediği için etrafta herhangi bir saat görünmüyordu. Annesinin kolunda altın bir saati vardı ama kolu vücudunun altında kaldığından saate bakmayı denerken onu uyandırma riskini göze alamıyordu. Madem annesi uyuyordu, o uyanana kadar dışarıda ufak bir gezinti yapabilirdi pekâlâ. Parmak uçlarında yürüyüp kapının kenarına koyduğu kırmızı rugan ayakkabılarını eline aldı. Kapının dışında giymesi daha az ses çıkarması manasına geliyordu. Ayakkabıları elinde dışarı çıktığında, karşıdaki bahçenin tam ortasında koşturmakta olan çocukları gördü. Bir önceki akşamın aksine bahçenin içi tamamen seçilebiliyordu. İçinde bir sürü ağaç vardı, ağaçların ardı arkası görünmüyordu. Ağaçların çiçek açmış dallarına bakarak ne ağacı olduğunu anlamak o an için Derya’nın sınırlı bilgisiyle mümkün değildi.
Etrafta çocukların olduğunu görmek içine su serpmişti. Belki bugün yeni oyun arkadaşları edinemeyecekti ama bir süre sonra elbet onlarla oyunlar oynayabilirdi.
Derya ayakkabısının tokasını delikten geçirmeye çalışırken ona yaklaşan çocuğu fark etmemişti bile. Çocuk, Derya’nın dibine kadar girip; “Ayakkabıları niye içeri goydun ki?” dediğinde Derya’nın ödü patlamıştı. Önce zıplayıp, sonra birkaç adım geri gitmişti. Kendine gelmesi uzun sürmemiş olsa belki koşarak kaçmaya bile çalışırdı. Ömründen birkaç küçük senenin gitmiş olduğu kolaylıkla yüzündeki ölüm beyazından anlaşılabiliyordu. Neye uğradığını şaşırmış ve korkmuştu. Sakinleşmek için bir müddet sessizce bekledi. Beklerken en doğal olanı yapıp tehdit olarak algıladığı bu kaba saba dilli çocuğu incelemeye başladı; altın sarısı saçları, yüzünü görünmez kılacak kadar çok çili vardı. Sanki oraya yanlışlıkla konulmuş gibi görünen ağzı, konuşmadığı anlarda bile gülümsüyor gibi görünüyordu. Burnu ile ağzı arasındaki orantıda bariz bir bozukluk vardı. Üzerinde yıkanmaktan rengi uçmuş sarımsı tam ortasında Goofy resmi olan bir tişört vardı. Derya Goofy’i sevmezdi. Aptal bir karakterdi ve kendinden daha aptal bir köpeği vardı. Minnie öyle miydi? Ne kadar güzel ayakkabıları ve elbiseleri vardı. Hem sevgilisi Mickey’de vardı.
Çocuğun tişörtünün altında her yeri çimen lekeleri olan, dizleri delik, çok badireler atlattığı belli hardal rengi kadife bir pantolon vardı. En ilginç şeyler hep sona saklanırdı. Çocuğun ayaklarında daha önce hiç görmediği cinsten bir ayakkabı vardı. Garip görünümlü, cama benzeyen, içindeki ayakları gösteren elastik bir şeydi ayakkabıları. Tüm kıyafetleri bir araya getirdiğinde çocuğu külkedisine benzetmişti. Tehdit olmak şöyle dursun, komik görünen kim olduğunu bilmediği bu çocuğa yanıt verip vermemesi gerektiğini düşünebilirdi artık.
Yabancılarla konuşmaması gerekiyordu, her dışarı çıktığında annesi iyice tembihlerdi. Çocuğun üst başına bakıldığında çok güven aşıladığı söylenemezdi, konuşmasını da hesaba katınca tekinsizlik uyandırdığı bile söylenebilirdi. Çocuk yabancıydı buna şüphe yoktu ama çocuktu, üstelik komik ve orantısız görünümünden ayrı olarak zararsız görünüyordu. Hem bahçede olduğuna göre çok yabancı sayılmasa gerekti. Yazması zor, düşünmesi birkaç salise olan andan sonra Derya cevap vermemenin kabalık olduğuna karar vermişti.
“Nereye koyacaktık peki?”
“Dışarda bırakağdınız ki, içeriye künge girmemiş oludu.”
“Dışarıda çalınırlarsa ya akıllım?”
“Kim çalcak ki bizim bahçedeğiyken onları? Cinganla mı? Gorkma giremez onla burya.”
Bizim bahçe sözünü duyduğunda haklı çıktığı için, içinden sevindi. Biraz rahatlamıştı ama çocuğun dalga geçer gibi konuşması Derya’nın hiç hoşuna gitmemişti. Bilmişlik taslayan çocukları sevmezdi hiç. Oyun arkadaşı olmazdı onlardan, hep kendi istedikleri olsun diye oyunları berbat ederlerdi. Üstelik bilmişlik taslamasına rağmen konuştuğu şeyleri anlamak bile oldukça güçtü!
“Bizim geldiğimiz yerde ayakkabılar içeri alınır!”
“Nerden geldiğiniz ki siz?”
“Ankara’dan.”
“Angara mı? Tee orladan tee burlara ni arıyonuz ki?”
“Buraya taşındık.”
“Eyi de niye ki?”
“…”
Tamam, burası onların olabilirdi ama bu yeni tanıştığı--- Tanışmamışlardı ki henüz...
“Adın ne senin?”
“Fuat. Senin ki?”
“Derya. Memnun oldum Fuat.”
“Hee.”
Yenice tanıştığı bir çocuğa her şeyi tek seferde anlatmaya hiç niyeti yoktu Derya’nın. Hem sorduğu sorular Derya’yı köşeye sıkıştırıyordu, bilmediği konular hakkında konuşmaktan hiç hoşlanmazdı. Onu ilgilendirmeyen işlere de burnunu sokmamak gibi bir huyu vardı. Çocuk da Derya’ya ayak uydurmalı, anlatılanla yetinmeliydi.
“Neysem, hoşgelmişiğiniz. Ben guzenlerimin yağna dönüyom. Oyun oynuyoğduk seni gördüydüm ki gelip bahayım dedim. İsteğsen sen de gel beraber oynarık.”
Derya, çocuğun yüzüne tekrar bakmaya başladığında oyun teklifini değerlendiriyordu. Annesinin haberi olmadan gitmesi uygun olur muydu? Altı üstü çitlerin arkasındaki bahçeye geçecekti, hem annesi kapının önüne çıktığı anda onu görebilirdi. Bahçeye doğru baktığında diğer çocukların ağaçların arasından onları izlediğini gördü. Çabucak bir karar vermeliydi ve Derya kısacık hayatında ilk defa “Aman, ne olacak” diye karar verdi, bu böyle diyerek alacağı kararların ilki olabilirdi ama son olmayacaktı.
“Tamam, geleyim ama sen karşıdan buraya nasıl geçtin?”
“Çitlerden atlağdım ki, nasıl gelceğdim başka?”
“Ama ben çitlerden atlayamam, elbisemin bir yeri yırtılırsa annem çok kızar.”
“Ohoo, oyunboğzanlık ediyon ki sen ağma. Neysem gel o zaman benlen, dolancaz o zaman.”
Derya Fuat’ın, cevabını bile beklemeden yola koyulduğunu görünce bozulduysa da bozuntuya vermedi. Çocuk koşar adımlarla gittiği için arkasından koşmak zorunda kalmıştı. Bir önceki gece geldikleri yoldan yürüyüp; demir kapıdan dışarı çıktılar. Hava aydınlıkken ortalık biraz daha farklı görünüyordu. Gecenin karanlığında anlaşılmayan en önemli şey, yerlerin asfalt olmadığı gerçeğiydi. Sertelmiş sarı bir toprak kütlesi vardı, bir de onların üzerinde nazarlık gibi duran kahverengi kütleler. Derya ayağıyla bir tanesini dürttüğünde geceki hallerine göre oldukça kuru olduklarını fark etti. Kapının önünden şöyle bir bakıldığında; sırtı iki büklüm olduğu halde elinde parlak, sürahiye benzeyen bir şey taşıyan bir kadın, kadının yanından ellerini kollarını sallayarak geçen kabarık saçlı bir genç ve büyükçe bir tabureyi andıran betonlar görülüyordu. Tepesi kapalı kare bir alanın ortasında onlarcası vardı bu beton yapıların. Hepsinin yükseklikleri birbirinin aynı gibiydi. Derya’nın boyundan birkaç santim uzunlardı en fazla. Altları boşluklu bu yapıların ne olduğunu sormayı daha uygun bir vakte bıraktı Derya zira Fuat onu beklemeden yoluna devam ediyordu. Çocuğa yetişmek için hiç hoşnut olmasa da koşmaya başladı.
Koşmamış olsa metal kapının hemen yanında, bir evlek alanda bulunan koca kayaların maksadı üzerine bir şeyler sorabilirdi belki yeni tanıştığı çocuğa. Arkadaştan öte olmazdan evvel bildiklerini anlatırdı belki Fuat. El, domuz gibi bildiği küçük sırları, ele verebilirdi “Gaya işte onnar, neyini merak ediyon ki” yanıtını vereceği yerde.
Hikâyeleri severdi Derya, hele masal gibiyse… Kayaların hikâyesi bir dirhem ilginçse, öncesi incir çekirdeğini doldurabilirdi. Azıcık meraklı birisi bir yerlerde anlatılmaya başlansa oturup dinlerdi muhtemelen yine de kayaların öyküsünü. Derya’ya anlatılmayan Hilal’e anlatılacaktı bir zaman sonra. Hilal hiç anlatamayacaktı hikâyesini “uğursuz boşluğun”, zaten Derya’da hatırlamayacaktı kayaları. Kimse durduk yere anlatmazdı adı masal kendi mesel olanı. Ne de olsa çocuklara göre değildi bu masal…








X. Kemiksiz Diller

Derya kayaların yanından geçmezden on bir yıl evvel kasabaya karısı ve çocuklarıyla birlikte bir savcı tayin olmuş. Adı tayin, kendisi sürgünmüş aslen. Politikanın en alasının yapıldığı dönemde sözünü dinlemeyip ters gittiği ismi lazım olmayan bir Adalet Bakanı tarafından bu kasabaya sürülmüş aslen savcı. Önceleri bir şekilde durumu düzeltebileceğini düşünmüş, tüm dostlarını araya koymuş. Farklı partili olsalar da aynı tabandan geldiklerini düşündüğünden çok kalmayacağını düşünüyormuş. Bu sebeple iki gözlü bir eve yerleşmiş geldiği vakit. Ha oldu de oldu derken aylar su gibi akıp geçmiş. “Ne de olsa seçimlere yalnızca birkaç ay kaldı” diye kendisini avutup, karısını dinginleştiriyormuş. Beklediği, kendisini sürgüne gönderen bakanın partisinin bir sonraki seçime hezimete uğramasıymış fakat hiç de öyle olmamış; katlamış oylarını parti, adam da olmuş tekrar adalet bakanı. Bakmış ki savcı bu kasabadan emekli olmadan kurtulamayacak hiç yoktan karısının dırdırından kurtulmak istemiş. Memuriyeti boyunca biriktirdiği birkaç kuruşla kendisine ait bir ev yapmaya karar vermiş. Kasabanın orta yerinde bulunan araziye bakmış tam kendisine uygun evladiyelik. Belediye başkanına sormuş önce “her yer dolu neden orası boş” diye. Başkan “Orası uğursuzdur beyim” demiş. “Niye?” diye diretse de daha fazlasını söylememiş başkan. Başka araziler önermiş, geneli kasabanın dışında sapa yerlerden. Boş yer çokmuş çok olmasına ama çoğu arada sırada ekilen tarlaymış. Tapudan incelemişler akşama değin. Yok, yok, yok… Kasabanın meydanına yakın yerlerde hiç boş, tapulu arazi yokmuş, tek bir yer dışında “uğursuz boşluk”. Başkana diretmiş, başkan da ona. Nuh demiş peygamber s.a.v dememiş başkan. Savcı ikisini de dememiş gerçi. Bakmış öğrenemeyecek başkandan bir şey, öğrenmeden de işin aslını astarını çözemeyecek; adliyedeki tek dostu, kasabanın tek Hâkimine sormaya karar vermiş bir gece rakı sefası yaparken…
Uygun ortam oluştuğunda, yeterince içtiğine kanaat getirdiğinde açmış ağzını savcı. “Geçen gün meydanda olay olmuş, aşağı mahalle yukarı mahalleye girmiş. Gerçi ben de kime anlatıyorum öyle değil mi? Siz uzun senelerdir bu kasabadasınız, eh artık buralardaki her şeyden haberiniz oluyordur Mustafa beyciğim” demiş olabildiğince neşeli bir ses tonuyla. Hâkim aynı savcı gibi sürüldüğü zamanı hatırlayıp, efkârla diplemiş rakısını ve “Eh hanım da buradan olunca, sizde takdir edersiniz ki, hanım köylülükten geliyor çoğu şey kulağıma” diye karşılık vermiş. Savcı zaten bilmekteymiş bu vaziyeti, kasabadaki uçan kuşun şeceresine bile hâkim olduğunu Hâkim Bey’in, ondan seçmiş kendisine cevap verecek kurban olarak.
“Yahu Mustafa Beyciğim, madem öyle bir şeyi çok merak ediyorum ama bana anlatmazsın, sonra aramız bozulur diye korkuyorum” demiş yüzünden gülümsemeyi eksik etmeden savcı. Hâkim bey dört açılmış gözlerini gelecek sorunun merakı ve telaşıyla dikmiş savcının üzerine, savcının yüzündeki gülümsemede kendince bir sinsilik sezerek. Başlamış başını derde sokmak üzere olan hainin kim olabileceğini düşünmeye…
“Karaköy’le Yumrukaya arasındaki su davasında kendileri lehine karar vermesi için Karaköylü Deccallerin Ali on davar önermişti de, on beş davar istemişti illa… Yok, ama Ali korkardı devletten, bir şey demezdi kimseye… Geçtiğimiz ay Aşağı mahalledeki Borazanların Hatce’yi kaçırmak istemişti Dürzü Mehmet de; Hatce’nin babası Hacı Hüseyin çifteyle kaba etinden vurmuştu Mehmet’i. Hacı beş dönüm arazi vermişti suçsuzluğuna karşı, acep Hacının şeytanları imana mı gelmişti? Her şey beklenirdi o düzenbaz Hacıdan ama kendini ele vermesi...”
Savcı, Hâkim Bey’in düşüncelere dalıp bir daha geri gelmeyecekmişçesine gittiğini görünce “Mirim” demiş “böyle olacaksa sormayayım iyisi mi uğursuz boşluğu”. Hâkim Bey daldığı düşüncelerden hızla rakı masasına dönmüş. Rakı bardağının dibinde ne de güzel dolanmaktaymış balık…
“Ben de bir şey soracaksın sandıydım ilahi sen de” demiş uğursuz boşluğun hikâyesini toparlamaya çalışırken. Bardağın doluluğuna bakmaksızın balığı yutmuş, başlamış bir uyarıyla anlatmaya…

Sen yabancısın, anlatmaz benden başka kimse sana. Ben anlatmadım sen de benden duymadın ona göre!
Bundan ben diyeyim on seneler evveli sen de yüz seneler evveli, sonuçta biricik kızıyla mağrur dul bir kadın yaşamaktaymış bu köyde. O zamanlar köyden bozma köy imiş henüz daha buralar. Kocası bebesinin rahme düştüğünü bilmeden gittiği savaşlardan birisinde şehit düşmüş, kadının adı da dul kalmış. Dulluğu sorun olmazmış ilk başlarda. Ne de olsa şehit dulu, dulluğu şehit. Kadının el bebek gül bebek büyüttüğü kız evladı az biraz büyüyüp serpilince başlar zaten asıl kinaye. Çünkü tazecik kızın yüzünü gören oracıkta aşk acısına düşer, acından ölürmüş. Anlatayım desem beceremem. Gülden kırmızı dudakları, elma gibi yanakları, zeytin karalığında gözleri varmış diyeyim gerisini sen tahayyül et gayrı. Kızın güzelliği, sade o köyde değil tüm çevre köylerde de dilden dile dolaşır hale gelmiş zaman geçtikçe. Bir kez olsun kızın yüzünü görebilmek için tee nerelerden gelirlermiş. Gelirlermiş de, kız hiçbirisine dönüp bakmazmış. Sade başını önüne eğer öylece geçer gidermiş. Önüne bakıyor diye önüne gül dökmüşler. Göğe bakmaya başlamış kız, göğe bakıyor diye burnu büyüğe çıkmış adı. Sırf bununla kalsa söylenenler neyseymiş de, nice delikanlı evlenme umuduyla gelip tırıs gidince söylentiler çıkmaya başlamış. Yok efendim kız deliymiş bunca talibe yüz vermeyen başka ne olabilirmiş. Geçen Hatçe kadın görmüş, anasıyla geceleri eve erkek alırlarken. Parasıyla satarmış kızını, kendini. Gözü bundan görmezmiş parayı pulu. Dahası evlerinin altına gömerlermiş altınları ana kız, doğan babasız çocuklarının azıcık berisine. Anası da kızı da büyücüymüş her gören bundan tutulurmuş kıza, aslen güzel bile değilmiş. Hatta geceleri büyüleri tutmaz olup gerçek yüzünü aynada görünce loğusaların hem kendilerine hem de minik bebelerine musallat olurmuş…
Biri bile yokken ortada anlatılır olmuş bini. Köydeki, aynı kaderi paylaşan hemcinsi diğer kızlar anlatırmış en çok da. Kendi bahtlarını kapattığını düşünürlermiş herhal bu afeti devranın, yine bundan olsa gerek analarıyla birlikte körüklemişler de körüklemişler, dul kadının kızının yüzünü görebilmek için evi etrafında dönme dolap gibi dönen, babalarını.
Sonuçta çok sürmemiş, kendi yalanlarına gerçek gibi inanır olmuşlar. Karısından kadısına, kocasından hocasına herkes istemez olmuş kadınla güzelliğin tanımı kızını. Yolda görmüşler laf etmişler, evlerinin önünden geçerken taş atmışlar camlarına, ne ettilerse hep uzaktan etmişler önceleri. Kadın da kız da hiç bir şey dememiş edilenlere, bilirlermiş diyebilecekleri kimse olmadığını. Onlar bir şey demiyor diye diyeceği olan haspalar da açmamış ağzını. Gel zaman git zaman dul kadın kötü muameleden midir yoksa eceliyle mi ya da bilinmez başka bir nedenden midir göçmüş gitmiş öbür âleme… Kimse bilmez sözde işin aslını, bilse de anlatamaz herhal o sebepten biz de ölmüş diyip örtelim üstünü. Kadın öldükten biraz sonra bir haller olmuş kıza, sabahın kör vaktinde çıkar vururmuş kendini dağa bayıra. Akşama kadar yok, sabah çıkmakta zaten bu kız ne yer ne içer diye sormak kimsenin derdi olmamış. Allahın bir hikmeti olsa gerek buna rağmen kız güzelliğinden bir şey kaybetmiyormuş. Gitmiş yine bir kuşluk vakti normal bir şekilde, dönmüş gerisin geri sonraki günün öğlesi üstü başı perişan. Gören aceblemiş kızı, bellemiş iyice arsız, sormamış bu ne hal kızım böyle diye. Görmemişler uzun bir süre kızı ortalarda hiç, hiç merak da etmemişler, taa ki pazar yerinin ortasına gelip “İlk soranla evleneceğim” diyene değin. Kim netsin demişler böyle deliyi, alan olmaz demişler üstünü başını perişan görmüş olanlar, geçti demişler Bor’un pazarı kendi aralarında konuşurlarken. En erken de böyle diyenler koşmuş kızın evine. Adı bilinmez, anlatılmaz birisi evlenmiş kızla; telsiz duvaksız, sessiz sedasız. Adam girmiş yumruk yemeden gerdek gecesi için kızın evine, evsiz isimsiz yüzsüz herif yatacak yeri olmadığını bilmeden. Sabah olmuş, öğlen olmuş, akşamı devirip geceye bağlanmışlar yokmuş hiç kıpırtı. Vazgeçmemiş beklemiş tüm ahali kendi evinin kapısında, penceresinde, bacasında. Gözlemişler merakla nasıl çıkacak adı lazım olmayan şıllık diye. Güneş son kalan kırıntısına değin emerken karanlığı, bitap düşmüş bekleyenler. Kimisi gitmiş uyumuş, kimisi beklemiş biraz daha, boşuna beklediklerini bilmeden. Günler günleri kovalamış, sıkıştırmış tenhalarda ahlaksızca…
Aradan ne kadar geçmiş bilinmez eve girip çıkan olmayınca merak etmişler iyiden kötüye herifin akıbetini, kızın nettiğini. Önce kapının önünde put kesilip dinlemişler ne var ne çok diye; ne ses, ne de seda demiş dönen rüzgâr… Ölüm sessizliği varmış sanki küçücük evde, tüm köylüye yetecek büyüklükte. Dayanamamışlar daha, dalmışlar destursuzca yeni gelinin evine. Tek göz odanın içinde karşılamış onları hareketsizce yatan üç beyaz beden. Büyük olanlar korkutmuşsa, küçük olan ödlerini patlatmış. Gömmemişler bile bedenleri, yakmışlar hemen evi. Evin yerinde yeller esmeye başlayınca, külleri uçuşup uğursuzluk katmasın diye koca taşlar koymuşlar üzerine. Kapatmışlar böylece her şeyi…

“Ya böyle işte savcım, yalnız bak dediğim gibi ben anlatmadım sen de duymadın bunları!” diye yinelemiş Hâkim bey ve eklemiş “Bildiğini de belli etme kimseye, deme bir şeycik. Seni en çok seven bile sevmez oluverir bir şey sorarsan”.
Savcı dinlemezden evvel en garip şeye bile hazır hissederken, duyduklarından sonra bir garip hissetmiş kendisini. “Bebeğini niye öldürmüş kadın?” diye sorup merakını gidermek isteyecek olmuş susmuş, en sevdiği bile sevmez oluvermesin diye. Sofrada başka bir şey konuşulmamış, kadeh tokurtuları duyulmuş sade.






XI. Son El

Kayaların hikâyesini bilmeden geçen otuz üç adımdan sonra köşeyi dönmüştü sarışın kız. Köşe Kırgız’ın kahvehanesiydi, kahvehanedekiler içinde ise hiç köşeyi dönen yoktu. Yeşil çuhalarda örtülü masalarda bir kazanıp, bir kaybettikleri sigaralarını içen adamlar vardı yalnızca. Genci, yaşlısı fark etmeksizin her birinin yüzünden bıkkınlık akıyordu.
Oyunda ise yalnızca bir kişiye bal damlamıyor resmen akıyordu. Bugün onun şanslı günüymüş gibi görünüyordu. Kahvehaneden çıkmadan evvel toplayabildiği kadar sigara toplamak istiyordu. Sigara, hele ki filtreli ithal sigara değerliydi.
Fırat hazır şansı yaver giderken son bir el daha oynamayı düşündü. Okey taşlarını karıştırırken kahvehanenin önünden önce kardeşinin, arkasından önceki gün gördüğü sarışın bir kızın geçtiğini gördüyse de aldırış etmedi. Okey taşlarını karıştırmaya devam etti. Kardeşiyle aralarındaki yaş farkı hiçbir ortak paydada buluşamamaları için yeter bir sebepti. Zaten bacak kadar boyuyla her işe maydanoz olurdu kardeşi, üstüne babasının küçük oğluydu o. Bir şey küçük olduğu için neden sevilirdi anlayamıyordu. Misal kasaba da küçüktü ama Fırat kasabadan oldum olası nefret ediyordu.
Kardeşini görmezden gelmesinin bir diğer sebebiyse, kardeşinin onu kahvehanede görmesi durumunda gidip hemen babasına ispiyonlayacak olmasıydı. Küçük yılan hep aynı şeyi yapardı, kaç defa dayak yemişti babasından o küçük böcek yüzünden ve kaç defa dövmüştü onu babasından dayak yediği için...
Buradan kurtulduktan sonra tanımayacaktı hiçbirisini, liseyi bitirmesine oldukça az kalmıştı. Hele bir bitsindi sonra belki üniversite? Zor görünüyordu ama imkânsız değildi. Hiç yoktan iki senelik bir bölüm kazanabilirdi. En uzaktaki şehirlerden birisine gidecekti başka yolu yoktu. Sonra askerliği de yaptı mı ondan iyisi yoktu. Bu çileden, günü aşırı dayaklardan, ispiyoncu kardeşten, bu aptal kasabadan… Kısaca her şeyden uzak sessiz sakin bir hayat yaşayacaktı.
Taşları dizme işi bitmişti. Fırat zarı sallayıp taşları dağıtmaya başladı. On dördüncü taşı da açtığında önünden sarı bir kedi gibi geçen kardeşinin uğursuzluğuna bir kez daha inanmıştı, dokunmasa bile varlığı yetiyordu kör talih getirmeye… Bu kahvehanede şansı kaçmıştı artık bir kez. El bitince Gençlere gidebilirdi.


XII. Korku

Derya tam bir ters C çizmişken, Fuat ters E harfini tercih etmişti. Fuat’ın ters E çizmesinin sebebi kahvehanenin içine girmesindendi, daha doğrusu içeri şöyle bir bakıp çıkmasından. Hiçbir şey demeden yoluna devam etmişti, Derya da bir şey sormamıştı.
Çitlerin kenarında bulunan ufak bir aralıktan içeri, bir bahçeye girdiler. Derya’ya göre hepsi bahçeydi ama burası ahşap evin avlusuydu. Kimseye bir şey demeden, hele ki izin almadan içeri girmiş olmak Derya’nın hoşuna gitmemişti. Fuat’ın bu tür şeyleri dert ediyormuş gibi bir hali yoktu.
“Ne bagyon öyne, gelmeyecen mi gı. Gelsene!”
Ayakları gider gibi yaptığında zihni tekrar dişini geçiriyordu. Öylece kalmıştı, kulakları dikleşmiş etraftan gelebilecek en ufak bir çıtırtıyı bile duyabilecek bir hal almıştı. Birilerinin bir şey diyeceği yoktu aslen. Derya Fuat’ın söylediği “kuzenlerim” kelimesine dikkat etmiş olsaydı tereddüt etmezdi muhtemelen. Daha ilk günden başına bela açmak istemediğinin ayrımına vardığında ayakları geldikleri avlunun eşiğinden geçmişti.
“Annem merak etmiştir beni, gideyim en iyisi.”
“Eyi.”
Kararını değiştirmeyi düşünmüyordu, henüz on dakika bile geçmemiş olduğundan muhtemelen annesi uyanmamıştı ama yine de kararlıydı, geri dönecekti. Belki biraz ısrar edilmiş olsa hiç yoktan içi rahatlamış olarak dönebilirdi eve. Yeni edindiği arkadaşın onun varlığı veya yokluğuyla ilgili henüz bir duygusu oluşmadığının göstergesiydi “iyi” sözü. Derya değişilmez olmaktan mutlu olabilirdi. Keşke gitme deseydi Fuat, Derya arkasına dönüp “gitmem gerek” diyebilseydi Ankara’da izlediği filmlerde olduğu gibi…
Geldiğinden çok daha kısa sürede geri dönmüştü Derya ama hesaba katmadığı bir şey vardı; evden çıkmadan önce anahtarı almak. Kapının önüne geldiğinde bu hatasının farkına varmıştı. Yapabileceği hiçbir şey yoktu, bekleyecekti. Nereye gittiği, nasıl ve kiminle gittiği gibi sorularla boğuşmak zorunda kalacaktı. Kapının eşiğine oturdu. Oturduğu yerden diğer çocukları göremiyordu. Ayağa kalkıp baktıysa da çitlerin arkasındaki bahçedeymiş gibi görünmüyordu artık çocuklar. Ne yaptıklarını merak etmeden duramadı, belli ki çok daha güzel oyunlar oynamak için içeri geçmişlerdi. Hala geç sayılmazdı, geri gitmiş olsa Fuat kabul eder miydi acaba oyunlarına? O kabul etse bile diğer çocukların edeceği ne malumdu akıllım. Bir sonraki sefer olursa bu kadar ürkek davranmayacağına dair söz verdi kendi kendine.
İlkin eteğinden fırlayan iplikle oynamaya başladı. İplik koptu, kapı duruyordu. Saçlarıyla oynadı kıvır kıvır oldu hepsi, kapı bana mısın demedi. Hilal kapıyı açtığında Derya ne yapıyor olduğunu hatırlayamayacak kadar sıkılmıştı. Hemen annesinin boynuna sarılmak istedi, koşturarak annesinin dibine kadar geldiyse de annesinin arkasına dönüp “içeri gir çabuk” demesi tüm planlarını alt üst etti. İkiletmeden söyleneni yapıp, içeri girdi.























XIII. Küçük Korkular

Çocukların ahırın içine girmelerine izin verilmemişti. Veteriner hayvanın yanına gireli henüz birkaç dakika olmuştu. İneğin canhıraş bağırışları ahırın kapısında bulduğu boşluklardan yılan gibi süzülerek Derya ile Fuat’ın kulaklarına ulaşmaktaydı.
İçi burkulmuştu Derya’nın, ineğin çok acı çektiği anlaşılabiliyordu. Annesinin çok kısa bir süre sonra doğum yapacak olması derin düşüncelere sevk etmişti Derya’yı. Hadi hayvanlar anlayamıyordu ya da bilmiyordu, balıklar gibi unutkanlardı belki ama ya insanlar? İnsanlar bu kadar acı çekeceklerini bildikleri halde neden yeni bir yavru dünyaya getirmek için bu kadar istek duyuyorlardı ki?
Derya ileride asla çocuk doğurmak istemediğine emindi, hatta evlenmek de istemiyordu. Evlenip yabancı birisiyle aynı yatakta yatma fikri pek hoşuna gitmemişti, hem de bir ömür boyu. Kafasını yana çevirdiğinde Fuat’ın artık yanı başında olmadığını fark etti. Fuat ahırın kapısına yanaşmış deliklerden içeriyi görmeye çalışıyordu. Fuat’ın yanında yatıyor olduğunu hayal etti Derya. Bu ilk anda bir yabancıyla yan yana yatışının tüm rahatsız ediciliği kaybolmuştu. Fuat’la daha önceden de yan yana yatmışlığı vardı, o vakitte herhangi bir kötü his yaşamamış tam tersine hoşuna bile gitmişti.
Derya Fuat’ı evlerine ilk kez davet ettiği vakitti. Sesi kısık televizyonu izlerlerken uyuyakalmıştı Fuat. Derya, Fuat’ın uykusunun ağırladığını hissettiğinde kolunu hafifçe onun bedenine dolamış, meraklı gözlerle uyuyuşunu izlemişti. Ağzından derin nefesler alıp verişini, göğsünün yukarı aşağı hareket edişini gözlemlemek çok hoşuna gitmişti. Annesinin odaya girip Derya’yı çekiştirmesi, Fuat’ı kaba bir şekilde sallayarak uyandırması ve kovar gibi göndermesiyle bitmişti o kısa ama güzel an. Derya, onun yanında uzun süredir rahatlıktan gayrı bir şey hissetmiyordu, aynı o anda müthiş bir rahatlık hissettiği gibi.
Derya’nın rahatlığı hafifçe aralanan ahır kapısıyla birlikte kaybolmuştu. Sudan çıkmış balığa benzeyen buzağı net bir şekilde görebiliyordu. Fuat’ın bahsettiği kadar vardı; vıcık vıcık yapışkan ve iğrenç görünüyordu hayvan!
Fuat’ın ninesi buzağıyı kucağına alıp ağır aksak yürümeye başlamıştı. Derya kucakta bile olsa üzerine gelmekte olan şeyden korkmuş, geriye doğru koşmaya başlamıştı. Evlerinin ağır tahta kapının ağlayışına aldırış etmeden itip ardı sıra kapamıştı bir güzel. Evde güvenli hissediyordu kendini.

Hilal kapının çarpışına uyanmıştı. Karnını tutarak yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. Ayağa bin bir güçlükle kalkıp ürkek adımlarla kapıya doğru yanaştı. Kapıdan çıkmadan ince boynunu uzattı hole doğru, karşısında Derya’yı gördüğünde bir nebze olsun rahatlamıştı. Hala eve birisi girdiği vakit büyük şehirde yaşıyormuşçasına korkuyordu. Derya’nın soluk soluğa kalmış olduğunu gördü ama niyesini deşeleyip kızını sorguya çekiyormuş gibi davranmamaya karar verdi. Bir müddet sessizce Derya’yı izledikten sonra herhangi bir şey söylemeden uzanmak üzere az evvel uğraşarak kalktığı kanepeye doğru yöneldi.
Kaç zamandır kızına biraz sert davranıyormuş gibi hissediyordu zaten. Sebepsiz sinirler ve anlamsız korkular yaşıyordu. İki küçücük çocuğun yan yana yatışına bile ne kadar tepki vermişti. İki küçücük çocuk!
Fuat’ı sevmiyordu, niyesini bilmese de ilk gördüğü andan beridir sevmiyordu o sarı sıçanı. Kızına kötü örnek olduğuna inanıyordu hiçbir kötülüğünü görmemiş olmasına rağmen. Köyde yetişen konuşması bozuk, hareketleri dengesiz çocuğu bir şekilde uzaklaştırabilmek bile istiyordu kızından ama elinden bir şey gelmiyordu. Devamlı yorgun hissediyordu kendini. Evden adımını atamayacak kadar yorgundu… Zamanı geldiğinde elbet elinden geleni yapacaktı.
Yorgunluğunun birazcık olsun dinmesi için neler vermezdi. Kocasından yardımcı olmasını isteyecek olmuştu birkaç defa yemekten sonra. Denemeye bile fırsatı olmamıştı. İbrahim yemeklerden sonra çıkıp gitmeye başlamıştı. İlgisizliğini, vurdumduymazlık ile pekiştiriyordu sanki. Bu köye geldiklerinden bu yana tavırları çok değişmişti zaten İbrahim’in. Kavga etmek istiyordu Hilal, ağzına ne gelirse söylemek, kaderine hakaretlerde bulunmak istiyordu. Akşamın ilerleyenine kadar yatakta gözlerini açık tutmaya çalışıyor, bir süre sonra ağır bir uykuya teslim oluyordu. İbrahim geceleri geliyor muydu, sabahları gidiyor muydu artık bilemiyordu. Akşama kadar yumuşuyor, yemekten sonra aynı şey tekrar ediyordu…
Kasabanın havasından, suyundan ve küçüklüğünden herkes nasibini almıştı anlaşılan. Değişim hepsini o güzel günlerden uzaklaştırıyor gibiydi.
Bu kasabaya geldiklerinden bu yana insan yüzü de göremiyordu Hilal. Kocasıyla da konuşamayınca küçük kasabanın da bulunduğu bu koca dünyada çok yalnız hissediyordu kendini. Yalnızlığını hafifletebilmek adına kasabadaki diğer kadınlarla arkadaşlık kurmaya kaç defa yeltenmişti. Başlarda dişini sıkmıştı, görgüsüzlüklerine ve kabalıklarına. Sonra yorgun düşmüş, ortak bir nokta bulma sevdasından vazgeçip, evde inzivaya çekilmişti.
Çok nadiren bahçeye çıkıyordu Hilal. Kimi zamanlar sarı sıçanın annesini veya nenesini görüyordu bahçede veya ahırda uğraşırlarken. Bir şey demeden, bir selam bile vermeden eve giriyordu böyle zamanlarda. Hayatlarını tek düze yaşayan bu insanlarla konuşmak yaşamdan soğutacakmış gibi geliyordu Hilal’e. Yorulmuştu insanların hayvanlardan farksız, aynı düzende yaşamasından…
Yattığı yerde yine hınç yapmıştı Hilal. Gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Ağlamaya başlayınca uykusu gelmişti tekrardan. Sırtını dönüp uyumaya başladı.

Derya soluk alıp verişini düzelttikten sonra parmak uçlarında oturma odasına doğru yürümeye başladı. Parmaklarının ucunda bir balerin gibi süzülüyordu ama aslen bale yapmak veya balerin olmak ilgisini çekmiyordu. Annesinin sıkça uykuya daldığını biliyordu ve bu sebeple elinden geldiğince az gürültü çıkartmaya çalışıyordu. Babası kesin bir dille dile getirmişti bunu, “evde olabildiğince az gürültü çıkartılacak”. Yeni Derya’nın dünyaya gelmesine çok az kalmıştı. Kasabaya geldiklerinden beri babasının gözü annesinden başka bir şeyi görmüyordu. Eskiden baba-kız oynadıkları oyunların, şakalaşmaların yerini mesafeli bir ilişki almıştı. Dışarıda babasını gördüğünde hoplaya zıplaya gidip sarılamıyordu babasına. Bunu da özellikle belirtmişti babası; “Dışarıda edepli davranmamız lazım” diye. Demek ki eskiden edepsizdiler. Ankara’da babasının işten geldiği vakte kadar dışarıda duruyor, babası sokağın başında dolmuştan indiğinde ona doğru koşuyordu. Babası yere çömelip kollarını açıyor, Derya’nın zıplayıp kucağına gelmesiyle onu lunaparklardaki mekanik aletlerin türlüsüne binmiş gibi döndürüyordu.
Derya için o güzel günlerin üzerinden asırlar geçmiş gibiydi. Kasabada konuşabildiği, beraber bir şeyler yapabildiği tek kişi Fuat’tı. Annesine yaklaşmasına, onu rahatsız ettiği düşünülen sevgi gösterilerine izin yoktu. Babasıyla vakit geçiremiyor, onunla yakınlaşmaya çalıştığında kurallar dikte ediliyordu. Fuat’ın her şeyi kuralsız ve hesapsız bir şekilde yapması, umarsızca gönlü ne istiyorsa ona koşturması daha önce yaşamadığı ve yaşamadığı için özlemini duymadığı bir özgürlük hissi veriyordu.
Tanışmalarının üzerinden yirmi gün geçmişti. İlk gün ki olaydan ötürü utanmıştı Derya, iki gün evden dışarı çıkamamıştı. Üçüncü günü kapılarında belirmişti Fuat. Hem şaşırmış hem de sevinmişti Derya. Kuzenleriyle tanıştırmıştı, günlerdir yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Hepsi iyi arkadaşlardı, en iyisi de Fuat’tı…



























XIV. Kaybetmenin Acısı

Fuat, Derya’nın buzağıyı gördüğü anda koşturarak eve gittiğini gördüğünde kahkahayı basmıştı. Hala büyük şehrin narin kızıydı Derya. Yirmi gün geçmiş olması bir şeyi değiştirmiyordu. Muhtemelen hiçbir zaman bu küçük kasabadaki yaşama uyum sağlayamayacaktı. Gerçi hakkını vermek gerekiyordu, yürekli kızdı Derya. Yeri geldiğinde birçok erkeğin yapmaya çekineceği şeyleri yapıyordu. Yine de en nihayetinde o bir kızdı, şehirde büyümüş bir kız. Biraz daha gülüp, bunlar üstünde kafa yormak istese de vakti yoktu. Derya ile ilgili düşüncelerden kurtulup anneannesinin arkasından yürüdü.
“Yılların yükü sırtına binmiş olduğundan” diyordu annesi, “anneannen iki büklüm yürüyor”. Her şeye rağmen yaşına uymayacak derecede çevik ve güçlüydü yaşlı kadın. “Eski toprak ne de olsa” derdi babası. Buzağıyı tek başına kucaklayışı bile bunu anlatmak için yeterliydi. Nereden bakılsa otuz kilo gelirdi o buzağı. Yardım etme babında bir şeyler söylemek bile ayıptı anneannesine, yardıma ihtiyacı olursa söylerdi zaten, bir şey demiyorsa da yardıma ihtiyacı yok demekti.
“Ne bagıp duruyon öyne andaval gibin. Açsana şu gapıyı!”
İşte bu bir yardım isteğiydi. Fuat kapıyı ittirip hemen kenara çekildi. İçeriye kimsenin duymayacağını bildiğinden ahlar ve uhlar eşliğinde yarı ağlar vaziyette girmişti anneannesi. Fuat’ın, onda en garipsediği huydu bu. Evin eşiğinden içeri adımını atar atmaz dışarıdaki kadın gidiyor başka bir kadın geliyordu sanki. Sırtının fiziksel handikapına rağmen dik durmaya çalışan kadın, birden bire çöküyor, gözleri dolu bir hal içinde uzun soluklu ahları fon edinerek ölmüş annesine feryatlar diziyordu. Arada vahlar da koroya katılıp çok seslilik yaratıyordu. İlk gördüğünde annesine koşup kısa bir özetten sonra “Ana ananemin ne derdi var?” diye sormuştu.
“Oğlucum” demişti annesi, “ağıt yakıyor ananen”. Kocaman açmıştı gözlerini Fuat, tatmin olmamıştı cevaptan.
“Böyle ağıt mı olur ana? Ağlıyo desem ağlamıyo, yoruldu desem dışarda durp gibi maşallah. Nemenem bi ağıt ki bu?”
“Öyne bi ağıt işte guzucum. Eskiden deden sağkene ananenin sızlandığına şahit olamazdın. Ben hatırlamıyom, heç görmedim, heç duymadım ahlayıp uhladığını. Toprağı bol olsun, ne zaman ki bubam hakkın rahmetine gavuştu işte o zaman anam başladı ahlamaya. Gene bu iyi halleri… İlk başlarda daha kötüydü. Sorduydum ilk vakit “ana hayırdır bir yerin mi ağrıyo” deye. “Nerem ağrıycak akılsız” dediydi. Gide gele anadım ki geçmişe, gidenlerin arkasına ağıt yakıyor ananen. Az kaldı ben de gelyom der—“
Fuat annesinin cümlesini tamamlamasını beklemişti. Şimdiye değin söylediklerinden pek bir şey anlamamıştı. Annesine bakmaya devam etmiş ancak devamı bir türlü gelmemişti. Merakı galip geldiğinde daha fazla soruyla daha fazla bilgi edinmeyi denemeye yeltenmişti. Ağzını açacak gibi olduğunda annesinin gözlerinin buğulandığını görmüş ve ağzını kapamıştı. Bir kelime daha ederse buğuların suya dönüşeceğini hissetmişti. Şu hayatta yalnızca annesi için merakına gem vurabilirdi. Öyle de yapmıştı, bir daha açmamıştı bu konuyu.
Nenesi koynundaki buzağıyı kutuların arasına bıraktığında, buzağı ayakta duramayacak kadar bitkin durumdaydı. Somyayla, yanmakta olan ocağın arasına sıkıştırılmış kartonlardan ev yapılmıştı evin yeni misafiri için.
Buzağı girdiği yeni yuvasında vakit kaybetmeksizin doğrulmaya çalıştı. Birkaç başarısız denemenin ardından ayakta durmayı başardı da! Yine de bir yere gidemeyeceğini biliyormuş gibiydi. Durduğu yerden bir süre etrafa bakındı, sonra umarsız bir tavırla vücudunu yalamaya başladı.
Fuat somyanın üzerine oturmuş bu geçici misafirin anatomisini inceliyordu. Daha doğmasının üzerinden yarım saat bile geçmemişken ayağa kalkmış olmasına şaşırmıştı. Buzağı daha öncekilerden çok farklı değildi. Demek ki o zamanlar dikkatini bu nebze çekmemişti bu muhteşem doğa olayı.
İnsanlar doğduktan aylar sonra bile güç bela ayağa kalkıp ilk adımlarını atmaya başlarken bu hayvan nasıl oluyordu da hemencecik ayağa kalkabiliyordu? Bacakları oldukça çelimsiz görünüyordu, üstelik titriyorlardı da. İnsanların bacaklarının kuvvetsiz olması sebep olamazdı bu haliyle. Üstelik herhangi bir insan evladından kat be kat ağırdı bu erken doğan buzağı. Başka bir açıklaması olsa gerekti. Dört ayak üzerinde duruyor oluşu yeter sebep miydi? İnsanlar neden dört ayak üzerinde bile olsa doğrulmayı denemiyordu? Bir bebeği yere bıraksak bu şekilde duramazdı. Zaten insan yavruları ilk zamanlar kollarını kullanmakta T-Rex ile yarışacak kabiliyetteydi. Bu sebeple sıkı sıkıya sarılırdı bebekler. Ellerini ağızlarına götürüp emer vaziyete bile zamanla geliyorlardı. Kemik yapılarının insanlardan çok farklı olabileceği düşüncesi belirmişti kafasında. Yeni doğan bebeklerle ilgili en çok duyduğu şeylerden birisi kemiklerinin çok yumuşak olduğuydu. Hatta insanın en kemikli yeri olan kafasının bile bebekken yumuşacık olduğunu çok iyi biliyordu. Bu kuram gayet mantıklı görünüyordu. Buzağılardaki kemikler daha sert ve dayanıklı oluyor olmalıydı. Ninesine bu soruyu sorup yanıt alıp alamayacağını düşündü, ninesinin bu olayı “Allah’ın bir hikmeti” olarak yorumlayacağına karar verip ilgisini tekrar buzağıya yoğunlaştırdı.
Kocaman bir ağzı vardı buzağının, pembe bir burun tam tepesinde ıslak bir şekilde duruyordu. Diliyle arada burnunu yalıyordu. Hayvanların kafaları hep bu şekildeydi. Aşağıya doğru uzayan bir ağız ve hemen tepesinde bulunan burun. Köpeklerde böyleydi misal, kedilerde de, ineklerde de… Hepsi doğum yapabilen hayvanlardı bunların. Acaba doğum yapan canlılara özel bir şey miydi bu kafa yapısı? İnsanların kafa yapısı böyle olmadığına göre yalnızca doğum yapan hayvanlara özgü olabilirdi. Okula gittiğinde öğrenecekti nasıl olsa bunları. Annesi öyle diyordu her daim. Gerçi annesi ilkokulu bile bitirememişti.
Senenin başında okula başlayacaktı ama okul hoşlandığı bir kelime değildi. Gönlünce etrafta koşuşturup, gezmek varken dört duvarlı bir yapının içinde saatler geçirmek hangi çocuğa sorarsanız sorun eğlenceli gelmezdi. Yine de okulu merak etmekten geri durmuyordu. Kasabada bir tane ilkokul vardı. Kuzenleri ayrı yerlerde olsa bile okula başlamışlardı. Öğrendikleri bazı şeyleri hava atmak için kullanıyorlardı ama Fuat havadan çok, bilgilerden etkileniyordu. Okula gitmeden sırf okula gidenlerden her şeyi öğrenebilirdi ona göre. Ne anlatılsa hemen anlayabiliyordu.
Anneannesi ocağın başına oturmuş bazlama hazırlıyordu. Şu haliyle ev çok sessizdi. Sessizlik, buzağının anatomisi ve okul içini daraltmıştı. Hakan ve Akın’ın yanına da gidemezdi. Annesinin halasına neler anlattığını bilmek bile istemiyordu.
Daha fazla canının sıkılması durumunda patlayacağını düşündü. Derya’nın korkusu geçmiş olsa iyi olurdu…






XV. Merak

Fuat, Derya’nın yanına gittiğinde korkudan çok merak okumuştu kızın gözlerinde. Fuat’a neden geldiğini sormadı, buzağıyı sormadığı gibi. Sessizce içeri buyur etmişti yalnızca Fuat’ı. Fuat oturma odasına girmişti direkt olarak. Televizyon açıktı, sesi duyulmuyordu. Fuat, Derya’nın annesinin yine uyuduğunu anlamıştı. Derya’nın annesi, kendi annesine hiç benzemiyordu. Annesinin gün içinde uyuduğunu görmemişti Fuat. Kadının bu durumunu garipsiyordu.
Sabahın ilk ışıkları evin içine dolmaya başladığında annesi kalkmış olurdu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra, soba mevsimiyse sobayı yakardı. Arkasından yarısına kadar doldurduğu çaydanlığı ocağa koyardı. Suyun başında ısınmasını beklemezdi hiç. Aşağı iner, ahırda acıdan mööleyen Sarıkız ve Ayşekadın’ı sağardı. İçi süt dolu helkeyi bir kenara koyup hayvanları dışarı çıkartırdı. Çok geçmeden diğer hayvanlarla birlikte çoban gözükürdü, o andan sonra başında durmasına gerek olmazdı. Geri dönüş yolunda önce kümesteki tavuklardan haraç toplar, arkasından helkeyi alırdı. Elinde helke ve yumurtalarla eve döndüğünde ocaktaki su kaynamış olurdu. Bunu senelerdir yaptığından suyun hangi ocakta ne kadar sürede kaynadığını bilirdi. “Su ilk kaynadığı zaman en iyi sıcaklıkta olur, çok kaynarsa iyi olmaz” derdi devamlı. Bilmezdi suyun aynı sıcaklıkta kaynadığını, Fuat’ta aksini düşünmesini gerektirecek kadar dikkat etmemişti buna, inanırdı bu sebepten annesine.
Kaynayan suyu alıp banyoya geçerdi. Bir ibriğe boşalttığı sıcak suyun üzerini çeşmeden akan suyla ılımanlaştırırdı. Abdestini aldıktan sonra bir kişilik daha su kalmış olurdu. Kocasını uyandırmak üzere yatak odasına giderdi. Genellikle o gitmeden kocası uyanmış, hatta giyiniyor olurdu. Bir şeyler söylemeye gerek duymazlardı. Kocası odadan çıkarken o seccadesini serip sabah namazına niyet ederdi. Sabah namazı en kısa namazdı, kocası o namazını kılana kadar abdestini alıp gelirdi. Kocasının kahvaltı etmeyi sevmediğini bildiğinden bir bardağa önceki günden kalan sütü ısıtıp koyardı.
Evdeki ilk işleri bu andan sonra bitmiş olurdu. Sonrası şimdiye kadar olandan daha yorucuydu. Günlere ve duruma göre değişirdi yapılacaklar. Eğer evdeki kaymak bitmişse ardiyeye inip makinede sütü çekmesi gerekiyordu ki bu nereden bakılsa bir saat harcanması demekti. Bir helke sütten dört kişiye üç gün yetecek kadar kaymak zor bela çıkardı. İneklerin sütü az yağlı olurdu, Allah’ın böyle yapmasında bir bildiği vardı muhakkak.
Kaymak yapmak, süre olarak uzundu uzun olmasına ama asıl tereyağı yapmak yorucuydu. Allahtan peyniri yaylada yapıyorlardı da bir de onunla uğraşmak zorunda kalmıyorlardı. İki büyük bidon peynir tüm kış yetiyordu. Yoğurt kendi kendine olurdu neredeyse. Kaynatılan süt soğumaya bırakılır, içine yoğurt katılır mayalanmış olurdu. Etrafı sıkıca kapatılır, beklenirdi. Birkaç saat sonra yoğurt hazırdı. Yüzündeki su alınırdı, buzdolabına koyulurdu. Yaylada ve buzdolabı yokken tel rafa soğumaya bırakılırdı.
Yağ’ın bir kalıbı bir hafta gidiyordu. Yoğurt duruma göre değişirdi. Şayet bunların hepsi evde hali hazırda vardıysa o zaman sütü ocağa koyup kaynatmak gerekirdi. Kaynamaya başlayana kadar az biraz karıştırılırdı süt, sonra dibi tutmasın ve taşmasın diye beyaz bir taş atılırdı tencerenin içine. Fuat sormuştu bir defasında o taşın ne olduğunu. Allah’ın bir hikmetiydi, sorgu sual olunmazdı…
Tüm bunlar bittiğinde hala kahvaltı vakti gelmemişse yatak odasında Kuran okurdu annesi. Kahvaltı masasını hazırladıktan sonra uyandırmak için büyükten küçüğe giderdi. Büyük yatmak bilmez, kalkmak bilmezdi. “Onu uyandırmak develere hendek atlamaktan güç” derdi hep. Eşek sıpası kanlı gözlerle uyandığında odasının camını açardı. “Hep bu zıkkım yüzünden gözlerin ganlı oluyor” diye söylenirdi. Sigarayı bıraksın diye ceplerine kuru üzüm mü koymamıştı, paketlerdeki sigaralara acı biber mi sürmemişti. İşe yaramıyordu bir türlü. Ne kokak bir şeyse insanı esir ediyordu. Bir gün kendi rızasıyla bırakması için Allah’a dua ediyordu her gün.
Küçüğün uykusu hafifti. Tereyağındaki kıl gibi mide bulandırmazdı ama onun gibi kolayca uykudan çekilirdi. Küçük de uyandığında onlar gelene değin küçük bir cezvede sütün kalanını ısıtıp üç bardağa doldururdu. Her şey hazır olup iki çocuğu da masaya oturduğunda beklerdi. Ağzına ilk ekmeği onlar koyduktan sonra koyardı, öyle olması hoşuna giderdi.
Kahvaltıdan sonra akşama kadar sabahki gibi yaşam zincirindeki halkaların en gereklileriyle uğraşır dururdu. Beslenme, barınma, korunma… Bazen komşularla sohbet eklenirdi bunlara, o sırada bile bir şeylerle uğraşırdı muhakkak. Ya yün eğirirdi ya da bir şeyler örerdi. Kısaca yatıp uyuyacak bir vakti kalmıyordu bunca işin arasında.

Derya başka âlemlere dalmış olan çocuğu izliyordu. Fuat’ın böyle dalgın olduğu zamanlar hoşuna gidiyordu aslen. Aralık kalan ağzı, buğulu gözleri ve alık surat ifadesiyle boşluğa bakan çocuğun nesi hoşuna gidiyordu tam olarak bilemiyordu. Bir çocuğu, çocuksu bir ifadeyle oturuyor diye seviyor olamazdı. Balıkları seviyordu, belki de sebebi buydu.
Derya bunun gibi anları bozmamak için elinden geleni yapardı. Fuat neden sonra şöyle bir başını sallar ve alışıldık yerinde duramayan haşarı çocuğa dönüşürdü. Derya sormazdı hiç çocuğa nereye gidip geldiğini, neleri düşündüğünü. Sade içten içe merak ederdi…

Fuat ayağa kalktığında elini kızın omzuna vurmuştu. Dışarıdan gören birisi kıza neden vurduğunu anlayamazdı belki ama kız anlamış, ince adımlarla koşan çocuğun peşine düşmüştü. Evden dışarı çıktıklarında bir müddet daha kovaladılar birbirlerini. Derya kendisinin yavaş koştuğundan bihaber, Fuat’ın tazı gibi koştuğunu zannediyordu. Fuat kovalanmaktan sıkıldığında Derya’nın yakalamasına izin veriyor, arkasından kovalamaya başlıyordu. Danışıklı bir oyundu oynadıkları. Çok geçmeden Fuat’ın sıkılması için yeter sebep oluyordu bu ve yine öyle olmuştu. Bir şey demeden elma ağacına tırmanmıştı Fuat. Bu sıkıldığı anlamına geliyordu, Derya öğrenmişti bunu. Derya ağacın altından Fuat’a bakıyordu. Fuat’ın ısrarlarına rağmen ağaca çıkmayı reddetmişti her defasında.
Fuat eline aldığı elmadan bir ısırık almadan önce “Hadi sen de gel” demiş, ardından kocaman bir ısırık almıştı. Hep böyle yapıyordu! Derya’nın elmaları sevdiğini biliyor, güzel yeşil bir elmayı dalından kopartıp kütürdeterek yiyordu. Gururuna yediremediğinden bir elma da kendine istemiyordu Derya, belki istese verirdi Fuat. Kocaman gözlerle elmanın Fuat’ın midesine yolculuğunu izlemişti şimdiye değin. Bundan sonra izlemeyecekti!
“Neden şimdi olmasın…” diye mırıldandıktan sonra ağaca tırmanmayı denedi Derya. Fuat’ın nasıl tırmandığını izlemişti. Ayağını yaklaşık yarım metre yukarıdaki ufak budağa koyup ağacın gövdesinden kendini yukarı doğru çekmeye çalıştı. Sonraki hareket daha da zordu, yerden kesilen ayağını kaldırabildiği kadar yukarı kaldırıp ağaca dolamalıydı, sonra. Sonrasını o zaman düşünürdü…
Fuat’ın, Derya’dan bu hareketi hiç beklemediği suratından anlaşılıyordu. Onca zaman ısrar etmişti tırmanmamıştı da şimdi “hadi gel”’e mi tırmanacağı tutmuştu deli kızın? Kaç defa yalvarıp yakarmıştı, saklambaçlarda onun yerine ebe olacağını söylemiş, tutamayacağını bildiği onlarca sözün yeminiyle kandırmaya çalışmıştı.
Her halükarda kızın beceriksizce bile olsa ağaca tırmanmaya çalışması hoşuna gitmişti. Hazır denemişken başarmasını sağlamalıydı, Derya’yı yukarı çekebilmek için elini uzattı…
Derya nefes nefese kaldığından konuşmamıştı. Ağaca tırmanmanın göründüğünden daha zor olduğunu anlamıştı. Fuat’ın hiç zorlanmadan yapması yalnızca bir göz yanılmasından ibaretti… Aslen ağaç çok yüksek sayılmazdı, gövdesinin uzunluğu en fazla bir buçuk-iki metreydi. En yüksek dalı beş metreden daha yüksekti ama oralara çıkmaya hiç niyeti yoktu. Oturduğu yerden elmalara erişmek mümkündü. Henüz tam olgunlaşmamış yeşil sulu tatlı-ekşi elmalar…
Kızın başardığı şeyin büyüklüğünün farkındaydı Fuat ama daha da önemlisi kendi başardığı şeyden gözleri kamaşmıştı. İnsanın kendisini hazır hissetmediği müddetçe bir şeyi yapmaya kalkışmayacağını o zaman anlamıştı ilk defa. Her şey zamanlamadan ibaretti. Zorla, ısrar edilerek, insanı hazır olmadığı bir şeyi yapmaya zorlamak yanlıştı ve ters tepiyordu. Fazla ısrar, yapılacak işi zormuş gibi göstermekle kalmıyor karşısındaki insanı ürkütüyordu. Bunun yerine aldırış etmiyormuş gibi görünerek isteği dile getirmek işe yarıyor gibiydi. Doğruluğunu sınamak için fazla beklemesi gerekmeyecekti.
Fuat elmasını bitirdikten sonra ağaçtan aşağı atladı. Derya’ya, kenetleyerek ağaca dayadığı ellerine basarak atlamasını salık verdi. Derya, denileni ustaca yapmıştı. Çıkışından çok daha iyiydi inişi.
Derya uyurgezer bir şekilde yürürken, Fuat tavukların bulunduğu merdiven altına gitmiş, kuluçkaya yatan tavukları rahatsız ediyordu. Yavrularının en ufak bir ayrılıkta bile başına neler geleceğini bilen tavuklar yerlerinden kımıldamıyorlardı. Tepelerinde bir hale yoktu ama bakire kadın heykeli gibi hareketsizce duruyorlardı. Birçok hayvanın aksine tavuklar yavrularının gideceğini hissettiklerinde etrafa saldırmazlardı. Uçamasalar da beynen kuş olduklarının göstergesiydi bu. Derya’nın “yapma”ları neticesinde tavuklardan elini çekmişti.
“Gidiyom ben.”
“Nereye?”
“Eve.”
“Niye?”
“İşte.”
“Hıı, peki.”
Derya’nın yüzü asılmıştı. Ağaca, o istiyor diye çıkmıştı ama şimdi sanki bir yabancı, başından atılmak istenilen birisi gibi davranıyordu Fuat. Bunu hak edecek bir şey yapmamıştı.
Fuat aldırış etmiyor gibi davranıyordu ama sanki kız da aldırış etmiyor gibiydi. Derya’nın gelmek istediğine dair bir şeyler söylemesi veya davet bile beklemeden arkasından gelmesi gerekiyordu. Bir yerlerde bir yanlışlık vardı.
“Sen de gel istersen.”
“Geleyim mi? Napcaz sizde?”
Kızın ayağıyla utangaç bir şekilde bir şeyler çiziyormuşçasına toprağı eşelediğini görünce, varsayımının eksik parçasını buldu. Bazen karşıdaki kişiyi az biraz dürtüklemek gerekiyordu.
“Bilmem otururuz, anam bişiler hazırlar onları yeriz.”
“Üstüne bi de cigara yakarız” diyecekti neredeyse Fuat. Elleriyle çenesini kapattı bunun yerine. Hiç sigara içmemişti. Kötü kokusundan midesi bulanıyordu ama kahvedeki herkesin kokusuna aldırış etmeden içiyor oluşu dikkatini çekiyordu. Abisi sigaradan ötürü defalarca dayak yemiş olmasına rağmen hala içiyordu. Üzerinde düşünmediği halde birden bire merakı gıdıklanmıştı. Bu güçlü his uygulamaya çalıştığı deneyi ve deneyin başarısını bile gölgelemişti. Zira Derya önden yürümeye başlamıştı…
Derya gündüzleri Fuat’ların evine gitmekten yana hiç çekince duymuyordu. Ne de olsa Fuat’ın babası gündüzleri hiç evde olmuyordu. İlk gördüğünden beridir korkuyordu Fuat’ın babasından. Fuat’ın annesinin cana yakınlığı korkusunu gideriyordu Derya’nın. Kadıncağız tanıştıkları ilk andan beri hep sevecen davranmıştı Derya’ya karşı.
L çizen beton merdivenleri ağır adımlarla çıkmışlardı. İki çocuğun da düşünceli bir hali vardı. Kapıya vardıklarında Fuat ayağındaki lastik ayakkabıları kolayca çıkartıp kapıya yanaştı. Derya kapının önündeki üç tarafı kapalı bir tarafı merdivenlere bakan yerde kırmızı pabuçlarının bağcıklarıyla uğraşmaktaydı.
Kapının önündeki bölüm etraftan izole edilmişti. Rüzgârın, yağmurun ve dolayısıyla soğuğun girmesini engellemek için iki tarafı ağaçlarla örülmüş, tepesi kiremitlerle kapatılmıştı. Yalnızca merdivenlere bakan kısmı açıktı. Derya nihayet ayakkabılarını çıkardığında Fuat kapının üzerinde bulunan ufak delikten sarkıtılmış ipi çekti.
Fuat’ın annesi her zamanki gibi mutfakta bir şeylerle uğraşıyordu.
“Biz geldik ana. Acıktık.”
Kadın yıkamakta olduğu bulaşıklardan kafasını şöyle bir kaldırdı. Derya ile gelmişti oğulcuğu. İki küçük mide için hemen bir şeyler hazırlayabilirdi.
“Tamam oğlucum, geçin siz içeri.”
Fuat gelen yanıtı beklememiş, çoktan içeriye geçmişti. Salona vardığında hemen televizyonu açtı. Sesi ayarlamaya yarayan düğmeği sağa doğru döndürdü, büyük salonda televizyondan çıkan sesler yankılanmaya başladı.
Derya sessizce salondaki somyaya oturmuş televizyona bakıyordu. Televizyonda şarkılar söylenen bir müzikal vardı, sözleri Türkçe değildi ama güzele benziyordu.
Fuat televizyondaki görüntüye şöyle bir bakmıştı yalnızca. Bir kız, insandan bozma bir aslan, kafasının yanından samanlar fırlayan bir korkuluk adam ve tenekeye sarılmış bir adam sarı toprak bir yolda yürüyüp, şarkı söylüyorlardı. İlginç bir şey değildi yani. Derya’ya bir şey demeden küçük adımlarla abisinin odasına gitti.
Abisi her zamanki gibi evde değildi. Fuat abisinin evin muhtelif yerlerine sigara zulaladığını biliyordu. Somyanın arkası, altı, üstü derken içinde dört tane sigara olan paketi bulmuştu. Çok yaratıcı sayılmazdı abisi, hareketleri hep kolayca tahmin edilebilir cinstendi. Paketi iç çamaşırlarının arasına koymuştu. Paketten bir sigara çekip, paketi bulduğu yere geri koydu. Bir tanenin kaybolduğunu anlamazdı ne de olsa.
Sigara tamamdı, sıra sigarayı yakabilmek için kibrit bulmaktaydı. Abisinin çakmağı olduğunu biliyordu ama onu yanından ayırmazdı. Tek başına çakmağı olması babasını rahatsız etmiyordu, daha önceden şikâyet de etmişti babasına ama babası aldırış etmemişti.
Mutfakta kibrit vardı ama annesine çaktırmadan kibriti aşırması pek kolay değildi. Fuat normalde hiç gitmediği mutfağa gidecek olursa annesinin şüpheleneceğine emindi. Derya’nın mutfağa gitmesi demek de Derya’ya zamansız bir şekilde her şeyi anlatması demekti. Dışarı koşup bakkaldan kibrit alıp gelmesi “ben sigara içicem” demek gibi bir şeydi. En iyi çözüm beklemekti.
Annesi elinde tereyağı sürülmüş köy ekmekleri, iki bardak çay bulunan tepsiyle salona girdiğinde Fuat arsızca tilkileri kovalıyordu. Annesi tepsiyi bırakıp gittiğinde, kıtlıktan çıkmış gibi saldırmıştı yağlı ekmeklere. Birkaç dilim yedikten sonra, çayı diplemişti.
“Ahhh.”
“Noldu?”
“Ahh.”
Fuat yüzünü buruşturmuş, acıyla ahlarken elleriyle dişini tutuyordu. Bu numara ekmekleri yerken aklına gelmişti.
“Bişi kaçtı dişimin arasına. Kürdan getirivesene. Ahhh.”
“Tamam, dur bekle elleme” derken koşarak çıkmıştı salondan Derya. Fuat evlerinde kürdan bulunmadığını gayet iyi biliyordu. Abisinin her akşam yemeklerden sonra kürdan olmadığından kibrit çöpleriyle dişini karıştırdığını da biliyordu. Annesinin Derya’ya kutuyu vermesini umut ediyordu yalnızca. Tek bir kibrit çöpü hiçbir işine yaramazdı.
Derya elinde kibrit kutusuyla döndüğünde; içinde vasati 40 çöp bulunan, kenarı fosfor kaplı karton kutuyu gördüğü için utanmadan hayatının ilk dansını edebilirdi Fuat. Kutuyu Derya’nın elinden alıp, içinden bir çöp çıkarttı. Ağzını karıştırır gibi yapıp kutuyu cebine attı. Derya acı çektiğini düşündüğü çocuğun yüzüne bakıyordu. Çocuğun yüzünün kibrit çöpü ağzına girmeden gülümser hal alması hoşuna gitmişti. İhtiyaç duyulmak ve derman olmak güzel bir histi. İleride doktor mu olsaydı acaba?
“Ben doydum. İçerde oturcam, gelcen mi sende?”
“Burda otursak ya?”
Bir cadının önünde dans etmekteydi dakikalar evvel yolda yürürken şarkılar söyleyen kız. Ayağında aynı Derya’nın giydiğine benzer ayakkabıları vardı. Derya filmi sevmişti, içeri geçmeye niyeti yoktu.
“Eyi sen otur. İçerdeyim ben.”
Derya bilerek yanıt vermemişti. Yerinden kalkmadığı takdirde Fuat’ın gitmeyeceğini düşünüyordu. Beklediği gibi olmamış Fuat aldırış etmeden salondan çıkmıştı. Derya birkaç dakika daha ekrana bakmayı sürdürdü. Evlerinde de izleyebilirdi televizyonu, asıl zevkli olan birisiyle bir şeyler yapmaktı. Hem televizyonu her daim izleyebilirdi.
Hole çıkıp Fuat’ın abisinin odasına girdiğinde Fuat’ı camdan bakarken buldu. Pencere açıktı. Fuat kapının açıldığını duyduğu halde arkasını dönmemişti.
Derya yüksek ayaklı somyanın üzerine oturdu. Birkaç dakika hareket etmeden Fuat’ın camdan neyi izlediğini görmeye çalıştı. Odaya kadar gelmişti, şimdi sıra Fuat’taydı onun bir hamle yapması gerekiyordu. “Her şeyi devletten beklememek gerekir” diyordu babası, öyleyse Fuat’ta beklememeliydi. “Devlet ana diyordu” yine babası, “aslen herkesi besleyebilecek kadar kudretli. Çalışılsa, ekilse herkese ekmek var. Çalışmadıktan, çaba harcamadıktan sonra her şeyi devletten beklememek gerekir. Anaların bile çalışan evlatla, çalışmayan evladı ayrı tutması bundandır.”. Daha başka şeylerde söylüyordu muhakkak babası ama aklında bu kadarı kalmıştı Derya’nın.
Fuat camdan öylesine bakıyordu. Sallanan dalları, dut ağacının üzerine tünemiş dut yemiş bülbülden bozma kargaları görmüyordu. Bakmış olmak için bakıyordu yalnızca. Yine bir şey demeden yapmış olmak için yapması gerekeni yaptı, somyanın altına girdi.
Derya, birden bire Fuat’ın somyanın altına neden girdiğini anlamamıştı. Hava karanlık değildi, karanlıktan korktuğu da kesin değildi zaten Fuat’ın. Ne de olsa o bir erkekti, kendisinin korkuyor oluşunu ona da mal etmemeliydi.
Fuat somyanın altında yanlamasına yatıyordu. Sigarayı henüz çıkartmamıştı. Plana göre Derya yanına geldiğinde çıkartacaktı. Somyanın altından Derya’nın küçük ayakları görünüyordu. Kırmızı çorapları üzerinde pembe ve beyaz puanlar vardı. Ayakları birbirine dolanıyordu. Bu iyiye işaret olsa gerekti.
Derya kafasını eğip somyanın altına baktı. Fuat öylece yatıyordu.
“Napıyon sen orada?”
“Heç.”
Derya’ya çocuğun burnu biraz uzamış gibi geldi.
“Ne demek hiç, niye girdin somyanın altına madem?”
“Yok bişi.”
“Yaa, ufff söylesene.”
“Sen anama söylersin gidip.”
İşte şimdi merakı körüklenmişti. Fuat bir şeyler yapacaktı, orasını zaten tahmin etmişti ama yapacağı şeyin ne kadar delice olduğunu bilemiyordu. Sokakta onu öpen çocuk, Arda, gelmişti niyeyse Derya’nın aklına…
“Söylemem akıllım. Söz. Hadi söyle?”
“Yalan sığmıyon de mi?”
“Yalan söylemem ben.”
“Eyi öyleyse, du.”
Somyanın altından çıkıp kapıyı kilitlemişti Fuat. Bir şey söylemeden tekrar somyanın altına girmişti. Derya’nın yüzüne bakmaktaydı, Derya da onun yüzüne.
“E gelsene burya.”
Aklı kapıyı açıp eve gitmesini söylüyordu ama bu günlerde aklı ne dese hep onu kötü duruma düşürüyordu. Hem kötü bir şey yapacaklarını da söylememişti Fuat. Hele bir görsün, beğenmezse çekip giderdi. Derya somyanın altına kıvrılırken, Fuat tişörtünün arasına sıkıştırdığı sigarayı ve cebine koyduğu kibriti çıkartmıştı. Derya ne yapacağını bilemeden sudan çıkmış balık gibi bakıyordu.
“Önden içtin mi sen hiç?”
“Yok.”
“Eyi o zaman içme sen.”
“Sen de içme akıllım, zararlı sigara.”
“Niye ki, buban içmiyor mu?”
“İçiyorr ama o büyük. Büyüklere bir şey olmaz.”
Kibriti ellerinin arasına aldı. Derya izliyordu. Sigarayı dudaklarının arasına tutturdu. Derya hala izliyordu. Kibrit kutusunu açtı. Derya artık izlemiyordu.
“Yakma!” yakarışını yaparken kutuyu elinden almıştı Fuat’ın. Ne zaman cebine koymuştu bu kibrit paketini.
“Sen git, içicem ben.”
“Annen gelirse napcan?”
“Gelmez. Gelse de kapı kitli ki.”
“E biliyor içerde olduğumuzu.”
“Olsun, görmedikten sonra ne dicek ki?”
Kibrit kutusuna baktı Derya. Babasının kibrit çöpünü ve kutuyu tek eliyle tutarak, kibriti parmakları arasında döndürüp yakışı geldi gözünün önüne. Başarıyla yaktığı kibriti sigarasının ucuna yanaştırırdı. Sigarası kırmızı-turuncu karışımı bir renkle tutuşurdu. Kırmızı güzel renkti.
“Ben de içcem o zaman.” dedi ama içmeyi hiç istemiyordu Derya, şimdiye değin aklından bile geçmemişti. Neden böyle söylemişti?
“Olmaz.”
Ne demekti olmaz, Fuat nasıl içecekse o da içebilirdi.
“Olur.”
Bir kibrit çöpü çıkartmıştı bile.
“Etrafı yakcan ver bana!”
Kibritleri sevmiyordu, annesi de tembihlemişti zaten kibrit çöpleriyle oynama diye. Sigarayla ilgili bir şey söylediğini hatırlamıyordu. Annesinin sözünü dinlemesinde bir sakınca yoktu.
“İyi al.”
Kibrit kutusunu uzatırken elleri titriyordu. Anlaşılan doktor olsa bile cerrah olamayacaktı.



























XVI. Tutunamayanlar

Ağzında tuttuğu sigaradan derin bir nefes çekmesiyle, öksürmesi bir oldu Fuat’ın. Yüzünü buruşturmuş yanmakta olan sigaraya bakıyordu. Derya ise meraklı gözlerle Fuat’a bakıyordu. İşin aslı Derya sigaranın tadını merak etmişti. Fuat’ın garip acı bir ifadeyle sigaraya bakması hoşuna gitmemişti, acı mıydı tadı? Öksürmesi bitince sigaradan bir nefes daha çekti Fuat, bu defa yüzü morarmış olsa da öksürmedi. Öksürüğünü içinde saklıyor olmalıydı, yaşına bakmaksızın sözde erkeklik yapıyordu belli ki. Yoğun dumanları üflerken, kötü kokular çıkartarak yanan sigarayı Derya’ya uzattı.
Merakı, Fuat’ın yüz ifadeleri eşliğinde geçmiş olan Derya, bu defa sırf Fuat ikram ediyor diye aldı sigarayı. Ağzına yaklaştırıp narin bir nefes çekti içine. Ağzına dolan şeyden hiç memnun olmamıştı. Öksürdü.
Fuat halen sigaradan derin nefesler çekiyordu. Artık morarmıyor, öksürüğü gelmiyordu. Herkes duruma alışmıştı.
Bu an çok uzun sürmedi. Kapının önünden geçip giden ayak sesleri iki yüreği de hoplatmıştı. Birisini heyecandan, diğerini korkudan… Ayak sesleri uzaklaştığında korku azalmamıştı. Salondaki sesi şöyle böyle duymuşlardı ama ne manaya geldiği açıktı. Fuat’ın annesi onları arıyordu.
Ayak sesleri tekrar duyulmaya başlayıp, kapı kolu ağır aksak aşağı inerken Derya’nın beti benzi atmıştı. Fuat nispeten soğukkanlı görünüyordu. Gören büyümüş de erkeklik yapıyor diyebilirdi. Buna rağmen Fuat kısa zamanda yaptığı plana güveniyordu. Nasıl olsa kapı kilitliydi. Plana göre birisinin gelmesi durumunda ses çıkartmayacaklar, açık camdan terasa, oradan da dut ağacından aşağıya ineceklerdi. Derya bugün iyi ki ağaca çıkmıştı!
Kızı hemen evine yollayıp, kapıdan hiçbir şey olmamış gibi girecekti Fuat. Annesi ne ara dışarı çıktığını soracak olursa “Ohoo, çok oldu görmedin mi?” diyecekti. Kapının niye kilitli olduğunu soracak olursa “bilmediği” yalanını atacaktı. Camdan girip, kapıyı açmayı önerebilirdi. Zor durumda kalması halinde abisine bile yıkabilirdi suçu. Ne de olsa annesi onun sigara içtiğini biliyordu…
Fuat her şeyi hesaba kattığını düşünüyordu ama hiçbir şey beklediği gibi gitmemişti. En basitinden hesaplamaları sırasında çokça güvendiği ve kilitlediğini sandığı kapının durumunu atlamıştı. Abisinin onu boğmaya çalıştığı günün akşamında rahat batmıştı, ah şu dili yok muydu? Olayın üzerinden yirmi gün bile geçmemişti, nasıl olup da olanları hatırlamadığını Tanrı bilirdi.
“Abim bira içiyor” diye babasına koşmuştu! Abisi ise babasının gazabından kurtulabilmek için odaya kaçmıştı. Adam, oğlunun peşini bırakmayıp kapıyı zorlarken kilidin dilini tutan kısmı da kırmıştı…
Annesi kapının kolunu indirirken seslendiğinde; bu anlık zaman zarfında Fuat abisi, babası ve bira ile ilgili olayı net bir şekilde hatırlamıştı ama artık çok geçti.
“Allahın belasııı. Bok deliklerine sıçılasıcaaaa. Başıma şimdi de sen mi mazarat olacannn?”

















XVII. Sigara Öldürür

Kadının ağzından çıkanları kulağı duyuyor muydu? Kızı böyle bir şey yapmış olamazdı. Tamam, son zamanlarda yaptığı çok fazla yanlış vardı ama bu…
“Yo yo, hayır, hayır!”
“Ben gendi gözlerimle görmeseydim inanmaz idim. Nası ettiler bilmiyom.”
“Nerede şimdi?”
“Nangisi?”
“Sizinkinden bana ne!”
“Yatak odasında… Gapı kitli.”
Eğer yanlış bilmiyorsa yatak odası evin yan tarafına bakıyordu ve orada bir balkon vardı.
“Ne? Balkondan at—“ sözünü tamamlayamadan Hilal yerinden fırlayıp salondan çıkmıştı. Yatak odasının kapısını zorlamaya başlamıştı, açılmıyordu lanet. O an arkasından gelen bir el kilide anahtarı soktu.
Kapı açılırken kan beyninden başka bir yere gitmiyor gibiydi, kafası patlayacaktı. Tam karşısındaki balkon kapısı kapalı görünüyordu. Kapının solundaki yatağın üzerinde oturmaktaydı kızı. Ağlamıyordu, ağlamışa da benzemiyordu. Atlamışa hiç benzemiyordu…
Kapıdan girenin annesi olduğunu görünce sevinmişti Derya. Tüm bu yanlış anlamalar zincirini annesine olayı anlatarak düzeltebilirdi...
“Annecimm.”
“Kapa çeneni! Yürü çabuk!”
Annesi, Derya’yı kolundan sıkıca tutmuş sürüklemeye başlamıştı.
Bu da ne demekti şimdi? Annesi de mi yanlış anlamıştı her şeyi? Ne anlatmışlardı ona? Konuşmak istediyse de boğazından aşağıya gidiyordu tüm sesler. Dili lal olmuştu, gözlerine yaşlar doluşmuştu. Konuşmasına fırsat verilmiyordu ki!
Hol boyunca yürürlerken Hilal’in kan akışı bu defa tersi yönde akmaya başlamıştı. İçinin boşaldığını hissediyordu! Neler söylemişti bu kadın öyle! Hâlâ aklı almıyordu kızının böyle bir şey yapmış olmasını…

Sarı sıçanın abisi gelmişti kapıya, annesi çağırıyormuş, önemliymiş, acele gelmesi gerekiyormuş. Kızının başına bir şey gelmiş olabileceği düşüncesi belirmişti gözlerinin önünde. Çocuğuna kanına canına bir şey olup olmadığını sormuştu Hilal ama bilmiyordu genç. Sadece gelmesi gerekiyormuş, önemliymiş. Ayağındaki terliklerle fırlamıştı evden, koşturarak gitmişti betonarme eve. Merdivenleri pervazlardan tutmaya bile gerek duymadan koşturarak çıkmıştı Hilal. Kapıyı çalmamış, ipi çekerek girmişti içeri.
Sarı sıçanın anası olacak kadın holde bir aşağı bir yukarı yürüyordu Hilal geldiğinde. Endişeli görünüyordu. Hilal vakit kaybetmeksizin kızını sormuştu, bir şey mi olmuştu, başına kötü bir şey mi gelmişti?
Kadıncağız karşısında eli ayağı boşalmış kadını gördüğünde utanmıştı. Nasıl anlatacaktı bu olayı ona? Ne diyecekti de…
“Bir şeyciği yok gızının. Gonuşcaz sadece senlen accık. Gel hele şöyne.”
Kadının yanıtı Hilal’in yüreğine bir miktar su serpmişti. Madem kızına bir şey olmamıştı ne demeye böyle aceleyle çağırtmıştı?
“Kızıma bir şey olduysa söyle—“
“Başlatma şimcik gızına da sana da haa! Otur önce bi şöyne!”
Sesi kendinden emin bir şekilde yüksek ve emredici bir tonda çıkmıştı kadının. Hilal söyleneni yapmaktan başka çare bulamayıp oturmuştu somyaya.
Kadın yalan söylüyor olmaktan ötürü üzülmemişti. Yapması gerekeni yapıyordu. En mantıklısı iyice sakinleştirdikten sonra anlatmaktı her şeyi, ne olsa kadın gebeydi.
Sürahinden bir bardak su doldurup Hilal’in önüne koydu.
“İç!”
Hilal yine o emredici tondaki sesten ürkmüş ve içmişti suyu. Yüreği biraz olsun sakinlemişti.
“Eyi misin?”
“İyiyim.”
“Eyi o zaman.”
“Anlatsanıza ne oldu?”
Kadın, Hilal’in hemen dibine oturdu. Bir süre başını öne eğip bekledikten sonra anlatmaya başladı.
Hilal dinlediği şeyin ne olduğunu bile anlamamıştı ilk başta. Savcı, dul kadın, bir kız, bir köy ve uğursuz mu ne boş bir arazi. Bunlardan ona neydi? Niye anlatıyordu bunları? Bunca acele ettirmesinin nedeni bu muydu yani? Deli miydi bu kadın? Kadın hiç istifini bozmadan aynı tonda anlatmayı sürdürüyordu.
“Neysem ne. Sonnaki gün her şeyi ayarlamış savcı. Biz bilmeyoz tabii. İki tane de herif bulmuş tee öteki gasabadan. Bizim göylü yanaşmaz zatti. İki herif akşama gadar gayaları toplayacaz deye uğraştı. Savcıya “etme” dediler dinlemedi, donuz gibi bilirim demiş ama hurafe bunlar demiş. Vazcaydılar sonunda dil dökmekten. İki amele işi bitirip getmiş gece, biz görmedik. Sabah oldu ne gelen va ne giden. Sonra öğrendik savcı da getmiş.” Dedikten sonra kadın ufak bir ara verip bekledi. Sanki bir şeyleri hatırlamaya çalışır gibiydi. “Savcı neye getti bilemedik heç. Garısını da çocuğunu da almış getmiş. O gayaları geri kim godu o uğursuz yere onu da bilmedik. Bi gün baktıg ordaydılar. Kimse de sormadı zatti. İşi garışdıranlar gettiydi, her şey normale döndüydü. Eyi belledin mi bunu?”
“Hııı.”
Hilal, hikâye bittiğinde boş gözlerle kadına bakıyordu. Niye anlatıldığını ve ne denilmek istendiğini anlayamamıştı. Deli saçmasına benziyordu anlatılanlar. Ne zaman ki “Çocukları aşağıda” diye başlamıştı cümleye, o an soluğu kesilmişti Hilal’in. “Hatce hanım olmayaydı yanımda ben gözlerimi gapardım ama bilyon burası küçük yer, laf olur…” diye bitirdiğinde Hilal beyninden vurulmuşa dönmüştü. Ufacık çocuklar ne demeye… Nasıl? Niye?

Hilal betonarme evin merdivenlerinden inerken kadının anlattıklarını tekrardan düşünüyordu. Kadının çocukların ne yaptığını anlatmadan evvel neden o eski hikâyeyi anlattığını galiba şimdi anlayabiliyordu. En azından oradaki güzel kızın makûs hikâyesini anlamıştı. Yine de işin o raddeye varabileceğine inanmak istemiyordu! İki küçücük çocuğun yaptığı bir yaramazlıktı bu. Affedilemezdi, cezalarını çekeceklerdi ama yine de tüm geleceklerini ambargoya alacak bir şey miydi bu? Bu Allah’ın unuttuğu küçücük kasabadaki insanlar kulaktan kulağa, dudaktan dudağa, salyalarıyla bir sele neden olurlar mıydı? Bu iğrenç yapış yapış sel onları ve geleceklerini önlerine katıp yutar mıydı? Lanet olsun! İki küçücük çocuktu bunlar, oyundan öte ne yapmış olabilirlerdi ki!
Hilal, midesi bulanır halde küçük kızına baktı. Mide bulantısının sebebi kesinlikle kızı değildi. Yavrusunun o masumane yüzü, dağılmış sarı saçları, ağlamaktan bitap düşmüş görüntüsü… Ondan her ne olursa olsun iğrenemezdi, hele ki şu şartlar altında.

Azarlanarak dışarı sürüklenmiş olmasına rağmen Derya’nın minik eli annesinin eline kenetlenmişti. Sıkı sıkıya tutuyordu annesinin elini, annesi de kızının elini. Sanki ikisi de birbirini kaybetmekten korkar gibiydi ki korkuları yersiz değildi…
Tüm bu yaşanan olaylar, çaresizlik hissi başını döndürmüştü Hilal’in. Kızının elini bırakıp bir nebze olsun durdurabilmek için dönen dünyayı, başını tutmaya yeltendi…
Boştaki eliyle de merdivenlerin pervazına tutunmayı düşünüyordu. Kafasından geçen onlarca şeyden ötürü müdür bilinmez, bu düşüncelerini eyleme geçiremedi.

Hilal elleri ile pervazı tutmaya çalışmış ama başarılı olamamış boşa çıkan eli istemsizce karnına gitmişti. Hissettiği titreşimler gözlerini doldurmuştu. Vücudu betonarme merdivenlerden aşağı süzülürken arkasından kocaman açılmış gözlerle kendisine bakan kızını gördü. “Gitmemiz gerek, hem de hemen!” diye haykırmak istediyse de muvaffak olamadı. Çoktan zemine çarpmıştı…

















XVIII. Kişi Oyunu

Az kalsın uçuyordu aşağı! Merdivenlerden koşarak inmek hiçte akıllıca bir fikir değildi. Yarım saat önce çıkmış olsa böyle koşturması gerekmeyecekti Gözde’nin. Öyle de yapması gerekiyordu zaten. Bilgisayarın başından bir türlü kalkamamıştı. Zaten “o” yine gelmemişti, niye beklediğini bilmeden bekliyordu her gün onu…
Gözde durağa vardığında otobüsü kaçırdığını anlamıştı. Sıradaki otobüs henüz çalışmıyordu bile. Otobüse bindiğinde içeride şoförün tam arkasındaki koltukta iki genç ve arka beşlide bir yaşlı amca oturuyordu. Önceki otobüs beş dakika önce kalkmış olsa gerekti. Beş dakika daha erken çıkabilirdi evden, çaresiz bir şekilde saatine baktı. Kesinlikle bir önceki otobüste olması gerekiyordu! Yapabileceği bir şey yoktu, olan olmuştu tadını çıkarmaya bakmalıydı artık.
Öğrenci akbilini basıp hemen şoförün çaprazındaki koltuğa oturdu. Kendisinden sonra binen ilk kişiyle birlikte oyuna başlamıştı. Gözde’nin favori oyunuydu “bipleyen insanlar”…
Oyun aslen basit ama bir o kadar da zordu. Basit tek bir kuralı vardı oyunu oynayacak kişi yerini aldıktan sonra, tahminlerini bitirene kadar gözlerini kapalı tutmalıydı. Otobüse adımını atan kişinin oturduğu an’a kadar elden geldiğince profilini çıkartmak üzerine kurulu bir oyundu.
İett otobüsündeyken oynamaya bayıldığı yegâne oyundu bu Gözde’nin. Adını “bipleyen insanlar” koymuştu çünkü her insan bipliyordu ve herkesin bipleyişi farklıydı. Özellikle şoförün hemen çaprazındaki koltuğa oturuyordu bu oyunu oynayabilmek için. Eğer orası doluysa hemen kapının dibinde yer alan garip boşluğa ilişiyordu. Genellikle erkeklerin, otobüs çok dolu olduğunda durduğu bu yerde bir kadının, boş yerler olmasına rağmen durması şoförleri rahatsız etse de bir şey demiyorlardı.
Gözde yaptığı bunca fedakârlığının sonucunu almış, kendini o kadar geliştirmişti ki bu oyunda, artık gözlerini kapatıp akbilin biplerinden, tıkırtılardan, anahtarlık şıngırtılarından, koku ya da konuşmalardan otobüse binen kişilerin nasıl birer insan olduğunu yüzde doksan dokuz doğrulukla tahmin edebiliyordu ya da en azından öyle zannediyordu.

“İsteksiz iki kısa bip, evet yeni konuğumuz, muhtemelen kendisinden çok da farklı olmayan, bir öğrenci. Adaletsiz dünyanın acımasız çarkları arasında yeni bir dişli olma adayı yeni bir mizaç. Tıkırtıdan anlaşıldığı kadarıyla bir kız, tırnağı akbile çarpıyor. İlk adımıyla birlikte kendisine bakmayı seven biri olduğu anlaşılıyor. Topuklu ayakkabıları var ama çok da yüksek değiller gibi, adımlarını hızlı atabiliyor. Yanından geçerken kokusu çalınıyor burnuna. Alışveriş merkezlerinde test parfümlerini sunarken hepsine aşinalığı olduğundan kolayca biliyor, bilinen bir parfüm zaten: Channel Number 5. Eldeki verilere göre kadınsı görünmekten hoşlanıyor ama yaşının on dokuzdan fazla olduğunu söylemek zor. Kot pantolonun hışırtısı ve büyük deri omuz çantasının etrafa çarpış sesi duyuluyor. Yaşı daha büyük olsa etrafa çarpmamak için özen gösterirdi, ne de olsa bir otobüste yürümeye çalışıyor, üstelik insanların alımlı ve bakımlı kadınlara olan ilgisini bilebilecek durumda da değil. Ufak da olsa bir ihtimal dikkat çekiyor olmak hoşuna gidiyor olabilir… Gözde yine de yaştan yana kullanıyor hakkını. Koridor pek geniş olmamasına rağmen yürümekte zorlanmıyor, hiç yoktan bedenini rahatça hareket ettirebiliyor, demek ki kilolu değil ve hatta hemen dibinde oturan gençlerin sesi kesildiğine göre güzel bir kız. Gerçi erkeklerin güzellik anlayışı çok çeşitli olabiliyor ama boyu bir altmış civarlarında elli kiloyu geçmeyen az biraz kendine bakan her kız güzel sayılabilirdi otobüs içinde…
Sesler ve kokular bulanıklaşmaya başladığı anda gözlerini açıyor Gözde. Tahminlerinde neredeyse hatasız… Tek yanılgısı kızın boyu konusunda oluyor. Topuklu ayakkabılarına rağmen oyun arkadaşının boyu bir altmış varmış gibi görünmüyor. Gözde kendi boyu ve kilosuyla otobüste bulunan tüm cisimleri boyutlandırmayı çok evvelden yalayıp bitirdiğinden artık onları rahatlıkla ayrıntılı boy ve kilo analizi için kullanabiliyor. Kızın boyunu “inecek var” butonlarına göre orantılıyor; üç dört santim topuk payı çıkartılacak olsa bir elli üç-elli beş olduğu söylenebilir. Gözde erkeklerin boy/güzellik oranlarını revize etmeyi bırakıp önüne dönüyor. Gözlerini kapatıp yeni oyun arkadaşının gelmesini bekliyor.
Kendinden emin iki bip, tok anahtarlık şıngırtısı ve adımlarını sert basan bir erkek. Otuzlarının sonlarında olması muhtemel, kendine güveni ayaklarını yere bastıkça iyice kendini belli ediyor. Etrafın ona bakış açısına önem veriyor. İyi bir işi var ama henüz araba alamamış belli ki parasını başka şeylere harcıyor. Anahtarlığındaki anahtarların tok sesinden çelik kapılı bir evde oturduğu ve bu evinde muhtemelen bir site içinde olduğu belli… Aynı zamanda iş yerine ait anahtarları da yanında taşıyor. Şirketteki odasının anahtarı olsa gerek asıl tok sesin kaynağı. Plazalardaki büyük şirketlerdeki kapıların kilitlenemeyeceği belli demek ki daha küçük çaplı bir şirkette çalışıyor. Beş-on çalışanlı samimi bir ortamda şef olması olası, yine de yeni tanıştığı birisine kendisini üst düzey yönetici olarak anlattığına şüphe yok. Hışırtıdan anlaşıldığı kadarıyla takımı fazlaca iddialı ve kaliteli... Tıraş kolonyası ve hafif bir koku karışımı geliyor yalnızca. Özel bir parfüm olmadığı açık, demek ki kendisine bakışı yalnızca dış görüntüsüyle sınırlı… İnsanların onu yakından tanımasını istemiyor olması işten bile değil. Kadınlarla uzun birliktelikler kurmak yerine yalnızca vakit geçirmeyi istediği aşikâr. Boyu uzun olsa gerek adımlarını büyük atıyor, aynı zamanda koridorda yürümekte biraz zorlanıyor; kilo olarak biraz fazlası var demek ki. Sporu lise yıllarında bırakmış, belki yalnızca arada bir arkadaşlarıyla halı sahada top oynamıştır birkaç sene evvelsine kadar. Şimdilerde ise spordan anladığı, muhakkak kendini güvenli ve ulaşılamaz hissettiği sitedeki dairesinde, büyük ekran televizyonu karşısında fastfood, cips ve bira eşliğinde izlediği futbol maçlarıyla sınırlıdır.
Yine sesler ve kokular silikleşiyor… Arkasına dönüp baktığında Gözde’nin yüzünde kocaman bir gülümseme beliriyor. Her şey tamı tamına tahmin ettiği gibi. Yüzde sıfır hata…”

Önüne döndüğünde şansının döndüğüne dair emareler vardı. Şoför erkenden gelmişti ve oldukça sinirli görünüyordu. Bu gerçekten iyiye işaretti. Hâlâ vaktinde yetişme şansı vardı. Ne de olsa insanlar sinirliyken, yaptıkları işleri daha haşin yaparlardı…
Şoför otobüsü çalıştırdığında, Gözde artık oyununu istediği şekilde oynamasına imkân olmadığını biliyordu. Otobüsün gürültüsü çoğu ayrıntıyı gizliyordu. Bugünlük bu kadar oyunun yeterli olduğuna kendisini inandırmaya çalıştı. Kulaklıklarını takıp dijital müzik çalarının “play” tuşuna bastığında yeni bipler kulaklarında çınladı. Şarkıları söyleyenlerin söyleyiş biçimlerinden karakter tahlili yapılabilir miydi acaba?
“Lullaby” biterken Gözde saatine baktı, 8:47. Eğer trafik açılmazsa işe yine geç kalacaktı... Bu defa işten kovulma riski oldukça yüksekti. Bir önceki seferinde -ki üzerinden çok geçmemişti- patronu oldukça sert konuşmuştu. “Pek para kazandırmayan bir iş nasıl olsa, başkasını hem de daha iyisini bulurum” baloncukları canlandı zihninde. 8:56. Belki hala geç kalmama, işinden olmama şansı vardı. Kapıya diktiği gözlerini “Dikkat otomatik kapı çarpabilir” yazısından ayırmadan otobüsün kapısı açılır açılmaz rüzgâra karşı rüzgâr gibi esmeye başladı Gözde.
8:59. Bir günü daha kurtarmıştı işte. Büyük siyah kapıyı açan güvenlik görevlisine bakmadı bile, metal detektöründen çantasını yan tarafa koyup öyle geçti ama yine de, yine… Biiipppp.
Lanet olası alet! Her seferinde istisnasız ötüyor zaten! Yine üstünün aranacak oluşu yetmezmiş gibi, siyahlar içindeki Nazi tıraşlı bir mankafa arıyor üzerini. Ayrımcılıklara alışık olsa bile bu ikircik midesini bulandırıyordu. Burada çalışmayan ama buraya gelen diğer tüm kadınlar metal detektöründen yeri göğü inleten biplerle geçseler bile onların üstünü arayan olmuyordu. Dünyaya biplemek istiyordu Gözde, görevlinin elleri yine göğsünün üstüne geldiğinde. Adamın yüzünde aptal bir sırıtış peydah olmuştu, aleti sertleşmiş olsa gerek.
“Tamam, geçebilirsin” diyen adam tatmin olmuşa benziyordu. Baş edebileceğini bilse, daha da önemlisi kendi ayakları üzerinde durabileceği başka bir iş bulsa yumruğunu geçirirdi hiç düşünmeden. Onun yerine “bu defa son!” diyor kendi kendine Gözde, on ikinci defa…
Gözde’nin kaleye girmesine yalnızca bir kapı kalmıştı. İçeriye girdiği anda adına müzik dedikleri kirletilmiş ve çarpıtılmış çöple baş başa saatler geçireceği düşüncesi, Gözde’nin ağrıyan başından biplemeler getirmeye yetiyordu.
Derin bir nefes alıp, kapıya doğru yanaştı, bir diğer güvenlik görevlisi açıyordu son kapıyı. Ağır alkol ve sigara kokusunun olduğu bu yerin dibindeki “cennet”ten yukarıdaki cehenneme doğru müzik akmaya başlamıştı... Yüksek sesli ve anlamsız…
Gözde görevlilere ait arka tarafa gizlenmiş odaya yönelmişti. Müdür, görevli odasının hemen yanındaki odasında oturmuş her zamanki gibi birileriyle bir şeyler konuşuyordu. Bu kadar konuşacak ne bulduğuna dair hiçbir fikri yoktu Gözde’nin. Başıyla hafif bir selam vermişti mecburiyetten, müdürün bakmıyor olduğuna adı gibi emin olduğu halde. Hazır vaktinde yetişmişken boşuna zıtlaşmaya gerek yoktu…
“Görevli olmayan giremez!” yazan kapıyı ittirip içeriye girdi. Selma’nın çoktan hazırlanmış olduğunu gördü. Selma gibi kızlar yüzünden kendisinin kötü göründüğüne emin olmuştu bir kez daha. “Sadece bir defa dakik olmasalar ölecekler sanki” diye düşündü. Her şeyi düzenli yapmaları gerekiyordu bu tiplerin.
Selma’nın bu işe delicesine ihtiyaç duyduğundan, gece eve dönerken yolda her an ne gibi tehlikeler atlattığından bihaber, kendince yorumlarda bulunuyordu Gözde. Hâlbuki Selma’nın evinin halini, kocasının içkisini ve arkasından gelen acıları bilse hiçbir şey söyleyemezdi. Geceleri beşikte annesi gelene değin ağlayan çocuğunu duysa bir daha gıkını bile çıkartamazdı ama işte hayat, çoğu şey dışarıdan bilinmez bir şekilde bilene acısını yükleyip, ağır aksak yürüyüp gidiyordu…
Gözde’nin üzerini değiştirmesi bitmeden müziğin sesi artmaya başlamıştı. İçeride ses denemeleri ve son kontroller yapılmaktaydı her zamanki gibi. Uzun bir gece daha Gözde’yi bekliyordu. İşe niye bu saatte gelmesi gerektiğine dair bir fikri yoktu Gözde’nin. Saat henüz 9:30 ve içeride çalışanlar dışında kimsecikler yoktu. Çalışanların mı ondan alışveriş yapması bekleniyordu! Dışarıda 5 TL’den satılan sigaraya 15-20 TL vererek hem de? Nazi tıraşlı güvenlik görevlisine karşılığında elleme şansı verilmiş olsa bir tek o sigara alırdı muhtemelen Gözde’den.
Gözde, içinde çeşitli marka sigaraların ve puroların bulunduğu kutuyu alarak yetkili bir kişi edasıyla kapıyı iterek dışarıya çıktı. Dışarı çıktığı anda müziğin sustuğunu fark etti. Muhtemelen müdür yine anlamsız nutuklar vermek için çalışanları toplamıştı. Bu defa azarı yiyeceğine şüphe yoktu, işe geç kalmamıştı ama toplantıya geç kalmıştı. Olacağını bilmediği bir toplantıya geç kaldığı için azar yiyecek olursa bu defa istifa edecekti, başka yolu yoktu!
Tahmininde yanılmamıştı Gözde, masaların ve barın bulunduğu geniş alandaydı tüm çalışanlar. Müdür de ortada bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Gözde sessizce yaklaştı ve dinlemeye koyuldu.
Krem Lacoste gömlek üzerine lacivert spor bir ceket giymiş olan müdür bugünün ne denli önemli olduğunu anlatıyordu. Normal müşterilerin yanında oldukça önemli misafirler gelecekti. Zevksizlik abidesi kanvas pantolonun ceplerindeki ellerini çıkarıp parmağıyla oturacakları locayı işaret etmişti. Barın sahneye bakan tarafındaki locada oturacak olan müşterilere hizmetin öncelikli olduğunu da eklemişti. Hesap içki başı istenilmeyecek, içtikleri bir kenara not alınmakla yetinilecekti yalnızca. Etraflarında oluşabilecek hengâmeyi önlemek için güvenlik özel olarak o civara ağırlık verecekti. Herhangi bir aksilikte kimsenin gözünün yaşına bakmayacağını tehditkâr bir şekilde salladığı işaret parmağını herkese göstererek anlatmıştı. “Şimdilik bu kadar” dedikten sonra herkes dağılmıştı.
Gözde geleceklerin kim olduğunu merak bile etmemişti. Zaten ara sıra böyle önemli müşteriler gelirdi. Genellikle yaşı bir diskoya hiç de uygun olmayan zengin iş adamları ve eşleri olurdu bunlar. Kendilerine ayrılan locada aşırı yüksek müziğe aldırış etmeksizin konuşmaya çalışır, karşılarındakinin söylediklerini duymadıkları halde kahkahalar atarlardı. Gözde açısından önemli olan bu müşterilerin puroları veya sigaraları bittiğinde o civarda olmaktı. Gerisi lafügüzaftı.
Gözde diğer çalışanların arasından göze çarpmamaya özen göstererek merdivenleri tırmandı. Müşteriler gelene değin beklemesi gereken yere yöneldi. Giriş kapsının karşısındaki bir standın arkasında durması gerekiyordu. Etrafı ışıklı bu standın ortasında dikilmek, panayırlardaki ucubelere benzediğini düşünmesine yol açıyordu Gözde’nin. Yanıp sönen lacivert mor kırması ışıklar yüzüne vurdukça asabı bozuluyordu. Kendini kötü hissedeceğini bildiği halde çıktı standın arkasındaki platforma.
Bedenen çıkamadığı bu ortamdan zihnen çıkmak en iyi şeymiş gibi görünüyordu ama bunu yapmak oldukça zordu. Bir yandan müzik, diğer yandan yanıp sönen spotlar ve etrafındaki mor hale! Kademeli bir şekilde buradan uzaklaşması gerekiyordu. Her seferinde farklı yollardan gitmek gerekmesi de ayrı bir dertti. Zihnindeki özgürlüğe açılan ilk kapıyı aralamak her daim yeni bir anahtar istiyordu.
Bu sebeple önce yakın geçmişine doğru yorucu bir yolculuğa çıkmayı tercih etti. Yolculuğun sebebi ayakta beklemekti. Şimdiye kadar yaptığı tüm işlerde hep ayakta beklemek zorunda kalmıştı. Şu ana kadar bunu fark etmemiş olması ayrı bir aymazlıktı ya… Büyük alışveriş merkezlerinde, dışarı çıkmadan önce üzerlerine bir şişe dolusu parfümü boca etmiş kadın ve erkeklere, burunları koku alma duyusunu yitirmiş olmalarına bakmaksızın parfüm sıkmaya çalışarak ürünü tanıtmaya çalışmak… İşlek caddelerde elinde hediye olarak limon sıkacağıyla hayata dair en ufak bir fikri olmayan insanlara hayatın anlamından daha zor sorular sorarak anket yapmak… Marketin ortasında elektrikli mangal üzerinde kızarttığı sosis ve sucukları kürdanlara geçirip, günlerini o market senin bu market benim indirim peşinde koşan insanların ağzına sokmaya çalışmak…
İstisnasız tüm işlerde ayakta durduğu gerçeği canını sıkmıştı. Bu hayatta oturma şansını sadece diplomasını elde ettiğinde sağlayabilecekti görünüşe göre. Diplomasını alabilmesi için paraya ihtiyacı vardı ailesinden böyle bir şey istemeyeceğine ve o istemediği sürece de ona bir şeyler göndermeyeceklerine göre bunu ayakta bile olsa çalışarak sağlamak zorundaydı.








XIX. Hayatta Kalmak

Yakın geçmişte ve uzak geçmişte, şimdi ve hiçbir zaman ailesinin Gözde’ye tam manasıyla desteği olmamıştı. Üniversitede kendi parasıyla okuması dâhil, ayakta durabiliyor oluşunun tüm müsebbibi ta kendisiydi. Bu başarıları polis emeklisi babası veya… annesinin tam olarak ne olduğuna dair bir fikri yoktu. İnsanlar ev hanımı diyorlardı ama annesinin ev ve hanımlıkla ilişkisini hatırlamakta güçlük çekiyordu Gözde. Sonuçta bu başarıları, polis emeklisi babası veya bi şeyci annesiyle paylaşmaya niyeti yoktu.
Gözde çocukluğu boyunca tüm Türkiye’yi gezmişti. Bir şehirde iki seneden fazla kaldıkları olmuyordu. Tam ortama ayak uydurmaya başladığı sırada babasının tayini çıkıyor, yeni bir şehirde yeni bir düzen kurmaya çalışıyorlardı. Gözde bir müddet sonra düzen kurmanın mantıksızlığına karar verip, düzensiz bir insan olmakta karar kılmıştı. Okulda hiçbir arkadaş edinmiyordu artık. Bu sayede o şehirden ayrıldığında arkasından ağlanıp sızlanan, onu özlediğini söyleyen bir süre sonra bir daha haber alınamayan arkadaş müsveddeleri de olmuyordu.
Düzensizliği annesinden kaptığı bir hastalık olarak görmek de mümkündü. Annesinin ona ilgi gösterdiği dönemleri hayal meyal hatırlıyordu. Sabah okula gitmesi için kaldırışını, üzerini giydirişini, kahvaltı yaptırıp kapı eşiğinde öpüşünü, arkasından el sallayışını...
İlkin sabahları düzensiz bir şekilde kaldırmaya başlamıştı annesi, kendiliğinden kalkmaya alışması bu döneme rastlıyordu Gözde’nin. Sonraları üzerini kendi başına giyinmeyi, okulda simitle kahvaltı etmeyi ve bir sürü şeyi öğrenmişti Gözde. Zaten bir süre sonra da annesini ayakta görmemeye başlamıştı.
Akşamları eve geldiğinde genellikle annesini kendisinden geçmiş bir halde salondaki kanepede uyurken buluyordu. Alkolün ne olduğunu bu dönemde öğrenmişti. Daha önce eve alkol girdiğini bile görmemişti. Alkolün zararları temalı TRT programlarının niye yayınlandığını, ne denli önemli olduklarını anlamak için çok vakit geçmesine gerek kalmamıştı. Annesi olur olmadık sebeplerden tartışmalar çıkartıyor, karşılıklı şiddete başvurulan, yanarlı dönerli döner bıçaklı bol kırdılı kavgalar çıkıyordu annesi ile babası arasında. İlk seferinde bunun annesine bir ders olacağını düşünmüştü Gözde. Belki bu sayede alkolden uzak durabileceğini bile tahayyül etmişti.
Bir sonrakinde de, ondan sonrakinde de… Bunun hiç kimseye hiçbir faydasının olmadığını görene değin... Annesinin dayak yiyişine üzülür olmaktan da vazgeçmişti. Babası bir fiske dahi atmamıştı Gözde’ye. Bu kadar çok içmezden önce annesine vurduğuna da şahit olmamıştı Gözde. Annesinin neden içtiğini anlayabilmek için kavgaları dinliyordu başlarda. Tartışmanın hiç olur bir nedeni olmadığı gibi hangi anda kavgaya dönüştüğü de anlaşılmıyordu. Tek duyulan bağırışlar oluyordu. Tartışmanın başlangıcı kürdan olabileceği gibi babasının geç gelişi, yemeği yemeyişi, televizyonun sesinin çok fazla açık oluşu, babasının yatmaya gitmek isteyişi de olabiliyordu.
Bir akşam babasıyla televizyon izlerken; “Baba, annem neden bu kadar çok içiyor?” diye sormuştu.
“Sinirleri bozuk olduğu için. Bir süre sonra düzelecektir, her şey düzelecektir merak etme birtanem” demişti babası. Babasının sözüne delicesine güvenmek istiyordu Gözde ama annesi içmeye başlayalı haftalar geçmişti ve siniri hiç geçecek gibi görünmüyordu, hiçbir şeyin iyiye gittiği söylenemezdi. Sinirini bozan her ne idiyse çok geç olmadan geçse iyi olacaktı.
Bir gün yine bol gürültülü bir kavganın ardından babası kapıyı vurup çıkmıştı. Ne o gece ne de sabahı, akşamı, sonraki gecesi babası eve gelmemişti. Ondan sonraki gün de gelen giden olmamıştı. Gözde babasını merak ediyordu; annesine sormaya çalıştıysa da onun hiçbir şeyi gördüğü yoktu. “Git başımdan!” demişti yalnızca. Annesinin babasını aramak yerine neden akşama kadar evde durduğunu anlamaya çalışıyordu. Hiçbir mantıklı açıklama getiremiyordu kendince. Annesi evden dışarıya sadece içki almak için çıkıyor, her seferinde daha fazla içkiyle gerisin geri dönüyordu. Babası içki yüzünden gitmemiş miydi, o halde neden hala içiyordu annesi?
Gözde okula gitmek üzere dışarı çıkıyor tenha bir yerde oturup gözyaşı döküyordu. Her şey ters gidiyordu hayatında. Babası gideli bir hafta olmuştu. Ümitlerini çoktan yitirmişti. Çantası sırtında amaçsızca sokaklarda yürüyordu. Okul vakti olduğu halde sokakta dolaştığını gören bazı insanlar laf atıyor, kimisi yoluna çıkıp “okula niye gitmiyorsun”, “anan baban nerde senin” diye soruyordu.
Hiç kimseyi tanımadığı bu aptal şehirde, etrafta gezmesini bile hazmedemeyip her şeye burnunu sokan insanlardan sıkılmıştı. Oyalanabilecek hiçbir şey bulamıyordu, dertleşip bir şeyler paylaşabileceği kimi kimsesi yoktu Gözde’nin. Yalnızlığın tanımlarını yapışı bu dönemlere denk gelmişti. Değersiz ve kimsesiz olmak… Yapayalnız… Ölmek…
Hava kararınca içi umut dolu bir şekilde eve dönüp, babasını evde göremeyince odasına kapanıp yorganın altında ağlıyordu. Ağlamanın hiçbir şeye çare olmadığını da böylelikle öğrenmişti…
Okula gitmediği koca bir haftanın ardından, kendi yaşındakilerin girebileceği yalnızca bir yer olduğunu öğrenmişti. Okuldan kaçan erkeklerin gittiği sığınaklar “internet kafeler”! Kızlardan oralara giden hiç yoktu ama her şeyin bir ilki olması gerekiyordu. Esmer bir çocuğun arkasından daha önce hiç bilmediği internet kafeye girmişti. Bilgisayarlardan haberdardı ama neler yapabileceğine dair bir fikri yoktu. İnsanların birbiriyle yazışabildiklerini duymuştu bir aralar televizyonda. Esmer çocuğun hiçbir şey demeden bir bilgisayarın önüne oturduğunu görmüştü. Daha önce de gelmiş olsa gerekti, Gözde’nin ayakları o anda ters istikamete yönelmişti. Çekingen sayılmazdı ama girişken olmadığı açıktı.
Ayağına kadar gelen para kaynağı çocuklardan birisinin kapıdan çıkmak üzere olduğunu gören kafe sahibi hemen atılmıştı. Kız ya da erkek parası olan herkes onun dükkânına hoş gelmişti. Saati iki yüz elli bin liraydı…
“Hoş geldin, gel gel çekinme.”
“Şey, ben insanlarla yazışmak istiyordum.”
“Tamam, gel otur şu bilgisayara…”
Kafe sahibi on dakika gibi kısa bir sürede Gözde’nin ihtiyacı olan her şeyi göstermişti. Eliyle tuttuğu şey ile ekrandaki çizgiyi hareket ettirebiliyordu. O çizgiyi Mirc isimli programın üzerine getirip iki defa tıkladığında arzuladığı şeyin yarısını yapmış oluyordu. Sohbet odalarına kendisi giriyordu. Girilen yerlerde sağ taraftaki listede isimler vardı. Onlara sağ eliyle tuttuğu aletle (Meys gibi bir şey diyordu adam inatla ama ne demek istediğini anlamamıştı Gözde) çift tıkladığında onlara özel pencere açılıyordu. Önündeki harfler bulunan şeyin tuşlarına basarak da yazı yazabiliyor, göndermek için “enter” yazılı büyük tuşa basıyordu. Sağ tarafta rumuzlar kırmızı olduğunda bir şey yazmışlar demekti… Gayet kolaydı, yapardı, kolay gelsindi.
Adam masanın başından ayrıldığında birisi konuşmak için gelmişti bile.
DonJuan26: Slm, nbr? ASL?
Buna iki nedenden ötürü konuşma denemezdi. Birincisi gerçekte konuşulmuyordu, yazışılıyordu. İkincisi ise ne demek istediği anlaşılmıyordu. Bu nece bir cümleydi böyle? “Slm”, “Nbr?” gibi kelimeleri anlamıştı ama “ASL?”’nin neyin kısaltması olduğunu bulamamıştı. Asıl, aslı, aslan, aslen, artık sevişmemiz lazım, yok daha neler. Daha da önemlisi sonundaki soru işareti neciydi? Sormak öğrenmenin en kolay yoluydu.
KelebekUser: merhaba. iyiyim sen nasılsın* asl ne demek*
DonJuan26: yaş kaç demek
KelebekUser: 14
DonJuan26: çok küçüksün be hadi bye
İlk sefer için pek hoş bir girizgâh sayılmazdı. Yazıları yazana kadar zaten iki dakika harcamıştı. Üstelik yazmak istediği gibi de yazamamıştı. Büyük harflerin nasıl çıkartıldığını anlayamamıştı. Soru işareti olan tuşun üzerinde daha başka işaretler de vardı ve her basışında * çıkıyordu. Zaten bu yazı yazılan şeydeki tuşlar çok garip yerlerdeydi. Düzen harf sırasına göre değildi. Tam olarak bir düzen olduğunu söylemek bile zordu. Ortadaki harflerin yanında yazısını gönderen büyük tuştan başka onlarca tuş vardı. Harflerin üzerlerinde rakamlar vardı, aynı rakamlar bir de en sağ tarafta vardı. İkisinin bir farkı varmış gibi görünmüyordu. Rakamların üzerinde altında her yerinde bir sembol vardı. Anlaşılan göründüğü kadar kolay değildi bu iş.
Gözde bunları düşününceye kadar onlarca yeni pencere kırmızı olmuştu.
Sırayla hepsine yanıt vermeye çalıştı. Birinciye bir şeyler yazıp gönderdiğinde ikinciye yazıyı göndermeye fırsat bulamadan birinciden yanıt geliyordu. Üçüncüye geçtiğinde birinci ve ikinci… İkinciye geri döndüğünde beş altı yedi, bir. Bir türlü hepsine yanıt veremiyordu. Hepsine yanıt vermek zorunda olmadığını anlaması on üç dakikasını almıştı. Gelen kişi sayısı hiç azalmıyordu. Sağ taraftaki bölme aşağıya kadar kırmızı bir şekilde yanıp sönüyordu. Birinci çoktan gitmişti. İkinciyle devam etmeye çalıştı, o da bir müddet sonra yanıt vermez oldu. Üçüncü ve dördüncü… Beşinciden de yanıt gelmediğinde duvarlarla konuşuyormuş gibi hissetti Gözde. Yazarken harcadığı sürenin uzun olduğunun farkındaydı. O yanıtı yazıp gönderdikten hemen sonra bir başka cümle karşısına geliyordu ona yazana kadar, “orda mısın?”, “gittin mi?” gibi sorular geliyordu. Önceki sorunun yanıtını verdikten sonra “buradayım” veya “gitmedim” yazana kadar yeni bir soru geliyordu.
Akşama kadar uğraşıları sonucunda birkaç kişiyle az da olsa gönlünce konuşabilmişti. Nerede yaşadığı, kaç yaşında olduğu, nelerden hoşlandığı gibi şeyleri anlatmaktan garip bir haz duymuştu. Gerçi anlattıkları doğru değildi. İlk seferlerinde her şeyi olduğu gibi anlatmıştı ama çoğu kişi çok küçüksün demiş veya bir daha bir şey yazmamıştı. Çok geçmeden kendisini gören kimsenin olmadığını idrak etmişti. Olmak istediği gibi veya aklına geldiği gibi kendisini anlatabilirdi. Kah manken olmuştu, kah şarkıcı…
Üstelik kafe sahibi arada geldiğinde pencereleri kapatmak için yeni bir yol göstermişti. Ekranın ortasına gelip meys dediği elle tutulan şeyin sağdaki düğmesine basıp “engelle”’ye sol düğme ile basıldığında hem pencere kapanıyordu hem de karşı taraf artık hiçbir şey yazamıyordu. İnsanları engellemek çok hoşuna gitmişti. İşler sarpa sarınca hemen engelliyordu karşısındakini. Keşke hayatta da böyle bir seçenek olsaydı…
Havanın karardığını fark ettiğinde alelacele cebindeki tüm parayı verip kafeden çıkmıştı. Verdiği para, haftalık olarak annesinin cüzdanından aldığı paranın yarısıydı. Tanıştığını zannettiği kişileri gözünün önünde canlandırmaya çalışıyordu. Yakışıklı, iyi niyetli, şiddetten hoşlanmayan erkekler ve kadınlar… Gerçi karşısındaki kişilerde onun yaptığı gibi yapıyor olabilirdi ama ne fark ederdi? İnternet kafede konuşmak paralıydı ama hayaller kurmak değildi.
Hülyalara dalmış bir şekilde eve dönerken, ne babasının gidişi üzerinden sekiz gün geçtiğinin farkındaydı ne de günlerden Salı olduğunun. Salı oluşunun özel bir anlamı yoktu ama sekiz gün önemliydi…
Lojmanlardan içeri girdiğinde babasını evlerinin önünde gördüğüne sevinmişti ama sevinci uzun sürmemişti. Babası arabaya elindeki bavulları yerleştirmeye çalışıyordu. Gözde iki adım atana değin annesinin sinirini bozanın kendisi olduğuna, bütün kavgaların ve ters giden her şeyin kendisinden kaynaklandığına ve en nihayetinde onu bu aptal şehirde bırakıp ondan kaçtıklarına dair ufak bir piyes yazmıştı bile. Piyesin en duygu yüklü sahnesini gerçeğe dönüştürmekte gecikmemişti. Ağlayarak babasına koşmuş, bacaklarına sarılmıştı. “Babacım bundan sonra iyi bir kız olacağım, söz. N’olur beni bırakmayın, beni de götürün nereye gidiyorsanız. Vallahi bir daha hiç yaramazlık yapmayacağım” diye salya sümük ağlarken annesi elinde içki dolu bardakla camın önünde dikilmeye devam etmişti. Babası Gözde’yi kucağına alıp sıkıca sarılırken, annesi çoktan perdeyi kapatmış, kanepeye uzanmak için kendini yer çekimine emanet etmişti.
Babası Gözde’nin başını okşamış, normalde içini rahatlatması gereken, “düzelecek”li cümleler kurmuştu. “Yalnızca ben gidiyorum ağlama kızım, gelicem yine”. Gözde bir türlü ağlamasını durduramamıştı. Hasbelkader ağlamasını durdurduğunda kocaman gözleriyle babasına bakmıştı. Babasının yüzünde sevgiden çok acıma hissi okumuştu. Babasına umut bağlamaması ve hatta güvenmemesi gerektiğini o an anlamıştı.
Eşyalarını arabaya doldurduğu o günden sonra bir daha o eve gelmedi babası. Gelmiş olsa da onları bulamazdı zaten. Babası gittikten birkaç gün sonra uzun zamandan beri ilk defa Gözde sabahın köründe, annesi tarafından üzerine dökülen bir bardak su aracılığıyla uyandırılmıştı. Bağırış ve çığırışlar eşliğinde üstünü ancak giyinebilmişti. Kolundan çekiştirilirken bağırışları devam ediyordu. Nereye gidiyorlardı, ne halt yemeye sabahın beşinde kalkmışlardı. Ne boktan bir olaydı bu, kendisinin tuvalet deliğinin içindeki boktan ne farkı vardı!
Annesi tarafından çekiştirilerek, hırpalanarak ve en önemlisi gururu ayaklar altına alınarak götürüldüğü otogarda, Mersin’e giden bir otobüsün yirmi bir numaralı cam kenarı koltuğuna, hemen annesinin yanına tıkıştırılmıştı. Otobüs yolculuğunun başında annesine ağzına gelen her şeyi söylemişti, alkolikliğinden girmiş en nihayetinde suratına yediği tokatla kahpelikte durmuştu. Gözde yolculuğun geri kalanında hıçkırıklı ve hıçkırıksız, sesli ve sessiz gözyaşları ile nefret ve intikam içeren yeminlerle dolu on iki saat geçirmişti. Anneannesi ve dedesinin evlerine vardıklarında yapılan hiçbir selamlamayı, şirinliği ve pışpışlamayı kabul etmeyip boş bulduğu ilk odaya atmıştı kendisini.
Ne okulu görmüştü gözü ne de başka bir şeyi iki uzun gün boyunca. Dedesi tarafından yeni okuluna önceki okulundan nakli aldırılmış ve sabahları anneannesi tarafından zorla okula gönderilmeye başlamıştı üçüncü günün bitiminde. Mersin’e gelmeleri akabinde geçen sürede annesinin yüzünü hiç görmemişti, gerçi önceki yüzden farklı bir yüzü yoktu annesinin; kanepe yerine yatakta içip sızması nahoş yüz ifadesine bir şey katmamıştı…
Dışarıda geçirdiği birkaç günün ardından çocukluğunda devamlı surette gelip gittiği şehrin ne denli değiştiğini fark etmişti. Dershane ve kafe enflasyonu had safhadaydı. Kafelerin geneli internetliydi… Okul, internet kafe ve dedesinin kolundan tutup internet kafelerden hastaneye sürüklemesiyle devam eden bir döngüde sürüyordu hayatı.
Hastaneden elinde yatıştırıcı ilaçlarla döndüğü gün anneannesi, annesine postadan gelen boşanma davasıyla ilgili tebligatı vermişti. Gözde’nin yatıştırıcılardan beyni uyuştuğundan mıdır nedir sebebi bilinmez, gelen tebligattan ve nihayetinde gerçekleşen boşanmadan hiç haberi olmamıştı. İlaçlara ve doktorlara rağmen okul ve internet kafe arasında kurduğu sözde orantılı birkaç ayın ardından ansızın babası çıkagelmişti. Gözde’ye “artık benimle birlikte kalacaksın, eşyalarını topla” demişti buz gibi bir sesle. Anneannesinin ve dedesinin ağlamalarına bakılacak olursa Gözde’nin haberi olmaksızın yine bir dolaplar dönmüştü. İlacını birkaç saat önce aldığından olsa gerek hiçbir tepki vermeksizin, bir damla bile gözyaşı dökmeden az biraz eşyasını ufak bir bavula tıkıştırmıştı. Kapı eşiğinde durup arkasına baktığında dedesi ve anneannesinin ağladığını görmüştü. Gidiyor oluşuna rağmen ortalıklarda görünmeyen ve muhtemelen odasındaki yatağında kendinden geçene değin içerek sızan kadın için vücut sıvısı tüketmeyecekti bundan sonra.
Arabaya bindiğinde evdeki kadına ne kadar kızdıysa, babasına da o kadar kızmıştı. Aylar sonra gelip direkt “gidiyoruz” demek de ne demekti? Çekip giderken bıraktığı çocuk sanıyordu babası hala Gözde’yi. Oysa aradan geçen birkaç ay onu bir daha geri döndürülemeyecek ölçüde olgunlaştırmıştı ya da ilaçlar böyle düşünmesine yol açıyordu. Her halükarda haksız sayılmazdı Gözde. Bütün gün içerek sızmış kadın odasında yatarken ve babası onu terk etmişken, Gözde yatağına ilk kanını akıtmıştı. İnternetten öğrenmişti yaşadığı şeyin ne manaya geldiğini, artık kanepedeki kadından bir farkı olmadığını. O da artık tam manasıyla kadın olmuştu ama bunu yalnızca o biliyordu...
Babasının ansızın gelişine değin ilaçları, on beş küsur günde bir tekrarlanan kan ağlamaları ve okuluyla mutsuz ve melankolik devam ediyordu hayatına. Değişim istiyorum dediğini hatırlamıyordu ama değiştirmek için uğraşıp duruyorlardı.
Babasıyla başladığı yaşamın ilk gününde önce okulu değişmişti. Yeni başladığı bu okulun şimdiye kadar gittiği okullardan hiçbir farkı yoktu. Hepsi birbirinden berbat, kokuşmuş ve köhnemiş sözde eğitim ve öğretim yuvalarıydı.
İlk ayında ise doktora o konuda bir şey anlatmadığı halde, on beş günlük periyotlarının normal olmadığı gerekçesiyle önce ilaçların dozajları düşürülmüş, sonra da ilaçlarının tamamı elinden alınmıştı. İlaç kullanmayı bıraktıktan sonra on beş küsur günlük adetleri, yirmi beş küsur güne çıkmıştı. Yine bir şey anlatmamış olmasına rağmen, doktoru ve babasından oluşan küme büyük bir şey başarmışçasına sevinmişti. Bu küme Gözde’nin kendi dışında tanıdığı herkes demekti.
Okul yetmezmiş gibi ikinci ayında dershane eklenmişti hayatına. Okul ve dershane arasında sürüp giden ayların ardından elinde ne var ne yoksa almaya ve onu değiştirmeye çalışan herkesten kaçma fikrine hayat vermişti Gözde. Sınava girdiğinde gidebilmek istiyordu, bunun için de çalışması gerekiyordu. Gerçek hayatta bir işine yaramayacağını bildiği halde bu motivasyonla derslerine çalışmıştı. Sınav anında tek bir dürtü tarafından yönlendiriliyordu, “gitmek”…
Fen liseleri sınavından çıktığında ne olduğunu biliyordu. Sürpriz veya yanlışlık olamazdı, olmamıştı da. Şimdiye kadar hayatının en güzel günlerini geçirdiği şehre, İzmir’e, yatılı gidecekti.
Babasının tercihlerine karışmadığının farkında bile değildi Gözde. Öğretmenleriyle konuştuğundan habersizdi. Öğretmenlerinin İzmir’deki okulun onun için iyi olacağını söylediklerini bilmesi bir şeyi değiştirmezdi. Babasının onun büyüdüğünün, yeterli olgunluğa eriştiğinin farkında olması da önemsizdi Gözde için. Bir miktar rahatlık veriyordu elbette ama bu onu affetmesi veya ona sempati duymasını gerektirecek büyüklükte bir şey değildi. İşte sırf bu sebeplerden davranışlarındaki tutarsızlığın ve kadir kıymet bilmezliğinin babasında ne yaralar açtığının da bilincinde değildi Gözde.
Neyse ki sınav sonuçları aynı tahmin ettiği gibi gerçekleşmişti, Fen lisesini kazanmıştı. İzmir’e gidecekti, bu da güzeldi. Tek sorun babasının zorunlu hizmetinin bitmiş olmasıydı. Onunla birlikte İzmir’e yerleşmek istiyordu. Gözde babasıyla orayı yerleşmeyi bırak, birlikte oraya gitmeyi bile istemiyordu. Kati bir şekilde oraya kendi başına gitmek istediğini söylemişti. Eğer çok istiyorsa otobüs garına kadar refakat edebilirdi, o kadardı! Kendi ikircikliğinin farkında olmayan Gözde babasının tutarsız davranış gösterdiğini düşünüyordu. Bu reddedilen isteğiyle hala onu küçücük bir kız olarak gördüğünü belli ediyordu. Senelerdir gitmediği bir şehre gitmesiyle, senelerdir yaşadığı şehirde yaşaması arasında ne fark vardı? Her nereye gitse, orada yalnız olacaktı neticede.
Gözde vakit geldiğinde elinde ufak bir bavul ile otobüse binmişti. Cam kenarı olmasın diye özellikle belirtmişti bileti alırlarken. Koltuğu paylaştığı kız camdan bir kadınla adama el sallıyordu. Gözde dışarı bakmadı, görülecek bir şey yoktu onun namına.
Altı yaşından dokuz yaşına değin İzmir’de yaşamıştı Gözde ama otobüsten indiği anda burasının artık o bildiği İzmir olmadığını anlamıştı. Etrafta İzmir’de değil de daha önce doğudaki şehirlerde görmeye alışık olduğu türden insanlar vardı. Azımsanmayacak kadar çoklardı. “Tüm Doğu İzmir’de buluşmuş herhalde” diye düşünmüştü.
Biraz dolanıp, biraz sorup soruşturduktan sonra okulunu bulmayı başarmıştı. Müdire hanım tek başına çıka gelen bu kızın evden kaçıp kaçmadığını merak etmişti. Fen lisesine gelebildiğine göre aptal bir kız değildi, akıllı bir kız da evden kaçmazdı. Yine de kendi üzerinde herhangi bir vebal kalmasın diyerek babasını aramıştı kızın. İş, güç, zaman ve benzeri sebepler uyduran babasını duyduktan sonra kendince hayıflanmıştı pervasız aile bireylerine. Kaydını yaptıktan sonra kızcağızı yurt görevlisine teslim edip pervasız bir şekilde işinin başına döndüğünde ise hiç hayıflanmamıştı nedense…
Gözde kendi içine kapanmaya çoktan karar vermiş olduğundan etrafla en az etkileşimi kuruyordu. Müdire hanımın emanet ettiği görevlinin gösterdiği odaya yerleşmiş, bavulunu bile açmadan ranzasına uzanmıştı. Odada ikamet eden diğer iki kızın hoş geldinlerine uyuyormuş numarasıyla yanıt vermişti. Kızlar sıcak yatakları yerine yurttaki rahatsız ranzada geçirdikleri ilk günü yaşadıkları iç kararmasını hatırlayıp mevzuu dallandırıp budaklandırmamışlardı. Tanışmak ve kaynaşmak için önlerinde daha çok zaman vardı ne de olsa.
Gözde, okula gidip kaydını yaptırdığını ve yurda yerleştiğini haber vermek için babasını aramamıştı. Bir gün sonra babası nihayet cesaret edebilmiş olsa gerek, aramıştı yurdu. Gözde ağır aksak adımlarla gidip telefonu açana değin defalarca ismi anons edilmek zorunda kalınmıştı.
“Efendim?”
“Kızım iyi misin? Niye aramadın? Nasıl okuluna alıştın mı? Rahatın yerinde mi?”
“İyiyim. Her şey iyi! Şu an müsait değilim, ben seni ararım.”
“Tamam can—“
Cümlenin sonunu beklemeden kapatmıştı telefonu Gözde. Babasının ne diyeceği pek umurunda değildi. Bir dönem boyu her hafta benzer konuşmalar yaşandı. Eksilenler çoktu, eklenenler az. “Param bitti” eklenen en önemli şeydi.
Gözde okuldaki diğer kişilerle konuşmuyordu. İster kız olsun ister erkek, yanına yaklaşmak isteyen herkese soğuk davranıyordu. Çoğu zaman söylenenleri duymazdan gelip yürümeye devam ediyordu. Yurt odasında beraber kalmak zorunda bırakıldığı iki kızla da benzer bir ilişkisizlik içinde kalmayı denemişti önceleri. Bir hafta, iki hafta… En nihayetinde kızlardan birisi Gözde yine onları duymazdan geldiği vakit sükûnetini kaybetmişti.
“Kime afra tafra yapıyorsun kızım sen? Ne bu artistik havalar, ha? İlk gün olur böyle şeyler dedik, biz de böyleydik dedik. Kaç gün geçti, hala aynı terane.”
“…”
“Alooo, kime diyorum ben? Havaya mı konuşuyorum!”
“…”
“Ben konuşurken bana baksana gerizekalı. Bak benim kafamın tasını attırma, parçalarım seni şuracıkta.”
“Ya tamam boş ver Özgü, konuşmak istemezse istemesin. Düşme üstüne.”
“…”
Gözde’nin sessizce yatağında oturmaya devam etmesi, üstelik Özgü’nün söylediklerine aldırış etmiyormuş gibi görünmesi bardağı taşıran son damla oldu. Dilan’ın söyledikleri ortamı yatıştırmaya yetmemişti. Özgü çevik bir hareketle Gözde’nin üstüne atıldı. Havlayan köpeğin ısırmadığı yalanına inanan Gözde, gelen saldırı karşısında savunmasız kalmıştı. İlk anlık bozgundan sonra Gözde, Özgü’nün tüm ağırlığını hisseder bir şekilde yatağında kıskıvrak etkisiz haldeydi.
Özgü bir yandan kızın ellerini tutmaya çalışırken, diğer yandan hangi yanağı boş bulursa oraya tokadı çarpıyordu. Beş, altı derken ilk şoku atlatan Dilan, Özgü’ye sarılmış iki deliyi ayırmaya çalışıyordu.
Kavga bittiğinde Gözde yine herhangi bir kelam etmemişti. Düşmanının elini güçlendirdiğini bildiği halde ağlamasına gem vuramamıştı. Morarmış yanağının acısından çok gururunun incinmesinden ötürü ağlıyordu. İtilip, kakılan olmaktan artık bıkmıştı.
Gözde herhangi bir misilleme yapmadığı, Özgü de fazla ileri gitmiş olabileceğini düşündüğünden başka herhangi bir tatsız olay yaşanmadan dönem bitmişti.
Sömestr tatilinde yurt kapatılacaktı. Mecburen gitmek zorundaydı. Gidebileceği sadece bir yer vardı, sözde evi. Babası, İzmir’e gelip almayı önermişti Gözde’yi. Kelimesi kelimesine “Otobüs garının yerini biliyorum” demişti Gözde. Ne eksik, ne fazla tamı tamına…
Eve döndüğünde sömestr boyunca odasından dışarı çıkmamıştı. Babası çok şey sormuştu ama Gözde çok nadiren yanıt vermişti. Sorular azalmamıştı ama cevaplar giderek azalmıştı. Sayılı zaman olduğundan iki haftalık süre geçip gitmişti. Okula döneceği gün hiç konuşmamıştı. Okul; olmak istediği yer değildi, şehir; olmak istediği yer hiç değildi, otobüs yolculuklarını hiç mi hiç sevmiyordu… Yine de katlanılabilecek şeylerdi bunlar.
Okula dönmüş olmak evde pineklemekten farklı değildi. Çok az çalışmayla çok şeyi başarabiliyordu ve okul bu açıdan Gözde’yi zorlamaktan uzaktı. Sınavlardan önce şöyle bir bakması yetiyordu. Müthiş bir öğrenci değildi elbette, sınıf birincisi olmaktan oldukça uzaktı ama ona yetecek kadar iyi sonuçlar alıyordu.
Yurttan çok zaruri bir ihtiyacı olmadığı müddetçe ayrılmıyordu. Zaruri ihtiyaçlar listesi şöyleydi: 1) çizgi romanlar 2) siyah tişörtler (Kurt’ün olduğu güzel bir tane bulabilecek misin bak) 3) siyah göz kalemi 4) çok sayıda pil 5) para arttıysa birkaç kaset (Korn albüm yapmış mı bak) 6) Azıcık deniz havası al.
Çok nadiren sinemaya gittiği de oluyordu ama onu zaruri bir ihtiyaç olarak görmüyordu.
Dört ay boyunca birbirinin aynı günler geçirmişti. Kalk giyin git okul; uyuklarken dinle otur sıkıl ders; yürü sıraya geç yemek ye uyu yurt; kitap oku zoraki git etüt, çizgi roman oku azar işit çizgi romanı kaptır zıbar yat uyu yatak. Kalk…

















XX. Uzaklardan Gelen

Bahar bitip yaz ayları gelmişti. Babası, Gözde’nin itirazlarına aldırış etmeksizin biricik kızını almaya gelmişti. Yurtta ismi “baban bekliyor”’la anons edildiğinde ev dışında gidebileceği bir yeri olmamasından ötürü bir kez daha kahroldu. Çoğu öğrenci sabah erken saatlerde gitmiş olduğundan, yurt sakindi. Her daim şamatanın kol gezdiği koridorlar bomboştu. Elinde bavulla ayaklarını sürüyen Gözde, koridorda çıkan seslerin yankısını dinliyordu. Ayakkabılarının yerde çıkarttığı çığlığımsı ses hoşuna bile gidiyordu.
Koridorda ne kadar yalnızdıysa, aşağıda babasının yanında, arabada ve eve vardıklarında da o kadar yalnız olacağını bilmek; bileklerini kesme arzusu uyandırıyordu Gözde’de. Bu sayede hayatına renk katabilirdi pekâlâ.
Kafasındaki düşüncelere rağmen aşağı inmeyi başarmıştı. Babasının sarılışına herhangi bir geri dönüşte bulunmamıştı. Araba yolculuğu boyunca radyonun sesini hiç kısmamıştı, babası da herhangi bir uyarıda bulunmamıştı.
Eve gider gitmez odasına kapanmış, müzik setini son sese çıkartmıştı. Bol ölüm vurgulu sözleriyle sert müzikler en büyük yaşam kaynağıydı Gözde’nin. Dünya üzerinde hala yaşanabilecek yerler ve kişiler olduğunun göstergesiydi dinlediği müzik. Gerçi dört buçuk sene evvel, en büyük ilham ve güç kaynağı, Kurt Cobain aşırı dozda uyuşturucu alıp, bir pompalı tüfekle beynini patlatmıştı ama yine de hala hayatta insanı kendisine bağlayan bir şeyler vardı. Sadece ne olduğunu adlandıramıyordu.
Babası geldikleri günün akşamında odasının kapısını çalmıştı. Herhangi bir davet beklemeden, kapının önünde kısa bir bekleyişten sonra, içeri girmişti. Yatağında sırt üstü yatmakta olan kızının dibine kadar gelmişti. Kızının onun varlığının farkında olduğunu, yalnızca görmezden gelmeyi tercih ettiğini biliyordu. Kızının yaşlarında, hele ki ebeveynlerinin boşanmış oldukları göz önünde bulundurulursa, bunlar gayet normal şeylerdi. Konuştuğu doktorlar da öyle demişti zaten. Boğazını temizleyip, hazırladığı sürprizi gösterebilmesi için cevap alamayacağını bildiği halde sorması gereken soruyu sordu.
“Karneni göstermeyecek misin babana?”
Karnesinin ne durumda olduğunu yurda gitmeden evvel okula uğradığında öğrenmişti aslen. Yine de bu soruyu sormak zorundaydı. Arkasından iş çeviriyormuş gibi olurdu öbür türlü.
Gözde çantasının içinde katlanıp, buruşturulmuş karnesini hiç önemsemiyordu. Babasının görmüş olsa ne kadar mutlu olacağını bildiği halde göstermeye hiç niyeti yoktu. Hatta tam da bu nedenle göstermeyecekti. Türkçesi hariç tüm dersleri 5’ti, Türkçe 3’tü. Fen lisesinde okuyan bir öğrencinin Türkçesi’nin çok iyi olması da gerekmiyordu zaten. Üstelik Türkçesi’nin 3 olmasını kâfi görmüşler, yanında bir de takdir edildiğine dair bir kâğıt parçası vermişlerdi.
“Ben kızımı tanıyorsam karnesi iyidir. İyi değil mi?”
“İyi.”
“Ne kadar iyi?”
“İyi işte. Napcaksın karnemi? Kötü olsa ne değişecek?”
“Tamam, canım kızma hemen. İyi diyorsan gerçekten iyidir.”
“…”
“O zaman hediyeni verebilirim.”
“…”
“Merak etmedin mi ne aldığımı?”
“…”
“Salona bi gel bak hiç yoktan. Belki beğenirsin, ha?”
Pelüş hayvanla, bez veya plastik bebek arasında gidip geliyordu Gözde. İkisinden birisini almıştı muhakkak babası. Babasının yüzündeki mutluluğa bakılacak olursa hala karşısında küçük kızını görüyordu. Küçük kızının da böyle şeylerden hoşlandığını zannediyordu. Kendisini bekleyen sözde sürprizi görmek için salona doğru isteksizce ilerledi.
Salonun orta yerinde kutular görünüyordu. Gözde tahmininde yanıldığını, yok yere babasına yüklendiğini düşünemeyecek kadar şaşırmıştı. Babası ona bir bilgisayar almıştı!
Bir o kadar şaşırmış ve sevinmiş olmasına rağmen dışarıdan hiçbir şey belli etmemeye gayret etti. Babası bir bilgisayarla tüm yaşananları düzeltemezdi. Rüşveti kabul edecek ama ruhunu teslim etmeyecekti. Herkes açısından en iyisi buydu.
“Sağol.”
“Bir sarılmak falan yok mu babaya?”
Bu kadarını yapabilirdi hiç yoktan. Bu buzların eridiği, onu suçsuz gördüğü manasına gelmezdi ne de olsa. Fazla aşırıya kaçmadan kollarını dolarmış gibi yapıp sarılmaya hiç mi hiç benzemeyen şekilde babasının arzusunu gerçekleştirmişti. Sarılma faslının hemen arkasından açılmamış kutuların üstüne kapaklanıp, ne yapması gerektiğine karar vermeye çalıştı. Bilgisayar kullanmayı az biraz öğrenmişti ama nasıl kuracağına dair bir fikri yoktu. Servisi falan yok muydu bu aleti kuracak?
“Nasıl kurulacak bu?”
“Kurarız beraber. Çok zor olmasa gerek. Aldığım yerde de öyle dediler. Kutuyu açalım önce bi bakalım.”
“Açıp bakınca ne olacak? Kandırmışlar seni kolay diye. Nasıl kurulacağını biliyor musun sanki sen?”
“Her şeyi bilmek gerekmez ki kızım. Bakarız, inceleriz. Belgeleri falan varsa okuruz.”
“Tabii öylece kurulur zaten ondan sonra.”
“Önce bi deneyelim, ondan sonra baktık ki kuramıyoruz o zaman çağırırız birilerini.”
“Öff aman, neyse.” derken heyecanı geçmiş, babasına içten içe söylenmeye bile başlamıştı. Bir işi de tam yapsaydı zaten babası…
Üç kutu vardı. Birinci kutunun içinden monitör çıkmıştı. Monitörün yanında fasikül mahiyetinde belgeleri vardı. Okumaya kalksalar aylar sürebilirdi. Bakıldığında çok zormuş gibi görünmüyordu yine de. Monitör zaten tek parça halindeydi. Belgelerden gayrı kutudan bir kablo çıkmıştı. Monitörün arkasında bir kablo vardı zaten ama bu kablo o kablodan farklıydı. Her alet gibi bu da elektrikle çalışacağına göre birisi elektrik kablosu olmalıydı. Monitörün arkasındaki kablonun uçlarına baktıklarında bunun normal prizlere girmeyeceği anlaşılıyordu. Başka bir yolu vardı muhakkak. Diğer kablo da sonuçta monitörün kutusundan çıktığına göre bir ucu monitöre girmeliydi. Zorlamaya bile gerek kalmadan monitörün arkasındaki tek boşluğa oturmuştu kablo. Boşta duran iki ucun nereye takılacağı bulunurdu elbet…
İkinci ve en küçük gibi görünen kutudan tek bir şey yerine çok fazla şey çıkmıştı. Gözde çıkanların isimlerini okulda öğrenmişti. Kafedeki adamın telaffuz bozukluğu aklına geldiğinden gülümsemişti. Bir fare, bir klavye ve hoparlörler vardı. Birkaç kablo ve birkaç CD çıkmıştı. Kablolar kolaydı ama parlak CD’ler belirsizdi.
Sonuncu dikey kutudan çıkan kasanın pek bir belgesi yoktu. Monitörün aksine kasanın arkasında birçok giriş ve çıkış görünüyordu. Hangisi giriş hangisi çıkıştı pek bir fikirleri yoktu. Daha dikkatli bakmaya başladıklarında her girişin yanında küçükten de olsa hep bir işaret olduğunu gördüler. Klavye için, fare için, monitör için. Gerçi monitörün bir kablosunun yeri için işaret vardı ama diğerinin nereye gireceği oldukça belliydi. Hoparlörlerin kablolarına bakınca tek sorun o gibiydi. Kasanın arkasında üç tane giriş vardı, hoparlörün ise tek bağlantısı vardı. Yüzde otuz üç şansları vardı. İlk sıradakine yani yeşile takmışlardı kabloyu.
Salondaki masanın üzerinde tüm gerekenleri yapıp son fişi de prize taktıklarında yirmi beş dakika bile geçmemişti. Gözde’nin beklediğinden daha kolay olmuştu şu ana değin. Babası öylece yanında dikilmekteydi. Şimdiye kadar olan kısımla ilgili az çok bir fikri olsa da şu andan sonrasına dair bir fikri varmış gibi görünmüyordu. Dairesinde birkaç bilgisayar vardı ama o dosyaları daha çok sevdiğinden bulaşmamıştı bilgisayarlara. Eski kafalı olmaktan hiç şikâyetçi değildi.
Gözde işaret parmağının ucuyla kasadaki en büyük tuşa bastığında büyük bir gürültüyle çalışmaya başlamıştı bilgisayar. Sanki içinde onlarca profesör vardı da homurdanıyorlardı.
Bilgisayar tam manasıyla açılmıştı açılmasına ama bundan sonra ne yapmaları gerektiğine dair de bir fikri yoktu Gözde’nin. Mirc yoktu görünürlerde. Olsa bile fişlerden nasıl internete bağlanabiliyordu bilgisayar?
Kılavuzları incelemelerine rağmen bir çözüm yolu bulamadılar. Modem denilen aletin telefon hattından gelen kabloya bağlanması gerekiyordu. Sorun şuydu ki telefon hattından gelen kablonun girebileceği bir yer yoktu kasanın arkasında. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar uğraştılarsa da bir yere varamadılar. Babası bir sonraki gün mesai bitiminden sonra bilgisayarı aldığı yere beraber gidebileceklerini söylemişti. Gözde, babası bir işi bile doğru dürüst beceremediği için, içinde az da olsa soğumuş olan şeyleri tekrar ısıtmaya başlamıştı.
Gece sabah olmak bilmemiş, sabah akşam olmak… Nihayet akşam saat altıya doğru babası gelmişti. Gözde yemek yemesine bile izin vermeden hatasını telafi etme şansı vermişti babasına. Bilgisayarcıya gittiklerinde tüm sorunların çözüm yollarını öğrenmişlerdi. İnternete girmek istiyorlarsa bir modem, bir internet servis sağlayıcısından bağlantı paketi ve bir telefon hattına sahip olmaları gerekiyordu. Modem ufacık bir şeydi ve bağlantı paketi dedikleri şey içinde sadece bir CD ve birkaç harf-rakam kombinasyonu olan kutudan ibaretti. Yine de otuz iki milyon tutmuştu, bunun babasının maaşının sekizde biri olduğunu bilmiyordu Gözde. Önceki senetlerinin yanına birkaç senet daha eklendiğini bilmediği gibi...
Gözde modem ve bağlantı paketini alıp, eve gittiklerinde kalanını başarıp başaramayacaklarına ilişkin kumar oynamak istemediğinden herhangi birinin gelip bunları halledip halledemeyeceğini sormuştu. Adam bir elemanlarını onlarla birlikte göndermeyi kabul etmişti.
Evde her şey hazırlandığında, saat sekizi gösteriyordu ama Gözde hala hiçbir şey yememişti.
Saat geç olmuştu ama Mirc artık masa üstünde görünüyordu. Çift tıkladığında girmek için can attığı dünyadaydı…
Tüm yaz tatili boyunca dışarıya çıkmadan, akşama kadar bilgisayar başında vakit geçirmişti. Bir o sunucuda bir bu sunucuda, bir o sohbet odasında bir bu sohbet odasında yeni insanlarla konuşuyordu.
Sohbet odalarında ne kadar çok insan olursa konuşmanın o kadar güçleştiğini anlamıştı. Çeşitlilikten ötürü derinlemesine bir şeyler konuşabilecek kadar uzun vakit ayıramıyordu kimseye. Her saniye yeni bir özel mesaj geliyordu. Gözde kapatana kadar yeni bir “Slm asl pls” gelmiş oluyordu.
Büyük sohbet odalarının yerine nispeten daha küçük sohbet odalarına girmeye bu sebeple başlamıştı. Ayrıca büyük sohbet odalarının ortak alanlarında kanal yetkilileri hariç kimsenin konuşması, yazmalarına rağmen görünmüyordu. Bir nebze büyüklük taslamak gibiydi bu. Küçük odalarda neredeyse herkes ortak alandan konuşuyordu, en eğlenceli sohbetleri buralarda yapmıştı Gözde. Ortak sohbet alanındaki konuşmanın özelden konuşmaktan daha eğlenceli olduğunu keşfettiğinden beri büyük kanallara uğramıyor, küçük ama şirin kanallara giriyordu. Küçük olanlarda bile elli kişi oluyordu ortalama. On, on beş kişinin aynı anda yazması bile Gözde’nin konuşmayı takip edememesine neden oluyordu genellikle. Eskisi kadar yavaş olmasa da hala çok hızlı yazamıyordu, bir konuda o bir şeyler yazana değin konu çoktan değişiyordu. Yine de sırf okunsa bile oldukça eğlenceliydi yapılan yazışmalar.
Birden fazla insanla konuşabilmenin dışında, konuşmanın hiç durmaması güzeldi. Konu ciddi veya gayri ciddi olsun hep konuşulacak bir şeyler çıkıyordu. Üstüne kimse kimin ne olduğuyla ilgilenmiyor, şahsi sorular sormuyordu. Gözde artık özel iletişim kurmak isteyenleri reddediyor veya yazdıklarına aldırış etmiyordu.
Üç günün sonunda artık rüzgâr nereye sürüklerse değil kafasına uygun insanlarla yazışmayı başarabildiği bir yerde yazışıyordu. “insan” isminde bir kanaldı burası. Adam gibi insanlar çoğunluktaydı. Çok kalabalık sayılmazdı. En kalabalık olduğu anlarda elli kişi oluyordu kanalda. Yine de her saat muhabbet edecek birileri muhakkak oluyordu. Biri çıkacak olsa birileri giriyor, sirkülasyon devam ediyordu. Buraya gelenlerin çoğu müdavimlerdi, senelerdir birbirlerini tanıyan insanlar vardı. Bazısı rumuzlar yerine isimlerle birbirlerine hitap ediyordu. Nerede olduğu ve ismi dışında pek özel şeyler soranlar çıkmaması hoşuna gidiyordu. Soranlar için İzmirliydi, ismi Pınar’dı ve on dokuz yaşındaydı sanal âlemde. Gözde gerçek ismi ve kendisi hakkında bir şey anlatmaya gerek duymamıştı, üstelik kendisi hakkında konuşmak da istemiyordu. Daha ziyade bilgisayarlar hakkında, olan bitenler hakkında konuşmayı tercih ediyordu. Konular çoğunlukla kendiliğinden açılıyordu zaten. Spordan, politikaya kadar geniş kitlelere yönelik her şey konuşuluyordu.
Kanaldaki kişilerin rumuzları genelde İngilizceydi. Ünlü şahısların isimlerine atıfta bulunanlar, mesleklerinin ve isimlerinin İngilizcelerini yazanlar çokçaydı. Gözde rumuzun nasıl değiştirileceğini öğrenene kadar “Misafir381” olarak boy göstermişti. Rumuzun nereden değiştirilebileceğini, rumuzundan en çok hoşlandığı çocuktan öğrenmişti. Ne olmak istediği konusunda çok düşünmüştü. Bunca düşünmeye değip değmediği belli değildi ama rumuzunu “AngeliC*” (meleksi) olarak seçmişti.
Rumuzlardan en çok hoşuna gideni “Dolandirici”’ydi. Rumuzunun aksine lafları dolandırmadan direkt olarak söyleyen birisiydi, her konuda dürüst davrandığı yazdıklarından anlaşılıyordu. Üstelik ortak alandan bir süre yazıştığı kişilerin aksine Dolandirici özelden bir şeyler yazmamıştı. Onunla her konuda tartışmak mümkündü. Birçok şeyi o sormadan anlatıyordu. Bilgisayarlar hakkında bilmediği şey yok denecek kadar azdı. O daha sormadan birçok şeyi kendiliğinden anlatmaya başlıyordu. Örneğin asl’nin gerçekte ne manaya geldiğini, kanallardaki diğer hödüklerin açılımını bile bilmeden bunu ne kadar çok kullandığından bahsetmişti. Doğrusu a/s/l’ydi ve açılımı da age/sex/location* (yaş/cinsiyet/konum) idi. Mirc açıldığında bir kanala otomatik olarak girilmek isteniyorsa ne yapılmalıydı, daha hızlı yazma yolları (karanlık bir ortamda denemeler yapmak en kolayıydı bu sayede dört parmakla bile olsa daha hızlı yazma şansı vardı) nelerdi hepsini anlatmıştı. Kanallardaki yetkililerin ne yapabildikleri, neler yapamadıkları… Tonlarca şeyi anlatıyordu. Gözde, onun kanalda olduğu vakitler saatlerin nasıl akıp gittiğini fark edemiyordu bile. Dinleyen tek AngeliC olmasına rağmen bunları hep kanalın ortasında anlatmıştı.
Dolandirici hiç özelden yazmamıştı ama bir müddet sonra Gözde’nin onu daha yakından tanıma arzusu özele götürmüştü onları. Kanalın ortasında özel sorular soramazdı ne de olsa! Tanışmalarından dört gün sonra, sırf özelden yazıyorlar diye engellediği kişileri unutmuş olsa gerek; AngeliC, Dolandirici’nin özeline gitmişti. Kafasına takılan bir şeyi soruyormuş gibi yaparak atmıştı ilk mesajını. Sonra kanalın ortasında yaptıkları geyiklerin benzerlerini yapmaya başlamışlardı. Çok geçmeden olaylar kendiliğinden akmaya başlamıştı. Onun hakkında bir şeyler öğrenmek isterken, saatler sonra kendisiyle ilgili her şeyi anlatmıştı Gözde. Sır kalması gereken gerçek ismiyle başlamıştı, neden yalan söylediğini saçma bir şekilde de olsa açıklamıştı. AngeliC değil Gözde anlatıyor, o dinliyor, arada yorumlar yapıyordu. Gözde bir şey söylemediği sürece Dolandirici detaylar hakkında soru sormuyordu ama ilgisiz değildi. Daha önce anlattıklarını hatırlıyor, olayları birbiriyle ve kendisiyle bağıntılıyordu. Gözde gibi o da ailesiyle problemler yaşıyordu. Açıkça bir şey söylememişti ama Gözde “Dolandirici”’nin babasından şiddet gördüğünü anlamıştı. Duygusal ve fiziksel şiddet arasında hiçbir fark yoktu Gözde’nin gözünde. Bu yüzden kendisini ona daha da yakın hissediyordu.
Haftalar boyu her gün saatlerce yazışmaya devam ettiler. Başka hiç kimse ile yazışmıyordu artık Gözde. Hakkında neredeyse her şeyi anlatmıştı, Dolandirici da çoğu şeyi üstü kapalı şekilde belli etmişti.
Sanki onun eksik parçası tam karşısındaydı…
İkinci ayın bitiminde telefon faturasının kabarıklığına aldırış etmeden yazışmaya devam ediyordu Gözde. Çocuk hakkında bilgi dağarcığı gittikçe genişliyordu. Dolandirici’yi senelerdir tanıyormuş gibi hissetmeye başlamıştı Gözde. Aslen tanıyorlardı da, etraflarındaki en yakın insanların bile bilmediği şeyleri birbirlerine anlatıyorlardı. Yazışmalarında herhangi bir sınır, bir kural yoktu. O an içlerinden nasıl geliyorsa öyle davranıyorlardı. Bunun en güzel örneği Gözde’nin yaşadığı her şeyi ama her şeyi eksiksiz –ilk kanaması dâhil demekti bu- anlatması gösterilebilirdi. Dört gün, saat bazında yirmi yedi saat sürmüştü. Dolandirici yaşadığı şehri, gittiği okulu, ailesini, neler yaptığını, neler yapmak istediğini anlatmıştı bu açıklığa karşılık. Ne yapmak istediği tam olarak açık değildi aslen. Bir şekilde evden uzaklaşmak istiyordu aynı Gözde gibi. Yapacaktı bunu! Her ne pahasına olursa olsun! Deneyecekti…
AngeliC fotoğrafını dahi görmediği Dolandirici mahlaslı sözde genci her gün “görmeden” duramıyordu. Geceleri yatağında gözlerini duvara dikip hayallere dalıyordu. Hayallerine ne zaman Dolandirici şekilsiz ve vücutsuz olarak girmiş olsa derin bir acı hissediyordu. Onunla konuşurken beyhude sevinçlere kapılıyordu. Ne manaya geliyordu tüm bunlar?
Aşk diye bir kelimeden bahsedildiğini duymuştu. Ne olduğu konusunda bir fikri yoktu, sevgiyi bile hissetmeyeli çok olmuştu ve insanlar aşkı sevgiden üstün tutuyordu. Şöyle bir sıralamaya koyduğunda ilk başlarda hoşlanmıştı çocuktan orası kesindi. Bir süredir de seviyordu herhalde ama iki haftadır yaşadığı bu eziyet bunların hiçbirisiyle açıklanamazdı. Ona karşı olan ilgisi alışkanlıktan veya bağımlılıktan geliyor olabilir miydi? Bağımlılıkları vardı, rutin ve alışkanlık konusunda tecrübeliydi, o yüzden bu olamazdı. Başka bir açıklaması yoktu, ismini cismini gerçek manasıyla bilmediği bu kişiye… Evet, maalesef âşıktı!
Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi ki? Konuştuğunu sandığı kişi genç bile olmayabilirdi, göbekli ve kel bir adam veyahut kız bile olabilirdi! Bir sapık, organ mafyası üyesi veya diğer şeyler. Her şey olması mümkünken nasıl oluyordu da âşık olma olasılığı üzerinde düşünebiliyordu? Gerçek bile değildi karşısında olduğunu düşündüğü insan. Resmini veya cismini gözleriyle görmesi onu gerçek yapar mıydı? Gerçek neydi ki? İnsanların gözlerinin önüne çekilmiş bir perde olamaz mıydı gerçek? Ya gerçek oyduysa, ona karşı olan hisleriyse? Tüm bu gelgitlerin temel nedeni âşık olduğu ön kabulüydü. Elinde yalnızca çocuğun arada verdiği birkaç ipucu vardı.
“Aralarında bir yaş vardı, bu iyi bir şeydi. Bir defasında uzun boylu olmasının başına ne gibi belalar açtığını söylemişti. Uzun boyluydu, tamam. Babası birkaç ay evvel şiddetin dozajını iyice arttırıp hastanelik etmişti ya da en azından öyle söylemişti. Burnu ve birkaç kaburgası kırılmış, yüzünde ve gözünde morarmalar oluşmuştu. Sağ gözünün tamamen kapandığını söylemişti. Bütün bunlardan sonra çok da iyi görünmüyor olsa gerekti. İnternetteki diğer arkadaşlarına bakılacak olursa bir seneden fazladır internette çok fazla vakit geçiriyor, pek sosyal olduğu söylenemez. Muhtemelen kızlarla arası pek iyi değil (umarım öyledir). Lafları dolandırmadan söylüyor, etrafındaki insanlarca pek seviliyor olamaz. Komik ama esprileri hep zekâ ve bilgi gerektiriyor. Anlaması güç, öyleyse normal arkadaşı da pek yoktur. Yeniliklere açık, her şeyi öğrenmeye çalışıyor ama derslere pek ilgisi olmadığını belli etmişti, o kadar başarılı sayılmasa gerek. Arkadaşları yok, kızlarla arası iyi değil, ailesiyle arasında sorunlar var… Öyleyse tam aradığı kişi (diğer yarısı)!”
Kerameti kendinden menkul çıkarımının tutarsızlığının önemi yoktu. Duygularını açıklamayı deneyecekti çocuğa. O da aynı duyguları hissediyor olabilirdi, çekingenliğinden söyleyememiş olamaz mıydı? Acaba şu anda internette olabilir miydi? Saate baktı, bu saatte olmaması ihtimali vardı. Denese ne çıkardı? Hiç. Öyleyse denemeliydi.
Mirc’i açıp kanala girdiğinde Dolandirici’nin orada olduğunu görmek yüzünde gülücükler açtırmış, yanaklarını kızartmıştı. Kanalın ortak alanına “selam gençlik” dedikten sonra Dolandirici’ya çift tıklamıştı biri boşa gitmişti. Dolandirici çoktan bir şeyler yazmıştı.
Dolandirici: Nerelerdeydin, bugün bayağı geç geldin?
     AngeliC: Geldim ya işte :) Azıcık beklemişsin, fena mı oldu? Hasret çek işte bana.          Ahaha
     Dolandirici: Tamam, tamam deli şey. Eee neler yapıyorsun? Babanla aranız nasıl?
     AngeliC: Babama… Şöyle şakalar yapma diye elli kere söyledim. Ayrıca iyiyim yani     sanırım.
     Dolandirici: Hayırdır?
     AngeliC: Hiç. Kafam dolu biraz
     Dolandirici: Biraz doluysa kötü… Tıngırdıyor mu?
     AngeliC: Ahahah. Evet ne demezsin, böyle tangur tungur. Jetonu sen mi attın yoksa?
     Dolandirici: Yok, ben jeton yerine buz kalıbı atarım genelde :)
     AngeliC: İyi.
     Dolandirici: Anlat hadi anlat yavrucum dinliyorum. Sen şu an deri kanepedesin,           uzanıyorsun! Üstünde… Neyse, ne diyordum. Ha evet, anlat!
     AngeliC: Neyi? Ne diyorsun be!
     Dolandirici: Bak bi de saf ayağına yatıyor! Ne anlatman gerekiyorsa onu anlat.
AngeliC: Çocukluğuma inmemiz gerekiyor mu?
Dolandirici: Ona inmiştik zaten. Her şeyin onunla ilgili olduğuna şüphe yok.
AngeliC: Bugün formundasın bakıyorum. Şaka bir yana anlatılacak bir şey yok.
Dolandirici: Anlaşılan konu benimle ilgili
AngeliC: Ahahaha! Delinin zoruna bak. Bu ne ego beyefendi!
Dolandirici: Evet, artık eminim kesinlikle benimle ilgili. Çok baymadan yumurtlayın      artık sayın bayan.
     AngeliC: Ne dememi istiyorsun? Seni seviyorum falan gibi bir şey mi diyeceğim           sanıyorsun yoksa?
Yüreğinin içine bir arı girmiş gibiydi. Önce gıdıklanmayla karışık bir şeyler hissetmişti, üç dakikalık sessizlikten sonra tek seferlik iğne girmişti sanki! Arı ölmüştü ama ağusu tüm vücuduna yayılıyordu! Dört dakika geçtiği halde yanıt gelmemişti.
     AngeliC: Hello Mr. Anderson! Wake up! Cıstak cıstak.
     Dolandirici: Şakaya vurma işi. Ne demek istediğini anladım.
     AngeliC: Ne demek istemişim? Anlat ben de öğreneyim!
     Dolandirici: Tahmin etmiştim zaten. Birkaç ay önce olsa emin ol anlayamazdım.
     AngeliC: Vayyy, ne anladın hadi anlat anlat heyecanlı oluyor böyle.
     Dolandirici: Zamanlama ancak bu kadar yanlış olabilirdi. Yapılabilecek bir şey yok.
AngeliC, Dolandiricinin ne demek istediğini anlamamıştı. Ne güzel anlatmasına gerek bile kalmadan o AngeliC’i anlıyordu. Onun da Dolandirici’yi anlaması gerekmez miydi?
     AngeliC: Senin aksine ben senin ne demek istediğini anlamadım.
Dolandirici: Başım zonkluyor. Yalnızca, benim gitmem gerekiyor. Hem de sayende!
     AngeliC: Şu olayı netleştirmeden hiçbir yere gidemezsin!
     Dolandirici: Yine anlamadın. Sağlık olsun ne yapalım.
     AngeliC: Daha açık anlat da anlayayım o zaman! Ne bu giz, net olsana!
Dolandirici: :) Haklısın aslen. O zaman net olayım; benden sana yarar gelmez. Olmaz, bir yere gitmez bu iş...
     AngeliC: İlla bir yere gitmesi mi gerekiyor?
Aradaki kilometreler bu kadar önemli olamazdı. Kablolar üzerinden mesafeler çok kolay geçilebiliyordu. Üstelik hemen olması gerekmiyordu! Nasıl olsa bir sene arayla üniversite sınavlarına girecekti ikisi de. Nerede olmak isterlerse orada olabilirlerdi…
     Dolandirici: Sen sigara içmiyordun değil mi?
AngeliC: Konuyu mu saptırmaya çalışıyorsun? Sırf sen mutlu ol diye yanıt vereyim: Hayır, içmiyorum.
     Dolandirici: Yakında başlarsın.
     AngeliC: Kederimden mi yoksa, ahaha.
Dolandirici: Umarım şu an ağlamıyor, gerçekten gülüyorsundur. Belki bir gün tekrar görüşürüz. Ayrıca teşekkür ederim, hayatımı değiştirme yolunu gösterdiğin için...
     AngeliC: Ne diyorsun be sen! Nereye gidiyorsun! Niye teşekkür ediyorsun?
Dolandirici: Yarın yeterince gözyaşı göreceğim muhtemelen o yüzden, niyeleri boş ver... Neyse benim gitmem gerekiyor. Sonra görüşürüz, tamam mı? Yani umarım. Derslerinize de iyi çalışın doktor hanım.
     AngeliC: Dur!
     Dolandirici: Kendine iyi bak deme saçma. Babana selamlarımı ilet, sev onu…
     AngeliC: Dur dedim!
     Dolandirici has left the server. (Quit: Hastalavista baby!)
Saatler boyu beklemişti. Niye gitmişti birden bire? Kalbi kırılmasın diye mi bir şey söylememişti? Güzel bir kız sayılmazdı ne de olsa, doğal değil miydi? Resmini bile görmemişti ki henüz! Sevgilisi mi vardı? Hayır, olsa anlatırdı. Anlatır mıydı? Ne anlatmıştı ki şimdiye kadar? Hakkında ne biliyordu? Anlattığını sandığı şeyler ne kadar da azdı? Niye anlatmamıştı? Niye anlatmasındı? Öyleyse niye sevmemişti? Niye? Niye? Niye?
Gece boyu beyninde aynı soru yankılanırken uyuyakalmıştı. Yetmezmiş gibi sabah uyandığında başucunda bir zarf bulmuştu. Otobüs bileti vardı içinde. Ne çabuk bitmişti tatil? Niye bitmişti?
Kullanılmış, bir köşeye atılmış gibi hissediyordu kendini. Aralarında fiziksel hiçbir etkileşim olmamıştı! Olması gerekiyor muydu zaten? Şimdiye kadar hiçbir erkekle fiziksel etkileşime girmemişti. Bakmıyordu ama kör değildi, etrafta kızların ölüp bittiği erkekleri görebiliyordu. Gördüğü hiçbir erkek onda bir duygu uyandırmamıştı! Kurt Cobain’i de gerçek manasıyla görmemişti, yalnızca şarkılarını dinlemişti misal ama ona karşı bir şeyler hissediyordu. Öyleyse fiziksel temas olmazsa olmaz değildi!
Kahvaltı yapacak hali yoktu. Bilgisayarın başına oturmuştu. Akşam yola çıkması gerekiyordu. İnternet’e girmeli miydi? Ya Dolandirici orada olursa? Olabilirdi, olsaydı keşke. Daha iyi olmaz mıydı? Onu “görmek?” istemiyor muydu zaten? Ne istiyordu?
Yarım saat kararsızlıkla salonun içinde dolanmıştı. Bir türlü ne istediğine karar veremiyordu. İnceldiği yerden kopsun diyerek girmişti internete. Korkuyla yaşanılamazdı, merakla yaşanılamayacağı gibi!
Gözde cesaret göstermişti ama Dolandirici ortalarda yoktu. Sorup soruşturmuştu. O gün geldiğini gören olmamıştı. Beklemişti. Yarım saat. Bir saat. İkinci saatte boşuna bekleyeceğine bir yandan bavulunu hazırlamıştı. Bavula yerleştirdiği her eşyadan sonra gelip bakmıştı ekrana. Üç saat. Bavulu hazırdı, gelen olmamıştı. Saat beş, otobüsünün kalkmasına iki saat kaldı. Kanal en civcivli saatlerini yaşıyor ama o yok. Senelerdir onu tanıyanlara soruyor; nerede olabilir? Telefonu var mı sizde? Merakta kaldım arasanız bi? Ne telefonu yok mu? Hmm peki. Ulaşamayız yani? Niye mi bu kadar heyecanlıyım? Heyecanlı değilim sadece merak ettim. Hayır, yok canım kötü bir şey olmadı. Yok, o yönde de bir şey söylemedi. Göremedim tüm gün, ondan merak etmiştim. Evet, işi varmıştıdır belki, olabilir. Hmm, yok ben beklerim bir süre daha. Ben gittiğimde hala gelmemiş olursa söylersiniz, beklediğimi. Yok, bir mesaj iletmenize gerek yok. Sadece benim aradığımı söylemeniz yeterli. Teşekkür ederim.

Babası geldiğinde umudunu iyiden iyiye yitirmişti. Gidecek olur da gelecek olurduysa? Bir süre giremeyeceği kesindi internete o zaman zarfında ümidi kesebilirdi ondan. Kanala umutsuzca bakmaya devam etti. Kaybedecek bir şeyi yoktu! Kanalın yöneticilerinden birisine “Dolandirici”’ya iletmek üzere bir mesaj bırakmıştı. Dolandirici’nin eline geçip geçmeyeceğini bilmediği bir mesaj.
İzmir’e döndüğünde aklı tamamen gönderdiği mesajın Dolandirici’ya ulaşıp ulaşmadığına takılı kalmıştı. Günler geçmek bilmiyordu. Derslere kafasını veremiyor, söylenenleri duymuyordu. Yurda döndüğünde kulağı yapılan anonslarda oluyordu. Esma, Fatma, Gül, Ebru, yine Fatma, tekrar Esma. Gözde ismi geçmiyordu hiç. Hafta sonu olduğunda sabah erken kalkıp hemen çıkış izni almıştı yurttan. Bir internet kafe bulması gerekiyordu. Çok uğraşmadan bulmuştu da. Hemen Mirc’i açıp sunucuya bağlanmış, kanala dalmıştı. Dolandirici ortalarda yoktu. Akşam olana kadar öylece kimseyle konuşmadan beklemişti. Mesaj bıraktığı kanal yöneticisi gelmişti akşama doğru. Ona bıraktığı mesajı “Dolandirici”ya iletip iletemediğini sormuştu. Dolandirici bir haftadır hiç gelmemişti kanala.
Yurda giriş saati geçtiği halde beklemeye devam etmişti belki gelir umuduyla. Umutları tamamen kuruduğunda masadan kalkmıştı. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Kimseye güvenmemek üzere kendisine söz vermişti Gözde ama sözünü tutamamış, yine birisine güvenmişti. O da kendisini yarı yolda bırakmıştı. Şu hayatta hiç kimseye değer vermeye değmezdi kesinlikle!
Takip eden dört hafta sonunu akşama kadar kafelerde geçirmişti. Gelen giden olmamıştı, kimse de görmemişti Dolandiriciyi. Daha önceden de böyle gelmediği zamanlar oluyormuş. Gelirmiş. Edermiş. Herkes ne de çok bilirmiş!
Günler geçtikçe umudu azalıyordu, sevgisi ise garip bir şekilde yerinde sayıyordu. Tek gariplik bu değildi. İnternette ne kadar çok vakit geçiriyor olursa olsun kimseyle konuşmuyordu. Elleri durduğundan, bu çenesine vurmaya başlamıştı. Önce yurt odasındaki kızlarla tanışmıştı. Hiç öyle göründükleri gibi sert değillerdi. Cana yakın olduklarını söylemek bile mümkündü. Gözde’den yaşça büyük olmalarını sorun etmemişlerdi. Dilan her şeye uyum gösteriyordu. Özgü nispeten daha dişli bir kızdı. Tabiri caizse erkek gibiydi. Üstelik o da Gözde gibi rock severdi. Bu bile onu sevmesi için yeterli bir sebep olmuştu. Beraber vakit geçirmeye başlamışlardı, hafta sonları artık birkaç saatliğine bekliyordu internet kafede. Ondan sonra etrafı geziyorlardı, yeni insanlarla tanışıyordu Gözde. Seneler boyu tanışmadığı insanlarla bir çırpıda tanışmıştı. Yetmemiş Dilan’ın tanıştırdığı çocuklardan birisiyle çıkmaya başlamıştı. İki hafta sonra çocuk Gözde’ye onu sevdiğini söylemişti, o zaman terk etmişti Gözde onu. Bu tarifi mümkün olmayan bir haz yaşatmıştı Gözde’ye. İlkine özel bir durum olup olmadığını anlamak için tekrar denemişti başka bir çocukla. Yine çok güzeldi, en güzeli çocuk ağlamıştı bu defa. Ee bu da çocuğun suçuydu; aşkını itiraf etmesi ayları bulmuştu.
Bu süreç devir daim makinesi gibi çalışıyordu. Her daim birisini buluyordu, beklemesine de gerek kalmıyordu, erkekler ayaklarıyla geliyordu ona. Burak, Ceyhun, Deniz, Hasan, …, Samet, Sercan, Yetiş. Harf sırasına dizmekten hoşlanıyordu sevgililerini. Kimi birkaç saat, kimi günlerce sürüyordu ama hepsinin gittiği yer belliydi; çöplük.
Özel hayatının yanında okuluna verdiği önem de değişmişti Gözde’nin. Neyi belirlediği belli olmayan, sözde öğrenci seçici sınava erkenden hazırlanmaya başlamıştı. Bu amaçla okulda dersleri daha canlı takip ediyor, parmak kaldırıp sorulara yanıt veriyordu. Dershaneye ilk giden oluyor, en son çıkıyordu. Ders çalışarak, arada çitlembik mahiyetine sevgili terk ederek ayları, mevsimleri geçirmişti.
Eve babasının yanına döndüğünde eziyetlerin en güzelini yapmaya devam ediyordu babasına: görmezden geliyordu. Ders çalışmadığı zamanlarda bilgisayar başında mirc bir yanda açıkken, internetin en derin yerlerinde dolanıyordu. Hep bir iz arıyordu…
Bekleyiş ve çalışma dolu ayların sonunda ÖSS’ye gireceği günün gecesinde rahat bir uyku çekmişti. Akranlarının birçoğu uyumakta zorlanırken Gözde için bu zor olmamıştı. O sınavda ve sonucunda neler olacağına emindi. İki senesini buna göre ayarlamıştı, bir sürpriz olmasına imkân yoktu.
Sabah 7’de uyandı, güzel bir kahvaltı yapıp sınava gireceği okula gitti. Sınav salonunda bir sürü öğrenci arasında tek başına olduğunu biliyordu. Sınav bittiğinde hiçbir heyecan duymuyordu, ne rahatlamıştı ne strese girmişti. Değişen bir şey yoktu, yapması gerekeni yapmıştı sadece.
Sınavın akşamında televizyonda bangır bangır soruların çözümleri dönerken uyumayı tercih etti. Sonraki gün babasının bütün ısrarlarına rağmen gazetenin yüzüne bakmadı. Soruları çözmesine gerek yoktu, ne yaptığını gayet iyi biliyordu.
Sıcak yaz günlerinde penceresi açık odasında bilgisayar başında kâh internete girerek, kâh gençlere yönelik çizgi diziler izleyerek vakit geçirdi Gözde. Sınav sonuçlarının açıklandığı günün akşamında babası çok ısrar etti diye puanlarına baktı. Artı/Eksi bir hata payı vardı, artı olan gerçekleşmişti.
ÖSS tercihlerini yaparken dershanedeki öğretmenlerinden yardım almasına gerek yoktu. Ne istediğini biliyordu. Tek tercihini yapıp formu okula teslim etti…
Herkesin Çapa diye adlandırdığı İstanbul Tıp fakültesinde okuyacaktı. İstanbul’a ilk adımını attığında on dört milyon insan gözüne çok az görünmüştü. Aralarında bir fark yaratabileceğini düşünüyordu. Okulu bitirebilecek olursa çok fazla şeyi değiştirebilirdi. İnsan hayatı kurtarabilirdi. Bunun için önce okulu bitirmesi gerekiyordu ama bu göründüğü kadar kolay değildi.
Bir yurtta kalmıştı ilk birkaç ay. Lisedeki gibi gelmiyordu artık yurt hayatı. Özgürlük istiyordu ve hakkını almaya sonuna kadar niyetliydi. Özgürlüğün bir bedeli olduğunu tecrübe etmeden öğrenemezdi.
Babası eve çıkacak olursa masraflarının çok artabileceğini ve karşılayıp karşılamayacağını bilmediğini söylemişti Gözde’ye. Zararı yoktu bir iş bulabilirdi. Çok uğraşmasına gerek kalmadan bulmuştu da. Tek başına kalan bir kızın internette verdiği ilanına yanıt yazmıştı. Çok geçmeden kızın yanına ikinci olmuştu. Evde eşyalar vardı. Her şey tamamdı, okul hariç.
Bir yandan bir işte çalışmak, diğer yandan okumak beklediği kadar kolay değildi. Birinci sene en zor sene demişlerdi, gerçekten de zordu. İlk sene sınıfta kalması ve tekrar etmesi gerekmişti ama bu atlatılabilecek bir sorundu. Çalışma hayatına, iş değiştirip durmaya alışmıştı. Sonucunda okula da alışmıştı. Hayatta istisnasız her şeye alışılıyordu.







XXI. Bekleyiş

Gözde farkında olmasa bile hızlı çekim düşünmeye Selma’dan ötürü başlamıştı. Selma önce seslenmiş, sonra elini Gözde’nin gözlerinin önünden geçirmişti. Hayallerinde ve geçmişinde Selma’nın sesine ve eline yer yoktu. Zihni oraya ait olmayan bu dışsal etmenleri etkisiz hale getirmek için kendince bir yöntem denemişti sadece.
Selma’nın cildindeki gözeneklerin bile seçilebileceği biçimde burnunun dibine girmesiyle zihni abandone olmuştu. Her şeyi bu kadar çabuk sonuca bağlayışı bundandı. Beyin henüz tam manasıyla uyanamamışken devreye, karakterlerine uygun biçimde hareket eden korkak refleksleri girmişti.
Gözde yerinden sıçrarken, kalbi yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı! Nerede olduğunu ve ne yaptığını bilemeyecek şekilde aklı gitmişti. Yüzündeki allık yerini bet bir renge bırakmıştı. Beynen firar etmenin risklerinden yalnızca birkaçıydı bunlar. Her şeye burnunu sokan biri muhakkak çıkıyordu ve vurgun yemiş dalgıçtan beter olunuyordu!
Gözde ilk şoku atlattıktan sonra nefesini düzeltmişti. Selma, onun yeterince toparlandığına kanaat getirmiş olsa gerek “Ohoo nerelere gittin öyle?” diye sormuştu. Bunu sorarken başını hafifçe eğip, dudaklarını büzüştürmüştü. Bu haliyle oldukça aptal görünüyordu ama bir o kadar da antipatik. Her şeye istisnasız burnunu sokması gerekiyordu sanki bu kızın!
Hülasa Gözde’nin yüzüne ve gününe renk katmıştı Selma! Gözde içinden çılgın bipler çıkartırken dudaklarının arasından fırlayan dili “Bilmem, öyle dalmışım!” diye tıslamıştı. Sesini duyurabilmek adına bağırmak zorunda kalmasaydı, Selma “diskoyu engerekli yılanlar basmış” diyip çığlığı basabilirdi. Keşke öyle olsaydı!
- Kızım ne çok dalıyorsun sen de böyle!
Selma arandığının farkında bile değildi. Ne tıslamanın farkındaydı, ne hiddetle kendisine bakan gözlerin. Duruşunu hiç değiştirmeden sormuştu bunu da.
- Aman ya boşver, napıyoruz sanki burada.
Gözde bir şey yapmamasına takılmıyordu. Asıl karşısında duran bu aptal bakışlı kızın ne yapmaya çalıştığına feci takmıştı. Onu arkadaşı sanıyordu herhalde.
- Haklısın valla. Ya o değil de kim gelecekmiş bugün biliyor musun?
Kesinlikle onu arkadaşı bellemişti! Bunu öyle heyecanlı bir şekilde söylemişti ki Selma, gözlerindeki ışıltılar loş ortamı aydınlatmıştı. Heyecanını arkadaşıyla paylaşmak istiyor olduğu belliydi.
Bu soru ve çıkarımı kendinden menkul tutum karşısında Gözde’nin siniri geçmek yerine iyice artmıştı. Ayrıca sinirli olmasa bile ortak olmak isteyeceği bir şey değildi bu gereksiz merak. Zengin adamlar, süslü karıları ve şaşaalı yaşamları hiç ilgisini çekmiyordu. Belli başlı birkaç tanesi hariç diğerlerini tanımıyordu zaten.
Senelerdir televizyon izlemiyordu, gazetelerin ikinci sayfalarındaki aptal paparazzi haberlerini ve magazin eklerini asla okumuyordu. Bundan ötürü hiçbir zaman eksiklik de hissetmiyordu. Hayatta çok daha önemli bir sürü mevzu varken ve hali hazırda onlara bile tam manasıyla vakit ayıramazken! Ne gereksiz işlerdi Tanrım bunlar!
Selma, onun bu meraksız haline ve asık suratına aldırmışa benzemiyordu. Yanıt vermesini beklemeden kendi sorduğu soruyu yanıtlayıvermişti. Bilmem ne hanedanlığının kızıyla, onun yönetmen eşi gelecekmiş!
Aman ne de önemli bir haber! Yumruklarını sıkarken “Bu kız kafayı yemiş olmalı” diye düşündü bir an için. Sonra tüm toplumun kafayı yediğine karar verdi, yumruklarını daha da sıktı.
Anlaşılan bunlara beyni Kızılay dağıtmıştı. Baksana şaşaalıları tanımlamak isterken bile “hanedanlık” diyorlar! Hadi burjuvalar kendilerine öyle diyor olabilirler ama o neden böyle söylüyor? Her parası olanın bir kale inşa edip hanedanlığını ilan ettiği ortaçağ Avrupa’sında, kölelerin onlara haşmetmeab demesi gibi bir şey bu!
Aslen suç o zenginlerde değildi, onları dillerine dolayanlardaydı. Hâlbuki tek yaptıkları zengin olmayı başarmaktı. Hatta bu bahsi geçen kız gibilerin tek olayı zengin birisinin kızı olarak doğmaktı. Ailelerinin pışpışlaması yetmezmiş gibi, diğer insanlar da dilleriyle okşuyordu gururlarını. Doğumlarından ölümlerine kadar şans yanlarındaydı. Dünyada bir adalet yoktu zaten!
Gözde daha bu adaletsizliğe verip veriştiremeden, Selma onun gözlerinin içine bakarak anlatmaya devam etmişti.
Hani şu afişleri her yeri süsleyen film vardı ya! İşte onu çekmişti adam! Görmemiş olamazdı! Hatta tüm medyada bu konuda haberler dönüyordu. Nasıl bilmezdi!
Zenginlerin kendileri, karıları, kızları, oğlanları yetmiyordu anlaşılan insanlara. Onların yancılarını da dillerine pelesenk etmeleri gerekiyordu. Gerçekten anlayamıyordu bu insanları! Hadi kodamanları tanıyor olsun, karısının parasıyla film çeken bir adamı da mı tanıması gerekiyordu Gözde’nin? Kendine bu soruyu sorduğu esnada zihninde Selma’nın bahsettiği afiş canlanmıştı. Medyanın ve reklamların gücüne o bile karşı koyamıyordu anlaşılan!
Daha birkaç saat evvel otobüs durağında vardı o afişlerden. Kocaman harflerle “MERAK” yazılmıştı. Merak gibi, merak uyandırmayan bir film ismi seçmek dünyanın en mankafalı insanına has bir durum olabilirdi ancak.
Selma, Gözde’nin düşündüklerinden bihaber hızını alamamış devam ediyordu. Adam oldukça çirkin bir adammış. Deve gibi boyu, şekilsiz bir burnu varmış! Böyle zengin kadınlar zaten hep böyle adamlardan hoşlanırlarmış. Entel ayaklarıyla kandırmış olsa gerekmiş kadını, başka açıklaması yokmuş. Kim bakarmış o garip görünüşlü--.
Gözde, son cümlenin tamamlanmasını beklemeden bunun ona bilinçaltının oynadığı bir oyun olmasını dilemeye başlamıştı. Her şeyi en küçük ayrıntısına kadar duymak istediğinden kıza iyiden iyiye sokulmuştu…
İki kız bir köşede kaynatırken gece hareketlenmeye başlamıştı. Rahatsız edici müzik kulak zarlarını zorlayacak raddeye gelmiş, gece kulübüne akın etmeye başlayan insanların gürültüsü almış başını gitmişti.
Abiye kıyafetleri ve ince topuklu ayakkabılarıyla kızlar ellerindeki ufacık çantalarla kırıtarak yürüyordu. Erkeklerin birçoğu kızlardan aşağı kalır değildi. Kirpi gibi dikleşmesi için bir kutu jöle boca edilen saçları, armalı ceketlerin içinde üstten üç dört düğme açılmış marka gömlekleri ve ellerini ceplerine soktukları yırtık pırtık kot pantolonlarıyla; en az kızlar kadar kırıtarak yürüyorlardı. İster erkek olsun, ister kadın hepsinin verdiği mesaj aşağı yukarı aynıydı; senin için hazırlandım.
Yaşları yirmi ila otuz beş arasında değişen insan topluluğu aşağıdaki büyük alanı neredeyse doldurmuştu.
Müdür, Selma’yı çağırdığında Gözde hareket edemez hale gelmişti. Selma mecburiyetten oradan uzaklaşırken, Gözde öylece kızın arkasından bakakalmıştı.
Biraz öncekinden çok daha şiddetli bir şekilde hücum eden anılarını makyajını bozmasın diye bir el hareketiyle savuşturmayı diledi ama tek bir kasını bile oynatamadı. Siyah boyalar yanağında pembelerle birleşirken, diğer hainler burnuna hücum etti. Burnundan tuzlu sular taşıp akmaya başlamıştı…
Gözde önünde duran sigara paketlerinden bir tanesini açıp, içinden bir dal çekerek yakmak için ölesiye bir arzu duydu. Öldürücü sigara arzusu duymaktan ötürü hakaretler yağdırdı kime yağdırdığını bilmez gibi yaparak. Kadim dostu Dolandirici’ydi hakaretlerin bittabi sahibi, her şeyi bilirdi zaten o!
Son görüşmelerinde dediği gibi olmuş, çok kısa bir süre sonra başlamıştı Gözde sigaraya… Bir gün öldürecekti bu sigara onu!






















XXII. Hatıra

Altında yalnızca boxer olan genç kumral adam camın önünde durmuş dışarıya doğru bakıyordu. Akşam olmak üzereydi ama yağmur günlerdir dinmek bilmediğinden, gündüz veya gece olmasının bir farkı yoktu. Hava hep karanlıktı.
Adam elinde tuttuğu sigaradan derin bir nefes çekti. Üflediği dumanlar havayı daha da kasvetli bir hale getirmişti. Bu tür kasvetli havaları hiç sevmiyordu. Geçmişini anımsatıyordu bu tür günler. “Keşke hep güneş gül yüzünü gösterse” diye düşündü.
Arkasından sessizce gelip beline sarılan kadının sıcaklığı bu karabasandan uyanmasına yardımcı oldu. Kadının güneş gibi parlayan sarı saçları ise gününü aydınlatmıştı. Kadın öylece sarılıp bir süre bekledi. Konuşmadan anlaşılabiliyorsa konuşmaya ne gerek vardı? Önce birbirine kenetlenmiş elleri çözüldü, arkasından kollar hafifçe geriye doğru çekildi. Kadın, adamın çıplak sırtına ufak bir öpücük kondurup içerideki giyinme odasına doğru yürüdü. Camın önünde duran adam arkasını dönmemişti bile. Kadının bundan hiç şikâyeti varmış gibi görünmüyordu. Odada hazırlanmaya başlamıştı.
“Hayatım geç kalacağız, sen de hafiften hazırlanmaya başla istersen.”
“Geldim—“
Cümleyi bitirmek için seçmek üzere olduğu şey kanını dondurmuştu. Senelerdir uğraşıyordu ama hala düzeltemediği şeyler vardı. Hiç yoktan artık söylemeden evvel durabiliyordu bu da bir şeydi. Peki, yeterli miydi?
Parlak spotların hizasından yürüyerek kendisine ait giyinme odasına girdi. Odanın ışıklarını açtı. Patlayan ışıklar içeriyi aydınlatmıştı ama bu esnada karanlık içine dolmuştu. Aynadan yansıyan görüntüsüne baktı, şu haliyle kimse onu tanıyamazdı.
“Hayatım lila kravatımı bulamıyorum, nerde olduğuna dair bir fikrin var mı?”
“Aşağıdaki çekmece—“
“Tamam, tamam buldum.”
Kravatını bağlarken bağlardan ne kadar nefret ettiğini bir kez daha anımsadı. Geçmişiyle, ailesiyle, ailesinin uzantılarıyla ve eski arkadaşlarıyla. Geçmişe dair tüm bağlardan nefret ediyordu. Nefret ettiğinin aslen kendisi olduğunun farkında olmak içini daha da karartmıştı!
Kravat eline dolandıkça siniri artmaya başlamıştı. Elleri titremeye başladı. Karısının ona doğru sevecen bir ifadeyle geldiğini gördüğünde onu bağlardan kurtaracak olduğunun bilincindeydi, içini bir rahatlık hissi kapladı.
Karşısındaki boy aynasından kadının kördüğüm haline gelmek üzere olan kravatı çözüp narin elleriyle tekrar başlayışını izledi. “Hayatımda o olmasa ne yapardım?” diye düşündü kendi kendine. Şu anda bulunduğu yerde bulunamayacağı kesindi.
Kravatı bağlanıp, gömleğinin yakası katlandığında minnettarlığı iyice artmıştı. Bu zor işi başaran hayatının anlamı, gül yüzlü kadının, biricik karısının boynuna ödülünü kondurdu. Kadın zafer kazanmış mağrur bir general gibi giyinme odasından çıkıp, kapının önünde beklemeye başlamıştı. Nefes kesici bir görüntüsü vardı kırmızı elbisesinin içinde.

Karısından gözlerini ayıran adam son bir kez aynada kendi görüntüsüne baktı. Hazır görünüyordu. Evin dış kapısının önüne geldiğinde geriye dönüp açık kalan herhangi bir şey olup olmadığına baktı. Kapıyı açıp karısının çıkmasına izin verdi. Alarmı kurduktan sonra kapıyı kapatıp, kilitleri sıkıca kilitledi. Kapının yanında yer alan doğalgaz ve elektrik sayacına göz ucuyla baktı. Hızlı dönmüyorlardı demek ki evde açık unutulan bir şey yoktu.
İki katlı dış yalıtımlı evin önünde bir bahçe bulunuyordu. Kapının önünden bahçe kapısına kadar yürüyene koruma sağlaması için bulunan bir sundurma eşlik ediyordu. Kırmızı kaldırım taşlarıyla bezeli yolun sağında ve solunda sararmış çimenlik alanda kış mevsiminin tüm ölgünlüğü hissediliyordu. Her iki tarafta bulunan yeni dikilmiş genç çam ağaçları dışında yaşam emaresi yoktu.
Yolun sonunda iki aracın sığabileceği bir park alanı yer alıyordu. Lacivert bir dört çekerli araçla, Alman yapımı kırmızı renkli bir spor araç kullanılmayı bekliyordu.

İstanbul’un dış bölgelerinden içlere ilerledikçe yağmur şiddetini arttırıyordu. Yol boyu silecekler olanca hızıyla çalışmıştı. Dışarıda olup biteni görmek neredeyse imkânsızdı. Adam düşünceli görünüyordu. Yağan yağmur onu gitmemesi gereken yerlere götürmüştü, vaat edilmeyen kovduğu topraklara.
Bardaktan boşanırcasına yağan geçmiş yağmurlar gelmişti aklına. İstanbul’da bu tarz yağmurlar çok nadiren oluyordu ama onun gençliğinin geçtiği şehirde bahar aylarında yağmur yağmayan günde bir sorun var demekti. Er ya da geç, sabah ya da yatsı kesin yağmur yağardı. Yağmadığı günlerde bazı yaşlılar namaz sonrası yağmur duaları bile ederdi.
Trafik, yağmurun etkisiyle birlikte çekilmez bir hal almış görünüyordu. İstanbul’da ne zaman yağmur yağsa benzer manzaralar görülüyordu. İnsanların geneli sabah veya akşam yağan yağmurdan nefret ediyordu. Asfaltların sulanmasına ihtiyaç olmadığından yağmurdan yalnızca sokakta şemsiye satan satıcılar memnundu. Taksim’e giden yollar normal şartlar altında bile kalabalık olurken, azıcık yağmurda tamamen kilitleniyordu. İnsanlar yağmur hakkında huysuzlanmakta haksız sayılmazlardı.
Tarlabaşı’na varamadan trafik tamamen durmuştu. Genç adamın eli gayri ihtiyari merkezi kilit sistemine gitti. O civarda her tür insan vardı ne olacağını kimse bilemezdi.
Hazır trafik hareket etmezken bu berbat havayı birazcık olsun dağıtabilecek bir şeyler görmek için sağına döndü adam. Karısı elindeki küçük kırmızı çantayı dizlerinin üzerine koymuş öylece önüne bakıyordu.
Kadın profilden çok güzel görünüyordu. Gerçi her açıdan, her yönden güzeldi ama özellikle bu duruşunun ayrı bir güzelliği vardı. Karşıdan bakıldığında zor bela belli olan burnu daha belirgindi. Çıkık elmacık kemiklerinin arasında korunan, hiçbir çıkıntıya maruz kalmadan dümdüz inen, üst dudağıyla birleşimine olabilecek en düzgün açıyla bağlanan burnu; sanki kalemle çizilmiş gibiydi. İpek gibi görünen sarı saçları ve diğer tüm güzel ayrıntılarla birleştirildiğinde, adam kadını önünde eğilip tapılması gereken bir tapınak gibi görüyordu.
Adamın, arabanın dikiz aynasından yansıyan görüntüsüne bakmak burunlara ilişkin tavrını anlamaya yeterliydi. Çocukluk fotoğraflarındaki burnundan eser yoktu artık. Geçmişteki her şeyden kaçmak istiyordu ama iş burnuna gelince durum değişiyordu. Bir karabasan misali yaşadığı olaydan sonra karısının da tavsiyesiyle çocukluğundaki burna sahip olmaya çalışmıştı. Yapılan üç ameliyata rağmen fotoğraf albümünde kalan o tek fotoğraftaki çocuğun burnundan eser yoktu. Hala kocaman, iğrenç, yanında küçük bir yara izi olan, yamuk ve tam manasıyla koku alamayan bir şey görüyordu aksından.
Hâlbuki o meşum fotoğraftaki çocuğun tekinsiz duruşunda ilahi bir şey görülüyordu. Fotoğraftaki sarışın çocuk annesinin beline sarılmış bir elma ağacının önünde poz vermişti. Yüzündeki o hınzır gülümsemeden, halinden ve burnundan oldukça memnun olduğu anlaşılıyordu.
Önündeki yola döndüğünde trafikte bir değişme olmadığını gördü, önündeki araçlar hala aynı yerlerindeydiler. Tarlabaşı’ndan, Taksim meydanına kadar olan kısım hep bu şekildeydi. Toplam dört trafik lambası vardı ve lambaları kafasına takan yoktu. Kırmızı da yansalar yeşil de yansalar hareket şansı olan ilerliyordu.
Yolda bir değişme olmayacağını bildiğinden yapabileceği en iyi şey, bakmaya doyamadığı altın saçlı güzelliği, zihnine sanki ağacın üzerine kalp kazır gibi kazımaya devam etmekti. Öyle de yapacaktı.
Kadının elmacık kemiklerinin çıkıklığı burnunu gizlemenin yanı sıra yüzüne çocuksu bir hava katıyordu. Gülümsediği zamanlarda ortaya çıkan gamzeleri, karşısındaki dudakları üzerlerine çekme gibi bir yeteneğe sahipti. Bu sonradan edinilebilen bir yetenek değildi.
Gülümsenildiğinde ortaya çıkan gamzelerden vazgeçilmesi yalnızca tebessümün kocaman bir gülümsemeye döndüğü anlarda ortaya çıkabilirdi, aynı şu anda olduğu gibi.
Kocasının onu izlediğini gören kadının yüzünde önce küçük bir tebessüm peydah olmuştu. Tebessüm esnasında gamzeleri ortaya çıkmış, gözleri hafif kısılmıştı. Adamın onun bu çekiciliğine kapılıp gamzelerinden öpmek için yaklaşmasıyla, tebessümü gülümsemeye dönüşmüştü. Bu esnada dudakları kıvrılmış, yanakları allaşmıştı.
İki çift dudak ilk kez birbirlerine değdiğinde de aynı böyle olmuştu ve delicesine yağmur yağıyordu…












XXIII. İlk Öpücük

İki kırmızı dudak birbirine değdiğinde yağmur şiddetini iyiden iyiye arttırmıştı. Buzlu cama çarpan damlalar hoş bir tını ile dolduruyordu küçük odayı. Duvarlardan yansıyan sesler odanın bir ucunda bulunan yatağın üstündeki iki küçük bedende titreşiyordu. İki bembeyaz tenin üstünde iki küçük el dolanıyordu. Diğer iki el birbirine kenetlenmiş, bir olmuşluğu simgeliyordu.
Yukarıda ise kırmızı dudakların içinden çıkan pembe diller birbirini sarmaya başlamıştı. Sarışın kadın gözlerini açıp karşısındaki kişiye baktığında gördüğü şeyden gayet memnundu. Kısacık saçlar, minik bir burun ve çekik, kapalı bir çift göz… İstediği kişi oydu. Gözlerini kapatıp kaldığı yerden pembe dili sarmaya devam etti.



















XXIV. Terk Ediliş

Gözlerini açmak istemiyordu, bu kötü bir rüyaydı. Orada olmamalıydı. Orada değildi. Orada değildi! Gözlerini açtığında hala kalabalığın içinde oturduklarını görmüştü. Ağlamak için dayanılmaz bir istek gelip boğazına oturmuştu. Annesinin yolda yaptığı cesaret dolu konuşmadan sonra ağlaması mümkün değildi. Ne kadar korkutucu olursa olsun, tüm sorunlarla baş edebilirdi, ne de olsa o bir Uncuoğlu idi.
Güçsüz, korkak ve inceleniyormuş gibi hissetmekten nefret etmişti. Kendini sıktıkça sıkıyordu, çenesi kenetlenmiş, dudakları kanamıştı. Kan tadı hoşuna gitmemişti, üstelik canı da acımıştı. Çenesini gevşetip annesinin eline verdi tüm gücünü…
Uncuoğlu hanedanlığının en küçük üyesi, annesinin elini tutabilmesinin bile büyük bir şey olduğunu biliyordu. Yine de etrafında gördükleriyle mukayese etmekten kendini alamıyordu. Hemen yakınında birçok kız çocuğu vardı. Ağlıyorlardı, hepsinin de annesi, babası veya ikisinden birisi yanlarında dikilmekteydi. Erkek çocukların bazıları da kız çocuklarından farklı değildi. Onlar da ağlıyordu, kiminin anneleri vardı yanlarında kiminin babaları. Muhakkak hepsinin de bir aile ismi olsa gerekti...
Ağlamasının niye sorun olduğunu bilmiyordu, nihayetinde sadece küçük bir çocuktu ama annesinin kızacağını adı gibi biliyordu çocukluğuna bakmaksızın. Şöyle demişti annesi: Bir yetişkin gibi davranıp beni zora sokmamalı, ağlamadan durmalısın!
Küçük Uncuoğlu bunları düşünedursun, kürsünün hemen gerisindeki bir adam kalabalığın susmasını bekliyordu. Bir taraftan da olmayan saçlarını düzeltmeye çalışıyordu.
Müdür bey dış görüntüsüne büyük özen gösterirdi, ne de olsa saygın bir kurumun başındaydı ve o kurumun saygınlığına yakışır bir görüntüde olması gerekiyordu. Neredeyse bir işçinin senelik ücreti kadar ederi olan lacivert bir takım elbise giymişti. Kısa boyundan ötürü kesimi bile takım elbisenin kendini göstermesine yetmemişti. İçindeki etiketi görmemiş biri çok büyük ihtimal sıradan bir takım sanabilirdi üzerindekini.
Sağ eliyle tekrar saçlarını düzeltti, kalabalığın dalgalanışını bir şeyler mırıldanarak izliyordu. Her sene kürsüye çıktığında söyleyeceklerini geceden defalarca aynanın karşısında kendi kendine tekrar ediyordu. Yine de heyecanlı sayılırdı. Kaçıncı kez aynı konuşmayı yapacağını düşünmüştü geceleyin, on yedi olmuştu. Aynadaki yansımasına bakıp kendisiyle gurur duymuştu. Şimdi topluluğun önünde ilk defa konuşacakmış gibi heyecanlı, afacan bir çocuk gibi yerinde duramayacak kadar neşeyle bekliyordu. Heyecanının ezberlediği cümleleri üzerindeki etkisini sınamak için kendince son bir tekrar yapıyordu, nihayet bitmişti.
Kalabalığın susmaya niyeti olmadığı aşikârdı. Adam dolgun yanaklarına ev sahipliği yapan kafasını iki yana sallayarak “Bir sene de kendi kendilerine sussalar şaşarım zaten” diye hayıflandı. Eliyle mikrofonun tepesine birkaç defa vurduğunda seslerin birçoğu kesilmişti. Sebebini bilmese de bunun her daim işe yaraması içten içe hoşnut ediyordu John Ackward’i.
“Silence please. For those who don’t recognize me, my name is Mister John Ackward. I am the principle of this school. We all here for the new term—“

Kürsüdeki adam konuşmasını bir türlü bitirmiyordu. Adamın ağır bir aksanla konuşmasından ötürü dediklerinin çoğunu anlayamıyordu üstelik. Annesinin kendisine bakıyor olabileceği endişesiyle kımıldamadan sanki anlıyormuş gibi pür dikkat kürsüye bakıyordu. Feci derecede sıkılmıştı, annesinin eli terlemişti artık eskisi gibi rahatlatıcı veya korkutucu bir his vermiyordu. Küçük Uncuoğlu tüm riski alıp hafifçe başını kaldırıp annesine doğru baktı. Herhalde annesinin de canı sıkılmış olacaktı ki etrafına bakınıyordu.
Paltosunun altından görünen uzun ince boynu, narin bir edayla etrafı turluyordu. Duru bir güzelliği vardı annesinin, şık ama bir o kadar sade bir kıyafet giymişti her zamanki gibi. Yakasındaki aile yadigârı broşu net seçilemese bile parlamaktan yana hiç derdi yok gibi ışıldıyordu. Bir kez takıldıktan sonra broştan gözleri ayırabilmek çok zordu. Yeşil bir taşın etrafında çiçek deseni vardı. Büyük sayılmazdı ama küçük olduğunu söylemek de mümkün değildi. Tam olması gerektiği ölçülerdeydi demek en doğrusuydu. Annesinin üzerinde bulunan koyu renkli düz elbisesinin, koyu kahverengi paltosunun, desensiz ince ten çoraplarının ve sivri topuklu ayakkabılarının yanında en iddialı parça elbisesinin üzerindeki broştu. Sert bir mizaca sahip yüzü olabildiğine sakin görünüyordu. Sakinlik yüzünün etrafında bir hale oluşmasına neden oluyor denilse abartılmış olmazdı. Eğer meleklerin bir yüzü varsa, annesi Kadriye Hanım onların birebir kopyası olsa gerekti. Hele bir de gülümsemiş olsaydı…

Kadriye Hanım genç yaşta evlenmişti, severek evlenmişti üstelik. Evlenmeden önce sonradan kocası olacak Deniz Beye, “Senin gücüne hayranım” dedirtebilmişti. Bunu zamane gençleri gibi “Beni seviyor musun?” sorusunu sorup “Evet, hem de çok” yanıtını alma usulünde de yapmamıştı üstelik. Kanında vardı güçlü olmak, Deniz Bey de güçlüydü aslen ama sarsıldığı dönemler olmuştu. Kadriye Hanımın sarsıldığına bile şahit olmuş kimsecikler yoktu. Kıbrıs barış harekâtı kapsamında Kıbrıs’a çıkartma yapıldığı haberi her yeri kasıp kavururken Kadriye Hanım büyük kızına hamileydi, heyecan duymuş olsa çocuğuna bir zeval gelebilirdi ama hiçbir şey olmamıştı Zeynep’ine... 12 Eylülde generallerin ülke yönetimine el koyduğunu bildiren darbe mesajı radyodan okunurken elindeki dergiyi hiçbir şey olmuyormuşçasına karıştırmaya devam etmişti. Apolitik birisi sayılmazdı, zaten o dönemde apolitik olmak mümkün değildi. Deniz Bey’in darbe haberini aldığında tir tir titrediğini görmüştü ve daha da önemlisi niye titrediğini gayet iyi biliyordu. Bu yine de Kadriye Hanımın kaygı duyması veya korkması için bir sebep değildi. Kocası hapse girmemek adına yurt dışına kaçarken küçük kızına hamile olduğunu öğrenmişti. Minik Zeynep’in ve doğacak çocuğunun babasız büyüyebileceği endişesini yüzünden okumak mümkün değildi. İçten içe endişe her yanını kaplamış bile olsa kocasının kaçarken ağlayışına eşlik etmemiş onu sakinleştirmeye çalışmıştı.
Çalkantılar, darbeler ve ekonomik zorluklar onu sarsamamıştı, gücünden hiçbir şey kaybetmiyordu Kadriye Hanım. Metanetle açıklanamayacak ölçüde dirayetliydi her konuda, başka bir açıklaması olamazdı, başka türlü davranmasının mümkün olmadığı gibi.
“It is time to say goodbye to your children. We will take care of the rest. Have a nice day.”
John Ackward konuşmasını mükemmel bir şekilde tamamlamış olmanın gururuyla alkışlar eşliğinde kürsüden aşağı iniyordu.

Veliler ve öğrenciler ayaklanmış konuşmayı alkışlıyordu. Kadriye hanım kürsüden inen hödüğün konuşmasının uzunluğuna rağmen dişe dokunur bir bilgi vermemesinden ötürü alkışlamıyordu. Onun yerine kızını kendisine bakacak şekilde döndürmüştü. Omuzlarından tutup kızının gözlerinin tam içine bakıyordu.

Şimdi ağlamanın zamanı değilse hiçbir zaman değildi ama küçük kız ağlayacak gücü kendisinde bulamıyordu. İçindeki tüm korkular, daha büyük korkuyla yüzleşmeye cesaret edemeyip daha derinliklere saklanmıştı. Tam karşısında duran bir çift mavi gözün görüş alanında korkuya yer yoktu.

“Gözlerinin gerisinde bile korku olmasın. Geçen seferki gibi ağlamaya da kalkma sakın. Artık küçük bir kız değilsin! Ona göre davran ve bunun son şansın olduğunu unutma. Tamam mı? See you soon* (yakında görüşürüz)” dedikten sonra yanağını kızının yanağına değdirmişti Kadriye Hanım…
Annesi arkasını döndüğünde, kızın tüm vücudu annesinin konuşması gibi karışık bir hal almıştı. Fear* (korku) ve rahatlık vardı. Bu yüzden olsa gerek küçük kız ne için ağlayacağını bilemez bir halde koltukta oturmaya devam etmişti…

Kadriye Hanım diğer velilerle birlikte konferans salonunu terk etmeden önce son bir kez kızını görebilmek için arkasına dönmüştü. Yavrusu bir koltukta tek başına oturuyordu. Başını öne eğmiş, yere değmeyen bacaklarını sallıyordu. Bu görüntü içini parçalamaya yetmişti Kadriye Hanım’ın. Arkasına dönmemişti kızı dönse dayanamaz koşup sarılabilirdi. Gözleri buğulanmıştı. Kızına sert çıktığını biliyordu ama yapılması gereken ne idiyse onu yapmıştı. Kızının istikbali her şeyden daha önemliydi. Gülüp oynamak veya zırıldayarak ağlamak bu yönde hiçbir katkı sağlamayacaktı. İleride istediği takdirde çokça gülebilir veya ağlayabilirdi kızı…
Kadriye hanım, kendini avutmak için söylemişti bunları ama kâfi gelmemişti. Kapıdan çıktığında sesli bir şekilde ağlıyordu…














XXV. Bilinmezlik

Tüm veliler çıkıp konferans salonunun kapısı görevliler tarafından kapatıldığında, kürsüye genç bir kadın çıkmıştı. Kısa bir bilgilendirme konuşması yapmıştı. Birinci sınıfa başlayan erkek öğrenciler sağ tarafta bulunan kapıdan çıkarak altıncı sınıf öğrencileri ve danışmanların olduğu bölüme çıkacaklardı. Masaların üzerlerinde fotoğrafları vardı, herkes kendi fotoğrafını bulacaktı. Orada gerekli bilgiler kendilerine verilecekti. Sessiz ve ağır adımlarla gidilmeliydi! Birbirlerini itmeden…
Küçük Uncuoğlu, kadının söylediklerinden bazılarını anlamıştı. Erkek öğrenciler sağ taraftan çıkacaktı. Bu kadarı yeterliydi. Kızları takip etmeliydi.
Kadının konuşması bittiğinde kız öğrenciler ayağa kalkmıştı. Soldaki kapıdan büyükçe bir hole çıkılıyordu. Kapının önünden başlayarak koridor boyu masalar vardı. Masaların arkasında bir kız öğrenci ve bir kadın öğretmen bekliyordu. Masalarda aynı kadının söylediği gibi üzerlerinde isimler yazılı fotoğraflar vardı. Kendisine ait olanı bulması gerektiğini anlamıştı fakat neden yalnızca isimler yazılmadığını anlamamıştı…
Cohen, T. – Brown, F. – Cheng, M. – Jacobs, P. – Ellie A. İlk masada ismi ve fotoğrafı yoktu.
Jensen, D. – Lebedev, A. – Elizabeth L. – Russo, P. – Uncuoglu, S.
Ah, işte bulmuştu kendi ismini ve fotoğrafını. Birkaç ay evvel annesiyle birlikte gittikleri fotoğrafçıda çektirdikleri fotoğrafı duruyordu masanın üstünde. Oldukça iyi bir fotoğraftı, belki fotoğrafçının söyledikleri annesinin görüntüsünü geçebilse, bir miktar gülümseyebilirdi de… Olsun her şeye rağmen güzeldi fotoğraf, ne de olsa kendisi güzeldi.
Masanın önünde durduğunda bir kız yanına gelmişti. Eteklerini tutup öne doğru hafifçe eğilmişti. Baloda zannediyordu herhalde kendini. Küçük Uncuoğlu bir şey yapmadan beklemişti. Kız aksansız bir İngilizce ile konuşmaya başlamıştı. İsmi Linda’ydı. Altıncı sınıfta okuyordu. Sonra yardım edecekti okulda falan. Bir sorun olursa ona gitmesi gerekiyordu. Sonra öğretmene gidebilirlerdi. Bayan Aubaum gibi bir kadın birazdan bir şeyler söyleyecek miydi neydi öyle bir şeydi.
Aksanlı konuşmamasına rağmen kızı anlamıyor oluşu ileride ne yapacağına dair endişe duymasına yol açmıştı. Bilinmeyenlerle dolu bir yerde hiç kimseyle anlaşamamak…
Dadısını can kulağıyla dinlememiş olduğu için ikinci defa pişmanlık duyuyordu. İlki bir ay evvel bu okulun şu an nerede olduğunu bilmediği bir salonundaki görüşmeden sonra olmuştu.

Odanın tam ortasında bulunan bir koltuğa otur dedikleri için oturmaya çalışmıştı. Koltuk oldukça yüksekti. Biraz uğraştıktan sonra oturmayı başarmıştı. Karşısındaki koltuklarda üç kadın oturuyordu ve altı göz de dikkatle onu inceliyordu. Annesini kapının önünde bırakmak zorunda kaldığı için heyecana kapılmıştı.
Kadınlardan birisi zaman kaybetmeksizin bir şeyler sormuştu ama kadının ne sorduğunu tam olarak anlayamamıştı. Tiz ve anlaşılmaz bir şekilde konuşuyordu. Annesi ile ilgili üzgün veya kızgın olup olmadığını içeren bir soruydu. Soru olduğunu düşünüyordu ama soru olmayabilirdi de. Annesinin kapının önünde bekliyor oluşuyla alakalı olabileceğini düşünüp yanıt vermişti. Evet, annesi yanında olmadığı için heyecanlıydı. Kadın ne tatmin olmuşa benziyordu ne de şaşırmışa. Hiç yoktan pot kırmadığına emindi. Birkaç saniyelik bir aradan sonra en sağdaki kadın konuşmuştu. Daha düzgün ve anlaşılır bir biçimde konuşmuştu; “Baban, gelmemesi, işe gitmek, yok, okul” cümlesine, “Evet, çalışması gerekiyor” şeklinde yanıt vermişti. Kadın suratını asmıştı, yanıt hoşuna gitmemiş görünüyordu. İlk soruyu soran kadın tekrar konuşmuştu. Bu defa hiçbir şey anlamamıştı. Okulun Londra’da oluşuyla ilgili bir şeylerin okuyor olması veya olacağından ötürü offf. Cümlenin sonu gelmemişti. Niye, neden, nasıl, ne zaman, nerede? Tüm bunlardan çıkarması gereken sonucu bilemiyordu. Bekledikçe yüzü kızarıyordu, yanlış bir yanıt vermekten ölesiye korkuyordu. Annesiyle yolculuk boyunca yaptıkları soru cevaplar hiçbir işe yaramamıştı anlaşılan. Sorular arka arkaya gelmeye devam etti. Anlamadığı şeylerde öylece bekliyordu. Annesi böyle yapmasını söylemişti. Anlamadığı zaman, anlamadığını belli etmemeliydi.
Okuma yazma biliyor muydu? “Biliyordu.” Duvardaki yazıyı okuyabilir miydi? “Work Conquers All*” (TR: Emek her şeyin üstesinden gelir. Lat: “Labor Omnia Vincit” – Publius Vergilius Maro). Güzeldi. Peki, çarpım tablosunu sayabilir miydi? “Sayabilirdi.” Beşlerden başlayarak biraz saymasında sakınca var mıydı? “Yoktu, ‘Five times one equals five, five times two equals ten… Six times seven equals forty two.* (beş kere bir, beş; beş kere iki, on… Altı kere yedi, kırk iki)’”. Yeterliydi. Ailesi kaç kişiden oluşuyordu? “Annesi, babası ve ablası...”. Ablası nerede okuyordu? “İstanbul’da bir okulda”. Ablasını seviyor muydu? Soruya yanıt vermemeyi tercih etmişti. Soruyu anlamadığını düşündüklerinden tekrar sormuşlardı, kısa bir “evet” demişti. Sorular ilerledikçe karışmaya başlamıştı. Kelimelerden bazılarını seçebildiği sorulara yanıt vermişti elinden geldiğince.
Yarım saatlik mülakat sonrasında kadınlar teşekkür etmişler ve gidebileceğini söylemişlerdi. Bunu gayet iyi anlamıştı.
Koltuktan atlayıp kapıya, annesine koşmuştu. Kapıdan çıktığında ayakta dikilmekte olan annesini görmüştü. Eteğine yapışıp ağlamaya başlamıştı. Annesi hiçbir şey yapmadan beklemişti. Hâlbuki küçük kız bir elin başını okşamasını bekliyordu.
Ağlaması bitince arabaya kadar bir şey demeden yürümüşlerdi. Geçtikleri koridorlar sanki buz gibiydi. Bir hiçliğin kol gezdiği koridorlarda yanında annesi varmış gibi gelmiyordu. Yalnızdı, yapa yalnız.
Arabaya vardıklarında annesi neler olup bittiğini sormuştu. Tam olarak anladığı sorular anlamadıklarının yanında mutlu olmasına yetecek kadar değildi… Bazı sorulara tam olarak yanıt veremediğini, ne sorduklarını anlayamadıklarında ise aynı annesinin söylediği gibi anlamadığını belli etmemeye çalıştığını anlatmıştı. Annesi anlamadığı soruların neler olduğunu sormuştu. Anlamadığı bir şeyi nasıl anlatabileceğini bilememiş öylece bakakalmıştı. Dadısı Francesca‘nın bağırışlarının bir benzerini duymuştu neticede. Okula kabul edilmesinin annesi için ne denli önemli olduğunun farkında değil miydi?
Değildi! Şimdiye kadar evde eğitim görmüştü bundan sonra da öyle yapabilirdi veyahut ablası gibi İstanbul’da bir okula gidebilirdi! Ne gerek vardı ki bu soğuk, yağmurlu, uzak şehre gelmeye? Cevap vermesi için sorulmuş bir soru olmadığından ve diğer başka sebeplerden bunları söyleyemedi pek tabii ki annesine. Gözlerini düşürüp, sessizliğini korudu.
Bu kadar uğraşıya rağmen iki kelimeyi bile anlayamıyor muydu? Bu konuda haklıydı annesi. Kendini bildi bileli Francesca’sı vardı ve o da her daim İngilizce konuşurdu.
Uçakta ve indiklerinde annesinin yüzüne bakmamasına üzülmekle yetinmişti. Elini bile tutmuyor oluşu korkularını körüklüyordu. Kalabalığın arasında gözden kaybolurlarken okula kabul edilmemeyi diliyordu.
Kızının dileklerinden habersiz ve ilgisiz, mülakattan bir hafta kadar sonra Kadriye Hanım okul yönetimi ve aile birlikleriyle görüşmüştü. Bu görüşmelerden sonra Kadriye Hanım her şeyi ayarlamıştı. Kurul biraz kararsız kalmıştı yalnızca, kararlarını vermelerine yardımcı olmak yetmişti. Biraz fazladan harcama ve bağışla, kızının kaydını yaptırdığında hayallerinin gerçek olduğuna dair inancı pekişmişti Kadriye hanımın. Her sene yalnızca altmış öğrenci kabul eden dünyanın en saygın okullarından birisine gidecekti kızı. Bunun ne manaya geldiğini kızına uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştı. O okula kabulü; değişmez hayat standardının artık kesinlikle değişmeyeceği manasına geliyordu!
Küçük Uncuoğlu annesinin okul yönetimi ve aile birlikleriyle yaptığı görüşmelerden haberdar olmamıştı. Olması da gerekmiyordu… Sonuçta o okula gidecekti, lamı cimi yoktu.























XXVI. Arkadaş

Üstlerinde fotoğrafların ve isimlerin bulunduğu masanın önündeki çocuklar bir kadının etrafında toplanmıştı. Elindeki dosyayı sallayarak, çocuklara bir şeyler anlatan kadının ismi Bayan Aubaum’du. Otuzlarında gençten güzel bir kadındı. Uzun koyu kahve saçları ve düzgün bir fiziği vardı. Bu da yaşından genç görünmesine yol açıyordu. Linda’nın anlattıklarının benzerlerini tekrar ediyordu. Okulu gezdirmek ve neyin nerede olduğunu göstermek için küçük bir tura çıkmayı önermişti. Kimsenin itirazı olmayınca yürümeye başlamıştı, yürürken anlatmaya devam etmişti.
Okul 1860 yılında kurulmuştu. İngiltere’nin en köklü okullarından birisiydi. İlk yıllarda yalnızca erkek öğrencilere hizmet veriyordu ve tüm öğretmenleri de yine erkekti. Birinci dünya savaşı sonrasında ilk kadın öğretmen görevine başlamıştı, yıl 1920’ydi. On dört sene sonra artan kadın öğretmen sayısıyla birlikte kız öğrencilerini de kabul etmeye başlamıştı. 1960’lara gelindiğinde yalnızca İngiliz vatandaşlarına değil, tüm Avrupa ülkelerindeki çocuklara eğitim vermeye başlanmıştı. Okul açıldığından bu yana İngiliz vatandaşları içinden dört İngiltere başbakanı, sayısız bakan ve milletvekili çıkarmıştı.
Bayan Aubaum’un anlattığı tarihçeye gayet uygun bir fon üzerinde yürümekteydiler. Tüm çocuklar etraflarına anlamsız gözlerle bakmaya devam ediyordu. Bunların hiçbirisi onlar için bir mana ifade ediyor gibi gözükmüyordu. Uzun koridorlarda sayısız siyah-beyaz fotoğraflar, sararmış resimler, şiltler ve kupalar yer alıyordu. Bunların dışında koridorlar boş sayılırdı. Bu sebeple Bayan Aubaum’un topuklu ayakkabısının takırtısı tüm koridor boyunca yayılıyordu. Bu tıkırtılara eşlik eden anlatımla okulun boş koridorlarından, yüksek tavanlı antreye ve oradan da okulun dışına çıktılar.
Dışarıdaki hava insanın ağzından buhar çıkartacak kadar soğuktu. Güneş ortadan yok olmuş, tepede kara bulutlar dolanmaya başlamıştı. Yağmur yağacak gibi görünüyordu. Bayan Aubaum ince kıyafetine rağmen üşümüşe benzemiyor, aynı tonda anlatmaya devam ediyordu.
Okulun üç çıkışı ve doğal olarak üç girişi vardı. Kız öğrencileri yalnızca az evvel çıktıkları giriş ilgilendiriyordu. Tam karşılarında yer alan evlerde ikamet edecekleri yerlerdi. Toplam altı ev vardı, evlerde homojen bir yapı sunuluyordu. Her evin bir öğrenci temsilcisi ve bir de Housemistress’i* (evden sorumlu bayan öğretmen) vardı. Öğrenci temsilcisi her sene yapılan oylama sonucu seçiliyordu. Evlerde yaşanabilecek herhangi bir sorun karşısında ilk başvurulması gereken kişiler onlardı.
Evlerin yönetimi ve okulun yönetimi birbirinden ayrıydı. Okulda herhangi bir sorun olduğu takdirde ise önce temsilcileri Linda’ya başvurmaları gerekiyordu. Gerekli görürse Linda kendisiyle onları görüştürürdü. Her şeyden önce kurallara uymak gerektiğini unutmamak gerekiyordu.
Evlerden o beşlinin kalacağı St. Maria’s yetkilisi Bayan Ralph’ti. Gerisini o gösterecekti. Kapının önünde gelen öğrencileri karşılayan kumral, hafif tombul kadın, gözlüklerini eliyle düzelttikten sonra beş kızı evin içine buyur etmişti. Bayan Aubaum ve Linda içeriye girmemişlerdi.
Dışarıdan bakıldığında eski görünen evin içine girildiğinde, modern mobilyalarla döşenmiş salon tüm önyargıların kapıda kalmasına sebep oluyordu. Salonda birbirinden tatlı renklerle kaplanmış birçok koltuk ve kanepe yer alıyordu. Hepsi birbirlerine bakacak şekilde yerleştirilmişti. Ortalarında kemik rengi sehpalar ve küçük ayak koyma pufları yer alıyordu. Tatlı sarıya boyalı duvarlarda çeşitli resimler asılıydı. Salonun dip köşesinde bir müzik çalar göze çarpıyordu. Yalnız bu modernliğe rağmen salonda bir televizyon varmışa benzemiyordu…
Bayan Ralph kısa bir özgeçmiş sunumundan sonra kızlara evin içini gezdirmeye başlamıştı. İlk katta evin girişinde salon, arka tarafta yemekhane/mutfak olarak kullanılan bölüm yer alıyordu. Bayan Ralph yemekhanenin içindeki gezintiyi bitirirken yemek saatlerini ve etrafı karıştırmamak gerektiğini altını çizerek belirtmişti. Sabah kahvaltısı 06.15-07.00, öğle yemeği 12.00-13.00, 16.30-17.15 arası çay ve sohbet zamanı ve 20.00-20.50 arasında akşam yemeği. Bu saatler dışında yemekhanede bir şey yemek mümkün değildi, içeri girip etrafı karıştırmak da öyleydi. Ayrıca öğrencilerin yemekhane dışında bir şey yemeleri ve içeride yiyecek bulundurmaları da yasaktı. Yemek yeme alışkanlıklarını buna göre ayarlamaları gerekiyordu.
Bayan Ralph, çocukların söylediklerini anladığından emin olduktan sonra bir üst kata çıkmak için yemekhaneden çıktı. Arkasından da çocuklar.
Yukarı ki kata döner merdivenle çıkılıyordu. Bu dar merdivenlerden inip çıkarken itişip kakışmak kesinlikle yasaktı!
İkinci katta yatakhaneler, duş ve tuvaletler, iki etüt salonu ile bir kütüphane yer alıyordu. Etüt salonları ve kütüphanenin önünde uymaları gereken kuralları şöyle bir söylemekle yetinmişti. Sonraki günün akşamında diğer tüm gerekli bilgileri verecekti. Duvarlarında gülen çocukların resimleri bulunan koridor boyunca yürüyüp üçüncü ve son kata çıkmışlardı. Orada da yatakhaneler, duş ve tuvaletler ile iki etüt salonu vardı. Etüt salonları kübik biçimde tasarlanmıştı ve her masa arasında camsı engeller vardı. Yatakhane dedikleri de aslen iki yatak bulunan küçük odalardı.
Bu odalarda okul yönetimi tarafından birlikte kalmalarına uygun görülen kişiler birlikte kalacaklardı. Yerleşim düzeni öğrencinin isteğiyle değiştirilemezdi, ancak okul yönetimiyle, Bayan Ralph gerekli görür ve ortak bir karar alırsa bir değişiklik yapılabilirdi.
Bayan Uncuoglu, üçüncü kattaki on üç numaralı odayı Bayan Cheng ile paylaşacaktı. Annesinin “canım”’larından, “Bayan Uncuoğlu”’luğa terfi etmiş olmak küçük kızın hiç hoşuna gitmemişti. Adını, soyadından daha çok seviyordu. Ayrıca yabancılar “Uncuoğlu” demeyi beceremiyorlardı, “ankioğl” gibi bir şey çıkıyordu ağızlarından. Francesca bile senelerce uğraştığı halde söyleyememişti soyadlarını, onun yerine “Sel” diyordu kısaca Selin’e. Hem Celine Dion vardı, onun gibiydi isminin okunuşu, öyle öğretebilirdi herkese.
Bayan Ralph çay vaktinde yani saat 16.30’da görüşmek üzere deyip gitmeden önce son bir hatırlatmada bulunmuştu: “Disiplin ve dakiklik her şeyden önemlidir, unutmayınız ve uyunuz!”.
Okulun çalışma mantığı da buydu zaten. Basit bir ilkeydi; disiplinli çalışma, mutlak zafer!

Selin, on üç numaralı odanın önüne geldiğinde kapının önünde iki adet bavul vardı. Koridor boyunca tüm odaların önünde ikişer bavul görmüştü zaten. Bavulların üzerlerinde herhangi bir isim yer almıyordu.
Selin hangi bavulun kendisine ait olduğunu biliyordu. Bavulu Selin’den iki gün önce gitmişti. Bavulun okul yetkilileri tarafından incelenmesi gerekiyordu. Okul yönetimi öğrencilerin yanlarında getirmeleri gereken eşyaların bir listesini vermişti, fazladan bir şey gönderilmesi durumunda, eşya aileye teslim edilmek üzere ayrılacaktı. Annesi ve ablasıyla bavulunun hazırlanışını izlemişti üç gün önce. Dadısının tek bavul mecburiyetinden ötürü eşyalarını tıkıştırışını izlerken, gerçekten gidiyor olduğu gerçeğiyle ilk kez yüzleşmişti.
Ablası, Selin’in gidiyor oluşundan gayet memnun görünüyordu. Bir şey söylememiş olsa da yüzünden bunu okumak mümkündü. Zeynep bir yandan tüm ilgiyi tekelinde bulunduran kardeşinin gidiyor oluşuna sevinirken, diğer yandan kıskançlık duyuyordu. Ona böyle bir şans verilmemişti. Gerçi ona da annesi ve babasıyla birlikte kalma şansı veriliyordu bu sayede. Bu açıdan düşündüğünde Zeynep, kardeşine bakarak daha şanslı görmüştü kendini.
Zeynep, kardeşi Selin ile aralarındaki altı yaş farkı, hep aşılması zor bir engel olarak görüyordu. O ortaokulu yarılamışken kardeşi ilkokula başlıyordu. Kardeşini sevmesi için bir sebep bulamıyordu bu yüzden. Her imkânın ona tanınıyor oluşu, Zeynep artık bebeklerle oynamıyor olsa bile, ona almayı teklif etmeyip, en güzel bebeklerin hep kardeşine alınması… Her şey Zeynep’in kardeşine olan kıskançlığını körüklüyordu. Güzel bir okulda okuyordu ama yurt dışında da okuyor olabilirdi. Notları pek parlak değildi ama belki yurt dışında okusa her şey farklı olabilirdi! Selin’e tutulan dadı ona da bakıyordu. Annesi öyle demişti, “Selin’in dadısı”. Sırf bu sebepten ötürü Francesca’dan ilk gördüğü andan beri nefret ediyordu. Selin’in gidişiyle birlikte o da gidecekti artık! O ve “stupid blonde” lafından kurtulmuş olacaktı…
Selin kendisine ait olan kahverengi ekoseli bavulu alıp içeri girdi. On sekiz metrekarelik oda ortadan ikiye bölünmüş gibiydi. Her iki tarafta da altlarında çekmeceler bulunan birer yatak, yatağın ayakucunda kitaplık olarak duvara monte edilmiş raflar, rafların bitiminde iki kapılı giysi dolapları, bir giyinme paravanı ve birer masa ile sandalye.
Masalar odanın büyük camlarının önüne, olabildiğince ışık alabilecek şekilde yerleştirilmişti. Ahşap zeminin üzeri halıfleks benzeri bir şeyle kaplanmıştı. Oda bu haliyle gayet sade döşenmişti. Daha doğrusu döşenmeye gerek duyulmadan sade bırakılmıştı…
Selin hangi yatağın ve dolabın kendisine ait olduğunu bilmiyordu. Eşyalarını yerleştirmek için Bayan Cheng’i beklemesi gerekecekti. O esnada pencereden dışarıya bakabilirdi, bakmasına ama pencereler buzlu camdı. Dışarısı tam olarak seçilemiyordu bile. Pencereler oldukça büyüktü aslında ama bir kedinin zorlukla geçebileceği şekilde açılıyorlardı. O küçük aralıktan dışarıyı görmek ise bayağı uğraşı istiyordu. Selin kendisini müthiş yorgun hissediyordu. Bir şeylerle uğraşmak o an yapmak istediği en son şeydi.
Yapılacak en iyi şeyin oturup beklemek olduğunu düşünüp masaların önünde duran sandalyelerden birisine yerleşti. Beş dakika geçmeden elinde bavulla bir kız girmişti odaya.
Kız kısa boylu, hafif çekik gözlüydü. Siyah saçları ortadan ikiye ayrılmış, kenarlardan birer tokayla tutturulmuştu. Zayıf ve çelimsiz görünüyordu. Kız elindeki bavulu sürüklemeyi bırakıp odayı incelemeye başlamıştı. Selin sessizce geçtiği yollardan kızın da geçmesini beklemişti. İki dakika sonra kız ürkek bir sesle “merhaba” demişti. Küçük bir tanışma faslından sonra hangi yatağın ve dolabın kime ait olacağını konuşmuşlardı. Mia açısından hangi yatakta yattığı pek önemli değildi, Selin için önemli olmadığı gibi. Mia düzgün bir İngilizce konuşuyordu. Kelimelerin üzerlerine bastırıyor ve kelimeler arasında bekliyordu. Bu haliyle söyleneni anlamak çok kolay oluyordu.
Tanışmalarının üzerinden dört dakika geçmişken Selin girişin sağındaki yatağı seçmişti. Eşyalarını bavuldan çıkarmaya ve dolaba yerleştirmeye başlamıştı. İkişer adet okul üniforması dolaplarda hazır bekliyordu. Bordo ceketli ve yeşil ekoseli üniformayı pek sevmemişti, bu yüzden üstüne olup olmadığını kontrol etmemişti. Tek bildiği o üniformalar onun içindi, Mia için değildi. Selin, Mia’nın yanında oldukça cüsseli kalıyordu ve Mia’nın elinde tuttuğu şeyin içine girmesi mümkün değildi.
Yatağı ve dolapları rastgele seçmiş olmalarına rağmen, sanki seçimleri biliniyormuş gibi üniformalar doğru dolaplarda olması seçim yapmamış gibi hissetmesine neden olmuştu.
Bütün bunları umursamıyor gibi görünen Mia, formalardan birisini alıp kabinde giyinmişti. Selin tahminlerinde haksız çıkmamıştı; üniformalar çok kötü görünüyordu. Mia’nın üzerine tam oturduğuna göre muhtemelen Selin’in üzerine de otururdu, bu da diğer doğru tahminiydi.
Selin tüm eşyalarını dolaba yerleştirdikten sonra yatağına oturmuştu. Düşünmemeye çalışıyordu, sadece oturacaktı. Hasta gibiydi, üşüyordu… Odanın içinde ona sıcaklık veren hiçbir şey yoktu. Kaloriferler yanıyordu ama aradığı, o türden bir sıcaklık değildi. Yatağın üzerinde ayakları bile yere değmez vaziyette oturuyordu. Elleri ne yapacağını bilemez halde birbirine sürtüyordu. Ayakları bir öne bir arkaya gidiyordu. Düşünmemek için çok uğraşmıyordu. Düşünecek çok fazla şey vardı ve göründüğü kadarıyla bunlar için yeterince vakti olacaktı.
Neden sonra gözleri odanın diğer ucuna doğru kaydı. Önce kapağı açık giysi dolabını gördü. Önünde duran mavi bavulun içinde hala kıyafetler göze çarpıyordu. Sonra gözleri yatağa kaydı ve Mia’nın üzerindeki üniformayı bile çıkartmadan yatağa uzandığını gördü. Selin, oturduğu yerden Mia’nın hıçkırıklarını duyabiliyordu. Hüzünle karışık bir sevinç kapladı içini. Sırtını yatağa koyduktan sonra o da koy verdi damlaları. Hiç yoktan artık odada yalnız değildi.



XXVII. Git-me-k

Okul günü geldiğinde Selin çok daha iyi hissediyordu. Mia ile birlikte yemekhanede kahvaltılarını yapmış, ardından sınıflarını bulmak için okula girmişlerdi. Okulda yurtların aksine canlılıktan eser yoktu. Bazı çocuklar etrafta koşuşturmaya, birbirlerini itmeye veya şakalaşmaya başladıklarında etrafta gezen öğretmenlerden birisi hemen müdahale ediyordu.
Sınıfların geneli kutu gibiydi. Her sınıfta, dersine göre değişse bile, en fazla yirmi beş öğrenci oluyordu. Ana derslerde on iki kişinin üstüne çıkılmıyordu.
Dersleri olabildiğince hafif başlamıştı. İngilizce dersinde alfabeden başlamışlardı ama tüm çocuklar zaten alfabeyi biliyordu. Birinci ayın sonunda kitaplar okumaya başlayacaklardı zaten o yüzden bilgileri şöyle bir tekrar etmenin bir sakıncası yoktu. Konular sıraya dizilmişti. Kurallar, kurallar ve sonra yine kurallar. Kuralları bildikten sonra çalışarak yapılamayacak şey yoktu. Bu, bir yerlerden tanıdık gelmişti Selin’e.
Matematik ve fen bilgisi dersleri birinci sınıfa özel olarak birlikte verilecekti. İkinci sınıftan itibaren her branşı tek başına öğreneceklerdi. Matematikte basit sayılardan başlayacaklar, fen bilgisinde çevreleri ile ilgili konuları öğreneceklerdi.
Müzik dersinde herkes bir şeyler çalmak zorundaydı. Selin piyano ve keman çalmayı biliyordu. Piyanoda daha iyiydi ama piyano sayısı sınırlı olduğundan kemanı seçmek zorunda kalmıştı. Öğretmeni bu sayede keman çalışını daha da geliştirebileceğini söylemişti. Yirmi beş çocuğun yirmisi en az bir şey çalmayı biliyordu. Çok büyük bir bölümü piyano ile bir enstrümanı daha çalabiliyordu. İkinci en çok bilinen şey kemandı, arkasından flüt ve gitar geliyordu. Kalanlar bir şeyler çalmak yerine şarkı söylemeyi yeğlediklerini söylemişti.
Resim dersinde değişik türlerde eğitim göreceklerdi. Herhangi bir şey çizmeye başlamadan önce o konuda belli başlı bilgiler verilecekti. Örneğin resim sanatının tarihi ve gelişimi, resim dallarında öne çıkan sanatçılar ve belli başlı eserleri, o dala uygun ekipman seçimi ve diğer şeyler. Sonrasında öğretmen gözetiminde uygulamalı olarak resim çizmeye başlayacaklardı. İlkin pastel boya ile çalışacaklardı…
Spor dersinde kızlara pek fazla yüklenilmiyordu. Basit şeylerle vakit geçirtiliyordu. En çok koşmaları gerekiyordu. Koşmak bir spordan öte insanın dayanıklılığına yapılan bir yatırımdı. Hangi durumda olunursa olunsun günde en az yarım saat koşmak gerekiyordu. Spor salonundan ayrıca, hemen yanında bir de yüzme havuzu bulunuyordu. Öğrenciler önceden haber vermek koşuluyla günün belirli saatlerinde oraya yüzmeye gelebiliyorlardı. Planlı ve programlı olmalıydılar, kafalarına eseni yaparlarsa sorumsuz kişilerden ne farkları kalırdı!
Okulun eskiliği yalnızca koridorları veya duvarlarıyla sınırlı değildi, anlayışı da eskiydi. Okulun en gurur duyduğu şey de eskiliğiydi… Okulun yeni şeylere karşı düşmanlığı had safhadaydı, örneğin okul içinde sesli bir şekilde şarkı söylemek yasaktı. Sınıfta yalnızca erkeklerle değil kızlarla da itişip kakışmak yasaktı. Akıllı ve uslu olmaları bekleniyordu, bekledikleri gibi davranmazlarsa yaptırıma tabii tutulabilirlerdi.
Okul tepeden bakıldığında iki cepheli bir yapıya sahipti. Yüksek, tel örgülerle kaplı duvarlar iki bölümü birbirinden ayırıyordu. Ön cephesi ile arka cephesi arasındaki tek bağlantı okulun içinden geçiyordu. Her çıkışta en az bir tane sivil giyimli güvenlik görevlisi yer alıyordu ve kızların erkeklerin yurtlarına, erkeklerin ise kızların yurduna geçmesine hiçbir şekilde müsamaha gösterilmiyordu. Bulmacanın parçalarını bir araya getirildiğinde diğer cinsle münasebette bulunmak hayalden de öteydi. Selin bunları düşünmüyordu bile. Yaşı itibariyle henüz hormonları diğer cinse herhangi bir ilgisi duyabilecek kadar harekete geçmemişti ve geçmelerine uzunca bir süre vardı.
Okulda bunlar olurken, yurtta da işler çok farklı değildi. Hafta sonu yurttan dışarı çıkmaları yasaktı. Yetmemiş yurt içinde yapabilecekleri şeyler de aynı hafta içi okulda olduğu gibi sınırlandırılmıştı. Televizyon izlemek yasaktı ve ha keza güncel müzikleri ve şarkıları dinlemek de öyle. Bu yüzden Selin’in ilk gün fark ettiği gibi yurtta bir televizyon yoktu. Müzik seti vardı ama radyosunu kullanmak bu haliyle mümkün değildi. Müzik setinin yanında bulunan klasik, seçme ve koro müziklerini ihtiva eden kasetlerden istediklerini dinleyebilirlerdi!
Günler geçtikçe bu sıkıcı düzene alışmıştı Selin. Hafta içi sabahtan akşama kadar olan kısım aşağı yukarı belliydi. Derslere girmenin yanında fazladan yapabileceği bir şey yoktu. Gerçi dersler bittiğinde de yapabileceği pek bir şey yoktu. Genellikle tüm vaktini Mia ile birlikte odalarında geçiriyordu. Ödevleri yapmak, ödevleri yapmak ve tekrar ödevleri yapmakla akşam oluyordu. Yemek ve arkasından tekrar ödevler. Saat on olduğunda tüm ışıklar sönmek zorundaydı.
Üst sınıftaki öğrencilerin geneli boş zamanlarında kitap okumayı tercih ediyordu ya da etmek zorunda bırakılıyordu. Haftada bir, büyük salonda erkeklere ve kızlara ayrı olmak üzere film gösterimi yapılıyordu. Gösterilen filmler genellikle klasik olarak kabul edilen yapımlardı.
Okulda birkaç tane öğrenci kulübü vardı. Hepsi kendisine farklı isimler vermiş olsa da hepsi özünde aynı şekilde sınırlandırılmıştı. Kitap okumaları, sohbet günleri, oyun gösterimleri ve müzik partileri düzenliyorlardı. Şayet kulüp aktivitesi olarak yapılıyorsa ve hala hatırlıyorlarsa güncel şarkıları söylenmeleri sorun değildi.
Bu ahvalde devam eden bir yılın sonunda, yine de Selin eve gidiyor oluşundan ötürü en ufak bir heyecan duymuyordu. Dört ay evvel heyecan duymuştu ama heyecanı kursağında kalmıştı. Sömestr tatilinde bir haftalık eve gitme şansları vardı ve ailelere bu bilgi verilmişti. Talepte bulunan ailelerin çocuklarını alacaklarına dair bilgi vermeleri gerektiği iletilmişti.
Mia gitmişti örneğin, bir gün önce eşyalarını toplamıştı. Selin, Mia odadan çıkana değin ağlamamıştı. Mia gelene değin akşamları onda uyuyup, sabahları beş buçukta kalkmıştı. Aradaki zamanda yatağında ağlamıştı. Sadece yemek için yemek saatlerinde yemekhaneye inmişti… Yalnızlık ve terk edilmişlik tüm benliğini sarmıştı.
Selin, Mia döndüğünde ona sıkıca sarılmıştı. Mia’ya nedenini açıklamamıştı…
Senenin sonunda aynı sömestrde olduğu gibi tekrar yalnız olma korkusu kaplamıştı içini. İçini rahatlatması gereken ama rahatlatmayan haberi danışmanı Bayan Aubaum vermişti. Babası bir sonraki gün gelip onu alacaktı. Eşyalarını, sanki bir daha çıkartmayacakmış gibi, özenle katlayarak bavuluna yerleştirmişti. Alıştığı üzere sabah erken saatlerde uyanmıştı. Selin okulun düzenine ne denli alıştığının farkında değildi ama vücudu her şeyin farkındaydı.
Öğleye doğru babasının geldiği haberi verilmişti. Herkesi hem çok özlemiş hem de hepsinden nefret etmişti. Kırgındı herkese, neden sömestr tatilinde o çok sevdiği ve özlediği ailesiyle birlikte olma hakkından mahrum tutmuşlardı onu? Sorun çıkarmamıştı, uslu bir çocuk olup derslerine çalışmıştı. Ona reva gördükleri şey bu muydu yani?
Bavulunu sürükleyerek aşağıya kadar indiğinde, burukluğu bir nebze olsun geçmişti; sıcak bir karşılama ile her şeyi unutabilirdi belki. Karşısında yalnızca babasını gördüğünde uzlaşmacı tavrı kaybolmuştu. Anlaşılan onun onları özlediği kadar onu özleyen yoktu! Herkes ondan nefret ediyor olsa gerekti!

Babası bir şey demeden bavulunu almıştı. Selin de bir şey söylemeden arabaya binmişti. Havaalanına varıncaya değin babası havadan sudan şeylerden bahsetmiş, bir şey de sormamıştı. Uçağa bindiklerinde artık konuşacak bir şeyleri kalmamıştı. Uçak havaalanına indiğinde karşılayan kimse olmamıştı, yine. Özlemi savaştan ağır yaralı olarak zor bela kaçabilmişti, nefreti her yeri yakıp yıkacak kadar büyümüştü Selin’in.
Havaalanından bir araca binip evlerine gittiklerinde kapıda da bekleyen kimse yoktu! Evde yalnızca ablası vardı. Babası, bavulunu odasına götürdükten sonra, nasıl söyleyeceğini bilemediği şeyi pat diye söyleyivermişti.
“Annen altı ay önce öldü.”
Selin, duyduğu bu cümle karşısında önce tanıdık duygularla karşılaşmıştı; yalnızlık ve ekürisi korku. Ölüm gitmek demekti; annesi de gitmişti. Aynı uyumak için yatak odasına gittiği gibi, arkadaşlarıyla konken oynamaya gittiği gibi, tatillere gittiği gibi, onu okula bırakıp gittiği gibi… Omuzlarından tutup gözlerinin içine baktığı günü daha dün gibi hatırlıyordu. Hatıralarının hep böyle taze kalmayacağını bilmiyordu. Giden şeyler unutulmaya mahkûmdu, hele ki dönüşü olmayan bir gidişse bu.
Annesinin daha evvelki gidişlerinin hepsinde istisnasız korkularla yüzleşmişti ve bu çöreklenen korkuların hepsi yalnızlığını körüklemişti. Bir sıcaklık arardı bu gibi zamanlarda, çoğunlukla Francesca’nın koynu olurdu demir atacağı...
Ölümü de gidişle özdeşleştirdiğinden, etkiye bir tepki olarak yükselen bu ilk dalga duygular gözlerinin vanasını açmıştı (yaşartmıştı). Ağlamasına yol açan Francesca’nın yumuşak ve sıcak koynuna giremiyor olması mıydı yoksa annesinin ölümü müydü bilmiyordu, düşünmemişti de. Tek bildiği odasındaki minik yatağında ağlarken ufacık bir sıcaklık aradığıydı. Yorganını tepesine kadar çekip yastığına sarılmıştı. Buz kadar soğuk olan ortamı gözyaşlarıyla ve ağzından çıkan buharlarla ısıtmıştı. Günler süren bu ağlama krizleri, gözlerindeki yaşlar içine doğru akmaya başladığında bıçak gibi kesilmişti. Ne de olsa bu bereketli sular yeni duyguları filizlendirirdi.
İlkin endişe tohumları boy vermişti. Okula annesi bıraktığı için asla okuldan alınmamak gibi ona ciddi gelen, çocukça şeylerdi bunlar. Saatler bile geçmeden bu duygunun hasadını yapan karamsarlıktı. Onu önemseyen tüm sevdikleri etrafından birbiri ardına yok oluyordu. Çok yakında tamamen yalnız kalacağı fikri farkında olmasa bile karamsarlığın son dönemecine, yani ölümü kendisine de yakıştırmasına yol açmıştı. Her ölümlünün tadacağı depresyon isimli duygu topluluğu sardığında dört bir yanını; hareket etmek, yemek yemek veya gitmek lügatinden bir süreliğine silinmişti.
Yaz tatilinin ortalarına gelinmiş, evin bahçesinde çeşit çeşit rengârenk çiçekler açmıştı. En güzel kokuyu verebilmek için yarışa girmiş olan çiçekler Selin’in bulunduğu odanın içine bir türlü nüfus edemiyordu. Haftalardır ne kapısını açıyordu, ne de penceresini.
Dört uzun haftanın ardından kapı içeriden açıldığında, önce küçük bedeni seçildi aralıktan, sonra sapsarı uzun saçları. Selin, elinde geldikten sonra hiç açmadığı mavi bavuluyla dışarı çıkmıştı. Akşam vaktiydi ve hemen gidebileceğinin garantisi yoktu ama bavulu elindeydi. Babasının çalışma odasına girip gitmek istediğini söylemişti. Niye ve nasıllara yanıt vermesi gerekmiyordu, bu sorular sorulduğu anda ağlamaya başlamıştı. Babası hemen bilet almak üzere telefona sarılmıştı.
Selin, üç ay için gitmiş olmasına rağmen bir ay geçmeden okula dönmüştü. Odasında geçirdiği o karanlık günlerde; annesinin veya bir başkasının en ufak bir sıcaklığının olmadığı bir evde olmakla başka herhangi bir yerde olmanın farkı olmadığına kanaat getirmişti.
O zamandan sonra da bir daha da yedi sene boyunca sömestr ve yaz tatilleri dâhil ailesinin yanına adımını atmamıştı. İki defa babası, üç-dört defa da ablası ziyaretine gelmişti, o kadar. Artık okulda hiç sıkılmıyordu, tam tersine yuvasındaymış gibi hissediyordu. Mia ile birlikte olduğu zaman vakit su gibi geçiyordu. Birkaç defa babasından da izin almak koşuluyla tatillerde Mia’ların evine gitmişti. Mia’nın ailesi de gayet sıcakkanlı insanlardı.
Mia ile birlikte olduğunda herhangi bir çekincesi olmuyordu. Mia onu yargılamıyordu, diğerlerinin aksine ona saçma sapan sorular sormuyordu. Ne kadar anlatılıyorsa o kadarıyla yetinebiliyordu ve Selin ona her şeyi anlatmaktan geri durmamıştı.
Mezuniyet törenine üç gün kalıncaya değin mezuniyet sonrasını hiç düşünmemişti. Okulu bitirdikten sonra nereye gideceğine karar veremiyordu. İstanbul’a gitmek istemediğine emindi, kesinlikle oraya ait değildi. Londra’daki liselerden birine mutlak kabul edilirdi, sonuçta notları yüksekti ama Londra’da kalmak istediğine de emin değildi. Danışmanı Bayan Aubaum ona çeşitli okullar önermişti. İsviçre’deki okullardan birini tercih edebilirdi, hepsi birbirinden iyi okullardı ve sınırsız imkânlar sunuyorlardı…
Mia, sırtını duvara yaslayıp yere oturmuş kızın yanına geldiğinde gözlerinde sevinç okunuyordu. Şimdiye kadar kesinleşmediğinden bir şey söylememişti. Bugün nihayet babasıyla konuşabilmişti! Her şey hazırdı! Selin’in “Evet” demesine bakıyordu olay.
Selin yanına yaklaşmakta olan kızı fark etmişti ama üzerinde durmamıştı. Aklı gelecekten ve okullardan, her zamanki gibi annesine kaymıştı. Onun isteği üzerine okula gelişi ve gelişinin nedenleriyle ilgili şimşekler çakıp duruyordu kafasında. Okula ilk geldiğinde annesinin tavırları ve yaptığı konuşma tekrar ve tekrar belleğinden kanlı canlı yayın yapıyordu. Annesine son bir söz söyleyememiş oluşuna, son bir kez sarılamamış oluşuna, korkaklığına ve daha birçok şeye veryansın ediyordu. Kendisine kızıyordu ama annesine daha çok kızmakla, özlemek arası bir duygu besliyordu. O sağlam duruşlu kadının, uzun zamandır içten içe eriyip gittiğinden haberi olmamıştı. Her şeyi çok sonraları Selin’i ziyarete gelişlerinden birisinde ablası Zeynep’ten öğrenmişti. Kanserini son ana kadar bilmediğine defalarca yemin etmişti Zeynep.
Selin, annesinin yaptığı davranışın, ne denli büyük bir özveri olduğunun bilincindeydi ama bu bilinç durumu onu haklı görmesine yetmiyordu. Öncelikle yanında bir müddet daha bulunma hazzından mahrum bırakmıştı. Çocuk aklıyla belki annesinin kıymetini yine bilemeyecekti ama hiç yoktan onun yitip gidişini gözleriyle görebilecekti. Öldükten aylar sonra haberi olmayacaktı her şeyden! O vakitler bunu değerlendirebilecek kadar yeterli olup olmadığı konusunda emin değildi ama şimdi bunu asla öğrenemeyecekti. Annesi tüm bunlardan onu mahrum bırakmıştı. Sevgisinden, sıcaklığından ve diğer tüm şeylerden…
Mia, Selin’in ağlamaya başladığını gördüğünde üzülmüştü. Hatırına yine ölmüş annesinin geldiğine emindi. Teklifi biraz bekleyebilirdi. Şimdi onu teselli etme ve sakinleştirme zamanıydı…
Selin, Mia ağladığı zamanlarda ona sarılırdı. Mia da, Selin ağladığı zaman. Birbirlerine sekiz senedir yüzlerce defa sarılmışlardı, bu defa da öyle olmuştu ama bir anlık zaman diliminde her şey farklılaşmıştı. İlk kimin öpmeye başladığı belli değildi. Her şey birden bire olmuştu…










XXVIII. Yüzeydekiler

“Selin!”
“What?” derken, İngilizce yanıt verdiğinin farkında değildi Selin. Aracın içindeki adamın yüzüne boş gözlerle bakıyordu. Adam da ondan farklı değildi. Dışarıda yağmur yağmaya devam ediyordu. İçeride ise sanki ikisi de farklı rüyalardan aynı anda uyanmış gibi duran iki kişi vardı. Sabah uyandıklarında yüzlerini yıkamamış gibiydiler. Yağmurun sesi; araçların motor sesi ve kornalarının gürültüsü tarafından bastırılıyordu. Sarışın kadın da, şekilsiz burunlu adam da korna seslerine uyup düşüncelerini bastırmaya çalıştı. Adamın bir şey diyeceği varsa bile dalgın yanıttan ötürü söylemekten vazgeçmişti. Birbirlerine başka bir şey demeden önlerine döndüler.

Selin’in aklına Mia nereden gelmişti, kaç sene olmuştu? Beş, on?
Selin mezuniyetinden iki gün önce Mia’nın teklifini duyduğunda çok sevinmişti. Önceki gece aralarında yaşananların bunda etkili olup olmadığı önemli değildi. Sonuçta hayatta en fazla değer verdiği insan Mia’ydı ve onunla birlikte yoluna devam etmekte beis görmemişti. Mia’nın teklifi basit bir sorudan ibaretti; “Amerika’da bir okula onunla birlikte gelmek ister miydi?”. Selin hiç düşünmeden, okulun adını bile sormadan yanıtını vermişti. “Evet!”. Mia detayları anlatmaya başladığında Selin, Mia’nın henüz o “evet” demeden her şeyi ayarladığını görmüştü. Mia’nın babası Bay Cheng, her şeyi ayarlamıştı. Okula gerekli belgeler sunulmuştu. İkisini de kabul etmekten gurur duyacaklarını belirtmişlerdi. Okul yine yatılıydı ama mezun olmak üzere oldukları okul gibi çok sıkı bir yapısı yoktu. En öncelikli olarak kıyafet serbestti! Küçük bir kasabada, hengâmeden uzakta bir kampüsleri vardı. Öğrenciler hafta sonraları kasabaya gitmekte serbestti, tabii belirli saatlerde dönmek şartıyla.
Selin bunlarla ilgili değildi. Neresi olduğu, ne gibi olanaklar sunduğu o an düşündüğü en son şeydi.

Selin, aracın dışına gözünü kaydırdığında gördüğü manzara mide bulandırıcıydı. Yağmur yağmasına rağmen kolunu taksinin kenarından çıkarmış olan bir taksici kornaya basıyordu. Sanki izlendiğinin farkına varmış gibi kafasını Selin’den tarafa çevirmişti. Yılışık bir surat ifadesiyle sanki yiyecekmiş gibi ona bakmaya başlamıştı. Selin kusmamak için önüne döndü. Yanında oturmakta olan kocası bu manzarayı görmüş olsa muhtemelen inip taksiciyi döverdi. O yüzden hiç ses çıkartmamaya karar verdi.

Mezuniyet günü gelip çattığında ailesinin geleceğini biliyordu ama babasının yanında bir kadınla geldiğini görünce çığlık atmamak için kendisini zor tutmuştu! Uzaktan gördüğünde babasının bu özel günde oraya bir kadınla gelişine sinirlenmişti. İyice yaklaşana kadar babasının yanındaki kadının ablası olduğunu anlayamamıştı. Rahatlamıştı, ne kadar onlarla alakasız yaşıyor olsa da babasının başka bir kadınla birlikte olması fikri midesini bulandırıyordu.
Zeynep en son iki sene önce ziyaretine gelmişti. Hep kot pantolon ve benzeri rahat kıyafetlerle görmeye alışık olduğu ablasını böyle gece kıyafetleri içinde görmek, geçirdiği değişimi tam manasıyla anlamasına yol açmıştı! Ablası, ne o okula gitmek için evden ayrılırkenkine benziyordu, ne de babası Selin’e annesinin ölüm haberini verirken ağlamaya başlayana. Tamamen farklı görünüyorlardı, çehreleri değişmişti. Zeynep tam bir kadın gibi görünüyordu!
Ablasında gözlemlediği değişimin yarattığı etkiden midir bilinmez, Selin birkaç gün önce aldığı kararı hiç dolandırmadan ikisine de, kısa bir şekilde “yalnızca” anlatmıştı. Herhangi bir izin istemiyordu, sadece bilgileri olmasını istemişti. Babası pek şaşırmışa benzemiyordu fakat ablası için aynı şeyi söylemek pek mümkün değildi. Yüzünden şaşkınlığın her hali okunuyordu.
Selin yaz tatilinde İstanbul’a dönmeyecekti. Yazı Mia ile birlikte geçirecek ve ondan sonra yeni okuluna gidecekti. Amerika’daki bir okulla her türlü konuda görüşülmüş ve anlaşılmıştı. İlgili belgeler ve faturalar çok kısa bir süre sonra babasına gönderilecekti, faturaları ödemek zorunda değildi, annesinin ona bıraktığı fondan ödemeleri rahatlıkla yapabilirdi fakat belgeleri imzalamak zorundaydı…
Zeynep okulla ilgili bir şey söyleyebilecek konumda olmadığından o konuda susmayı yeğlemişti ama kız kardeşinin en azından bir süreliğine İstanbul’a gelmesini istiyordu. Selin kesin bir dille böyle bir şeyin olmayacağını söylemişti. Selin için İstanbul artık uzak bir hayalden, anıdan ibaretti!

Selin, geçmişinden tekrar uyandığında bakmakta olduğu noktada bir kız çocuğu görmüştü. Yağmur delicesine yağıyordu ve o elinde kâğıt mendil paketleriyle araçların arasında dolaşmaktaydı. Başından ayakucuna kadar ıslanmış ve üşüdüğü titremesinden belli olan kızı, acıyan gözlerle izlemişti. Bu görüntü İstanbul’un en çok neyini sevdiğini göstermeye yetiyordu! Bu keşmekeş insanı meraklandırıyor, kendine bağlıyordu. O kız çocuğunun hikâyesini merak ediyordu. Nedenlerini; annesinin yüreksizliğini, onu sokaklara yollayan acımasız babasını…
Öğrencilik hayatı boyunca hep sakin yerlerde okumuştu, bu tür görüntülere şahit olmak oralarda mümkün değildi. Keşmekeşi görmemiş birisinin sakinlikten şikâyetçi olması beklenemezdi. Buna rağmen bir şekilde İstanbul’u özleyebilmişti.
İstanbul, insana gerçeğin ne kadar acımasız olduğunu her fırsatta gayet cömert bir şekilde gösteriyordu. Hayatta hiçbir şeye aldanmamak ve kendini kaptırmamak gerekiyordu. Hemen dibinde pişkin şekilde sırıtan pislik bir taksici, donar vaziyette mendil satmaya mecbur edilmiş küçük bir kız ve yarım metre ötende hayatının aşkı bulunabiliyordu.
Gerçi hayatının aşkıyla da Amerika’da karşılaşmıştı ama olsun yine de İstanbul’un havası bir başkaydı…













XXIX. Gerisin Geri

Şoför koltuğundaki adam öndeki sıkışıklıktan bir nebze kurtulabilmek için en sağ şeride geçmeyi düşündü, sağa sinyal verdi. Yan şeritte hafif arkasında bulunan taksicinin bu sinyale pek aldırış etmediğini görünce taksiden sonra geçmeye karar verdi. Şu berbat havada bir de kaza yapmaya hiç niyeti yoktu. Yağmura aldırmaksızın kolunu dışarı sarkıtmış olan taksici yanından geçtikten sonra tekrar sağa geçebilmek için sinyal verdi. Geçiş için yeterli zamanı olduğunu anladığında aracın direksiyonunu hafifçe sağa kırdı.
“Aşkım, sağa geçmeseydin keşke. Taksicilerden, otobüslerden gidemeyeceğiz.”
“Merak etme, bu şerit daha hızlı gider.”
Adam haklıydı. Sanılanın aksine sol şerit bu ülkede özellikle ağır trafik varsa en ağır ilerleyen şeritti. Sol şeride acemi şeridi denilmesinin sebeplerinden birisi de buydu. Karısının bunu bilmemesine şaşırmalıydı. Henüz bir yabancıdan farksızdı ve daha yeni yeni alışıyordu bu ülkeye.
“Tamam, geç kalmayalım da!”
Selin, galanın saat 8’den önce başlamayacağını, onların 7’de orada olmalarının kâfi olduğunu biliyordu. Yine de oldukça heyecanlı sayılırdı. Oraya gitmesinin tek sebebi kocasına refakat etmek değildi. Kocasının filminde anlattığı hikâyenin şimdiden medya tarafından didik didik edilmesinin, ileride film gösterime girdiğinde kopacak fırtınanın habercisi olduğunu biliyordu. Şimdiden kocasına koşulsuz bir destek sunmalıydı ki savunmasız olmadıklarını görsünler! Medyayla, senelerdir mecburi bir ilişkisi olmasının ona öğrettiği şeylerden birisiydi bu. Gardını daha dövüş başlamadan önce almalıydın, yoksa dövüş başlar başlamaz ilk yumruğu suratının ortasına yiyebilirdin. Aynı bir önceki sefer burnu kırılıp karakolluk olduğundaki gibi…
Kırmızı zeminli, gümüşi akrep yelkovanlı saatine baktığında, akrep 6’ya gelmek üzereydi. Geç kalmalarına imkân yoktu.
Taksim meydana çıktıklarında insan kalabalığı çiçekçilerin önünden İstiklal’e doğru akmaya başlamıştı. Adamın yolunu uzatma pahasına buradan gitme sebeplerinden birisiydi bu insan seli. Onları izlemek, belki de aralarında tanıdık bir sima görebilmek… Uzun zamandır yolu bu tarafa düştüğünde kesinlikle yaptığı bir şeydi bu. Öbür türlü Dolmabahçe’den gidebilirdi, hem de daha kısa sürede.
Önce sarı, arkasından yeşil ışık yandığında, mecbur kaldığından gaza bastı. Araç ilerledikçe trafik git gide azaldı. Şişli, Nişantaşı ayrımında çoğu araç Şişli’ye doğru devam etti. Teşvikiye caddesine girdikten sonra, dar yolun sağ şeridine yanaşıp trafiği kapatıp kapatmadığına bakmadan ve arkadaki araçlara aldırmadan durdular. Arkadaki araçlar kornaya basmaya fırsat bulamadan iki görevli aracın iki yanında durmuş kapıları çekiştirmeye başlamıştı bile. Selin, kocasının aracın kapılarını kilitlediğini unuttuğunu fark etti, bozuntuya vermeden kolu hafifçe çekti. Merkezi kilit açılmıştı. Valeler içlerinden küfürler etmelerine rağmen gülümseyen yüzlerle kapıları açtı.
Selin, kocasının bugün dalgın olduğunun farkındaydı. Kendisi de yol boyu farklı değildi ama bugün dalgın olunacak gün değildi. Üstelik kocası her zamankinden çok daha farklı davranıyordu. Gün boyu heyecanlı olmaktan çok uzaktı, durgundu. Yağmuru izlerken kendinden geçiyor gibiydi. Evden çıkmadan önce kravat gerginliği ve de şimdi kapılar. Bunu daha sonra dile getirebilirdi, şimdi katılmaları gereken bir ön gösterim vardı. Açık kapıdan yırtmacından ötürü bir kazaya mahal vermemek için dikkatli bir şekilde ayağını uzattı, flaşlar çoktan patlamaya başlamıştı.
















XXX. Küçücük

Kadehi diplemeden evvel hareket eden et yığınlarına bakıyordu. Bulunduğu yer izbe sayılırdı, saçları sakalları birbirine girmiş gençlerle, salkım saçak giyinmiş kızlar dip dibe sallanıyordu. Bir sağa bir sola, bazen öne kim bilir belki arada bir de arkaya. Müzik gürültülüydü, pek ritimli sayılmazdı; hareketlerin ise ritimden nasibini almadığı gayet açıktı. Gözler ve kulaklar bunlarla rahatsız ola dursun, burnunun başında daha beter dertleri vardı. Ortamda kesif bira ve yağ karışımından mütevellit ağır bir koku vardı. Biralar taşınırken, ağza götürülürken, dans ederken ve doldurulurken etrafa boca ediliyordu. Anlaşılan o ki içildiğinden daha fazlası dökülüyordu. İşletmecinin tuzu kuruydu bu konuda, bir kere bardağa konulduktan sonra biralara ne olduğunu önemsemesi gerekmiyordu. Zaten bol suyla ehlileştiriyordu sattığı biraları.
Öğleden sonra gelmeye başlayan müşterilerin akşama doğru acıkmalarıyla birlikte üç gündür değiştirilmeyen yağda kızartılmış kalın patates kızartmaları ise ortamda, tatları gibi bir koku bırakıyordu; acı ve yoğun. Geceye doğru ise bu ikilinin yanına bir de ter kokusu ekleniyordu. İnsanların bu ufacık alanda dip dibe durup itişip bir de üstüne para veriyor oluşu hayret vericiydi. Kimsenin buna hayret ediyormuş gibi görünmüyor oluşu işin en ilginç boyutuydu.
Kadehi elinden bıraktığında başı arkaya düşmüştü. Alkol tüm kötülüklerin anasıydı, annelerle uğraşacak vakti ise yoktu. Sımsıkı kapattı gözlerini. Hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Beyni boşalmış gibi olduğunda kendisinden geçmişti…

Bir daha asla bu kadar çok içmeyecekti. Alkol kötülüklerin anasıysa, babası da ot olmalıydı. Başı çatlıyordu, üşümeye başlamıştı. Saat sabahın altısı falan olmalıydı ama değildi görüldüğü kadarıyla. İstiklal’in saat altıda bu kadar kalabalık olduğu görülmemiş bir şeydi. Saat kaçtı o zaman? Saat kaç? On iki mi? Dalga geçiyor olmalıydı emo tipli yavşak! Asla giyemeyeceği türden siyah topuklu ayakkabılarıyla salınan bir kadına sordu, o da on iki demişti. Demek ki saat sabahın altısı değildi. Gözleri yamuk görüyor olsa bile gökyüzündeki o ufak sarı cismi seçebilecek kadar ayılmıştı. Öyleyse ne zaman öğlen olmuştu? Olan olmuştu, yapabilecek bir şey yoktu. Karnından garip sesler geliyordu, acıkmıştı muhtemelen ama cebinde para var mıydı? Çantası yanında olmalıydı, ah evet işte buradaydı. Uçuk pembe bir cüzdan çıkardığında içinde hiç yoktan atıştırmalık bir şeyler yiyebilecek kadar parası olduğunu gördü. Sevinmişti karnı doyacaktı bir şekilde.
Cadde üzerinde gördüğü ilk restorana girdi, çeşit çeşit yemeklerden en az yağlı olanları seçti. Gördüğü ilk boş masaya oturup, ellerini yıkamaya gerek duymadan ekmeği ağzına attı. Çiğnediği şey ekmek değil de sanki çok lezzetli bir şeydi. Bu pek iyiye işaret değildi, kaç gün geçmişti ulan bu kadar acıkacak? Bu işte bir yanlışlık olduğunu düşüneceği zamanlarda gelecekti elbette ama önce şu garip sesi bastırması gerekiyordu.
Tabağındaki pilav üstü az nohutların son tanelerini elleriyle yemişti ama açlığından değil arsızlığından böyle yapmıştı. Midesi dolduğundan etraf daha berrak görünmeye başlamıştı, başının ağrısı da biraz olsun hafiflemişti. Çantasından çıkardığı paketten bir sigara yaktı, sigara içilmez uyarısına aldırış etmeksizin. Orgazmdan çok daha güzel bir an yaşıyordu, yaşamaya da devam edebilirdi en azından sigarası bitene kadar ama fırsat vermiyorlardı ki! Sigara içmek yasakmışmış da neymişmiş de.
“Sana mı sorucam lan?”
Tepesine gelip yasaklardan bahseden ince uzun adamı başından savarken tabağına külü vurmuştu. Sigarası yarım olmuştu, dangalak da gittiğine göre mutlu anına geri dönebilirdi. Döndürürler miydi hiç? Şu dünyada rahat namına hiçbir şey yoktu!
Kendi şerefsizliği yetmezmiş gibi bir de olaya garsonları dâhil etmişti. Bu kadarı da fazlaydı artık, kim olduğunu zannediyordu ulan bu herif?
Ayağa kalkıp adamın burnuna attığı yumruğu hatırlıyordu, isteyerek yapmıştı ama adam yere düştükten sonra böğrüne attığı tekme biraz fazla tepki göstermek olmuştu. Polislere de bunu anlatmaya çalışıyordu ama dinlemiyorlardı ki! Şu dünyada kim kimi dinliyordu zaten? İfadesinde adamın ettiği küfürleri bir bir yazdırmıştı. Hayal gücünden yararlanmaktan hiç çekinmemişti, kaşınmasaydı o da. Demir parmaklıklar arkasında bir köşeye travestinin birinin yanına çömeleli daha birkaç dakika geçmişken gelmişti burnu çizilmiş adam. Üzerinde çakma yakutlar bulunan yeşil yüzüğü yapmış olmalıydı o çizikleri. Yakışmıştı adama, yalan yoktu. O güledursun kapı açılmış, adamın yanında gelen polis memuru sert bir şekilde dışarı çıkmasını söylemiş, adam koluna girmiş yolda yürüyorlardı. N’oluyordu ulan? Çok manyak tanımıştı hayatında ama dayak yemekten hoşlananına ilk defa rastlıyordu. Adam konuşmuyordu ama bu onun konuşmayacağı manasına gelmiyordu. Ağzına geleni söylüyordu, gelmeyenleri de bir taraflarına sokması talimatıyla iletiyordu adama. Hiç istifini bozmaya niyetli değilmiş gibi görünüyordu adam. Ne kadar öyle yürüdüklerini bilmiyordu. Arada bayılmış olabilirdi, belki çorabı ondan parçalanmış olabilirdi ama bunun çok bir önemi yoktu. Hayvani büyüklükteki yatakta ne işi olduğunu çözebilirse bunları kafaya takmayacaktı. Birisi haremine almıştı herhalde, bu yatakta ona etmediğini bırakmayacaktı. Ulan böyle ceza mı olurdu? Bu adalet sisteminin de taaaa!
Kendine tekrar geldiği ilk anda baş ağrısı gitmiş gibi görünüyordu ama hala o kocaman yatakta olduğunu anladığı anda yerinden fırladığı için, kuytuda bekleyen ağrı tekrar başlamıştı. Yetmezmiş gibi ayakları, karnı… Aslen parmak uçları dışında her yeri feci şekilde ağrıyordu.
Alnından, sırtından ve kıçından soğuk terler boşanıyordu, titreme başlıyordu ama bu emarelerin sebebi korku değildi. Otu içmişti hadi ama kesinlikle o son kadehi içmeyecekti. Uçmak iyiydi de sonrası kötüydü, amı götü dağıtmıştı işte!
Başının ağrısının kafasını yastığa geri koyduğunda geçmeyeceğini bildiğinden yatakta doğrulup etrafına baktı, büyükçe bir odanın içinde yalnızdı. Büyük yatağın yanı sıra güzel mobilyalar dikkat çekiyordu, uzun zamandır bu kadar mobilyayı bir arada görmediği için çoğunun adını ve ne işe yaradığını dahi unutmuştu.
Odayı incelerken karşısındaki makyaj masasının aynasında kendi görüntüsünü görüp tekrar şoka girmişti. Bardan çıkarken üstüne bol gelen pembe bir pijama giymediğine emindi, karakolda da öyle olmadığını tahmin ediyordu. Buz dolu bir küvette yatmadığı halde eliyle vücudunu şöyle bir kontrol etti. Her şey tam gibi görünüyordu. Bacaklarının arasına dokundu, deli gibi bir acı hissetti.
“Hay!”
Her şey şimdi ters düz olmuştu işte. Niye orada bulunduğunu, adamın kim olduğunu zerre merak etmiyordu. Eskiden birlikte olduğu adamlardan birisi olabilirdi, arada bahtına çıkan çerezlerden birisinin kıskanç kocası olabilirdi, manyak, sapık, deli…
Daha kötüsü olmadan, seks kölesi yapılmadan dışarı çıkmalıydı! Hatırlamadığı sürece bacak arasına kimin girdiğini kafasına takmayabilirdi, evet bunu yapabilirdi! Prezervatif kullanmış olsaydı bari pezevenk!
Düşünmeyi ve küfürleri adını bilmediği bir ahşap yapının üstüne bırakıp ayağa kalktı. Odayı tekrardan şöyle bir süzdü ama hala kıyafetlerini göremiyordu. Neyse ki buradan çıkmak için kıyafetlerine ihtiyacı yoktu. Pencereye yaklaştı. Giriş katındaydı bulunduğu oda ama pencerede arasından geçemeyeceği kadar küçük parmaklıklar vardı.
Diğer çıkış olan kapıya doğru yaklaştı, kolu aşağı çektiğinde tık sesi duyuldu, kapı kilitli değildi. Şansı dönüyor gibi demek uygun düşmese de vardı bir şeyler. Kapıyı azıcık aralayıp bakındı. Gördüğü yer salon olmalıydı ve hiçbir hareketlilik görünmüyordu. Salonun göremediği sol köşesinden bir televizyonun sesi geliyordu yalnızca, bu iyiydi. Yaratacağı sesleri bastıracak bir güzellikti bu. Şimdi ki dileği televizyon ekranının kapıya bakıyor olmasıydı, bu sayede televizyon izleyen birisi varsa kapıya sırtı dönük olacaktı. Kapıyı biraz daha açıp ince vücudunu geçirdi arasından. Bu kadar ince olmanın belli başlı faydaları da vardı işte!
Kapıdan çıktığında televizyondaki sesleri daha net duyabiliyordu. Zillerin birbirine çarpması, patlar, kütler ve vınlar. Solundaki kirişle bütünleşerek, tereddütlü bir merakla başını ürkekçe sesin geldiği yöne uzattı. Televizyon ekranı aynı dileğindeki gibi çıktığı kapıya bakıyordu. Dileğinde eksik kalmış bir şey vardı, o da televizyonu izleyen birisinin olmaması. Krem rengi bir köşe takımı karşısındaki ekranda bir çizgi film oynuyordu. Aptal fare hala kaçıyordu, acınası kedi hala kovalıyordu.
Bir süre televizyona dalmış olacak ki dibine kadar gelen küçük kızı görmemişti. Demek sadece kendisini kaçırmamışlardı! Küçük kızları da çirkin emellerine alet ediyorlardı! Organ yetiştirmek için çocuklardan iyi tarlalar olabilir miydi zaten! Hem büyüdüklerinde başka amaçl—Her şey beklenirdi bu şerefsizlerden!
Beş-altı yaşlarındaki kız dibine kadar sokulmuş, dikkatle onu izliyordu. Kız öyle bir sarışındı ki, saçları insanın gözünü alıyor, bembeyaz yüzündeki kaşları belli bile olmuyordu. Beyaz ten ve sarışınlık Derya’nın aşina olduğu şeylerdi…
Kız bir şey söylemeden öylece bekliyordu. Hemen bir karar vermesi gerekiyordu. Kızla mı birlikte deneyecekti yoksa kızsız mı? Küçük kızın onu yavaşlatacağına şüphe yoktu. Önce kaçarsa, arkasından polise gidip olanları anlatabilirdi. O zaman ikisi de kurtulmuş---
O mühim bir karar almaya çalışırken, küçük kız geldiği gibi yok olmuştu. Etrafına bakındı, göremiyordu. Halüsinasyon görmek de nereden çıkmıştı şimdi! Eliyle gözlerini ovuştururken çeşitli tıkırtılar duydu Birileri bir yerlerde bir şeylerle uğraşıyordu. Küçük bir kız çocuğunun –ki varsa öyle birisi- çıkartabileceği cinsten sesler değildi bunlar. Sanki birileri bıçakla oynuyordu. Gözünün önüne küçük kızın deşilen karnı, çıkartılan gözleri gelmişti. Kurtarmalı mıydı?!
Hayır, bu çok riskliydi, hemen oradan çıkması gerekiyordu! Hem de hemen! Bir şekilde çıkış kapısını bulması gerekiyordu! Nefes alış verişini kontrol edemez bir hale gelmiş, boynu kesik koyun gibi hırıltılı solumaya başlamıştı. Koşması gerekirse tıkanırdı muhtemelen. Öyleyse dikkatli davranıp koşmasına gerek kalmadan evden çıkabilmeliydi.
Parmak uçlarında salonun sonundaki büyük kapıya doğru ilerledi. Muhtemelen çıkış orasıydı. Kapıya varıncaya kadar soluğunu tutmaya çalıştı. Hemen solunda bulunan koridorun ilerisinden az önce duyduğu sesler çok daha açıkça duyuluyordu! Bir kesme tahtasına vurulan bıçak darbeleri!
Büyük çelik kapıya varınca elini kapı koluna koydu. Sağ tarafta bir alarm devresi duruyordu, kolu indirdiği anda ötmesi olasıydı ama şansını denemesi gerekiyordu. Derin bir nefes aldı…

















XXXI. Sebep

Karanlık başka bir karanlığa açıldı. Nereye gelmişti böyle? Etrafa sis çökmüş gibiydi, cisimler bile bulanık görünüyordu. Kâbus görmeye devam ediyordu herhalde. Anlayabilmek için gözlerini kırpıştırdı... Aynı anda bir spot da kırpıştığından, anında gözlerini kör etmişti. Böyle kâbus mu olurdu be? Resmen işkenceydi bu. Beyninde yeşilli, sarılı bir sürü cisim dolanmaya başlamıştı. İnada bindirip tekrar gözlerini açtı, tepedeki spotlar büyük patlama teorisine uygun patlamalar yapmaya devam ediyordu. Milyonlarca ışık huzmesi beyninde çakmaya başlamıştı. Kapalı oldukları halde, gözleri ağrımaktaydı. Bir süre gözlerini kapalı tutması gerekecekti. Gözlerini kapalı tuttuğu her saniye, gözünün önündeki milyonlarca cisim mitoz bölünme yaşıyordu. Aynı o cisimler gibi, midesinden dışarıya çıkmak için uğraş veren maddelerin sayısı da hızla artıyordu. Bir müddet sonra karanlık dönmeye başladı ki bu aşamadan sonrasını gayet iyi bilebilirdi ayık kafayla, kusana kadar kusmak!
Gözlerini açmadan yerinden kalkmaya çalıştı. Birisi sanki tepesine oturmuş gibi ağırdı, ayakları titriyordu. Bu ağırlığı daha fazla taşıyamadılar ve ikiz kuleler gibi olduğu yere çöktü. İşin ilginci kalktığı yere değil de sanki birisinin kucağına oturmuştu.
Kolunda ve bedeninin çeşitli yerlerinde gezinmeye başlayan elleri hissedebiliyordu. Spotlara aldırış etmeksizin gözlerini zorla hafifçe aralayıp önce ellerin vücutla bağlandığı yere, arkasından vücudu taşımakta olan başa baktı. Ellerin sahibi karşısındaki kişiydi orası kesindi ama vücuttan yansıyan ışınların beyninde oluşturduğu imgenin kime ait olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Şu an buna kafa yoramayacak kadar bitkindi, külçe gibi kucağa bıraktı kendisini.
Kucağında oturduğunu tahmin ettiği kişi oturduğu yerde sallanıyordu, elleri kadının vücudunda gezinmeye devam ediyordu. Arada ufak öpücükler iniyordu boynuna ya da biri boynunu yalıyordu. Hangisi olduğundan pek emin değildi.
Kafasını yanında oturana çevirip dudaklarının görünür olduğunu tahmin ettiği bir açıya getirip tuvalete gitmesi gerektiğini söylemeye çalıştı. Beyinden dudaklara giden sözcükler yolda ya midesine gidiyordu ya da burnundan geri geliyordu. Söylediklerinin karşısındakine bir anlam ifade edip etmediğini bilemiyordu, üstelik karşısındakinin kim olduğuna dair hiçbir lanet fikri yoktu!
Ağzı oynamış olmalıydı, belki olmadık şeyler söylemişti ama hiç yoktan adamı harekete geçirmişti. Omuzlarından tutan bir çift el hafifçe ayağa kalkmasına yardımcı oldu, sanki biraz olsun hafiflemiş gibiydi. Önce bir adım, daha sonra ikincisi. Adım atabildiğini gözleriyle göremese de içi rahatlamıştı birazcık olsun. İçine dolan güven duygusuna benzer bir duyguyla gözlerini tamamen açtı. Gözlerini açışıyla birlikte diğer duyuları da harekete geçmişti. Sanki biraz evvel bulunduğu ses geçirmez oda değildi de başka bir şeydi. Saatler evvelsinden kulaklarında kalan müzik tekrar tüm gürültüsüyle kulaklarına dolmuştu. Trip-hop ile rock karışımı çakma bir müzik türüydü ama ne olduğunu tam olarak çıkaramamıştı. Şarkıyı daha evvelden duymuş olabilirdi. Muhtemelen ortam malı olmuş, herkes bizi bilsin diye müzik yapan gruplardan birisine aitti. Çoluk, çocukların sevdiği; yakışıklı erkeklerden veya güzel kızlardan oluşan bir grup olması ihtimali en ağır basandı.
Eskiden bu mekânda böyle şeyler çalınmıyordu, her şeyin boku çıkmıştı. Bu haltı dinleyebilmek için müzikten anlamamak gerekiyordu, zira azalıp yükselen ve birbirinden kopuk notalarıyla çalmakta olan “şey” müzikten öte bir şeydi. En makul tanımlamayla kocaman bok parçasıydı. Üstüne ve içine kusulması gereken bir bok deliği hatta!














XXXII. Bebek

“Spot… Sokayım… Lanet… Bok… Ulan… Kabak… Hödük…”
Kadınlar tuvaletinin önünde, mekânda tanıştığı ve birlikte güzel bir gece geçirmeyi umduğu yirmilik çıtırı beklerken, omuzlarından bir erkeğin tuttuğu bir kadının söylediklerinden bu kadarını anlayabilmişti kel adam. Aslen tamamen kel sayılmazdı. Karısının da zoruyla saçlarına ne buluyorsa sürüp, arada bir kazıttırıyordu daha gür çıksınlar diye. Karizmatik bir görüntü verdiğini bile zannediyor olabilirdi. Muhtemelen genç göründüğünü de düşünüyordu ama dışarıdan bakıldığı anda otuzlarının son kışını yaşadığı anlaşılıyordu. Türk erkeklerine has kas yığınlarından bolca nasibini almıştı. Karanlığa rağmen önünden ilerleyen kütle rahatlıkla seçilebiliyordu. Tuvaletten sendeleyerek çıkıp, boynuna sarılan sarışın kızın güzelliğine bakılacak olursa; alkol, spotlar ve aptallık birleştiğinde bunların hiçbiri seçilemiyor olsa gerekti.
Disko, bar veya benzeri müzik çalan bir yerin en önemli noktalarından biri ses sistemiyse diğeri ışık düzeneğiydi. Bunlar iyi olduğu müddetçe çalınan müziğin ne kadar kötü olduğuna kimse dikkat etmezdi. Paketin şıklığına bakmaktan kimse içindekini görmez, göremezdi. Görenlerin de bunları söyleyebilecek dermanı olmazdı.

Tuvalete yaklaştığında sekizler çizen kadının da dermanı olduğu söylenemezdi ama o bu paketin içeriğini dile getirmişti. Spotlara neden sokmaya çalıştığını bilmese de beyninde kurmuş olduğu, kel adamın yarım yamalak duyduğu, cümleler aşağı yukarı şu şekildeydi;
“Spotlarınıza sokayım, lanet herifler. Bi bok göremiyorum ulan. Sen ne bakıyon lan kabak kafalı hödük!”.
Birazcık olsun gücü olsa kendisine bakan bu keli hacamat edebilirdi oracıkta ama şimdi yapması gereken daha önemli şeyler vardı. Tuvalet olduğunu düşündüğü kapının önüne kadar geldikten sonra omuzlarındaki destek ansızın azalmıştı. Kapıdan içeri girdiği anda ise tamamen yok olmuştu. Gözlerinin ucuyla arkasına baktığında kocaman bir hiçlik gördü, bir de kapı olduğunu düşündüğü bir siyahlık. Hiçlik sanki tepesine binmiş, destek öncesi külçe haline geri dönmüştü. Düşmemek için elini duvara dayamak zorunda kaldı. Düşermiş gibi olmak ve hiçlik duygusu midede durmaktan rahatsız olan karışımı rahatsız etmiş olacak ki karşısındaki kapıların arkasında duran klozetlerden birine gitmeye tenezzül etmeden oracığa kustu. Ortamdaki kokular yeterince rahatsız edici değilmiş gibi şimdi en afilisinden bir tane daha eklenmişti, mide özsuyu kokusu ve biberli pizza.
Öksürerek kusmaya devam ediyordu. Hali hazırda yirmi saniyede midesinde ne var ne yoksa çıkartmıştı ama daha fazla kusmak istiyordu. Kusacak olursa hafifleyeceğini, etrafın berraklaşacağını ve hatta başının ağrısının geçeceğini düşünüyordu. Gerçekte hiçbirisinin olmayacağını bildiği halde, öyle olacakmış gibi düşünmek hoşuna gidiyordu.
Yemek borusu öksürmekten tahriş olmuş, midesinden gelen öz suyuyla tahribat kalıcılaşmıştı. Parmağını boğazına sokmaya çalışmaktan vazgeçmişti. Eğilmiş vaziyette duruyordu yalnızca. Eğilmiş olmak başının dönmesine iyi gelmiş gibiydi. Bir müddet böyle duracak olursa dünyanın yavaşlayabileceğini umut ediyordu. Kalçasının arkadan bir baskıyla ileriye doğru gitmeye çalışması, dönmesi durmamış olan dünyasının daha da dönmesine yol açmıştı. Arkadan gelen baskı tekrar darbeli matkap gibi vurmuştu. Ellerini yere koyup kendisini geriye doğru itti. Arkadan gelen itme kuvvetine ters bir tepki kuvveti oluşturmuştu. Bir kez daha, bu defa en sert şekilde kalçasına basınç uygulanmıştı.
“Sokucam götüne, anlasana lan! Dolu işte.” der demez kapı zorlanmaz olmuştu. İyi laftan anlamıyordu kimse.
Yerdeki halka biçimindeki bulanmış biberleri ayırt etmeye başlamıştı. Gözleri tuvaletin loş ışığında daha rahat hissetmiş olmalıydı, net olmasa bile bir şeyler görebiliyorlardı. Orada, o şekilde ne kadar kaldığını bilmiyordu ağladığını biliyordu sadece.
Yerden kalktığında etrafı saçlarla dolu bir lavabonun kenarlarına ellerini koyup aynada kendisine bakmaya çalıştı. Kirden ve diğer bilumum pislikten, dönen dünyadan ve görme yetisindeki kayıptan ilk başta tanıyamadı bile kendini. Gözlerini aynadaki görüntüsünde odaklamaya çalıştı. Bir müddet sonra hiç yoktan yüzünü bir nebze olsun seçebilir hale gelmişti. Siyah uzun saçları birbirine yapışmış bir haldeydi. Saçlarını ne zaman siyaha boyatmıştı? Sanki pembeydi sabah!
Gözlerinin etrafında oluşan halkaları sayabilmek için çift basamaklı haneleri bilmek yetmeyebilirdi. Eline yapışan saçlara aldırış etmeden musluğu çevirdi. Çeşmeden oluk gibi kan akıyordu sanki...
Su biraz aktıktan sonra bulanıklığı birazcık olsun kaybolmuştu. Parmak uçlarını akmakta olan suyun altına tutup bir süre bekledi. Önceleri soğuk ya da sıcak namına bir şey hissedemediyse de beklemek işe yaramış gibi görünüyordu. Yüzünü yıkamak üzere avucuna suyu doldurduğunda birazcık olsun suyun soğukluğunu hissedebilmişti. Yüzüne çarpan su parçacıklar oluşturarak üzerindeki badiye, pantolonuna, lavaboya ve yere uçuşmuştu. Kafası bir miktar yerine gelmişti. Etraf, kulaklarındaki uğultulu müzik gibi dönmeye aynen devam ediyordu ama öncesine nazaran çok daha iyiydi.
Aynadaki görüntüsüne tekrar baktı. Burnu kıpkırmızı olmuştu. Ağladığını biliyordu, ondan olabilirdi veyahut alkoldendi. Boynundaki morluğu çekiştirdi, el izine benziyordu. Bu da muhtemelen önceki geceki heriftendi. Adını söylememişti, söylese de hatırlayamazdı, istemiyordu da zaten. Boynundaki morluğu çözmenin rahatlığıyla bileklerine dikkat kesildi. Ellerini kaldırıp, gözlerinin dibine soktu. Bileklerindeki kesik hiç de iyi görünmüyordu. Mikrop kapmıştı büyük olasılıkla. Kesikler öldürmedikten sonra mikroplar hiç öldürmezdi. Kestiği zamanı hatırlıyordu ama neden kestiğini hatırlayamıyordu. Aynadaki görüntüsünü daha iyi seçebilmek için lavaboya yaklaşmayı denedi. Bir türlü istediği kadar yanaşamıyordu. Sanki biri önüne set çekmiş gibiydi.
Derya kesiklerle dolu elini karnına götürdüğünde hatırlamıştı. Hamileydi…
















XXXIII. Yanmak

Paketten yeni bir sigara daha çekti. Yapacak daha iyi bir işi yoktu, üstelik hava soğuktu. Günlerdir dinmek bilmeyen yağmur İstanbul’un pisliğini temizliyor gibi görünüyordu, aslen eskilerini süpürüp yenilerini getirmekten gayrı bir şey yapmıyordu. İstanbul’un sokaklarından tüm pislikleri temizlemek zaten mümkün değildi. Bunu senelerdir polis yapamıyordu, kıçı kırık yağmur mu yapacaktı? Polisin pisliklerle direkt olarak uğraştığını söylemek, öyle olduğunu düşünmekten daha komikti. Tümünü bir kefeye koyma gafletine düşmeden söylenebilecek tek şey herkesin yaşamak için uğraştığıydı. Kimisi avantasına bakıyor, kimisi yanındakinin avantasını gördüğü halde arkasını yasladığı adam olduğundan, görmezden geliyordu. Birisi avantalarla geçinirken, diğeri doğal olarak aldığı iki kuruşa göğsünü siper edemiyordu. Ordunun bunu nasıl dikte ettirebildiği ve hatta dikte ettirilmekten de öte; bunun için koşarak gidenlerin nasıl var olabildiğini anlamak mümkün değildi. Bir erkek olmadığı için anlamıyor da olabilirdi. Ne de olsa “Her Türk asker doğar” tok sesle söylenince anlamlıydı…
Havanın soğuğu çoktan ellerini uyuşturmaya başlamıştı. Çakmağını çıkartıp sigarasını yakmaya çalıştığında, çakmağın yaydığı o belli belirsiz sıcaklık bile bir hoşluk hissi vermişti. Sigaradan narin nefesler çekti. Sigarayı sevmiyordu ama sigarayı da suçlamıyordu. Sigaranın arkasından yaşananları belki suçlayabilirdi! Kendisini de suçlayabilirdi! En önemlisi Fuat’ı suçlayabilirdi!

Fuat’la sigara içtikleri gün kötü bir baskınla yakalanmışlardı. Fuat’ın annesi çok bağırmıştı ama olay çok büyümemişti. En azından Derya’nın açısından… Derya eve döndükten sonra Fuat’ın ne yaşadığını bilmiyordu. Beşinci günün akşamında Fuat tekrar dışarı çıkmaya hak kazandığında bir şey anlatmamıştı, o da sormamıştı…
“Hakan’la Akın yok ortalarda, nerlerdeler?”
Fuat gibi konuşmaya başladığının farkında değildi Derya.
“Cezalı onnar, daha çıkamazlar heralde.”
“Hala mı? Kaza demedi miydi onlar annelerine?”
“Hee. İyi yalan sığamamışlar demek ki.”
Hakan’la, Akın’ın olmaması kötü bir şeydi. Canı sıkılmıştı Derya’nın. Beş gündür canı sıkılmaktan beter olmuştu zaten. Daha fazla sıkılmak istemiyordu.
İki kişinin oynayabileceği oyunların bu kadar sınırlı olması hiç iyi değildi. Saklambaç ne kadar kalabalık olunursa o kadar zevkliydi, hele akşam vakitleri tüm mahalledeki çocuklarla oynamak gibisi yoktu saklambacı. Elim sende çok yoruyordu insanı. Kızlar top oynamazdı, oynasa bile iki kişiyle bir anlamı yoktu top oynamanın. Misketleri tutmayı becerememişti Derya, hendek oynamasını öğretmek için nafile bir çaba sarf etmişti Fuat. İp atlamayı Fuat beceremiyordu, en son seferinde az kalsın burnunu kırıyordu. Fuat da, Derya da bebekleri ve kamyonları sevmiyordu.
Derya böyle düşündüğünde Fuat’la yan yana bulunmaktan neden hoşlandığını anlayamadı. Ankara’daki kız arkadaşlarıyla saydığı oyunların birçoğunu oynayabiliyordu. Kasabadaki kızlarla da arkadaş olmayı, onlarla oyun oynamayı denemişti birkaç defa. Nuray, Kiraz, Yurdagül, Hatice, Fadime, Ayşe, Filiz ve diğerleri. Önceleri hepsi anlaşmış gibi mesafeli yaklaşmıştı Derya’ya. Oracıkta yalnız başına oturduğunu gördükleri halde yanlarına bile çağırmamışlardı. Fuat’ın olmadığı ilk gün balon gibi patlamak üzereyken, “Yemezler ya beni” deyip gitmişti yanlarına. Yaptığı şeyin sığıntılık olarak adlandırıldığını bilmediği halde tam olarak öyle hissetmişti!
Kızların hepsinin elinde bez bebekleri vardı. Derya bebekleri sevmiyordu, babasının aldığı nerede olduğunu bile bilmediği eskilerden kalma bir bebeği vardı yalnızca. Diğerlerini atmıştı hep. Nuray gönülsüzce ona kendi bebeklerinden birisini vermişti. İçinden pamuklar çıkan, tek gözü kör, çirkin bir bebek. Lamia koymuştu Derya bebeğin adını.
Derya kızların bir arada durup neden bebeklerle oynadıklarını anlamaya çalıştıysa da başaramadı. Topluca yapılabilecek bir şey değildi ki bebeklerle oynamak. En fazla bebekleri değiş tokuş edebilirlerdi. Bebeklerin birbirlerine sarılmaları bile yanlış geliyordu kızlara... Bebeklerini besliyor, altını temizliyor, giydiriyor, ayaklarında sallayıp uyutuyorlardı. Aynı şeyleri tekrar ve tekrar…
Derya başka oyunlar oynamayı önermişti ikinci gün. Kızların hepsi seksek oynamakta gayet başarılıydı, ip atlamayı Derya’dan daha iyi beceriyorlardı ama bir turdan sonra bebeklerinin başına dönüyorlardı. Derya üçüncü ve dördüncü günü atlatmıştı bir şekilde. Fuat’ın dışarı çıkmadığı beşinci günün ortasında bebeği bırakıp saklambaç oynamayı önermişti kızlara. Mırın kırın eden kızlar oynamama yönünde bin bir bahane bulmuşlardı.
Zaten pek dışarı çıkmıyorlardı, genelde evde annelerine yardım ediyorlardı ve bu nadir boş zamanlarında bebekleriyle oynamak istiyorlardı. Ne vardı bunda…
Beşinci günün sonunu beklemeden Derya, Lamia’yı fırlatıp eve dönmüştü. Annesi uzun bir aradan sonra ilk defa o zaman ilgi göstermişti ona. Derya’nın ağlamasını durdurabilmek için sıkıca sarılmıştı. Derya hayatında ilk defa o an sesli bir şekilde lanet okumuştu, hem kızlara hem de kasabaya... Ağlaması durduğunda; “Onları bıraksalar akşama kadar lanet aptal bebekleriyle oynarlar” demişti ilkin. Hilal “ne biçim laf bu kızım” diye tatlı sert paylayacağı anda da sonraki cümleyi kurmuştu; “Allah baba bizi bu kasabada unutacak, lanetlendik hepimiz!”.

Kafasını uzatıp yola doğru baktı, lanet paparazzilerden başka kimse görünmüyordu. Onlar da üşüyor gibi görünüyordu, sabırsız hareketlerinden başka bir sonuca varılamazdı. Belki onlarla birlikte boşa bekliyor olabilirdi… Bu işin sonucu ne olursa olsun, onların ceplerine para girecekti. Peki ya onun?
Ayaklarını hafifçe yere vurarak damarlarındaki kanı hızlandırmaya çalıştı. Derin bir nefes daha çekti elindeki sigaradan, içine dolan şey artık hoşuna gitmemeye başlamıştı. Boğazı yanıyordu, kötücül bir bakış eşliğinde yerde duran diğerlerinin yanına gönderdi sigarayı. Dizlerine kadar gelen botlarıyla hiç acımadan ezdi haini. Ağzı burnu dağılmış, bağırsakları dışarı çıkmış haine aldırış etmeksizin kapıyı görebilmek için uzattı boynunu.

O gün oynayacak oyun bulamamışlardı. Sigara olayının üstünden henüz beş gün geçmişti ve Fuat evde yaşadıklarına dair bir şey anlatmıyordu. Babası dövmüş olabilir miydi Fuat’ı? Belki de haberi yoktu babasının. Ardiyenin önünde durmuş elinde tuttuğu çomakla toprağı eşeliyordu Fuat. Yerde bir önceki gün yağan yağmurun gazabından kaçan solucanlar debeleniyordu. Üç dört parçaya bölmüştü çoktan çomakla onları.
“Sen ne olacan ki büyüyünce?”
“Bilmem. Doktor olurum belki. Sen?”
“Dohtor hanım ha!”
“Neden olmasın?”
“Becerebiliyon mu sen bu işleri peki?”
“Eh işte.”
Doktorculuk oyunu o zaman akıllarına gelmişti. Derya o oyunu daha önceden hiç duymamıştı, evciliğe benzediğini söylemişti Fuat. Ardiyenin içine girmişlerdi. Ardiye Fuat’ların dükkânına bağlanıyordu. Akşam olmuştu ve dükkân kapalıydı. Fuat’lar dükkânlarında yenice mobilya satmaya başlamışlardı, kenarda çekyatlar vardı. Derya, Fuat’ı muayene etmeye başlamıştı.

Sanki lanet paparazzilerin sayısı biraz daha artmıştı, anlaşılan misafirlerin gelmesine az kalmıştı. Hiç anlamıyordu bu insanları. Ne dertleri vardı, ne geçiyordu ellerine ünlülerin, zenginlerin şaşaalı hayatlarıyla ilgili fotoğraflara bakınca? Beynindeki hareketliliğin üstüne paparazziler de hareketlenmeye başlamıştı. Anlaşılan birileri geliyordu. Uzaktan kırmızı bir aracın geldiği görülüyordu. Kim bilir hangi kodaman geliyordu, nerede ne fabrikası vardı. Belki babadan zengindi, belki de ta dededen.

Derya, Fuat’ın annesinin yanındaki şişman kadınla gelişini duymamıştı. Niye geldiklerini de bilmiyordu, belki mobilya bakacaklardı belki başka bir şey. Bakmakta oldukları şeyin mobilya değil de iki çıplak çocuk olduğu kesindi. Derya muayenesini bitirmişti. Fuat’ta onu muayene etmişti. İkisi de turp gibi sağlıklıydı.

Araç kapının önüne gelmeden flaşlar patlamaya başladı. İçinden bu aracın “o”nun aracı olması için inanmadığı bir Tanrıya nasıl olduğunu bile bilmediği bir şekilde dua etmeye başladı.
Üşüyordu, saatlerdir bu kuytu köşede beklemek hiç hoşuna gitmemişti. Ayakları ağrıyordu, normal şartlar altında bile bu kadar süre ayakta beklediğinde kendisinden geçecek gibi oluyordu. Hele bir de bu haliyle? Deli yapmazdı onun yaptıklarını ama onun akıllı olduğunu söyleyebilmek de pek mümkün değildi.

Fuat gülmüştü, Derya ağlamıştı; Fuat’ın annesi bağırmış, yanındaki kadın gözlerini kapatmıştı. Ne olup bittiğini anlamadan bir başına odada kilitli bulmuştu Derya kendini. Ağlaması kesildiğinde elini yüzünü düzeltti. Annesine sakin bir şekilde her şeyi anlatabilirdi nasıl olsa…

Araç durduğunda önce upuzun bir bacak, arkasından kırmızı elbisesiyle sarışın bir kadın indi. Flaşlar sayesinde gündüz gibiydi her yer. Biraz zorlasa kadının ayağındaki ayakkabının markasını bile söyleyebilirdi. Kadının sırtını görüyor olmasına rağmen “o”nun geldiğini anlamıştı. “Bu kadar beklediğime değer inşallah” diye düşünüp arabaya doğru yürümeye başladı. Araca ve “o”na nasıl yaklaşabileceği konusunda herhangi bir fikri yoktu. Her zaman olduğu gibi doğaçlama bir çözüm bulurdu nasıl olsa.


























XXXIV. Çok Uzaklarda

Okula gidip gelirken gördüğü yerler dışında bir yer görememişti henüz Fuat. Verandadan yağmuru izlerken olmak istediği yerde olup olmadığını sorgulamaya başlamıştı. Günlerden Pazar olmasına rağmen dışarıya çıkabilecekmiş gibi görünmüyordu, yine. Gerçi nereye gidebileceğini de bilmiyordu ama bu aşılabilir bir sorundu, bir dışarı çıkabilse...
Bulunduğu noktadan havadaki kara bulutlar ve onların içinde yaşananlar çok ürkütücü görünüyordu. Hava soğuk sayılmazdı, parmağını yalayıp rüzgârın arkadan mı önden mi estiğini belirlemesi komik görüneceği için yalnızca sıcaklıktan bir veri olarak yararlanabilirdi. Gündüz vakti olmasına rağmen güneşin yüzünü görmeyeli günler geçmişti, bu yüzden sıcaklığın zeminde yarattığı sıcaklıktan söz edebilmek mümkün değildi. Öyleyse dört kilometre ötede kopan feci fırtınanın mesafesine bakılmaksızın Fuat’ın ruhunu daralttığını söylemek pekâlâ mümkündü. Bu daraltının en mutlak sebebi ise şimşekler arası sürenin kısalıyor oluşuydu. İlk gök gürültüsü yirmi saniyeden fazla bir sürede erişmişti kulaklarına. Şimdi ise yalnızca on iki saniye... Işık gösterisinin giderek daha şatafatlı olmasını da açıklıyordu bu. Troposfer tabakasında bulutlar arasında dalgalanan zıt kutuplar birbirilerine çarpıp bir teravat enerji yayıyordu, her çarpışma elektrik alanında bir rahatlama ile ozon tabakasında iyileşme yaratıyordu muhtemelen. Fuat, 340 metre çarpı geçen saniye ileride ve ortalama on bin kilometre yüksekte gerçekleşen en kısa yol hesabına göre 10,7 kilometre uzakta yaşananları düşünmemeye çalıştı.
Bulunduğu yere gelebilmek için verdiği uğraşıların semeresini bir şekilde, bir gün alacaktı en nihayetinde. Yalnızca o gün bugün değildi…







XXXV. Müsvedde

Cumartesi günü otobüs gelmeden saatler evvel abisinin başının etini hem mecazi hem de gerçek anlamıyla yemişti. Abisine her türlü aksiliği hesaba kattırabilmiş, kırk beş dakika önceden otogara varmışlardı. Abisi ve yengesiyle birlikte otobüsün gelmesini beklerken üçer bardak çayı midelerinden aşağı yuvarlamışlardı. Bitkisel özütlü olmasına rağmen, içinde bulunan kimyasallardan ötürü pek de yararlı olmayan çay suları öz sularına karışana kadar, gidince neler yapması gerektiği, yüzlerini kara çıkartmaması gibi mevzulardan bahsetmişlerdi. Fuat mizacına karşı kürek çekip olabildiğince sessiz kalmayı yeğlemişti, onay beklenen cümleleri kendinden emin bir ses tonuyla onaylamıştı yalnızca.
Fuat açısından söylenebilecek çok fazla şey yoktu. Bir bilinmeze gidiyordu, orada karşısına nelerin çıkabileceğine dair olasılıklar çok fazlaydı, hali hazırdaki matematik bilgisi bunu hesaplamaya yetmezdi, yetmiyordu, yetmedi.
Bavulu otobüsün bagajına yerleştirdikten sonra sanki son anda babasının Erol Taş gibi ortaya çıkıp çılgın kahkahalar eşliğinde her şeye engel olacağı korkusu içini titretiyordu Fuat’ın. Gerçi hiçbir şeyden haberi yoktu babasının ama annesinin dayanamayıp telefon ederek her şeyi berbat etme ihtimali vardı. Yaşananlar hesaba katılıp, değişkenler belirlenir ve pi 3 virgül 142857 alınırsa bile bunun olma ihtimali yüzde sıfır virgül sıfırdı...
Fuat, yola çıkacağı günden bir gün öncesine değin bavulunu bile toplamamıştı. Akşam yemeğinde annesinin yüzüne bakamamıştı ama bu göz ardı edilebilir bir değişkendi. Tabağını karıştırıp, annesine gideceğini nasıl anlatacağını kurgulaması değişken bile sayılmazdı. İster hipotenüsten gitsin, ister üç dört beş üçgenini kullansın hiçbir çıkar yol yoktu, annesi çok üzülecekti. Gerçi yalnızca üzülmesi bir nebze olsun katlanılabilir bir şeydi, göz ardı edilebilir hesap hataları olarak sayılabilirdi.
Ev ahalisinin uykuya daldığına emin olduktan sonra internete girmişti. Bir veda etmeyi umuyordu. Ortalıklarda yoktu küçükhanım. Zamanı boşa harcamamalıydı, bilgisayarın fan gürültüsü arasında bavulunu toplamaya başladı. Son kazağı da bavula soktuğunda küçükhanım gelmişti. İyi bir giriş her zaman avantaj sağlardı. Tek dostuna nasıl veda edeceğini henüz bilmiyordu, biraz zaman kazanmak en iyisiydi.
Dostu sağlam bir kişiliğe sahipti. Fuat, yokluğunda bir şekilde devam edebileceğini biliyordu dostunun. Kaderin garip bir şekilde karşılaştırdığı bu kızla başka bir şekilde tanışmış olmayı dilemişti çok önceleri. Ağlar garip bir şekilde örülüyordu. Gerçi o zaman dostu olmayabilirdi kız, resmini görmemişti ama güzel olduğuna hiç şüphesi yoktu. Kendine güven önce kendini sevmekle başlardı, bu da güzelliğin bir göstergesi olsa gerekti. Bu yüzden belki yolda veya başka bir yerde karşılaşmış olsalar kız suratına bile bakmadan çekip gidebilirdi. Belki de tam tersi olurdu ama o zaman da dost olamazlardı, sevgili olurlardı muhtemelen. Ortasının olması çok nadir durumlarda gerçekleşebiliyordu.
Aklından bunlar geçerken şakayla karışık kızın ağzını aramıştı. Onun onu hangi gözle gördüğünü merak etmişti, daha öncesinde yoktu böyle bir merakı. Kızın bir cümlesi yetmişti, haklıydı, burada bile sadece dost olamamışlardı. Bu iyi miydi kötü müydü bilemiyordu ama zamanlamanın ve yerin yanlış olduğuna adı gibi emindi. Olasılıkları hesapladı, gitmese bir şeyler olabilir miydi? Peki, ya geri döndüğünde?
Düşüncelerini toparlamıştı, yapması gerekeni yapacaktı. Belki bu yüzden kızın en çok sevilenler listesindeki yerini, en çok nefret edilenler listesindeki yeni yerine taşıyabilirdi; bir numaraya! Kızın nefretten de öte bir kin beslediğini iddia ettiği öz babasını aslında sevdiğini biliyordu Fuat. Daha da önemlisi babası da biricik kızını seviyordu. Kim bilir belki bu sayede adamcağız, Fuat’ın bırakmak durumunda kaldığı yeri bile alabilirdi.
En çok nefret edilenler listesinde bir numaraya çıkmak bu yaştaki bir kızın unutma eşiği hesaplandığında kabul edilebilir bir işkenceydi. Bir ay acısının azalmasına, altı ay unutmasına ve en fazla bir sene de başka birisini bulmasına yeterde artardı bile.
Lafı olabildiğince dolandırmadan, dümdüz söyleyecekti. Gidiyordu…
Bilgisayarı kapatırken Fuat’ın gözleri sulanmıştı. Veda etmek bu kadar zor olmamalıydı…
Topladığı bavulu komandoların kamuflajından bile daha iyi kamufle edip yatağına girmişti. Gece boyu annesi, AngeliC ve gidişiyle ilgili düşüncelerle yatağında dört dönüp beşinciye varamadan uyuyakalmıştı. Uyumadan hemen önce kararını vermişti, vedalaşmak zordu evet.
Senelerdir ilk defa o sabah annesinin uyandırmasına, kanepede yaşanan köşe kapmacalara gerek kalmadan uyanmıştı. Son bir kez bavuluna koyduklarının sağlamasını yapmıştı. Dairenin kapısının açıldığını duyduğunda kulakları dikleşmişti, kapandığını duyduğunda bile inmemişlerdi. Göz bebeğini tamamen ışıkla doldurup merceklerinin en ince ayrıntıları bile görebileceği konuma getirmiş pencereden görülmediğine emin bir casus gibi baba demek zorunda bırakıldığı adamın gidişini izlemişti. Her şeye rağmen ihtiyatlı davranarak bir müddet odasında beklemişti, her ajan böyle yapardı ne de olsa. Gidiyormuş gibi yapmak en eski numaralardan birisiydi. Aradan geçen altmış dokuz saniye sonra artık adamın geri dönmeyeceğine kanaat getirmişti. Seslerin geldiği yöne, mutfağa yönelmişti.
Bir yandan oğlu için kahvaltı hazırlayan, bir yandan da öğle yemeği yapan annesine yaklaşıp arkadan sarılmıştı. Kendi başına uyanmasına hem şaşırmış hem de sevinmiş olan annesi “Nangi dağda kurt öldü de uyandınız beyfendi?” diye sormuştu. Fuat annesinin söylediğini duymazdan gelip daha sıkı sarılmıştı. Annesinin kokusunu içine çekiyordu var gücüyle. Keşke bu kokuyu bir şekilde muhafaza edebilse, derisinden bir parça koparıp bunun esansını çıkarıp papatya ve gül suyuyla birleştirip şişelere saklayabilseydi. Belki bu sayede aylar boyu uzak kalacağı annesini özlediği her an bu şişeyi üstüne boca edebilirdi. Kendini koklamak yerine annesinin devamlı kullandığı başörtüsünden bir parça almak da bir çözüm olabilirdi belki paralel bir evrende…
Hareketsiz bir şekilde oğlunun bu sevgi selini hak etmek için ne yaptığını/oğlunun bu sevgi gösterisini göstermek için ne gibi bir haltlar karıştırdığını düşünüyordu Emine Hanım. Kınalı kuzusunun boyundan büyük bir yaramazlık yapmış olsa göz önünden yok olacağına kanaat getirmiş olacak ki yüzündeki merak duygusu yok olmuştu. Halinden gayet memnun, sonsuzun Allah’a özgü olduğunu bile bile, sonsuza değin bekleyebileceğini düşünüyordu. Bu düşüncesi üzerinden daha birkaç saniye geçmişken yemeklerin onun keyfini bekleyecekmiş gibi gözükmediğini fark etti. Çıtırdamakta olan pilavın altı tutacaktı, karıştırmayacak olursa. “Deli çocuk…” diyip kollarından kurtulmaya çalıştı, kurtulamayınca “Oğlucum yeter, pilav yancak. Hadi gari sen de otur gavaltını et” diye devam etti.
Fuat’ın annesini şuracıktan şuraya bile bırakmaya hiç niyeti yoktu şuracıktan çok daha uzaklara gidecek olmasına rağmen. Bu anı ne kadar uzatırsa söyleyeceklerinin o derece az tepki oluşturacağına emindi. Ne zaman küçük bir yaramazlık yapsa zaten aynen şimdi olduğu gibi sevgi kelebeğini oynardı. Gerçi bu sefer kendince hiçbir yaramazlık yapmamıştı ve en önemlisi rol yapmıyordu. Bunun ayrımına vardığından olsa gerek içten içe şimdiye değin yaptığı tüm yaramazlıklar, yaramazlıklardan ötürü annesine yaşattığı üzüntüler ve annesinin onu affetmesi için yaptığı rollerden ötürü pişmanlık duymuştu, affedilmeyi dilemişti içten içe. Keşke her daim sevgisini tam manasıyla gösterseydi.

Emine Hanım baktı ki kurtuluş yok, oğlunu da sürükleyerek ocağın başına gitti, pilavı karıştırdı.
“Ben gidiyom ana.”
“Nereye gidiyon gavaltını etmeden a deli oğlucum?”
“Uzaklara…”
“Yemeden gidilmez? Baksana inceciksin, gopcan nerdeyse. Somalililer bile güler seni görse.”
Fuat gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu. Niye bu kadar zorlaştırıyordu ki annesi işi.
“Çok uzaklara gidiyom ben ana. Tee Amerika’ya…” demişti gözlerinden yaşlar deli gibi fırlarken. Dibi biraz yanmış pilavın çıtırtısından ağlamayı ayırt edememişti Emine Hanım.
“De get bakalım, nası gideceğsen. Yüzmeyi de bilmiyon ki…” dedikten sonra Emine Hanımdan duyulmayalı neredeyse asırlar geçen şen bir kahkaha atmıştı. Fuat’ın en son böyle şen bir şeye rastlaması anneannesinin ölümünden bile seneler evvelsinde olsa gerekti…
Fuat annesinin anlayıp da anlamazlıktan mı geldiğini yoksa gerçekten mi anlamadığını kestiremiyordu. Şen kahkahaların kaybolacağını bile bile “Ben gerçekten gidiyom ana…” demişti en nihayetinde.
Kahkahalar kör bıçakla kesilen koyun başı gibi garip sesler çıkararak kesilmişti. Biraz evvel kollarından kurtulamayan/kurtulmak istemeyen kadın birden bire kurtulmuştu o kelepçe gibi kollardan. Oğluna dönüp baktığında ağladığını gördü. Emine Hanımın başından aşağı akan suların bir bölümü gözlerinin altından aheste bir şekilde yanaklarına akmaya başladı.
Sendelediğine bile şahit olmadığı annesinin yere kapaklanmak üzere olduğunu gören Fuat annesini tutmaya çalıştı. Kütle, boy ve kuvvetler arasında bir eğri çizilse, yer çekimi kuvvetinin galip gelmesi gerekirdi ama öyle olmadı. Annesini sandalyeye oturtana kadar tutabilmişti Fuat. Sandalyeye oturtturduktan sonra aradaki boşlukları doldurmak için dolgu maddesi kullanmadan anlatmaya başlamıştı olanları.

Gidiyor oluşu büyük ölçüde şanstı ama Fuat’ın çabaları da yadsınamazdı. İlk internetten dolaylı bir şekilde öğrenmişti böyle bir şeyin varlığını; bir arkadaşı söylemişti işin aslı. Ona teşekkür etme fırsatını da değerlendirememişti. Vedalaşmayı bile doğru dürüst başaramamıştı. Her halükarda gidiyordu. Bir kere başladıktan sonrası çorap söküğü gibi gelmişti. Okulu vasıtasıyla başvuru için gerekli belgeleri istetmiş, arkasından belgeleri doldurup göndermişti. Çok beklemesi gerekmese de bekleyiş o kadar kolay olmamıştı. Doğum öncesi sancıları bilse öyle olduğuna yeminler edebileceği günler geçirmişti. Günler doğum sancısıyla geçerken, geceleri uykusunda devamlı olarak yabancı bir şehirde uyandığını ve oradaki hayatının yaşamakta olduğundan çok daha güzel olduğunu görmekteydi, o yabancı şehirde hiç uyuduğunu görmemişti. Ne de olsa hiç uyumayan şehirlere gidecekti…
Sabahları uyanmak her zaman olduğundan daha zor hale gelmişti bu sebepten. Her uyanış derin bir hayal kırıklığıydı. Arkadaşım diye hitap ettiği kişiler bile dalga geçmişti yapmaya çalıştığı şeyi duyduklarında. Arkadaş saydıklarının ilk dalgasından sonra daha fazla insana anlatmamayı tercih etmişti. Gittiğinde hepsine nanik yapabilirdi bu sayede. Arkadaşları bir bakıma haklı sayılırdı. Büyük şehirlerdeki özel okul öğrencileri dururken, küçük bir şehrin kendisinden de küçük bir okulundan bir öğrenciyi kim niye seçsindi ki? Seçilme olasılığı diğer şehirlerdeki, özellikle de İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerdeki öğrencilerden çok daha az olduğu ikinin ikiyle toplanmasının dört ettiği kadar aşikârdı. Para, mevkii ve tarz önemli olmalıydı bu iş için. Broşürlerde de bu savı destekleyici bilgiler vardı zaten. İzlenilecek prosedür internette yaklaşık şu şekilde anlatılmıştı.
Belgeleri gönderen adayların gerekli vasıfları taşıdığı anlaşıldığında, Ankara’da özel bir kolejde yapılacak yazılı sınav için gerekli dokümanlar adayın belirttiği adrese gönderilecekti. Sınavın niteliği konusunda herhangi bir bilgi yoktu. Sınavdan geçer not alınıp, alınmadığı telefonla öğrenilecekti. Şayet geçer not alınmışsa telefonda sözlü görüşme için gerekli bilgiler verilecekti. Kurul karşısında gerçekleştirilecek bu sözlü görüşme neticesinde bir sene boyunca yurt dışında eğitim görme hakkı kazanan kişiler gerekli ücretleri ödedikten sonra gidecekleri yerde yanlarında kalacakları aile hakkında bilgilendirileceklerdi. Her iki tarafın da onayı neticesinde yeni öğretim yılı başlamadan iki hafta önce gerekli işlemler tamamlanarak bir yıl ikamet edecekleri adrese, koruyucu ailenin yanına gönderileceklerdi. Aile onları havaalanında karşılayacak ve ondan sonra her türlü ihtiyaçlarını onlar üzerinden gidereceklerdi. Herhangi bir sorun karşısında gidilen ülkede bulunan organizasyon şubesine de danışabilinecekti. Bir senenin sonunda koruyucu aile ve organizasyon üyeleri tarafından ülkesine uğurlanacaktı. Uğurlar olsundu…
Birkaç haftalık bekleyiş neticesinde sınavla ilgili belgeler belirttiği adresine, yani okuluna, gelmişti Fuat’ın. Sınava üç hafta vardı ama Fuat’ın buraya gidebilmek için bir bahanesi ve/veya parası yoktu. Öğrenci adamın parası olduğuna kim şahit olmuştu ki zaten. Ankara’ya da hiç gitmemişti bu da başka bir handikaptı. Günler geçtikçe içindeki karamsarlık ağaçtaki karpuzlar gibi yeşerip büyüyordu. Daha yolun başından, eline bir fırsat geçmişken, bu fırsatı değerlendiremeyecek oluşunu kabul etmedi. Arkadaşlarından bir hayır gelmeyeceğini biliyordu. Okuldaki arkadaşlarından daha bir arkadaş gördüğü internetteki arkadaşı onu abisine açılması yönünde yüreklendirmişti. Ağaçta karpuz mu olur diyerek, tüm köprüleri atmıştı Fuat.
Abisine olayı anlattığında tahmin ettiğinden çok daha iyi karşılanmıştı. Fuat, Fırat’ın kendisine bu kadar iyi davranmasına hala alışamamıştı. Gerçi senelerdir böyleydi, aralarında herhangi bir husumet yaşanmıyordu ama yine de garipti işte.
Fırat, Fuat’ın ilk defa babalarından dayak yediğini gördükten on gün sonra askere gitmişti. Askere kasabadan gitmişti, döndüğünde kasabaya değil söylendiği üzere şehre gitmişti. Kasabada ne var ne yoksa satmışlardı onun yokluğunda.
Şehirdeki yaşantısında baba evinde çok kısa bir süre kalmıştı. İş bulduğu anda evden ayrılıp kendine bir ev tutmuş, çok geçmeden de ailesinin pek hoşlanmamasına rağmen bir kızla evlenmişti. Ailesi ile etkileşimi en azda tutuyordu. Arada annesi ile hasret gideriyor, bir de Fuat’a parası olup olmadığını soruyordu. Evinde misafir olması için çağırıyor, geldiğinde niye geldiğini sormuyordu…
Fuat abisinin askerde neler yaşadığını bilmiyordu ama abisinin değiştiğini gözleriyle, aldığı para ve hediyelerle ölçebiliyordu. Önceleri abisi yalnızca iyi davranırken evlendikten sonra iyiden iyiye sever gibiydi Fuat’ı. Taş da yağmamıştı üstelik gökten. Yengesinin ona karşı gayet anlayışlı ve sevecen yaklaşması da işin cilasıydı, en cilalı taş devrinden kalma.
Fuat bütün bunlardan cesaretle abisine koşmuştu. Neticede annesi ve babasına, abisinde kalacağı yalanını atmakta anlaştılar. Ankara’da ona yardımcı olması için kuzenleri Hakan’ı da ayarlamıştı abisi. Fuat’ın eski yakın arkadaşı ve kuzeniydi Hakan ama hayatın çıkarttığı sürprizler neticesinde aramaya yüzü bırak, doksan dokuzu bile yoktu. Neticede her şey hazırdı. Sınavdan bir gün önce abisinde kalacakmış gibi evden çıkmıştı. Eşofmanlarını koyduğunu söylediği çantaya bir gün sonra giyeceği kıyafetleri yerleştirmişti. Otobüse abisi ve yengesi bindirmişti…
Aşti’de otobüsten indiğinde Hakan onu bekliyordu. Halasının oğluydu Hakan, Ankara’da okuyordu. Senelerdir ilk defa görüyorlardı birbirlerinin yüzünü, o meşum zamandan beri ilkti…
Hakan’ı görmek Fuat’ın hoşuna gitmişti. Takriben on sene geçmiş olması bir değişiklik yaratmamıştı, Hakan hala aynı görünüyordu. Eskisinden farklı olarak sakalları vardı. “Eğer Hakan’ı az biraz tanıyorsam” diye düşünmüştü “sırf beni gıcık etmek için kesmemiştir sakallarını bu dallama”. Kendince “Bak benim sakallarım var” demek istiyor olduğunu varsaymıştı. Gerçi Fuat’ın sakallarının olmadığını bilemezdi…
Biraz daha dikkatli bakınca birkaç değişiklik daha fark etti. Fuat kadar uzamamıştı ama yine de boyu uzamıştı Hakan’ın. Boyu kadar olmasa da saçları da uzamıştı. Hakan saçlarını ortadan ikiye ayırmıştı, en uzun kısım kulaklarını geçiyordu. Uzun saç yakışmıştı Hakan’a.
Beklediğinden ve ilk anda dikkatini çekenden daha fazla değişim görmek hoşuna gitmişti Fuat’ın. Belki değişim yanında unutkanlığı da getirmiştir diye umut ediyordu. Otobüs yolculuğu boyunca, geçmişte yaşananların unutulmuş olmasını dilemişti. Hakan yalnızca bir “Merhaba” deyip, arkasını döndüğünde hiçbir şeyin hiçbir zaman unutulmayacağını anlamıştı. Fuat, Hakan’la fazladan birkaç saat geçirebilmek ve hatta aradaki buzları eritebilmek için üç saat erkenden Ankara’ya gelmiş oluşuna kızdı. Erken gelmesinin asli nedeni sınava geç kalma korkusuydu ama Fuat buz gibi karşılama sonrası ansızın bunu Hakan’a ihale etmişti. Hiç kimse için fedakârlık yapmaya değmezdi. Yine de bir şans daha verecekti Hakan’a.
Sessizce Hakan’ı takip etti. Hakan’ın hizasına bile gelmeden Ankaray’a vardılar. Ankaray’ın hava yapma amaçlı çıkarttığı efektif sesler dışında, vagonda kalabalığın homurtularından oluşan rabarba vardı. Tüm vagon birbiriyle konuşuyordu, dertlerini tasalarını, koşuşturmalarını anlatıyordu sanki fakat hiçbirisi anlaşılmıyordu...
Hakan, Fuat ve Akın da böyle yapardı eskiden. Üç sene boyunca yaz tatilini beraber geçirmişlerdi. Üçüncü tatil sonrasında bir daha görüşmemişlerdi. Akın ve Hakan kasabaya yine gelmişti sonraki senelerde ama Fuat orada değildi. Olsa da yüzüne bakmalarını beklemek çocukçaydı.
Hakan, Fuat’tan iki yaş büyüktü, Akın ise en irileriydi. Akın’ın yaşı, iriliğinden ötürü önemli değildi. Aslen yaş birlikte geçirdikleri üç senenin üç aylık zaman dilimlerinde en önemsiz konuydu. Küçük bir kasabada olmanın tüm nimetlerinden yararlanıp yaratıcı bir tatil geçirmişlerdi. Gece geç saatlere değin dışarıda kalmışlar, açıklık alanda uyumuşlar, göle balık tutmaya gidip ilk biralarını içmişlerdi. Yaz boyu üçü için her şey serbestti. Bu serbestliği sonuna kadar kullanmaktan geri durmamışlardı.
Ankara’ya gelmeden önce internetten araştırma yapmıştı. Bindikleri hafif tramvay sınava gireceği özel koleje değin gidiyordu. Özel kolejin ismini taşıyan duraktan evvel Kızılay geliyordu. Kızılay Ankara’nın göbeği sayılırdı. Fuat, Kızılay’da inip orada Hakan’ın ona etrafı gezdirebileceğini bile düşünmüştü. Demirkapı durağından sonra endişeli bir beklemeye girmişti. Hakan’ın sırtından bir sonraki durakta inip inmeyeceklerini anlamaya çalıştı, insan sırtından anlam çıkartmak güçtü, hiç yoktan profilden yüzünü görse belki bir ihtimaldi. Hakan Fuat’ı nasıl hatırlıyor olursa olsun, Fuat Hakan’ı çocukluğundaki gibi hatırlamayı istiyordu, eğer öyleyse Kızılay’da inmeleri gerekirdi.
Fuat’ın bebeklikten sonra oluşan hatırlayabildiği ilk anıları kuzenleriyle ilgiliydi. Yaza denk gelen bir bayramda tüm sülale mensuplarını tanıma fırsatı olmuştu. Anne tarafından fazla katılımcı yoktu daha ziyade baba tarafı ilgi göstermişti bayrama. Amcalar, halalar, ağabeyler ve ablalardan geçilmiyordu ortalık.
En tepeden başlanılacak olursa iki dede, bir tane nine vardı. Dedelerden birisi bahtsızdı. Piramidin bir alt basamağında amcaları yer alıyordu. Büyük amca, ortanca amca ve küçük amca ya da Fuat’ın deyimiyle korkutucu amca, parası bol amca ve oyun oynayan komik amca. Amcalarla piramitte aynı basamakta yer almaları gereken halalar ise iki taneydi. Halalarını ilk defa yan yana gördüğünde tek bir halanın aynadaki yansımasını gördüğü sanrısına kapılmıştı Fuat. Bir müddet sonra sadece görünüşlerinin benzediğini öğrenecekti. Büyük halası ne kadar cadıysa, babasından sonra en küçük kardeş olan halası şeker küpüydü.
Sonra kuzenleri sıralanıyordu. Korkutucu amcanın oğlu Akın ve kendisinden yaşça oldukça büyük ablası Yasemin; oyun oynayan amcaya hiç çekmemiş, anaları kılıklı kendini beğenmiş süslü kızları Ayla ve Aydan; şeker küpü halanın oğlu Hakan ve küçük kardeşi Gürkan. Parası bol amcası evli olduğu halde çocuğu yoktu, belki de bu yüzden parası boldu.
Cadı halası ise cadılığına yaraşır bir şekilde hiç evlenmemişti. Belli ki cadılık kurallarına tam manasıyla uyan bir yaşam sürdürüyordu, temizlik hastalığı da buna yeter bir kanıttı. Eline süpürgeyi aldığı zamanlar korkuyla karışık bir eğlence sunmuş oluyordu onlara.
Bayram sabahı diğer kuzenlerini ekip, ufak bir ekip oluşturmuşlardı. Hakan, Fuat ve Akın’dan oluşan bu teşekkülün şeker toplamaya çıkışı ilk ortak eylemleri sayılabilirdi. Ne de olsa kaymakamın evine gidip şeker toplayacak kadar aktivisttiler. Jandarma komutanının evine de gitmişlerdi ama kapı duvardı. Topladıkları tüm şekerleri akşama kadar yememiş, akşam evlerinin bahçesindeki elma ağacının altında löpürdetmişlerdi.
Kızılay durağına gelmeden vagondaki insanların yarısından fazlası kapının dibinde birikmişti. Kapılar henüz açılmamışken insanların kapıdan inmeye çalışmaları, bu esnada birbirlerinin üstlerine çıkmaları görülmeye değer bir manzaraydı. Hakan hareketsiz durduğundan, Fuat’ta hareket etmiyordu.
Fuat çocukluğu boyunca oldukça hareketliydi. Çoğu aile ferdinin onun hakkındaki düşüncesi yaramaz olduğu yönündeydi. Yerinde duramayan, haşarı ve her şeye burnunu sokan bir yapısı olduğu doğruydu ama yaramazlık için bunlardan çok daha fazlası gerekiyordu. Akın yaramazdı örneğin, hatta serseriydi. Cüssesi dolayısıyla çok hareketli değildi, dıştan bakıldığında ağır başlı olduğunu hissettirirdi. Büyüklerinin yanında hiçbir şeyi ikiletmez, “Dur” denildiğinde dururdu ama içinden ne küfürler ettiğini kuzenleri bilirdi. Aile büyüklerinin yanlarında olmadığı zamanlarda Akın’ın beyninden ortaya fışkıran fikirler; Fuat gibi sülalenin yaramazı addedilen, Hakan gibi girişken bir çocuğa bile çok uç ve yaramazca gelirdi. Her halükarda kuzenlik kurumunun getirdiği biat duygusundan genellikle bir şekilde aynı paydada buluşurlardı. Alkol alma fikrinde en güzel örneklerinden birisi yaşanmıştı örneğin bu biat duygusunun.
Akınlar aslen Ege’de yaşamaktaydı, İç Anadolu’daki küçük kasabadaki memleketlerinde yazlık olarak kullandıkları iki katlı bir evleri vardı. Normal insanların yaptığının aksine Akınlar kışın sıcak yerde yaşayıp, yazlarını serin bir yerde geçirmeyi tercih ediyorlardı (ya da yalnızca toprak çekiyordu). Akın babasını kendisine model aldığından, çift taraflı bir hayat yaşıyordu. Ege’deki evlerinde her gün istisnasız bir kasa birayı mideye gönderip arkasından eline kimi geçirdiyse döven babası, yazın tövbekâr oluyor ağzına alkol sürmeyip herkese çok iyi davranıyordu. Üstelik Ege’de koyduğu, nefes almayı bile zorlaştıran, kurallar bile ortadan kalkıyordu. Bunu iyi bilen Akın, Ege’deki yaşamında olabildiğince görünmez kalıp etrafı gözlemliyor, kasabaya döndüğünde zıvanadan çıkıyordu.
Babasının aksi olarak Akın, neredeyse her şeyi yapmakta serbest bırakıldığı kasabada kuzenleriyle içki içmek istemişti. İçlerinde en büyükleri sekiz yaşında olduğundan alkolü elde etmek oldukça zor olmuştu. Dedeleri tüm kasaba tarafından hacı olarak adlandırılır ve ona göre değerlendirilirdi. Sülalelerinde içki içen çok az kişi vardı ve bunlar da olabildiğince gizli içerdi. Evlerinde alkolü kolonya olarak bile görmek zordu, geneli alkolsüz olduğu için gül suyu kullanırdı onun yerine…
Ellerini kollarını sallayarak bir bakkaldan alkol almaları bu şartlar altında imkânsızdı. Yaş sınırının olmadığı günlerdi fakat kasabanın nüfusundan kaynaklı herkesin birbirini tanıma mevzusu vardı. Hacı’nın torunları içki satın alacaktı? Bunu duyan anca gülerdi… Akın bira ile ilgili anılarını anlatıp, gidip birer bira alma fikrini ortaya attığında Hakan ve Fuat bu sebepleri sıralayarak bir adım geri atmıştı.

Akın babasının biralarından birini aşırıp içmişti. İlk yudumu aldığı zaman ağzındaki acı şeyden hiç hoşlanmamıştı. Babasının bu lanet şeyi içmekten neden bu kadar hoşlandığını merak dahi etmemişti. Bir yudum daha ve bir yudum daha… Hiçbir şey değişmemişti, sidik gibi bir şeydi bira...
Buna rağmen sıkıcı geçen bir günün sabah saatlerinde düşüvermişti tilkilerin dolandığı kafasına içki içmek. Nefret etmiş olmasına rağmen ballandıra ballandıra anlatmıştı ilk bira içişini, ağızda bıraktığı hoş tattan bahsetmişti uzun uzadıya. İnsanın içtikten sonra kendini ne kadar iyi hissettiğinden bahsetmişti, sanki içkiyi içtikten sonra onu döven bir babası yokmuş gibi, olabildiğince doğal anlatmıştı hepsini. Buna rağmen kuzenleri yeterli görmemiş olacak ki anlattıklarını, ürkmüşlerdi bu fikirden. Günü daha çekilmez ve sıkıcı bir hale getirip, bira ile cümleye başlayıp, süperle bitirdiği bir saatin sonunda; Hakan ve Fuat, Akın’ın ısrarlarına ve çocukların içlerinde yaşayan en efsanevi his olan meraklarına yenilip bir olurunu bulabilmek için kafa kafaya vermişlerdi.
“Kendimiz gidip alamayacağımıza göre” demişti Hakan, “birisini göndersek ya?”
“Saçmalama len, kimi gönderceğiz ki?”
“Abini gönderelim.”
“He tabe, bi de selam gönderek babama beraberinde.”
“Niye oğlum, abim arkadaşlarıyla gizlice içiyor demiyor muydun sen?”
“Eyi ya, demişim ki; arkadaşlarıyla içiyo o.”
“Ne dümbük abin var len senin.”
“Hee.”
Bu tartışma yaşanırken Fuat karşısına beliren fırsatı görmüştü. Fırsat kapıdan korkak adımlarla çıkıyordu.
“Bekleyin burda, gelyom şindi ben!”
Hakan ve Akın ne olduğunu bile anlayamadan Fuat koşmaya başlamıştı. Çitlerden bir çırpıda atlayıp kendi bahçelerine geçmişti. Fuat kızın karşısında belirdiğinde kızın düşecek gibi olması Akın ve Hakan’ı oldukça eğlendirmişti. İkisi de Fuat’ın ne demek istediğini şimdi daha iyi anlamıştı. Fuat kızla birlikte uzaklaştığında kafaları bir miktar karışmıştı. Bu kadar çabuk ikna etmiş olabilir miydi? İyi de parayı nasıl bulacaktı?
Onlar bu soruyla cebelleşirken birkaç dakika sonra Fuat tek başına geri dönmüştü.
“Ne deyyoduk?”
“Kız nerde?”
“Bırak ya, gorkağın önde gideni o.”
“Neyse, gelin plan yapcaz…”
Bahçeden çıkıp çardakta oturmuşlardı. Hakan ne yapmaları gerektiği konusunda, Fuat’la tartışadursun; Akın, Fuat’ın hep anlatıp durduğu şeyleri gözden geçirmişti. Fuat abisinin babasından gizli, arkadaşlarıyla göl kenarına içmeye gittiğini anlatmıştı. Gözleriyle görmüşlüğü yoktu ama kulaklarıyla duymuşluğu vardı. Kulaklarıyla duyduklarını, gözleriyle taçlandırması durumunda ellerine çok sağlam kartlar geçirebilirdi.
“Peki, o zaman abine şantaj yapsak?” demişti Akın yüzü aydınlanmış bir şekilde. Biraz şaşkın biraz meraklı ve en çok muzır bir şekilde bakmıştı Fuat ve Hakan, Akın’ın yüzüne. Detayları hep birlikte belirlemişlerdi, çok kolay olmasa da olacaktı…
Kasabanın dört bir yanına dağılıp Fırat’ı aramaya gerek yoktu. Fuat yirmi dakika kadar evvel Kırgız Mahmut’un kahvehanesinde görmüştü abisini. Gidip bakmışlardı, orada yoktu. Orada olmayışı Fuat’ın içini şenlendirmemişti çünkü orada olmadığı zamanlarda genellikle siyasilerin gittiği Gençler kıraathanesine takılırdı abisi.
Gençler kıraathanesinin adı içeri yalnızca gençlerin girmesinden geliyordu. Kıraathanelerin genelde önemli birkaç kuralı olurdu. En önemli kurallar içeri girecek kişilerin kimler olduğuyla ilgiliydi. Gençler kıraathanesine yaşlıların dışında, çocukların ve kadınların da girmesi yasaktı. Aslen hepsi birbirine bağlıydı bunların. Yaşlılar oğullarını siyasetten uzak tutabilmek, kadınlar kocalarının gazabından korumak ve çocuklarda aradıkları gencin orada olup olmadığını öğrenmek için gönderildiğinden içeri girmeye çalışıyordu.
Ahşap iki katlı binanın önünden bakıldığında içerisini görmek mümkün değildi. Alt katı kahvehane üst katı meyhane olan binanın camları içerisi görülmesin diye kir ve pisliğe bulanmış gibiydi. Sigara dumanı kapının altından dışarı fırlıyordu. İki katlı bina yapılış amacı olarak kahvehane veya meyhane olarak düşünüldüğünden olabildiğince yüksek tavanlara sahipti. Duman insanların kederlerini alıyor olsa bile bir şekilde içi rahattı, kuş gibi yükseliyordu. (?)
Fuat kahvehaneye girmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Akın veya Hakan’da giremezdi. Bir şekilde emin olmadan hareket etmek tüm planlarını alt üst edebilirdi. Ağacın arkasında bunu aşabilmek için bir şeyler düşünürlerken fırsat ayaklarına kadar gelmişti.
“Pişt lan, ufaklık, gelsene buraya bi” diye seslenmişti kapıdan sarkan adam, kapının önünden geçen ufak çocuğa. Akın, aradaki beş metreye aldırış etmeksizin atlamıştı kendisine seslenilmiş gibi. Kapının önünden geçmekte olan çocuk aldırış etmeksizin yürüyüp gitmişti. Akın kapıdan sarkan adamın yanına vardığında, elinde parayla bekleyen adam ona bir şeyler söylemiş paraları eline tutuşturup göndermişti.
Hakan ve Fuat uzaktan olan biteni anlamaya çalışana kadar, adam içeri girip gözden kaybolmuştu. Akın da cüssesine aldırış etmeksizin uçarak ayrılmıştı kapının önünden. Birkaç dakika sonra elinde sigara ile döndüğünde ağzı kulaklarına varmak üzereydi. Giderken hiçbir şey söylemediği gibi, geldiğinde de bir şey söylemeden kahvehanenin içine dalmıştı. Fuat bir kez daha Akın’dan korkulması gerektiğine hükmetmişti. Birkaç dakika sonra elinde bir sakız eden yüz lira ile dışarı çıktığında mutluydu. Fırat içeride kâğıt oynuyordu.
Planın bir sonraki aşaması Fuat için en kolay kısımdı, babasına abisini ispiyonlayacaktı. Dükkâna gidip babasına abisinin yine kahvehanede parasına kumar oynadığı iftirasını anlattığında babası koşarak gitmiş, on-on beş dakika sonra, yüzü mor kırmızısı olan abisiyle geri dönmüştü. Fuat görülemeyeceğine emin olduğu bir yerden banyodan olan biteni dinlemişti. Evde yaşanan bağırışlar, kovalamacaya dönmüştü. Abisi kendisini odaya kilitlemişti, babası bağırıyordu. Sonra patırtı artmış, abisinin bağırışları arasında küfürler duyulmuştu. On dakika sonra ev sessizliğe bürünmüştü. Babasının evden çıktığını duyunca Fuat da evden çıkmıştı. Akın ve Hakan’la pazar yerindeki tezgâhların altına saklanıp beklemişlerdi.
Çok geçmeden abisinin evin kapısından çıktığını gördü. Fuat biliyordu ki Fırat yine odanın penceresinden atlamış, oradan bahçeye geçip dışarı çıkmıştı. Her zaman aynı şeyi yapardı zaten, hem de sonuçlarını bile bile…
Uzaktan takip ettikleri Fırat’ın aynen tahmin ettikleri gibi arkadaşlarıyla buluştuğunu, oradan bakkalın önünde arkadaşlarının ellerinde poşetlerle çıkışını bekleyişini ve en nihayetinde gölün yolunu tuttuklarını görmüşlerdi. Plan hiçbir aksilik olmadan işlemişti. Gerisi tereyağından kıl çekmekten farksızdı. Göle gittiklerinden emin oldukları için mesafeyi olabildiğince fazla tutup gözlerine görünmemeye çalışmışlardı. Göle vardıklarında, ufak bir tepenin arkasından Fırat ve arkadaşlarının biraz içmelerini beklemişlerdi. Nihayetinde tepenin üstünden ağır adımlarla Fırat’a yaklaşmıştı Fuat.

Karşısında ufak yılanı gördüğünde başını ezmek için derin bir dürtü duymuştu Fırat. Yediği tüm tokatların, bedenine inen tüm darbelerin sorumlusu karşısındaki bu ufak yılandı. Ayağa fırlayıp boğazına yapıştığında arkadaşları araya girmişti. Yoksa çoktan ümüğünü sıkıp göle atmıştı öz kardeşini. Kenarda sakinleşmeye çalışırken arkadaşlarının Fuat’a kasabadan getirdikleri biralardan verdiklerini gördü. Kardeşinin iftira ve gammazcılıktan sonra yeni numarasının şantaj olduğunu anlamıştı. Biraz düşününce şimdiye kadar da böyle yapsaydı diye geçirmişti içinden. Herkes mutlu olurdu bu sayede, hatta kendisi daha fazla mutlu olabilirdi… Üç birayı kendi başına içecek olursa Fuat’ın neye benzeyeceğini, eve döndükten sonra babasının neye benzeteceğini hayal ederken yüzünden mutluluk okunuyordu.

Akın ve Hakan tepeden olan biteni izliyordu. Fuat’ın üç birayı kucağına doldurup yukarı doğru tırmanmaya başlamasıyla birlikte tepenin ardına doğru yürümeye, koşmaya, hoplamaya başlamışlardı. Fuat’ın yanlarına gelmesi ile birlikte coşkuları artmıştı. Gölün civarından olabildiğince uzaklaşıp kuytu bir yerde biralarını açmaya çalışmışlardı. Hesaba katmadıkları bir şey olmuştu. Biranın kapağı elle açılmıyordu. Yanlarına açacak almak akıllarına gelmemişti.
Akın yanında taşıdığı ufak çakıyla kapağı açmaya çalışıyordu. Dakikalarca süren uğraşı neticesinde daha birinci şişeyi açamadan elini kesmişti. Küfürler yağdırarak parmağını tutuyordu. Hakan, Akın’ın parmağına baktığında çok ufak bir çizik olduğunu görmüştü. Doğru dürüst kanamamasına rağmen parmağına bakıp ortalığı velveleye veriyordu. Akın sakinleşmeye başladığında, Hakan çakıyla ilk biranın kapağını açmıştı. Akın’ın o an aklına gelmişti kan kardeşi olmak.
“Sen de kessene parmağını.”
“Ne kesicem oğlum, deli misin nesin?”
“Kes dedim, gan gardeşi olucaz.”
“Fuat oğlum şuna bişi de, delirdi heral!”
“Hakan haglı Akın, akrabayız ki biz.”
“Ben anlamam. Kesiceniz hepiniz parmaklarınızı.”
“Kesmem ben parmağımı, senin gibi deli miyim oğlum ben? De get.”
“Kesmezsen ben keserim senin parmağını.”
Akın son cümlesine noktayı koymadan Hakan’ın üstüne yürümüş boğazına sarılmıştı. Hakan, titreyen ellerine ve terleyen avucuna aldırış etmeden çakıyı sıkıca tutmaya devam ediyordu.
Fuat, Akın’ın gerçekten deli gibi davrandığını, Hakan’ın ise elinde çakı olduğunu gördüğünde kendini olayın ortasına atmıştı. Anlamıştı ki kayıpsız ve kansız atlatılamayacaktı olay. Hakan’ın elinden çakıyı çektiği anda Hakan’ın avucu kan revan içinde kalmıştı. Olayın şokuyla Akın kahkahalarla gülmeye başlamıştı.
“Ben istedim bi göz, ahahaha… Allah verdi… Ahaha.”
Garip bir şekilde Akın’ın lafından sonra Hakan’da kahkahalara eşlik etmeye başlamıştı. Fuat ne zaman onlarla birlikte gülmeye başladığını, ne zaman isteyerek kendi parmağını kestiğini de bilmiyordu. O gün biralarını diplemeden kan kardeşi olmuşlardı.
Gerçi biranın tadı pek güzel değildi, en azından Akın’ın anlattığı gibi değildi. Akın bir de utanmadan “Ilık olduğundan çok iyi değil tadı ama yine de güzel. Siz de beğendiniz de mi?” diye sormuştu. Hakan da, Fuat da dıştan herhangi bir şey söyleyememişti, içten küfürlerle yetinmişlerdi. Fuat yolda kusmuştu. Akın ve Hakan ona gülmüşlerdi. Evlere parçalara ayrılıp dönmüşlerdi.
Fuat eve vardığında annesi hesap sormuştu. Abisinin anlattıkları doğru muydu? Fuat her şeyi anlatmıştı. O içmemişti hiç. Bir yudum almıştı o da zorla. Her şeyi Hakan ve Akın ayarlamıştı. Akın çakı çekmişti, tehdit etmişti, keserim demişti. O da mecburen onlara uymak zorunda kalmıştı. Çok içmişlerdi onlar, birbirlerini kesmişlerdi en son onu da kesmişlerdi. Elini göstererek “Delirmişti ikisi de!” diye ağlanıyordu.
Annesi çıkıp gitmişti. Fuat bir şey demeden yatağına kıvrılıp uyumuştu, mutluydu. Akın ve Hakan önce bir güzel dayak yiyip sonra uyumuştu, hiç mutlu değillerdi…





XXXVI. Değişkenler

Birçokları için alışıldık bir Ankara günüydü belki ama Fuat için bir dönüm noktası olacaktı, olmalıydı. Hakan, Fuat’ın beklediğinin aksine Kızılay durağında inmek için sıraya girmemişti. Fuat özür dilemeyi düşündü. Tüm olanlardan ötürü herkesten topluca bir özür dileyip kapanmasını istedi her şeyin... Bir şey diyemedi.
Özel koleje götürüp birkaç saat sonra geleceğini söylemekle yetinmişti Hakan. Yediği dayağın mislini Fuat sonradan çokça yemişti ama Hakan bunu bilmiyor olsa gerekti. Hakan’ın asi görüntüsü altında o yaz yaşananların ne denli etkili olduğunu da Fuat bilmiyordu.
Yazılı sınavın yapılacağı kolejin girişinde herkesin sınava gireceği sınıflar belirtilmişti. Listede yüzlerce isim vardı. Fuat zorlanmadan sınıfını bulmuştu ama aklı hala listenin uzunluğundaydı. Şansının ne kadar az olduğunu hesaplamaya vakti olmadan sınav kâğıtları dağıtılmıştı.
Sınavda hiçbir bilgi sorusu sorulmamıştı. Tamamı mantık sorularından oluşan bir testti. “1, 5, 29, …, 714029”. Noktalı yere gelecek rakam soruluyordu. Ya da kareler eşit parçalara bölünüp döndürülüyordu ve döndürüldükten sonra aşağıdakilerden hangisi gibi olur deniliyordu. “İsviçre Alplerinde yaşayan bir süt ineği orada 100 litre süt verirken, Türkiye’ye getirildiğinde kaç litre süt verir?” şeklinde enteresan sorular da bulunuyordu. Mantık yürüterek çoğu soru yapılabiliyordu ama fark ettirmeden matematik, tarih, coğrafya ve biyoloji bilgileri de sınanıyordu. Fuat, sınavdan oldukça erken çıkmıştı. Mutlu ve umutluydu çıktığında.
Okulun bahçesinde çok beklemesi gerekmeden Hakan gelmişti. Hakan aynı geldikleri gibi yol boyu otogara kadar tek bir kelime laf etmeden, Fuat’a sınavının nasıl geçtiğini bile sormadan eşlik etmişti. Fuat’ın otobüs biletini almasına müteakip “Güle güle” diyip gitmişti.
Fuat gülüyordu, ona şüphe yoktu.
Birkaç hafta sonra sınav sonucunu öğrenmek için daha önceden verilen numarayı aramıştı. Sınavı başarıyla geçtiği söylenmişti. Mülakat için tarih, saat ve yer bilgisi verilmişti. Mülakata kadar zaman geçmek bilmemişti. Babasından birkaç defa olmadık sebeplerle dayak yemişti ama umurunda değildi! Gidecekti, kurtulacaktı bu eziyetten. Bir senelik geçerliliği olsa bile aklında öldürecekti baba dediği adamı. Göz görmeyince gönül katlanacaktı diğer her şeye.
Mülakat için gideceği vakit Hakan’ı aramaya gerek duymamıştı Fuat. Mülakat, aynı yazılı sınavın yapıldığı yerdeydi. Ankara’ya gitmeden evvel yengesi alışverişe götürmüştü Fuat’ı. Yumuşak krem rengi bir kazak, mavi çizgili bir gömlek ve kadife bir pantolon almıştı hediye olarak. Yeni kıyafetlerini otobüs yolculuğu boyunca terden veya oturmaktan rezil olmasın diye, eski olağan kıyafetlerini giyip çıkmıştı yola. Ankara’ya vardığında otogardaki tuvalette, pislik içindeki zemine basarak değiştirmişti üzerini. Çıkardığı eşyalarını poşete koyup, bin bir yalvar yakarla emanet bırakmıştı otobüs firmasının bankosuna.
Mülakattan evvel okulun girişindeki camda asılı sınav sonuçlarını görmüştü. Yüz üzerinden değerlendirme yapılmışsa benziyordu. Doksan sekiz almıştı ki bu en yüksek üçüncü nottu. İçeriye girerken güven duygusunu sağlamlaştırmıştı bu bilgi.
Okulun girişine kurulan bankolardan mülakata girmeden evvel bir anket doldurması istenmişti. Ankete şöyle bir göz gezdirdiğinde, birkaç hafta önce girdiği testten daha zor bir sınavın onu beklediğini anlamıştı.
Ankette gittiği şehirler soruluyordu. Memleketi ve Ankara’dan başka şehre gitmemişti, öyle de yazdı. Gezip, gördüğü ülkeler sorulmuştu, ülkesini bile gezememişken buna ne yazacağını bilemedi. Etrafında onun gibi anketi dolduran diğer çocuklar vardı. Onların roman yazar gibi türlü şehirler ve ülkeler yazması canını sıkmış, kapıdan girerken depoladığı güveninin birazını alıp götürmüştü. Değişim sonucu gitmek istediği ülkeler soruluyordu; Amerika yazmıştı en başa, sonra Hong Kong ve İngiltere.
Anketi doldurması bittiğinde gitmesi gereken sınıf söylenmişti. Sınıfın önüne geldiğinde kapıda bekleyen beş çocuk daha vardı. Olası rakipleriydi onlar Fuat’ın. Üç kız ve iki erkekten oluşan rakiplerini baştan aşağı süzerken çekingen bir “Merhaba” ile selamladı onları. Onları sınayacak olan kişiler birkaç dakika geçmeden teşrif etmişti. Hep beraber sınıfa girdiler. Dört sıra altlığı hafif kavis oluşturacak biçimde yan yana dizilmişti. Tam karşılarına da dört sandalye yerleştirilmişti. Üç erkek ve bir kadından oluşan kurul üyeleri sandalyelere oturmuştu, tam karşılarındaki sıralara oturdular Fuat ve diğerleri.
İlkin kısa bir tanışma ile başladı konuşma. Sakin olmaları salık verilmişti, bu bir test değil daha ziyade onları tanıma toplantısıydı. Kurulun üyeleri oldukça sakin görünüyordu, diğer çocuklar da oldukça sakindi ama Fuat! Kalbi yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. Çocuklar sırayla kendilerini tanıtmaya başlamışlardı. İzmir Fen Lisesinden Bilal, Ted Kolejinden Aslı ve Figen, İstanbul Erkek Lisesinden Semih ve Kültür Kolejinden Merve. Ayrıntılara girildiğinde, okulların adlarının olanaklarını da öğrenmişti Fuat. Kimisi bilgi yarışmalarında derece yapmıştı, kimisi hazırladıkları projelerle Türkiye ve hatta Dünyada ödül almışlardı. Fuat oldukça zor geçen bu tanışma bölümünde çocukların böbürlenerek anlatılanları dinlemiş, kısa ve sade bir biçimde kendisini ve okulunu anlatmıştı.
Yarım saatin sonunda kurulun soruları bittiğinde, tek tek içeri çağıracaklarını söyleyip hepsinden dışarı çıkmalarını rica etmişlerdi. Söyleneni yaparak sessizce dışarı çıkmıştı hepsi. Dışarı çıktıkları anda İzmir Fen Lisesinden Bilal fısıldayarak kurulun kasıntılığından dem vurmuştu. Hele o gözlüklü ve kel olan psikolog ne garip bir adamdı öyle! Kültür Kolejinden Merve hak vermişti ona. Ted kolejliler karşı çıkmışlardı onların söylediklerine. Ne de olsa bahsi geçen adam bir Ted mezunuydu, o yüzden garip bir durum yoktu bunda. İnsanlar kendi okullarından çıkma kişilere karşı sempati beslerlerdi.
Beş dakikalık bu tartışmaları Fuat kenardan izlemekle yetinmişti. Kapıdan başını uzatarak İstanbul Erkek Lisesinden Semih’i çağıran da tartışmanın konusu olan kel psikolog olmuştu. İçeri girenleri zor anlar beklediğine şüphe yoktu ama dışarıda beklemekte oldukça zorlu bir süreçti. Ted Kolejlilerden birisi olan Aslı, korkuluğa yaslanmış konuşulanları dinleyen Fuat’a yanaşmıştı. Oldukça güzel bir kızdı, uzun boyu, bakımlı bir görüntüsü ve alımlı bir yüzü vardı. Kendini tanıtarak başlamıştı cümleye. Fuat kibarca aynı yoldan geçmişti. Tokalaşarak kutlamışlardı bu tanışmayı. Aslı, girizgâhtan hemen sonra sakin olmasını salık vermişti. Aşağılayıcı bir şekilde yapmamıştı bunu. Gülümseyerek ve oldukça doğal bir şekilde konuşuyordu kız. Fuat’ın duruşunun ve konuşmasının, ona oldukça enteresan geldiğine ise hiç şüphe yoktu. Orada bulunan kişilerin içinde ayrık otu gibi duruyordu. Diğer çocukların hepsi içeride kibarlıktan kırılan cümleler kurarken, Fuat oldukça düz ve yer yer kabalığa varan cümleler kurarak konuşmuştu.
Aslı, Fuat’ın heyecanını alsın diye ailesindeki diğer üyelerin –bu arada dedesi dâhil tüm ailesi Ted Kolejinin anaokulundan girmiş ve lisesinden mezun olmuştu- hep bu programa katıldığını uzun uzadıya anlatmıştı. Heyecanlanmadığı ve sesli düşünerek mantık yürüttüğü sürece sorulan sorulara verdiği yanıtların bir önemi yoktu. Diğer çocukların duymadığına emin olduktan sonra devam etmişti anlatmaya. Birbirinden ilginç teoriler kurularak, zor durumlar yaratılacak ve o durumlara vereceği tepkiler ölçülecekti.
Aslı bunları anlatırken, İstanbul Erkek Lisesinden Semih çıkmış, kasıntılıktan dem vuran İzmir Fen Lisesinden Bilal kasılarak kapıya yönelmişti. Köşede ayrı bir grup olarak kendi aralarında konuşan çocuklar meraklı bir şekilde beti benzi atmış Semih’in etrafını sarmıştı. Fuat’ta merak ediyordu ama Aslı’nın o yöne gitme gibi bir hamlede bulunmamasından ötürü yerinden ayrılmamıştı.
Aslı anlık bir duraksamadan sonra bir şey olmamışçasına anlatmaya devam etmişti. Fuat kızın bir rakip olduğunu biliyordu. Bu da paranoyasını tetikleyerek kızın onu en zayıf halka olarak görüp saf dışı bırakmaya mı çalıştığını kestirmeye çalışıyordu. Duyduklarını şeker bir tonlama ile bir kolaj halinde Fuat’a aktarırken hiç de uyduruyormuş gibi görünmüyordu. Paranoyası kız anlattıkça kaybolup gitmişti.
Semih etrafındaki kalabalıktan kurtulup gittikten birkaç dakika sonra Bilal dışarı çıkmıştı. İçeri havalı bir biçimde girmiş olmasına rağmen yaşlı gözlerle, oldukça erken çıkmıştı. Bir an için Aslı’nın dudağının kenarında küçük bir gülümseme oluşmuştu. Fuat’ta ona katılmaktan geri durmamıştı, hiç hoşlanmamıştı o çocuktan.
Bilal diğerlerinin etrafını sarmalarına imkân tanımadan, koşturarak uzaklaşmıştı. Çocuğun arkasından bakarlarken Fuat çağırılmıştı içeriye. Aslı bol şans dileyip, tekrardan sakin olmasını telkin etmişti.
Fuat rahatlamış bir şekilde sınıfa giriyordu. Heyecanı Aslı ile yaptığı ayaküstü muhabbet sırasında eriyip gitmişti. Sandalyelerinde bacak bacak üstüne atarak oturmuş orta yaşlı kadınlı erkekli grup baştan aşağı onu süzüyordu. Hepsine “merhaba” diyerek, Aslı söylemişti böyle yapmasını, sıra altlığına oturdu. Ellerini dizlerinin üstüne koydu ve sorulan soruları yanıtlamaya başladı.
Ailesi, arkadaşları ve normal bir okul gününü anlatmasını isteyen sorulara kısa ve öz yanıtlar verdi. Programdan nasıl haberdar olduğunu, çoktan seçmeli sınavı nasıl bulduğunu benzer kısalıkta anlattı. Sorular ilerledikçe, daha kişisel olmaya başladı. Kız arkadaşı veya ilgi duyuyorsa erkek arkadaşı olup olmadığı sorulduğunda bocalamadı. Her şeye hazırlıklı gibi hissediyordu, içten içe minnet duydu Ted Kolejli Aslı’ya.
U-Turn isimli filmi izleyip izlemediği soruldu. Bahane yaratmadan veya açıklama yapmadan direkt olarak izlemediğini söyledi. Soruyu soran adam kısa bir özetini yaptı filmin ve arkasından can alıcı soruyu sordu: “Sen oradaki gibi hiçliğin geçtiği bu kasabada araban bozulmuş bir şekilde mahsur kalsan ve orada tanıştığın bir kızı hamile bıraksan… Sonra ne yapardın?”. Birkaç saniye cevap vermeden salık verildiği gibi enine boyuna soruyu düşündü. Bilmediği bir yerde böyle maceralar aramayacağını düşündü, sonra katıldığı bu programın zaten hiçbir bilgisi olmadığı yerlere doğru bir macera olduğu çıkarımına ulaştı. Çölün ortasındaki o kasabaya da benzer sebeplerle gidebilirdi. Öyleyse adamın soruyu sormadan önce yaptığı varsayımları, önden kabul etmeliydi: maceracı bir hovarda olmuştu. Düşünce yapısını buna uyarladı ve vardığı sonucu sesli şekilde dile getirmeye başladı.
Hamile bıraktığı kız bir kaza sonucu hamile kalırdı ancak. Korunma yollarından haberdardı. Çocuğu aldırmak bir çözüm yoluydu, bunda diretirdi. Kız buna razı olmazsa babalık haklarından feragat ederek arabasının yapılmasını bekler ve başka belaya bulaşmamaya özen gösterirdi. Dikkatli olduğu halde ortaya çıkan anlık hataların hayatını esir almasına asla izin vermezdi!
Görüşme bu gibi soruların altında devam etmişti. Tüm sorulara yanıt vermeden önce bir miktar düşünmüş, ulaştığı sonuca bağlı kalmaya gayret göstermişti. Hatalı olduğu noktalarda hatasını kabul ederek, yine ufak bir düşünme molası alarak yaptığı yeni çıkarımını kurduğu mantığı sesli düşünerek sonuca bağlamıştı.
Yarım saate yakın süren görüşmeden karşısında oturanlar teşekkür edip çıkabileceğini söylendiğinde, her birine teşekkür edip, selamlayarak çıkmıştı. Beyni cadı kazanına dönmüştü. Kapının önünde onun çıkmasını bekleyen üç çift meraklı göz vardı. Diğerlerini ekarte edip, takılı kaldığı deniz mavisi gözlerin sahibine yönelmişti. Aslı’ya en içten şekilde teşekkür etmiş, aynı içtenlikle başarılar dilemişti. Bir daha karşılaşmayacağı kızı artık rakibi olarak görmüyordu…
Bu yorucu maratondan galip olarak çıkmayı başarması şansının bir göstergesiydi. Mülakattan da başarıyla ayrıldığını öğrenmesiyle vakitsiz bir rahatlama yaşamıştı. Sırasıyla izlenecek adımlar anlatılmaya başlandığında rahatlamanın yerini, endişe almıştı. Ailesinin gönderilecek belgeleri onaylaması gerekiyordu. Bir de Ankara’ya görüşmeye gelmeleri…
Bu sorunları o an nasıl aşacağını bilememişti ama Fırat hepsine çözüm bulmuştu. Belgeleri babasına o imzalatmıştı, okumadan imzalamıştı babası hepsini. Görüşmelere de abisi ve yengesiyle birlikte gidip gelmişlerdi.
İnanılacak gibi değildi ama her şey tamamdı artık.



XXXVII. Veda

Sarılma faslı normalden kat be kat uzun sürmüştü. Annesi Fuat’ın sırtına acıtmayacak ölçüde yumruklar atıyordu. Hayırsızlıkla, yaramazlıkla itham ediyordu onu. İçten içe o da biliyordu gitmesinin onun açısından ne büyük bir fırsat olduğunu ama yine de üzülüyordu ana yüreği. Hiç yoktan daha önce anlatsaydı eşyalarını toplamasına yardım ederdi, yolda abisiyle birlikte yemeleri için bir şeyler hazırlayabilirdi. Hala geç sayılmazdı hemen yolluk namına bir şeyler hazırlamak için Fuat’a sarılmayı bıraktı. Ekmeğe uzandığında bir yandan da gittiği yerde yemesi için kavanozlara reçeller, ballar, peynirler koymayı düşünüyordu. Fuat hemen tekrar sarılmıştı annesine.
“Anacım biz her şeyi ayarladık. Yemek taşıyamam bavulda, zaten ağır oldu. Merak etme aç kalmam ben, bilirsin.”
Annesi bilmez miydi? Önüne konmadan yemek bile yiyemediğini, bazen önüne koyulduğu halde yemediğini ağzına tutmak zorunda kaldığını bilmez miydi?
“Aç galırsın orlarda. Benim yemeglerime benzemez onarınkiler. Alışana değin he? Hazırdan yersin a deli oğlucum, he mi?”
“Yok ana, sordum ki ben zaten, çantada yemek falan taşıtmazlarmış. Uçağa binmeden el koyarlarmış. Boşa gider tüm yaptıkların.”
Sarılıp, öpmüştü annesini. Ağlamamak için en ufak bir gayret göstermemişti annesi. Bu gibi durumlarda elinden gelen en iyi şey zaten ağlamaktı. Ağlaması biraz geçtiğinde daha önceden söylemediği için Fuat’ı paylamıştı. Tekrar ve tekrar hiçbir hazırlık yapamayacağına yanmıştı, kıyafetlerine takviye yapamazdı. Bavulunu açtırmaya çalışmıştı ama Fuat her şeyi aldığına dair teminat vermişti. Saymıştı tek tek yanına aldığı şeyleri. En kalın kazakları, içlikleri, pamuklu donları.
“Otobüse… Otobüse değin geleydim heç yoktan?”
Annesinin otogara kadar gelmesi daha fazla gözyaşından başka bir işe yaramayacaktı, bunu gayet iyi biliyordu. Abisiyle havaalanına kadar gideceği bilgisini ve benzeri diğer bilgileri aktarmıştı.
“Ana, abimlere gitsen?”
“Ah deli oğlucum benim, merak etme sen beni.”
Merak etmemek mi? Ölecekti merakından, merakından ölmüştü hep. Kedi gibi hissetmeye başladı, annesi yüzünü okşarken. Annesi kapının önünde son kez gelmeyi teklif etti. Son kez reddedildi. Kapıya kadar uğurlaması yeterliydi, oradan sonrasını halledebilirdi Fuat. Kocaman adam olmuştu ne de olsa.
Emine Hanım, Fuat’ın gözlerinin içine baktı, ne zaman büyümüştü kınalı kuzusu? Anlattığı gibiyse, gitmeliydi. Küçücük çocuk ne yapacak edecekti oralarda? Gitmeliydi, iyiliği için. Yapabileceği en iyi şey dua etmekti. Oğlucuğuna gözyaşları eşliğinde son bir kez sıkıca sarıldı, vücudundaki tüm sıvılar gözlerine akın ettiğinden boğazı kurumuştu. Kapının eşiğinde “Sıkı giyin, üşütme oralarda e mi guzum” diyebilmeyi başarmıştı…
Fuat ayakkabılarını giyerken ağlıyordu. Gitmeyebilirdi. Gitmeliydi. Gitmeseydi. Gidecekti.
Fuat babasının otoritesinin bu olay sonrasında tekrar darbe alacağını biliyordu. Babasının her mutlak iktidar sahibinin hareket edeceği şekilde hareket edeceğine emindi. Önce istihbarat bölümünü sorguya çekecekti. Hemen arkasından yara alan otoritesini tekrar kurmaya çalışacaktı. Bunu başarabilmek için de mutlaka güç kullanacak, kelleler uçuracaktı. Son olarak karşısında rakip olarak kimsenin kalmadığının farkına varıp terörün dozajını bir daha geri döndürülemeyecek bir aşamaya vardıracaktı. Bu sayede iktidarını bir daha yara alamaz şekilde perçinlediğini düşünecekti.
Bunun annesine tezahürü Fuat’ın nerede olduğu bilgisi için çeşitli basit işkenceler, gitmesine izin verdiği için daha ağır işkenceler olacaktı. Sonrası babasının hayal gücüne göre değişiklik gösterebilirdi. Fuat tüm bunları tahmin ettiğinden abisi ve yengesinden yeminler almıştı. Bir şekilde katakulliye getirebilirlerse yanlarında kalmaya ikna edeceklerdi annesini. Eğer bunu başaramazlarsa sık sık kontrol edeceklerdi annelerini. Fuat annesinin şimdiye kadar ki davranış biçimleri ve yetişme tarzını bildiğinden abisinin yanına gitmeyeceğini biliyordu. En çok da bunu bilmek içini sızlatıyordu. Kontrol konusunda defalarca yemin ettirmesinin ardından abisi “Deyyusa bak, duyan da sadece senin anan sanacak kadını. Benim de anam ulan o. Takma sen bunları kafana, buluruz biz bi yolunu” demişti.
Otobüse bineceği sırada kalbi duracak gibi olmuştu. Abisinin onunla birlikte geliyor oluşunu içini rahatlatmak için kullanmaya çalışmıştı. Olmuyordu. Abisine güvenmek istiyordu ama beceremiyordu. Gerçi abisinin bu denli risk alacağını bin yıl düşünse tahmin edemezdi.
Fırat, Fuat’ın gidişi ve diğer şeyler için gereken parayı bulabilmek için babasından habersiz arabasını bile satmıştı! Öyleyse annesi iyi olacaktı. Hayır, bir pürüz çıkacaktı. Annesine bir şeyler olacaktı. Hayır, hiçbir şey olmayacaktı. Babası bir yerlerden fırlamayacaktı. Hayır, bir telefon gelecekti, misafir aile onu istemeyecekti. Evet, Ankara’daki büroya vardığında sıkıntısı geçmemişti. Abisinin onayıyla son belgeleri de imzaladığında hala rahatsızdı.
Havaalanına geldiklerinde kalkmakta olan bir uçağın sesi duyuluyordu. Hali hazırda kalkmış olan uçağın içinde olmak için hayatındaki birçok şeyi feda edebilirdi Fuat. Şimdiye değin tüm korkuları boşa çıkmıştı. Bir sorun görünmüyordu. Belgeleri, pasaportu, uçak bileti ve görevlilerle birlikte abisi yanındaydı.
Fuat daha önce hiç uçağa binmemişti, yüksek katlı binalarda bulunduğunda bile bir nebze korkuya kapıldığı göz önünde bulundurulursa uçaktan “birazcık” ölesiye korkuyordu. Başı dönmeye başlamıştı. Düşmemek için abisine yaslandı. Omzundan tutmuştu abisi, destek oluyordu hala.
Neler yapmıştı ona, nasıl olup da unutabilmişti olanları? Sorunun yanıtını düşünmeye bile gerek duymadan kolları kendiliğinden dolanmıştı abisinin iri yarı cüssesine. Gözleri yanıyordu.
“Özür dilerim abi.”
“Lan de get hadi.”
Gülümseyerek söylemişti Fırat bunu, eliyle de hafifçe Fuat’ın sırtına vurmuştu.
“Özür dilerim…”
“Dileme. İkimizde farklı değildik, yalnızca hayatta kalmaya çalıştık…”
Korkuları, yerini her türden sızıya bırakmıştı Fuat’ın. Abisinin ne için özür dilediğini tahmin edebileceğini düşünmemişti. Özürlerin bir işe yaramadığını bilebilecek kadar tecrübe sahibi de olmuştu. Yapılmışsa, yapılmıştı geri dönüş yoktu. Her halükarda tutamamıştı çenesini, çıkıvermişti ağzından sözcükler. Check-in yaptırıp, bavulunu teslim ettikten sonra vedalaşma vakti gelmişti.
Tekrar bu defa daha sıkı sarıldı abisine, yanağından öptü abisi Fuat’ı. Pasaport kontrolü için sıraya girdiğinde; el sallayan bir ağabey, ot gibi duran görevliler, akşam kocasına ne anlatacağını bilemeyen bir anne kalmıştı geride...
On altı yaşından küçük olmadığı için şanslıydı. Yoksa orada bıraktığı görevlilerin yerine başına yeni görevliler verilecekti. Neyse ki ülkesinin aksine havayolu şirketleri ve diğer ülkelerce kendini bilme yaşı on altı olarak kabul ediliyordu ve Fuat on altı yaşından gün almıştı.
Pasaport kuyruğu eridikçe, eli ayağı birbirine karışmaya başlamıştı… Kısa süren pasaport kontrolünden sonra Esenboğa havalimanının içinde tek başına kalmıştı. Nereye gideceğini bilemez gibi etrafına baktı. Dış hatlarda her milletten insan etrafta koşturuyordu. Sekiz numaralı kapıya gidecekti, yapması gereken oydu. Uçağının kalkmasına iki saat vardı…
Yolculuğun tamamı göz önünde bulundurulacak olursa iki saatin pek önemi yoktu. Toplamda Esenboğa’ya girişinden, yeni hayatına adım atacağı Tacoma’ya varışına kadar yolculuğu, rötarlarla birlikte tahmini olarak on yedi ila yirmi saat sürecekti. Bindiği ilk uçak Esenboğa Havalimanından, İstanbul Atatürk Havalimanına inecekti, bu yaklaşık olarak bir saat sürecek bir yolculuktu. İndikten sonra dört saat Chicago’ya gidecek olan uçağı bekleyecekti. Yapacağı aktarma sonrası dört buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Chicago O’Hare havalimanına inecekti. Orada THY ile işi bitecekti. Devamında American Airlines’ın Airbus A320 uçağına binebilmek için yaklaşık üç saat vakit öldürecekti. Uçan demir kuşta son bi iki saat geçirdikten sonra nihayet Seattle Tacoma Havalimanına inmiş olacaktı. Oradan sonrası kolaydı, önce oraya varmak gerekiyordu…
Elindeki en ufak ayrıntısına kadar anlatılmış, haritalarla süslenmiş yolculuk planına bakarak bir müddet oturdu. Sonra can sıkıntısıyla Havalimanını keşfe çıktı. Uzun yol boyunca envai çeşit mağaza arasından yürüdü. Yol bir yere geldiğinde, restoranlar tarafından sonlandı. Gidebileceği yer kalmamıştı. Geri dönmeliydi…










XXXVIII. Yağmur

Uçak Seattle Tacoma havalimanına indikten sonra ayrı bir dünyaya adım atmaktan hiç korkmamıştı. Korkusunu bir daha giymemek üzere, uçağa binerken görevli hostese vermişti. Sarışın, güzel kadının mavi üniformasını gören kim olursa aynını yapardı zaten.
Uçaktan inip, köprüden koridora çıktığında kültür şokunun ilkini yaşamıştı. Hiç alışık olmadığı türden tipler etrafını sarmıştı. Nato üyesi tüm devletlerden en az bir kişi var gibiydi fakat yine de ağırlık aynı Nato’daki gibi Amerikalı ve İngiliz vatandaşlarındaydı.
Tüy yumaklarını andırır şekilde topak yapılmış saçları sakalına karışan genç arkadan çarpıp bir özür bile dilemediğinde şaşkındı, sağ eliyle kulağına dayadığı uzaktan kumandayı andıran cisme seslerle ilgili bağıran kadını gördüğünde huzurluydu, yanından geçen her adamın bembeyaz, şişman ve kel olmasına kayıtsızdı. Tüm bu kalabalık dalgalar halinde ilerleyip, gürültülü bir şekilde nehri çağlatırken, kırık bir dal parçası gibi bedenini akıntıya bıraktığında ise mutluydu.
Pasaport ve vize kontrolü, oradaki görevlinin aptal soruları, gelmeyen bavul ve diğer hiçbir şey canını sıkmamıştı. Uçak yükseldiğinde aysberglerin üzerindeymiş gibi hissetmişti, şimdi ise parmak uçlarında bulutların üzerinde gezindiğini hissediyordu. Uzun bir bekleyişten sonra nihayet bavulu yağa bulanmış olarak geldiğinde sendelemiş ama düşmemişti.
İçinden eşyalarının fırladığı siyaha dönmüş yeşil bavuluyla, parlak zeminden yansıyan ufak bir çocuk görüntüsü eşliğinde, renkli reklam afişlerinin sıralandığı sarı duvarlı uzun koridoru aceleyle adımladı. Otomatik açılır-kapanır kapıdan çıktığı anda ismini görmüştü. Tamamen Latin harflerinden oluşan ismini görmek sevincine sevinç katmıştı.
Karşısında duran iki mutlu yüzü ve bir asık suratı matematiksel ifadeyle elde var bir olarak kenara not etti. İki mutlu yüzün gözleri aynı dudakları gibi gergindi. Sarışın, kel, göbekli ve gözlüklü adamın gözlerindeki sinir ve yüzündeki endişe rahatlıkla seçilebiliyordu. Gözleri onu lanetler gibi kısılmıştı.

Gözlüklü adam daha görmeden nefret etmişti çocuktan. Her sene bu çelimsiz çocuk gibiler gelip, gidiyordu. Üçüncü dünya ülkelerinden sanki Amerika herkes için fırsatlar ülkesiymiş gibi buraya gelmeleri hiç hoşuna gitmiyordu. Amerika’daki eğitim sistemlerine diyecek yoktu ama buna rağmen bunun gibi az gelişmiş çocuklar geldiklerinden daha boş kafalarla geri dönüyordu. Boş yere zaman ve emek işgal ediyorlardı! Gelip bu güzel ortamı bozmaları yetmezmiş gibi yapılması gereken çok daha önemli işleri olan insanları da işlerinden alıkoyuyorlardı.
Olay bunları sadece havaalanında karşılamakla bitse belki itirazı olmazdı ama bu kadarla bitmiyordu ki! Koca bir seneyi bu çocuğun bitmez dertleriyle geçirecekti. Okulu, uyumu, aileyle herhangi bir sorun yaşarsa çözümü gibi konularda hep onun bir dolgu maddesi görevi görmesi gerekiyordu. Karısının dırdırına rağmen çocuk istemeyişi boşuna değildi, sevmiyordu bu yerden bitme canlıları. Dertleri, tasaları ve belaları hiç eksik olmuyordu. Hele bir de kendisine ait olmayan bir çocuk! Üste para veriliyor olmasa bu yan işi kesinlikle yapmazdı.
Alacağı paraya rağmen havalimanında saatlerce beklemek hoşuna gitmemişti. Tepelerindeki tabelada çocuğun uçağının varış saati devamlı ileri sayıyordu. Saatine baktı, kesinlikle kaçıracaktı bu bacaksız yüzünden…
Lanetler okudu. Aylardır yeni sezonu bekliyordu. Bir önceki sezon finalinde, son olarak Ross, sadakat yemininde Emily’e, Rachel diye hitap etmişti! Aman Tanrım ne büyük rezaletti ama! Ross’un oradan olayı döndürmesinin imkânı yoktu, belki Rachel ile… Ne olacağını izlemeden bilmesi mümkün değildi! Şayet on beş dakika sonra çocuk hala yanlarında olmazsa bunu ancak hafta sonu tekrarında görebilecekti. Pek tabii ki karısı Perşembe’den pazara kadar çenesini tutmayı başarıp tüm bölümü ifşa etmezse!

Fuat aksansız bir İngilizce ile “Merhaba” dediğinde, gözlüklü adam arkasını dönüp yürümeye başlamıştı. Yanık buğday tenli hafif çeki gözlü kadın; gözlüklü kel süt beyazı adama aldırmaksızın incecik sesiyle “Hoş geldin” demişti. Ardından da yanı başında dikilen aynı ten rengindeki kısa boylu kocası selamlamıştı Fuat’ı.
Fuat, gözlüklü adamın Friends’in 6. sezon başlangıcını kaçırma endişesinden, ona ve onun gibi olanlara olan nefretinden habersizdi. “Friends” diye bir dizi olduğunu bile bilmiyordu. İlk selamlaşmadan sonra üç yabancıyla birlikte otoparkta bekleyen arabaya kadar bavulunu sürükleyerek yürümüştü. Araca bindiğinde, her şeyin beklediğinden de iyi gitmesine seviniyordu. Hiç yoktan kapıda onu bekleyen ve nereye gideceğini gösterecek birileri vardı. Gelmeden önce bunun tam tersinin de olabileceğini belirten konuşmalara şahit olmuştu. Bazı durumlarda trafik veya başka sebeplerden aileler geç kalabiliyordu veya çocuklar yanlış yerlerde aileleri bekleyebiliyorlardı. Bu gibi durumlarda havaalanı yetkililerinden yardım istemek gerekiyordu. Tanımadığı kişilerle etkileşime kesinlikle girmemesi gerekiyordu. Yetkililere elindeki belgeleri göstererek aileye veya büroya bir şekilde ulaşmalarını rica etmesi yeterliydi. Neyse ki gerek kalmamıştı bunlara.
Kadının elindeki kumandaya basmasıyla, üzerine yağmur damlaları düşmeye başlayan güzel gri bir aracın dörtlüleri yanıp söndü. Kadın şoför koltuğuna, kocası olduğunu sandığı tıpkısı ön koltuğa ve ondan hoşlanmayan adam arka koltuğun diğer ucuna oturmuştu. Kadının, kocası dururken aracı kullanacak olması bir miktar garip gelmişti ama etrafta gökdelen olmayışı daha çok ilgisini çekmişti.
Aracın arka koltuğundan önünde uzanan yola, sağından tek veya iki katlı binalara baktı. Hiçbir yerde gökdelenlerin izi yoktu. İnternetten baktığında da görememişti, şehir merkezine oldukça uzak olduklarının ve gidecekleri yerin merkeze daha da uzak olduğunu biliyordu. Bilmek hayal kırıklığını geçirmiyordu. Filmlerde gördüğü, çizgi film kahramanlarının aralarında ağ atıp gezdiği gökdelenleri görmek istiyordu.
Gökdelenlerin olmayışı, önünde uzanan yoldaki çatlaklar ve aracın içindeki bilinmezler, hayatının özeti gibiydi. Önünde uzun bir yol vardı ama bolca hayal kırıklığı, merak ve zorluk da hemen dibindeydi. Her şey fırsatları değerlendirmekle alakalıydı. Bu sayede geride kocaman bir hatalar bütünü bırakabilir, yeni bir sayfa açabilirdi.
Yarım saat sonra yolculuk bitene değin çıkmazlar arasında gezinmişti. Gittikleri yolda evler seyrekleşmiş, ağaçların arasına gömülmüşlerdi. Filmlerden gördüğü Amerikan rüyası saçmalıklarının pek de saçmalık olmayabileceğini düşündürtecek kadar düzenli dizilmiş, birbirinin aynısı onlarca evi geçtikten sonra bahçesi lambalarla aydınlatılmış bir evin önünde durmuşlardı. Solmaya yüz tutmuş çiçekler, yeşil çimenler ve büyük ağaçların ardında ahşap kaplamalı iki katlı, büyük pencereleri olan bir ev uzanıyordu. Renkli ışıklarla süslü bahçesiyle, ev sanki peri masallarından fırlamış gibi görünüyordu.
Şimdiye kadar gördükleri ona gönderilen kâğıtlarda da yer alıyordu. Koruyucu aile hakkındaki broşürde, ailenin tek çocuğu olduğu yazıyordu. Ortalıklarda hiç çocuk görünmüyordu. Arabadan inmelerine müteakip gözlüklü adam kaçar gibi “Sonra görüşürüz” diyip ortadan yok olmuştu. Evin içi de dışı kadar güzeldi. Girişte büyükçe bir holün hemen ardında, zevkli mobilyalarla döşenmiş bir salon yer alıyordu. Holün öbür ucunda kendi evlerinin salonu kadar büyük bir mutfak yer alıyordu. Mutfak alışık olduğunun aksine kare şeklindeydi ve orta yerde fırın, bulaşık makinesi, üzerlerinde alet edevatlar yer alıyordu. Mutfak ve salonun arasında büyük yatak odası bulunuyordu. Fuat’a tahsis edilmiş oda ikinci kattaydı. Oldukça geniş odada pek eşya yer almıyordu ama her yerinden zevk akıyordu.
Fuat, eşyalarını dolaba yerleştirmişti vakit kaybetmeksizin. Jetlag diye bir şeyin varlığını tadıyordu, havaalanından bu yana başı çatlayacak kadar ağrıyordu, ayakları yere basmıyordu. Yatağın üstüne bıraktı tüy gibi vücudunu. Yatak yumuşacıktı.

Alarmlı bir radyonun bağırtıyı andıran sesler çıkarması ardından çalan klasik müzikle uyandı. Nerede olduğunu anlamak için etrafa bakındı. Rüyada değildi, her şey gerçekti. Gelmesinin üzerinden on gün geçmişti. Her sabah olduğu gibi gözü ilk olarak pencereye kaydı. Değişen bir şey yoktu, ilk gün hava yağmurluydu, hala da güneş gül yüzünü göstermemişti.
Fuat, sabah yedi gibi kalkıyordu. Krep veya mısır gevreğinden müteşekkil kahvaltısını yapıp, Jack’le evden çıkıyordu. Servis vardı ama Jack okulun civarına gittiği için bırakmak için ısrarcı olmuştu. Şeker adamdı Jack. Çekik gözlerinden fırlayan mızrak gibi sert bakışlarına inat dudaklarında daimi bir gülümseme; kısa boyuyla alakasız kalın bir endamı vardı. Yumuşak yüzü, sert bakışları, tatlı görüntüsü ve incecik kadife sesiyle, davranışlarındaki incelik birleşince ortaya Jack çıkıyordu. İnsanın öpesi geliyordu bu adamcağızı.
Okula giden yol dümdüz uzanıyordu, hiçbir kıvrım yoktu. İlk seferinde büyük bir heyecanla incelemişti her şeyi ve her şeyin ne kadar az sıfat içerdiğini görmüştü canı sıkılarak. Evler, bahçeler ve vadiye paralel devam eden diğer bahçeli evler. Okulun hizasına geldiklerinde, sola dönüp bir o kadar daha ev geçiliyordu. Evlerden başka etrafta ne bir bakkal ne de başka bir dükkân görülüyordu. Bunca insanın nereden, nasıl alışveriş yaptığını görmesi için ailece markete gitmeleri yetmişti. Kasabanın dışında kocaman bir alana kuruluydu market dedikleri alışveriş merkezi. İçinde bahçe eşyalarından, günlük kullanıma değin ne ararsan vardı.
Fuat, farklılıklardan zevk almaya çalışıyordu ama okuldaki etnik çeşitlilik biraz fazla gelmişti. Evler tek tipti, lise tekti. Hal böyleyken ırkların ve türlerin de tek tip olmasını beklemişti ama yanılmıştı. Ağırlık merkezi beyazlar olan heterojen bir karışım vardı. Beyazlar, Siyahlar, Latinler, Avrupalılar, Asyalılar…
Bu karışım içinde çözünebilecekmiş gibi görünmüyordu zira kendini hiçbir gruba ait hissedemiyordu. Uzun boyluluğu İskandinav olduğuna, sarı kumral saçları Germen olduğuna, İngilizcesi Orta Doğulu olduğuna delaletti. Gerçi öğrencilerin birçoğu bunların ne demek olduğundan bihaberdi. Bilenler bile diğerleri gibi, her halükarda yabancı olarak görüyordu onu. Yabancılara pek bayıldıkları da söylenemezdi.
Okulda bunca çeşitlilik olmasına rağmen, yabancı olarak görülen tek kişinin kendisi oluşunu yadırgamadı Fuat. Çok geçmeden fark ettiği şeylerden birisi okuldaki gruplaşmanın ten rengi veya ulustan çok öte olduğuydu. Zaten kime sorsa Amerikalı olduğunu iddia ediyordu, ulus kavramı da neydi? Orada doğmuşlardı, önemli olan buydu!
Bu sözde çeşitliliğe rağmen dünya üzerindeki en genel geçer olan sınıflandırma burada da işliyordu. Ezikler, havalılar ve bir de bu iki sınıfa da giremeyen normaller. Sonrasında her grup kendi alt gruplarına ayrılıyordu.
Filmlerde gösterilen siyah/beyaz ayrımı gözle görülür boyutta değildi. Etrafta dolaşan Zenci veya Latin çeteleri yoktu. Ayrıca okulda terör saçan Latin kızları veya psikopat Asyalılar da yoktu. Okul, oldukça sakin ve sıkıcıydı.
Okuldaki derslerinde söylenenleri anlamakta güçlük çektiği oluyordu ama anlatılan şeylerin ne olduğu hakkında tahminleri oluyordu hep. Anlatılan konular, evvelden öğrendiklerinden farklı değildi.
Önceleri cümleleri İngilizce duyup Türkçeye tercüme ediyordu. Bu oldukça vakit kaybettiriyordu. Söyleneni anladığında cevap vermekte gecikiyordu. Düşünce balonlarının İngilizce şekillenişi birden bire olmuştu. Çok geçmemiş, İngilizce duyup İngilizce düşünmeye ve anında tepki vermeye başlamıştı. Fuat, bu değişimler tamamen kendiliğinden olduğundan, böyle bir değişim geçirdiğinin farkında bile değildi. Bu deneydeki katalizörler öğretmenleri, tek tük arkadaşları, koruyucu ailesi ve onların Türkçe öğrenmeye hiç hevesli olmamasıydı.
İkinci defa annesini aradığında öyle böyle İngilizce düşünmeye başlamıştı. Türkçe konuşmakta zorluk çeker gibi olmuştu ama çabuk toparlamıştı. Annesine hoşbeşten hemen sonra nasıl olduğunu sormuştu. İlk konuşmada annesi belli etmemeye gayret göstermişti ama babasının onun gidişinden ötürü annesine şiddet uyguladığına şüphe yoktu. Bu defa sesi daha iyi geliyordu. Yalnızca buruk bir hali vardı, o da aradaki mesafeden kaynaklanıyor olmalıydı. Annesinden sonra abisini aramıştı. Abisinden tekrar annesine göz kulak olmasını istemişti. Fırat içinin rahat olmasını salık veren bir konuşma yapmıştı, anneleri iyiydi…

Oraya gelişi, okul hayatı ve annesini düşünerek geçirdiği süre zarfında rüzgârın da etkisiyle verandaya ilk yağmur damlası inmişti. Yüzüne gelen damlalar her geçen saniye artıyordu. Orada öylece durmak yerine televizyon izlemek için içeriye girebilirdi. Veyahut odasına gidip kaç zamandır hakkında şiirler yazmaya çalıştığı Liz’in söyledikleri üzerine düşünebilirdi.
Liz hakkında düşünmeyi düşünmek bile canını sıkmıştı. “Senin zekânın bana ne yararı olacak?” demişti kız. “Yakışıklı olmaları sana ne yarar sağlıyor?” diye sormak gereksiz gelmişti Fuat’a. Liz, muhtemelen her daim yanında çanta gibi taşıdığı diğer çocukların havasını kullanıyordu. Çok da şaşırmamalıydı olanlara. Önceleri egzotik ve ilgi çekiciydi. Bir müddet sonra farklı ve uyumsuz olduğuna karar vermiş olmalıydı. İşin ilginci Liz, onunla yattıktan sonra terk etmişti onu. İlk deneyiminin bir kızın odasına camdan gizlice girip, sonra kaçarak bitmesi umurunda olmamıştı Fuat’ın. Yaşadığı şey hoşuna gitmişti gerisi o kadar da önemli olmasa gerekti. Gerçi yaşananlar hoştu ama bir o kadar da boştu, çünkü herhangi bir farklılık hissetmiyordu. Öncesinde nasılsa, sonrasında da öyleydi.
Sevişme olayını çoğu kişinin gözünde bu kadar önemli kılanın ne olduğunu anlayamamıştı. En fazla yarım saatlik bir eğlence idi. Roller coaster’la uçar gibi hissetmekten veya korku tüneline girip ölecek kadar korkmaktan fazla eğlence sunmuyordu. Sonuçta kendi yaşadığı olayda da bir sorun olabilirdi ne de olsa evvelinde bir tecrübesi yoktu, hız trenine binerken de bir tecrübesi yoktu. Daha fazla deneyimle karşılaştırma şansı olsa farklı olabilirdi, hız trenine bindikçe heyecanı azalırdı. Gerçekten âşık olduğu birisiyle farklı olabilirdi, şimdiye kadar hiç roller coaster’a âşık olmamıştı…













XXXIX. Tekrar

“Sally hadi ama…”
Sesin geldiği yöne bakmadı bile. Bu şekilde çağrılmaktan hoşlanmadığını en az elli defa söylemişti! Yeni bir kavga yaşamak istemiyordu ama onun boyunduruğuna girmek de istemiyordu. Selin sanki duymamış gibi eşyalarını bavula yerleştirmeye devam etti.
İç çamaşırlarını düzgünce katlamaya çalışıyordu. Kollarını göğsünde kenetleyip, sabırsız şekilde ayağıyla ritim tutan Mia umurunda değildi. İstediği kadar acele edebilirdi, o istiyor diye bir şeyleri farklı yapmayacaktı. Zaten o istiyor diye gidiyordu, yetmez miydi? Gidiyor oluşundan ötürü en ufak bir heyecan duymasına fırsat tanımıyordu Mia. Mia’nın ailesini seviyordu, onların yanında rahat hissediyordu kendini ama o kadardı.
Mia ayağıyla ritim tutmayı bırakıp odanın içinde bir aşağı bir yukarı gezinmeye başladığında, uzun zamandır bastırmaya çalıştığı eksiklik hissi tekrar peydah oldu. Önceleri bu hisle yaşamaya çalışmıştı ama olmuyordu. Selin tam hissedemiyor, ağlama krizlerine giriyor; Mia anne şefkatiyle onu korumaya alıyor ve sonuçta Selin daha da yalnız hissediyordu.
İlk başlarda böyle değildi, okuldaki günleri gayet güzeldi, kimse kimseye karışmıyordu, Mia anlayışlı ve sevecendi. Okulda aynı sınıftaydılar, yurtta aynı odada, çoğu zaman da aynı yatakta yatıyorlardı. Sabahları yatakları ayırıp, gece tekrar birleştirmek sıkıcı bir ritüel halini almamıştı. Onunla öpüşmek, tenine dokunmak, gözlerinin içine bakmak… Sadece mastar hallerdeki zorunluluk eylemleri değildi. Sınıfta veya yurtta başka arkadaşlar edinememesi, Mia’nın o korumacı ve kıskanç tavırlarından ötürü on dakikadan fazla başka birisiyle yalnız kalamaması gibi absürt şeyler de yoktu. Sabah uyanmak, derslere gitmek, öğleden sonra duruma göre sevişmek sonra tekrar ve tekrar aynı şeyleri yapmak sıkıcı gelmiyordu. Hafta sonları sinemaya gidip, ışıklar kapanmadan evvel herkesin duyup, dönüp, bakacağı şekilde sesli ve ateşli öpüşmek heyecan veriyordu. Bir zamanlar…
“Mia!!!”
İsminin bu şekilde yüksek ve cırtlak sesle söylenmiş olması kâfi gelmişti, Mia sessizce yatağa oturmuştu.
Selin için bu kadarı yeterli değildi, kızın gözlerine baktığında hala o nefret ettiği bakışı görüyordu; Sevgi. Selin’in midesi bulanır gibi oldu. Gözlerini yumduğunda bulantısı şiddetlendi. Gözlerini kapamak, önünde Bryan’ın belirmesine neden olmuştu. Mia’yı, Bryan Henderson ile aldatmıştı, o aptal beyaz çocukla! Buna rağmen Mia neden hala öyle bakıyordu!
Bryan Henderson okulun en havalı öğrencilerinden birisiydi. Havası basketbol takımında olması, bebek yüzlü olması ve devamlı gülümsemesinden ileri geliyordu. Bunlardan başka hiçbir yetisi yoktu, üstelik kaba ve aptal bile sayılabilirdi. Buna rağmen kızlar onunla çıkabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bryan mı daha aptaldı yoksa bu kızlar mı buna karar verememişti. Basketbol çok sert bir spor değildi ama Bryan’ın kafasına çok fazla darbe almış olduğuna şüphe yoktu! Selin hiç basketbol oynamamıştı ama şimdi düşündüğünde o da bir şekilde kafasını bir yerlere çarpmış olmalıydı. Bryan ile öpüşmüştü! Onun kaba ellerinin vücudunda gezinmesine izin vermişti!
Selin, güzelliğini kullanarak Bryan’a yaklaşmakta hiç zorluk yaşamamıştı. Çocuğu elde etmesi de bir o kadar kolay olmuştu. Erkeklerin ne denli zayıf olduklarını etrafındaki örneklerden görmüştü; iki kırıtmak, biraz yakın davranmak ve Tanrı vergisi bir güzelliğe sahip olmak onları ayartmak için fazlasıyla yeterliydi.
Bedeninde dolanan iki büyük elin boğazında birleşip onu boğmaya başladığını gördüğünde mide bulantısı yerini ekşi bir korkuya bıraktı. Selin gözlerini geri açtığında bir damla yaş yanağından süzülüyordu. Mia’nın damlayı görmesiyle, onu sakinleştirmek adına yanına sokulmaya çalışması ve Selin’in onu bir el hareketiyle engellemesi aynı zamana denk geldi.
Gamzelerinin çukurluğunda gezinen damlayı eliyle kuruttuğunda çantayı kapatmıştı. Gidebilirlerdi artık, her şey hazırdı…
Selin uçak yolculuğu boyunca Walkman’den yayılan sesleri dinlemişti, konuşamayacak kadar bitkin hissediyordu. Bir saatlik bir yolculuğun sonunda, havaalanı kapısında Mia’nın anne ve babası karşılamıştı onları.
Selin eve gidip bir şeyler atıştırmak, sıcak bir duş almak ve arkasından uyumaktan başka bir şey düşünemiyordu.

Fuat dönemi bitirdiğinde ne sevinmişti ne de üzülmüştü. Tatil boyu yapması gereken bir ton ödev vardı, bu sevinmesine engel teşkil ediyordu. Üzülmüyordu çünkü gelişinin üzerinden iki ay geçmeden kasabadakiler dâhil yakın yerlerdeki gezilebilecek ne kadar yer varsa hepsini gezmişti. Parklar, göller, müzeler, kiliseler, anıtlar ve Amerikalıların en çok uğradığı yerler olan büyük marketler. Kasabanın içinde bir şey yoktu zaten. Oldukça yeni bir yerleşim alanıydı. 1920’lerin sonlarında önce bir site, arkasından bir başka site ve sonuçta kasaba ortaya çıkmıştı.
Kasaba büyük şehirlere oldukça uzaktı. Arabayla yapılan yaklaşık bir saatlik yolculukla Seattle’a gidilebiliyordu ama oraya birkaç defa gitmek yetmişti Fuat’a. Caddeler kahve dükkânları, içleri insan kaynayan kafeler, her türden ürünün bulunduğu müzik mağazaları, marketlerle boy ölçüşen çizgi roman dükkânları, civarları genç uzun saçlı tiplerle çevrili barlar ve ağır bir şekilde yemeklerini yedikleri restoranlarla doluydu. Akşama kadar benzerlerini gezmekten başka çok seçenek yoktu Jack yanındayken. Bir bara girip bir şeyler içmesi mümkün değildi ne de olsa. Bu yüzden Jack’le birlikte Seattle’ın göbeğinde göğü gerçekten delen gökdelenlerden birisinin tepsine çıkmaya karar vermişlerdi. 10$ gibi bir ücrete 73 katlı binanın asansörüyle bir dakikadan daha az bir sürede 285 metre yüksekliğe çıkarlarken, yüreği de yerinden fırlayacaktı Fuat’ın.
Etrafı pencerelerle kaplı lobiye erişildiğinde karşıda uzanan görüntüden etkilenmemek mümkün değildi. Tüm şehrin ayaklarının altında uzandığı, üstelik sokaklardaki insanların karıncalardan bile küçük olduğu bu dünyanın tepelerinden birisinden bakıyor olduğuna çok mutluydu Fuat. Bu memnunluğuna rağmen beti benzi atmadan duramamış, devamlı yanı başındaki Jack’e tutunmuştu. 285 metre yükseklikte, göğsünü gererek dikilmek sanıldığı kadar kolay değildi. Jack bu binanın Amerika Birleşik Devletlerindeki en yüksek 20. bina olduğunu söylemişti. Bir zamanların en yükseği olan Empire State binasına tırmanmak için iyi bir girişti burada olmak.
Bu tecrübeden sonra Seattle’dan bir miktar etkilenmiş olsa da New York’un çok daha farklı olduğuna emindi Fuat. Hayaller şehriydi New York, nasıl farklı olmasındı! Tek sorun New York ülkenin diğer ucundaydı. Oraya arabayla gitmeye çalışmak delilikten başka bir şey değildi. Uçakla bile yaklaşık 8 saatlik bir yolculuk yapmak gerekiyordu. Okul bitip Amerika’dan dönmeden kesinlikle gidecekti New York’a, kafaya koymuştu. Önce koruyucu ailesi ile konuşabilirdi belki ama bu çok da gerekli olmayabilirdi. Hele o zaman gelsin her şey ayarlanır diyerek bunları aklının bir köşesine not etti. Şimdi uyanma zamanıydı.
Kırık krem duvar kâğıtlarıyla kaplı odanın ortasındaki yataktan zıplayarak kalktı. Lüks araba desenlerine sahip yorganı kenara savruldu. Odaya şöyle bir baktı, gördüğü şey hala hoşuna gidiyordu.
Tamamen kendine ait bir yatak odası vardı! Bu duruma iyiden iyiye alışmıştı aslında, ilk başlarda oldukça garip geliyordu. Her gün kalktığında yatağını düzeltme gereği duymuştu. Bayan Lucy’nin izin almadan odasına girmiyor oluşu, Jack’in odaya girmeyi bile denememiş olması bir müddet sonra odanın tamamen kaosa sürüklenmesine neden olmuştu. Her yerde önceki günden kalan dağınıklık biriktikçe, Fuat bir şekilde rahatsızlık hissetmeye başlamıştı. Hiçbir şey söylenmemiş olmasına rağmen, odayı sabah ne kadar dağıtırsa dağıtsın kahvaltıdan sonra düzeltmeye başlamıştı. Kaostan bir şekilde düzen doğuyordu. Hem böylece odasında çok daha rahat hissediyordu.
Parkeli holde yürürken gerinmeye devam ediyordu, banyoya girip elini yüzünü yıkadıktan sonra tamamen uyanmış ve tazelenmişti. Yeni güne hazır sayılırdı.
Banyodan çıktıktan sonra direkt ahşap merdivenlerden aşağıya inmişti. Burnuna krep kokuları geliyordu, Bayan Lucy çok güzel krepler yapıyordu. Sadece kreplerde değildi, her türlü yemeği oldukça güzel yapıyordu. İlk gün yemek masasına oturmadan evvel, yemekte çıkabilecek sürprizlerden ötürü midesi bulanmıştı. Değişik mutfaklarda, özellikle Asya mutfağında böcek, köpek ve türevi türlü şeyi bayılarak yenildiğini okumuştu bir yerlerden. Bir köpek yavrusunun kellesinin tabağına koyulmaya çalıştığını düşünmek bile midesinin alt üst olmasına yetmişti.
Bayan Lucy akşam yemeğinde domates çorbası, biftek, patates püresi ve salatadan oluşan bir menü hazırlamıştı. Biftek harici her şey güzeldi ama bifteğin ne etinden yapıldığını sormuştu. Bayan Lucy gülerek “Siz Müslümanların domuz eti yemediğini biliyorum, rahatça yiyebilirsin” demişti. Müslümanlıktan dolayı sormadığını söylemeye yüzü tutmamıştı. Tabağına koyulan parçayı biraz incelediğinde bunun köpek eti olmasının da mümkün olmadığına karar verip, mideye indirmişti. Bol baharat içermesine karşın biftek olması gerektiği gibiydi. Sonraları da arka bahçede mangalda çokça yiyecekti aynı biftekten.
Mutfağa yaklaştıkça her yeri kaplayan şuruplu krep kokusu, midesinden garip sesler gelmesine neden oluyordu. Daha fazla dayanamayacağını düşünerek hızlı adımlarla mutfağa daldı. Mutfak kapısından içeri adımını attığı anda kabaran iştahını tamamen unutturacak bir şey görmüştü! Ocağın önünde kreplerle uğraşan Bayan Lucy değildi onu şaşırtan, masanın ucunda oturmakta olan Jack de değildi, onun iki tarafında oturmakta olan iki kızdı!

Selin karşısında boxerlı bir çocuk gördüğünde şoka uğramıştı. Mia’nın bir erkek kardeşi olduğunu bilmiyordu. Şimdiye kadar hiç, bir erkek kardeşten bahsetmemişti! Üstelik çocuğun görüntüsüne bakılacak olursa üvey evlat olmalıydı!
Çocuk kapıdan görünüp yok olmuştu. Bay ve Bayan Cheng ile Mia, Selin’in yüz ifadesini görünce kahkahayı basmıştı. Mia, o zamana kadar sürpriz olarak saklamıştı her şeyi. Ailesi, Selin’i çok sevmişti ve bir gün onlara koruyucu aile olarak Türkiye’den gelecek bir çocuğa bir sene boyunca bakmak isteyip istemedikleri sorulduğunda hiç düşünmeden “Evet” demişlerdi. Gelecek çocuk kız olsaydı daha güzel bir sürpriz olacaktı ama olsun bu da bir şeydi. Çocuğun gelmesi kesinleştiğinde Mia’ya her şeyi anlatmışlardı. Daha sonra yaşanan tüm gelişmelerden de haberdar etmişlerdi.
Cheng ailesinin gördüğü ilk Türk, Selin’di ama duydukları ve tasavvur ettikleri Türk yapısına hiç benzemiyordu. Aynı şekilde çocuğun da benzediği söylenemezdi. Sokakta görmüş olsalar herhangi bir Amerikalıdan ayırt etmekte zorlanırlardı. En fazla Avrupalı olduğunu düşünebilirlerdi, o kadar. Görüntüsünün yanında tavırlarıyla da kendilerinden farklı görünmüyordu. Oldukça sessizdi, çalışkandı ve söyleneni dinliyordu. Zeki bir çocuk olduğuna şüphe yoktu, dersleri de bunu kanıtlıyordu. Çocuğu beş aydır tanıyor olmalarına rağmen oldukça iyi anlaşabiliyorlardı. Evin içinde herkes kendi halinde yaşamaya devam edebiliyordu. Tek sorun çocuğun sözde Müslüman, özde ise bir ateist gibi davranmasıydı. Şehre geldiğinden bu yana en ufak bir dini vecibeyi yerine getirdiğini görmemişlerdi. Birkaç defa bu konu açmaya çalışmıştı Bayan Cheng, lakin çok da zorlamak istemiyordu çocuğu. Çocukluğundan bu yana inanması öğretilen dine bile inanmamayı seçmiş birisinin kalkıp da yeni bir dine sıkı sıkıya bağlanacağını düşünmek fazla iyimserlikti. Yine de bir konuşma yapmışlardı, orada çocuğun dinle ilgili konularda düşüncesinin değişmeyeceğini anlamıştı. Ailesinin onu fazlasıyla zorladığını belirtmişti, zorla güzellik olmayacağını bilmeleri gerekirdi… Her şeye rağmen bir kez olsun şansını denemeyi istemişti Bayan Cheng. Bir Pazar ayinine davet etmişti çocuğu, herhangi bir direnç göstermeden gelmeyi kabul etmişti. Ayinden bir şeyler öğreneceğini düşünmüyordu, sadece belki bir ihtimal ortamdan ve insanların davranışlarından etkileneceğini düşünmüştü. Olmamıştı… Evdeki kurallarda dinen yasaklanmış şeyler vardı ve bunlara uyduğu müddetçe tekrar din konusunu açmamaya karar vermişlerdi. Çocuk uyum sağlama konusunda hiçbir zorluk göstermiyordu.

Selin kulaklarına inanamıyordu. Olayın şokunu atlatamadan Mia eklemişti. Sürprizin Selin’e ait kısmının bitmişti, bundan sonrası çocuğa sürpriz olacaktı. Selin, Türk olduğunu belli etmemeliydi…





















XXXX. Merhaba

Fuat pantolonunu giymeye çalışırken hala ellerinin titrediğini fark etti. Bunda bu kadar heyecanlanacak ne olduğunu anlayamıyordu. Eskiden olsa utandığını söyleyebilirdi ama uzun zamandır bir şey için utandığını hatırlamıyordu. Utanmanın kaybetme belirtisi gibi görüldüğünü görmüş ve bu kök salmış duygudan kurtulmuştu. Pantolonunu giydiğinde vücudunu dik konuma getirip derin bir nefes aldı. Gayet sakindi, bir şey olmamıştı. Altı üstü iki tane davetsiz misafire şov yapmıştı.
Ağır ve kendinden emin adımlarla merdivenlerden inip mutfağa geri döndü. İçeri girdiği anda masadaki kişilerin hepsinin kahkaha attığını görmüştü. Ona gülüyor olduklarını düşünmek ayak parmak uçlarından beynine değin ürperti duymasına yol açmıştı. Önceki olayda başından aşağı kaynar sular döküldüyse, şimdi soğuk sular boşanıyordu.
İşte şimdi tüm hücrelerinin en ufak parçacıkları bile utanmıştı. Cheng ailesi rahatsız olmayacaklarını söylediği için sabahları boxerla geziniyordu. İki kızın geleceğinden hiç haberi olmamıştı ki… Bunun bu kadar büyütülecek neyi vardı?
Kapının eşiğinde sessizce kahkahaların bitmesini bekliyordu ama zaman geçmek bilmiyordu. Hayat ağır çekime girmiş, dar açılarla onu kenara sıkıştırıyordu. Bu aşağılanmaya son verebilmek için belli belirsiz bir “merhaba” çıktı ağzından. Sesi çatallaşmıştı, tekrar konuşmaya başlamadan önce hafifçe öksürüp boğazını temizledi. O esnada Bay ve Bayan Cheng’in dudaklarının kenarlarından hınzır gülümsemeler aktığını fark etmişti –ki bu hiç hoşuna gitmemişti. Utanıp, bir köşeye sinmek yerine çoğu Amerikalı gibi yağ gibi üste çıkmalıydı. “Kusura bakmayın, misafir geleceğinden haberdar edilmemiştim” derken Bay ve Bayan Cheng’in gözlerinin içine bakmıştı. İkisi de utanmışa benzemiyordu. Şimdiye kadar onlardan bu tür bir muamele görmemişti. Ne değişmişti anlayamıyordu ve bu anlayamamazlıktı onu rahatsız eden.
Cümlesini tamamlamasına müteakip yaşanan beş saniyelik sessizlik esnasında masada oturan iki yabancıyı süzdü. Kızlardan birisinin Cheng ailesinin hiç görmediği ama uzaklarda okuduğunu bildiği kızı olduğuna şüphe yoktu. Evin çeşitli yerlerinde kızlarının fotoğrafları vardı, defalarca dikkatlice bakmıştı onlara. Diğer kız ise muhtemelen onun arkadaşı olmalıydı. Belki çocukluk arkadaşı, belki de şu anda okuduğu okuldan bir arkadaşı. Bunu tahmin etmek güçtü. Tek bildiği kızın Cheng ailesi ile direkt bir bağıntısı olamayacağı idi.
Sarı bukleli saçları, pembe dudakları ile Amerikalıdan ziyade bir İsveçliye benziyordu. Biraz daha açık tenli olsa öyle söyleyebilirdi ama belki bronzlaşmış da olabilirdi.
Nihayetinde Jack bozdu sessizliği. Kızı Mia ile kızının arkadaşı Sally’i tanıştırdı. Fuat, gayri ihtiyari elini uzattığında Sally elini sıkmıştı. Mia kendisine uzanan eli ufak bir tereddütten sonra parmak uçlarından şöyle bir dokunup, sıkmadan bırakmıştı.
Fuat’ın elini uzatması gibi Sally’nin uzatılan eli sıkması eski bir alışkanlıktı. Ortadoğu ülkelerinin vatandaşları hariç, neredeyse hiçbir ülke vatandaşı insanların tanışma veya karşılaşma anlarında tokalaşmak gibi bir dürtüleri olmuyordu. Her türlü temastan uzak durmak istiyorlardı, sokakta yürüyen birisi omuzlarına dokunmak istese koşarak kaçabilirlerdi. Hastalık kapmaktan veya diğer bir sürü paranoyalarından ötürü derin bir korku duyuyorlardı. Hem bu sayede çok daha medeni bir yaklaşım sergileniyordu, herkes tensel temastan hoşlanmak zorunda değildi.
Fuat bu ufak ayrıntıyı yakalayabilecek durumda değildi. Daha ziyade kendisine uzatılan eli tuttuğunda hissettiği çarpıntıyla başı beladaydı.
Selin, çocuğun ona kilitlenmiş bakışlarını gördüğünde bir çuval inciri berbat ettiğini düşünmeye başlamıştı.
Fuat’ın daha başka bir şey demesine fırsat olmadan, Lucy kreplerin hazır olduğunu söylemişti. Şuruplarla süslenmiş, enfes krepleri yerlerken kimse konuşmamıştı ama Fuat meyve suyundan her yudum alışında Sally’e bardağın dibinden bakmadan duramamıştı. Aylardır etrafında görmediği cinsten bir çekicilik vardı kızda. Avrupalı olduğuna ve hatta İsveçli olduğuna ilişkin kanaati güçlenmişti incelerken. Çıkık elmacık kemikleri, küçük burnu ve uzun boyuyla… Devamını söylemeye dili varmamıştı, Liz aklına gelmişti. Liz’de oldukça güzel bir kızdı ama işte bir haftalık birliktelikleri ve tek seferlik bir ilişkilerinden sonra yol vermişti Fuat’a. “Bunları düşünmek bile saçma” derken bardağın dibinden sofradan kalkmadan evvel son bir kez bakmıştı, Liz’e benzemiyordu Sally…
Kahvaltılarını çarçabuk yapan kızlar, yorgun olduklarını söyleyerek odalarına çıkmışlardı. İkinci katın en dipteki odasında Mia’nın eşyaları o yokken bile duruyordu, oraya yerleşecekti. Mia’nın odasının karşısında Fuat’ın kaldığı oda vardı. Merdivenlere yakın yerde ise boş küçük bir oda yer alıyordu. Fuat misafirin o küçük oda da kalacak olmasından ötürü rahatsız hissetmişti kendini. Kızlar ellerinde bavullarla gittikten sonra Bayan Cheng’e odayı seve seve boşaltabileceğini söylemişti. Lucy’nin yanıt vermesine gerek kalmadan Jack araya girmişti; “Kızlar aynı odada beraber kalıyor, o yüzden gerek yok”.
Bu yanıt karşısında Fuat kahvaltısına geri dönmüştü. Acele etmeden kalan krepleri şuruplara bandırarak yemeye devam etmişti. Aslında bu kreplerin üzerine kaymak güzel giderdi ama kaymak alışkanlığı yoktu Cheng ailesinin. Her seferinde markete gittiğinde almak üzere aklının bir köşesine not ediyordu kaymağı ama bir şekilde unutuyordu.
Son krepi de ağzına sokuşturup üstüne meyve suyu desteği verdiğinde Sally aşağı inmişti. Ağzı tamamen dolu bir şekilde karşılamıştı kızı. Kocaman kütleyi yutmaya çalışırken alık bir biçimde bakıyordu kızın yüzüne. Jack gazetesini alıp salondaki koltuğuna kurulmuştu, Lucy bulaşıkları yıkamaya başlamıştı ve Sally tam karşısına oturmuştu. Fuat ne diyeceğini bilemiyordu, zaten bir şeyler söylemek istese homurtu ve yemek parçalarından başka bir şey çıkmayacaktı ağzından. Bu sebeple bir şey yokmuş gibi ağzındakileri geviş getirerek çiğnemeye devam etti.

Selin, senelerdir ablası ve babasından sonra bir Türk görmüş olduğu için garip bir sevinç duymuştu. Nereli olduğunu bilmiyordu, Mia’ya sormuştu yukarı çıktıklarında ama o da bilmiyordu. “Türk işte!” demişti Mia, Türklüğü ve doğal olarak Türkiye’yi bir şehirden ibaretmiş gibi söylemişti bunu. Çok yorgun hissetmesine rağmen aşağı bu merak duygusuyla sürüklenmişti. İstanbul’dan gelmiş ise senelerin neler değiştirdiğini öğrenmek istiyordu. Kim bilir belki ortak arkadaşları bile çıkabilirdi bir yerlerden. Buraya niye geldiğini, nasıl geldiğini, ne zaman gideceğini de merak ediyordu. O kadar çok şey vardı ki merak ettiği. Nereden başlayacağını bilemedi, bu yüzden susarak kahvaltısını bitirmesini bekledi çocuğun.
Fuat, bir çift gözün üzerinde kenetlenmesine fırsat vermeden daha hızlı çiğneyerek ağzındaki lokmaları yutmuştu. Aslında bir krep daha yiyebilirdi ama bu rahatsızlık verici bakışların devam etmesi manasına geliyordu. Meyve suyundan bir yudum daha alıp boğazını ıslattıktan sonra “Merhaba” demişti.
Selin, çocuğun merhabasıyla başlangıç yerinde hazırda bekleyen atletler gibi hazırda bekleyen sorularını yöneltmişti. Arka arkaya sorarak aklına takılan tüm şeyleri öğrenmişti. Öğrenci değişim programıyla gelmişti, beş ayı aşkın bir süredir buradaydı, İstanbul’dan değildi küçük bir Anadolu şehrindendi. Selin açısından bir zararı yoktu bunun, Mia’nın da dediği gibi “Türktü işte”… İlk düzlük geçildiğinde Selin artık İngilizce konuşmak istemiyordu, hala Türkçe konuşup konuşamadığını bilmiyordu ama denemeye can atıyordu. Öbür taraftan ise Mia’nın gazabından çekiniyordu, akşam yemeğine kadar ağzını açmamasını sıkıca tembihlemişti.
Selin biraz evvel Mia’nın sevişme ve sarılarak uyuma teklifini reddetmişti, her halükarda surat yapacaktı. Öyleyse sonuna kadar gitmesinde bir sakınca yoktu.
Kafasında evirip çevirip durdu kelimeleri, bir türlü emin olamıyordu doğruluğundan. Çok seneler geçmişti Türkçe konuşmayalı. Bir süredir Fransızca öğrenmek için kursa gidiyordu ve her öğrendiği kelimeyi İngilizceye göre hafızasına istifliyordu. İngilizceyi doğal bir şekilde konuştuğundan, Fransızca düşünme kabiliyeti için böyle yapıyordu ama bunun bir yan etkisi oluşmuştu görüldüğü kadarıyla. Bir Türkçe kelimeyi hatırlayabilmek için önce Fransızcasını, arkasından İngilizcesini düşünüyordu. Karman çorman olan zihninde olabilecek en basit cümleyi çevirdi ve direkt olarak söyledi.
“Bana şehri anlatsan?”
Fuat, allak bullak olmuş bir ifadeyle kızın yüzüne baktı. Türkçe konuşuyordu ulan! Ne dediğini tam olarak anlayamamıştı ama olsun duyduğu şeyin Türkçe olduğuna şüphe yoktu. Kızın Türk arkadaşı falan olsa gerekti.
“Excuse me?”* (Ne dediniz?)
Selin gelen İngilizce yanıttan ötürü korkmuştu, söylediği şey Türkçe çıkmamıştı herhalde ağzından. Tekrar denemeye karar verdi.
“Bana anlatsan diyorum şehri?”
Kızın ağır İngiliz aksanıyla, karışık cümle yapısı birleştiğinde ortaya gerçekten anlamsız bir öbek çıkıyordu. Fuat bu defa daha dikkatli dinlediğinden söyleneni az biraz anlamıştı ama ne demek istediğini anlamamıştı. Kızın inatla Türkçe konuşmaya çalışmasından o da Türkçe yanıt vermeye karar verdi.
“Ne demek istediğini tam olarak anlayamadım?”
Çocuk kelimelerin üstüne öyle basarak tane tane söylemişti ki Selin dışarıdan çok kötü görünen bir Türkçe konuştuğuna emin olmuştu. Zorlamanın bir manası yoktu ne Türklüğü anlaşılıyordu, ne de artık Türkçe konuşabiliyordu. “Az biraz Türkçe bildiğimi sanıyordum ama anlaşılan o ki bilmiyormuşum. Kusura bakma, bana şehrini anlatsana demeye çalışıyordum” demişti İngilizce ve hevesi kaçmış bir şekilde.
Fuat’ın, kızın açıklamasına ve sorusuna aldırış etmemesi boşuna değildi. Kızın omuzları düşmüştü. O güzelliğin bu denli üzülmüş olmasında pay sahibi olmak istemiyordu. “Hayır, gayet güzeldi Türkçen Sally. Sadece şaşırdım, Türkçeyi nereden öğrendin?” diye sordu olabildiğince tonlamalı şekilde.
“Ben Türküm!”
Bunu düzgün ve doğru söylediğine emindi Selin. Çocuğun suratına baktığında sağlamasını almıştı, Fuat’ın yüzü gökkuşağı gibi olmuştu. İşte bu görülmeye değer bir manzaraydı, istemsizce kahkahayı basmıştı Selin.
İlk şokun ardından soruları ardı arkasına sorma sırası Fuat’a gelmişti. Konuşmanın geri kalanını yarı İngilizce, yarı Türkçe yapmışlardı. Sally’nin aslen Selin olduğunu, senelerdir İngiltere ve Amerika’da okuduğunu ve diğer birçok şeyi öğrenmişti bir çırpıda.
Ailelerinden ve memleketlerinden binlerce kilometre ötedeki bu iki Türk’ün kaynaşması çok sürmemişti. Akşama yemeğine kadar mutfakta, akşam yemeğinden sonra Mia’ya aldırış etmeden verandada gece uykuları gelene kadar konuştular. Ortak noktaları yok denecek kadar azdı ve bu kadar uzun uzadıya konuşabilmelerini buna borçluydular. Bir o konudan, bir bu konudan bahsettiler. Selin gecenin ilerleyeninde çok daha düzgün cümleler kurmaya başlamıştı. Dilleri konuşmak da bisiklete binmek gibiydi, hiçbir zaman tam manasıyla unutulmuyorlardı.
Gece yarılandığında konuşacakları şeyler bitmemiş ama takatleri tükenmişti. Dünyadaki cenneti buldukları halde, kovulur gibi bulutlara ve yıldızlara yakın olan evin ikinci katına çıkmışlardı. Holde “İyi gecelerin” arkasından bir anlık bir ten teması da olmuştu. Bu karşılaşmalarından bu yana ikinci fiziksel temaslarıydı ve ilkinden oldukça farklıydı. Tenlerinin birbirlerine değdiği noktalardan elektrikler fırlamış gibiydi. Belli etmek istemeseler de tüyleri diken diken olmuştu. Bu aşamadan sonra söyleyecek söz bulamayıp, gözlerini zeminden ayırmadan kendilerine ait odalara girmişlerdi.
Fuat ömründe bu denli mutlu olduğu bir gün hatırlamadığına emindi. Bulutlardan inmek istemiyordu, uyumak hiç istemiyordu. Gözlerini kapatıp, gerisingeri açtığında rüyadan acımasız gerçeklere uyanmaktan korkuyordu. Pencerenin dibine oturduğunda, aylardır hiç aramadığı bir şeyi aradı elleri ve dudakları: sigara! Ankara’ya gitmek üzere otobüse binmeden evvel tuvalette içmişti son sigarasını. Uçakta sorun olabileceğini düşündüğü için tuvaletten çıkmadan evvel sigara paketini ve çakmağını atmıştı. Amerika’ya ve bu eve adım attığı ilk zamanlar sigarayı düşünmeye fırsat bulamamıştı. Canı da istememişti, yeni bir başlangıçta sağlam ciğerler daha çok işine yarardı ne de olsa. Çok sonraları Liz’in odasından kaçar gibi çıktığında istemişti canı sigara ve öylelikle edinmişti dolabında sakladığı sigarayla çakmağı. Camı açıp, sundurmaya çıktı. Sigarasını yakıp bir nefes çektiğinde, Mia ve Selin’in kaldığı odadan gelen ağlayışları duydu. Merak etmişti.

Selin müthiş bir gün geçirdiğini düşünerek, ayakları yerden kesik bir şekilde odaya girmişti. Mia’nın varlığını tamamıyla unutmayı tercih etmişti. Bu tercihi ona berbat bir gece armağan edecekti…
Selin, odaya girdiğinde yankılanan hıçkırıklar sessiz bağırışlara dönmüştü. Mia ailesinin kavgalarını duymasını istemediğinden hep böyle yapardı. Ses seviyesi düşük, yüz ifadesi ise en üst perdeden olurdu ve gerçekten çekilmez dakikalar başlardı. Mia’nın siniri bir şekilde geçecekti, biliyordu. Bir şey söylemezse bu süre daha da kısalacaktı. Her kavgada alttan alan, karşılık vermeden dinleyen olma payesi biçilmişti Selin’e. En başından beri bu böyleydi ama artık bıkmıştı.
Karşısında ona sorularla hesap soran ilk aşkını eliyle ekarte etti. Aşkı tarafından geceye dair planlarla yan yana getirilmiş iki yataktan duvara yakın olana ulaşıp üstünü değiştirmeye gerek duymadan içine girdi. Bu esnada dünyadan ve diğer tüm gerçekliklerden sıyrılmıştı. Pikeyi üstüne çektiğinde kafasında sadece sonraki gün için hazırlanan Türkçe soru cümleleri vardı.

Sigaranın içindeki tütün ve dışındaki kâğıt ağır ağır yanarak yıkılmayan bir köprü yaratmıştı. Fuat nefesini tutmuş içeride yaşananları izliyordu. Elindeki sigara işaret ve orta parmağının arasını pişirmeye başladığında refleksleri çalışmayacak vaziyete gelmişti. Selin yatağa yattıktan sonra Mia öyle bir çığlık atmıştı ki sokaktaki bazı evlerin ışıkları yanmıştı. Fuat olayın sonunu görmek istiyordu ama bu çığlıktan sonra Bay ve Bayan Cheng’in yukarı çıkacağına şüphe yoktu. Üstelik bu gürültüye rağmen Selin kıpırtısız bir şekilde yatmaya devam etmişti. Anlaşılan görüp görebileceği buydu, odasından bir şeyler duyabilirse ne alaydı.
Fuat yerinde kımıldanırken dibine kadar yanıp kül olmuş sigaranın köprüsü yıkılmıştı. Kaplama yeşil kiremitlerin üzerine düşen külü üfledikten sonra izmariti sigara kutusunun içine koyup pencereden odaya döndü. O içeri girerken, aynen tahmin ettiği gibi, aşağı kattan meraklı aile üyeleri yukarı çıkmaktaydı. Yatağına yatıp, sesleri dinlemeye çalıştı ama bir şey duyamadı. Bir süre sonra, merakla koşturarak gelen iki çift ayak uyku mahmurluğuyla ağır bir şekilde merdivenlerden indi. Fuat yorgunluktan ve sessizliğin ninnisinden, gördüklerini bile yorumlayamadan uyuya kalmıştı.
Sabah kahvaltıda kızlardan eser yoktu. Merakla aşağı inmiş olmasına rağmen her şey sakin görünüyordu. Krepler tavada zıplıyor, sade kahveler ve meyve suları bardaklara dolduruluyordu. Kahvaltı başlamadan önce Bayan Lucy yukarı kata çıkmış, gittiği gibi tek başına dönmüştü. Fuat uzun zaman sonra ilk defa Türkçe düşünüp, Türkçe mırıldanmıştı; “Kol kırılır, yen içinde kalır”. Kızların arasındaki ilişkinin yalnızca arkadaşça olmadığını anlamak için uzman olmaya gerek yoktu. Onların arasındaki ilişkinin adını biliyordu ama nasıl bir şeye benzediğini bilmiyordu. Bir kadının bir başka kadından hoşlanmasını anlayabilirdi, aynı şekilde bir erkeğin bir başka erkekten hoşlanmasını da. Lakin bu hoşlanmanın ileriki boyutlarını anlamıyordu. Düşünmek başını döndürüyordu.
Fuat iki kızı yan yana düşünürken, bir müddet sonra Mia’yı ayırıyordu o kareden. Selin’i güzel elbiseler içinde yanında hayal etmek her seferinde çok daha hoş geliyordu. Bu şekilde geçen saatlerin ardından aynı kafasında kurguladığı gibi Selin aşağı yalnız inmişti.
Sanki gece hiçbir şey olmamış gibi güleç bir tavırla selamlamıştı Fuat’ı. Bayan Lucy’nin kahvaltı teklifini kibarca reddettikten sonra, Fuat’a dışarı çıkmayı isteyip istemeyeceğini sormuştu. Baharla birlikte güneş açan ve o yöreye özgü olarak sadece kısa bir süre iyi olacak olan havayı en iyi şekilde değerlendirme önerisini nazlanmadan kabul etmişti Fuat. Mia’yı soracak olduysa da hemen vazgeçmişti, onun doğada işi yoktu.
Piknik çantası, bisikletler, güneş ve uçuşan sarı saçlar parkın içine girdiler. Birkaç saat oturdular, birkaç saat birbirlerinin dizlerine yattılar. En sonunda yan yana uzanıp akşama kadar göçmen kuşların gelişini izlediler. Kuşlarla kendilerini özdeşleştirmekten de geri durmadılar. İkisi de özgür olmak istiyordu, ikisi de özgürlük ülkesine bu sebeple gelmişti ama ikisinin de özgürlüğün yakınında bulunmadığı bir gerçekti. Fuat sormuş Selin yanıtlamıştı, içlerinde özgürlük şehrine giden yoktu ama orada birbirlerine söz vermişlerdi: beraber gideceklerdi New York’a.
Ne o günün akşamında, ne de sonraki birkaç günün akşamında anormal bir şey yaşanmamıştı. Her gün bir sigaralık zaman zarfında Fuat sundurmadan kızların odasına bakmıştı. Mia yatakta yatıyor, Selin Walkman’i kulağına takıp müzik dinlerken bir şeyler okuyordu. Ardından birbirleriyle hiç konuşmadan uykuya dalıyorlardı. Kızların arasındaki soğukluk yataklara da nüfuz etmişti. Her gün bir şekilde yatakların arasındaki uzaklık artıyordu.
Gezmeyle geçen dolu ve yorucu bir günün gecesinde Fuat yine elinde sigara kızları izlemeye çalışmış, karanlıkta bir şey göremeyince son bir sigara daha içip odasına dönmüştü. Yatağına girdikten sonra karanlık odanın içinde belli belirsiz bir şeyin hareket ettiğini fark etmişti. Birkaç metre uzağında bir şeyin nefes alıp verdiğini duyabiliyordu. Düzensiz nefes alıp verişlerden, karşısındaki dikilen şeyin heyecan ve korku emareleri okunuyordu.
Fuat korkmak bir yana dursun, tam manasıyla cesaret muskasına bürünmüştü. Yatağının içinde öylece karaltıyı izliyordu. Zira koku duyusu ona korkmamasını salık veriyor, gözleri karşısındaki kıvrımlı uzun vücudun geceliğin altındaki ayrıntılarını haiz oldukça beyni tehlike olmadığının bilincine varıyordu.
Çok geçmeden siluet yaklaşmış, yorganı açıp yanına uzanmıştı. Bir çift ayak yatağından kenarından yılan gibi kıvrılarak bedenine dolanmıştı. Bir çift el, üstündeki tişörtü tek seferde çekip aldıktan sonra, göğsünde gezindikçe kalbi daha hızlı çarpmaya başlamıştı. Bir çift dudak, vantuz gibi boynunu emerek, şah damarını baskılamıştı. Fuat’ın başı dönmüş, kasıkları alev almıştı. Eller göğsünden ellerine, dudaklar boynundan dudaklarına, bedenler çiftten tekliğe geçmişti.














XXXXI. Mütereddit

Bir kamera dönerek aşağı inse ve içeriyi gösterse, rahatlıkla sarhoş olunabilecek bir ışık cümbüşüne rağmen, yüzüyor gibi görünen insan bedenleri seçilebilirdi. Genç erkek ve kadınların bedenlerinin nerede olduğu belli değildi, birisinin bacakları diğerinin omuzlarında, bir başkasının eli diğerinin belinde geziniyordu. Herkes tutabildiğini tutmuştu, hepsi çok yalnız olsa gerekti. Genç erkek ve kadınlardan bazıları masaların üzerlerine çıkmış, müzikten alakasız bir biçimde birbirinden ilginç ve manasız hareketler yapıyordu. Onlara soracak olsanız dans ediyorlardı veya olmadı eğleniyorlardı.
Kapının girişinin hemen altında bulunan merdivenin kenarında durmakta olan bir genç, karşısındaki masanın üzerinde dans etmekte olan bir kızı gözleriyle soyuyordu. Kız, hareketlerinden anlaşılabileceği gibi, profesyonel bir dansçıydı. Böyle yerlerde, çalışanlardan sadece sigaracı kıza dokunmakta beis görülmez. Diğerlerine en ufak bir hamle yapıldığında; nereden geldikleri belli olmayan takım elbiseli güruh tepenize biner, sizi merdivenlerden sürükleyip dışarı atardı. Özel bir müşteri veya parasının bol olması bunu değiştirmezdi, kız kendisi gelip ona bir şeyler söyleyecek veya onun önünde dans edecek olursa işte o zaman işler değişirdi.
Kızı gözleriyle tamamen soyup, sevişmesini bitirmiş olan genç adam elindeki içkiyi önünde durmakta olduğu küçük, yuvarlak ve üzeri dolu masanın üzerine koyup pantolon cebine uzandı. Sağ cebini biraz yokladıktan sonra sol cebine baktı, aradığı şeyin orada olmadığı da belliydi. Boş gözlerle etrafına baktı, birisini arıyordu herhalde cebinde. Bulanık görüntüden ötürü aradığı şeyi bakarak bulamayacağını anlamış olsa gerek, dışarıdan kendisini okşuyor gibi göründüğünden habersiz kıç cebini bir güzel elledi. Ortamın karanlık olmasından ötürü masanın üzerinde öylece durmakta olan dolu paketi göremeyecek kadar sarhoş sayılırdı. Yanındaki arkadaşlarına bir şeyler söylediyse de müzikten anlaşmak mümkün görünmüyordu. Arkadaşlarından umudu kestiğini belli eden “Aman be siz de” el hareketini, zar zor tırmandığı merdivenlerde tamamlayabildi.
Tepeye vardığında Himalayalar’a tırmanmış kadar bitkin hissediyordu, üstelik midesi de bulanıyordu. Aşağıdaki sigara dumanı ve alkol kokusundan birden temiz havaya çıkmış olmak ciğerlerindeki havayı midesine doldurup orada bir kasırgaya mahal vermişti. Gözlerini kapatıp, bir önceki kız arkadaşı Ex-Beril’i düşündü. Onun zoruyla yaptığı sporları, dağ tırmanışları, çiçek böcek gezişleri gözünün önünden kopuk şeritlerle geçti. O zamanlar bolca hissettiği manzaraya karşı bir sigara içme arzusunun her yerini kapladığını hissetti. O zamanlar içememişti ama artık Beril olmadığına göre tüttürerek içebilirdi sigarasını. Gözlerini açıp, cüzdanının hala cebinde olmasını dileyerek lanet olası sigara satan kızı, bir radar misali taramaya başlamıştı. Bip, Bip, Bip.
Siyah pırıltılı bir elbise giymiş güzelden bir kız, önündeki sigara tablasına iyice sarılmış gence doğru bakıyordu. Geçmişin karabasanlarıyla yüzleşme vakti gelmiş çatmıştı.
Genç kendisine doğru yaklaşan kızın bakışlarını göremese de bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Bir yerden tanıyor olabilir miydi bu kızı? O kadar sarhoştu ki yüzünü tam olarak seçemiyordu, Berna, Aslı, Begüm, Pelin, Kiraz. “Yok, lan, L ile başlıyordu sanki ismi” diye düşünürken kızla burun buruna gelmişti bile. Kızın gözlerinden çıkan alevler görülebiliyordu yalnızca. Elini kaldırıp bir saniye demek ister gibi hareket yaptığı sırada kız yanından geçip gitmişti bile…

Gece kulübünün tam ortasında bar bankosunun yanındaki locada uzun sarı saçlarıyla bir kadın etrafındakilere, özellikle de tam karşısında bulunan açık kumral adama gülücükler saçıyordu. Adam, kadının gözlerinin içinin güldüğüne yemin edebilirdi, onu uzun zamandır bu kadar mutlu görmediğine emindi. Her daim gülümserdi ama bugün diğer tüm günlerden çok daha farklıydı. En son dizlerinin üstüne çöküp, parlak taşlı bir yüzüğü ona uzattığında bu denli mutlu görünüyordu. O an ikisi de ne kadar mutluyduysa öncesinde mutsuz günler, haftalar ve hatta aylar geçirmişlerdi. Kardelen misali soğuğun ve tonlarca karın altından çıkmak gibiydi onların yaptığı. Önce yalnız ve yabani, sonradan bir sırdaş ve dost… O kısacık teklif anı ve sonrası; yaşanan badirelerin, sancılı günlerin mükâfatıydı ve sonuna kadar hak etmişlerdi.
Onunla geçirdiği ilk gecenin ardından, Mia ikisinin de onursuzca kovulmasını sağlamıştı. Bunu yaparken çok zorlanmamıştı zira Cheng ailesi öyle ya da böyle Katolik bir aileydi. Jack neyse de, Bayan Lucy bu konuda oldukça ciddi sayılırdı. Oturdukları muhitin bu konuda oldukça katı olduğunu tek seferlik kilise ziyaretinde görmüştü. Cemaatin ne denli etkili olduğunu biliyordu. Bayan Lucy çeşitli seferler cemiyet içinde görevlerde yer almış, angarya işler olmasına rağmen bunlardan hiç şikâyet etmemişti. Jack bazen bu konuda karısına veryansın da etmişti ama onun bu konuda söyleyebilecekleri bundan ibaretti. Hâl böyleyken Bayan Cheng’in dediğinin olacağını biliyordu.
Fuat kendisine karşı çok sevecen davranmış olmasına rağmen Bayan Lucy’nin cemaatten gelen baskılardan rahatsız olduğuna emindi. Kızların gelmesinden birkaç gün sonra çeşitli kereler Jack ile tartışmalarına kulak misafiri olmuştu. İki genç kızın yanında yabancı bir erkeğin kalması koyu Katoliklerin müsamaha gösterebileceği bir şey değildi. Etraftan gelen lafların canlarını, daha doğrusu Bayan Lucy’nin canını sıktığını öğrenmişti bu tartışmalardan. Ondan bir zarar gelmeyeceğini düşündüğünden olsa gerek Bayan Cheng çocuğun gitmesine yönelik bir istekte bulunmamıştı kocasından. Muhtemelen Jack böyle bir isteği reddederdi ama şu andan itibaren yapılabilecek hiçbir şey yoktu.
Fuat’ın o gece odasında tek başına olmadığını anlaması, gece şehvetle yatağını paylaşması, sabahın erken saatlerinde kapının kırılır gibi açılmasıyla uyanması... Hepsi tek bir netice doğurmuştu: O andan sonra ikisinin de gitmekten başka çaresi kalmamıştı, kovulmuşlardı.
Gideceklerdi ama nasıl olduğuna Cheng ailesi karar verecekti. Jack olayın aile içinde kalması gerektiğini düşünüyordu, büyütülecek bir şey değildi ona göre. Çocukların sudan sebeplerle uzaklaştırılabileceğini iddia ediyordu. Olanları anlatarak onları, öyle ya da böyle aynı çatı altında uzun süreler yaşadıkları bu çocukları, zorda bırakmak istemiyordu. Bayan Cheng bu konuda önceleri kocası ile benzer duygular içindeydi. Bu tür bir şeyin büyütülerek herkes tarafından duyulması işine gelmiyordu. Gitmeleri onun için yeterliydi, nasıl olacağıyla çok ilgilenmiyordu. Mia’nın tekrar tekrar zinadan söz edip duruyordu. Zina sözcüğünün bu denli sık kullanılması Bayan Cheng’in de kutbunu etkiliyor, çekimserliği kötümserliğe dönüştürüyordu. Mia’nın kıskançlıktan nefret ve aldatılmanın acısından habis duygular besliyordu ikisine de! Habis duygular hep kazanırdı!
Jack olayın duyulması durumunda Mia’nın da zor durumda kalacağını söylemişti ama kızına söz geçirememişti. Gerekirse taşınmaktan bile söz etmişti Mia. Ne de olsa yaşadıkları yerde mimlenmeleri demekti bu. Mia daha da ileri giderek olayın polise bildirilmesi gerektiğini söylüyordu. Zina büyük bir suçtu! Hele ki iki küçük çocuğun zina yapması! Jack, Washington Eyaletinde rüşt çağının on altı olduğunu söyleyerek bunun bir anlamı olmayacağını söylemişti. Bu sayede olay gereksiz yere polise intikal etmek zorunda kalmamıştı. Ne kadar kötümser hissetse de Bayan Lucy’de bu denli büyük bir rezaleti kaldıramayacağını söylemişti. Sonuçta burada bir olay çıkmamasına ama çocuklara ders verilmesine karar vermişti aile.
Fuat açısından onun koruyucu ailesi olarak görevlerini en ince ayrıntısına kadar yerine getirerek her şeyi ispiyonlamışlardı. Benzer şekilde Selin’in bir nevi üvey ailesi olarak onu evlatlıktan reddetmişlerdi. Karar verilmiş ve uygulanmıştı. Cheng ailesi o eski mutlu günlerine dönebilirdi artık.

Fuat açısından olsun, Selin açısından olsun beraber aylarca zaman geçirdikleri insanların bir anda bu denli değişmesi anlaşılır gibi değildi. Dinin ve diğer insanların olası baskılarının insan ilişkilerine ve davranışlara olan etkisini görmüşlerdi bu sayede.
Yaşananların ve bildirimlerin ardından bir gün sonra Selin’in ablası Zeynep gelip kardeşini götürmüştü. Küçük Cheng’in baskıcı tutumu, Bayan Cheng’in desteği ile birleşmiş; Zeynep’in soğuk nevaleliği tuzu biberi olmuştu. İki sevgili birbirlerine doğru dürüst veda etme fırsatı bulamadan ayırılmışlardı. Zeynep Selin’i bir taksiye bindirip götürmüştü. Fuat gidişini bile görememişti. Zaten birkaç güne kalmadan onu oraya yerleştiren aracı kuruluş yıl ortasını bahane ederek Fuat’ın da ülkesine dönmesini sağlayacaktı.
Aracı kuruluş yalnız onu başlarından savmakla yetinmemişti, ailesine de olan biteni en ince ayrıntısına kadar anlatmıştı. Belgelerde abisinin ve babasının iletişim bilgileri yer arıyordu. İkisini de arayıp, ayrıntıları verip süsleyerek anlatmaktan büyük zevk almış olmalıydılar.
Böyle bir şey yaptıklarından habersiz aramıştı abisinin evini, yengesi açmıştı. O anlatmıştı neler yaşandığını. Babası olayı öğrendiğinde annesine patlamıştı. Böyle bir çocuk doğurduğu için onu suçlamış onu oldukça feci şekilde dövmüştü. Abisi bundan haberdar olduğunda, yanına gitmiş annesini eve getirmek istemişti ama annesi gelmek istememişti. Babası yetinmemiş, olanları tanıdık tanımadık herkese zındığın yediği haltı anlatarak böyle bir oğlu olmadığını ilan etmişti. Türk Hukukuna göre evlatlıktan reddetmek diye bir şey yoktu ama bunun bir önemi de yoktu. Bu şartlar altında Fuat eve dönemeyeceğinin farkındaydı, dönmek de istemiyordu zaten.
Sorun şu ki gidebileceği başka bir yeri de yoktu. Yengesi abisini bir şekilde ikna edebileceğini söylemişti, gelmesi yönünde telkinde bulunmuştu. Buna rağmen abisinin ve yengesinin yüzüne bakabileceğini zannetmiyordu. Gitmeden evvel onlara yüzlerini kara çıkartmayacağı yönünde sözler vermişti ama bu sözlerini tutamamıştı. Hatta kendine verdiği sözleri de tutamamıştı. Sözlü mülakatta buna benzer bir senaryo yazıldığında, adamların bu olayı ne kadar abarttıklarını düşünmüştü. Neyse ki hamilelik gibi bir mevzu yoktu ortada, henüz…
Şehre geri döndüğünde, elinde bavulla nereye gideceğini bilemez bir halde kalakalmıştı. Akrabalarına gidemezdi, abisine ve diğerlerine... Yolculuktan sonra cebinde ancak birkaç hafta karnını doyurabilecek kadar parası kalmıştı. Bu şartlar altında arkadaşlarında kalmayı düşünmüş, hatta bazılarının kapısını çalmıştı. Yaşadığı şehir bir Anadolu şehriydi ve buralarda dedikodu dilden dile çok çabuk yayılıyordu. Yaşananları öğrenmeyen kalmamıştı ama insanların öğrendikleri şey hepten yanlıştı. Etrafta dolanan dedikodu aynen şöyleydi: “Lise çağındaki bir genç, kendinden de küçük bir kız çocuğunu iğfal etmiş”. Böyle bir şeyi Fuat duymuş olsa, o da evine almazdı bu kişiyi! Bu ahval şeraitte ilk gecesini bir otelde geçirmişti. Sonraki gün tanıdıklarını dolaşmaya devam etmiş ve ailesi olaylardan habersiz olan arkadaşlarından birisinin evine yerleşmişti. Arkadaşının tek şartı vardı o da bu misafirperverlikten kimseye bahsetmemesiydi.
Bu esnada, aracı kurum hayatını mahvetme sınırına getirdiği halde Amerika’da okuduğu okuldan Fuat’ın belgelerini alıp yollamıştı. Gelen belgelerle işlem yaptırması oldukça güç olmuştu, her türlü çirkeflikten geri durmamıştı okul yönetimi. Buna rağmen okulunun her daim şikâyet ettiği aşırı kuralcılığı sayesinde kaydının yenilenmesini sağlamıştı. Okulun bir yurdu da vardı ama yurt nispeten bağımsız bir yapıdaydı ve orada kurallar sökmüyordu. Okuldan kurallardan ötürü aforoz edilememişti ama yurda alınmayarak bunun acısı çıkartılmıştı.
Okula döndüğü ilk gün arkadaşları onu göklere çıkartıyormuş gibi yaparken, her türlü dalgalarını geçmişti. Kimseye bir şey anlatmaya çabalamamıştı. Onu çok seven öğretmenleri bile ona karşı cephe almış, sanki vebalıymışçasına ondan uzak durmuştu.
Okulundaki üçüncü, arkadaşındaki misafirliğin dördüncü gününde yengesi çıkagelmişti. Yüzüne bakmaya bile utanmıştı. Yaptıklarından ötürü utanç duymuyordu işin aslı, yalnızca yaptıklarının sonucu olarak toplumsal tabulara kurban giden sevdiklerine karşı mahcuptu. Yengesi eve gelmesi yönünde telkinde bulunmuştu, abisi birkaç gün konuşmasa da sonunda affetmişti onu. Hatta gizli saklı görüştüğü annesi bile affetmişti onu. İlk sarılmalarında uzun uzun ağlamıştı yine de…
Fuat tüm bu zaman zarfında nasıl ulaşacağını bilemeden tereyağı yapan fareler gibi Selin’e ulaşmaya çalışmıştı. Diğer insanların ne düşündüğü çok umurunda değildi her halükarda. Her şeyi göze almıştı. Selin’in nasıl duygular içinde olduğunu bilmiyordu, onu en çok yaralayan da bu oluyordu zaten. Belki Selin onu çoktan unutmuştu. Belki de Liz gibi birkaç günlüğüne gönül eğlendirmişti onunla. Kim bilir belki de tıpkı Liz gibiydi Sally’de. Fuat bu düşünceleri ne kadar kafasından uzak tutmak istese de gece çöktüğünde, hepsi gelip çörekleniyordu başına. Bazen geceleri rüyasında Selin’i görüyordu. Ona sarılıyor, onu okşuyor ama hepsinin sonunda onun yok oluşunu görüyordu. Kimi zaman ölüyordu Selin, şanslı vakitlerde yalnızca çekip gidiyordu ama gidiyordu işte…
Fuat için nispeten normal geçen birkaç ayın ardından doğa çiçek açmaya başlamıştı. Tek çiçek açan doğa değildi. Bir çiçeğin daha açmaya başladığının haberini getirmişti Zeynep. Selin hamileydi ve kürtaj olmak istemiyordu. Zeynep olan biteni anlatıp, Selin’in çocuğunun babasını yanında istediğini söylemişti. Zeynep, Selin’in Amerika’dan döndüğünden beri kendisiyle kaldığını anlatmıştı.
Oldukça duygusuz özetin ardından, aşağılama ve hor görmeyle karışık teklifini yapmıştı Zeynep. Şayet isterse hemen yanlarındaki dairede kalabilir, civardaki okullardan birisinde okumaya devam edebilirdi. Parayı düşünmesine gerek olmadığını söylerken Zeynep’in yüzünden tiksindiği rahatlıkla okunabiliyordu. Yüz ifadelerini ve kelimeleri görmezden gelen Fuat eşyalarını toplamak ve vedalaşmak için birkaç saat izin istemişti Zeynep’ten.
Çocuk sahibi olmak Fuat’ın aklından geçen en son şeydi ama bunu duymuş olmak onu rahatsız etmemişti. Tam tersine mutluluktan havalara uçuyordu. Hem Selin’e kavuşacaktı -ilelebet- hem de çocuk yaşında bir çocuk sahibi olacaktı. Selin’in yanına vardığında bu duyguların tek taraflı olmadığını görmüş sevinci ikiye katlanmıştı. Bir haftadan kısa bir zamanı beraber geçirip âşık olduğu sevdiceği karısı olsa ne olurdu? Gayet iyi olurdu.

Geçen zaman içinde Selin’in de ondan farkı olmamıştı. En saf duygularla seviyordu Fuat’ı. Ona ulaşmak için çaba sarf etmişti. Birkaç kez ulaşmasına ramak kalmıştı ama ne diyeceğini bilememişti. Fuat’ın yengesi ile birkaç kez konuşmuştu. Başına gelenleri duyduğunda suçluluk duygusu kaplamıştı içini. Odasına hiç gitmeyebilirdi. Yatağına girmeyebilir, daha da önemlisi korunmasız seks yapmayabilirdi! Lakin hepsini yapmıştı, Fuat açısından üzülse bile sonucundan mutluydu. Bir bebek sahibi olacaktı, üstelik sevdiği birisinden. Selin kendi açısından güzel, ablası açısından yüzkarası ve iğrenç, Fuat açısından ise belirsiz haberi öğrendiğinde artık Fuat’a tüm korkularına ve endişelerine rağmen ulaşmaktan başka çaresi olmadığını biliyordu. Her ne olursa olsun yapacaktı bunu!
Fuat eve geldiğinde ona sıkıca sarılmıştı. Zeynep’le yaptığı anlaşma gereği iki ayrı evde kalıyorlar, sabahları ayrı okullara gidiyorlardı. Zeynep’in, Fuat’ın gelişine olur vermek için koştuğu şartların yalnızca ikisiydi bunlar. Yalnız kalmalarına izin yoktu, Selin gittiği okulda hamile oluşunu gizlemek zorundaydı. Aylar boyu bol kıyafetler giyerek idare etmişti. Okul idaresinin tepesi haricinde kimse bilmiyordu durumunu. Doğumdan önce rapor alarak izinli sayılacaktı, ekstra bir süre de okul idaresi verecekti ama öyle böyle bir müddet sonra okula dönmesi gerekiyordu. Bunu aşmak için de çeşitli “şartlar” vardı henüz gerekmeyen.
Okul çıkışı servislerle evlerine dönüyor, Zeynep’le her gün bir randevuya koşturuyorlardı. Üçü birlikte psikologlara, kadın doğum uzmanlarına geziler düzenliyorlardı. Doğum sonrası da aynı şekilde geçecekti, bu da diğer bir şartıydı Zeynep’in.
Zeynep’in mesafeli duruşu, katı kuralları ve koşturmaca ile geçen ayların ardından doğum anı gelip çatmıştı. Sezaryenle doğuracaktı Selin, doktorları en iyisinin bu olduğunu söylemişti. Doğum bu sebeple çok uzun sürmemişti, bebek iki kilo altı yüz gram olarak dünyaya gelmişti. Tıpkı annesine benziyordu Cansu.















XXXXII. İtiraf

Selin galanın başarısından ötürü mutluydu. Etrafa gülücükler dağıtmasının sebebi buydu. Salonun yarısı alkışlamıştı filmi. Bir ilk film için fena olmadığı yönünde görüş belirtmişti filmden sonra konuştukları bazı eleştirmenler. Bunca olumlu gelişmeye rağmen kocasında mutluluğun esamisi okunmuyordu. Galadan çıktıklarından beridir daha da dalgınlaşmıştı. Filmdeki son sahnede gözyaşı döktüğünü görmüştü Selin. Kocası sanki o anda terk etmişti dünyayı. Evet, gayet üzücü olaylar yaşanmıştı geçmişte ama bunun direkt olarak sorumlusu o değildi ki! Restoranda karşılaştığı Derya’nın evinden kaçmasından sonra her şeyi ayrıntılarıyla anlatmıştı ona kocası. Kocası eski çocukluk arkadaşını bulmayı istiyordu. Bunun için de oldukça çok çabalamışlardı. Bir şekilde ona yardım etme fikrinde hemfikir olmuşlardı. Nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı ama bir yolunu bulabileceklerini düşünüyorlardı.
Yaptıkları araştırmalar sonrasında Derya’nın ailesine ulaşmayı bile başarmışlardı ama pek hoş karşılandıkları söylenemezdi. Derya’nın babası İbrahim Bey, yeniden evlenmişti. Hatta yeniden çocuk sahibi bile olmuştu. Derya’nın küçük kardeşlerinden birisi açmıştı kapıyı, cici annesi kovmuştu ikisini de Derya’nın adı geçtiği anda.
Komşuları ailenin yeni taşındığını, Derya diye bir kızlarının olduğunu bile bilmediklerini söylemişlerdi. Oradan bir şeye ulaşamayacaklarını anladıklarında tanıdıklar aracılığıyla poliste bir kaydı olup olmadığını araştırmışlardı. Evden kaçışıyla açılıyordu dosyası, sonrasında bulunmasıyla kapanır gibi yapıyor, tekrar açılıyor… Böyle sürüp giden ayların ardından, son kez kaçıyor ve sonrasında uyuşturucu kullanmaktan gözaltına alındığında on sekiz yaşında olduğundan ailesine haber verilmiyordu. Birkaç defa daha uyuşturucudan ve toplum huzurunu bozmaktan gözaltına alınmışlığı vardı. En son Fuat’la yaşadığı olay vardı dosyada. Sonrasında bir bilgi yoktu. Üstelik dosyada verilen adreslerden de bir şey çıkmıyordu.
Taksimdeki izbe barlara gidip sormuşlardı dosyasından aldıkları bir fotoğrafıyla. Tanıyanlar vardı ama hiçbirisi ona ulaşmanın yolunu bilmiyordu. Aylar süren araştırmanın sonunda kocaman bir hiçle yüzleşmişlerdi. Zaten bundan sonra aklına gelmişti kocasının bu konuda bir film çekme fikri. Birkaç ay gibi kısa bir sürede polis raporlarından da yararlanarak oluşturmuştu senaryoyu.
Bütün bunlara rağmen mutlu görünmüyordu. Filmin bir şekilde Derya’yı ortaya çıkartacağını düşünmüştü ama hala ortada somut bir şey yoktu. Selin muhtemel sebebin bu olduğunu biliyordu, hatta sırf kafası bu konudan uzaklaşsın diye buraya sürüklemişti kocasını. Galanın yorucu geçeceğini biliyordu ama bu kadarını o bile beklemiyordu. Yoksa bunca diretmezdi.

Fuat, Selin’in yüzünün gölgelendiğini fark etti. Elini karısının beline dolarken, endişeli yüz ifadesinin kaybolmasını diliyordu. Biraz evvel kahkahalar atan kadının havasının bozulmasına sebep olduğunu tahmin ediyordu. Toparlanmalıydı, hiçbir şey için değilse bile göğüs ve sırt dekolteli, derin yırtmaçlı kırmızı elbisesiyle melekten bir farkı olmayan karısı için yapmalıydı bunu. Şimdiye kadar yaşananlar ne olursa olsun bir şekilde, beraberce atlatmışlardı. Bundan sonra hiçbir şey onları deviremezdi. Öyleyse endişe duymaya gerek yoktu.
















XXXXIII. Bip

Siyah pırıltılı bir elbise giyen, önünde sigara askısı takılı kumral kadın, oturduğu klozette cesaret toplamaya çalışıyordu. Yaklaşık yarım saat önce kapının önünde dalgın ve kızgın bir şekilde beklerken gelivermişti sanal arkadaşı. Yanında kırmızı elbiseli sarışın ve gerçekten çok güzel olan bir kadın vardı. Gelen kişilerin o özel misafirler olduğunu doğrulamıştı “arkadaşı” Selma. Senelerdir beklemenin neticesinde, önüne atılıp bir şeyler söyleyebileceğini zannetmişti. Ayakları hareket etmediği gibi, ağzını da açamadı. Olduğu yerde donakalmıştı.
Kapıdan geçip barın oradaki localarına vardıklarında arkalarından onları izlemeye devam etmişti Gözde. Hayalinde canlandırdığı çocuğun görüntüsü yıllara rağmen hiç değişmemişti ve hayalinde kurduğundan çok farklıydı karşısındaki genç. Garip hisler hücum etmeye başladığında gözleri dolmuştu, mutluydu ama buruktu. Ağlamaya başlayacağını anladığında, barın arkasından dolanarak ve görünmemeye çalışarak tuvalete kaçmıştı.
Tuvalete girdiğinde kapıyı kapatmış, klozete oturmuş, senelerdir beklediği adama neler diyebileceğini düşünüyordu. Senelerdir hep internette karşısına çıkmasını beklediğinden, planladığı konuşmalar hep internet jargonundaydı. Sonuçta gerçek hayatta karşısına çıkıp “slm, nbr?” diyemezdi, bir “merhaba” demek de hiç öyle kolay değildi!
Her ne olursa olsun! Daha fazla beklemeye takati kalmamıştı! Aradan seneler geçmiş olsa da ismini anımsayacağına emindi. Ondan geriye sayarak cesaretini topladı, gidip söyleyecekti aklına ilk geleni.
Tuvaletten çıktığında cesareti tamdı, merdivenlerde aptal bir sarhoş eliyle bir şeyler anlatmaya çalışırken yarıya inmişti. Merdivenlerden indiğinde çeyrek, barın dibindeki locaya yaklaştığında eksilerdeydi. İttire kaktıra yürüdüğü insanların arasında teğet geçerek ilerlemişti. Çocukken birkaç kez oynadığını anımsadığı aptal bir oyun vardı. Sıcak-soğuklar eşliğinde oynanan bu oyunda gibiydi, yaklaştıkça sıcak basıyordu, uzaklaştıkça üşüyordu.
Donar vaziyette biraz uzaktan hala gözlerine inanamaz şekilde onu inceliyordu. O olmazdı karşısındaki. Bu tip yerlere gidenlere tonlarca laf geçiren, onları anlamadığını iddia eden sanal arkadaşı şimdi bu türün en bilindiğinde olamazdı! Üstelik yanındaki kadınla oldukça eğleniyormuş gibi görünemezdi!
Kaç defadır önlerinden geçip duruyordu, o olsa tanırdı zaten. “Aptal kafa” demişti kendine “nasıl tanısın seni”. Hiç fotoğrafını göndermemişti ki!
Son bir kez nefesini tuttu ve bardaki locaya yaklaştı. Tam son birkaç adımı atacağı esnada dikkatini bir kadın çekti. Karnı burnundaki esmer kadın, kırmızı elbiseli sarışın kadınla uzun boylu yamuk burunlu adamın tam arkasında duruyordu. Ondan başka kimsenin bunu fark etmiyor oluşuna şaşırmaya fırsat bulamadan, karnı şiş esmer kadının elinde tuttuğu şeyi uzun boylu adamın kafasına doğrulttuğunu gördü. Çığlık atmaya fırsat bulamadan çınlamaya yol açan sesi duydu. Çılgın biplerden başka hiçbir şey duymuyordu.



















XXXXIV. Durak

Derya’nın kılık, kıyafeti ve durumu oraya girebilmek için uygun değildi ama kapıda yaşanan hengâme ekmeğine yağ sürmüştü. Biraz evvel içeri giren gözde çiftin arkasından resim çekmeye çalışan paparazziler güvenlik görevlilerini afallatmıştı. Hiç hoşlaşmadığı paparazzilerden tabiri caizse ilk defa hoşlanmıştı. Mekâna giren diğer müşterilerin arasına karışıp, aynı onlar gibi metal detektörünü inleterek geçmişti. Kimse de bir şey söylememişti. İçerisinin karanlık olması, herkesin kendi havasında takılıyor olması ve mekânın hıncahınç dolu olması önündeki fazlalığı rahatlıkla kapatmıştı.
Çok düşünmeden, yalnızca ayaklarına izin vererek, uzun boylu erkeğin arkasına kadar sokuldu. Paltosunun iç cebindeki soğuk metali adamın kafasına doğrulttuğunda kafasından tonla şey geçiyordu.
Annesinin merdivenlerde yuvarlanışı, cansız bir şekilde yatışı, onun yüzünden babasının eve getirdiği cici annenin dayakları, evden kaçışı, ilk uyuşturucuyla tanışması. Çocukluğunu ve gençliğini bitirdiği yetmemişti bir de piç peydah etmişti karnına lanet “sarı sıçan”. Annesi böyle dediğinde kızdığı için şimdi kendine kızıyordu. Kızmakta sonuna kadar haklıydı, ona ne kötülük yapmıştı? Onu sevmişti bile! Daha sıkı kavradı silahın kabzasını.
Restorandaki o karşılaşmada ve yataktaki olay sonrasında onu tanıyamamıştı. Kafası iyiydi, ayrıca seneler de su gibi akıp gitmişti.
Taksimdeki dev ekranlardan birisinde yüzüğünün iz bıraktığı burnu ve yumruk attığı suratı, ismi ve soyadı eşliğinde gördüğünde farkına bile varmadan haklı bir dayak attığını anlamıştı. Adamın dudakları oynuyordu ama lanet dev ekranlardan ses gelmiyordu. Alttaki bantta “İlk sinema filmini anlatıyor…” yazmıştı. Sonrasında aynı siyah bantta tırnak içinde ‘Çocukluğumdaki hatalardan bir nevi af dileme…’ yazdığında kan beynine sıçramıştı. Televizyondaki adam sırıtır halde bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. O sırada siyah bantta “Filmin galası 11 Ekim’de yapılacak…” yazıyor, filmden görüntüler görünüyordu. Ses olmadığından net bir şey anlamak mümkün değildi. Adam sırıtmaya devam ettiğine göre dalga geçerek anlatmıştı muhtemelen geçmişte yaşananları! Yavşak!
Bir yumrukla yırtamayacaktı! Hayatını elinden almıştı her yaptığıyla, yetmemiş bunu komik bir şeymiş gibi filme almıştı. O da onunkini elinden alacaktı.
---
Siyah pırıltılı elbiseli kumral bir kadının parmağıyla arkalarını göstermesiyle arkasını dönmüştü kırmızı elbiseli sarışın kadın. Burunlarının dibine dayanmış silaha bakıyordu. Siyahlar içindeki karnı burnundaki kadını tanımıştı, bir şeyler söylemek için ağzını açacak oldu. O sırada karnı burnundaki kadının dudakları oynadı “Fuat, ödeşme zamanı geldi!”. Akustik bir şaheser olan duvarlarda yankılanan tek el silah sesi boş gözlerini kapatmasına neden oldu kırmızı elbiseli sarışın kadının.
---
Gözde şaşkınlıkla etrafa emirler yağdırırken ellerini var gücüyle bastırıyordu. Ne kadar bastırırsa bastırsın, kanlar fışkırmaya devam ediyordu…
---
Ambulans hastanenin önünde durduğunda sedye ile fırlamıştı Gözde. Ameliyathaneye girmeleri gerekiyordu, çok kan kaybetmişti, ölmek üzereydi.
---
Gözde, elleri kanlı bir şekilde ameliyathaneden dışarı çıkartıldığında anlamsız gözlerle karşısındaki ikiliye bakıyordu.
Dolandirici nam-ı diğer Fuat bir sedyenin üstünde oturuyordu. Başını, taşıyamıyormuşçasına, iki eliyle sıkıca tutuyordu. Buna rağmen başı bir sağa bir sola sallanıp duruyordu. Kolundan kanlar damlamaya devam ediyordu. Gözde, bir bandajla tutturmuştu ambulansta onun kolundaki yarayı, kurşun sıyırıp geçmişti. Kırmızı elbiseli kadın da hemen onun yanında ayakta dikilmiş, ağlıyordu.
---
Uğraşılarına rağmen siyah elbiseli karnı şiş kadın ölmüştü! Doktorlar çocuğu kurtarmaya çalışıyordu.
---
Hayır, hayır! Her şeyden kaçmıştı, kovulmuştu hatta. Geride bırakmak istiyordu tüm hatalarını. Kefaretini ödememiş miydi yeterince. Hayır, hayır! Bu hayatta hiçbir hatanın telafisi yoktu. Hayır, hayır! Her hata onarılmaz yaralar açıyordu. Hayır, hayır! Hesaplaşma diye bir şey yoktu eğer bu yönde bir girişim yapılırsa, daha da derin yaralar açılıyordu yalnızca.
Derya’nın adını karakolda duyduğunda yardım etmek istemişti. Şikâyetinden vazgeçmiş onu evine götürmüştü. Üstü başı kokuyordu, çorapları parçalanmıştı, vücudu morluklar içindeydi. Ona ne olduğunu, o güzel sarı saçlarının nasıl siyaha döndüğünü, nasıl bu hale geldiğini öğrenmek ve elinden gelen her türlü yardımı yapmak istiyordu. Üstünü başını değiştirdikten sonra yatağa yatırmıştı. Cansu’ya yiyecek bir şeyler ayarlamak için içeri gidip, geri geldiğinde yerinde yeller esiyordu Derya’nın. Cansu gittiğini söylemişti yalnızca.
Karısıyla birlikte çok uğraşmasına rağmen ulaşamamıştı arkadaşına bir türlü. Bir umut diyerek nefret ettiği ve yer yer utandığı geçmişine bakış atmış, geçmişinde yaşadıklarını konu eden bir film bile çekmişti. Derya’ya, Derya’nın annesine, kendi anasına, AngeliC’e, abisine, yengesine ve geçmişindeki herkese adamıştı filmi.

















XXXXV. Gözyaşı

Sinema salonunun önünde beklerken duvardaki televizyona bakıyordu. Finans kanallarından birisi açıktı, borsa büyük bir düşüş yaşamış, hisse senetlerinden bazıları pul olmuştu. Neyse ki böyle para mevzularıyla uğraşması gerekmiyordu. Saatine baktı, 13:58’di. 15 dakika sonra nihayet film başlayacaktı. Yapayalnız hava da kötüyken sinemaya gitmekten daha iyi bir yapacak bir şey bulamamıştı. Seansı en yakın olan filmi seçmişti, film hakkında çok bir şey bilmiyordu ve de çok mühim değildi onun açısından. İki saat sonra sevgilisi işten çıkacaktı nasıl olsa. O zamana kadar idare etmiş olacaktı.
Gözü tekrar televizyona kaydı. Saat başı haberleri başlamıştı. Alibeyköy civarındaki derelerden birisi taşmış, sel baskınında üç kişi ölmüştü. Bu çağda hala böyle şeylerin olabiliyor olmasını aklı almıyordu. Altyapı düzgün değildi, dere yatakları ıslah edilmiyordu ve üstüne imarsız kaçak binalar pıt pıt konduruluyordu boş bulunan ilk yere. Sonraki haberde gece bir barda yaşanan olay anlatılıyordu. Hamile bir kadın eğlence merkezine girip camianın tanınan isimlerden Fuat Köseli ve Selin Uncuoğlu’nu hedef almıştı. Bu esnada eğlence merkezinin güvenlik görevlileri kadına müdahale etmiş, yaşanan arbedede ateş alan silahtan çıkan mermi kadının sol göğüs boşluğundan girip ensesinden çıkmıştı. Uğraşılara rağmen kadın hastaneye yetiştirildikten sonra hayatını kaybetmişti. Karnındaki bebeği ise iki buçuk saat süren operasyon sonrasında kurtarılmıştı. Hastane Başhekimi Cemal Turgutlu’nun açıkladığına göre bebeğin erken doğum nedeniyle kuvözde solunum cihazlarına bağlı olarak yaşamakta olduğu, hayati tehlikeyi hala atlatamadığı bildirilmişti. Mikrofonlarını uzattıkları Köseli ailesi konu hakkında yorumda bulunmak istememişti. Polis geniş kapsamlı bir araştırma yapıyordu, şimdilik kadının neden böyle bir şey yaptığı hakkında bir bilgi yoktu…

Bu haber bittiği esnada 3. salonda filmin başlayacağını belirten duyuru yapılmıştı. Haberlerin devamını izlemeye gerek yoktu, insanlar birbirlerini öldürüyor, politikacılar her geçen gün kötüye giden ekonomi yerine birbirlerini yiyordu. Yerinden kalkarak ağır adımlarla salona doğru ilerledi. Salon oldukça büyüktü ve öğlen saati olmasına rağmen neredeyse ağzına kadar doluydu. Koltuğunu bulup oturdu. Birkaç dakika geçmeden ışıklar söndü ve film başladı.
Filmin daha başında yönetmen, senarist ve yapımcı kısmındaki isimleri gördüğü anda pür dikkat kesildi. Az evvel dinlediği habere konu olan, kadın tarafından hedef alınan kişilerin ismi yazıldığı anda hatırlamıştı ismi nereden tanıdığını…
Bir sahnede büyük beyaz perdede, boynu kırılmış annesinin ve doğmamış kardeşinin üstüne kapaklanmış küçük bir kız çocuğunu görülüyordu. Ağlıyordu, özürler diliyordu soğuk betonun üstünde yatan annesinden.
“Üç gün sonra” yazıyordu ekranın sağ alt köşesinde. Az evvel ağlayan aynı kız, etrafı çiçeklerle bezeli uzun bahçe yolu boyunca babasının elini tutmaya çalışıyordu. Adam sert bir şekilde itiyordu kızın elini. Yüzüne bakmıyordu, görmüyordu kızını. Omuzları bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu kırmızı rugan ayakkabılı kızın. Hala ağlıyordu.
Sonraki sahnede tek dikiz aynalı beyaz bir Toros’un arka koltuğunda oturuyordu aynı kız. Kamera arabanın içinden, dışına doğru dönüyordu ve arka camdan bomboş gri kayalı sarı araziler görünüyordu. Vicdan arabanın arkasından koşan birilerini görmeyi dilemişti ama kimse koşmuyordu, gözleri dolmuştu.
Yazılar kaymaya başlayıp, salonun ışıkları yandığında salondaki çoğu kişi ayağa kalkmış, filmi alkışlıyordu… Vicdan da ayağa kalkıp onlara katıldı, elleri acıyana kadar alkışladı…

- SON -

Suat Demirel



Söyleyeceklerim var!

Bu yazıda yazanlara katılıyor musunuz? Eklemek istediğiniz bir şey var mı? Katılmadığınız, beğenmediğiniz ya da düzeltilmesi gerekiyor diye düşündüğünüz bilgiler mi içeriyor?

Yazıları yorumlayabilmek için üye olmalısınız. Neden mi? İnanıyoruz ki, yüreklerini ve düşüncelerini çekinmeden okurlarına açan yazarlarımız, yazıları hakkında fikir yürütenlerle istediklerinde diyaloğa geçebilmeliler.

Daha önceden kayıt olduysanız, burayı tıklayın.


 


İzEdebiyat yazarı olarak seçeceğiniz yazıları kendi kişisel kütüphanenizde sergileyebilirsiniz. Kendi kütüphanenizi oluşturmak için burayı tıklayın.


Yazarın diğer ana kümelerde yazmış olduğu yazılar...
Yitik Aşklar [Öykü]


Suat Demirel kimdir?

. . .

Etkilendiği Yazarlar:
...


yazardan son gelenler

 




| Şiir | Öykü | Roman | Deneme | Eleştiri | İnceleme | Bilimsel | Yazarlar | Babıali Kütüphanesi | Yazar Kütüphaneleri | Yaratıcı Yazarlık

| Katılım | İletişim | Yasallık | Saklılık & Gizlilik | Yayın İlkeleri | İzEdebiyat? | SSS | Künye | Üye Girişi |


İzEdebiyat bir İzlenim Yapım sitesidir. © İzlenim Yapım, 2014 | © Suat Demirel, 2014
İzEdebiyat'da yayınlanan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının ya da telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların ya da telif hakkı sahiplerinin izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin -kısa alıntı ve tanıtımlar dışında- herhangi bir biçimde basılması/yayınlanması kesinlikle yasaktır.
Ayrıntılı bilgi icin Yasallık bölümüne bkz.